Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zor Sevdalar
Calvino'nun öykülerinde ikiliği hissedersiniz; karakterlerinin iletişimle ilgili problemlerinin yanında dünyayı ve diğerini/diğerlerini anlamlandırma çabası arasındaki çıkmaz son kertededir. Her bir insan ayrı bir dünyadır, kısıtlı iletişim yollarıyla onları gözlemleriz, dinleriz, anlamaya çalışırız. Olabildiğince. Katmanlar arasında bir yol açmak pek kolay olmaz. Psikoloji başlı başına bir derttir, statü öyle, can sıkıcı pek çok şeyle birlikte.

Bunlar başarı veya başarısızlık değil, insana bir diğerinin ne kadar uzağında kalabileceğini gösteriyor bu öyküler. Sosyal bir varlığız, bunun ödülüyle birlikte laneti de bizimle birliktedir. Şimdi aklıma mevzuyla alakalı bir kulüp geldi, ben kurmuştum. Fikir düzeyinde benzer sıkıntıları ben de düşünmüştüm. Takıntılı bir insanım. Calvino ne güzel öyküleştirmiş!
Özellikle Bir Otomobil Sürücüsünün Serüveni çok hoş. Tavsiye ederim, alın bunu.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gecekuşu Kornelius
Karnaval metin diyeceğim bunlara, şimdi uydurdum. Pek severim. Kurgunun ne hale gelebileceğini gösteren güzel bir metin şeklidir. Anlatıcı parçalarını birleştirmek gerekir, kurgunun deliklerini kapatmak gerekir -gerek öykülerle, gerek okur olduğumuzca okurla- falan. Bu da böyle bir metin işte. Harika. Muhteşem. The Grand Budapest Hotel hızında değil, tadında. Eğlenceli, acı, tekmili birden!
David Foster Wallace'ın bahsettiği verici yazar tanımı Kosztolányi'yi tam olarak karşılıyor. Kuramcılar buna bir isim bulmuştur mutlaka, bilemiyorum ama adam yazarken yaşadığı hazzı okura olduğu gibi aktarmayı beceriyor. Eğlenceli kelime oyunlarının ve daha pek çok enerji dolu mevzunun oluşturduğu öyküler.
Her şey olur, her şey mümkündür, her bir insan ayrı bir panayırdır ve bir araya gelen iki insandan sonsuz sayıda dünya türeyebilir. Eh, Kornelius ve anlatıcımızdan çıkan hikâyelerin her biri müthiş, bambaşka tatlar taşıyor.

Mevzu nasıl başlamıştı, ömrünün yarısına gelen anlatıcının bir anda Kornelius'u hatırlaması, on yıldan beri en yakın dostunu görmemiş olması tetikleyicidir. Alter ego Kornelius, anlatıcının gerileme dönemini yaşadığı bir zamanda, belki, ortaya çıkar ve onca yıldan sonra iyi dostlar bir aradadır. Hatıralar bir bir saklandıkları yerlerden çıkar, muziplikler akla gelir. Anlatıcı son derece mantıklı biriyken Kornelius'un getirdiği kaosla çocukluğundan itibaren uğraşır, kaos onun da bir parçası olur. Tabii bir süre sonra bu sonsuz hareket yavaşlamaya başlar ve yollar ayrılır. Sonsuz dedik, Kornelius ortaya çıktı işte. Çok şey yaşamış, çok yer gezmiştir ve bunları kaleme almak ister ama kendisinde o sabır yoktur. Anlatıcı da Kornelius'un yokluğunda yaşadığı sakin hayattan çıldıracak hale gelmiştir. Biri sadakattir, diğeri uçarılıktır. Biri yazmak, diğeri yaşamaktır. Bu ikisini aynı anda yapan tek kişinin Goethe olduğu söylenir, ikinci bir kişi neden anlatıcı olmasın?

Öyküler... Anlatarak katletmek istemiyorum ama bir iki şey söyleyebilirim. Kornelius'un çocukluğu, sanatçı çevresiyle birlikte kadın-erkek ilişkileri, yukarıda bahsi geçen tren olayı. Birbirini anlayamayan iki adamın iletişim çabası. Sırf doğruların söylendiği kent mesela, sonra... Ne diyeyim, mutlaka alın. Deli flanör Kornelius ve sanat, edebiyat, kentler, insanlar... Saf yaşam!
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ev Canavarı
Otonom basmış. Kentsel dönüşüm dalgası bizde yeni sayılır ama adamlar yıllardır uğraşıyor, kafa patlatıyor bu olaylara. İşçinin kattığı artı değerin akıbeti, patronlar, sömürü, kısaca inşaat sektörü ve kapitalizm işte. Kentsel dönüşelim veya dönüşmeyelim, evlerin canavara dönüştürülmesi kalbimizde bir yaradır. Mekanların insanın ruhunda yarattığı tahribatın, değişimin yanında bir de bu çıktı. Başını sokacağın bir yuva fahiş fiyatlarla iteleniyor, gerçekten çok hoş.
"Bir ev dört duvar ve bir çatıdan fazlasıdır. Tasarım ve üretiminden; satılma, kullanılma, yeniden satılma ve nihayet yok edilme şekline kadar çatışmalarla taranmıştır. Şantiyeden mahalleye kadar kişisel olmayan ekonomik güçler ve oldukça kişisel çatışmalar birbirinden doğup büyür. Beton, inşaat demiri, tahta ve çiviler; hayal kırıklığı, öfke, kin ve çaresizlik. Bireysel trajediler, daha büyük bir toplumsal trajediyi yansıtır." (s. 4)

Ev Canavarı'nı tanıyalım. Şantiyede neler oluyor mesela? Sahil kenarındaki bir evin ederinin diğerlerine oranla daha fazla olacağını biliyoruz. İnsanın verdiği değerdir bu aslında, öbür türlü ikisi de evdir sonuçta. Paramız kadar yaşarız, evimizi de ona göre seçeriz. Üretim araçları elimizde olmadığı için bu araçların sahipleri için çalışırız, emeğimizi satarız. Ücretli işçi haline gelmemizin sebebi budur. Şantiyede çalışanlar da aynı şeyi yapar, emeklerini satarlar. Canlı emektir onlarınki, geri kalan yapı malzemeleriyse ölü emektir ve arz-talep dengesine göre fiyatlar oynasa da patronun kazanacağı paranın çok büyük bir bölümü buradan gelmez. İşçilerin emeği, işte budur patrona kazandıran. Patron farklı sektörlere yatırım yapıp malzemeleri üretebilir, oysa işçi için geçerli değildir bu. Ölü emeğin sahibi canlı emeği de kontrol edecektir. Tam bu noktada naneyi yiyoruz, çalıştığımız sektör önemli değil aslında, sırf ev açısından yaklaşmazsak.
İşçiler ne yapar? Saatlik çalışma sisteminde ellerinden geldiğince çalışırlar, birbirlerine maçoluk taslarlar, kavga ederler, ot gibi yeşilliklerden içerler. Sömürülürler. "İşçi" bir kimlik haline gelir, içinden çıkılmaz bir kafestir artık. İş çıkışı bira, ucuz yemekler. Yapay bir yaşam, kişi simülasyonda yaşamaya başlar. Çıkış yolu düşünülemez, onun yerine yorgunluktan betona dönmüş kafayı yastığa gömülür.

Yukarıdaki ucuz emekle üretilen pahalı evler yine sermayenin hizmetine sunulacaktır, oturduğumuz evlerde bizden daha zengin olanlar oturacaktır bir süre sonra. İşyerleri şehir dışına taşınır, toplu taşıma araçları geliştirilir ve şehir dışındaki işyerlerinin bulunduğu yerden geçer, şehir içinde hayat pahalılaşır ve yavaştan tekmeyi yiyormuşuz gibi hissederiz. Yabancılaşma cabası. Mesela iki senedir Batı Karadeniz'de yaşıyorum, öğretmenim burada. Küçükyalı'da doğdum, büyüdüm. Büyüme safhasında Kadıköy'ün hatırı sayılır bir katkısı oldu. İki haftada bir, haftada bir Küçükyalı'ya gidiyorum ve inanamıyorum. Anılarım kayboluyor, sokaklar değişiyor, sokaklar doğuyor, binalar yenileniyor ve bazıları başka yöne bakıyor. Doğduğum bina da yıkılacak, birkaç senesi kaldı. Dehşete düşüyorum, eve dönme duygum kayboldu. Sanki hiç orada yaşamamışım gibi. Erich Zann'ın Müziği'nde kaybolan bir sokak vardı; Auteil mi, Auseil mi, her neyse. Bir gün döneceğim ve sokağımı bile bulamayacağım yerinde.

Korkunç. Parlatılmış alanlara taşınırız, yaşarız bir türlü. İşçiler? Makul ölçüde iyileştirme yapılır bazı zamanlar, gaz alma işlemleri. Maaşa cüzi zamlar, iyileştirilmiş çalışma koşulları. Yetmez, yeter gibi gelir işçiye.

Daha bir sürü olay. Kadının yeri, sınıf çatışmaları derken sıkıntıyla kaparsınız kitabı.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Boğucu Kültür
Ressam, "raw art" katalizörü Jean Dubuffet'den kültür polislerine, sanat simsarlarına, akademik vaizlere ve politik taşeronlara atılmış bir taş. Yardığı kafaları düşündükçe mutlu oluyorum, tam olgunlaşmasa da aklımda uzunca bir süredir dönen düşüncelerin toparlanmış ve oldukça genişletilmiş halini bu kitapta buldum. Kişisel bir şey, "biliyorum" kadar hoşlanmadığım başka bir kelime yok. Şiiri bilmek, romanı bilmek, sanatı bilmek, bildiğinin arkasında müritler yaratmak, sanat eserlerini bu bilgiyle değerli veya değersiz görmek... "X şair değildir, çünkü şiiri biliyorum." Şu iyidir, bu kötüdür, öteki her neyse. Kısıtlanmanın farkında mısınız; bu adamlar yüzünden isimler konuyor, akımlar uyduruluyor, her şey tablolaştırılıyor. Tablonun içindeyseniz özgürsünüz ve iyi bir sanatçı olabilirsiniz, dışındaysanız sanat size göre değil. Yarışmalara katılmazsanız, adınızı duyurmak için eserleriniz dışında bir şeylerle uğraşmazsanız, sanatçı ortamlarında şöyle bir görünmezseniz, üzgünüm, bir kıvılcım olarak kalacaksınız, ateşe dönüşemeyeceksiniz. Ateşsiniz aslında ama göremezler, başka bir yere bakarlar çünkü. İşte Dubuffet bu kesin yargıların dışında yer alan ateşleri gören, onlara hak ettiği değeri veren bir amcamız.
Dubuffet, Racine'e değer vermediğini söyleyen birine rastlamanın nadir görülür bir şey haline geldiğini söyleyerek giriyor mevzuya. "Klasik" kabul edilen eserlere değer vermenin kaçınılmaz bir hale gelmesi rahatsız edici, bunda patrimonyalizme bağlılık -Halil İnalcık'ın Şâir ve Patron kitabında mevzunun bizdeki yansıması incelenir, Boğucu Kültür'le paralel okunabilir- ve primadonna kompleksi gibi tırt olayların önemi büyük. Mutlak bir iktidarın sanatı yönetmesiyle birlikte azınlıkların sesinin çıkamayacağı malum. Sanatları değer görmeyecek, söz hakkına sahip olamayacaklar. İktidarın beğenisi -çoğunluğun güdülü beğenisi de diyebiliriz buna, bir noktada aynı kapıya çıkar- toplumun beğenisi haline gelir, kültürel asimilasyonun temeli budur. Primadonna kompleksini özellikle akademide görürüz. Ben şahsen akademiden ölümüne tiksinirim, aklıma geldikçe içimi fenalıklar basar. Neyse, belirli alanlarda çalışmaları bulunan hocalarımızın sözünün üstüne söz konmaz veya zıt bir şey söylenmez. Hocanın geçilecek bir kulak olduğunu düşünmezsiniz bile, "bilen" adamdır o. Bilir çünkü akademik tayfada yıllarını geçirmiştir, hayatını erdeme, bilgiye ve akademiye adamıştır. Evet. Niye sinirleniyorsam. Adamlar süper sonuçta. Peh. Jacques Ranciére'nin "cahil hocaları" görev başında. "Kültür, kültürlü olanı bilgi[lilik] yanılsamasına düşürür, bu ise çok tehlikelidir, zira bilmeyen biri arar ve tartışır, ama bildiğini sanan biri halinden memnun uyur." (s. 29) Tedirgin uyuyanlara selam!
"Kültür, vaktiyle dinin tuttuğu yeri alma yolunda. Tıpkı din gibi şimdi onun da rahipleri, peygamberleri, azizleri, yetkililerden oluşan organları var. Taç giymeye göz diken fatih, artık halkın önüne yanında piskoposla değil, Nobel ödüllülerle çıkıyor. Yolsuzluğa batmış senyör, günahlarını bağışlatmak için artık tekke değil müze kuruyor. Artık seferberlikler de kültür adına yapılıyor, haçlı seferleri de kültür adına düzenleniyor. 'Halkın afyonu' rolünü oynamak da artık ona düşüyor." (s. 7)

Hay elinden öpeyim. Ben daha kişisel, küçük bir pencereden yaklaştım olaya, dayı kültür emperyalizminden bahsediyor tabii ama çıkılan nokta aynı.

Burjuva sınıfının ve Batı emperyalizminin kültürünün yayılmasının devrimci devletlerden cevap bulmasını tedirgin edici buluyor Dubuffet. Aynı silahı kendi toplumlarına uygulayıp kullanmak isteyen devletler için bir Truva Atı bu. Burjuva sanatı, hangi devrimci devletin dönüşümünden geçip kullanılırsa kullanılsın burjuva sınıfını geri getirir. Toplumla birey ayrımını da bu bağlamda ele alırsak sanatın toplumca övgüye değer bir özniteliği olduğunu düşünmek sanatın anlamını çarpıtır. Sanat bireyseldir, ödünsüzce üretilmelidir ve olsa olsa toplum karşıtı ya da topluma kayıtsız bir işlevi olabilir.

Işığın tekelleştirilmesi. "Öğretmen sadece, nerede ve ne zaman gerçekleşmiş olursa olsun, 'ön-plana-çıkmış'ların listeleyicisi, resmileştiricisi ve onaylayıcısıdır." (s. 11) Ayrıca tarihçinin eylem adamına uzaklığı kadar kültür adamının da sanatçıya uzak olduğunu belirtir Dubuffet. Duygusal Eğitim'deki Arnoux geldi aklıma, sanat eserlerini metalaştırıp sanatçıları aç bırakan bir satıcıydı kendisi. Neyse, kategorizasyon yüzünden de sözel ifadenin enginliğini yazılı ifadeye yansıtmak zor diyor Dubuffet. Bunu daha geniş açıdan ele alırsak kitaplar, heykeller vs. formdur ve sanat belli formlara sıkışmış haldedir. Böyle bir avuç formla, bir avuç sanatçıyla bir medeniyetin sanatsal birikiminin dökümünü yapmak doğru değildir. Bence en iyisi Çernişevski'nin dediği. En güzel yaşayan, daha doğrusu kökünü yaşamdan alan bir sanat anlayışına sahip olan ve buna dayanarak en güzel sanat eserlerini veren toplumda yaşamak gerekir. Süper olay.

Para konuşur. İşe yarayan bir sanat eseri para da eder. İnsan bir sanat eserini incelerken ondan aldığı dolaysız zevke değil, ona bağlanan saygınlık derecesinin fonksiyonu olarak maddi ve manevi değere bakarak sanata yanlış bir açıdan yaklaşır, zaten sanat da bu tür bir yaklaşımı ortaya çıkarma amacıyla yapılmaz. Herhangi bir amaçla da yapılmayabilir. "Kültürün zararlı ve yok edici yükünden ancak zihinsel ürünlerden değer kavramını, en başta da bunların -söz konusu değerin göstergesi olan- parayla ölçülen fiyatlarını kaldırmakla kurtulunabilir. Ticaretin de pek iyi hissettiği bir husustur bu, zira var gücüyle kültür mitosunu desteklemeye, yetkesine dayanak olmaya çalışır." (s. 25) Sabitlenmiş, sınıflanmış sanatsal yaratıların ederi kadar değerli olmasında insan faktörü yoktur, güdülenmeyecek bir nesne olarak insanı bulmak çok zordur en azından. İnsan ürettiği zaman ürün insana hangi şartlarda ulaşacaktır? Sanatçıların iktidar-burjuva-nehaltsa egemenliğinde yarattıkları objeler bir yatırım olarak görülür ve karşılığı beklenir. Yani bu tür bir çarka girmiş sanatçının eserlerine sokakta rastlayamazsınız, aslında tam da olması gereken yerde. Paranız varsa ulaşırsınız, yoksa havanızı alırsınız. Korkunç.

Reklamlar, kavramların ardına sıkışmış estetik haz, dünyayı belli kalıplara oturtmaya çalışan bir kültür haritası, kokuşmuş kültürel camia, Dubuffet alayını kalaylayıp sudan geçiriyor.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Söz Mezbahası
Geçtiğimiz ay hayatını kaybeden Eduardo Galeano'dan 1960'ların kaynayan dünyasına kısa bakışlar. Siyasi gerilimlerin, sömürünün ve zorbalığın hüküm sürdüğü Güney Amerika'nın halleri. Bize pek uzak memleketler olsa da yaşananları çok iyi biliyoruz, insanın insana ettiği her yerde aynı.
Önsözde kaçırılan, işkence edilen ve öldürülen sanatçıların arasında konuşmanın susmaktan daha değerli olmadığı zamanları sorguluyor Galeano. Bu durumda susmak, sessizliğe gömülmek iyi ama kimin için? Sesini yükseltenlerin, suskun kalabalığı uyandırmaya çalışanların ölüm listelerinde yer almalarına rağmen sözcüklere sarılmaları insanlık onurundan başka ne olabilir? "(...) Böylesine hareketli dönemlerde yazarlık mesleği çok tehlikelidir: Kişi ya sözden kaynaklanan gurur ve sevinci yeniden hisseder ya da söze saygısını sonsuza dek yitirir." (s. 8) Söze saygıyı yitirmek aslında insanlığa saygıyı yitirmektir, açık. Sözcükleri duyması gerekenler bir sonraki bölümde inceleniyor.

Sözün Savunusu: Paulo Freire'ye göre okuma-yazma demokratik bir toplumun doğrudan anahtarı olmasa bile demokrasiye giden yolda doğru kararların verilmesi yönünden en önemli araç. Okuma-yazma bireye belirli bir sorgulama yetisi kazandırabilecek güzel bir başlangıç noktası. Galeano, Freire'ye saygı duyar ve sözcüklerle iktidarın savaşında sözcüklerin tarafında yer alırken Freire'yle aynı çizgide yer alır. "Gerçekte insan mutluluklarını ve felaketlerini yüreğinde duyduğu tüm kişiler için, yetersiz beslenenler, kenar mahalle sakinleri, gerillalar, bu dünyanın tüm ezilenleri için yazmakta, bunların çoğu ise okuma bilmemektedir." (s. 11) Darbelerin durmak bilmediği, eğitim düzeyinin insanların analiz-sentez-değerlendirme yapamamaları için oldukça yetersiz bir noktada sabit tutulduğu topraklarda kültür ve iktidarla mücadelenin bir arada yürütülmesi oldukça zor. Söyledikleri zor anlaşılan, çoğunlukla anlaşılmayan bir avuç insanın bir yandan da iktidara karşı yürüttükleri mücadele Prometheus'unkine çok benzer.

Sistemin tepkisi oldukça akılcıdır; yapay bir toplum üretmek. İnsanlar Tanrı buyruğu bir düzenin yıkılamayacağına inandırılır, böylece düzenin destekçisi haline gelirler. Sömürülmelerinde kültür emperyalizmi en önemli silahlardan biridir. Bunun yanında sisteme karşı bütün girişimler bir metaya dönüştürülür, bağlamlarından ayrıştırılır ve tüketim için insanların huzuruna sunulur. "Birleşik Devletler'de ve Avrupa'da altmışlı yıllarda gençliğin protestosunun davranış örnekleri ve simgeleri, tüketim budalalığına bir tepkiydi, bugün ise seri üretim nesnesidir." (s. 15)

Edward Said'in entelijansiya için düşündükleri bir yönden bütün bu yıldırma politikalarına karşın mücadelelerini sürdüren yazarları kapsıyor. "Yazmamızın kaynağında okurun elbette bize ondan gelmiş ve şimdi de yüreklendirme ve kehanet olarak ona dönmekte olan sözlerde kendini yeniden bulabilmesi için bir buluşma çabası yatmaktadır. (...) Sistemin farklı düşünenleri altına aldığı ablukaya karşı koymaya yaramayacaksa bir edebiyata ne gerek var ki?" (s. 18)

Bir adet Che incelemesi bulunuyor, Galeano'nun Che'yle yaptığı görüşmeden kesitler ve Che'nin devrimciliği, Çin-Rusya gerginliği ve birçok mevzu hakkındaki görüşleri var. Galeano'nun kaleminden pek doğal bir Che manzarası. İdeolojik katman olmadan, Galeano'nun kaleminden.

Neler var başka, Brezilya'nın yayılmacı politikası ve Uruguay'ın sistemli bir şekilde ilerleyen toprak kayıpları, insanların yoksullaştırılması. Mao'nun Çin'ine açılan iki pencere, Bolivya, Peru, Venezuela, Kolombiya, peşkeş çekilen yeraltı kaynakları, yoksul insanlar, ortalama yaşam süresinin giderek kısaldığı bir dünya. Acıların coğrafyasından müthiş bir kitap.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çarpışma
Filmi de var, bilirsiniz. Rahatsız edici değildir, insanlık halleridir. Makineleşmedir, Bauman'ın "akışkan aşk" dediği şeydir, tüketimdir, Marx'ın "yabancılaşma" dediği şeydir. Frankenstein'ın yaratığı doktoru yiyor. Otomobiller ait olduklarımız. Gücü bacaklarınızın arasında hissedersiniz, elinizin altındadır. Öyle değil. Otomobiller kaza yapar, parçalanır. İnsanlar da öyle, daha kolay parçalanırlar. Kopup yanağa düşmüş kafa derisi, parçalanmış organlar, yirmi yerinden kırılmış bacaklar, kopmuş çeneler ve cinsel dürtü uyandıracak pek çok yaranın parçalanmış arabalardan farkı yok.

Neden olsun? Normal dünyanın normu?
Ballard kendine has bir yazar. BK anlayışı tipik okur için biraz itici, çokça yabancı. Adam farklı bir yerden bakıyor mevzuya, "insana insandan iyi BK olamaz" görüşüyle yazıyor. İyi yapıyor.

Giriş bölümünde Ballard huzursuzluğunu anlatıyor. Seks ve paranoyanın hüküm sürdüğü 20. yüzyılda teknolojinin, paranın mutluluk olarak dayatıldığı insanlar önlerine serilen sonsuz seçeneği gelecek olarak kabul ediyorlar, seçilenin daha iyisi -daha yenisi, daha parlatılmışı, dahası- ortaya çıkınca mutsuzluğa kapılıyorlar. Arayıp durdukları aşk, sevgi, insanı daha "iyi" yapacak her duygu sürekli güncellenmek zorunda, Alain Badiou'nun dediği gibi. Koşuşturmaca. Seçenekler. Korkunç bir hız. Arkanıza baktığınızda toz duman. "Less is more" demişler, iyi etmişler. Daha yoğun yaşamak, özümsemek varken yeniye koşmak yorar, yoruyor. Hızınızı sonsuza kadar koruyamayacaksınız.

Başka, diyor ki gerçekle kurgu günümüzde yer değiştirmiştir. Hayatı bir kurgu olarak değerlendirmek lazım. Yazarın görevi de bu bakış açısıyla değişiyor. Böylece 19. yüzyılın kafam kadar metinlerine veda ediliyor, "karakterleri üzerinde manevi yetkesi olmayan yazar" arayışlara yöneliyor.

"Ben, yazarın rolünün, yetkesinin ve dilediğince davranma özgürlüğünün kökten değiştiğine inanıyorum. Bence artık yazar, bir anlamda hiçbir şey bilmiyor. Ahlâksal bir bakış açısı yok. Okura kendi kafasının içindeki seçenekleri ve imgesel alternatifleri sunuyor. Yazarın rolü, safariye çıkmış ya da laboratuvarda çalışan, bilinmeyen bir yerle ya da denekle karşı karşıya olan bir bilim adamının üstlendiği rolden farklı değil. Bütün yapabileceği, çeşitli varsayımlarda bulunup bunları gerçekler karşısında sınamaktır." (s. 7)

Ballard için Çarpışma, bu durumun uç noktada bir eğretilemesi. Ayrıca teknolojiye dayalı ilk pornografik roman. Teknolojinin ve erotizmin egemenliğindeki dünyaya bir uyarı.

İnsan korkuyor; her şeyin mümkün olabildiği bir dünyada akıl sağlığı yitmeden nasıl yaşanır? Bize normal olarak sunulanların karşısında başkalarının normları var. Evlerden kurtulmak gerek, evet, böyle söylenir. Yaşam dışarıda. Her şeyin olabildiği dışarısı korkutursa, o zaman ev sığınılacak tek liman olabilir. Yirmi yıldır, otuz yıldır evinden dışarı adım atmayan insanların yaşadığı bir dünyada hangisi normal?

Normal diye bir şey yoktur. İnsana şöyle adam gibi bir tokat aşkedenlerinden nefis bir metin. Ballard nefis bir yazar. Şahit olduğumuz dünya böyle bir dünya.

Yanıtla
6
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İhtiras Oyunu
Bir başka huzursuz Jerzy Kosinski'den yıkılacak duvar arayışı. Kadınlar ve atlar birbirinden ayrılamaz, Fabian nam ellilerine merdiven dayamış karakterimiz profesyonel bir polo oyuncusudur, hayatını polo turnuvalarına katılarak kazanır. Zenginlerle iyi ilişkiler kurar, romandaki mevzular daha çok bu ilişkiler üzerinden yürür. Geri kalanı kuruyan bir sektörde tutunmaya çalışan adamın atlarla ve kadınlarla olan ilişkileridir. Atlarına bir tık fazla değer verdiğini söyleyebiliriz. Cinsel ilişkileriyle atları arasındaki ilişkiyi birbirinden ayırt etmek zordur. Adamın atlarını da taşıyabildiği otobüs boyutlarında bir karavanı var, sürekli yolda. Fabian'ın arayışının, merakının sonucudur bütün yaşadığı. Mücadele arayışı, duvar dedik ya. Genelde bire bir maçlara çıkar Fabian, takım oyununu bireysel bir oyuna dönüştürmüştür ve bu yüzden polo oyuncuları tarafından pek tutulmaz, yazdığı kitaplar da satmamaya başlar. Başarısızlığın korkusu uzaklarda bir yerde olsa da görünmüştür.

Kadınlara karşı Kosinski'nin çok iyi gizlenmiş öfkesi, cinsel kinizm denebilecek bir bakışı vardır. Bence. Ve muktedirliğin tatmini.

Fabian'ın kopardığı bir kıl üzerinden karakterini inceleyebilir miyiz? Bilimin her şeyi sınıflandırarak açıkladığını, meseleyi böylece çözdüğünü söyler ama bütün bunlar; kuramlar falan kılın tekliğini nasıl anlatabilir? Tanrım, insan çok karmaşık bir şey.

Fabian mükemmellikten korkuyor, hata yaptığında yıkılmamak için. Bir labirent bu, amaç ve yaşam bir araya gelince çıkışı bulmanın kolaylaştığı sanılıyor ama Fabian için doğru değil bu. Başka bir yol olması gerektiği için yıllardır dolanıp duruyor. Vasat -unutmayın, belki- bir hayatın peşinden gitmesi bu yüzden. Bauman'ın "akışkan aşk" dediği zımbırtının örneği. Doyumsuzluk.

Fabian'ın koyduğu engeller mekan değişse de karakter aynı kaldığı için yıllardır değişmiyor. Döngü. Doğayla olan ilişkisi de bu açıdan irdelenebilir. Bildiği manzaraları görebilmek için çeşitli zamanlarda çeşitli yerlere gidiyor ve kendini buluyor. Kendi kim, Fabian.
Kosinski'nin yan öykücükleri elbette, bir dünya. Geri dönüşlerin içinde geri dönüşler mevcut, hikâyenin çatısı bu şekilde kuruluyor. Ne yapacağını bilemiyoruz ama Fabian bir huzursuzluk çeşidi olarak akıldaki yerini alıyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşam Sanatı
Homo economicus, homo socius vs. üstünden mutluluğa, yaşamaya dair güzel bir araştırma. Bauman, modern akışkan yaşam içinde insanın yerini bulmaya çalışıyor. Kendisi modernizm üzerinden getiriyor eleştirilerini, diğer kitaplarında da aşağı yukarı mevzu bu. Günümüzde mutluluk, bağlılık, özgürlük, aşk, sevgi hangi biçimlerde görünür ve yaşamaları için ne gerekir, bunları anlatıyor. Bir reçete sunmuyor tabii, olanları ve olabilirleri irdeliyor.
Mutluluğun Nesi Kötü? nam giriş bölümünde ekonomik mutluluğu sorguluyor Bauman. Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına Mıdır? adlı kitabındaki görüşlerin bir özeti. Zenginliğin artışı, yaşamsal gereksinimleri karşıladığı müddetçe mutluluk vericidir, ötesinde bir anlam ifade etmemektedir. Bu anlamsızlığı ortadan kaldırmak için tüketim toplumları yaratılır. Normalde kaliteli bir yaşamın içinde yer alan spor, beslenme gibi doğal yollarla tatmin edilecek gereksinimler ürünleştirilir. Organik, light, şekersiz ürünler. "Daha iyi" beslenebilmek için daha çok para kazanmanız gerekir, bunun için daha çok çalışmanız gerekir. Yeterli beslenme seviyesinin üstüne çıkarsanız spor salonları var, zibilyon adet aletle şişebilir, formunuzu koruyabilirsiniz. Bu aletleri üreten işletmeler iş imkanı sağlar falan derken bütün sektörler bir şekilde birbiriyle bağlantılı olduğu için tüketim toplumu müthiş bir şekilde işlemeye başlar. Marx'ın orta sınıfa atfettiği sorunlar bütün bir topluma yansımaya başlar; belirsizlikten kurtulmak için daha iyiye ulaşma çabası. Baudrillard der bir yerde Bauman, simülasyon bağlamında değerlendirilebilecek kimliklerin insanın çaba göstererek ulaştığı bir şey olmaktan çıktığını söyler. Çabadan kasıt yaşam sanatıyla olabildiğince estetik bir şekilde uğraşmak. Para sarf edilerek alınan ürünler bir kimlik yaratmasa da günümüzde gözlere güzel bir perde indirilmiştir. Tüketmeden "biri" olamıyoruz. "Piyasalar mutluluk düşünü, yaşamın büsbütün tatmin edilmesi görüşünden, bu yaşama ulaşmakta gerekli olduğuna inanılan zenginlik arayışına çevirerek mutluluk arayışının asla bitmeyeceğini varsayar. Arayışın hedefleri inanılmaz bir hızla birbirinin yerini alır." (s. 21)
Mutluluk Paradoksu adlı süper eserinde Ziyad Marar, özgürlük ve onaylanma ihtiyacının dengede tutulduğu bir yaşamın gerçekten on numara yaşandığını söyler. Denge; bağlılık ve özgürlük dengesi bozulmayacak. Geçmiş bütün ağırlığıyla göğüslenecek, dengenin ağırlığı göğüslenecek ve başarılarla başarısızlıkların bir noktaya tutsak etmesine izin verilmeyecek. Übermensch kafasıyla ilerlenecek. Formül bu.
Yaşamın bir yol haritası yoktur. Her şeyin hızla akıp gittiği bir zamanda yaşıyoruz, ihtimaller okyanusunda yolu bulmaya çalışan bir sandaldayız. Hangi yolu? Özgürlük ve bağlılık ikileminden yola çıkılabilir. İnsanlar arasında eşitliğin sağlanması -ekonomik, sosyal vs.- güzel bir adım, bir o kadar da ulaşılması zor. Birçok sebepten ötürü potansiyelini değerlendiremeyen -yetenek, duygu gösterimi vs.- insanlar hınç besler, Scheler'in aynı başlıklı kitabında dinler tarihinden başlayarak derinlemesine incelediği bu insanlık cehenneminden kurtulmak eşitlik yoluyla olur ama eşitlik özveri demektir, gücü paylaşma ve dolayısıyla güçsüzleşme demektir. Levinas'ın "sorumluluk duyma" kavramıyla Nietzsche'nin Tanrı'yı öldürmesine yol açan merhametin güçsüzlük getirdiği fikri çatışır. Üstinsanın güçsüzlüğü düşünülemez tabii. Binlerce yıldır çatışma halinde olan diğerkâmlıkla bencillik -olumsuzluğu beraberinde getiriyor ama onsuz düşünün bir- arasındaki çatışma, Eski Yunan kafasını bayağı bir kurcaladığı gibi günümüz insanının da büyük bir problemi. Bauman aşk, sevgi gibi duyguların her gün yenilenerek yaşayacağını söyler, durağanlık başladığı anda sonun da başladığını belirtir. Zannediyorum her çağ da aşkın yenilenmesi gibi yaşam sanatını bütün çıkmazlarıyla birlikte yenilemek zorunda. Güncel çözüm yolları bulunmalı, bulunuyor da. Kimi medeniyetten uzaklaşıyor, dünyada olduğu kadar ülkemizde de örnekleri mevcut. Olabildiğince kendi imkanlarıyla yaşayan insanlar. Bir arkadaşımın ikisi de makine mühendisi olan ebeveyni çiftlik evinde yaşıyor yıllardır. Bir başkası Ege kıyılarında, küçük bir köyde yaşıyor. Az insan iyidir onlara göre. Pascal'ın dediği: "Mutsuzluğun tek nedeni, insanın odasında sessizce nasıl oturacağını bilememesidir." (s. 58)
Mutluluk mühim, mutluluğumuzu nasıl sürdürebileceğimiz daha da mühim. Bauman bir fikir verebilir. Edininiz.

Yanıtla
13
4
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek
Öykünün köpekle pek bir alakası yok. Metafor olarak belki. Sahibini bekleyen vefalı hayvan, belki. Aytmatov'un doğaya karışmış insanlarının da köpeği bekledikleri söylenebilir. Kozmogonik mevzularda hayvan doğumludur her şey. Dişi ördek Lura, konacak bir yer bulamayınca karayı yaratmıştır. Ağaçlar, toprak, her şey Lura'ya borçludur varlığını. İnsan da. Evin bütün yeryüzü olduğu bir coğrafyada deniz göğüs gerilecek ve dalgalı bir gurbettir. Yılmak yok, ikinci evdir ve keşfedilmelidir. Ala Köpek Dağı'ndan iki kavak boyu -iki mızrak boyu değil, doğanın şanına bakın- yükselen güneş, denize misafirlerini ağırlamasını söyler. Orhan Ata başta, Emrayin ve yeğeni Mılgın kürekleri çekiyor. Emrayin'in oğlu Kirisk, erinlik töreninin gereklerini yerine getirmek için yola çıkarken küçücük yaşının coşkun duygularıyla kıyıya bakıyor. Korku, heyecan, bir çocuğun hissetmesi gereken her şey var. Diğer topluluklardaki törenlerde olduğu gibi doğada tek başına birkaç gün geçirmesi, bir canlıyı öldürmesi gerekmiyor. Atasının sözünden çıkmayacak -atanın sözünden çıkılmaz, avı en iyi o bilir- ve av avlayacak.
Nivih folkloru tanıdık; şamanizm izleri var. Kötü ruhlardan pek korkulur, doğaya boyun eğilir ve adetler bu yöndedir. Kirisk'in annesi, çocuğunu uğurlarken ormanda ağaç keserken dikkat etmesi gerektiğini söyler mesela. Kötü ruhlar hedefi şaşsın diye. Bir arkadaş demişti, bizde de bazı yörelerde tabut sokak sokak dolaştırılırmış ki kötü ruhların oyunbazlığına kanıp evine dönmeye çalışmasın ruh, yolunu kaybetsin. Orhan Ata'nın Deniz Kızı inanışı, Kirisk'in Ala Köpek Dağı'nın gücünü biraz da ruhani bir biçimde anlaması bu bağlamda değerlendirilebilir. Özellikle Kirisk'in kara gözden kaybolurken hissettiği umutsuzluk önemli, çocuklar böyle şeylerin farkına daha çabuk varır. Çocukken hayalet falan görmediniz mi hiç, ya da paranormal bir olay? İnancın sonsuzluğundan bir damlacık olsun yutmamışsınız demektir. Neyse, kayıktakilerin düşünceleri Aytmatov'un mistik doğasını kurar. Ata'nın düşündüğü: "Kayıktaki insan, evrenin sonsuzluğu karşısında bir hiç olduğunu çok iyi anlıyordu ama insan düşünürdü; düşüncesiyle denizin ve göğün yüceliğine erişirdi ve yüce düşüncelerinde, doğa güçleriyle evrenin derinliği ve yüksekliğiyle bir tutardı kendini. İşte bu yüzden insan, yaşadıkça; deniz kadar, gökyüzünün sonsuzluğu kadar yüce ve güçlü olacaktır çünkü düşünceler sonsuzdur. O öldüğü zaman, bir başka insan onun düşüncelerini daha ileriye, sonra bir başkası ondan da ileriye götürecek ve bu, sonsuza kadar böyle sürüp gidecektir..." (s. 27) Ekmeğini doğadan çıkaran insanın doğaya kafa tutabileceğini düşünemiyorum.

Avlanırlar ve yolculuğa devam ederlerken sise girerler, doğanın kudretini gösteren bir başka olay. Suları azdır, umutsuzluğa düşerler ve günlerce süren bekleyişin ardından kendilerini suya bırakırlar. Önce Orhan Ata gider, gençler belki kurtulur diye. Mılgın gider, susuzluğu belki diner diye. Emrayin'in gidişi en zorudur, oğlunu kayıkta bırakmayı hiç istemez ve benim için en vurucu kısım, baba olmanın dünyanın en güzel duygusu olduğundan, oğlunu kayıkta bırakıp gitmenin zorluğundan bahsedilen bölüm. Çok ince bir mevzu babalık benim için, gözlerim doldu.

Kirisk bir başına kalır. Suyun son damlaları. Annesinin öğrettiği bir şarkı, hasta olup suya hasret kaldığı zamanlardan. Kurumuş dudaklarında. Ataları topraktan denize. Bir kuş, yakınlardaki karanın en küçük damlası. Rüzgâr çıkar, kurtuluş. Kirisk rüzgârın adını bilmez, yine de ona seslenir. Adın gücü elinde olmasa da sesini duyurur, kurtulur. Denizden karaya. Yaşamın doğallığı ölümü aşıyor, her şeyin iç içe geçtiği inanışlarda törenlerle dile getirilir bütün duygular, törenler de toprağındır, dilindir, insanındır.

Yıldırım Sesli Manasçı: Savaşa giden erkeklerin yokluğunda, ata hastayken yapılanlara dairdir. Eleman savaşa giden akrabalarından bir haber bekler, günler boyunca merak eder. Ne olacağını, nereye gideceğini düşünür. Kuşlar bilir. Eleman bir Manasçı olacağını, dizeler haykıracağını bilmez. Öldürüleceğini bilmez, sesinin ölümlü bedeninden ölümsüz zamana yayılacağını bilmez. Kuşlar bilir. Onların dilinden dinleriz, anlatıcı kuşlar olur. Eleman'ın başının üstünden geçerler, bir müddet sonra savaş meydanına varırlar. Ölüler kuşlardan özür diler, olmaması gereken bir şeyi görmek zorunda kaldıkları için.

Kuşlar hâlâ görüyor.

"Bizi affedin göçmen kuşlar! Yaptıklarımız için bizi affedin! Yaapacaklarımız için de affedin bizi. İnsanların niçin böyle yaratıldıklarını ben size anlatamam ve siz de anlayamazsınız. Yeryüzünde nice nice insanların niçin öldürüldüğünü, daha nicelerinin niçin öldürüleceğini anlayamazsınız...

Siz, saf, tertemiz gökyüzünde, yoluna devam eden kuşlar, Allah aşkına affedin bizi, affedin..." (s. 125)

Aytmatov pek bilinmeyen, belki önemsenmeyen insanların, tabiatın derleyicisidir. Müthiş.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şampiyonların Kahvaltısı
Şu Amerikan Rüyası bir kurtaramıyor adamı. Çocuklar savaştan eksik dönüyor, kafaca dahil. Haplarla vücut kimyası düzenleniyor, uyuşukluk ve mutluluk birbirini kovalıyor, arkada derin bir çöküntü ama sesi uzaklarda, duyulmuyor. Görülmüyor? Ofisler, kimin içeride kimin dışarıda olduğunu kim söyleyebilir?

"Kafamı, içindeki çöplükten -büzükler, bayraklar, donlar- arındırmaya çalışıyorum galiba. Evet, bu kitapta bir de don resmi var. Diğer kitaplarımdan karakterler de attırıveriyorum araya. Başka soytarılık yok.
Kafamı elli yıl önce bu hasarlı gezegende doğduğumdaki bomboşluğuna döndürmeye çalışıyorum galiba." (s. 23)

Vonnegut dünyayla doldurduğu çöplüğü salıyor, araya Allahlı, razılı kitaptan bir adam bırakıyor, çizimleriyle bir büzüğün nasıl olması gerektiğini ve donu anlatıyor. Siz de şampiyonların kahvaltısından tırtıklamak isterseniz arayacağınız numara belli. Alttan hızla akan ve sizi hacamat edecek kampanya şartlarını okumayın. Nüfusun çoğu okuma yazma bilmesine rağmen bilmiyor. Kapatalım dükkanı gitsin.
Mevzuları belirleyelim. Kilgore Trout, Bay Rosewater'ın parasının gücüyle ait olmadığı bir ortama gidiyor, kodamanların yanına. Daha büyük yardım partileri yapmak için parti yapanların yanına. Bu Kilgore BK yazarıdır ve ne kadar yazdığını, nereye yazdığını kendi de bilmez. Arada dergilerde yazdıklarına denk gelir, o kadar. İlginç fikirlerin mucididir. Mucit çünkü böyleleri ancak icat çıkararak elde edilir. Bir tane örnek sıkmaya çalışayım: Cygnus X-1'den gelen 5467z, insanlara b.klarının başka galaksilerde çok değerli olduğunu söyler. İnsanlar daha çok s.çabilmek için daha çok yerler, çoğu obeziteden ölür, kalanlar bir refah toplumunda yavaş yavaş ölüme terk edilir. Çiftlik gibi. 5467z'nin onlara söylemediği, b.klu bağırsakların daha değerli olduğudur. Falan.

Dwayne Hoover bir araba satıcısıdır. Kafayı yiyene kadar.

1492'de kıtada zaten milyonlarca insan dopdolu ve yaratıcı hayatlar sürüyordu. 1492, korsanların onları aldatmaya ve soymaya ve öldürmeye başladığı tarihti. Ya. The Sopranos'un Kolomb ve kızılderili içeren bölümünü hatırlayalım. Yoz insanları da hatırlayalım, mesela yoksullar için çalışan ama aslında onlar için çalışmayan siyah adam. "Revolution... The revolution got sold, Ronnie."

Falan filan.

Dwayne, Kilgore'un bir kitabını okudu ve dünyadaki özgür iradeye sahip tek varlık olduğu sanrısına -sanrıysa eğer- kapıldı. Herkes robottu, yaşam planlanmış bir şekilde sürüp gidiyordu. Seçimler belliydi, özgürlük belliydi. Panoptikonal yapı kurulmuştu, öyle başarılıydı ki insanlar nereye bakmaları gerektiğinin ötesinde, izlenip izlenmediklerini bile bilmiyorlardı.

Mezar taşlarını da ekleyin, Vonnegut'ın çizimleriyle taşlar son derece iştah açıcı gözüküyor. Adamımız mevzu edilen davette içkisini içerken -Tanrılığını belirtmek lazım çünkü adam Tanrı, bir kere kitap onun- karakterlerini oradan oraya götürebilir, k.çlarında papatyalar açtırabilir. Anlatıcının Tanrılığı, Tanrının yazarlığı bu kadar.

Okur, bir kaşık al.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir