Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Köpeğin Romanı Flush
Aşırı tatlı kitap. Woolf'un bu neşeli ve eğlenceli eserlerini çok daha fazla seviyorum. (Orlando gibi, mesela.) Flush adlı bir köpeğin biyografisini okuyoruz gibi gözükse de aslında sınıf meselesi, dönemin Avrupası, elbette ki kadın olmak gibi konuları da didikliyor Woolf arka planda. Seni çok sevdim güzel Flush.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yuva
Aşırı spesifik başlamak istiyorum bu kitapla ilgili yorumuma: Christian Petzold, beni duy ve bu kitabı filme çek lütfen!

Alman yazar Judith Hermann ile tanışma kitabım oldu Yuva. Aslında pek övülen "Yaz Evi, Daha Sonra"sı ile başlamaktı niyetim ama elim buna gitti, asla da pişman değilim. Sakin, temkinli, tadında bir ilk buluşma oldu bu; geleceğe dair ümit veren türden.

Kuzey Denizi kıyısında ücra ve tenha bir beldeye yerleşen 47 yaşında bir kadının ağzından dinlediğimiz hikâye, sanırım konusu itibariyle biraz Olga Tokarczuk'un "Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde"sini anımsattı ama onun kadar güçlü olmadığını söylemek lazım. Özellikle çağdaş kadın yazarlarda görmeye alışık olduğumuz türde, bolca gözleme ve metafora dayalı, epeyce kişisel bir anlatı bu. (Rachel Cusk sevenler buna da yakın hissedecektir bence.)

Yazarın atmosfer yaratma becerisi müthiş. Acayip tekinsiz ve ıssız bir his bırakıyor metin insanın üstünde. Yazları kalabalıklaşan ve kışları kaderine terk edilen kasabanın az konuşan, kendine dönük, belki biraz kaba saba, hüzünlü insanlarını çok güzel anlatmış yazar.

Anlatıcımız bir yandan bu insanları tanır ve o mesafeli dünyanın içine yerleşirken bir yandan da kendi hayatına, geçmişine, çocukluğuna bakıyor ve kendi annesiyle, kızıyla, ayrıldığı eşiyle ilişkisine dair kafa yoruyor; bu bölümlerde sevmeye, yalnızlığa, travmalara, izlere dair çok nazik iç görüler var.

Bolca gözlem ve metafor dedim; birinin bir bakışından sigarayı tutuşuna dek gözlemliyor ve çok iyi detaylar yakalıyor Hermann. Metafor kısmı ise sanki biraz daha problemli; özellikle Nike isimli karakter üzerinden kurduğu sembolizmi biraz daha örtülü bıraksa çok daha çarpıcı olurmuş bence eser. Bir kutuya kapatılma, şiddet, tecavüz vb. unsurlarla aktardığı hikâye üzerinden vermeye çalıştığı mesajlar biraz fazla direkt göründü gözüme.

Ama yine de sevdim ben bu kitabı. Ve yineliyorum: Christian Petzold bunu filme çekse ne çeker be, üf. Kitabın kendisinden bile daha iyi bir film çıkar gibime geliyor. Gerek atmosfer, gerek semboller, tam onun kalemi. Çeker belki ya. Ben hayal etmeyi sürdüreyim.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Amber Gece
Aşık olduğum Gecelerin Kitabı'nın ardından devam kitabı olan Amber Gece'ye bıraktım kendimi. Ne diyeyim, nasıl diyeyim bilmiyorum ki? Nasıl efsunlu, nasıl ağulu metinler bunlar böyle? Bu nasıl bir dans etmek kelimelerle Madam Germain? Aklımı başımdan aldınız, kitabınızdaki kadınlar gibi delirttiniz beni.

Amber Gece, ilk kitaba göre çok daha vahşi, acımasız, ürkütücü ve zalim bir kitap ama en az onun kadar güçlü bir metin. Kandan, tükürükten, gözyaşından, meniden, terden kitap yazmış resmen Sylive Germain. Söylenecek çok şey var ama hiçbirini söyleyebileceğimi düşünmediğim için normalde yapmadığım uzunlukta bir alıntı bırakacağım sadece. Büyülü cümleler kendileri anlatsınlar bu kitabı.

Péniel ailesinin destansı yazgısı, şiddet ve efsun dolu öyküsü uzun, çok uzun süre kalacak benimle, biliyorum. Derimin altına inmeyi, her yerime sinmeyi başaran bu 2 kitabı okuduğum için çok mutluyum.

"Gece kayıp gidiyordu, aralıksız ilerliyordu ve sürekli yaşamdan geçiyordu. Gece, erimiş kalay gibi yaşamın arkasında dalgalanıyor ve göğün ışığını daha canlı, daha şiddetli yansıtsın diye günlerin arkasını sırlıyordu. Gece insanların kanına sel gibi akıyor, yüreklerinde dönüyor ve görüntüleri, duyguları ve duygulanmaları daha şiddetli, daha batıcı ve daha zorlu yansıtsın diye yüreklerin içini sırlıyordu. Gece, cinsel istek belirtilerini daha iyi çizebilmek, adları ve aşk çığlıklarını daha güzel yazabilmek için, yaşayanların kalbini ve bedenini mürekkepliyordu. Açılıyor, çukurlaşıyor ve bir mürekkep hokkası gibi, yanlara doğru alabildiğine genişliyordu gece. Taştan, ağaç kabuğundan, tuzdan, camdan bir hokka. Bellek hokkası.

Gece, insanların belleğine sürekli deviriyordu hokkasını ve bellek, şimdi yazılmakta olan, geçmişe dolanmış ve geleceğe fırlayan zamanın ördüğü belirsiz bir mırıltıyla, sürekli uğul uğuldu. Gece, insanların hep kaçmaya, susturmaya, yadsımaya çalıştıkları kendi belleklerinin sözlerini onlara ille de duyurmakta direniyordu. Dediği dedik gece, anımsamaya zorluyordu insanları. Unutma boşluklarına dek anımsamaya. Çünkü bu gece mürekkebi, anımsama olduğu kadar unutmaydı da."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ağustos Mavisi
Artık şu Deborah Levy meselesine el atmak maksadıyla çıktığım yolculuktaki ikinci durağım Ağustos Mavisi oldu. Sıcak Süt’ü okuyup epeyce beğenmiştim, yazarın son romanı Ağustos Mavisi ile devam ettim. Sıcak Süt’ün daha popüler olduğunu biliyorum ama ben sanki bu kitabı ondan daha çok sevdim.

Pandemi döneminde geçen romanlar ve filmler gitgide hayatımızda yerlerini almaya başladı. İnsanlığın son dönemde geçirdiği en sarsıcı deneyimlerden biri olduğu için şüphesiz ki daha fazlasını da göreceğiz. Bu kitap da onlardan biri ve açıkçası tüm o sosyal mesafe ve maske kurallarını hatırlamak, insanların birbirine korkuyla baktığı tekinsiz günlere gitmek ilginç bir deneyim oldu benim için.

Anlatıcımız Elsa M. Anderson dünyaca ünlü bir piyanist. Viyana’da verdiği son konser bir felaketle sonuçlanıyor, bir şekilde kendini ve parmaklarını kontrol edemez hale geliyor, orkestradan kopuyor ve seyirciler tarafından ıslıklanıyor. Bu çöküşün ardından kariyerine ara veriyor ve dünyanın türlü yerlerindeki çocuklara ücretli özel ders vermeye başlıyor. Atina, Yunanistan’ın Poros adası, Paris, Londra ve son olarak da İtalya’nın Sardinya adasında geçiyor hikâye. Elsa, Atina’da bir bit pazarında gördüğü ve tanımadığı kadınla kafasının içinde bir ilişki kuruyor, kadının onun ikizi olduğuna kanaat getiriyor ve sonrasında gittiği tüm şehirlerde onun hayaletiyle (yoksa gerçeği mi?) karşılaşıyor. Bu “ikiz”, anlatıcımızı kendi geçmişine dair daha çok düşünmeye itiyor ve zaten kitabın sonunda da, kendisini küçük bir çocukken evlat edinen ve bir piyanist olarak yetiştiren ustası ve babası Arthur Goldstein ile hesaplaşmasına tanık oluyoruz.

Ben bu kitabı niye bu kadar sevdim, valla anlatması güç. Elsa’nın sesi, kendine sorduğu sorular, kırılganlığı ve eş zamanlı kudreti bana çok dokundu, belki ondan. Zamanda ileri geri gidip kendini ilmeklemeye çalışmasına eşlik etmek de bana çok iyi geldi. Kimlik, aidiyet, yas, kökler ve kendimize, kendimize dair anlattıklarımıza dair bence çok iyi sorular soran, çok şiirli, epey melankolik ama uçuş uçuş bir metin. İyi ki okudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kırık Nisan
Arnavut yazar İsmail Kadare’nin okuduğum ikinci kitabı oldu Kırık Nisan ve bir kez daha çok etkiledi beni. İki kitapta da aynı duyguyu deneyimledim ve bunu bu kadar iyi başarıyor olmasını çok çarpıcı buluyorum: bildiğimiz bir yerin olmayan bir zamanına götürüyor bizi ve tüm dünyayı baştan kurguluyor bunu yaparak. Arnavutluk’un aslında modern zamanına (1900ler ortası) gidiyoruz ama ülkenin bir kısmında geleneğin, törenin, Kanun’un hüküm sürdüğü bir evren kurguluyor yazar. (Kanun gerçek bu arada ve sahiden yıllarca hiç yazılı hale gelmeden hüküm sürmüş Arnavutluk kırsalında.) Hani böyle bazı rüyalarda çok iyi bildiğimiz bir yerde oluruz ama gerçekliğin koşulları farklıdır; çarpıtılmış, bükülmüş, tuhaf bir gerçekliğin içindeyizdir, ne tamamen hayal alemi duygusu verir ne de tanıdığımız dünyaya benzer, işte tam o tuhaf arafı insanın iliklerinde hissettiren bir metin bu.

İkiye bölünmüş bir Arnavutluk burası, bir tarafı bildiğimiz modern dünyanın parçası; kentler, evler, ofisler... Bir kısmında, “yayla”da ise yüzlerce yıldır hüküm süren ve odağına “kan”ı alan Kanun hüküm sürüyor. İşte bu iki dünyanın karşılaştığı bir anlatı okuyoruz. Neredeyse bir oryantalist merakıyla bu bölgeye merak duyan bir yazar, yeni evlendiği eşiyle beraber balayı için Yayla’ya seyahat ediyor ve onların hikâyesi, bir kan davasının kahramanı olan Corg ile kesişiyor.

Yayla’nın çarklarını kan döndürüyor sahiden: Kanun, akan kanın ikame edilmesi üzerine inşa edilmiş. Ailesinden biri öldürülen Corg, kanı yerde bırakmamak için karşı aileden birini öldürüyor kitabın başında ve öldürür öldürmez de kendisi sıradaki kurban oluyor. Kanun’un tanımladığı ve her cinayetin ardından devreye girebilen 30 günlük ateşkeste geçiyor roman. Corg kan parasını devlete ödemek üzere (ki devletin ana gelirlerinden biri bu) bir yolculuğa çıkıyor ve işte burada yazar ve eşiyle kesişiyor yolları.

Bu hikâye üzerinden sert bir töre ve diktatörlük eleştirisi yapıyor yazar ve sorgulamadığımız “kanun”ların aslında neleri yeniden ürettiğini düşünmeye çağırıyor okuru. Müthiş atmosferik, fena halde tekinsiz ve çok unutulmaz bir roman bu. Şebnem Degni çevirisi de kusursuz.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yatakta Sigara İçmenin Zararları
Arjantinli yazar Mariana Enriquez’nin Yangında Kaybettiklerimiz’ine düpedüz vurulduğum için Yatakta Sigara İçmenin Zararları’nı da çıktığı gibi aldım ve okudum. Yazarın ilk öykü kitabı kendisi, zamanla yazını ilerlemiş şüphesiz, o nedenle Yangında Kaybettiklerimiz kadar etkileyici olmamakla beraber yine de çok iyi bir derleme bu.

Zaten Arjantinli çağdaş kadın yazarlar basbayağı bir mesele bence, hepsiyle ilgili uzun uzun düşünmek, konuşmak lazım. Çok güçlü, çok tekinsiz, çok sert metinler yazıyorlar. Yangında Kaybettiklerimiz’deki öykülerin toplumsal tarafı daha güçlüydü, ataerki eleştirisi çok daha sertti, yazar yazdıkça kendi sesini bulmuş, cesaretlenmiş muhtemelen.

Bu kitaptaki metinler daha gotik, daha punk, daha bireysel. Yine kadın öyküleri anlatıyor Enriquez ve tabii ki toplumun her yerine sinmiş ataerki burada da gözüküyor, ancak burada başrolde değil sanki. Bu kitapta her şey daha müphem, yer yer de gerçeküstü olaylar ve mitlerden besleniyor öyküler, her ne kadar hikâyeyi güçlendirse de anlattıklarının sertliğini biraz yumuşatıyor gibi hissettim.

Ama tabii yumuşatmak demişken öyle aklınıza neşeli, uçucu öyküler filan gelmesin. Okuması oldukça zor metinler bunlar, pek çok okur için tetikleyici olabilir hatta. Ölü çocuklar, parçalanan bedenler, şiddet, yağma, sapkın hazlar ve vücut sıvılarından müteşekkil metinler. Çocukları kaçırıp fuhuşa zorlayan çetelerden insanları şiddete sürükleyen toplumsal eşitsizliğe, cunta yönetiminin insan kaybetmelerinden pedofiliye... Şiddetin binbir türlüsü var Enriquez’in kısacık öykülerinde.

Ölülerle yaşayanların iç içe geçtiği, okurken insanı fena halde geren bu öyküler, Enriquez’le tanışmak için ideal olabilir. Dediğim gibi Yangında Kaybettiklerimiz kadar çarpıcı bulmadım ama ilk okuduğum kitabı bu olsa da çok etkilenirdim muhtemelen.

Okuyunuz efendim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yara İzleri
Arjantinli yazar Juan Jose Saer ile ilk münasebetimiz geçen sene, kendisinin "Kimsesiz" adlı romanı vesilesiyle olmuştu. 150 sayfa olmasına rağmen epeyce zor bir kitaptı kendisi; insan doğasına dair epey detaylı analizler barındıran, özellikle son bölümde basbayağı felsefik bir sorgulamaya girişen bir metindi. "Egzotik bir adada geçen alternatif ve kolonyal bir Kayıp Zamanın İzinde okur gibi hissettim" diye yazmıştım o kitap için. Saer'in iddialı bir yazar olduğunu idrak etmiş; başka bir eserine geçmeden biraz soluklanmak istemiştim.

Eylülcüm amma uzattın, ne diyeceksen de işte. Diyorum; Yara İzleri, Kimsesiz'e göre çok daha kolay ve hafif bir metin olsa da, yer yer okuru zorluyor yine de. Saer besbelli ki takıntılı bir abimiz, zaman zaman öyle detaylara giriyor ki anlatıdan kopuveriyorsunuz. Dört anlatıcımız var kitapta, her bölümde bir başkasını dinliyoruz. Ergenliğinin zirvesinde bir genç gazeteci, kumarbaz bir avukat, herkesten nefret eden ve insanlardan "goril" diye bahseden bence epey Thomas Bernhardvari bir hâkim ve tüm bu anlatıcıların hikâyelerini birbirine bağlayan cinayetin müsebbibi, karısını öldürmüş bir işçi.

Öyküleri birbirine cinayet bağlıyor evet ama bir yandan da tüm anlatıcılar maktul gibi. Mutsuzlar, yalnızlar, savrulmuşlar, sürükleniyorlar. Toplumla bağları kopmuş hepsinin, bunda tabii Saer'in arkada bize sürekli verdiği toplumsal çürümenin payı çok büyük. Dolayısıyla arka kapaktaki "bu kişilerin ortak noktası ceset karşısındaki korkunç kayıtsızlıklarıdır; çünkü gerçekte anlatılan bir cinayetten çok, cinayete kurban gitmiş bir toplumun bireylerinin parçalanmışlığı, yaralanmışlığıdır" cümlesi çok yerinde, aslında kitabın özeti gibi.

Görece yumuşak başlayıp gitgide karanlıklaşan bir metin Yara İzleri. Kıtayı saran büyülü gerçekçilik akımı zirvedeyken bambaşka ve zamanının bence epey ötesinde metinler yazmayı başaran Saer'in epey ilginç bir figür olduğuna iyice kâni oldum. Ancak yine de arka kapaktaki William Rowe alıntısına laf sokmadan edemeyeceğim: “Saer, Arjantin’in Borges’ten bu yana çıkardığı en iyi yazardır" demiş kendisi. Pardon ama, Cortazar varken bunlar çok büyük laflar William Bey. Size söyleyecek çok lafım var da neyse artık.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayali Yerlerden Yemek Tarifleri
Arjantinli yazar Alberto Manguel külliyatına devam ediyorum. Hayali Yerlerden Yemek Tarifleri, yazarın kitaplarda geçen kurmaca yerlerden yola çıkarak ürettiği yemek tariflerini içeriyor. Örneğin Italo Calvino’nun Zenobia’sından devşirilme bir börek tarifi, Tolkien’in Gondor’undan uydurulmuş bir cheesecake, Rowling’in Hogwarts’ından bir kızartma, Le Guin’in Yerdeniz’inden bir omlet tarifi gibi.

Tariflerin bazılarını sahiden merak ettim ve denemeyi düşünüyorum. Her tariften önce mevzubahis kurmaca mekânla ilgili birkaç cümlelik bilgi de veriyor Manguel, bu kısımlar da tatlıydı. Tariflerde zaman zaman komik şeyler var, örneğin Yerdeniz’den verdiği Ejderha Omleti tarifinde “1 ejderha yumurtası ya da bulamazsanız 5 normal tavuk yumurtası” diyor filan, güldüm buralarda.

Ama genel olarak, yani, vasat bir çalışma olduğunu söylemem lazım Manguelciğim ki seni ne çok severim bilirsin. Okuduğumuz kitaplardaki yerlerin, şeylerin, yemeklerin izini sürmek çok güzeldir, ben de bayılırım ama bunlar biraz şişirme olmuş gibi. Keşke o mekânla o yemeğin ilişkisini daha çok anlatsaymışsın da sıradan bir yemek kitabı gibi olmasaymış kitap.

Kitabın en güzel yeri ön sözüydü resmen, çok şahane bir fikir ama biraz yavan bir uygulama olmuş. Ön sözdeki şu cümleleri de ekleyip bitireyim: “Bu kitapta ben ‘gerçek’ kurmaca mekânlardan kaçınıp bunun yerine yalnızca hayal gücümüzde var olan yerlerin yiyecekleri üzerinde durdum. Atlantis’te verilen ziyafetlerden Robinson Crusoe’nun adasında yenen en basit yemeğe kadar her çeşit ve görüntüdeki yiyecek (edebiyatın bize anlattığı gibi) özünde ortak insanlığımızın kanıtıdır: Hepimizin gelmiş olduğu yeryüzünü hatırlatmak için ekmek, hepimizin mutlaka döneceği yeryüzünü hatırlatmak içinse tuz.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kısa ve Olağanüstü Hikayeler
Arjantin’in iki devi Borges ve Casares ortaklığının bir diğer mahsulü olan Kısa ve Olağanüstü Hikâyeler bu iki tuhaf adamın kafasından ne delice işler çıkabileceğinin bir diğer ispatı. Arka kapakta şöyle yazıyor: “Çin’den İngiltere’ye, Arabistan’dan 1700’lerde Fransa’ya, 19. yüzyılda Latin Amerika’dan eski Roma’ya olağanüstü olaylardan bahseden çok geniş bir yelpazedeki metinleri içeren kitap ilk bakışta bir derleme izlenimi verebilir; ancak Borges ve Casares’in yaptığı bunun çok ötesindedir: İki yazar çağları ve coğrafyaları kuşbakışı gözden geçirmekle kalmamış, halihazırdaki metinleri kısaltarak, başlık koyarak, montajlayarak yeni metinlere dönüştürmüşlerdir. Dahası, kitapta bizzat kendilerinin yazıp hayali yazarlara atfettikleri metinler de yer alır. “

Hal böyle olunca insan tüm kitabı acaba hangi metin otantik, hangisi uydurma diye keşfetmeye çalışarak okuyor, bu da okumayı acayip eğlenceli bir şeye dönüştürüyor, yaşasın oyunbaz edebiyat be! Birtakım tahminlerim var ama hangilerini tutturdum bilemiyorum, ama Kafka’nın yazdığını iddia ettikleri metinler mesela, sanki hiç Kafka değiller gibime geliyor, bilemiyorum, ama çok da önemli değil zira çoğu tek sayfalık öyküler pek güzel.

Borges’in Düşsel Varlıklar Kitabı’nı okuyanlara tanıdık gelecek bazı öyküler olacaktır, yaklaşık üç sene evvel okuduğum kitaptaki bazı karakterlerle yeniden karşılaşmak pek tatlıydı. Öyküler belirli temalara göre kategorize edilmiş olmasa da aslında birbirini izleyen metinler benzer konularda dolaşıyor ve birbirlerini tamamlıyorlar; ki bunlar da Borges ve Casares sevenlerin iyi tanıdığı temalar; rüya, ölüm, öte taraf, zaman, labirentler...

Muzip, kafa karıştırıcı, çok zekice yazılmış bu öyküleri çok sevdim. Gerçi yani içinde Borges olan ve sevmediğim bir şey var mı, pek yok. Şu çok sevdiğim öykücükle bitireyim:“Diyalog Androgué’de meydana geldi. Bel altı yaşlarında yeğenim Miguel yere oturmuş kediyle oynuyordu. Her sabah olduğu gibi sordum ona: ‘Dün gece rüyanda ne gördün?’

Bana şu yanıtı verdi: ‘Bir ormanda kaybolmuş olduğumu, sonunda küçük bir ahşap eve ulaştığımı gördüm. Kapı açıldı ve sen dışarı çıktın.’ Ani bir merakla bana sordu: ‘Söylesene, o evde ne yapıyordun?’”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yedi Deli Adam
Arjantin edebiyatının büyük isimlerinden Roberto Arlt'la birkaç sene evvel Deli Oyuncak kitabı ile tanışmış, ancak kitabın çevirisi çok sorunlu olduğu için doğru düzgün bir fikir edinememiştim. Nihayet kendisinin bir eserini Saliha Nilüfer çevirisiyle okuma şansına eriştim.

Valla pek tuhaf bir kitap Yedi Deli Adam. Gerek isimleri, gerek yaptıklarıyla; karakterlerin hepsi birbirinden acayip. Örneğin Ebesini Gören Adam isimli bir karakterimiz var, ebesini görmüş ve bu kendisinde bir travmaya sebep olmuş filan. Yani evet, kitap adının hakkını verir şekilde delice bir şeyler anlatıyor, haliyle de yer eyer epey komik.

Çalıştığı yerden para çaldığını birinin ihbar etmesi sonucunda kendini yüklü bir borçla karşı karşıya bulan Erdosain'in, parayı bulmak için çıktığı yolda başına gelenleri okuyoruz. Karısıyla da sorunlar yaşayan adam, kendini devrimci bir örgütün içinde buluveriyor. Ama yani ne örgüt! Öyle dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek filan gibi bir idealleri yok, dertlerinin iktidar olduğunu gayet net ortaya koyuyorlar, insanlığın zaten herhangi bir iyiliği hak etmediğini, kitleleri yalanlarla kandırmak ve önemli bir kısmını da yok etmek gerektiğine inanıyorlar. Bu nedenle genelevler üzerinden örgütlenecek bir model geliştirmişler, ayrıca insanlığı zehirli gazlarla zehirlemek ve veba vs gibi çeşitli hastalıkları yaymak gibi de planları var.

Kitabın 1920'lerde yazıldığını belirtmek isterim. Henüz Naziler filan tarih sahnesine çıkmamışken böyle öngörülü bir metin yazmak acayip sahiden. Keza Arjantin'in önünde uzanan Peron dönemine dair de çok şaşırtıcı ve isabetli tespitleri var - yaşanacakları daha yaşanmadan yazmış Arlt.

Devrimci mücadelenin türlü tuhaf dinamiklerini müthiş yakalayıp karikatürize eden kitabı okumanın çok kolay olmadığını da belirteyim. Karakterlerin hepsi çok sınırda tipler ve yer yer giriştikleri varoluşsal sorgulamalar ve ortaya koydukları felsefe, okumayı güçleştirebiliyor.

Ezcümle, zorlayıcı olsa da çok sevdim. Arjantin edebiyatına dair kafamdaki resimde Arlt daha iyi anlaşılması gereken bir boşluk gibi duruyordu, şimdi tam oldu.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir