Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bürokratlar
Yazar Erhan Bener'i biliyoruz. Patlamış mısırdan hallice romanlarının dışındakiler gayet güzel, toplumsal açıdan kafa yordurucu, edebi açıdan da ne süper. Bürokrat Erhan Bener'i de bu kitapta tanıyoruz. Bürokratlar için anı-öykü diyor Bener. Bence anı. Öykülük bir durumu yok. Biçimsel olarak öyle bir çaba da olmamış.

Bener, devletin çeşitli organlarında uzun yıllar boyunca üst düzey görevlerde bulunmuş bir bürokrat aynı zamanda. 1950-1980 arasındaki dönemde bürokrat-politikacı ilişkilerini, hükümetlerin cortlayışlarını vs. yakından görmüş, yaşadıklarını anılaştırmış. Anılar lazım, taraflı da olsalar olayların içindeki insanların izlenimlerini öğrenmek ilginç ve faydalı olur. Evet.
Zamanında Milliyet Yayınları basmış ayrı ayrı, Remzi toplamış. Beş kitap bir arada. Giriş bölümünde Bener'in Türk bürokrasisiyle ilgili görüşleri mevcut. İlk kitapta Bener'in Mülkiye'den mezun olmasıyla başlayan memurluk hayatı var. Genç bir memur olan Bener'in aleme girmesi, amirlerinin garip huyları, davranışları, bu tarz şeyler. 1950'lerin başında Türkiye'nin hali daha doğrusu. Solcu olduğu gerekçesiyle tutuklanışı, fişlendiği için başka göreve kaydırılması, uzmanlık sınavlarında gariplikler. Bir dünya. Solculukla ilgili şu var:

"1950'lerden 1970'lere gelinceye kadar Türkiye'de düşünce suçu kavramının çok değişmiş olduğuna değinmek istiyorum. 1950'lerde bir kimsenin solculukla suçlanması, casuslukla suçlanmasıyla aynı anlama gelirdi. Solcu olmak, namussuz olmak, küçük çocuklara saldıran cinsel sapıklardan bile aşağılık bir kimse olmak anlamına gelirdi. Bu yazının yazıldığı günlerde (ilk kitabın basılış tarihi 1978, o sırada iktidarda Ecevit vardı) Türkiye'nin en büyük partisi solcu olmakla övünürken, o günlerde, Türkiye'nin en değerli bilim adamları, solculuk kuşkusu altında ülkeden kaçmak zorunda kalıyorlardı."
İkinci kitapta Bener masa başında.

Tabii anıların yanında dönemin siyasi ortamını da bu ortamın içinde ve en sancılı yerinde yer alan Bener'in incelememesi de garip olurdu. 1959 yılına dair:

"Tek umut İnönü ve Ordu'ydu. On yıl öncesinin diktatörü İnönü, demokrasinin, düşünce özgürlüğünün bayrağı haline dönüşmüştü. On yıl önce cumhurbaşkanı seçildiğinde yollarda yaya dolaşan Celâl Bayar, şimdi, her sokağa çıktığında, en az yarım saat öncesinden trafik kesiliyor ve motosikletli polislerden, birbirine benzeyen bir yığın kapalı otomobillerden oluşan bir kortejin koruyuculuğunda dolaşabiliyordu Ankara sokaklarında. On yıl önce aynı koruyucu zırh olmadan başını Çankaya'dan çıkaramayan İnönü ise, Osmanlı Bankası'ndaki hesabından para almak için ellerini kollarını sallaya sallaya caddede dolaşıyor, "yaşa babamız" çığlıkları ve çiçek yağmurlarıyla karşılanıyordu."
Üçüncü kitapta Bener'in yurt dışı gezileri var. İlginç olaylar, Türk bürokratların garip huyları, Sartre'la karşılaşma, bir dünya olay. En lezzetli kitabın bu olduğunu söyleyebilirim. Arabalarım tadında.

Dördüncü ve beşinci kitaplar daha çok özel sektör-bürokrat, politikacı-bürokrat ilişkileri üzerine. Değişen hükümetler, koalisyonlar, bakanlar, müsteşarlar, bürokratlar... Odacılara kadar iniyor olay, çok ilginç bir mekanizma şu Türk bürokrasisi. Memleketçilik, o bizdencilik almış başını gitmiş. Şimdi de pek bir şeyin değiştiğini sanmıyorum.

Kitap böyle. Son 65 yılın olaylarına ilgi duyanlar, Erhan Bener'i sevenler zaten ıska geçmez. Öbür türlü kim bu kitabı okuyacak, merak ediyorum. Size de olur; bir kitap okursunuz ve başkasının o kitabı okuyacağını düşünmezsiniz. Beğeni kaynaklı bir kıskançlık değil bahsettiğim. Gerçekten o kitabı kim, nerede bulacak, kim o kadar para verip de alacak, bu tarz şeyler. Neyse, ben keyif aldım. Kitap süper.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaz Çılgınlığı
2004'te bu kitabın bulunduğu dört defter ortaya çıkarılmış, Capote'nin yazdığı ilk kitapmış. Sonradan avukat, editör, toplanıp kitabı basmaya karar veriyorlar. Falan. Bu kadar. Zarfı böyle, mazrufu şöyle:

Grady McNail, New York sosyetesinden bir kızımız. 17 yaşında. Ailesi Fransa'ya gidiyor, Grady New York'ta kalmak istiyor ve izni koparıyor; hayatında ilk defa New York'ta yalnız kalacak. Annesi kaygılı. Annesiyle sıkı bir bağı yok, çünkü Grady değişik bir kız. Ablası Apple gibi değil. Apple tam kız, kız gibi kız yani. Bir dolu parfüm, bir dolu giysi, gezmeler, bilmem ne. Evlenmiş, evliliğinin keyfini çıkaran ve küçük karakter çatışmaları yüzünden kardeşiyle ara ara didişen bir hanım. Anne de böyle bir kız olmasını istiyor Grady'nin. Anne de sosyete ailesi kızının yaşaması gereken şeyleri yaşamış gençliğinde. Sosyeteye tanıtılması, 18 yaşındayken zengin bir beyle evlenmesi, bilmem ne. Aile böyle yani. Grady bir tarafta, aile öbür tarafta.
İnsanlardan uzaklaşmamız, onları iyice tanımamızla mümkün oluyor zannediyorum. Biriyle tanışırız, bir şeyler yapıp zaman geçiririz, birtakım fikirler oluşur o insanla ilgili. Daha çok zaman geçer, görüşmediğimiz vakitlerde o insanın eksikliğini duymaya başlarız bir süre sonra. Ardından geçmiş gelir. Geçmiş bir bilinmez kuyudur. Dibe düşenlerin yankıları yıllar sonra gelir ve zamanla işitiriz, eğer o insan duymamıza izin verirse. Bazen o kuyunun başında dinlediğimiz şarkılar bu yankılarla kesilir ve duraklarız. Onca güzel melodinin arasında bu uğultular nedir? İkisini bağdaştıramayız ve uzaklaşırız o insandan. Daha da yakınlaşırız belki, geçmişi kabullenmekle ilgili bir şey.
Roman, hikâye yazmak başka, hikâye anlatmak başka diye düşünürüm ben. Hikâye anlatıcısı, dili ne şekilde kullanırsa kullansın, anlattığıyla var olur. Capote bence çok iyi bir anlatıcı, bunu yanında karakterler açısından belli bir sürerlik içinde arka planı kendiliğinden ortaya çıkartan bir yazar. Anlatıcının görevi açıklama yapmak olmamalı, anlatmak olmalı. Hikâyenizi karakterlere yedirip onlar vasıtasıyla ortaya koyduğunuzda, aha işte bu. Capote de bu.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kabul Edilmiş Dualar
Capote'nin bölümlerinin sırasını kafasına göre belirlediği bu kurgu yoksunu roman, sosyeteye yöneltilmiş ağır bir eleştiri değildir. Her ne kadar uzun bir zaman boyunca aralarında bulunduğu ünlü, zengin, düzenbaz ve parazit insanları bir süre sonra kaldıramayıp kendini alkole falan vermiş olsa da Capote için bu kitap, daha çok bir gözlem aktarımıydı. Yazılış amacının eleştiri olduğunu düşünmüyorum, bölümler ortaya çıktıkça sosyetik dostlarının kendinden uzaklaşmasıyla ortaya koyduğu tepkilerin yapıta eleştirel bir hava katmasına da normal gözüyle bakıyorum.
Soğukkanlılıkla çıktığı zaman fırtınalar kopmuş, tebrikler havalarda uçuşmuş. Ardından Capote bu kitabı yazmaya girişmiş, avans almış, sonra teslim süresini biraz daha uzatmış, yine avans almış, süreyi yine uzatmış, yine avans almış. Bu sırada eserin bittiğini söylemiş dostlarına. Editör arkadaşı Joseph M. Fox, taslakları görmek istemiş. Sürekli kıvırtmış Capote, iki üç bölüm dergilerden yayımlanmış ve sosyetik dostlardan kopuş süreci başlamış. Ardından daha fazla yazmamış, kitabı bitirdiği yalanmış. Ölümünden sonra aramışlar eksik bölümleri, bir türlü bulamamışlar. Capote de zaten artık istediği gibi yazamadığını belirtmişmiş zamanında. Yine olaylı bir Capote kitabı yani.

Capote, modern zamanın Proust'u olmak niyetiyle yazdığı bölümlerde zamanı ilerleyici yönüyle ele almıyor. Spiral, kendi etrafında dönerek ilerleyen, fakat süreğenliğini tek bir noktada toplamış bir zaman söz konusu. Roman üç parçadan oluşuyor. Dört veya. Bu dediğim biçim özelliğiyle yazılmış bölümler bunlar. Yani yerlerini değiştirin, bir sıkıntı olmaz. Farklı zamanların birbiriyle bağlantılı hikâyeleri. Kitapta birçok yazara Capote'nin gözlemleriyle rastlıyoruz. "Ve Camus; zayıf, jilet gibi çekingen, kıvırcık kahverengi saçlı bir adam, yaşamla akışkan gözler ve dertli, hep dinleyen bir yüz ifadesi; yaklaşılabilir biri." (s. 45) Böyle şeyler bir dolu. Sevdiğiniz bir yazara rastlayınca mutlu ediyor. Bu kitapta başınıza sıklıkla gelebilir.

Capote'nin çayır insanlarına söylettiği bilgece sözlerin güzelliğinden bahsetmiştim. Salon insanları da böyle güzel sözler söyleyebiliyor. Yetişkinlik-çocukluk ilişkisiyle alakalı bir bölüm var, almayacağım buraya. Muhteşem. Proust içeren bir bölüm daha var, kısa. O da muhteşem.

Beckett var, Salinger var, Cocteau var, var da var. Sivri bir kitap, onca yaygaraya yol açmasından zaten belli de, okuyucu o dünyanın içine çekildiğinde tepki veremiyor bazı bazı. Çok ilginç olaylar var çünkü. Alın bence.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türküsünü Arayan Adam
Erhan Bener'in veda kitabı. 2007'de hastalığın son evresinde, acı son beklenirken yazılmış bir kitap. Bener'in öyküleri var. Diyebilirim ki yazarın kullandığı ne kadar izlek varsa bu kitapta bir araya getirilmiş ve bazen gizlenen, bazen kendini açığa çıkaran bir leitmotif ortaya çıkmış. Geçmişle hesaplaşmasını da yapmış Bener, öykülerden öyle anlaşılıyor. Bence galip çıkmış. Mesela şöyle:
Asansör: Bürokrat Erhan Bener'den sivri bir devlet eleştirisi. Nereye götürdüğü belli olmayan, tekinsiz asansörler, bu asansörlerle bir yerlere giden insanlar arasında tatilden dönen çalışanımız ortamın değiştiğini görür. Darbe gibi bir şey olmuş, bütün yönetim değişmiş, bizimki de çalıştığı yeri bulmaya çalışıyor, bu arada karşılaştığı insanlar tarafından sürekli azarlanıyor. Sıradan bir memur da değil üstelik; üst düzey bir yönetici. Kutuplaşmanın ortasında kalıyor, yeniler tarafından oradan kovuluyor. Özlük hakları falan derken paparayı yemeden zar zor kurtuluyor oradan, bir taksiye atlayıp uzaklaşırken içinde bulunduğu bina da çöküyor. Kafkavari, biraz Şato gibi bir öykü. Devletin karşısında, devletin iplerini ele alanlar karşısında küçücük bir zerreden fazlası değiliz. O.

Şanslı Kedi: Tatlı bir öykü. Kadın, adam, tatil. Kadın, adamı soyduktan sonra çok sevdiğini söylediği, adamı katakulliye almasında yardımcı olan kediyi de ardında bırakıyor. Böyle bir şey.

Reçineli Düşler: Erhan Bener'in fantastik öğeler içeren öyküsü. Fantastik öğeler dediğim, rüya. Rüyaların gerçekliği, rüya içinde rüya, bu tarz. Güzel, Bener'den geldiğini düşününce tatmin edici bir olağanüstü hadise. Onun dışında büyük bir özelliği yok.

Yıldızları Kucaklayan Kız: Fakirlik manzaraları, yıldız kucaklayayım derken yerde değerli bir şey bulan küçük kız. Güzel.

Direkler: İşte, kitabın en güzel öyküsü. Başbakan tarafından yollanan önemli bir belge var, bu belge ertesi gün emir kulumuz bakan tarafından halka açıklanacak. Eğer ters teperse kendi kellesi gidecek, öbür türlü başbakan kahraman olacak. İşler böyle yürümez mi zaten?

Bu belge, çok büyük bir ekonomik anlaşmaya dair. Sakıncalı durumlar içeriyor, muhtemelen patlayacak. Bu durumda adamımız bir karar vermek durumunda. Uzayacak veya mevzuları halka anlatacak. Kararını düşünürken çocukluğuna, Ankara'ya ilk gelişine bir düş-dönüş yapıyor. Trenin penceresinden gördüğü elektrik direklerinin neden hareket ettiğini asker babasına soruyor. Baba da katı, tersliyor çocuğu sürekli. Babanın çocukken söyledikleri, devlete karşı ağır basıyor ve basıp gidiyor adamımız. Yolda arabası çevriliyor, darbe gibi bir şey olmuş. Asılıyor. Çocukken Menderes'in asılmasına da şahit olduğundan belki de aynı sehpada asıldığını düşünüyormuş anlatıcıya göre. Bener hakkında bulabileceğimiz en çok şey burada.

Bahçeler, Barakalar: Karakterler açısından Şanslı Kedi'yle bir bağlantısı olduğunu düşünmüştüm, sonradan başka bir benzerlik bulamayınca üstüne gitmedim. Yine az biraz fantastik, ev kurma öyküsü. Sıcak. Şurasını da Böcek'le olan bağlantısından -bence var biraz- dolayı alıyorum:

"Oturduğum taşın altına gizlenmiş böcekler, akrepler, otlar arasına pusu kurmuş öldürücü keneler, büğeler aklıma düşmemiş olsa, uzanıvereceğim çimenlerin üzerine, dudaklarımın arasına bir yeşil sap kıstırarak..." (s. 105)

İp Cambazı: Bu da bir garip. İp cambazı bir genç var, parasını bu yoldan kazanıyor. Bir de maymunu var: Çita. Çocuk, maymunu çok seviyor. Ailesinden kalmışmış. Yaşlıca bir kadın çocuğa abayı yakıyor, evine davet ediyor çocuğu ve evlenme teklif ediyor. Sevişiyorlar, bu sırada maymundan ayrılmak istemiyor çocuk. Dev gibi bir hizmetçi var, maymunu uzaklaştırıyor. Sabah oluyor, çocuk bir de bakıyor ki maymun ölmüş. Hizmetçi, hizmetçi dediğim de kadının eski kocası, aklını ve çükünü kaybetmiş bir adam, gebertmiş maymunu. Alıyor koca bir baltayı bizim genç, çat çat... Böyle.

Bir Otomobil Lastiğinin Otobiyografisi: Arabalarım geliyor akla. Lastik konuşuyor anlaşıldığı üzere. Cinayet var, yolculuklar var. Hoş.

Bundan sonra üç öykü daha var, biri Işığın Gölgesi'nde anlatılan dost Cemil Eren'e adanmış. Diğer ikisi Erhan Bener'in gerçeklikten kurmacaya basit ve emin adımlarla kusursuz bir şekilde yürüyebildiğinin kanıtı. Son öykü tam değil, hastalık en ağır seviyedeyken dostlara anlatılmış, zannediyorum birazcık da yazılmış bir öykü. Böyle. Çeşitlilik katan öyküler bunlar. Aşırı başarılı olduklarını söyleyemeyeceğim ama okuduğuma memnun oldum. Erhan Bener de huzur içinde yatsın.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Akıl Çağı
Adamımız Mathieu Delarue, daha romanın başında kendisiyle ilgili çok önemli bir bilgi verir. Bir dilenciyle konuşuyor, mevzu İspanya İç Savaşı.

"'Yemin ederim ki oraya gitmek istiyordum. Ama işimi yoluna koyamadım.'" (s. 9)
Mathieu ve Sartre 1905 doğumlu. İkisi de bir lisede felsefe öğretmeni. Benzerlikleri geçiyorum. Mathieu, kendi erdemleriyle, kendi doğrularıyla ağzına kadar dolu, kendisinin dışına çıkmayan ve 35 yıllık hayatını bu şekilde geçirmiş bir karakter. Özgür. Kendini hayatına, davranışlarının sonucuna zincirleyebilecek, bu sebeple hayatının ziyan olduğunu düşünecek kadar özgür bir insan. Özgürlükle karakterin çatışmalarının, birleşmelerinin ve hiçbir şekilde yenilenmeyişlerinin ayaklı ispatı.
Yedi yıllık sevgilisi Marcelle hamile. Mathieu, romanın başlarında Marcelle'i ziyaret ediyor ve eski fotoğraflara bakıyorlar. Mathieu, Marcelle'e o günleri arayıp aramadığını soruyor. Cevap aha:
"O zamanları mı, hayır; elde edebileceğim hayatı arıyorum sadece." (s. 12)
Şimdi bu iki alıntıyı birleştirirsek şu çıkıyor ortaya: Mathieu, hayatı kendisini pek bir yere sürüklemesin diye harekete geçmemekte direnen, değişkenliğe karşı olan, kendi özgürlük anlayışınca hareket eden ve bağ kurmaktan uzak duran bir adam. Marcelle ise sabit değil; istekleri, arzuları var ve hayatını arıyor. "Kendimi tanımak beni pek o kadar ilgilendirmiyor." (s. 19)

Ardından hiçbir şey olmamanın değil, istediği gibi yaşamanın peşinde olduğunu söylüyor Mathieu. Varoluşla bir sıkıntısı yok, en azından dış dünyanın saçmalığını, absürdlüğünü irdeleyip o bakış açısından görmüyor kendisini. Olay tamamen kendi özüyle alakalı, özden önce gelen bir varoluş yok.
Lola'nın Mathieu hakkındaki yorumu. Kitaptaki en geniş yorum sanıyorum. Sartre'ın aydınlar üzerine pek çok düşüncesi var, diğer kitaplarında da bunlardan bol bol bulabiliriz. Bu kitapta yer alanı şu:

"'Hepiniz birbirinize benzersiniz. Ah, siz aydınlar; her şey yıkılıyor, herkes kaçıp gidiyor, silahlar neredeyse kendi kendine patlayacak ve siz durmuş sakin ve telaşsız inanmaya hakkınız olduğunu iddia ediyorsunuz.'" (s. 166)

Görüşlere inanmak. Kendini eğip bükemeyen bir adamın politik görüşleri kendine uydurmaya çalışası mümkün, lakin Mathieu'de mümkün değil. Çünkü adam öyle bir adam değil. Serinin ilk kitabı işte, süper.
Yanıtla
5
9
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Postane
Bukowski'nin ilk kitabı. Chinaski'nin ilk ortaya çıkışı. Bir yanda beynini hafif ateşte kırk dakika pişiren, sevişerek yaşama gücü bulan bir uyumsuz, öbür yanda savaş çığlıklarının duyulduğu bir ülkenin çarpık iş düzeninde tutunmaya çalışan bir işçi. Henry "Hank" Chinaski. Tanıştığınıza inanın ki mutlu olmadınız.
Chinaski'nin 11 yıllık bir dönemi var burada, anlattıklarından çıkardığımıza göre 39-50 arası. Kendisine göre bu iş bir yanlışlık olarak başlamış. Herkesin işe alındığını duyunca kendisi de başvuruyor.
Sonra Jonstone diye bir ayının yönetiminde çalışıyor. Jonston bir ayı. Anlayışsız, kaba ve tam bir sistem adamı. Tipik bir dişli. Chinaski elbette "kaşınıyor" bu durumda.

"Yedek taşıyıcıların kendileri olmayacak emirlerine itaat ederek Jonstone'ı mümkün kılıyorlardı. Acımasızlığı bu denli bariz birinin böyle bir konuma nasıl geldiğini anlamakta güçlük çekiyordum. Kadrolu taşıyıcıların umurlarında değildi, sendikalı işçinin beş paralık değeri yoktu." (s. 9)

Sonuçta bir şikayet mektubu yazıyor Hank, biri daha üst mercilere, biri Jonstone'a. Sonunda paparayı yiyip bir de Jonstone kendisine iş vermediği için çalışırken boşta kalıyor.

“Bir keresinde o güzergahta mektup dağıtırken elini uzatan adamı gördüm, evinden yarım blok ötede durmuş komşusuyla konuşuyordu. Bir blok ötede beni görünce evine yürüyüp beni karşılayacak kadar zamanı olduğuna karar verdi. Arkasını dönünce koşmaya başladım. Ömrümde bu kadar hızlı mektup dağıttığımı hatırlamıyorum, müthiş bir depara kalkmıştım, hiç düşürmedim tempomu, öldürecektim onu. Mektubu posta kutusunun aralığına sokmak üzereyken döndü ve beni gördü.
'HAYIR HAYIR HAYIR!' diye bağırdı. 'KUTUYA KOYMA!' Bana doğru koşmaya başladı. Bulanık ayaklarını gördüm sadece. Yüz metreyi 9.2'de koşmuş olmalıydı. Mektubu eline bıraktım. Zarfı açtı, verandayı katetti, kapıyı açtı ve içeri girdi. Ne anlama geldiğini bana birinin anlatması gerekiyordu." (s. 26)

Otobüste onca asık surat, Dudullu'ya doğru gidiyoruz. Bir gülme aldı beni. Sahneyi gözümde canlandırdım, duramıyorum. Çok iyi geldi, günüm de süper geçti. Şu paragrafı okumayı nasip edenlerden, yazarından çevirmenine Allah razı olsun.

Bunun dışında işyerinde kafayı cozutan adamların hikâyeleri de tam bir kara mizah örneği. Bir tanesini alıyorum: G.G adlı amca. Gittiği güzergahlarda çocuklara şeker veriyor, bir gün mal bir anne tarafından çocuk tacizcisi olduğu öne sürülüyor. Sonrasında bir gün işini bırakıp ağlayarak kaçıyor G.G.

"G.G'yi bir daha görmedim. Kimse bilmiyordu ona ne olduğunu. Sözünü de etmiyorlardı. 'İyi adam.' Kendini posta hizmetine adamış adam. Yerel bir marketin reklam broşürleri yüzünden gırtlağı kesilmişti -özel indirim: üç doların üzerindeki her alışveriş için bir kutu çamaşır tozu bedava.' (s. 37)

Tez görüldüğü yerde alına. Süper kitap.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünyaların Savaşı
Kariler, bilim kurgu ne güzel bir şey. Mesela Lem. Konular ne kadar insan. Mesela Asimov. Konular ne ilginç. Mesela Lögüyi, konular ne kadar insanların b*klukları. Çeşit çeşit oldukları için herkes bir tat alabilir. Gerçekten süper.
Bildiğimiz Dünyalar Savaşı. Lakin ki öyle değil, adamlar gelip çoto çoto dağıtıyorlar. Bizimkiler de toptur, tüfektir, böyle şeylerle karşı koymaya çalışıyorlar ama sihir gibi gelen bir teknolojiye karşı şansımız yok. Şanlı bir direniş yok yani, Falling Skies ortamı hiç yok.

En başta Mars'ta meydana gelen bir patlama var. Çeşitli ilginç veriler elde ediliyor. Mars bizim gezegenle aynı doğrultuya gelmiş, yakınmış falan. Gözleniyormuşuz bayağıdır. Ogilvy diye bir astronom var, Ottersaw Gözlemevi'nin başındaki adam. Bizim filozof esas oğlanın arkadaşı. İşte gözlemliyor bu değişiklikleri, sonra bizimkine diyor ki Mars'ta insana benzer yaşam formlarının yaşama şansı milyonda bir. Milyonda bir bizim için çok büyük bir oran, fakat evren için çok küçük. Yani, evrenden bahsediyoruz. Her şeyin olabileceği tek yer. Sonra üç ışık kaynağı tespit ediliyor, bunlar gezegenimize geliyorlar galiba. Güm diye düşüyorlar. Silindir bunlar, büyükler biraz. İnsanlar gidiyor yanlarına, kuluçka döneminden sonra açılıyor bunlar. Deli sıcak bir ışınla insanlar meşaleye dönüşüyorlar. Filmde pof diye küle dönüşüyorlardı hatırlıyorsanız. Demek ki ayar çok önemli. Izgara kokusunu seviyorsanız ayarı birazcık kısın, insanlar yansın.

Sonrası bildiğimiz kaçma olayları. Ordu harekete geçiyor, geçtiğine pişman oluyor. Adamlarda muazzam silahlar var, senin silahların adamlara üfürükten geliyor haliyle.
Biyolog olan Wells'in ihtisas alanıyla ilgili yaptığı açıklamalar güzel. Marslılar pipet gibi bir şeyle kanımızı etimizi emiyorlarmış, beslenme yolları bu. Wells şöyle diyor:

"Bu beslenme biçimi kuşkusuz bize çok iğrenç gelecektir. Ancak, bizim etoburluk alışkanlıklarımızın da akıllı bir tavşanda aynı duyguları yaratacağını düşünmek gerekir.
İnsanın, zamanının ve gücünün büyük bölümünü yemek ve sindirim işine ayırdığını düşündüğümüzde, bu tür enjeksiyon uygulamasının fizyolojik avantajları olduğu inkar edilemez. Bizim vücudumuz yarı yarıya bezler, damarlar ve organlardan oluşmakta, bunlar da heterojen gıdayı kana dönüştürüyorlar. Sindirim olayı ve onun sinir sistemine etkileri de gücümüzü azaltıyor ve düşünme kapasitemizi etkiliyor. İnsanlar karaciğerlerinin sağlıklı ya da sağlıksız oluşuna göre mutlu ya da mutsuz olabilmektedirler. Fakat Marslılar bütün bu ruhsal durumlar ve duyguların üstüne çıkmış konumdadırlar."

Adamlar ayrıca uyumuyorlar, cinsel ilişkiye girmiyorlar ve vücutlarındaki herhangi bir cortluğu daha doğmadan temizleyebiliyorlar. Kanser, şu, bu, hiç yok. Pirüpak, pırıl pırıl canavarlar. Sonlarını getiren de bu olacak zaten.

Esas oğlanla bir topçu yüzbaşısı mıydı, onun konuşmasında asker insanoğluyla Marslıları karşılaştırıyor. Zaten romanın temelinde de bu var. Adam diyor ki insanlar rahattı. Zengin olanları vardı, fakir olanları vardı, fakat herkes gece ailesinin yanında mutlu oluyordu. Marslılar bunun bir yanılsama olduğunu gösterdi. Öyle boş beleş yaşıyorduk, şimdi ahlak sistemleri değişecek, değer yargıları değişecek, dinler değişecek, şu bu. Yani büyük bir felaket yaşanmadan hiçbir şey değişmez diyor. Böyle bir şey.

Bir şey demeye gerek yok, süper kitap.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İzmir Hikayeleri
Halid Ziya İzmir doğumlu. Dedesi Uşak'tan gelmiş, çeşitli ticari hamlelerle deli para kazanmış. Uşşaki, Uşakizade, Uşaklıgil olarak kök salmış bir bay. Halid Ziya da halayıklarla, dadılarla, sülaleyle böyle her anlamda ferah bir ortamda büyümüş. Hani Aşk-ı Memnu, Ferdi ve Şürekası gibi konak/yalı romanları var ya, iyazarın bu geçmişe bağlılığının ve o ortamda büyümesinin ürünleri bunlar. Bu tarz mekanlarda geçen romanların yazarlarına bakın, illa bir konak bağlantısı bulacaksınız hayatlarında.

İzmir Hikâyeleri, Halid Ziya'nın yazdığı son esermiş. Yeşilköy'deki köşkte geçen huzurlu zamanlardan sonra yazar son bir kez İzmir'e gidiyor ve doğup büyüdüğü yerlerin değişimi karşısında içinde bir burukluk ortaya çıkıyor, ardından bu kitabı yazıyor. Şahıslar yine halktan kimseler; işçiler, esnaf, tanıdıklar, falan. Bir de dildeki sadeleşmenin uç noktaya vardığı bir eser olmuş bu. Gayet sade, sohbet eder gibi.
"İnsanın önünde aşılacak yol pek kısa kalınca, daha yaşanabilecek günlerin sayısı azala azala artık sonra yaklaşınca geriye doğru bir bakışla gözlerin geriye doğru çevrilmesinden büyük bir haz duyuluyor. Sanırım bunun için olacak ki çoğu yazarlar hayatlarının sonlarının sonlarına doğru anıları yazmaktan zevk almışlardır. Yaşlıların da çocukluklarından, gençliklerinden ikide birde söz etmeleri, geçmiş yılların arasından andaç toplamaya uğraşmaları gene bu sebepten ileri geliyor olmalıdır."

Yaa... Daha yirmili yaşlarımızdayız, hatta bu aralığın yarısına bile gelmedim ama şimdiden ufak ufak olmuyor mu çocukluğa özlem, onlu yaşlara özlem? Şu çağda zannediyorum ki pek erken yaşlanıyoruz. Kırklarda, ellilerde ne olur, Allah bilir.

Gerilere Doğru: Giriyoruz. Halid Ziya önce çocukluk arkadaşlarıyla yıllar sonra karşılaşmalarını anlatıyor, sonra İzmir'e dönünce dedesinin konağını yıllar sonra tekrar geziyor, dolanıyor oralarda. Konak ortamı süper. Hizmnetçiler, akrabalar, bir dolu insan. Dedesi, Halid Ziya'ya Nurullah dermiş, Papağan Halid dermiş. Böyle tatlı anılar. Bir de edebiyatla haşır neşir olmaya başlamasının hikâyesi var. Nevruz diye bir dergi çıkarıyormuş Halid Ziya, orada Ohnet'den çeviri yapıyormuş. Bu Ohnet, Goncourt Biraderler falan, Fransa'nın ikinci sınıf yazarları zannediyorum, bir hocamız öyle demişti. Dönemin meşhurları ve Edebiyat-ı Cedîde kuşağını en çok etkileyen yazarların başında geliyorlar.
İki Sima, Deli Fato gibi öyküler de İzmir'in insanı hakkında etkileyici öyküler. Halid Ziya, diyecek bir şeyim yok. Okunsun.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kehanetin Oyuncağı
Serilere girişmek zordur, bitmezler çünkü. Başka hiçbir şey okumamanız lazım, başka hiçbir şeye kafa yormamanız lazım. Unutursunuz çünkü. Zibilyon tane isim vardır, zibilyon tane yer vardır, hepsini hatırlamak lazım gelir. Sonra kıvranıp durursunuz şu kimdi, burası neresiydi diye. Ansiklopedide madde arar gibi o unutulan adamı/yeri ararsınız önceki kitaplarda, sayfalarda. Bu yüzden şöyle derince bir soluk alıp başlamak lazım.

Okumayı ertelediğim bir seriye, hatta iki seriye girdim. Elenium, Tamuli falan da sırada bekliyor. Eddings'in dünyasına adımı attık, hayırlı olsun.
Olay kabaca şu: Yedi tanrı var zamanında. Bunların kendi halkı var. Bir gün içlerinden biri bir taş alıyor eline, süper güçlerle donatıyor bunu. Neden? Canı sıkılmış. Bu tanrı zaten yalnız yaşıyor, diğerleriyle münasebet kurmuyor pek. Sonra başka bir tanrı bu taşı çorluyor, kaçıyor. Yalnız takılan tanrının Belgarath adlı bir yamağı var, taşı almaya gidiyor bu ve taşa dokunamayacağını, dokunduğu anda kendisinin mahvolacağını söylüyor. Gandalf da yüzüğe dokunamıyordu, bizimki taşa dokunamıyor. Çerek adlı tanrının oğlu Riva taşa dokunuyor, çünkü pırıl pırıl, içinde kötülük olmayan bir genç. Neyse, taşla birlikte adasına dönüyor, bir de yıldızlardan bir kılıç yapıp duvarına asıyor. Hani düşman gelince kılıçla çat çat çat. Olay bu. Belgarath'ın iki kızı var, biri Polgara, diğeri Beldaran. Beldaran'ı Riva'ya yolluyor evlenmesi için. Soy devam ettiği sürece taşa bir şey olmayacak. Sonra Polgara'yla Belgarath beraber çağlarca yaşıyorlar, ölümsüzler. Giriş böyle.

Kitap, olayların geçtiği yerlere göre ikiye ayrılıyor. Sendarya'da Garion adlı bir çocuk var, Pol Teyze'nin yanında yaşıyor. Anası babası ölmüş. Faldor'un çiftliğinde çalışıyor ikisi de. Çiftliğe zaman zaman yaşlı bir serseri geliyor, masalcıymış adı. Garion'un en yakın arkadaşı gibi bir şey. Çiftlikte demirci var, çocuklar var, bayağı bir insan var. Tamamen kafa karıştırmak için. İyi bir okuyucu, Pol Teyze'yle yaşlı masalcının kim olduğunu ipuçlarından çıkarabiliyor. Bir de Frodo'yla Gandalf'ın olayını hatırlarsak yine çıkarabiliyoruz; Gandalf da ara ara köye geliyordu, hatırlarsınız.

Pol Teyze ve yaşlı adam -Belgarath diyeyim, Pol de Polgara- meğerse Garion'u koruyorlarmış. Çünkü onların soyundan geliyormuş Garion. Böyle bir sürü gizem var, Harry Potter'ın geçmişini öğrenmesi gibi bir şey. Garion uzunca bir süredir Murgo denilen düşman bir halkça izleniyormuşmuş. Bir saldırıdan kurtuluyor, sonra Polgara, Belgarath ve Durnik adlı demirciyle birlikte yollara düşüyor. Nelerin döndüğünü hiç anlamıyor yine. Biz de anlamıyoruz, çünkü gizem. Gizem olmazsa dört adamın yürü Allah yürü maceralarını ne yapalım yani.

Yolda Barak ve İpek adlı iki adam da katılıyor kafileye. Belgarath'ın dostlarıymış bunlar. Biri Prens Kheldar, ittifak halindeki ülkelerden birinin kralının yeğeni. Düzenbaz, sinsi ama iyi tarafta -şimdilik, sürpriz olur mu bilmiyorum- bir kardeşimiz. Diğeri de öküz gibi bir şey, savaşçı. O da bir kralın akrabası. Bunlar kuzeye gidiyorlar, bir toplantıya yanlış hatırlamıyorsam. Çok önemli bir şey çalınmış. Çalınanın en baştaki taş olduğunu az buçuk anlayabiliyoruz.

Bu en başta bahsettiğim kötü tanrının adı Torak. Sauron tarzı bir şey sanıyorum, şuradan çıkardım:

"'Kusura bakma, dostum Durnik,' dedi Kurt. 'Adını yüksek sesle söylemek akıllıca olmaz. Eğer nerede olduğumuzu anlarsa, her hareketimizi izleyebilecek güçleri var, eğer adını söylersek bizi bin fersah öteden bile duyabilir.'" (s. 131)

Bir de yine ozanlar var, ozansız bir fantastik dünya eksik olurdu zannediyorum. Ne ozan aşkıymış kardeş:

"'Bir ozan çağıralım,' dedi Seline Kontu. 'Bu macera ölümsüzleştirilmeli.'" (s. 186)

Sonra toplantıda konuşuyorlar işte şöyle yapalım, böyle edelim diye. Bir dünya casus var, olaylar çıkıyor. Kurtuluyorlar, güneye inmeye başlıyorlar bu sefer. Sanırım pek sarmamış beni ya dsfd. Başladık ama bir kere.

Valla güzel işte, fantastik. Türün hastaları için on numara. Benden geçti demek istemiyorum, ileride heyecanlanıyordur olaylar. Başladık, bitecek.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Büyülü Şato
Sona pek bir şey kalmadı, kitabın temposu bu yüzden biraz düşük. Yani kitaptan kitaba bir yükseliş yok. Onca olayın bir raya oturması var, bir soluklanma kitabı. Ctuchik ölmüştü, bizimkiler yıkılan kuleden kaçmaya çalışıyorlardı. Relg'in katkıları büyük oluyor bu konuda, kendisi Ulgo diyarından olduğu için taşın toprağın sesini çok iyi yorumlayabiliyor. Bir koridor çökecekse oraya sokmuyor grubunu. Taiba'yı da göçükten kurtarıyor. İkisi arasında bir ilişki başlayacak ama Relg koyu dindar. Tanrısına dualar ediyor, yakarıyor ki hiç etkilemesin kendisini çok affedersiniz. Tam olarak böyle: Beden etkilemesin. Ama aşık oluyor Taiba'ya. Pol Teyze için bu olması gereken bir şey. Zaten bu dünyada ağır bir nedensellik hüküm sürdüğü için gerçekleşen hiçbir şeye dokunmamak lazım. Ne olacaksa olsun, yeter ki kitabına göre olsun. Dünyanın mantığı bu.

Bence güzel. Evet.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir