Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mezbaha Beş
Sonunda, sonunda! Her kitabını alıp bekletmeme rağmen bir türlü başlayamadığım Kurt Vonnegut ile nihayet tanıştım. Bu kitabın tanıtımı için zamanında Can Yayınları nefis bir set hazırlamıştı, ilaç kutusu gibi paketlenmiş, içinde Vonnegut'un absürtlüğüne yakışır şekilde çok iyi yazılmış bir prospektüsle filan göndermişlerdi bana. İyi ki saklamışım zira prospektüs de neredeyse kitap kadar iyiydi.

Vonnegut, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki vahşi Dresden bombardımanına şahit olmuş ve bu deneyimi yazmaktan hep kaçmış. En sonunda da bu kitap, Mezbaha Beş çıkmış ortaya. Savaşın ve o berbat bombardımanın travmasını bu biçimde anlatmak müthiş gerçekten. Billy Pilgrim adlı bir eski asker üzerinden anlatıyor yazar hikâyeyi. Pilgrim zamanı bizim gibi lineer deneyimlemeyen, uzaylılar tarafından kaçırılmış biri. Hem geçmişte, hem gelecekte yaşıyor, zamanın akışından kopmuş durumda. İstediği zaman hayatının istediği anına gidebiliyor. İlk bakışta bir meziyet gibi gözüken bu özellik, aslında Pilgrim'in kişiliğinin o korkunç deneyimden sonra nasıl parçalandığının ispatı. O bombardımanla bilincinde, hafızasında açılan yarık hiçbir zaman kapanmıyor. Bir simülasyonun içinde yaşıyor gibi hissetmeye mahkûm biri o artık.

Bu kadar ciddi bir trajediyi, böyle "ciddiyetsiz" gözüken bir dille anlatmak ama bunu yaparken travmanın acısını hafifletmek yerine olanca sertliğiyle ortaya koyabilmek bambaşka bir maharet. Bazı sarsıntılar belki de ancak bu şekilde anlatılabilir, dramın kendisi öyle şiddetlidir ki dramatize etmek tam tersine onun kendisinin bir parodisine dönüşmesine sebebiyet verebilir. Çok ince bir çizgide çok büyük beceriyle yürüyor Vonnegut. Her sayfada birinin öldüğü bir öykü anlatıyorsanız, bu ölümlerin ne kadar acıklı olduğunu her seferinde söylemenize gerek kalmayabilir, Vonnegut tam da bunu beceriyor işte.

Çok komik ve çok komik olabildiği için çok dokunaklı bir metin bu. Özgür iradeye, "meşru" şiddete, savaşın fonksiyonlarına dair de şahane soruları satır aralarında sorup insanı afallatıyor. Bundan 8 sene önce Dresden'e gittiğimde gördüğüm bir sürü şeyi hafızamdan geri çağırdı, yerli yerine oturttu. Ezcümle, çok sevdim. İyi ki geç de olsa tanıştık sevgili Vonnegut.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Büyük bir merakla aldığım, okurken hayretler içinde kaldığım ters köşe bir kitap.
Yazar hayvanlardan bulaşan bir hastalık sonrası et ihtiyacını gidermek için insan çiftliklerinin kurulduğu bir dünya düzenini anlatıyor. Bunu anlatırken de sağ olsun hiçbir çekince göstermiyor.
Okurken ara ara kitabı kapatma ihtiyacı duydum. Başlangıçta kahramanımız sistemin içinde mecburen dönen bir çark. Ancak kitap ilerlerken o da sisteme uyuyor.
İnsanoğlunun istekleri söz konusu olduğunda ne kadar ileri gidebileceğini merak edenler için ilginç bir deneyim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ortancalar
Sonunda Felisberto Hernandez ile tanışabildim, acayip mutluyum! Maalesef memleketimizde yeterince tanınmayan bir Uruguaylı yazar kendisi - Julio Cortazar'ın en sevdiği yazar diyeyim, siz oradan pay biçin. Ortancalar, dilimize çevrilmiş tek eseri ve senelerdir de baskısı yapılmıyor, çok yazık. (Bu arada Galeano dışında maalesef Uruguaylı yazarları çok az tanıyoruz, birkaç Juan Carlos Onetti ve Mario Benedetti var gibi elimizde, üzücü.)

Hakikaten tam deli işi bir kitap bu. Hepsi birbirinden acayip 10 öykü barındırıyor içinde. Nasıl tarif etmeli bu öyküleri bilmiyorum, kesinlikle Cortazar'ın öykülerine benziyorlar ama daha tekinsiz, daha manyakça, daha huzursuz. "Halüsinatif" demek doğru olacaktır sanıyorum. Hele kitaba ismini veren ve karısına benzeyen bir taş bebek yaptırıp sonra ona saplantılı bir aşk geliştiren bir adamın hikâyesini anlatan "Ortancalar" öyküsü, epeydir okuduğum en iyi öykülerden biriydi; müthiş rahatsız edici, ürkütücü, gizemli ve çok kuvvetli.

Gabriel García Márquez, Italo Calvino ve yukarıda dediğim gibi Julio Cortázar'ın edebiyatlarını etkilemiş, şekillendirmiş bir yazar Hernandez, anladım ki boşa değilmiş. Hayatını bir tür "kiralık piyanist" olarak geçiren ve kendi öyküsünü bir başarısızlık öyküsü olarak gören Herhandez'in bu kırılganlığını da kitapta bolca sezmek mümkün, bu tuhaf öykülerin epey otobiyografik ve kişisel bir tarafı da var yani.

Ezcümle ben çok sevdim. Keşke bir mucize olsa da birileri Hernandez yayınlamaya başlasa, ne güzel olurdu.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam
Sonunda bir Jean-Louis Fournier okumayı başardım, sonunda. "Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam", yazarın 15 yaşındayken kaybettiği babasına dair hatıralarının fragmanlarından oluşan minik bir kitap. Kısa, kesik cümlelerden müteşekkil, süssüz ve alabildiğine gerçek bir anlatı. Dışarıda pek sevilen ancak yakınlarına sevgisini göstermeyi beceremeyen bir adam; döneminin pek çok açıdan tipik bir erkeği aslında Fournier'in babası. Kasabanın doktoru olduğu için saygın biri, gelin görün ki alkolik ve ne eşini, ne çocuklarını kıymetli hissetirmeyi becerebilmiş.

Fournier tam da ergenliğe adım atıp yetişkinliğe doğru ilerleyecek ve babasıyla belki gerçek bir yüzleşme yaşayacakken kaybetmiş onu. Dolayısıyla o ilişki hiçbir zaman iki yetişkinin denk ilişkisine dönüşememiş, yarım kalmış. Sevgisi de, kırgınlığı da yarım. Babasına dair hatıralarının tamamı çocukluğundan olduğu için belki, bir çocuk naifliği ve doğrudanlığıyla anlatıyor onu. Bugün bulunduğu yerden bakmaya, analiz etmeye çalışmıyor, o çocuk neyi nasıl deneyimlediyse, canı nelere nasıl yandıysa, neler onda iz bıraktıysa onları, bizzat o çocuk olarak anlatıyor. Belki de tam da bu yüzden bu kadar kuvvetli bu metin.

İz bırakanlar dedim, ne çok küçük şeyin iz bıraktığını da hatırlatıyor kitap. Bir küçük araba yolculuğu, bir sıradan hediye, bir bakış, bir kelime. Geri dönüp hatırladıklarımız her zaman büyük şeyler olmuyor işte. Hatta aksine, Proust'un tariflediği gibi istemsiz belleğimizi çalıştırıp bizi geçmişe götürenler genelde çok sıradan şeyler oluyor. Ve onlar pekala çok can yakıcı da olabiliyorlar.

Hep diyorum, anne-kız ve baba-oğul ilişkileri üzerine ne kadar düşünsek, analiz etsek, yazsak az kalıyor. Belki doğası gereği anlaşılmaz kalmaya mecbur dinamikler bunlar ve fakat bizi biçimlendiren temel unsurlardan oldukları için de yok sayamıyor, anlayamayışımızla barışamıyoruz.

Neyse, güzel bir tanışma oldu. Üstelik de bu en övülen kitaplarından biri değil Fournier'in, diğerlerini daha çok seveceğimi tahmin ediyorum. Göreceğiz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ben, Kirke
Sonunda alnımdaki kara lekeyi sildim ve “Ben, Kirke”yi okuduklarım rafına törenle kaldırıyorum. Kitabı sevdim. Ama içinde iddia edildiği gibi büyük bir feminist duruş görmedim, kadının gücüne dair destansı bir hikâye olduğunu düşünmüyorum; edebi açıdan kuvvetli bir eser olduğu görüşünde de değilim. Mitoloji, özellikle Yunan mitolojisi benim zayıf karnım (ya da Aşil topuğum diyeyim daha anlamlı olsun), daha önce de söylemiştim, annem bana çocukken masallar yerine Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü’nden öyküler okurdu, o nedenle mitolojik destanlar beni çocukluğuma götürüyorlar, iyi geliyorlar. Bu kitabı da 2 gece boyunca heyecanlanarak, hayallere dalarak, üzülerek, duygulanarak okudum. Kirke’nin hikâyesini hep etkileyici bulmuştum, bu şekilde geniş haliyle ve kendi ağzından okumak mutluluk vericiydi. AMA: bu kitabın olduğu iddia edilen ama -bence- olmadığı şey aslında gerçekten var: o da bu ay dergiye de yazdığım Ursula K. Le Guin’in Lavinia’sı. Hep erkeklerin ağzından dinlediğimiz mitolojik destanları bir kadının ağzından anlatan ve bunu bu kitaptan çok daha derinlikli ve edebi biçimde yapmayı başaran bir kitap o; bir kitaba bu payeyi vereceksek bence Lavinia’ya vermeliyiz. Neyse, sonuçta hoş, rahat okunan, sürükleyici bir kitaptı. Okuduğum için mutluyum, Kirke’yle seneler sonra karşılaşmak ve onu dinlemek çok güzeldi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sonsuzluk ve Bir Günlük
Sonsuzluk ve Bir Günlük, Angelopoulos'un muazzam filmi Sonsuzluk ve Bir Gün'ün senaryo yazım sürecine odaklanan; senaryo sürecinde beraber çalıştığı arkadaşı yazar Petros Markaris tarafından kayda geçirilmiş bir döküm. Ben daha önce hiç Markaris okumadım ama kendisinin polisiyelerinin seveni çok, biliyorum. Kendisiyle bu günce vasıtasıyla tanışmış oldum, edebiyatına dair fikir edinemedim elbette ama dünya tatlısı bir insan olduğuna dair bir duygum oluştu, muhtemelen de yanılmıyorum.

Şayet bu filmi benim kadar çok seviyorsanız bu kitabı da seversiniz. Hayranlıkla izlediğim sahnelerin arkasında nasıl bir deli işi emek olduğunu anladım; o senaryonun bin kere baştan yazılışını, sahnelerin sırasının yüzlerce kez değiştirilmesini, her bir kelimenin, her bir anın üzerinde ne kadar uzun çalışıldığını gördüm, filme duyduğum hayranlık katlandı resmen. Markaris'in dediği gibi, "sanatın kahve eşliğinde sohbet olduğunu" sanmayalım sahiden; "köpek gibi çalışmak"mış sanat gerçekten.

Bir filmin, bir hikâyenin oluşma sürecine dair hiç bilmediğim şeyler öğrendim. Zaman zaman insan okurken bile yoruluyor, yaptıkları iş, işlettikleri düşünsel süreç ziyadesiyle tüketici zira. Ama Markaris'in yumuşacık dili sayesinde metin okutuyor kendini. Bir de tabii bu iki adamın 40 senelik dostluklarına ve ilişkilerine dair çok şey öğreniyor insan okurken - beraber büyümüş, beraber yaşlanmış, birbirlerinin nerede ne tepki vereceğini ezbere bilen bu iki insanın arkadaşlığı öyle hoş ki. Nitekim Markaris'in, Angelopoulos'un ziyadesiyle erken ölümünden sonra yapılan Türkçe baskı için yazdığı önsözün son cümlesi gözlerimi doldurdu: "Okur, bu önsözdeki ziyadesiyle şahsi üslubumu bağışlayacaktır diye umuyorum. Arkadaşımı çok özlüyorum."

Herkese önermeyeceğim bu kitabı ama filmi sevenler muhakkak göz atsınlar derim, zira filme bir sürü yeni katman ekliyor bu günce. Bu film daha müthiş olamaz diyordum, olabilirmiş, bunları okuyunca gözümde iyice büyüdü. İşte böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sessizlik
Efendim günlerden bir gün herkes Super Bowl finali için ekran karşısında yerini almışken dünyamızda bir şey oluyor (ne oluyor bilmiyoruz) ve ekranlar kararıyor. TVler, telefonlar, bilgisayarlar. Kurduğumuz elektronik ağlar çöküyor. Bu koşullar altında bir evde beraber bulunan 5 kişinin konuşmalarını okuyoruz kitapta.

Fikir klişe olmakla beraber idare eder nitelikte olsa da, içerik olacak gibi değil. İngilizcede çok sevdiğim bir sözcük var, bence tam Türkçesi yok, belki "sahteliğe varacak ölçüde özenti" gibi tanımlanabilir: phony. Bu kitap tam da o. Amerikalı yazarlarda buna çok rastlıyorum, metne birkaç filozof, bilim insanı ismi filan ekleyip derin olduklarını sanıyorlar. (Gece Yarısı Kütüphanesi de tam böyleydi bence bu arada.) Burada da konuşmaların arasına serpilmiş birkaç Einstein referansı var ama o kadar rastgele serpiştirilmiş ki, hiçbir şey katmıyorlar metne. Bir de işte birileri sayıklar gibi "kripto... kripto paralar... salgınlar... çöküş... mikroplastikler..." filan diyor. Bu kelime kırıntılarına bakıp "vay be, amma derin... ne kadar isabetli" filan dememiz bekleniyor herhalde. Yazarımız zahmet edip bir fikir, teori, öngörü filan geliştirmemiş zira.

Kusura bakmayın ama bu okuru salak yerine koymaktır. 2015'ti sanırım, tüm Türkiye'de 6-7 saatlik bir elektrik kesintisi yaşanmıştı. O acayip olay sırasında biz de herkes gibi birkaç arkadaş oturup sohbet etmiştik. Bu kitaptaki diyaloglara benziyordu konuştuklarımız, distopik gelecek tahminleri filan yapmıştık. Oturup da "yazalım ya bunları" demedik hiçbirimiz, ki yazsak bu kitaptan daha iyi olurdu kesin, zira gerçekten kafa yoruyorduk, cool gözükmek için havaya kelimeler saçmıyorduk.

Ay valla acayip sinirlendim ya. Beyaz Gürültü'yü okuyacağım ama ne zaman okurum bilmem. Biraz sakinleşmem lazım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Deniz Feneri
Sonda söyleyeceğimi başta söylemeliyim sanırım: ben de şaşkınım, ama maalesef bu kitabı sevemedim. Hayır, okuduğum ilk Woolf değil bu, evet, bilinç akışı tekniğine aşinayım ve kendisiyle bir problemim yok, üstelik Woolf da seviyorum, ama bu en övülen eseri bana bir türlü geçemedi. Bu kitabın seveni çok, biliyorum, dolayısıyla çok laf işiteceğimi de biliyorum ama yok, olmadı işte, vurmayın. Mesele kitabın “olaysız” olması değil, kitap okurken olay arayan biri değilim. Ama kuru buldum işte, yavan buldum. Sanırım temel derdim kitaptaki herkesin aşırı hassas ve duyarlı olması oldu. Woolf’un depresyonunu, dünyayla ve çevresiyle kurduğu aşırı duyarlı ilişkiyi biliyorum ancak herkesin dünyayı böyle algıladığını düşünmüyorum – fakat gelin görün ki bu kitaptaki herkes böyle. Son sayfadaki bir cümle derdimin özeti gibi: “İnsanlığın tüm güçsüzlüğü, tüm acıları ellerini üzerine siper ediyordu.” Hayat böyle yaşanan bir şey mi sahi? Bir kısım insan için belki, evet, ama bir kitaptaki tüm karakterlerin bu duyarlılık düzeyinde olması normal midir? Bence değildir. Herkes öyle hisli ki, bir yerden sonra karakterlerin duygularını birbirinden ayırmak güçleşiyor, hangi cümleyi kim söyledi bilemiyorsunuz çünkü herhangi birinden çıkmış olabilir gibi hepsi. Yalnızca ikinci bölümü ayırayım; “Zaman Geçiyor” başlıklı o bölüme bayıldım, çok lezzetli, çok lirik ve çok güzeldi. İşte böyle. Ne diyeyim özür dileyeyim bari herkesten.

Sonra niye Amerikan edebiyatı sevmiyorsun... Nesini seveceğim Allah aşkına? Don DeLillo'nun Sessizlik'i hakikaten kötü ötesi bir kitap, olacak iş değil yani. Amerikan edebiyatının bu pek övülen şahsiyeti ile tanışmak için çok kötü bir seçim yaptığımın farkındayım ve Beyaz Gürültü ile kendisine bir şans daha vereceğim zamanı gelince ama önce biraz söyleneceğim izninizle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aradaki Nehir
Son yıllarda adı Nobel için sıkça geçen Kenyalı yazar Ngũgĩ wa Thiong'o ile tanışma kitabım oldu Aradaki Nehir ve herhalde hayatımdaki en kötü tanışmalardan biri filan oldu. (Sana laflar hazırladım Thiong'o, aşağıda.) Kendisinin meşhur kitabı Kargalar Büyücüsü ile başlamalıydım belki ama hayat, böyle gelişti.

Aradaki Nehir, Kenya’nın dağ köylerinde yaşayan Gikuyu insanlarının hikâyesini anlatıyor. Beyaz adamın gelişiyle beraber bölünen bir topluluğun öyküsünü okuyoruz kitapta. Bir yanda geleneklerine sahip çıkmaya çalışarak direnenler, bir yanda Hristiyanlığı seçerek "teslim olanlar", bir de tüm bunların ortasında beyaz adamdan alınması gereken şeyin eğitim olduğunu, topyekün bir reddediş yerine o eğitimi kendi kültürleriyle harmanlayıp ayakta kalmanın bir yolunu bulmak gerektiğini savunan başkahraman Waiyaki var.

Sömürgecilik, ırk, gelenek, kültürel aidiyetler. İki din, iki tepe, bunları "bölen" nehir. Semboller semboller ve acayip iş yapan konular evet. Çok güzel de, ben epeydir bu kadar yavan bir şey okumamıştım, onu ne yapacağız? Yani bu nasıl basit bir dildir, nasıl bir karakter geliştirememektir, nasıl bir diyalog yazamamaktır? Yazarın bu kitabında politik mesajını çok öncelediği, bu nedenle kurguyu ve dili çok geri planda tuttuğu söyleniyor ama bu geri planda tutmanın ötesinde bir şey, hakikaten ortaokul kompozisyonu gibiydi bazı bölümler. “Şöyle dedi, böyle şaşırdı, öyle hissetti, aniden anladı.” Hakikaten şaşkınlıkla okudum.

Meşhur "gerçek edebiyat bu değil" cümlemi bile sarfetmeyeceğim, zira gerçeği geçiniz, bence edebiyat bu değil, propaganda bülteni okuyalım oldu olacak. Dili ve üslupsuzluğu bir yana, yazarın anlattığı hikâyenin ve kitabın kurgusunun da öyle pek ilgi çekici bir tarafı yok kesinlikle. Başka kitaplarını okuyunca daha ayakları yere basan yorumlar yapacağım ama diğerleri de böyleyse eğer, Nobel’e ilgili mevzunun tamamen politik olduğunu, Thiong'o Nobel'i alırsa bunun tipik bir Batılı günah çıkartma hamlesi olacağını düşüneceğim.

Sinirlendim ya.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
45 Gün ve 30 Denizci
Son 20 yılda yeniden keşfedilen, ölümünün ardından bir tür iade-i itibar süreci yaşayan, "Borges'in esin perisi" olmanın ötesinde bir kıymeti olduğu anlaşılan yarı Norveçli yarı Arjantinli yazar Norah Lange ile tanışma kitabım oldu "45 Gün ve 30 Denizci". Lange'da ilgimi çeken çok şey var ama açık söylemek gerekirse bu kitabını pek sevemedim. İzah etmeye çalışayım.

İlgimi çeken şu: 1905 doğumlu Lange'ın yazınında, zamanının erkek egemen edebiyatına baş kaldıran çok şey var. Bugün bildiğimiz anlamıyla feminist diye tanımlamak belki biraz iddialı olur ama dönemin koşullarını göz önüne alınca epeyce feminist bir duruştan söz ediyoruz aslında. Kendi yaşadığı bir deneyimden yola çıkarak yazdığı bu romanında, mürettebatı sadece erkeklerden oluşan bir yük gemisinin tek kadın yolcusu olarak Buenos Aires'ten Oslo'ya yolculuk eden bir kadının öyküsünü anlatıyor. Gemideki erkeklerin neredeyse tamamının asıldığı, sıklıkla tacize varan biçimlerde rahatsız ettikleri kadının, yolculuk boyunca kendini korumaya çalışmasını ve bunu yaparken erkeklerle dostane ilişkilerini de korumaya çalışmasını okuyoruz. Özgür ve bağımsız tasvir edilen kadının epey direkt beyanlarının o dönem için epeyce cesur olduğu muhakkak. Ancak gelin görün ki ne adamların kadına yaklaşma biçimi, ne de kadının adamları idare etme şekli pek gerçeklikle uyumlu gözükmedi bana.

Kitabı sevmememin sebeplerinin başında bu geliyor. Yani adamlar kadını düpedüz elle taciz ediyorlar mesela, ama kadın onları "tatlılıkla" filan durdurmayı başarıyor, hem de birden fazla kez. Epey tutarsızlıklar barındırıyor bence öykü. Bir de Lange'ın dilinde de pek bir olağanüstülük bulamadığımı söylemem lazım. Kötü diyemem ama yavan ve kuru geldi.

Benzer bir dönemde, benzer dertlerle yazan Jean Rhys'i hatırlattı biraz. Onun da ortaya koymaya çalıştığı tavrı kıymetli bulmuş ama Dörtlü kitabını sevememiştim.

Bu arada kitabın Türkçesi Everest'ten beklemediğim ölçüde problemli maalesef. Hatalı yazılan de ve ki'ler, düşük cümleler... Maalesef kötü bir çeviriye ciddi editör hataları eşlik ediyor. Kitabın sonundaki 15 sayfalık son sözün yazarı kim mesela, o bile atlanmış, isimsiz bir inceleme konmuş oraya. Üzücü.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir