Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çerçeve
Aradığımı bulamadım. Tesadüf, dün kadinlarneyazmis Cusk’ın üçlemesinin ikinci kitabı olan “Geçiş”i paylaşmış ve “bu üçlemeden emin olamıyorum. Ya çok orijinal bir şey ya da ölümüne sıkıcı, hâlâ karar veremedim” diye yazmıştı. İlk kitabı bitirdim, benzer bir duygu taşıyorum. Sanki hafif bir Javier Marias ya da Julian Barnes tadı alacağım gibi geldi en başta, heyecanlandırdı ancak devamı pek yavan gitti. Bana kalırsa bu kitapta eksik bir şeyler var; ilki mizah. Elbette ki mizah şart değil ama bu kitabın donukluğunu biraz alırmış gibi hissediyorum. İkincisi de anlatıcının olayların fazla dışında oluşuydu sanırım. 150 sayfa boyunca ağzından cümleler okuduğumuz anlatıcıya dair bende oluşan fikir çok bulanık, çok silik. Sadece gözlemliyor ve aktarıyor, kendisine dair daha net bir fikir edinebilmek isterdim. Bunun yazarın bilinçli tercihi olduğunun ve aslında cesur bir deneme yaptığının farkındayım ancak bu yöntemin ‑en azından bu kitapta‑ iyi çalıştığını düşünmüyorum. Özetle, içinde ilişkilere dair bazı zihin açıcı tespitler barındırmakla beraber, donukluğundan ötürü bir türlü içine giremediğim bir kitap oldu kendisi. Yine de diğer 2 kitabı okuyacağım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
M. Yüzyılın Oğlu
Antonio Scurati'nin dev işi, beş kitaplık Mussolini projesinin ilk cildi olan Yüzyılın Oğlu'nu bayılarak, çok büyük heyecanla okudum. Bir küçük not: kitabın çevirisindeki problemleri hikâyelerimde paylaşmış ve yayınevini bilgilendirmiştim, bu süreçte kitap piyasadan çekildi ve düzeltilerek yeniden basılmasına karar verildi, ben de kitabın ilk 150 sayfasından sonrasını İngilizce çevirisinden okudum, yorumumu da o baskı üzerinden yapıyorum.

Her şeyden önce sahiden ortaya koyduğu iddia nedeniyle bile hayranlığı hak eden bir iş karşımızdaki. Kitap manifesto niteliğinde bir pasajla açılıyor: "Bu belgesel niteliğindeki romanda adı geçen karakterlerin hiçbiri yazarın hayal gücünün ürünü değildir. Aksine anlatılan her bir olay, karakter, diyalog ve konuşma tarihsel olarak ya belgelenmiş ya da birden fazla yetkili kaynak tarafından tanıklık edilerek doğrulanmıştır." Basit bir "gerçek olaylara dayanmaktadır" ibaresinden farklı bir şeyle karşı karşıyayız yan,. Tarihsel roman geleneğine bir nevi meydan okuyor Scurati, tarihteki boşlukları bir romancının hayal gücüyle doldurmayı reddederek bir arkeolog titizliğiyle arşivlere dalıyor ve bulduğu ham materyali (Mussolini’nin mektupları, sevgilisi Margherita Sarfatti’nin günlükleri, polis raporları, gazete kupürleri, meclis tutanakları...) bir romancının araçlarıyla yeniden düzenleyip hayat veriyor. Tarihi "kurgulamak" değil, kurguyu "tarihselleştirmek" yani bir anlamda yaptığı şey.

Bu ilk kitapta Mussolini'nin yükselme, düşme ve yeniden yükselme dönemi diyebileceğimiz erken dönemine, 1919-1925 arasına bakmaya çağırıyor okuru Scurati. İleride neler olacağına dair hiçbir ipucu vermiyor ve bizi 1919’un belirsizliğine, o gün yaşayan bir İtalyan gibi, olayların nereye evrileceğini bilmeden tanıklık etmeye zorluyor. Faşizmin zaferinin kaçınılmaz olmadığını, tarihin akışının o an orada bulunan aktörlerin -Mussolini, Kral, sosyalistler, liberaller, halk- kararlarına, hatalarına ve tutkularına bağlı olduğunu hissettiriyor.

Bu metinde beni en çok etkileyen şeylerden biri geniş zaman kullanımının yarattığı "anda"lık hissi oldu. Romanın büyük ölçüde geniş zamanda yazılması, olayların geçmişin tozlu sayfalarından çıkıp gözümüzün önünde, şu anda yaşanıyor gibi hissetmemize sebep oluyor. Bu kitabı bir roman, hem de çok iyi bir roman yapan şeylerin başında bu geliyor bence: bu teknik sayesinde anlatı bir tarih okuması olmaktan çıkıp bir tanıklık eylemine dönüşüyor. Olayları bir anlatıcının güvenli mesafesinden değil, doğrudan doğruya karakterlerin omuzlarının üzerinden izliyoruz.

Yazarın başardığı şey öyle acayip ki, hikâyenin sonunu gayet iyi bilmemize rağmen sanki bazı anlarda Mussolini tökezleyecek, kaybedecek, iktidarını yitirecek ve o korkunç kabus hiç yaşanmayacak gibi hissediyor insan, tarif etmeye çalıştığım "anda"lık duygusu bunu başaran işte. Ve tabii insan okurken ne kadar çok şansın kaçtığını, yaklaşan şiddetin nasıl önlenebilecekken önlenemediğini de öfke ve üzüntüyle görüyor.

Ezcümle, bayılarak okudum. İktidarın performatif doğasına, bu tür ideolojilerin zaman zaman ne kadar baştan çıkarıcı olabileceğine, tarihin kırılma anlarında kitlelerin nasıl paralize olabileceğine dair müthiş ufuk açıcı, dili çok lezzetli, çok ihtişamlı bir iş bu. Dilerim düzeltilmiş çeviri tez zamanda yayınlanır ve diğer ciltler de dilimize çevrilir, zira çok heyecanlı bir anda bitiyor roman, bundan sonra Mussolini'nin artık iktidarının zirvesine çıkışını okuyacağız.

O zamana kadar MUBİ'deki dizisini izleyebilirsiniz. Son yıllarda izlediğim en iyi uyarlamalardan biriydi kendisi, fena halde tavsiye ediyorum.

O müthiş final cümlesiyle bitireyim: "Kimse gücün çarmıhını omuzlamak istemedi. Onu ben alıyorum."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Güzel Karanlık
Antonio Muñoz Molina'nın Güzel Karanlık'ı, aslında epey sevdiğim İspanyol yeni roman akımının örneklerinden biri ama iyi bir örneği mi, hmm, pek değil açıkçası. Franco sonrası İspanyol romanı diye bir gerçeklik var ve İspanyol edebiyatı 1975 sonrasında muazzam romanlar çıkardı, ilk kez okuduğum Molina'dan da beklentim yüksekti ama bir türlü tam içine giremedim bu kitabın.

Aslında girmem beklenirdi zira yüksek tempolu bir polisiye bu roman. İç savaş sonrası İspanya'sında geçiyor, ajanlar, kendini gizleyen devrimci polis komiserleri, hainler... Epey umut verici bir ilk cümle: "Madrid'e daha önce hiç görmediğim bir adamı öldürmek amacıyla gelmiştim." Bir "hain"i öldürmeye gelen anlatıcımızın geçmişini de okudukça öğreniyoruz, öykü zamanda ileri-geri giderek anlatılıyor bize ve kim hain kim kahraman yahut hain kimdir, kahraman kime denir gibi sorular bırakıyor yazar okuyucunun kucağına.

Ancak karakterler bir türlü tam derinleşemiyor. Özellikle kadın karakterler epey karikatürize geldi, her ajan hikâyesinde bulabileceğimiz türde tek boyutlu ve biraz klişeler maalesef.

Anlatıcımızı da sevemedim ayrıca. Ham fazla boşvermiş, hem fazla keskin fikirli, bir tuhaf.

Valla hiçbir şey demediğimin farkındayım ama ne yapayım, olmadı bu kitap. Bazen de olmaz işte. Zaten baskısı da yok, çok övsem de bulamayacaktınız. Belki de iyi olmuştur sevmemem. Bu bomboş değerlendirmemi böylece bitiriyorum. Affediniz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Genç Adam
Annie Ernaux’nun son kitabı Genç Adam; novella demesi zor, uzun öykü bile olmayan bir öykü. Ben açıkçası bu kadar kısa yazmasını çok sevmiyorum, biraz daha uzunca metinlerini daha tatmin edici bulduğumu söyleyerek başlayayım söze. (Yalın Tutku hariç, o olağanüstü yoğun bir metindi çünkü.)

Genç Adam’da Ernaux, ellili yaşlarındayken kendisinden otuz yaş küçük bir üniversite öğrencisiyle yaşadığı ve iki yıl süren tutkulu bir ilişkiyi anlatıyor. Sanırım her Ernaux yorumumda geçen bir sözcük vardır; “dürüst” - yine onu kullanacağım. Öyle dürüst, öyle kendi içine bakarak, öyle çıplak anlatıyor ki. Bayılıyorum, bayılıyorum bunu yapabilmesine. Özkurmacanın hakkını muazzam biçimde veriyor.

Bu minicik metinde yine bir sürü şey var; sevişmek ve yazmak arasında kurduğu ikilik, toplumsal ahlak, her ikili ilişkide ama az ama çok kendini gösteren tahakküm ve iktidar mekânizmaları, elbette ki sınıf -Ernaux eserlerini sınıftan ve kendisinin taşralı genç kızdan şehirli bir küçük burjuva olmaya uzanan yolunu ve bu deneyimi anlamlandırma çabasından muaf düşünemeyiz şüphesiz- hafıza... Bir genç adamla beraber olmanın; o genç adamın hiç deneyimlemediği yıllara dair hafızasını nasıl canlandırdığını, aslında bu ilişkinin tam da bu ihtiyacı karşıladığını öyle güzel anlatıyor ki.

Metnin kısalığına itirazım da bundan zaten. Şu kadarcık metinde öyle çok şey var ki, biraz daha açsa, anlatsa kim bilir nasıl çarpıcı olurmuş kitap diye düşündüm. Bu arada bu ilişki sayesinde hayatında yüzleşmekten uzun süre kaçtığı kürtaj hikâyesini anlatabildiğini ve ünlü Olay kitabının da böyle doğduğunu öğreniyoruz Genç Adam’dan.

Son not: kitabın sonundaki fotoğrafı nasıl güzel. Muhtemelen bir akşam vakti, deniz kıyısında, beyazlar içinde, çıplak ayaklarıyla. Ne kadar gerçek bir insan Annie Ernaux. Kusurları, arızaları, öfkeleri, hırslarıyla. Ne kadar gerçek, ne kadar duru karşımızda, bu fotoğraf bana bunları düşündürdü. Kendisi çağdaşımız olduğu için şanslıyız.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Kadın
Annie Ernaux'nun annesinin ardından yazdığı bir veda metni "Bir Kadın" - bir anlamda annesinin karnından yeniden çıkma ve aynı anda annesini doğurma metni belki de. Babasını anlattığı "Babamın Yeri" ile beraber düşünmeli bu kitabı sanırım, birbirlerini tamamlıyorlar.

Anne-kız ilişkisinin karmaşık doğası; barındırdığı garip dinamikler itibariyle edebiyatın bayıldığı konulardan biri malum. Biz insanlar bir şeyi ne kadar çözemez isek, o kadar edebiyata malzeme ediyoruz onu; edebiyat üzerinden anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyoruz.

Ernaux yine son derece kişisel bir yerden yazıyor ve annesinin hayatını anlatıyor bize. Her zamanki gibi bireysel olanı anlatırken toplumsal olana dair de konuşuyor elbette. İçlerinde yaşadıkları çağ, insanlar, değerler değişirken annesinin nasıl konumlandığını, o dönüşümlerin onda (ve muhakkak ki diğer kadınlarda) nasıl yansımaları olduğunu da aktarıyor.

Okura şirin gözükmek gibi bir derdi olmamasını çok seviyorum kendisinin. Annesine karşı duyduğu, zaman zaman acımasızlığa varan öfkesini gizlemeye yahut meşrulaştırmaya hiç çalışmıyor - ki bu yakınlıktaki ilişkiler zaten aslında karşılıklı haksızlıklardan örülmemiş midir? Anne-kız ilişkisine çok içkin bir şey bence o öfke, kıskançlık, haksızlık hâli - hatta bir tür samimiyet seviyesi gibi. "Canını acıtma hakkı"nı ayrıcalıklı biçimde elinde tutabilmek... Kutsamadan, yüceltmeden, gerçek hâliyle gösteriyor bize ilişkiyi ve pekala bu biçimiyle de güzel olabileceğini ispatlıyor.

Çok çalışan annesinin, kendi sahip olamadıklarını kızına sunmak için çok çalışması, çabalaması, ama kızı o şeylere sahip oldukça da bir tür öfke ve kıskançlık duyması, minnet beklemesi... Ne kadar insani, ne kadar tanıdık ve aslında ne kadar "hiç öyle şey olur mu canım" diyip inkar ettiğimiz bir şey. Olur. Oluyor. İnsan olmak kusurlu bir var olma hali işte. Anneler de o kusurlardan azade değil.

Ezcümle yine hacmine kıyasla çok cevherler barındıran bir küçük kitap "Bir Kadın". Annie Ernaux iyi ki yazmış, bizler iyi ki onu okuyabiliyoruz.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karanlık Atölye
Annie Ernaux’nun Siren İdemen’in her zamanki özenli ve titiz emeğiyle dilimize çevirdiği son kitabı oldu Karanlık Atölye. Şu ana kadar Türkçede yayınlanan her kitabını okumuştum, bunu da havada kaptım. Baştan söyleyeyim; bu kitabı okumak için mümkün olduğunda çok Ernaux okumuş olmak gerekiyor, dolayısıyla elinizde başka kitapları varsa bunu sona saklayın derim.

Yazarın, 1982-2015 arasında tuttuğu yazı günlüğü bu. İlk kitabı Boş Dolaplar’ı 1974’te yayımlamış Ernaux, günlük evvelinde yazdığı kitaplardan bir de Babamın Yeri var dilimize çevrilmiş. Bu günlükteyse başta Seneler olmak üzere Bir Kadın, Olay, Kızın Hikâyesi ve Yalın Tutku olmak üzere pek çok eserini nasıl “doğurduğunu” okuyoruz.

Doğurmak bence doğru sözcük zira gerçekten tüm bu metinleri ortaya çıkarırken ne kadar sancı çektiğini, zorlandığını, geldiğini, gittiğini görüyoruz. Özkurmacaya burun kıvıran, “bunu ben de yazarım” gibi bir yerden küçümseyen insanlar özellikle keşke okusa bu kitabı diye düşündüm. İnsanın kendine bu acımasızlıkta bakabilmesi için kaç kere çırılçıplak kalabilmesi, kendisiyle nasıl bir mücadele vermesi gerektiğini görebiliyoruz metinde.

Özellikle günlük boyunca “Total Roman / TR” kod adıyla geçen Seneler’i ki şüphesiz kendisinin magnum opus’u o, nasıl zorlanarak inşa ettiğini, o dili, kitapta adını koyduğu şekliyle “sürekli geçmiş zaman”ı nasıl icat ettiğini okumak bana müthiş haz verdi. O kitap 2008’te yayımlanacak ama ta 1993’te şunu yazmış mesela: “Bir ‘nesil’e, tarihe (hem bireysel hem kolektif olana, bireysel üzerinden kolektife) bakmak için yeni bir yaklaşım geliştirme zorunluluğuna geri geliyorum.” Böyle bir roman yazma fikrinin zihnine 1983’te geldiğini ve tam 25 sene boyunca Seneler üzerinde düşündüğünü, çalıştığını da yine kitaptan öğreniyoruz.

Yazan veya yazmayı düşünenler için müthiş ufuk açıcı bir kitap kanımca bu. Yazmak amacı gütmeyen benim gibi tutkulu Ernaux okurları için de yazarın zihnine açılan muazzam bir kapı. Bu iki kategorinin dışında kalanları belki heyecanlandırmaz, bilemedim ama ben çok severek okudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Olay
Annie Ernaux bildiğimiz gibi valla: yani muhteşem. Normalde kitabı okumadan filmini izlemeyi tercih etmem ama bu kitaptan Audrey Diwan'ın uyarladığı Kürtaj filmi geçtiğimiz yıl Filmekimi'ne gelince kaçırmayayım demiştim, bence iyi de etmişim, film de harikaydı ve kitabın lezzetinden bir şey eksilttiğini düşünmüyorum. Bu arada bu kitap yıllar önce yine "Kürtaj" adıyla çevrilmişti maalesef, bu kez isminin aslına uygun olarak değiştirilmesine çok sevindim.

1963 yılında, Fransa'da kürtaj halen yasal değilken yaşadığı kürtaj deneyimini anlatıyor Ernaux Olay'da. Bu kusursuz küçük kitabın sonunda söylediği şeyi sanırım Ernaux okurken hep aklımızda tutmamız lazım, o nedenle buraya almak istiyorum: "Yaşadıklarıma dair bulabildiğim tüm toplumsal ve psikolojik nedenlerin ötesinde, hepsinden daha fazla emin olduğum bir şey var: Yaşadıklarım, onlarla hesaplaşabilmem, onları açıklayıp anlatmam için başıma geldi. Ve belki de hayatımın gerçek amacı sadece şudur: Bedenimin, hislerimin ve düşüncelerimin yazıya dönüşmesi, yani kavranabilir ve genel bir şeye dönüşmesi, varlığımın başkalarının zihninde ve hayatlarında tamamen erimesi."

Ernaux, hep yaptığı gibi çırılçıplak soyunuyor karşımızda ve ben kendisine bir kez daha hayran kalıyorum. Bu nasıl bir dürüstlükle yazmaktır, mahremin pekala toplumsal olana dair bir şey söylediğinin kabulü ve bundan aldığı cesaretle nasıl bir kendini ortaya koymaktır ya? Üstelik bu kez 23 yaşında bir genç kadın için son derece ağır olabilecek bir illegal kürtaj hikâyesi mevzubahis. Ernaux olayı anlatırken, tam 33 sene sonradan bakan bir göz olarak aralara parantezler açıp yetişkin halinin anlatıyı çerçevelemesine de izin veriyor ve bu bölümlerle iyice tamamlanıyor metin.

Çok yeri içime çok dokundu ama sanırım en çok şurası; hamileliği boyunca konuya dair konuşmamaya çalışan insanların, sonrasında onu övmesi, tebrik etmesi, "iyi sıyrıldığını" söylemelerine dair yazdığı şu cümle: "maruz kaldığım şiddeti bireysel bir zafere dönüştürmem için teşvik ediyorlardı beni." Ah! Bu ne kadar, ne kadar tanıdık bir duygu - hele bizim gibi Orta Doğu'da dünyaya gelmiş kadınlar için!

Enfes bir kitap Olay. Gerçekten enfes.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  3
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitabın temel kavramı olan “limbik kapitalizm”, insan beyninin haz, ödül ve dürtü mekanizmalarını hedef alan devasa bir ekonomik düzeni anlatıyor ve doğrusu benim bakış açımı ciddi anlamda zenginleştirdi.

Yazar, bağımlılığı yalnızca uyuşturucu ya da alkol meselesi olarak ele almıyor; modern kapitalizmin insan zaaflarını nasıl sistematik biçimde kâra dönüştürdüğünü oldukça çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Tüketim kültürü, teknoloji, sosyal medya ve alışkanlık ekonomisi üzerine düşündüren güçlü bir çalışma.

Çağımızın en belirgin sorunlarından biri hâline gelen bağımlılığı anlamak için okunması gereken önemli eserlerden biri olduğunu düşünüyorum. Bu konuya ilgi duyanlara Johann Hari’nin Çalınan Dikkat adlı kitabını da ayrıca tavsiye ederim. İki eser birbirini tamamlayan güçlü okumalar sunuyor.

Şimdiden iyi okumalar; istifadesinin bol olmasını diliyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Annemin Uyurgezer Geceleri
Bir ailenin üç kuşak kadınının öyküsünü zamanda sürekli ileri geri giderek okuyoruz kitapta. Paşa kızı bir anneanne, onun öğretmen kızı ve onun da ekonomi profesörü olmuş kızı; anlatıcımız Şehnaz. Bir gece annesinin uykusunda yürümesi ve Şehnaz'ın o güne dek hiç bilmediği aile sırlarını ifşa etmesiyle beraber hikâye önce düğümleniyor, annenin uyurgezerliği sürdükçe de o düğüm yavaş yavaş çözülüyor.

Bu bol kadınlı hikâyede aslında bolca da erkek var. Ölü erkekler, diri erkekler. Bedenen veya ruhen zarar veren erkekler. Bu erkeklerden en önde olanı, Şehnaz'ın hocası ve sonra da sevgilisi olan, evli bir adam olan E. E'nin ismini öğrenmiyoruz zira E. pek çok erkeği ve erki temsilen orada. E. çok tanıdık biri bana sorarsanız, maalesef. Zayıflığını ve zavallılığını bir büyük ego ve kibir maskesiyle örtmüş, acınasılığını acımasızlıkla perdelemiş, muhtaciyetini muktedirlik maskesi altına saklamış bir adam. Şehnaz'ın ona duyduğu ve uzun yıllar aşk sandığı şey de aşk değil, zira iktidar ilişkisinin bu denli asimetrik olduğu bir yerde aşktan söz edemeyiz kanımca, aşka benzeyen ama bambaşka şeylerden müteşekkil bir duygu o. Şehnaz ve E. ilişkisi o kadar iyi yazılmış, o asimetrinin ilişkilerinin her yerine nasıl sindiğini, nasıl biçimlendirdiğini o kadar iyi anlatmış ki Ayfer Tunç satır aralarında, insan okurken öfke, acıma, şefkat karışımı bir tuhaf duygunun içinde buluyor kendini.

Ha gerçi tüm karakterler muazzam yazılmış, kanlı canlı önümde belirdi her biri ve kafamda karşılık buldu, hayatımdan birilerinin yüzünü aldı. Keza aynı şekilde, hayatının kahir ekseriyetini Kadıköy'de geçirmiş biri olarak romanın mekânı olan Kadıköy de sokakları, ağaçları, zaman içinde yiten veya değişen sesleriyle gözümün önünde vücut buldu okurken, böyle bir romanın şehrin en belirgin dönüşümlerden birini geçiren Kadıköy'ü kendine mesken tutması bence hikâyeyi şahane tamamlıyor.

Anlatıcımız Şehnaz, kendisinin de işaret ettiği üzere Borges'in ünlü Funes karakteri gibi unutamamaktan muzdarip olduğu için neredeyse bir yüzyıla yayılan bu hikâyeyi film seyreder gibi okudum. Bu yorum da Borges'in Funes'e dair söyledikleriyle bitsin madem: “Her şeyi hatırlamanız gerekmez, çünkü sözgelimi benim Funes adlı karakterim sonsuz bir belleğe sahip olduğu için sonunda aklını kaçırır. Hiç kuşkusuz, her şeyi unutursanız artık var olamazsınız. Çünkü insan geçmişinde var olur. Yoksa kim olduğunuzu, adınızın ne olduğunu bile bilemezsiniz. O iki öğenin karışımını aramalısınız. Bellek ve unutuş, buna hayal gücü adını veriyoruz. Cafcaflı bir ad.”

Ne diyeyim, hayal gücünüze müteşekkiriz Ayfer Hanım. Çok, çok, çok sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sular Yükselirken
Anja Kampmann hem yazar hem şairmiş - bu bilgiyi kitabı okuduktan sonra öğrendim ve o kadar şaşırmadım ki. Bu müzikli, şiirli dilin nasıl mümkün olduğunu anlamış oldum, taşlar yerine oturdu.

Sular Yükselirken bir yas ve hatırlama romanı - ama suyun altında bundan çok daha fazlası var. Açık denizde petrol sondajı yapan işçilerin öyküsünü okuyoruz. Bu işçilerden biri, Matyas, fırtınalı bir gecede ortadan kayboluyor ve biz sonrasında baş kahramanımız Waclaw’ın yasını takip ediyoruz. Matyas ve Waclaw arasındaki ilişki ziyadesiyle muğlak, yakın dostlar mı, yoksa romantik bir ilişki de mi var aralarında bilmiyoruz - ki zaten ne önemi var, zira onlarınkisi hayata, sisteme, sistemin acımasızlığına karşı bir yol arkadaşlığı en çok.

Matyas çalıştığı sondaj platformundan geri dönmüyor, şirket onu aramıyor bile. Muhtemelen suya düştüğü ve öldüğü kabul ediliyor. Herhangi bir insan. Herhangi bir ölüm. Waclaw işte bundan sonra kendisi için “biricik” olanın sistem için nasıl “sıradan” olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor. Sarsıcı, acımasız, her şeyin anlamını yitirmesine sebebiyet veren türden bir gerçek bu. Matyas’ın eşyalarını Macaristan’da yaşayan ailesine teslim etmek üzere yola çıkıyor ve o yol uzuyor, uzuyor.

Bir yandan Waclaw’ın yolculuğunu okurken, bir yandan da mütemadiyen geçmişe gidiyoruz. Çünkü yas şimdiki zamanla ve gelecekle ilişkimizi en sert şekilde koparan şeylerden biri şüphesiz, insanı sonsuz bir geçmişe hapsediyor. Kampmann bu geçmiş anlatılarını bugünden ayırmıyor, bir paragrafta bugündeyken bir sonrakinde geçmişte buluyoruz kendimizi. Başta metnin bu özgün ritmine alışmak zor olabilir ama kısa sürede içine giriyor insan hikâyenin. Zamanla kurduğu ilişkiyi çok acayip buldum metnin, bir yandan bazı detaylardan (cep telefonu gibi) günümüzde olduğumuzu anlıyoruz ama bir yandan da tuhaf bir geçmişte olma hali var. Waclaw’ın yolculuğu uzadıkça terk ettiği eski aşkı Milena’yla olan ilişkisini de öğreniyoruz.

Bu kadar geniş bir coğrafyada geçen ve fakat bir yandan da bu kadar sıkışık hissettiren ve Kafkaesk bir tat veren bir roman hiç okumamıştım. Regaip Minareci çevirisi de her zamanki gibi pırıl pırıl. Çok tavsiye ediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir