Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tuzlu Yüz
Anadolu’nun var olmayan ya da pek çok farklı şekilde var olan bir yerinde, hayalî Tuzlukarnı köyünde geçen, odağına emek ve sömürü meselesini alan bir roman Tuzlu Yüz. Köylüler, tuz alımı yapan bir firmayla vaktiyle yaptıkları anlaşmadan ötürü her sene yakıcı sıcağın altında saatlerce çalışarak çıkardıkları tuzu neredeyse zararına satıyorlar. Tuz yahut zeytin yahut pamuk - memleketin vahşi tarım politikaları nedeniyle ne çok benzer hikâye duyuyoruz, o nedenle “var olmayan ya da pek çok şekilde var olan bir yer” dedim Tuzlukarnı için.

Hikâyemiz Haydar ve eşi Meryem’in etrafında şekilleniyor olsa da aslında bu romanın baş kahramanı emek sanki. Görülmeyen, hakkı teslim edilmeyen, sömürülen emek. Alınterinin karşılığını alamayan insanların çaresizliği ve o çaresizliğin nasıl kolayca vahşete dönüşebileceğinin, o aradaki çizginin ne kadar ince olabileceğinin hikâyesi bu. Adaletsizliğin; şüphenin, öfkenin, hırsın büyümesi için nasıl bir elverişli ortam doğurduğunun hikâyesi.

Yıllar önce köyün kaynakları iki ailenin kontrolündeyken ailelerden birinin köyden kovulmasından yıllar sonra o ailenin hayatta kalan tek oğlu Salih’in köye geri dönmesiyle başlayan olayları okuyoruz. Köyün normali haline gelmiş adaletsizliğin görünür hale gelmesiyle kaynamaya başlayan kazan hem üzerine düşünülmeyen sorunlu iktidar pratiklerini hem de vahşi emek sömürüsünü yüzeye çıkarıyor.

Ben bu kitapta en çok Meryem’i sevdim. Ezberlere kafa tutabilmesini, inadını, dirayetini çok sevdim. Bir de romanın sırtını öyle sayfalar dolusu tasvirlere dayamadan bu kadar atmosferik olabilmesini. İç Anadolu’nun kavurucu sıcağını tenimde hissettim resmen okurken, sanki benim de yüzümde tuz yanıkları oluşmuş gibi duyumsadım. Bu hikâyeden çok güzel film olur bence, onu da söyleyeyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hadi, Yarın Görüşürüz
Amerikalı yazar William Maxwell ile yakın zamanda Kırlangıçlar Gibi Geldiler kitabıyla tanışmış ve kendisinden çok etkilenmiştim, böyle olunca kütüphanemde bekleyen ve pek övülen diğer kitabını da bir an önce okuyayım istedim.

Hadi, Yarın Görüşürüz çok, çok dokunaklı bir roman. Yine Illinois’un taşrasındayız. Anlatıcımız yetişkin bir adam ancak durmaksızın çocukluğuna gidiyor aklı. Annesini erken yaşta kaybetmesiyle dönüşen hayatını anlatarak başlıyor söze, fakat asıl takıldığı yer başka: kasabalarında yaşanmış bir cinayet. Bunu ne kadar unutmaya çalışsa da beceremiyor ve olayı araştırmaya başlıyor. Bir arkadaşının babasının, karısıyla yaşadığı ilişki nedeniyle bir başkasını öldürmesi ve sonra da intihar etmesi mesele. Dağılan bir sürü hayat. İnsanı çocukluktan apansız, habersiz çıkaran o tek bir an.

Eski gazete kupürlerinden hikâyeyi becerebildiği kadar yeniden keşfediyor ancak yetersiz kaldığı noktada olayın nasıl olup bittiğini hayal etmeye, zihninde kurgulamaya başlıyor. Kurmacanın içinde kurmaca kuran bir anlatıcımız var yani... Ve buradan sonrası çok acayip kitabın. Biraz dağınık ama insanın zihni bir şey kurgulamaya çalışırken nasıl oradan oraya atlar, gelir, gider, kurar, bozar, yeniden yapar, tam öyle yazmış işte Maxwell. Ve her ne kadar kurmaya çalışan zihin bir yetişkine ait olsa da, olayı yaşayan kişi bir çocuk olduğu için çocuklukla yetişkinlik arasındaki çizgide de geziniyor yazar ve bunu da çok ustaca yapıyor. Hele bir de köpek Trixie’yi anlattığı bölümler var ki, of.

İncelikle işlenmiş, çok nazik, çok güzel bir roman bu. Beni epeyce tavladın sevgili Maxwell. Şöyle bitsin: “Babam fotoğrafta mayo giymiş, kolu üvey annemin belinde, diğer eli de tanımadığım başka bir kadının belinde. Ve bu solmuş fotoğraflara bakarak ben, içimde hâlâ varlığını sürdürebilen çocuk olarak ben, kalbimde bir sızıyla onun mutlu olduğunu görüyorum; artık o adamın babası olabilecek yaştayım, neredeyse yirmi yıl önce öldü ama yine de onun mutlu olması beni rahatsız ediyor. Neden? Bir şekilde onun mutluluğu o zamanlar (ve görünüşe göre ondan sonra sonsuza kadar) benim için bir tehditti. Bu, çocukların dahil olmadığı bir mutluluktu, ama neden şimdi rahatsız ediyor beni?”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Meme
Amerikalı yazar Philip Roth ile tanışma kitabım oldu Meme, vallahi pek sevdim. Kafka'nın Dönüşüm'ü ve Gogol'ün Burun'uyla anılıyor bu kitap ama ben biraz Saramagovari bir absürtlük de sezdim içinde ki malum, çok severim.

Üniversitede edebiyat dersleri veren David Kepesh bir gün kendini yetmiş kiloluk dev bir memeye dönüşmüş buluyor - bir kadın memesi, evet. Başıma neden geldi bu diye düşünüyor, düşünüyor ve edebiyatı suçlamakta buluyor çareyi: "Çaresizlik içinde her aklıma gelene dört elle sarılıyorum. Kendi kendime dedim ki, Bu illete ‘edebiyat’ yüzünden tutuldum. Ders olarak okuttuğum kitaplar beni bu duruma getirdi – bu saplantıya o yüzden düştüm. Avrupa edebiyatı derslerimden söz ediyorum. Yani, diyorum ki, her yıl üst üste Gogol’ü ve Kafka’yı anlatmak – yani her yıl Burun’u, Dönüşüm’ü okutmak."

Bence çok komik ve çok eğlenceli metnin buraları. Karakterimiz içinde bulunduğu somut gerçekliği o kadar kabul edilemez buluyor ki, sonunda "ben bir meme değilim - ben bir deliyim" noktasına varıyor. Doktorlar, psikanalisti, babası, sevgilisi - herkes aksini söylemesine, "hayır, sen bir memesin, görüyoruz" demesine rağmen kabul etmiyor. Bu kısımlar bence şahaneydi, gerçeklik nedir, başta haz olmak üzere "bedensel" ihtiyaçların ne kadarı bedensel ne kadarı zihinseldir, delilik nasıl tanımlanır ve hatta nasıl başlar, nasıl yeğ olur gibi sorulara dair yormadan düşündürüyor yazar. En sonunda dönüşümünün gerçek olduğunu kabul edince de yine meseleyi edebiyatla açıklıyor: "Kim daha büyük sanatçı, o dönüşümleri hayal eden mi, yoksa harika bir biçimde o dönüşümü gerçekleştiren mi? Koca dünyada bunu yapma gücü neden bana verildi? Çok basit? O zaman neden Kafka? Neden Gogol? Neden Swift? Neden herhangi biri? Diğer her şey gibi yüce sanat da insanlar için söz konusu olabilir... Bu da benim büyük sanatım!"

Benim gibi absürt metinler seven biriyseniz bence seversiniz bu minik kitabı. Anlatıcımız birinin davranışından yakındığında doktorunun ona verdiği şahane cevapla bitireyim: "İnsan yapısını daha iyi bilmen gerek, bunu bilecek kadar Dostoyevski okudun."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Platero ile Ben Bir Endülüs Ağıtı
Aman Allahım, çarpıldım! “Platero ile Ben” bu sene okuduğum kitaplar arasında en sevdiklerimden biri olacak, eğer ki en sevdiğim olmazsa - şimdiden söylüyorum. Kitabı düşünürken bile gözlerim doluyor, ömrümde okuduğum en zarif, en kalpten, en incelikli metinlerden biri - şüphesiz ki bir başyapıt.

1956 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İspanyol yazar, çağdaş İspanyol şiirinin kurucularından kabul edilen Juan Ramon Jimenez’in kitabı bu; “şiir” yazıyor kapağında da zaten. İçini karıştırıp şiire benzeyen bir şeyler göremeyince şaşırmıştım, kapakta mı hata var diye düşünmüştüm hatta, yokmuş. Kısa öykülerden ibaret bir metin bu ama o öykülerin her biri birer şiir sahiden. Böyle bir dil, böyle bir üslup, böyle bir şiirli, müzikli yazmak olamaz. (Tabii Akşit Göktürk’ün kusursuz çevirisinin de bunda payı çok büyük, keşke kendisini bu kadar erken kaybetmeseydik.)

“Güzellik uğruna yollara düşmüş üzgün bir ozanla şen bir eşeğin öyküsü” diye tanımlanmış kitap. “Ruhumu - yalnız ruhumu- frenkincirleri, ebegümeçleri, hanımelleri arasından bunca uzun bir süre taşıyan canım eşekçiğim benim, sevgili tez yürüyüşlü Platero; senden söz eden bu kitabı senin için yazdım.” Yazarın son cümleleri böyle. Güzel gözlü, neşeli bir eşeğe, Platero’ya bir güzelleme bu. İspanya’nın küçük bir köyünde yaşayan ve en yakın arkadaşı olan eşeğiyle dağ tepe dolaşan bir ozanın teşekkürü yahut.

Eşekleri hep çok sevdim, bana nedense her zaman çok hüzünlü, çok güzel, çok naif geldiler; öyle ki çocukken ne zaman Barış Manço’nun Arkadaşım Eşek’i çalsa ağlardım, hala da gözlerim dolar. Yani zaten zayıf noktamdan vurdu beni kitap. Bir de öyle iyi yazılmış ki, iyice içime içime işledi. Cevat Çapan, kitaba yazdığı önsözde şöyle diyor, haklı: “Bu kitabı okurken altını çizmek isteyeceğiniz o kadar çok cümle bulacaksınız ki, bu iş için siz de benim gibi renk renk kalemler kullanırsanız, kitabınız çiçeklerle dolu bir bahçeye dönüşecek”.

Ah. Yani ah. Sahiden öyle. Altını çizdiğim onlarca cümleden bir tanesi ile bitireyim: “Kuşlar için ayrı bir cennet var mıdır dersin Platero? Mavi göğün yukarılarında, kuşların beyaz, mavi, pembe, sarı ruhlarıyla dolu altından bir gül bahçesi?”

Seni asla unutmayacağım Platero, asla.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yağmurlarla Gelen Ilona
Alvaro Mutis adıyla ilk kez 2012’de, Gerald Martin’in devasa Marquez biyografisini okurken karşılaşmıştım. Şöyle diyordu: “Şimdi, Gabriel Garcia Marquez’le bir ömür dost kalacak genç bir adam Cartagena’ya geliyordu: Şair, seyyah ve şirket yöneticisi Alvaro Mutis, son yarım yüzyılda Garcia Marquez’in dengi sayılabilecek konumda olan belki de tek Kolombiyalı yazar. (...) Garcia Marquez nasıl Aureliano Buendia’sını çoktan yaratmışsa, Mutis de Maqroll’u çoktan yaratmıştı ve dünyaca meşhur olmak bu karakterin de alın yazısıydı.”

Bu cümlelerin üzerine Mutis’i çok merak etmiştim ancak dilimize çevrilmiş birkaç kitabının baskısını bulmak imkansızdı o dönemde. Üstünden 10 sene geçti, Yedi Yayınları bu işe el attı, ben de sonunda bayılarak Mutis okuyorum. Yedi kitaplık “Gaviero Maqroll’un Maceraları ve Talihsizlikleri” serisinin ikinci kitabı bu, daha önce de birincisi olan Tropik Güncesi ve dördüncüsü olan Tramp Steamer’in Son Durağı çıkmıştı, sırasız basılmaları beni biraz üzüyor ama olsun varsın, Maqroll’la tekrar görüşmek çok güzel.

Maqroll, çalıştığı gemi Hansa Stern’in yaşadığı trajediden sonra kendisini Panama City’de buluyor. Denizden uzun süre ayrı duramayan, herhangi bir yere ve insana tam olarak bağlanmayan kahramanımız, parasızlık nedeniyle bu pek de sevmediği şehirde uzunca bir zaman geçirmek zorunda kalıyor ve günlerden bir gün, tropik yağmurlarının başlamasıyla beraber eski bir arkadaşı ve sevgilisi Triesteli Ilona Grabowska ortaya çıkıyor. Panama City’den kazançlı bir şekilde ayrılmak için bir iş kuruyorlar (bu işin ne olduğunu söylemeyeyim, siz okuyun ama çok acayip bir iş kurdukları ve bence muazzam yazılmış), olaylar gelişiyor.

Maqroll karakterini zaten çok seviyorum, Ilona’ya apayrı vuruldum. Gerçi sadece o değil, kitaptaki tüm karakterler çok iyi yazılmış, tekinsiz Larissa’dan gerçek bir zırdeli olan Abdul Beşir’e, kapı görevlisi Longinos’a... Mutis’in sade ama masalsı dili, capcanlı karakterleri, araya soktuğu son derece absürt yan öyküleriyle yine son derece leziz bir minik metin bu. Umarım serinin tamamı dilimize kazandırılır.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Savaş ve Savaş
Allahım, ne kitap. Taze Nobelli László Krasznahorkai’nin edebiyatını anlatmak, tanımlamak, kategorize etmek öyle zor ki; ne zaman bir kitabıyla ilgili bir şey yazacak olsam uzun uzun ekrana bakarken buluyorum kendimi. Tüm kitaplarından sonra bana kalanın yoğun, çok yoğun bir his olduğunu fark ediyorum: hem yoğun hem kaygan, o nedenle tarifi çok güç.

Bence bu kitabının konusunun çok da bir önemi yok ama adettendir: Macaristan’da bir küçük kasabada arşivcilik yapan Korin adlı bir adam, bir ailenin evraklarının arasında eski bir elyazması keşfediyor. El yazması efsunlu gibi, öyle güzel yazılmış, öyle ele geçirici bir metin ki, Korin’in tüm hayatını değiştiriyor bu kelimeler. Savaştan kaçmak isterken başka savaşlara yakalanan dört arkadaşın efsanevi ve insanlık tarihinin farklı dönemlerinde geçen, zamandan zamana atlayan hikâyesini anlatan bu elyazmasını çalıyor ve onun yok olmasını önlemek için için internete geçirmeye, bunu da tam adlandıramadığı bir sebep ve bir sezgiyle New York’ta yapmaya karar veriyor, her şeyini satıp savurup New York’a gidiyor. Bir yandan Korin’in macerasını okurken bir yandan da o el yazmasında yazanları öğreniyor.

Krasznahorkai’nin Saramagovari dilini ne çok sevdiğimi iyice anladım bu metinle beraber. Bitimsiz cümleler, sürüsüne bereket virgüller... Bu kitapta bir de enteresan bir şey yapıyor yazar: anlatıcımız Korin olayları bize değil başka kişilere anlatıyor; evsiz çocuklara, göçmen bir kadına yahut bir restoranda tanıştığı bir adama. Yani bir anlamda anlatının anlatısını okuyoruz bize, Krasznahorkai’nin bu oyuncaklı ve özgün “güvenilmez anlatıcı” yorumu metne başka bir boyut ve lezzet katıyor.

Girit’ten Venedik’e, New York’tan Zürih’e uzanan, medeniyetimizin bir “Savaş ve Barış” değil “Savaş ve Savaş” tarihinden ibaret olduğunu, kolektif ve bireysel barbarlığın kuşatmasının yüzlerce yıldır hiç azalmadığını, esasen hepimizin fena halde lanetlenmiş olduğumuzu müthiş destansı biçimde anlatan bir büyük kitap bu. Şeytan Tangosu’na göre mesela çok daha kolay okunan bir kitap ama herkesin seveceği bir metin olmadığını da söyleyeyim, insan ancak kelimelere kendini teslim edince tadına varabiliyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Underground Ya Da Çağımızın Bir Kahramanı
Allahım, ne kitap! Vladimir Makanin'in Underground'u, sevgili Ayfer Tunç Pandora'nın Merakı'nın ilk bölümünde bu kitabı uzun uzun anlattığından beri okuma listemdeydi. Hakkını verebileceğim, odaklanabileceğim bir vakti bekliyordum. Sonunda o vakit geldi. Makanin'in eşsiz karakteri Petroviç ile sahiden underground'a; yani yerin altına, altına, altına indim.

Büyük edebiyat gelenekleri olan ülkelerin çağdaş yazarlarının işi zordur, o geleneği topyekün reddedip başka bir şey benimseyenler sıklıkla şahsiyetsiz eserler üretirler, geleneğe sıkı sıkıya tutunanlar ise kendilerinden önce yazılan eserlerin kötü birer kopyasını üretmeye mahkûm kalırlar. Makanin iki tuzağa da düşmemeyi başarmış. Underground hem sapına kadar bir Rus romanı, hem de ziyadesiyle çağdaş. Yazarın bu bu incecik ipte tökezlemeden yürümeyi başarmasını müthiş hayranlık uyandırıcı buldum.

Yazdığı hiçbir şey basılmamış olan bir yazar anlatıcımız: Petroviç. Brejnev dönemi boyunca çabalamış, olmamış. Sonra bildiği dünya baştan aşağı değişmiş, SSCB yıkılmış. Bu büyük dönüşümün Ruslara ne yaptığını bizim anlayabilmemiz bence imkansız, ama Svetlana Aleksiyeviç'in başyapıtı İkinci El Zaman'da okuduklarım sık sık aklıma geldi Underground'u okurken. Bir büyük idealin yıkılması. Her şeyin anlamını yitirmesi - öyle ki insanın "ben"liğini sorgular hale gelmesi, ki Petroviç de sürekli bur sorgulamayı yapıyor.

Gitgide kokuşmakta olan bu yeni dünyada hayatta kalmaya çalışıyor Petroviç - kendisi gibi yeraltına inmek zorunda kalmış, içeride "sakıncalı" görülen, dışarıya sesini duyuramayan çok sayıda yazarla (işte onlar kendilerine undergroundcular diyorlar) beraber. Sabit bir yerde yaşamıyor, bir geliri yok. Sürükleniyor ve biz de onunla sürükleniyoruz. Yer yer bilinç akışı gibi bir anlatı ama ne tuhaf ki temposu bi an bile düşmüyor.

Yine sistemin kurbanı olmuş, aklını yitirmiş ressam kardeşi Venya var bir de ki onunla ilgili bölümlerin nasıl kalbime işlediğini anlatmam zor. Her satıra sinmiş bir hüzün var onun öyküsünde.

Tarif etmesi güç, deneyimlenmesi gereken muazzam bir iş Underground. Günay Kızılırmak Çetao'nun çevirisi de bence kusursuz. Okumanızı çok isterim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sessizlik Oteli
Allahım, ne kadar güçlü bir kitap. İsmi gibi ne kadar sessiz ve nasıl da güçlü. Çok etkilendim. İnsanı çok kişisel yerlere götürme becerisine sahip, çok acayip iyi yazılmış bir kitap çıktı bu. İskandinav edebiyatını gitgide daha fazla sever oldum – az kelimeyle çok şeyi tariflemeyi muazzam beceriyorlar. Ölmeye karar verip yanına sadece alet çantasını alıp bir savaş bölgesine giden bir adamın, yıkılan dünyayı tamir etmeye çalışırken kendini de tamir edişinin öyküsünü anlatıyor Olafsdottir. Kadınların dünyaya nasıl tırnaklarını geçirdiklerini, nasıl köklendiklerini bir de… Varoluşsal sıkıntılarla boğuşan bunalımlı erkekler ellerine birkaç alet edevat alıp bir şeyleri ‑gerçekten‑ onarmaya başlasa ne çok şey değişecek aslında – bunu hep düşünürdüm, bu kadar somut ortaya konuluşunu okumak nefis oldu. Hakikaten çok özel bir kitap, çok ama çok tavsiye ediyorum. “Dünyayı sessizlik kurtaracak.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Don Rigoberto'nun Not Defteri
Allahı'm, ne acayip bir kitap! Elimden bırakamadan okudum ama ne yazacağımı bilmez haldeyim. Deneyeyim.

Öncelikle bu metin, Llosa’nın minik novellası “Üvey Anneye Övgü”nün devamı, okumaya niyet edenler önce onu okusun. Üvey Anneye Övgü için şöyle yazmıştım: “Bu kitabın asıl sorusu şu bence: ‘her türlü kötülükten arınmış bir sapıklık mümkün müdür?’” Yazar burada da bu soruya çerçeveyi genişleterek yanıt aramaya devam ediyor.

İlk kitapta bir yan karakter gibi gördüğümüz Don Rigoberto bu defa kalemi eline alıyor. Her bölüm 4 kısımdan oluşuyor; ilk kısımda Tanrı anlatıcımız bize Fonchito ile üvey annesi arasındaki olayları anlatıyor, ikinci kısımda Don Rigoberto’nun sağa sola yazdığı türlü mektupları okuyoruz, üçüncü kısımda yine Rigoberto’nun erotik hikâyelerini / fantezilerini dinliyoruz ve her bölüm kimin yazdığı belirsiz bir imzasız mektupla bitiyor (bu gizem kitabın sonunda çözülüyor).

Şayet cinsellik konusunda muhafazakar biriyseniz bu kitaptan uzak durunuz. Yok bu konuda açık fikirliyseniz ve/veya kafanızın karşımasına teşneyseniz, lütfen okuyunuz. Bu kadar erotik bir metin ancak bu kadar iyi yazılabilir kanımca. Llosa’nın sekse dair her şeyi son derece direkt ifade edip yine de pornografik olmamayı başarabilmesi müthiş bir maharet kanımca. O kadar sınırda geziyor ki, insan okurken “of şu an çok rahatsız edici bir şey geliyor” diye hissediyor ve fakat yazar asla o sınırı geçmiyor. Tıpkı ilk kitaptaki gibi tabu dediğimiz şeye dair bildiklerimizi altüst edip “al sen şimdi biraz düşün bakalım bunları” diyerek bırakıyor okuru. Ahlakın, arzunun, güzelliğin doğasına dair bence muazzam sorular soran bir metin bu ve müthiş bir finalle bitiyor - başka herhangi bir final muhtemelen tüm romanı anlamsız kılardı, sonunda hikâyeyi getirdiği yere ayrıca bayıldım.

“Melek görünümlü şeytan” (öyle mi sahiden?) Fonchito karakteri ise herhalde hayatım boyunca unutamayacağım karakterlerin başlarına yerleşti. Masumiyet ve kurnazlık arasındaki çizgiyi bunca muğlaklaştırabilmek çok etkileyici bir iş kanımca.

Ezcümle: Rüyayla gerçeği, fanteziyle hakikati durmaksızın birbirine dolayan, çok usta işi bir roman. Saygılar Llosacığım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Delilik Taşı
Allahım, düpedüz vuruldum. Bu kitabı seveceğimi biliyordum; arka kapaktaki Calvino, Paz, Cortazar, Vila-Matas ve Aira övgülerinin beni hazırlaması gerekirdi ama yine de - böyle çarpılmayı beklemiyordum.

36 yaşında hayatına son veren Arjantinli şair Alejandra Pizarnik’in Delilik Taşını Çıkarmak ve Müzikli Cehennem kitaplarının birlikte basımı Delilik Taşı; kitapta şiirlerin İspanyolca orijinalleri ve çevirileri bir arada yer alıyor. Bu kitabı bu kadar sevebilmemin sebeplerinden birinin Yasemin Çongar’ın olağanüstü, kusursuz, büyülü çevirisi olduğunu baştan söylemem lazım. Pizarnik’i çevirmemiş de ona dönüşmüş resmen, zaten kitabın sonundaki Çevirmen Notları ve Epilog’dan da bunu anlamak mümkün. Buenos Aires’te, Pizarnik’in hayatına son verdiği evin bulunduğu binaya bakarak yazdığı son cümleler kitaptaki kimi şiirler kadar işledi içime. Açtım, Google Earth’ten sokağa, binaya baktım; hem Pizarnik’i, hem Çongar’ı o sokakta yürürken hayal ettim.

Pizarnik’in şiirlerini nasıl tarif etmeli... Öyle biricik, öyle müthiş bir ses ki. İçindeki koparıp atamadığı hüzün her kelimesine sinmiş, ömrünün kısa olacağı ta en baştan belliymiş gibi sanki. Şu dize örneğin: “Gencecik bir hayvanın avın ilk gecesindeki korkusunu hissediyorum.”

Daha ilk şiirlerin birinde “böyle şeylerden olacak benim ölümüm” diyor Pizarnik bize. Zannediyorum ki hayatına dair hiçbir şey bilmeden okusam da sezerdim ömrü boyunca içindeki karanlığın ve ölümün onu kovaladığını. İnsan bunca yetenekli bir genç kadın keşke böyle erken gitmeseymiş diyor ama bir yandan da ona bu dizeleri yazdıranın o karanlık olduğunu, sonunun kaçınılmaz olduğunu da hissediyorsunuz okurken.

Bu kitabı daha fazla anlatmayı denemeyeceğim. Bazı şeyler anlatılamaz çünkü, hissedilir; Pizarnik’in dizeleri de o şeylerden bence. Pizarnik’in bunca içine girip bize bu kusursuz çeviriyi hediye eden Yasemin Çongar’a, kitabın editörü Cem Yavuz’a ve bizi bu unutulmaz sesle buluşturan Everest Yayınları’na ve Saadet Özen’e teşekkür edip bitireyim. Duygum tam da bu çünkü: büyük bir şükran.

“Bir gün olacağın kadının maskesiyle ört yüzünün hatırasını ve vaktiyle olduğun kız çocuğunu ürküt.”

Ah, Pizarnik, ah.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir