Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kasım Yağmuru
Sessizlik Oteli kitabını okuyup çok sevdiğim İzlandalı yazar Auður Ava Ólafsdóttir'in Kasım Yağmuru kitabı ile 2023'ü kapattım. Sessizlik Oteli'ndeki gibi her şeyi ardında bırakıp yola çıkan birinin öyküsünü anlatıyor yazar yine, ama o kitabın gücünü burada bulamadım. Bu defa yola çıkan kahramanımız yeni boşanmış bir kadın, yanına da bir arkadaşının işitme engelli küçük oğlunu almak zorunda kalıyor, arabaya atlıyor ve İzlanda'yı bir uçtan bir uca katetmeye başlıyor.

Kahramanımız kadın 12 dil biliyor olmasına rağmen işitme engelli çocukla iletişim kurmakta güçlük çekiyor. Javier Marias beynime soktuğundan beri daha da ilgimi çeken "dil" meselesine dair ilginç şeyler söylüyor aslında roman bu anlamda. Bir anlaşma ve anlaşamama aracı olarak dilin kudreti ve yetersizliğine dair...

Metin akıp gidiyor, oldukça sürükleyici de ancak neden bilmem, yazar bir noktada karakterlerini derinleştirmemeyi bilinçli olarak seçiyor gibi. Yol boyunca olan biten olayları okuyup duruyoruz ve fakat hiçbir şey olmuyor finalde. Hiçbir şey olmazken karakterlere dair bazı derinlikli iç görüler ediniyor olsak ona da eyvallah ama o da yok maalesef. Örneğin kadın karakter neden bu kadar dil biliyor, annesi niye ona geçmişini kurcalamamasını söylüyor, ara ara çocukluğuna dair hatırladığı şeylerin metne ne tür bir katkısı var, ne olmuş, o hatıraları tam nasıl anlamlandırmalıyız, buralar meçhul. Yazarın bazı şeyleri örtülü bırakmasına razıyımdır ben ama burada biraz fazlaca örtülü her şey. Sonuçta insan kitabı bitirince bir "ee?" sorusuyla kalakalıyor.

İskandinav edebiyatının sevdiğimiz kısa, kesik cümleleri ve yalın, iddiasız üslubu yine sahnede, ben bu tarzı çok sevdiğim için keyifle okudum ama bu kitaptan bana çok bir iz kalır mı, bilmem. Arka kapakta "arkadaşlar, aşk, annelik ve kendini keşfetmekle ilgili büyüleyici bir kara mizah örneği" diyor - açıkçası kitap başta biraz kara mizaha yakınsar gibi dursa da sonradan bu tarafını yitiriyor. Sadece anneliğe, bir çocukla ilişki kurmaya dair kısımları ilginç ve kafa açıcıydı, onun dışında biraz yavan bulduğumu söylemem lazım.

Sessizlik Oteli'ni sevdiyseniz buna da bakabilirsiniz ama çok şart değil sanki bence.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Labirent & Batı ve Hasımları
SENİ ÇOK SEVİYORUM YA AMIN MAALOUF. Çok! Heyecanla beklediğim bu kitabı elime geçer geçmez okumaya başladım ve neredeyse bir macera romanı okur gibi yalayıp yuttum. Ki aslında koca yaşlı dünyamızın macerasını anlattığından, buna çok da şaşırmamalı belki.

Hep söylüyorum “Maalouf’un denemeleri en az romanları kadar iyi” diye. Dünyamızın sürüklendiği yeri en berrak biçimde görebilen isimlerin başında geliyor kendisi bence. Hem doğulu hem batılı olmasının, iki farklı kültürü bizzat deneyimlemiş olmasının bunda etkisi büyük şüphesiz.

Bu kitabı Ölümcül Kimlikler, Çivisi Çıkmış Dünya ve Uygarlıkların Batışı’nın bir devamı gibi görebiliriz. Maalouf yine bu kitaplarda olduğu gibi tarihsel bir perspektif ortaya koyarak içinde bulunduğumuz durumu çözümlüyor. Bu üç kitabı arka arkaya okuyunca kendisinin gitgide umudunu yitirdiğini görmüştüm, ama her şeye rağmen Uygarlıkların Batışı’nda şöyle diyordu: “Farklı dillere veya dinlere sahip olan halkların birbirlerinden ayrı yaşamalarının daha iyi olacağını savunan fikirle mücadele etmekten hiç vazgeçmeyeceğim. Etnisitenin, dinin veya ırkın ulus inşa etmek için meşru temeller oluşturduklarını asla kabul etmeyeceğim.”

Labirent’te artık adını koyuyor; “yolunu kaybetmiş insanlık” diyor. Japonya, Rusya, Çin ve ABD’nin tarihlerine göz attığı, bugünlerini anlamak için geçmişlerinde iz sürdüğü dört bölümün ardından da pandemiden, Ukrayna Savaşı’ndan, yapay zekadan dem vurduğu bir son bölüm geliyor. Aslında son romanı Empedokles’in Dostları’nda da yaptığı uyarıyı yapıyor insanlığa burada: durun artık. Durun, kayboldunuz.

Pandemi zamanı deli gibi Maalouf okurken “acaba nasıl yorumluyor tüm bu olup biteni” diye düşünmüştüm, Labirent ile cevabımı kısmen aldım. Güncelden çok tarihsel kısmı ağırlıkta olsa da, satır aralarında bugüne dair pek çok şey bulmak mümkün. Bir de kendisinin bilgi birikimine hayran olmamak mümkün değil - o kadar çok şey öğrendim ki bu kitaptan.

Çizdiği çerçeve, dilinin o çok sevdiğim müthiş akıcılığı (tabii Ali Berktay’ın her zamanki kusursuz çevirisinin de bunda payı büyük), manzaraya devasa bir perspektiften bakabilmesi... Kafamda öyle çok şeyi berraklaştırdı ki. Bayıldım. İyi ki varsın Amin Maalouf, iyi ki.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşlı Kadın ve Papağan
Seneye şöyle yumuşak, sakin bir başlangıç yapayım dedim ve ne vakittir Woolf okumamış olmanın da bana verdiği yetkiye dayanarak kendisinin yazdığı tek çocuk kitabı olan Yaşlı Kadın ve Papağan'ı okudum. Abisinin ölümü üzerine kendisine kalan miras payını almak üzere abisinin yaşadığı kasabaya giden iyi yürekli yaşlı Bayan Gage'in kısa macerasını anlatıyor öykü. Ağabeyinden geriye kalanlar arasındaki gri papağan, kadının hayatını baştan aşağıya değiştiriyor.

İnsanın kalbini ısıtan, mutluluğun pekala hayvanlara karşı göstereceğimiz şefkatte saklı olabileceğini anlatan çok tatlı bir öykü bu, şüphesiz Nalan Alaca'nın şahane çizimlerinin de bunda etkisi büyük. Diğer baskılardaki çizimleri eleştirenler olmuş gördüğüm kadarıyla, buradaki çizimlerse müthiş tatlı ve öyküyü şahane tamamlıyorlar.

Woolf'la haşır neşir olanların dikkatinden kaçmayacak birkaç detay da var, biri çok güzel, bir diğeri çok hüzünlü, onları da ekleyeyim. Yaşlı Bayan Gage gece vakti bu yabancı kasabada bir başına kalıyor. Kasabanın o tarafında tek bir ev olduğunu, bu evde de Leonard Woolf adında bir adamın yaşadığını yazıyor Woolf - Leonard onun çok sevgili eşi, nazik, sevgi dolu yol arkadaşı. Leonard'ı bu minik öyküye katmasını çok sevdim.

Bir diğer detay ise ırmak elbette; yaşlı kadının gece vakti geçmek zorunda kaldığı Ouse Irmağı. Bu ırmak, Woolf'un bu öyküyü yazdıktan 18 sene sonra ceplerine taşlar doldurarak kendini sularına bırakıp öleceği ırmağın ta kendisi. Öyküyü yazdığı yıllarda aklında bu fikir var mıydı, ırmağa bakarken, ona dair düşünürken, üzerine yazarken aklından neler geçiyordu bilmiyoruz ama aynı ırmağı böyle bir öyküde görmek içimi burktu, kalbimi kırdı biraz.

İşte böyle. Her şeye rağmen 1 Ocak sabahıma bu nazik öykünle iyi ki konuk oldun sevgili Woolf. Kim bilir belki bu sene artık külliyatını da bitiririm, neden olmasın?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uzaklıklar, Eski Denizler
Selahattin Özpalabıyıklar'ın Pessoa: Personæ'sının hemen üzerine okudum Uzaklıklar, Eski Denizler'i. İki kitapta yineleyen şiirler olduğu için üst üste okumam iyi oldu çünkü çevriyi karşılaştırma şansım oldu. Buradakilerin çevirisi Cevat Çapan'a ait, vallahi birine öbüründen iyi demek zor. Çeviri şiir beni çok zorlar normalde ama tabii bu kadar usta isimler çevirince epey lezzetli oluyor ortaya çıkan şey.

Bu seçkide Pessoa'nın hem kendi adıyla, hem de Alberto Caeiro, Alvaro de Campos ve Ricardo Reis heteronimleriyle yazdığı şiirler yer alıyor. Her defasında gönlüm bir başkasına kayıyor ancak sanırım bana en çok kendisinin "üstadı" olarak tanımladığı (insan ustasını da doğurabilir, doğuramaz mı?) Alberto Caeiro olarak yazdığı şiirler dokunuyor. Onun doğrudan ve yalın dilini, felsefi sorgulamalardan arınmış, doğayı olduğu gibi kabul eden halini seviyorum çok. Düşünmekten ziyade "görmeye" odaklanan, gerçekliği yorumlamadan, olduğu gibi kabul eden bir perspektifi var - azıcık kelimeyle öyle atmosferik yazıyor ki Pessoa Caeiro olduğunda. Ki zaten kitap da onun meşhur Sürülerin Çobanı şiirinden bir bölümle açılıyor.

Seçki Alvaro de Campos'un coşkulu, yoğun ve yer yer kaotik şiirleriyle devam ediyor. Kendisi bir mühendis olduğundan şiirlerinde modernizm, makineleşme ve şehirleşme epey yer tutuyor, hem artıları, hem insanda yarattığı yabancılaşma gibi eksileriyle. Kendisinin büyük şiiri Denize Övgü'nün tamamını da bu vesileyle okumuş oldum, lirik başlayıp epik bir hal alan çok acayip bir metin o.

Sonra Epikürcü Ricardo Reis'in klasik Yunan ve Latin şiirlerinin izlerini taşıyan, genelde hece ölçüsüyle yazılmış şiirlerine geçiyoruz. Hayatı Stoacı bir sakinlikle karşılayan Reis'in de bazı şiirlerini çok sevdim. Mesela şu dizeler: "Tanrılardan tek dileğim / Onlardan bir şey istememeyi bağışlamalarıdır bana / Mutluluk bir yüktür, talih bir boyunduruk."

Son kısımda da Pessoa'nın kendi adıyla yazdığı bazı şiirler var, bunların bir kısmı İşaret kitabından ki onu ayrıca yazacağım için burada ayrıntıya girmiyorum.

Yine çok severek okudum. Ve bir de kitaba seçilen isme bayıldığımı belirteyim. Nefis bence.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Halberstadt Hava Saldırısı & 8 Nisan 1945
Savaşın tek mantığının mantıksızlığı oluşuna dair okuduğum en unutulmaz metinlerden biri olacak Alexander Kluge’nin Halberstadt Hava Saldırısı: 8 Nisan 1945 kitabı. İnsana dair her şeyi (şiddet, dayanışma, itaat, ahlak, aşk...) barındıran ve bunların topunu sorgulatan pek acayip bir kitap bu.

Olay özetle şöyle; arka kapaktan alıntılıyorum: “8 Nisan 1945’te, Amerikan bombardıman filosuna, bulut örtüsü nedeniyle Alman hedeflerine geçici olarak ulaşılamayacağı bildirildi. Geri dönmek için çok geçti; bu yüzden iki yüzden fazla bombardıman uçağı mühimmatlarıyla beraber yakındaki Halberstadt’a yönlendirildi. Savaş ekonomisi ve stratejik açıdan önemsiz olan orta büyüklükteki Halberstadt, bu hava saldırısıyla neredeyse tamamen yok edildi ve o zamanlar on üç yaşında olan Alexander Kluge, şehrinin yanıp kül oluşunu izledi.”

Kluge bu metni olayın üzerinden çok zaman geçtikten sonra, ta 1977’de toparlamış. Metnin biçimi ziyadesiyle özgün, yayınevi “fragmantal rapor” diye tanımlamış, sanırım en isabetli tanımlama bu olacaktır sahiden. Tanıklıklar, fotoğraflar, belgeler, seneler sonra yapılmış röportajların metinleri, teknik analizler. Hepsini bir arada sunuyor yazar ve resim tamamlanınca başta da dediğim gibi meselenin mantıksızlığı iyice belirginleşiyor.

Örneğin bombardımanda yer alan askerlerden biriyle yapılmış bir röportaj var, “neden asıl hedefinize gidemeyeceğiniz anlaşılınca bombalarla geri dönmediniz veya boş bir araziye, ormana vs bırakmadınız” diye soruluyor, “bunlar çok pahalı bombalardı, ziyan mı etseydik” gibi bir cevap veriyor. Burada durup dakikalarca boşluğa baktım, savaşla ilgili yazılmış ve yazılacak milyonlarca cümleden çok daha fazlasını söylüyor çünkü bence.

Kitabın sonunda, -hala bir kitabını okuyamadığım- W. G. Sebald’ın da bir değerlendirmesi var metne dair. Kendisi de Hava Savaşı ve Edebiyat kitabında bu meseleyi didiklemiş, “yaşanılan dehşete ilişkin bir gerçeklik bilinci geliştirmeye çalışırken karşılaşılan otosansürü, bireysel ve kolektif hafıza kaybını irdelemiş”, bu sayede öğrendim.

Ezcümle: gerek içeriği gerek biçimi itibariyle okuması zor ama eşsiz bir metin bu.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dul
Saramago’nun henüz 25 yaşındayken yazdığı ve vaktiyle “Günah Diyarı” gibi korkunç bir isimle yayımlanan ilk romanı Dul’u sonunda okudum. Bugüne dek tam 30 tane Saramago kitabı okumuş bir insanım, bana bu metni okutsanız ve “yazarını tahmin et” deseniz sayacağım ilk 50 isim içinde Saramago olmazdı. O kadar Saramago olmayan bir kitap yani! Ama işte, çok sevdiğim yazarların ilk romanları her zaman bende bir tür şefkat yaratıyor, “ya, sen büyüyünce neler neler yazacaksın, biliyor musun” gibi bir duyguyla okuyorum.

Bir kere Saramago henüz alameti farikası olan bol virgüllü, az noktalı dilini icat etmemiş, diyalogları metnin içine gömmeyi keşfedememiş, henüz o çok sevdiğimiz müdahaleci anlatıcıyı doğuramamış kendinden. Ama yapacak elbette, daha çok genç, çok toy. Son derece konvansiyonel bir dille yazılmış bir roman bu okuduğumuz. Zaten Saramago da metni içine sindiremediğinden bir daha yayınlatmamış, 2022’de doğumunun yüzüncü yılı nedeniyle ilk kez Portekizce dışındaki dillerde yayınlandı.

Dul, Portekiz taşrasında geçen bir öykü. Hangi yılda olduğumuz meçhul ama sanki 19. yüzyılın başları olmalı. Çiftliğin beyi Manuel Ribeiro aniden ölüyor ve dul eşi Maria Leonor işin başına geçmek zorunda kalıyor. Genç kadın bir yandan iki çocuğuyla, bir yandan araziyle uğraşırken diğer yandan genç bedeninin arzularını ne yapacağını çözmeye çalışıyor. Aslına bakarsanız ziyadesiyle klişe bir öykü okuduğumuz ama işte Saramago o yaşında bile bu öyküye unutulmaz bir unsur katmayı başarmış: evin baş hizmetçisi, Maria’nın sağ kolu Benedita. Muhafazakar ve gelenekçi bir damarı temsil eden Benedita ile Maria Leonor arasındaki gerilimi o kadar, o kadar iyi yazmış ki, of yarabbim.

Saramago’nun çok sevdiğim bir cümlesi vardır, şöyle: “Kitaplarımın kurtarıcıları kadın karakterler. Erkekler iyi insanlar olmadığından değil, elbette öyledirler, değilseler de isteyince olabilirler, ama ne yapsalar kadınların yanında toy çırak gibi kalırlar.” Daha ilk romanından bir kadın hikâyesi yazmış olması bu açıdan hiç şaşırtıcı değil kanımca. Evet acemice yazılmış bir metin bu ama yine de çok ışıltılı yanları mevcut. Bir büyük yazar doğacak, işte tam da buralardan.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beyaz Geceler
Sanıyorum 10 yaşlarında filandım, babam bir basın gezisi için Haziran’da St. Petersburg’a gidecekti, pek heyecanlıydı “beyaz geceleri gözümle göreceğim” filan diyordu; kuzeyin beyaz gecelerinin ne olduğunu o zaman öğrenmiş ve pek etkilenmiştim, o zamandan beri adından ötürü sürekli okumaya niyet edip bir türlü okuyamadığım kitaptı Beyaz Geceler. Sonunda okudum.

Dört gece ve bir sabah süren kısa bir aşk hikâyesi Beyaz Geceler. İçe kapanık, hayalci, dünyayla ilişkilenmeyi pek becerememiş bir karakterin aşık oluşuyla beraber yaşadığı filizlenmeyi ve ardından gelen hayal kırıklığını okuyoruz.

Açıkçası bu kitabı Dostoyevski değil başka biri yazmış olsa kendisine dair yapılan eleştiriler çok daha başka olurdu diye düşünüyorum – bana sorarsanız Dostoyevski’nin zayıf kitaplarından biri zira. İnsanın duygularını, dertlerini, şüphelerini analiz etmeyi çok iyi başaran Dostoyesvki zaman zaman biraz fazla hisli bir yere sürüklenebiliyormuş, bu kitaptaki durum öyle. 19. Yüzyıl romanlarının pek çoğundaki bu büyük duygulanım hali beni okurken sıklıkla zorlar zaten, ama Dostoyevski’de ilk kez böyle hissettim; okuduğum diğer eserlerindeki zamansız ruh hallerinden daha uzak, daha başka bir şey tasvir ediyor. Anladım ki benim Dostoyesvki’de sevdiğim şey aslında zaman zaman çok katı ve acımasız olan gerçekçiliğiymiş, buradaki hayalperest ve romantik hâli pek sevemedim.

Yine de Dostoyevski Dostoyevski’dir tabii diyerek ve haddimi aşmayarak bitireyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Küçük Eller
Sabah bir arkadaşım “Işıklar Ülkesi’nden sonra o etkiyi yakalayamadım” dediğinde çok üzülmüştüm, valla haklıymış. Kötü kitap mı, değil, ama yani. Sıradan ve evet, güçsüz biraz. Barba’nın çocuklukla bir derdi var, okuduğum ikinci kitabıyla buna iyice ikna oldum. Çocuklukla, çocukluğa içkin kötülük ve şiddetle… Yine bu konular etrafında dolaşıyor bu eserinde de. Kısa, basit, yarım kalmış hissi veren cümleleriyle yine tekinsiz bir atmosfer yaratmayı başarmış yazar, ama yeterince derinleşememiş mesele gibi geldi. Çocukların huzursuzluğunu daha çok okumak isterdim. Bu kez olmadı Barba fakat Işıklar Ülkesi’nden ötürü bizde kredin çok büyük olduğu için seni yine kalplerle yolcu ediyoruz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Homo Zapiens P Kuşağı
Rus yazar Viktor Pelevin’in epeyce konuşulan kitabı Homo Zapiens - P Kuşağı’nı okumayı epeydir arzu ediyordum, sonunda başardım. Tarif etmesi güç, özgün bir metin kendisi.

Epeyce nüktedan bir kitap öncelikle bu - Sovyet rejimi sonrası yaşanan devasa dönüşümle beraber büyük bir boşluğa düşen Rus halkının anlam arayışına dair bir satir diyebiliriz. Kapitalizme geçişle oluşan ideolojik boşluğa yerleşmeye çalışan yeni “şey”lerin mücadelesinin vahşiliğini, absürtlüğünü, anlam kaybının anlamsızlıkla doldurulma girişimini anlatıyor yazar.

Baş kahramanımız genç ve idealist şair Babylen Tatarski. Kendisi orada burada kısa süreli işlerde çalışan biri, kayıp kuşağın üyelerinden bir diğeri. Yeni Rusya’nın içinde kendini reklam yazarı olarak buluyor ve olaylar gelişiyor. Özellikle kitabın ilk yarısında Tatarski’nin şehirde oradan oraya dolaşırken başına gelenler yahut evinde uyuşturucu etkisiyle geçirdiği tuhaf nöbetler klasik Rus romanı karakterlerinin buhranlarına göz kırpıyor; klasiği modernize etme işini çok iyi becermiş Pelevin, çok hoşuma gitti - hem tanıdık hem yepyeni sahiden.

Tatarski’nin reklamcılık kariyeri, yazdığı absürt metinlerle ilerledikçe kendini yeni bir evrenin içinde buluyor. Toplumun, kontrol ve propaganda aracı olan televizyon ve reklamlarla gerçekliği yitirdiğini, insanın sanal bir varlığa dönüştüğünü görüyor. Amerika’dan sanal politikacıları yaratmak için bir teknolojinin ithal edildiği, görünürdeki demokrasinin bizzat bir simülasyona dönüştüğünü fark ediyor. Bu kısımlar şahane yazılmıştı, içinde yaşadığımız dünyanın ne kadar sanal olduğunu, siyasetin, ekonominin, kültürün hepsinin nasıl araçsallaştığını çok alaycı biçimde anlatıyor yazar.

Metin zekice yazılmış, eğlenceli, komik. Fakat yazarın zaman zaman bence fazlaca daldığı Doğu mistisizmi kısımlarını epeyce zorlama buldum. Metine bir derinlik katmadığı gibi aksine baya bağlamsız kalıyor oralar. Buralarda kitap baya bir sayıklamaya dönüşüyor, yani öyle ki ayık kafayla okunmayacak gibi bir hale geliyor.

Ama bunun dışında derdini ve derdini anlatma biçimini genel olarak sevdiğimi; grotesk, saykodelik, satirik anlatımını okumaktan zevk aldığımı söyleyebilirim. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bavul
Rus yazar Sergey Dovlatov'la ikinci hasbihalim Salzburg’da "Bavul" ile oldu; bundan önce kendisinin Puşkin Tepeleri kitabını okumuştum. Bavul’daki hikâye şu: vatandaşlar, yasa gereği, Sovyetler Birliği'ni terk ederken yanlarına yalnızca 3 bavul eşya alabiliyorlar ve arkalarında kocaman bir hayat bırakmak zorunda kalarak ayrılıyorlar. Dovlatov da yine daha Puşkin Tepeleri gibi otobiyografik unsurlar taşıyan bu küçük romanında o bavullardan birini seneler sonra açıp içinde bulduğu nesnelerin öykülerini anlatmaya koyuluyor ve bu nesneler üzerinden hem kendi hayatını anlatıyor, hem de bize bir SSCB panoraması çiziyor.

Puşkin Tepeleri'ndeki gibi, yine kronik bir SSCB sorunu olan bireyle devletin tuhaf ilişkisi meselesinin izlerini görmek mümkün burada da. Dovlatov bu meseleye oldukça takık diyebiliriz, zaten kendisi komünist rejimle epeyce çatışmış bir yazar biliyoruz ki. Bu devlet-birey ilişkisi konusundaki eleştirilerinde haksız değil bence; toplumsal hayatın her köşesini biçimlendirmeyi amaçlayan bir siyasi düzende yaşayınca, her tür ilişkiye devletin elinin izi sinmiş oluyor: Kitapta anlatılan tüm hikâyelerde, en bireysel gözükeninde bile bunu görmek mümkün.

1960lar Rusya'sına dair bence çok ilgi çekici bir resim çizen bir kitap bu. Bir de yer yer çok komik - Dovlatov hiç beklenmedik anlarda sistemin içine gömülü absürtlüğü bulup çıkarıp okuru güldürmeyi başarıyor, bu tarafını çok seviyorum.

Sonuçta güzel, lezzetli bir küçük okuma idi Bavul. Dovlatov'la ilişkimi derinleştirmeye devam edeceğim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir