Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ruhların Sonbaharı
Ruhların Sonbaharı içime içime işledi, kitabın ve yazarın hikâyesini okuyunca daha da fena oldum.

Hikâye çok enteresan bir şekilde başlıyor. Yetmişlerine merdiven dayamış bir kadın, Addie Moore, çok da iyi tanımadığı, kendisi gibi yaşlı bir dul olan komşusu Louis Waters’a gidip “arada bir evime gelip benimle yatmayı düşünür müydün” diye soruyor. Soru cinsellik içermiyor, Addie Moore sadece geceleri yatakta bir başka bedenin sıcaklığını duymayı, biriyle uzun uzun sohbet edip uyuyakalmayı çok özlediğini söylüyor ve bu iki yaşlı insan bu işi denemeye karar veriyorlar.

Yıllar yıllar sonra bir insanı baştan tanımayı, merak etmeyi, yadırgamayı ve alışmayı ne kadar özlediklerini fark ediyorlar. Yaşadıkları Holt kasabasının (Kent Haruf’un pek çok kitabının geçtiği hayalî bir kasabaymış burası) taşralı sakinleri ilişkiyi kınıyor, hiç umursamadan devam ediyorlar, kendilerini gizlemiyorlar ve bir süre sonra başka insanların da içindeki yalnızlığı itiraf etmelerini, onların da yumuşamasını sağlıyorlar.

Gerisini anlatmayayım ama bir çiçeklenme hikâyesi bu. Çok yalın, sakin, sessiz, iddiasız bir metin; edebi anlamda büyük vaatleri yok ama insana ve yaşlanmaya, sevilme ve daha çok da sevme ihtiyacımıza dair bence çok şey söylüyor, yumuşacık oldum okurken.

Kent Haruf bu romanı kendisine ölümcül ve geri dönüşsüz bir akciğer hastalığı tanısı konduktan sonra, ölüm döşeğinde yazmış. 45 günde yazdığı metnin yayınlanmasını göremeden de hayatını kaybetmiş. Ölüme doğru giden bir adamın böyle naif, umut dolu ve iyimser bir metin yazmayı seçmiş ve bunu yapabilmiş olması da beni ayrıca çok çarptı. Gitmeden önce dünyaya son kez “sevmeyi ihmal etmeyin, her şey mümkün” diyerek veda etmek... Ne acayip, ne güzel.

Bu arada kitabın Jane Fonda ve Robert Redford’un başrolünde olduğu 2017 yapımı bir film uyarlaması da varmış, böyle dünya tatlısı bir öykü sinemaya da çok yakışmıştır muhtemelen, bilahare onu da izleyeceğim.

İşte böyle.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Koca Tembel
Romain Gary’nin Emile Ajar takma adıyla yayımladığı ilk romanı Koca Tembel’i senelerdir bekletirdim, nihayet okudum. Gary’nin Ajar olduğu romanlardaki bambaşka diline her defasında şaşırıyorum; bir insan nasıl bu derece farklı yazabilir, nasıl bambaşka bir dil ve perspektif yaratabilir; sahiden çok acayip.

Koca Tembel bir tür alternatif “Dönüşüm” hikâyesi. Paris’in acımasızlığı ve yalnızlığına dayanamayıp bir piton sahiplenen bir adamın yavaş yavaş o pitonla özdeşleşme, birleşme ve nihayetinde pitona dönüşme öyküsünü okuyoruz. Seçtiği hayvan Piton çünkü adamın birinin kendisini sarmalamasına, etrafına dolanıp onu kucaklamasına ihtiyacı var; bu ihtiyacı öyle büyük ki geneleve gittiğinde bile uzun kollu fahişeleri tercih ediyor kollarını etrafına sarabilsinler diye. Kitabın bana Kafka’nın Dönüşüm’ünü hatırlatmasının tek sebebi evrilme tarafı değil bu arada, benzer bir sistem eleştirisi ve benzer bir anlamsızlık hissi de var metinde. Ajar tabii ki Kafka kadar ciddi değil, her zamanki gibi son derece muzip ve alaycı ama bu acı alay anlattığı öyküyü daha az acıklı kılmıyor, aksine.

Bir yalnızlık anlatısı bu. Asansörde gördüğü bir kadına, bir pitona hatta sırf kurulması gerektiği için kendisine muhtaç olmasından ötürü bir kurmalı saate bile bağlanabilen bir adamın yalnızlığını anlatıyor Ajar. Ve tabii bunu yaparken başta Fransa olmak üzere tüm Batı kültürünü de sert şekilde eleştirmeyi ihmal etmiyor. O koca medeniyetin ne kadar zavallı kökler üzerine inşa edildiğini satır aralarında durmadan fâş eden; sömürgecilikle, Batı’nın göçmen konusundaki ikiyüzlülüğüyle, kapitalizmle de alay eden bir öykü bu. Ve tabii ki yer yer çok komik, Gary Ajar olduğunda hep komik zaten.

Ajar adıyla yazdığı diğer üç kitabı (Onca Yoksulluk Varken, Yalan Roman ve Kral Salomon’un Bunalımı) kadar olmasa da ben sevdim. Şu iki cümleyle bitireyim: “Ben çevreye ayarlanmak istemiyorum, benim istediğim, çevrenin bize ayarlanması. ‘Biz’ diyorum, çoğul, çünkü bazen kendimi çok yalnız hissediyorum.”

Canım.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yıldızyiyiciler
Romain Gary’nin 1966 tarihli romanı Yıldızyiyiciler’i şaşkınlıkla okudum; bana bunu pekala bir Mario Vargas Llosa romanı diye yutturabilirdiniz, asla şüphelenmezdim. Gary’nin külliyatının genel çizgisinin epey dışında, pek enteresan bir roman bu sahiden. Yazarın bir diğer mesleği diplomatlık olduğundan, 56-66 arasında ABD’de görev yaparken çeşitli Latin Amerika ülkelerini ziyaret ettiğini, özellikle Küba Devrimi’ni yakından takip ettiğini ve bölgede darbeyle başa gelen diktatörlerin öykülerine meraklı olduğunu biliyordum, zaten bu kitaptan da hepsini anlamak mümkün.

İsmini bilmediğimiz bir Latin Amerika ülkesindeyiz. Toplumun en alt sınıfından olmasına rağmen türlü dalaverelerle iktidara yükselen bir diktatörün, Almayo’nun öyküsünü okuyoruz. Aslında bildiğimiz diktatör hikâyelerine epeyce benziyor ancak Gary, karakterini çok özgün bir yerden anlatıyor: kötülükle ilişkisi üzerinden. Evet Almayo kötü, tüm diktatörler gibi kötü, ancak onunki bilinçli bir kötülük. Çocukluğundan itibaren ancak ruhunu şeytana satarak, onunla bir anlaşma yaparak iktidarı elde edebileceğine inanmış ve son derece sistemli bir şekilde kötülük işleyerek zirveye ulaşmış birinin öyküsü bu. Öyle ki hayatını sürdürürken nasıl daha fazla kötülük işleyebileceğini bulmaya çalışıyor ve hatta iyi kalpli birileri kendisi için dua ederse paranoyaklaşıyor. Günahları affedilirse gücünü kaybedeceğine, kudretin ancak günahkarlara verilen bir armağan olduğuna inanıyor.

Kelimenin en yalın anlamıyla gerçek bir anti-kahraman yani. Diktatörün davetiyle ülkeye gelen bir grup yabancının kaçırılmasıyla başlayan hikâyede sık sık geçmişe gidip “devrim”in öyküsünü de okuyor ve bir yandan da adım adım karşı-devrime doğru ilerliyoruz. Kendini yerel bir otu yiyerek uyutan ve uyuşturan (romanın adı da buradan geliyor) bir halkın hikâyesi de arka planda akıyor.

Devrimciliğin mitsel boyutunu, başarısızlığını ve kahramanlıkla deliliğin iç içeliğini muazzam anlatıyor metin. Almayo hiç kimse ya da Almayo herkes aslında - gücü elimize geçirince neye dönüşebileceğimizi bilmiyoruz sonuçta.

En sevdiğim Gary romanlarından biri olmadı ama yine de epey iyi bir roman bu bence.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Romain Gary
Romain Gary semineri yapacağım için okudum Dominique Bona’nın Gary/Ajar biyografisini. Academie Française’nin Biyografi Büyük Ödülü’nü almış bir kitap bu, üstelik de 20 senedir hayatımda olan bir olağanüstü adamı; Gary’i anlatıyor, dolayısıyla beklentim büyüktü. Ancak kitabın çevirisindeki sorunlar nedeniyle epeyce zorlandım maalesef.

Sezebildiğim kadarıyla iyi bir biyografi bu, yazarın dili epey edebi ve hatta sinematografik, sanki bir Gary romanı gibi yazılmaya çalışılmış bir Gary biyografisi olduğunu hissediyorum ama hem çeviri hem düzelti (yapıldı mı acaba düzelti?) beni o kadar zorladı ki... Aynı sayfada aynı insanın isminin farklı yazımları, neredeyse sıfır dipnot, çevrilmemesi gereken şeyler (örneğin şarkı isimleri) çevirilirken Fransızca bırakılmış bazı başka kısımlar... Yani of. Muhtemelen leziz bir metin harcanmış, anlayabildiğim o. Baştan aşağı gözden geçirilip tekrar basılsa keşke ya da daha iyisi - yakın zamanda Gallimard’dan yayımlanan Kerwin Spire imzalı üç ciltlik dev biyografi yayımlansa, ah keşke. Neyse.

Tüm sorunlarına rağmen sevdim ama kitabı. Gary şüphesiz ki anlaması da, anlatması da zor bir figür. Eksantrik, sivri, maskeli, oyunbaz, acımasız... Bunları gizlemeden yazmış Bona, ölünce badem gözlü olmuş bir Gary dinlemiyoruz kendisinden. Çelişkileri, hırsları, tutkuları, hataları, yalnızlığı ve inadıyla sahici bir adam anlatıyor bize. Kendi hayatını da bir roman gibi yaşamış ve hatta kurgulamış, Roman Kacew olarak dünyaya gelip Romain Gary’e dönüşen ve tüm dünyayı kandırarak Emile Ajar olarak ölen bu benzersiz adama dair bir sürü bilmediğim şey öğrendim. Bu açıdan beni tatmin etti diyebilirim ama Bona, Gary’nin ruhuna ne denli nüfuz edebilmiş, ondan emin değilim açıkçası. Kimi biyografi yazarları süjesine dönüşmeyi başarır, onun gibi düşünmeye, onun gibi akıl yürütmeye, sezinlemeye, hissetmeye başlar. İyi biyografi yazarları bunu yaparken aynı anda dış bakışlarını da koruyabilirler. Açıkçası bu kitap bu düzeyde değil kanımca. Kötü diyemem ama duygusu biraz zayıf ve bir parça yavan geldi bana. (Tabii bu çeviri yüzünden de olabilir maalesef.)

Her şeye rağmen: sen ne eşsiz bir insansın, sevgili Romain Gary.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşk
Resitatif'ini okuyup Toni Morrison'a vurulunca bu ilişkiyi hızla derinleştirmeye karar verdim ve kitaplığımda bekleyen Aşk'ı okudum. Kendisiyle nasıl bu kadar geç tanıştım ben de bilmiyorum; bazı şeylerin zamanı oluyor herhalde.

Neyse. Aşk, Morrison külliyatının en öne çıkan eserlerinden biri değil diye biliyordum, buna rağmen epey güçlü bir kitap kendisi. Yazar Resitatif'teki gibi müphem bir yerden yazıyor ve okurun dikkatini üzerinde istiyor, aksi halde hikâyeden kopmak mümkün. Çünkü katman katman açıyor anlatısını Morrison, okudukça öykünün sırrına vakıf oluyorsunuz ve yazar sırrı fâş ettikçe yüreğinizi dağlamaktan da imtina etmiyor.

Öykünün gizemini bozmamak adına kitaptaki büyük gizeme değinmeyeceğim ama ah, çok üzücü bir hikâye saklı hakikaten bu sayfalarda. Hayatları farklı biçimlerde ellerinden alınmış, birbirlerine türlü sebeplerle öfke duyan bazı kadınların öyküsünü okuyoruz. Kimi dinliyorsak öbürüne öfkeleniyoruz başta ancak okudukça aslında hepsinin kurban olduğunu anlıyoruz. Ataerkinin, bozuk düzenin, geleneklerin, sistemin, ırkçılığın, toplumun her yerine sinmiş ön yargıların, sosyal adaletsizliğin, eşitsizliğin kurbanı; yaşayan hayaletlere dönmüş öfkeli, mutsuz kadınlar.

Birbirini kaybetmiş iki küçük kızın dostluğuna dair bir hikâye gibi gözükse de, aslında bu kadınların kendilerini kaybetmiş olduğunu anlıyor insan okudukça. Ve Morrison tabii ki anlatısını kurgularken 50 yıla yayılmış bu öykünün arkasına Amerika'nın günahlarını, siyahlara karşı yürütülen ırkçı propagandaların etkilerini, toplumdaki çatışan dinamiklerinin bu insanların hayatlarındaki somut etkilerini de yerleştirmeyi ihmal etmiyor.

Öykünün ana mekânı olan ve artık terk edilmiş durumdaki otel öyle iyi anlatılmış ki, kitabı iyice atmosferik hale getiriyor o mekân. Ara ara sözü alan otelin eski aşçısı L.'nin ağzından yazılmış hüzünlü, poetik bölümler de ayrıca çok lezzetliydi.

Yukarıda günah dedim - günahlardan örülü bir roman bu hakikaten. Cinayet, tecavüz, ırkçılık, rüşvet, hırsızlık ve niceleri. Bu yönüyle oldukça karanlık, bir yandan da insanın içine nüfuz eden bir dostluk ve varolmaya çabalama hikâyesi.

Çok sevdim. Morrison yolculuğum kesinlikle sürecek.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geçiş
Rachel Cusk’ın üçlemesinin ikinci kitabı olan Geçiş’i, ilk kitap olan Çerçeve’den daha çok sevdim. İlkini biraz donuk bulduğumu, anlatıcı olayların fazlaca dışında kaldığı için içine girmekte zorlandığımı yazmıştım, bu kitapta o duygum biraz kırıldı. Cusk’ın anlatıcısı yine gözlemliyor, yine başkalarıyla karşılaşmaları üzerinden bir hikâye anlatıyor ama bu defa daha derinlikli yapıyor bence bunu. Şurası şüphesiz: Cusk’ın çok özgün bir anlatım tekniği var, bunu iyice anladım. İnsanlara ve ilişkilere çok başka bir bakışla bakıyor, nefis gözlemliyor, çok yalın bir biçimde aktarıyor ve bunu çok dozunda yapıyor. (Mesela Claire-Louise Bennett de benzer bir iş yapıyor ama HER şeyden anlam çıkardığı için bir süre sonra ikna ediciliğini yitiriyor, Cusk öyle değil.) Bir de bence Cusk’ın ve bu kitabın en etkileyici yanlarından biri dürüstlüğü. Geçenlerde bir arkadaşım Annie Ernaux ile ilgili konuşurken kullandı bu sözcüğü, “insan nasıl bu kadar dürüst yazar” dedi, “hah” dedim, “tam da bu”. Ernaux kadar görünür olmasa da Cusk da müthiş dürüst ve çıplak. Sanırım kendisini bu yüzden seviyorum. İlişkiler, ebeveynlik, yalnızlık ve kendimizle ilişkimize dair oldukça iyi düşünce malzemeleri sundu bana Geçiş, tavsiye ederim kendisini.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Parçalı Bulutlu
Psikolog Tuğçe Isıyel'in ilk kitabını okuyup çok sevmişken madem devam edeyim dedim ve yeni çıkan ikinci kitabı "Parçalı Bulutlu"yu da okudum. Tuğçe'nin Bozcaada'da yazlı-kışlı yaşadığı dönemde yazdığı denemelerden oluşuyor bu ikinci kitap - her yerine adanın rüzgarı ve tuzu sinmiş, ne güzel.

İlk kitaba hem benzeyen, hem de ayrışan yanları var. Öncelikle ilk kitaba göre çok daha kişisel ve çıplak metinler bunlar, dışarıdan içeriye değil, daha çok içeriden dışarıya bakıyor bence bu kitapta. Doğru sözcük bu mu emin değilim ama buradaki yazılar ilkine göre daha "melankolik" geldi bana. Şöyle hissettim okurken; İstanbul'u terk etme kararı sanki bir köklerinden kopmak, adaya gidip oraya yerleşmek ise kendini yeniden köklenmesi için suya bırakmak olmuş gibi yazar için.

Suda köklenmeyi bekleyen bitkileri hem biraz hüzünlü, hem de umutlu bulurum. Bir ara dönem, bir geçiş, bir bekleme, bir kendinle kalma halidir o. Bu kitaptaki yazılardaki his de öyle gibi geldi bana.

İkinci kitabı itibariyle Tuğçe'nin yazılarında en çok "şeyler"le kurduğu ilişkiyi sevdiğimi anladım - çünkü bunu ben de yapıyorum. Şeylere bakıp geçmişlerine dair hayal kurmak yahut şeylerden gelecek hayalleri, fikirleri devşirmek; ben bu işi çok severim ve Tuğçe de bence acayip lezzetli şekilde yapıyor bunu. Üzüm bağlarından bağlanmaya uzandığı yazısı mesela, enfes bir örneğiydi bunun.

Yine okurken "ah, evet" dedirten, gülümseten, biraz duraksayıp bendeki yansımasını aramama sebebiyet veren cümlelerle dolu, çok gerçek bir kitap bu. Yazarlar, şairler, şarkılar da yine tatlı tatlı eşlik ediyor, zenginleştiriyor kitabı.

Şu çok sevdiğim pasajla bitireyim - hiç bu açıdan düşünmemiştim ve bu cümleleri okumak bana çok iyi geldi: "Mesleğimin ilk yıllarında umudu tükenmiş insanların kapımı çaldığını düşünürken sonrasında aslında kapıyı çalmalarını sağlayan şeyin tam tersine umut olduğunu anladım. Bir şeylerin değişebileceğine dair, yaşama dair duydukları umut. Umudunuz tükenmişse psikoterapi koltuğuna neden oturasınız ki..."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kalan Son Güzel Kağıdım
Proust'u GERÇEKTEN çok merak edenler okusun bunu derim ben. Günlük hayatını, tepkilerini, dertlerini, aklına takılanları vs. Elbette Proust Proust olduğu için yine de güzel metinler ama tabii roman ve denemelerindeki lezzet yok maalesef. Sonlarına doğru Kayıp Zamanın İzinde'yle ilgili gelişmelere dair yazdığı mektupları takip etmek ilginçti; ben zevk alarak okudum ama zaman zaman çok tekrara düştüğü muhakkak mektupların. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Fotoğrafçı ile Küçük Kız
Portekizli yazar Mario Claudio ile kendisinin “İyi Akşamlar, Bay Soares” kitabı ile tanışmıştım. Fernando Pessoa’nın heteronimlerinden biri olan, hatta aslında Huzursuzluğun Kitabı’nın yazarı olarak belirlediği Fernando Soares’in çevirmen ve muhasebeci olarak çalıştığı büroda çalışan bir çocuğun, bu tuhaf bay Soares’i anlama çabasının öyküsüydü. “Pessoa’ya çok güzel, iddiasız ve lezzetli bir saygı duruşu niteliğinde bence bu kitap” diye yazmıştım onun için, “Fotoğrafçı ile Küçük Kız”da da yine gerçek bir karakterin üzerinden bir hikâye kurguluyor yazar, seviyor bu işleri besbelli.

Şöyle: eserlerinde Lewis Carrol takma adını kullanan matematikçi ve fotoğrafçı Charles Dodgson’ın Alice Harikalar Diyarında’yı kurguladığı zamana gidiyoruz. Ancak merkeze Dodgson’u değil, onun tanıdığı, fotoğraflarını çektiği, hikâyeler anlattığı küçük bir kız olan Alice Liddell’i alıyor ve ikili arasındaki karmaşık ilişkiye eğiliyor. Açıkçası ilişki sahiden bu kadar karmaşık mıydı merak ettim - adamın küçük kıza duyduğu hisler biraz tuhaf tasvir edilmiş. Neredeyse rahatsız edici olmaya yaklaşan bir bağlılık / ve hatta bağımlılık anlatılıyor.

“İyi Akşamlar, Bay Soares”i sevmek için Pessoa’yı iyi tanımak lazım diye yazmıştım, bu kitabı sevmek için de muhtemelen Lewis Carrol’u iyi tanımak lazım. Alice Harikalar Diyarında çok sevdiğim bir metin olmasına rağmen Carrol’a dair çok bilgi sahibi olmadığım için bazı yerleri anlamakta zorlandım açıkçası. Başka / gerçek bir hayattan kurgu geliştirme işini çok sevmeme rağmen çok keyif alamadığım bir kitap oldu neticede. Dili yalın, metin akışkan ama hikâyenin içine giremedim bir türlü. Yine de Alice’in yaşlılığını okumak güzeldi, diye bitireyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Galateia: Bir Öykü
Popüler mitoloji denince akla gelen ilk isim olan Amerikalı yazar Madeline Miller’ın grafik romanı (gerçi roman denemez, öykü aslında) Galeteia’da beklediğimden başka bir şey buldum. Ben, Kirke ve Akhilleus’un Şarkısı’ndaki gibi tamamen mitolojik bir öykü umuyordum ama karşıma bambaşka bir şey çıktı: yazar tam bir zaman belirtmese de, anlatısını bu kez modern dünyada kurmuş.

Resimlere, tiyatroya ve edebiyata sıkça konu olmuş, Ovid’in meşhur Pygmalion ve Galatea hikâyesini bildiğimizin dışında bir yerden anlatıyor Miller: odağına kadını alarak - aslında Bernard Shaw’un Pygmalion oyununda ortaya koyduğu bakış açısını benimsediğini söyleyebiliriz. 1912’ye dek bir aşk hikâyesi olarak dinlediğimiz öyküyü (Pygmalion bir heykel yapar, yaptığı heykele aşık olur, Tanrıça Venüs de onu canlandırır), Shaw bambaşka bir yerden ele almış ve yaratıcısını hiçbir zaman sevmemiş bir Galatea anlatmıştı, ardından onu takip edenler çok oldu. Miller da bu yoldan ilerliyor ve bir tahakküm hikâyesi olarak yeniden anlatıyor öyküyü. Narsist, megaloman bir adam; gaddarca davrandığı ve üzerinde iktidar iddia ettiği bir kadın ve o kadının direnişinin, intikamının öyküsü. Bu biçimde Galeteia’yı feminist bir perspektifle yeniden anlatanlar kervanına Miller da katılmış oluyor.

Shaw’u biliyordum, bu kitap vesilesiyle biraz baktım başka kimler varmış diye; karşıma elbette Angela Carter çıktı. Kendisinin “The Loves of Lady Purple” öyküsü, ilk bakışta Ovid’in anlatısından epeyce farklı gözükse de aslında bir Galateia hikâyesiymiş, öğrenmiş oldum.
Neyse, başkaları da var, sonuçta Miller’ın yaptığı şey yepyeni ve bambaşka bir şey değil, yine de üslubundaki tekinsizliği ve modern zamanda geçen bir Galateia okumayı sevdim. Kitabın illüstrasyonları ise kafamı karıştırdı. Yer yer fazla gotik bulduğumu söylemem lazım, kimi çizimler güzel olmakla beraber özellikle kadın çizimleri epey tuhaftı, kötü seks hikâyelerindeki fetiş nesnesi gibi çizilmişti bazı yerlerde Galateia, açıkçası epey yadırgadım.

Okunur mu, okunur, zaten yarım saatte bitirirsiniz. Şart mı peki? Eh. “Ben, Kirke”nin yanına bile yaklaşamaz, öyle diyeyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir