Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Epepe
Agota Kristof ve Magda Szabo deneyimlerimin ardından "şu Macar edebiyatına biraz dalayım ya ben" demem üzerine yolumun kesiştiği Ferenc Karinthy kitabı Epepe çok... klostrofobik - ve bence bu iyi bir şey.

Bir kongreye katılmak üzere uçağa binen Budai isimli bir dilbilimcinin bir şekilde kendisini dilini, yazısını asla çözemediği ve bildiği dilleri konuşan hiç kimsenin olmadığı bambaşka bir ülkede bulmasıyla başlıyor anlatı. Sonra da Budai'nin bu tuhaf memleketten kurtulmaya çalışmasının öyküsünü okuyoruz.

Her şeye Kafkaesk denmesine sinir oluyorum ama yarattığı sıkışma, anlamlandıramama, dışına çıkamama hissi itibariyle tam bir Kafkaesk anlatı bu. Tam burada Milan Kundera'nın Roman Sanatı kitabında Kafkaesk kavramına dair yazdıklarını hatırlamak iyi olur sanki. Epey uzun bir bölüm bu ama şu üç unsuru bu bağlamda hatırlayabiliriz. Şöyle diyordu Kundera: "1. Kahraman, kurtulmayı başaramayacağı ve anlayamayacağı, labirente benzeyen bir dünyanın ortasındadır. 2. Kafka'da mantık tersinedir. Cezalandırılan kişi neden cezalandırıldığını bilmez. Cezanın saçmalığı o kadar tahammül edilmezdir ki, suçlanan kişi huzura kavuşmak için, kendini çektiği çileyi hak ettiğine inandırmak ister. Ceza suçunu arar. 3. Komik, Kafkaesk'in özünün ayrılmaz bir parçasıdır ancak hikâyesinin komik olduğunu bilmek, kahraman için pek küçük bir avuntudur. Kafkaesk bizi içerilere götürür, bir şakanın derinliklerine, 'komiğin korkunçluğuna' götürür."

Bu kitap tam da bu işte ve tam da bu sebeple ziyadesiyle Kafkaesk. Dilini çözemediği, kültürünü, geleneklerini asla anlayamadığı bir ülkede kaybolan bir dilbilimcinin yavaş yavaş kimliğini de yitirmesini anlatıyor Karinthy ve dil ile kimlik arasındaki ilişkiye dair daha derinlikli düşünmeye davet ediyor okuru.

Ben çok sevdim ama zor bir kitap olduğunu düşünüyorum. Fakat Kafka seviyorsanız hiç düşünmeden girişiniz derim.

Şu nefis soruyla bitireyim: "Bir seferinde trenlerden birinde aniden bir gürültü koptuğunda Budai herkesin yalnızca anlamsızca bağırıştığını, gırtlağını yırttığını, kimsenin kimseyi dinlemediğini fark etti. Düşündü: Ya onlar da birbirlerini anlamıyorsa? Ya insan sayısı kadar dil varsa?"

Ya varsa sahiden?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zamanın Karanlık Yüzü
Adını neredeyse tüm Marias kitapları gibi yine bir Shakespeare tümcesinden alan bu tuhaf kitaba çok hazırlıksız yakalandım – içindeki ölüme ve yasa dair kısımlar (hacmen kitabın çok az bir bölümünü kaplıyor olsalar da) beni çok zorladı: Uzun bir aranın ardından yine kelimelerin beni korkutabileceğini, alıp tehlikeli yerlere götürebileceğini hatırladım. Yani benimki gibi bir kayıp yaşamışsanız uzak durmanızı öneririm aslında. Bunun dışında: sanırım Marias’ın beyninin nasıl çalıştığını en iyi görebildiğimiz kitabı bu. ‑Bence en iyi romanlarından biri olmayan‑ Tüm Ruhlar’ı okuduktan sonra okuyunuz mutlaka; Marias, romandaki kurgusal kişilikleri gerçek ve hatta kendileri sanan arkadaşlarının öyküsünü anlatıyor ve kitaptaki aslında tek gerçek kişinin izini sürüyor sahaflarda, arşivlerde, mektuplarda. Başta dağınık gibi başlayan öykü öyle bir toparlanıp, öyle bir birleşiyor ki; tarifi güç. Çok büyük bir yazarsın sevgili Marias, çok. Beni çok zorlayan bölümlerin birinden bir alıntıyla bitireyim: “Olanları kafamda evirip çevirmekten vazgeçmiyordum, geçmişte olan şeyler geri dönebilirdi, hem geçmişin nabzı hâlâ atıyor gibiydi, hâlâ da öyle geliyor. Geçmiş giderek uzuyor.” Geçmiş, benim için de, gerçekten, giderek uzuyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ya Hiç Karşılaşmasaydık & Psikoterapi Odasından İlişkilere ve Edebiyata
Acayip tatmin olmuş durumdayım - tatmin ve rahatlamış. Tatmin oldum çünkü sanki bir arkadaşımla uzun uzun sohbet etmiş, düşünmüş, paylaşmış, zihnim açılmış gibi hissediyorum. Rahatladım çünkü tanıdığım insanların kitaplarını okurken müthiş geriliyorum (hatta genelde de okumaktan kaçınıyorum) - "ya sevmezsem, nasıl söylerim beğenmediğimi" diye, zira biliyorsunuz ki beğenmediğimde çok net oluyorum. Ama şükürler olsun ki çok beğendim Tuğçe Isıyel'in "Ya Hiç Karşılaşmasaydık"ını!

Tuğçe'nin ikinci kitabı çıktı, ben ilkini ancak okuyabildim ama demek ki zamanının gelmesi gerekiyormuş. "Psikoterapi odasından ilişkilere ve edebiyata dair" şeklinde bir alt başlığı olan kitapta; kendi de psikolog olan Tuğçe Isıyel, mesleki bilgisini ve birikimini hayatla, edebiyatla (Kundera, Proust, Woolf filan var içinde!), mimariyle öyle güzel harmanlamış ki, vallahi çok nefis. Kitabı okurken sık sık "evet yahu, aynen öyle!" diyip durdum, yer yer tatlı tatlı gülümsedim, bazen biraz burkuldum.

Psikoterapi alıyorsanız muhtemelen seanslarınızda bu kitapta ele alınan konuların önemli bir kısmını terapistinizle konuşuyorsunuzdur, pek çoğumuzun derdi olan ortak konuları didikliyor Tuğçe. (Başarı kültü, yalnızlık, gizlemeye çalıştığımız kırılganlıklarımız, bir türlü oldurulamayan ilişkiler, yakınlaşamamalar, belirsizlikle imtihanımız...) Şayet terapi almamışsanız ve bugüne dek bu mevzular üzerine yeterince düşünmeye, yüzleşmeye, derinleşmeye mesai ayırmadıysanız ise bu kitap aracılığıyla işe koyulabilirsiniz.

Tuğçe Isıyel duru, sohbetvari bir dille, okuru yargılayıp ders vermeden sıkıştırmayı başarıyor: Hem kolay okunan, hem de epey derinlikli bir kitap bu. Bir sürü zor soru sorup, bir sürü üzerinde çalışılası düşünme malzemesi veriyor. Sonuçta hem terapistimle, hem yakın arkadaşlarımla üzerine sık sık konuştuğum pek çok konuya dair kısa denemeler içeren "Ya Hiç Karşılaşmasaydık"ı çok çok sevdim. Yaşasın.

Şu alıntıyla bitireyim: "Sevgi de dahil, bir şeyin içinde olabilmemiz için önce kendi içimizle temas kurabilmemiz gerekmektedir. (...) Kendimizle temas edemezsek, ötekinin de bize temas etmesinden ölesiye korkarız ve dikenlerimizi çıkarırız. Sonrası sevgisizlik işte."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşka Övgü
70 sayfalık bu minik kitapla ilgili 70 sayfa yazabilirim sanırım: öyle çok etkilendim. Bir kere bir Rimbaud alıntısıyla başlıyor bu nefis sohbet: “Aşkı yeniden icat etmeli, besbelli.” Sonra Proust’a, Mallarmé’e, Simone de Beauvoir’a uzanıyor, Pessoa’ya başvuruyor ve hayatta açık ara en çok sevdiğim aşk kitabı olan André Gorz’un Son Mektup’unu elbette ki es geçmiyor. (Gorz’u hatırlamak ve hatırlatmak isterim: “Yakında seksen iki yaşında olacaksın. Boyun altı santim kısaldı, olsa olsa kırk beş kilosun ve hâlâ güzel, çekici, arzu uyandırıcısın. Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden çok seviyorum.”) Nicolas Truong soruyor, Alain Badiou enfes bir yalınlıkla anlatıyor: Günümüzdeki online dating pratiklerinin aşkı “risksiz” ve “garantili” hale getirme çabasındaki gülünçlüğü ve çelişkiyi, aşka “düşmeden / düşmekten kaçarak” aşkın mümkün olamayacağını, acı çekmekten duyduğumuz korkunun aşkın var oluşuna nasıl aykırı olduğunu, arzunun öznelliğini, “karşılaşma mucizesi”nin ötesinde uzanan, “süre” ile güçlenen ve ancak emekle mümkün olan “sürdürülebilir” aşktan kopmuşluğumuzu, aşkı nasıl bir “gerçekliği bulma yöntemi” olarak deneyimlemek gerektiğini, aşkın aslında “bir düşünce” olduğunu… Mucize gibi bir küçük kitap. Çok, çok, çok sevdim. “Aşk tam anlamıyla bir olasılık değil, daha çok olanaksız olarak görülebilecek bir şeyin aşılmasıdır. (…) Başlangıçta ilan edilen aşk aynı zamanda ‘yeniden ilan edilmeli’dir. Bu yüzden aşk, ayrıca şiddetli varoluş bunalımlarının kökenidir: her gerçekliği bulma yöntemi gibi.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Dostluk & Kafka - Max Brod Mektuplaşmaları
500 küsur sayfalık bu hacimli derleme, Kafka ile en iyi arkadaşı Max Brod’un 20 yılı aşkın sene içinde birbirlerine yazdıkları mektuplardan Brod tarafından düzenlenmiş bir seçkiyi içeriyor. Bence mesele Kafka’yı tanımaksa, bu seçki, çok daha popüler olan Milena’ya yazdığı mektuplardan epeyce daha fazla veri içeriyor – çünkü bir romantik ilişki çerçevesinde yazdığı o mektuplara kıyasla, burada dostuyla konuşan Kafka çok daha çıplak, süssüz ve gerçek.

Mektuplarda Kafka’nın korku, mutluluk, edebiyat, yazmak, ölüm, hastalık ve romantik ilişkilere dair pek çok konudaki düşüncelerini okumak mümkün. Bir yandan da arka planda savaşı, Avrupa’da yükselmekte olan antisemitizmi, Almanya’daki ekonomik krizi vb görebiliyoruz. (Ama ben bunların mektuplara daha çok konu edileceğini düşünürdüm, öyle olmamış, ya da Brod kişisel konuların ağırlıkta olduğu metinleri seçmiş, bilemiyorum.)

Epeyce detaylı metinler bunlar, dolayısıyla ancak Kafka’yla ilişkisini gerçekten derinleştirmek isteyenler okumalı. Kafka külliyatını tamamlamak gibi bir derdim olduğu için giriştim ben kendisine, bence iyi de yaptım. Bir de üzerine en çok fikir yürütülmüş yazarlardan biri olan Kafka’yla ilgili incelemeleri okumadan önce kendisinin kendisini nasıl anlattığını görmek istedim.

Bir de; büyük ölçüde Kafka’nın “ölümümden sonra yazdığım her şeyi yak” vasiyetine ihanet edip (neyse ki) kendisinden kalanları düzenleyip yayınlamasıyla tanıdığımız Max Brod’ü de yakından tanımak için iyi bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Brod’ün şu nefis cümlesi ile bitireyim madem: “Kendimi birbirine yazıklanan, birbirini gözeten ve birbirine iyilikle davranan üç ayrı kişiye böldüm.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
2666
4 günde 1200 sayfa okumuşum, olacak iş değil. Bu kitaba dair ne diyebilirim açıkçası bilmiyorum. Ama şunu demek mümkün: romanda biçim ve içerik olarak nelerin mümkün olabileceğini sonuna kadar gösteriyor 2666. Kurgu ile neler yapılabileceğini, sınırlarının nasıl zorlanabileceğini… Bolano gibi büyük bir yazarın bu kadar erken ölmüş olmasından ötürü duyduğum üzüntüyü sekize filan katladı, bir yandan da ölmeden birkaç ay önce bu eseri tamamlayıp gitmiş olmasının ne kadar ihtişamlı bir veda olduğunu düşündüm. Bazen çok dehşetengiz, bazen kahkaha attıracak denli komik. Bu kitabı oturup tarif etmeyeceğim; edebiyatı çok seven, kurgunun dehlizlerinde büyük şeyler söyleyen fısıltıları duymaya cesareti olanlara şiddetle tavsiye ediyorum. (Detaylardan, gereksiz görünen ayrıntılardan, onları anlatan kelimelerden haz alıyor olmalısınız, aksi halde “konuya gel” hissi yaratıp sıkabilir bu kitap sizi; demeye çalıştığım o.) Bir de artık tüm eserlerini okuduğuma göre sanırım şunu diyebilirim: tanıdığım en feminist erkeklerden biri Bolano; hep çok acayip kadınları yazıyor ve kadın cinayetlerinin nasıl politik olduğunu açıkça söylemeden insanın beynine nakşetmiş bu kitapta da. Bir son not: kitabın adındaki gizemli sayının nereden geldiğine dair tahminimin doğru olduğunu kitabın sonunda öğrendim, bir başka romanı olan Tılsım’ı okurken fark etmiştim; kendimce çok mutlu oldum. Bu kesinlikle tüm eserlerinden sonra okunması gereken bir kitap ama bunun detayını bir Nereden Başlamalı videosunda konuşuruz. :) Hatıranın önünde müteşekkir bir saygıyla eğiliyorum sevgili Bolano, bize edebiyatın ne olabileceğini gösterdiğin için çok şanslıyız. “İnsanlar, hayvanlar ve hatta eşyalar bazen şu ya da bu nedenle kaybolmak, yok olup gitmek ister. Bazen bir taş parçası ortadan kaybolmak ister. Ama Tanrı buna izin vermez. İzin vermez çünkü veremez.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Leonard Cohen & Teldeki Kuş
21 Eylül Leonard Cohen'in doğum günüydü, ben de o gün kendi kendime bir küçük kutlama yapmak için açtım bu kitabı okudum. Homurdanan yaşlı teyze gibi olmak istemem ama hakikaten hiç sevemedim, hiç. Üstelik de çıkar çıkmaz büyük bir heyecanla almış ve bekletmiştim.

Sevmememin birkaç öznel sebebi olabilir; birincisi ben pek çizgi romancı değilim, hiç olamadım. İkincisi benim gibi Cohen'e bayılan, hayatını didik didik ezberlemiş, hakkında yapılmış neredeyse tüm filmleri izlemeye, yazılmış kitapları okumaya çalışan insanlar olmayabilir bu kitabın hedef kitlesi. Bana fazlasıyla yavan ve sığ geldi.

Sığ demişken, Leonard Cohen bundan daha sığ anlatılabilir miydi bilmiyorum. Hiçbir şey bilmeden şu kitabı okuyunca en büyük mahareti kadınlara havalı yatağa atma cümleleri sayıp dökmek olan bir adam zannedersiniz kendisini. (Eminim o işi de iyi beceriyordu da, mevzu o değil.)

Bir kere zaten Cohen gibi birinin TÜM hayatını çizgi roman yapmak fikri baştan sorunlu bana sorarsanız, mümkün değil çünkü hakkını vermek. Belki hayatından bir kesiti seçmek daha doğru olurdu diye düşündüm okurken.

Bir sözüm de çeviriye, Mahir Ünsal Eriş çevirisi olduğu için bunu yazdığıma çok şaşkınım ama çeviriyi de çok sorunlu buldum. Bir örnek: Kitapta Judy Collins'e biri şöyle diyor: "Albümün için bu Beatles ve Donovan kapakları mükemmel ama senin kendi şarkılarına ihtiyacın var." Ne anladınız? Kapaklar? Anlaşılan orijinalinde geçen sözcük "cover" - bunu yorumları değil kapakları diye çevirmek nasıl bir dikkatsizliktir, kimse mi fark etmez, nasıl basılır bu cümle böyle? Sonraki baskılarda düzeltilir umarım.

Neyse evet. Olmadı. Bazen olmaz, ne yapalım, hayat.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tomás Nevinson
2022’de Javier Marias’ı kaybettiğimizde çok sarsılmıştım ama okunacak bir romanı daha olduğundan tam anlamıyla vedalaşmışız gibi hissetmiyordum. Fakat işte okudum, buraya kadar. Tomas Nevinson, bence çağımızın en büyük kalemlerinden biri olan Marias’tan okuduğum, okuyacağım son roman. Bitti - bu bir veda. Hayatta bir şeyi son kez yaptığımızı bilerek yapışımız pek azdır - son görüşme, son sevişme, son sarılma olduğunu bilmeden bakar, sevişir, sarılırız genelde. Bu kez biliyordum ve bunu bilmek tüm okuma deneyimimi baştan aşağı değiştirdi.

Berta Isla’nın devamı değil de, Marias’ın kendi tabiriyle “çifti” Tomas Nevinson. Berta’nın eşi Tomas’ı daha iyi tanıyoruz bu kitapta. Aynı hikâyeyi bir de onun gözünden okumuyoruz, Berta Isla’dan epey sonra, 90larda geçiyor anlatı. Gizli servisten ayrılmasından bir süre sonra yeni bir görevle geri dönüyor, vaktiyle ETA üyesi olan bir kadını bulması gerekiyor Tomas’ın. Bir kasabada yaşayan üç kadından bir tanesi o, çok sayıda insanın ölümüne sebebiyet vermiş bir kadın, onu tespit etmek üzere kasabaya yerleşiyor Tomas Nevinson.

Öncelikle - Marias okurken bana neler olduğunu unutmuşum, yine üç gün uykusuz gezdim. Asla ama asla bırakamadım kitabı, nasıl bu kadar kuşatıcı yazabiliyor, anlamak güç. Üstelik de en iyi romanlarından biri değil bu şüphesiz, hep yaptığı şeyi yine yapıyor, öyküsünü anlatırken insanın nüvesine dair akıl yürütüp duruyor ama diğer kitaplarındaki kadar iyi becerdiğini söyleyemem bu kez. Marias okurken bir anda durup yazdığı bir cümle üzerine uzun uzun düşündüğüm çok olurdu, bu kitapta çok az oldu. Suç ve adalet fikrine fazlaca odaklanıyor ve merceğini genişletmiyor. Tekrara düşüyor diyemem, Marias hep takıntılı şekilde tekrarcıdır ama odak genişlemediği için biraz kuru kalıyor bence.

Yine de, yine de... Marias’ın en iyi romanlarından olmasa da büyük bir roman bence Tomas Nevinson. Ve Saliha Nilüfer çevirisi elbette kusursuz. Böyle zor bir metin bundan daha iyi çevrilemezdi kanımca.

Ah, Marias. Kitabı bitirdiğin Yeats şiiriyle vedalaşalım o halde senle. Senin “değişen yüzündeki hüznü” çok sevdik. İyi ki bu dünyadan geçtin. Sana müteşekkiriz.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yeni Yaban
2020 Booker Ödülü kazananı Shuggie Bain’i okuyup epey zayıf bulunca o seneki diğer adaylardan kütüphanemde hangileri var bir bakayım dedim ve kısa listeye seçilen Diane Cook kitabı Yeni Yaban’ı gördüm. Yani Allah Allah, kısır bir sene miymiş, o seneki komitenin bir sıkıntısı mı varmış, sorun neymiş acaba? Bu soruları soruyorum zira Yeni Yaban da bence baya vasat bir kitap.

Son zamanlarda sayıları çokça artan “ekodistopya”lardan biri kendisi; iklim krizinin etkisiyle yaşanmaz hale gelmiş bir dünyada geçiyor. Şehirdeki hava kalitesinin düşmesiyle beraber özellikle çocukların sağlıklarını ciddi biçimde yitirmeye başladıkları bir evrendeyiz. Ülkenin endüstrileşmeden korunmuş tek bir eyaleti var, Yeni Yaban oranın adı. Bir grup insan orada yürütülecek bir araştırma için gönüllü olarak o eyalete gidiyor, içlerinde artık akciğerleri şehir havasını kaldıramaz hale gelen kızı Agnes’i kurtarmak derdinde olan Bea da var. Anlatı genelde Bea ve Agnes’e odaklanıyor. Yeni Yaban’ın katı kuralları var, arkada iz bırakmak yasak, doğaya zarar vermek yasak, bir yerde uzun süre kalmak dahi yasak - göçebe olmaya mecbursunuz.

Bence yazarın kurduğu dünya epeyce ilginç, bu göçebe topluluğu hakkıyla yazabilmek için yeryüzünde hala var olan ve doğanın içinde yaşayan türlü kabileyi incelemiş, anlaşılıyor da. Ancak maalesef bundan ibaret gibi. Distopyada okuru o dünyaya ikna etmek önemlidir malum, başta insan ikna oluyor ama sonrasında o kadar havada kalıyor ki bazı şeyler, öyle anlam veremeden okumaya devam ediyoruz. Karakterlerimiz neyi niye yapıyor, bu distopik evrenin kuralları tam nedir, motivasyonları ne, araştırma nedir, kafalarına göre şehre dönebiliyorlarsa mesele ne filan, anlamak güç.

Bu kitapta en sevdiğim şey Agnes ve annesi Bea arasındaki ilişki oldu. Bence Bea’yı çok daha iyi yazabilirmiş Diane Cook, o da epey tutarsız bir karakter olmuş ama kızıyla ilişkisini okumak epey ilginçti, özellikle “anneler böyle yapmaz - eh, bu anne yaptı” diye özetleyebileceğim büyük kavgaları çok iyi yazılmıştı.

Neyse, bir ekodistopya olarak kötü, bir anne-kız anlatısı olarak fena olmayan bir roman diyebiliriz özetle.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Suç ve Ceza
20 sene sonra yeniden Suç ve Ceza... Suç ve Ceza’yı ilk kez 16 yaşımdayken okumuş, ite kaka bitirmiştim, üstelik kendisini ne kadar anlayabildiğim de ziyadesiyle meçhuldü bence. Şimdi tüm Dostoyevski külliyatını en baştan, kronolojik olarak ve eksiksiz okuma projem kapsamında yollarımız tekrar kesişti; bu kez kitabı okumadım da içtim resmen. Vaktiyle zar zor bitirdiğim kitabı şimdi müthiş sürükleyici buldum - kitabı da insanın pratiklerinin ne biçim değişebildiğine ve beynin nasıl bambaşka bir hale gelebildiğine şaşırarak okudum.

Kim Raskolnikov, yahut kaç Raskolnikov var? Bu soruları yanıtlamaya çalıştım okurken ama kesin yanıtlar bulmak mümkün değil sanıyorum. Bu kitabın eskimeyen bağlamının, azalmayan kudretinin, köhneleşmeyen derdinin de sırrına vakıf olmaya çabaladım ama ne kadar başarabildim bilmiyorum.

Suç ve Ceza’nın büyük becerisi çelişkilerde gizli sanki, Dostoyevski’nin insana dair çelişkileri ortaya koyabilme becerisinde yahut. İnsan: en bencil arzularını, en vahşi itkilerini süsleyip meşrulaştırmakta onca yetkin, kendini kandırmakta onca deneyimli, kendi hikâyesini kendisine bambaşka anlatmakta onca mahir; kendi sıradanlığını, korkaklığını, önemsizliğini kabullenmekte onca âciz.

Bu kitabın sorgulamadığı, sorgulatmadığı temel bir konu var mı bilmiyorum. Bir romanı “eksiksiz” diye tanımlamak mümkün müdür emin değilim, bugüne dek hiçbir roman için bu sözcüğü kullanmak ihtiyacı duymadım, çünkü romanda “tamamlık” aramaz insan, aramamalıdır da, ama insan bunu okuyunca pekala bir romanın eksiksiz olabileceğini anlıyor. Vicdan, ahlak, toplum, hukuk, suç, adalet, iyilik, akıl, aşk, din... Hepsini, hepsini yeniden düşünmeye davet ediyor Dostoyevski bizi. Fantastik olmayıp da insanın gerçeklikle ilişkisini bu ölçüde dönüştüren; bizzat gerçekliği, rasyonel olanı sorgulatan, bunca zamansız bir roman yazabilmek... Ne diyeyim ki. “Beyaz Geceler” filan gibi romantik eserlerinle aramız bi açılır gibi olmuştu sevgili Dostoyevski ama Yeraltından Notlar ile yeniden alevlenen aşkımız sürecek gibi. Yazarlığının en sevdiğim dönemine geldim, bence bundan sonra önümüz açık.

Saygılar ve teşekkürler. Muhtemelen 20 sene sonra aynı sayfalarda bir kez daha buluşuruz zaten.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir