Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mumyanın Uyanışı: Antik Mısır Hikayeleri
1988 Nobel Edebiyat Ödüllü Necib Mahfuz ile tanışma kitabım oldu Mumyanın Uyanışı. Yazarları öyküleriyle tanımayı seviyorum ama beş kısa öyküden müteşekkil bu minik kitap pek bir fikir vermedi Mahfuz hakkında. Tamamı Antik Mısır'da geçen yahut Antik Mısır'la bir biçimde ilişkilenen beş öyküden oluşuyor kitap.

Kitaba ismini de veren Mumyanın Uyanışı sürükleyici ve ilginç bir metin ancak içlerinde en sevdiğim Kutsanan Kötülük adlı ilk öykü oldu. Dünyanın düzeninin düzensizlik oluşuna, kötülüğün ortadan kaybolmasının, işi kötülüğü kontrollü biçimde gütmek olan birilerinin (iktidar sahipleri tabii bu birileri) işsiz kalmasına sebebiyet vereceği gerçeğine dair yazılmış bu küçük öykü, kitaptaki en akılda kalıcı ve özgün metindi bence.

Öykülerin hiçbiri kötü değil ama hiçbiri de çok iyi değil, o kadar nötr ki kitaba duygum, açıkçası ne yazacağımı bile bilemiyorum. Bazı öykülerdeki kıssadan hisse tadındaki mesaj kaygısı beni biraz uzaklaştırdı, bazılarındaki masalsı dili, kutsal kitaplardaki ve kadim metinlerdeki anlatılara benzeyen üslubu ise sevdim.

Sonuçta ziyadesiyle ortada kaldım. Mahfuz'a dair bir şey söyleyebilecek durumda değilim ama henüz, erken. Daha çok romanlarıyla tanınıyor zaten kendisi, romanlarıyla da biraz haşır neşir olayım da, sonra bakalım anlaşabiliyor muyuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mario ile Sihirbaz / Toplu Öyküler II
1929 Nobel Edebiyat Ödüllü Alman yazar Thomas Mann’ın toplu öykülerinin ikinci cildi olan Mario ile Sihirbaz’ı, ilk cilt olan Zor Saat’e kıyasla daha çok sevdim, özellikle derlemeye ismini de veren Mario ile Sihirbaz’ın çok iyi bir metin olduğunu söylemek isterim.

Mann’ın geç dönem öykülerini içeren derleme, 1919-1943 arasında yazdığı öykülerden oluşuyor. İlk ciltteki öykülerinden pek çok açıdan farklı bu metinler. Erken dönem öykülerinde, bazı romanlarında da (Venedik’te Ölüm ve Tonio Kröger ilk aklıma gelenler) akıl yürüttüğü sanat ve sanatçı sorunsalına odaklanırken, burada insanın nüvesine dair yazıyor ki ben bu biçimde yazdığı metinleri çok daha ilginç buluyorum. Mann müthiş bir gözlemci ve insanın örtülü, karanlık yanlarını bulup çıkarmayı çok iyi becerdiği muhakkak.

Kitaba adını veren Mario ile Sihirbaz’a bu çerçevede özellikle değinmek isterim. Tuhaf, grotesk bir metin bu. Bir tatil kasabasına gelen bir hipnozcuyu anlatıyor. Sürükleyici, kendini merakla okutan bu metnin 1930’da yazıldığını göz önüne alınca hikâye bambaşka bir boyut kazanıyor. Bu tuhaf adamın kendisini izlemeye gelen kitleye istediği her şeyi yaptırabilmesi, onların üzerinde kurmayı başardığı iktidar ve kitlenin koşulsuz teslimiyetinin bir Nazizm eleştirisi olduğunu anlamak güç değil, nitekim öykü yayınlandıktan sadece 3 sene sonra ülkesini terk edecekti yazar.

Yine aynı şekilde, 1943 tarihli Kanun öyküsü, kutsal kitaplarda anlatılan İsrailoğullarının öyküsünün Mann’ca yorumlanmış versiyonunu içeriyor. Yahudi soykırımının gelmekte olduğunu çoktan görmüş olan yazarın, bu tarihte bu metni yazmış olması da şüphesiz bir tür direnme ve ses verme çabasıydı.

Mann’ın şahane gözlemlerini, ironik üslubunu, yer yer epeyce modernist bir biçime bürünen dilini ve derinlikli kurgularını özlemişim. Bu külliyat bitecek ama bakalım ne zaman? Bir yanım da bitmesin istediği için, halimden memnunum aslında.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Koca Gringo
1914’te Meksika’da kaybolan ABD’li gazeteci / yazar Ambrose Bierce’ın biçimi bilinmeyen ölümünün Fuentes’in hayal gücünden çıkma versiyonu bu kitap. (Filme de uyarlanmış, fena da değil diyorlar.) Bierce’dan haberdar değildim, bu vesileyle tanıştım, araştırdım, pek nev‑i şahsına münhasır biriymiş anlaşılan, kendisiyle tanıştığım için memnunum. Kitap tipik bir Fuentes kitabı diyebiliriz, arkada tarih yazılmakta, dönüşmekte, akmakta (sıklıkla gördüğümüz gibi Meksika tarihi – üstelik bu kez devrim dönemi). Önde ise her zamanki gibi nefis mikro insan hikâyeleri. Harika karakterler, pek tutkulu sevişmeler (sevişme kısımlarında ve dışında – Fuentes’in vücut sıvılarına dair yazdığı şeyleri acayip büyüleyici buluyorum ya, adam zaman zaman Meksika tarihini vücut sıvıları metaforlarıyla anlatıyor ve o nasıl anlatmak!), aşklar, intikamlar, hırslar, kinler. Yine ziyadesiyle epik, nefis bir eser. Canım Fuentes, canım benim. “Generalin giyinikken bile çıplak olduğunu anlattı ay yüzlü kadın. Nasıl ki o konuşurken bile sessiz bir adamdı. (…) Dil bizim eşyayı görmemize izin verir. Söz yoksa hepimiz körüzdür.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kırlangıçlar Gibi Geldiler
150 sayfalık bir roman insanın en derinine nasıl nüfuz edebilir, işte böyle. Amerikan edebiyatına biraz mesafeli olduğumdan açıkçası ne kadar bana hitap edeceğinden emin olmayarak başladığım William Maxwell romanı Kırlangıçlar Gibi Geldiler içime içime işledi. Bir yazar nasıl tüm karakterlerini böyle şefkatle anlatabilir, üstelik bunu aklımıza ilk gelen sevgi sözcüklerini kullanmadan yapabilir, hayran oldum. Nasıl duru bir anlatım (şüphesiz bunda Çiğdem Erkal’ın kusursuz çevirisinin de payı büyük), nasıl naif, kendi halinde, nasıl gerçek bir kitap.

1918’de Amerika’nın Illinois eyaletinde bir kasabada geçiyor kitap. Bunny ve Robert adlı iki çocukları olan Morison ailesi, tam savaşın bittiği ve İspanyol gribinin dünyayı kasıp kavurduğu bir dönemde üçüncü çocuklarını bekliyor. Önce Bunny’nin, sonra abisi Robert’ın, en sonda da babaları James’in ağzından dinliyoruz hikâyelerini.

Salgın, kapanma, ölüm korkusu, endişe. Maalesef son yıllarda hepimizin hemhal olduğu kavramlar. Kitaba sinmiş bir tekinsizlik var ama yumuşacık bir başka hisle kol kola yürüyor o tekinsizlik. O hissi sanırım “nazik” olarak tanımlamak da mümkün. Bazı kitaplar tuhaf bir nezaket taşıyorlar, yazar sanki her cümlesinde karakterlerini de, okuru da incitmemek için çabalıyor gibi hissediyor insan okurken. Bu naiflikte çok kitap yok, o yüzden karşıma bunlardan çıktığında bambaşka bir sıcaklık duyuyorum.

Üç erkek anlatıcı olması yanıltmasın; büyük de bir kadın hikâyesi bu aslında. Çünkü bu üç erkeği de anneleriyle ilişkisi üzerinden dinliyoruz, anne neredeyse tanımlayıcı, belirleyici, kimlik verici unsuru bu öykünün. Sadece anne Elizabeth değil, kitaptaki diğer kadınlar da çok akılda kalıcı karakterler, özellikle teyze Irene öyle güzel anlatılmış ki.

Büyük yazarlık böyle bir şey işte, azıcık sayfada bir dolu karakteri böyle derinleştirerek anlatabilmek, okura böyle geçmelerini sağlamak, böyle süssüz, ihtişamsız yazıp böyle nüfuz edebilmek... Hayranlıkla okudum.

Resmen bana Amerikan edebiyatı sevdireceksiniz bay Maxwell. Dilimize çevrilen “Hadi, Yarın Görüşürüz”ünüzü de okumayı iple çekiyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Fukaranın Ahı & Şahane Atasözleri Defterim
Ne zaman bir hikâye anlatsa onu bir atasözüyle süsleyen müstesna insanlar vardır malum, sayıları azdır ama vardırlar. Ben bu kitap sayesinde tam tersinin de mümkün olduğunu ilk kez öğrendim: her atasözüne bir hikâye anlatmak da mümkünmüş!

Yani mümkünmüş dediğim, herkesin harcı bir iş değil şüphesiz ama Başar Başarır yapmış. Hem de ne biçim yapmış, mest oldum okurken. Kendisinin nasıl bir eşya biriktirici olduğunu Pandora'nın Merakı'na geldiğinde anlamıştım, eşya kadar atasözü de biriktiriyormuş, seziyordum ama bu kadarını bilmiyordum. Biriktirdiği atasözlerinden bir seçki bu kitap (ya da kendi tercih ettiği ifadeyle; defter). Çok iyi bildiklerim de vardı içinde, hayatımda ilk kez duyduklarım da. Ama her birine dair anlattıklarını çok sevdim.

Kitabın girişindeki şu kısmı burada da aktarmak isterim, bence çok önemli çünkü: "Söz varlıkları yanlış şeyler söyleseler de kıymetlidir. Kim olduğumuzu, nereden gelip nereye gittiğimizi gösterirler. Ayrıca doğru ve yanlış ikiliği değişkendir. Çağa, döneme göre salınır durur." Yine en başlarda atasözlerini nasihat gibi değil de, belki birer temenni, birer dua gibi algılamak gerektiğine dair söyledikleri de nefis, aklıma kazıdım bu bölümü.

Bu girizgahla başlayıp heybesindeki atasözlerini döküyor Başar Bey. Onlara dair akıl yürütüyor, kiminin kökenini didikliyor, kiminin örtülü anlamını keşfe davet ediyor, kiminin kardeşini buluyor, kiminden yola çıkıp hikâyeler anlatıyor. Bu hikâyelerin kimi son derece kişisel (mesela o sünnet hikâyesi! çok güldüm ona), kimiyse müthiş ufuk açıcı (Brueghel'in Mavi Pelerin'ine dair olan mesela).

Ezcümle, bir sürü şey öğrendim, çokça şaşırdım, epey güldüm; çok sevdim. Bir de küçük kişisel not: Bu kitabı imzalayıp yollamıştı bana sevgili Başar Bey - söz güzelliğinden yola çıkıp yazılmış bir kitap ancak bu kadar "güzel" imzalanabilirdi sanırım: "İpek kuzu Eylül'e..." Adeta ben de bir atasözü kahramanı olmuşum gibi değil mi? Beynim mesela "İpek kuzu dikenli çalıda dolanmaz" filan diye tamamlıyor cümleyi gayriihtiyari.. Ne mutlu bana o halde!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Can Kırığı
"Korkunç suçlar işlendi... Bütün yapılanlar, hatta en barbarca, en insanlık dışı olanlar bile imparator adına haklı görünüyordu... Bir daha asla böyle şeyler olmasın, asla... Ben kara kuvvetlerinde teğmen olmaktan utanç duydum... Hayatta kalmış olmaktan utanç duydum."

Akira Mizubayashi'nin Can Kırığı romanını okumak hiç aklımda yoktu ancak bir arkadaşımın çok tatlı bir mektupla kitabı bana göndermesi üzerine başladım hemen. "Dünyanın bütün hayaletlerine" ithaf etmiş kitabı Mizubayashi, okuyunca o kadar anlamlı hale geliyor ki bu ithaf. 1938 yılında, babası askerler tarafından kaçırılan 11 yaşındaki Rei'nin öyküsünü izliyoruz kitap boyunca. Babasından geriye sadece askerlerce paramparça edilen bir keman kalıyor, işte tüm öyküyü bu keman üzerine inşa ediyor yazar.

2000'lerin başına dek geliyoruz bu kemanın izinde. Köksüzleştirilen, ailesinden, ülkesinden koparılan Rei'nin babasının hayaletini yaşatma çabasına şahit oluyoruz. Bir yanda Japon-Çin Savaşı ve tabii ardından kopan İkinci Dünya Savaşı, diğer yanda küçük bir çocuğun kendini var etme hikâyesi. Gücün, iktidarın, hırsın sıradan insanlara neler yaşatabileceğini, iyiler ve kötülerin o kadar da net olmayabileceğini, iktidarın pekala kendi çocuklarının da ruhunu emebileceğini anlatıyor bu öyküyle yazar. Ve tabii kimlik meselesini ana eksen olarak belirliyor. Kim olduğumuzu dilimiz mi belirler, ırkımız mı, yaşadığımız yer mi? Kendimizi kim olarak, kimlerden olarak tanımlıyorsak oyuzdur aslında demeye çalışıyor bence Mizubayashi bu öyküyle. Sunî ve inşa edilmiş tanımların dışında düşünmeye, varoluşumuzu, aidiyetlerimizi kendi tercihlerimizle tanımlamaya çağırıyor bizi. Kökler ve kimlik arasındaki ilişkiyi dönüştürmeye bir davet aslında bu - tercih edilmiş aileler, tercih edilmiş bağlar kurmaya bir davet.

Hikâye yer yer fazlaca tesadüflere sırtını dayıyor, bu açıdan bir inandırıcılık sorunu olduğu şüphesiz ama insan kendini kaptırıveriyor yine de. Bir noktada gerçekçiliğini sorgulamayı bırakıp kendimi hikâyeye teslim ettim, böyle bir hikâyenin mümkün olabileceğine inanmak istedim, inandım, çokça duygulandım, birazcık ağladım.

Bana çok iyi geldi bu iyi kalpli masal.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ben, Tituba & Salem'in Kara Cadısı
Yine pek övülen bir kitap bana gram nüfuz edemediği için homurdanmaya geldim maalesef. Kitabın sevenlerinden af dileyerek başlayayım.

Karayipli-Fransız yazar Maryse Conde'nin "Ben, Tituba: Salem'in Kara Cadısı" romanı muhteşem olabilecek bir hikâye nasıl çok kötü anlatılırın örneği resmen. Ünlü Salem Cadıları davasında yargılanan kadınlardan biri olan Tituba'nın hikâyesini anlatıyor kitap. Elimizde Tituba'ya dair 1692'de gerçekleşen davanın kayıtları dışında çok fazla kaynak olmadığı için tabii epeyce kurmaca katmak durumunda kalmış Conde kitabına.

Tituba'nın öyküsü son derece trajik. Salem davalarını zaten hepimiz az çok biliyoruz, 200'den fazla kişinin yargılandığı, 19 kişinin cadılık faaliyeti güttükleri için asılmalarıyla sonuçlanan, insanlık tarihinin utanç verici histeri anlarından bir tanesi daha. Bu süreci ve bu kadınlardan birini anlatmak fikri müthiş, ama o nasıl yavan yazmaktır ya!

Bir kere sürekli olarak ortaya politik pozisyon koyma kaygısı çok yorucu. Özgürlükçü, feminist, ırkçılık karşıtı. Üç cümlede bir buna vurgu var, oysaki zaten böyle bir kitabı elimize aldığımızda hikâyenin bu perspektifen anlatılacağını tahmin ediyoruz hepimiz. Kitap 1986'da yayınlanmış ancak dili sanki 1886'da yazılmışcasına eski, kuru, geleneksel. Bu arada Amerika'nın ırkçılıkla ve kölelik geçmişiyle yüzleşmesinin hala sürdüğünü düşünecek olursak, bu kitabın 1986'da epeyce ses getirdiğini tahmin edebiliyorum ancak sahiden kötü yaşlanmış bir metin bu. Son derece didaktik ve yazar Tituba'nın duygusunu okura geçiremiyor bence. Arka arkaya olayları sıralamak yerine arada bir dursa, bize Tituba'nın duygularını daha çok anlatsa çok iyi olurmuş.

Okurken bu öyküyü Maggie O'Farrell anlatsa ne muazzam olurmuş diye düşünüp durdum. Tam onluk bir hikâye çünkü. O yazmış olsaydı Tituba'nın tüm acısını, korkusunu, cesaretini, öfkesini her şeyini içimde hissederdim muhtemelen; ancak maalesef Conde'nin aktarma biçimi bana hiç nüfuz edemedi. Ama yani hiç, düpedüz sıkıldım okurken.

Bu arada Maryse Conde'nin adı yıllardır ara ara Nobel için de zikredilirdi ama bu yılın başlarında hayatını kaybettiği için artık ödülü alma ihtimali kalmadı.

Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Toprak
"Doğru kadın senin sorunlarınla ilgilenen, ancak daha çok kendi sorunlarına zaman ayırmayı yeğleyen kadındır. Sevmeyi bilen ve günün birinde bu duyguyu çabucacık unutuveren kadındır."

Avusturyalı yazar Robert Seethaler'in -şimdilik- dilimizde yayınlanmış tüm kitaplarını okumuş oldum Toprak'la beraber. Okudukça daha çok, daha çok seviyorum kendisini, sanırım bugüne dek en sevdiğim kitabı da Toprak oldu.

Avusturya'nın ücra bir kasabası olan Paulstadt'ın mezarlığındayız; ölülerin seslerini işitiyoruz. Toprağın altındakiler konuşuyor, kendi öykülerini anlatıyorlar bize. Çünkü, diyor yazar, "insan ancak ölümü geride bıraktıktan sonra yaşamı hakkında kesin bir yargıya varabilir."

Her bölümde bir başkasının hikâyesini dinliyoruz, kimi hikâyeler çakışıyor, bazı karakterler yeniden karşımıza çıkıyor, anlatılar birbirine bağlanıyor. Kimi zaman birlikte yaşanmış hayatların iki insanın zihninde nasıl bambaşka yer edebileceğini görüyoruz; hatıranın biricikliği, hafızanın güvenilmezliği insana fena dokunuyor.

Kimi ölülerin pişmanlıklarını işitiyor, kiminin sevilemeyişine dertleniyor, kiminin sevme biçimine hayranlık duyuyor, kiminin savaşla imtihanına tanıklık ediyoruz. Ölüler, uzaktan seslendiklerini, arkalarına bakarak anlattıklarını belli eder biçimde konuşuyorlar; soğukkanlılar ama asla duygusuz değiller - zaten kitabın bende hayranlık uyandıran kısmı bu oldu. İnsanın içine içine işlemeyi ama bunu dramatize etmeden; nostaljiye, kasvete, duygu sömürüsüne, acındırmaya, vahlanmalara başvurmadan yapmayı başarmış Seethaler. Her ölüye kendine has bir ses vermenin de bir yolunu bulmuş ki bu kadar çok karakterli bir metinde kolay iş değil bu yaptığı.

Sanki tüm karakterlerine şefkat duymuş gibi hissettim okurken, o duygu okura da geçiyor. Bir devri, o devri yaşamış ve göçüp gitmiş insanların ağzından anlatmak, bir kasabanın bu biçimde bir fotoğrafını çekmek bence şahane bir fikir, hele bu kadar ustalıklı biçimde hayata geçirilince insan iyice vuruluyor.

Regaip Minareci'nin çevirisi de her zamanki gibi müthiş.

İyi ki okudum, siz de okuyun.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tütüncü Çırağı
Ay içime işledin Franz, kalbimi titrettin. Ne güzel, ne özel bir karakter yaratmış Seethaler.

Avusturyalı yazar Robert Seethaler'den okuduğum üçüncü kitap oldu Tütüncü Çırağı, gitgide daha çok seviyorum kendisini. Bu kitaba bir bildungsroman demek yanlış olmaz sanırım; köyden şehire, bir tütüncünün yanında çıraklık etmeye gönderilen Franz isimli bir genç adamın dünyayla, kötülükle, kinle, ırkçılıkla, aşkla, şiddetle, acıyla tanışma öyküsünü okuyoruz. Hayatı boyunca küçük kasabasının dışına hiç çıkmamış olan bu naif delikanlı kendisini 1937 yılının Viyana'sının göbeğinde buluyor. Nazilerin günden güne güçlendiği, gamalı haçların şehri kuşatmaya başladığı, hayatta kalmanın güçleştiği bir zaman bu.

Bu kabusun içinde kendine bir dost ediniyor Franz: Sigmund Freud. Çalıştığı tütün dükkanının müşterisi olan bu meşhur profesöre kendini resmen zorla sevdiriyor, içine düştüğü ruhsal karmaşayı onun yardımıyla aşmaya çalışıyor. Onun "tavsiye"siyle aşık oluyor, aşk acısından kurtulmak için yine Freud'un kapısını çalıyor; şehir faşizme doğru sürüklenir, insanlar bir bir ortadan yok olurken kendi varlığını bile anlamlandırmakta güçlük çeken bu genç adamın yolu sık sık Freud'a düşüyor.

Ancak kitapta beni Freud kısımlarından çok Franz'ın tütüncü dükkanının sahibiyle kurduğu ilişki etkiledi. Tanımlanmamış bir baba-oğul ilişkisi gibi bir ilişki onlarınki ve Seethaler o kadar iyi yazmış ki insanın kalbini titretiyor. Franz'ın naifliği, kaybolmuşluğu, belki kısmen dünyaya dair bilgisizliğinden devşirdiği cesareti, kötülük karşısındaki tavrı, kendine devşirdiği rutinlerden yarattığı güven duygusu, o genç adamdan doğan kahraman... Seethaler, tüm kitaplarında olduğu gibi burada da son derece güçlü bir atmosfer yaratmayı başarmış, Viyana tüm renkleri ve tüm karanlığıyla insanın önünde beliriyor resmen.

Ezcümle, çok sevdim. Şu pasajla bitireyim: "Aslına bakarsan yolları bilmek bizim hamurumuzda yoktur. Aksine, yolları bilmemek var bizim hamurumuzda. Dünyaya cevap bulmak için değil, aksine soru sormak için geliyoruz. İnsan, deyim yerindeyse kesintisiz bir karanlığın içinde el yordamıyla yolunu bulmaya çalışır ve ancak çok şanslıysa bazen bir ışık noktasının parıltısını görür."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ağustosta Görüşürüz
Bu meseleyi ne yapsam ne etsem derken kendimi Ağustos'ta Görüşürüz'ü okurken buldum. Gabriel Garcia Marquez'in ölmeden önce üzerinde çalışıp beşinci taslağa kadar getirdiği ancak Alzheimer ile mücadele ettiği son yıllarında yarım bıraktığı ve "asla yayınlanmasın" dediği o kitap kendisi... Oğulları yayımlamaya karar verdiler. Mevzubahis oğullar, Marquez ekranda görmeyi asla istemediğini bin kere beyan etmesine rağmen Yüzyıllık Yalnızlık'ın haklarını da ölümünden sonra Netflix'e sattıkları için zaten sabıkalılar, o nedenle kafam çok karışıktı bu kitapla ilgili. Hem merak ediyordum, hem Gabo'nun kemiklerini sızlatacak bir şey yapmak istemiyordum.

Neyse, sonuçta Can Yayınları kitabı göndermiş bana, ben de okudum. Bu kitap ne kayıp bir başyapıt olacak kadar iyi, ne de sonsuza dek gizli kalması gerekecek kadar kötü. Ham olduğu söylenemez, sonundaki yayıncı notunda da okuyoruz zaten, Marquez üzerinde epeyce çalışmış ama yazarın diğer eserlerine göre zayıf olduğu şüphesiz. Zaten aynı karakter (Anna Magdalena Bach) üzerine olacak birkaç novellanın biriymiş kendisi, Marquez'in aklındaki hepsini beraber yayımlamakmış, öyle olsa muhtemelen çok daha başka bir lezzeti olurdu.

Bu haliyle de yayımlanabilir düzeyde, ama Marquez kendi eserleriyle çıtayı arşa çıkardığı için, bir Marquez eseri klasmanında değil elbette. Her sene annesinin ölüm yıl dönümünde annesinin mezarını ziyaret etmek üzere bir adaya giden ve adada geçirdiği o tek gecede kocasını başka biriyle aldatan Anna Magdalena'nın hikâyesini okuyoruz. Metin yarıda kesiliyor, devam etse bu kadına, annesine ve aslında iyi anlaştığı kocasına dair metin derinleşecek gibi gözüküyor ama işte elimizdeki bu kadar. Mesela karakterine niye Johann Sebastian Bach'ın eşinin adını vermiş Marquez, bunu anlayamıyoruz elimizdeki kitaptan.

Neyse, sonuçta tatlı bir minik öykü bu ama yayımlanmasa da olurmuş bence. Marquez'in kaleminden çıkmış yeni kelimeler okumak heyecan verici olsa da, dediğim gibi Marquez külliyatının genel çizgisinin epey altında. Umarım yazarla bu kitapla tanışan genç okurların sayısı çok fazla olmaz.

Rodrigo ve Gonzalo, size de ne diyeyim... Şart mıydı yani? Lüzumsuz lüzumsuz hareketler. Neyse ya.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir