Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Guermantes Tarafı
Guermantes cemiyeti şimdiye kadar hatırlanacak bir anı olarak ortaya çıktı, "daha sonra anlatılacak bir cemiyet" için yeterince gizem yaratıldıktan sonra Proust yaşamının bu bölümüne doğrudan bir giriş yaparak gençliğinin büyüsünü hatırlıyor. Odaklandığı konular üzerinden konuşursak, burjuva ortamlarının gediklisi olması Guermantes tayfasına katılmasıyla gerçekleşiyor, öncesinde katıldığı yemekler, evine gelen misafirler yoluyla edindiği izlenimlerini aktarırken bu kitapta görkemli bir yaşam tarzının bir parçası haline geldiği için aristokratların ilişkilerini, yaşam tarzlarını anlata anlata bitiremiyor. Önceki kitaplarında her bir bölüm farklı insanlara ve farklı mekânlara pencereler açarken burada bütün pencereler Guermantes cenahına açılıyor, başlarda yer alan arkadaş ziyareti bile yaşamın farklı bir bölümü olarak değil, bu sihirli dünyaya giden bir yol olarak görülebilir. Yoğunlaşma noktası Guermantes familyası kısaca, gönül yaylarının tıngırdamasından dostlukların ve düşmanlıkların belirmesine kadar pek çok hadise bu ailenin merkezinde olduğu bir ana anlatı ve bir iki yan anlatı yoluyla sağlanıyor. Dikkat çekici bir mesele de Dreyfus Olayı'nın iyice alevlendiği zamanlarda aristokrasinin olaya zıt noktalardan bakarak gergin bir sosyal ortam yaratması. Şimdiye kadar Dreyfus bahsinin en çok geçtiği anlatı bu, Yahudi düşmanlığının yavaş yavaş ortaya çıkmasını da ilk kez burada, açık seçik görebiliyoruz.
Françoise anlatıcının olaylar arasında köprü kurması gerektiğinde temel taş olmaya devam ediyor, bütün taşralılığıyla ve peşin hükümlülüğüyle orada, yaşamı olduğu gibi görüyor ve pek bir süzgeçten geçirmeden anlatıcının bir parçası haline getiriyor. Yerleşilen yeni evin düzenlenmesi ve sorumluluğu yine kendisine ait, bu sebeple anlatı boyunca nerede karşımıza çıkacağını bilemiyoruz ama sürekli orada, varlığı okura farklı bir bakış açısı kazandırıyor, anlatıcının gözlemlerini kendisinin gözlemleriyle kıyaslayarak ikinci bir gözlemci haline gelebiliyoruz, okur çoğalıyor, tek bir bilince hapsolmamış oluyoruz. Tekil bir anlatı biçimi ne kadar zengin olursa olsun başka bir bilinçle tartılmadığı müddetçe kısıtlıdır, bu şekilde genişletilebilir. Genişletilmiştir; Françoise anlatıcıyı anlayabilecek tek insan olarak beliriyor ve tahlillerden nasibini alıyor. Sinirli bir insan, hassasiyeti ölçüsünde bencil, kendisinde gördüğü eksikleri başkasında görmek istemiyor. Guermantes Konağı'ndaki dairede anlatıcının Françoise'yla kıyası, anlatıcıyı soyluların yaşamına hazırlıyor bir bakıma. Daha keskin bir bilinç, daha iyi gözlemler. Mekânlar da bu yeni bilinçle tekrar kuruluyor, daha önce karşılaştığımız Combray Kilisesi'nin vitraylarına, duvar halılarına daha farklı bir duyarlılıkla yaklaşır anlatıcı, çocukluğunda yapıların bıraktığı izleri gençliğinin izlerinden tamamen ayırır ve yepyeni bir insan olarak izler yaşamı. Guermanteslar için çalışan hizmetçilerin inceliği de bu gözle incelenir, Jupien'in Mme de Guermantes'la geçirdiği zamanlarda edindiği bilgi, edebi derinlik ve soylu incelik, Françoise'nın niteliklerinden oldukça farklıdır ve anlatıcı için yeni bir şeydir bu, ilgi çekicidir. Tanışılan insanların inşası, o insanların davranışlarındaki en küçük detaylardan bile koca bir dünya kurulmasını sağlar. Guermanteslar'ın kurulumunda da bu teknik kullanılır; ailenin yaşadığı muhiti biçimlendirmesi, anlatıcının ailesiyle olan münasebetleri, evlerine girip çıkan çok mühim insanlar nispeten az bölümlemeye ve çokça psikolojik çözümlemeye yol açar.
Mme de Guermantes'a kesilen anlatıcının neden bu aileye taktığını da az buçuk anlarız, gönül işlerinin başladığı noktada anlatıcının daha keskin bir bakışa sahip olduğunu tecrübe etmiştik, o halde bu ilginç ve görkemli kadının yaşamına boğulacağız demektir ama öncesinde durmadan hasta olan anlatıcının babasında uyandırdığı kaygıyı ortadan kaldırması, bunu yaparken de Mme de Guermantes'a yaklaşması gerekiyor. Bir yandan yaşam durmadan akıyor, anlatıcı yeni anımsayış biçimleri buluyor, örneğin bir şiirin bir hecesini hatırlayamadığı için şiirin tamamının silinip gitmesi gibi kayıpların yanında önceden gördüğümüz tiyatro salonunun yeni anılara zemin hazırlıyor. "İnsanoğlunun eserlerini görme kuruntusunun, meraklı tanrıçaları eşiğine getirdiği, yaklaşılması imkânsız bütün bu barınakların arasında en ünlüsü, Guermantes Prensesi'nin locası namıyla bilinen loş kütleydi." (s. 994) Hayal gücünü "daima istenenden farklı bir şey çalan bozuk bir laterna" olarak niteleyen anlatıcı için farklı zamanların anıları bir araya getirilip tekrar ayrıştırılır, bu kez Prenses için. Locadan atılan bir bakış, verilen bir selam, anlatıcının sanat hakkındaki görüşleriyle birleşip yeni bir pencere oluşturur. Net bir pencere değil bu, Mme de Guermantes görünümünü sürekli değiştirdiği için anlatıcının bilincini de yönlendirir ve anılar arasında bir uyumsuzluk yaratır. Netleşen panorama tek bir an için geçerlidir, örneğin birçok aristokratın katıldığı bir yemek sekansında. Anlatıcı, yakın arkadaşı ve Mme de Guermantes'ın yeğeni olan Saint-Loup'yu karargahında ziyaret ederken berrak bir manzarayla karşılaşırız, askerliğin doğasının ve askeriyedeki hiyerarşinin incelenmesi son derece yalındır ama aşık olunan kadın ortaya çıktığı zaman bir tedirginlik, her şeyi bir düzleme oturtma kaygısı sezilir.
Anımsama nesnelerine yenileri katılıyor arada, örneğin Saint-Loup'nun emir erinin getirdiği kakao, ilk kitaptaki madlen gibi bir etkiyle tat duyusunun anıları biçimleyişindeki etkisini gösterir, anlatıcı odasının penceresinden gördüğü manzarayı onca zamandan sonra en ince ayrıntısına kadar hatırlar. Odalarla alakalı, aslında mekânla alakalı yorumlar bu anımsayışları zamanın peteğine yerleştirir: "(...) bu odalar topluluğu, sessiz bir hayatları olmakla birlikte bir insanlar kolonisi kadar gerçekti ve içeri girdiğinizde, onlarla karşılaşmak, onlardan kaçınmak, onları ağırlamak zorundaydınız." (s. 1034) Ağırlanan oda imgesi, mekânın da bilincimizde ağırlanan bir varlık olarak düşünülmesini sağlar, çok ince bir hassasiyet. Proust'un hakkında düşünmediği bir varlık olduğunu sanmıyorum, yaşamı şekillendiren her şey onun zihninden nasibini almıştır. Hemen her kitapta olduğu gibi burada da uykunun hiçlikle samimiyeti irdelenir ve uyku, olaylar arasında bir koridor olarak kullanılır. Odalardan karakterlere, karakterlerden zamanlara geçişler yapılır. "Çeşitli yıllara denk düşen sabit yerleri kendi içimizde bulmak daha iyidir." (s. 1043) Anlatıcı sadece yerleri değil, yaşama dair her şeyi kendi içinde bulur ve onları kendine has bir biçimde bir araya getirir. Uykuyu bu edimde bir derleyici olarak görebiliriz, uyku mühimdir. Uykuya dalmakla uyanmak arasında kişinin aynı kalması, ölümden sonra ruhun dirilişinin bir hafıza olayı olarak incelenmesi de üzerinde durulan onlarca düşünceden bazıları.
Mme de Guermantes'in kişiliği, popüler bir kadının sahip olması gereken bütün özellikleri taşıyor. Prenses edebiyat biliyor, siyaset biliyor, insan idaresini biliyor, toplumun her kesiminden insanla iletişim kurmasını biliyor, oldukça da güzel. Anlatıcıyı pek sevmediği söylense de çekim gücüne tutulan anlatıcı için ondan uzak durmak mümkün değil, kendini bir şekilde davet ettiriyor Prenses'in evine.
Birçok davette bir araya gelen birçok insanla yaşananlar bir yana, Mme de Guermantes'ın son daveti özellikle uzun tutulmuştur, anlatıcıda derin bir iz bırakan bu bölümün okurda sıkıntıdan kendi kafasına odunla vurmak gibi etkilere yol açtığı söylenmiştir ama sıkıntının bu büyük anlatıyla pek bir ilgisi yoktur, Fransız aristokrasisinin unvanları, entrikaları, çekişmeleri ve benzeri pek çok olguları anlatıcının zihninde beliren tek bir parçadır, metnin tamamını ele geçirmemiştir, metnin tamamını ele geçiren şey, detay oluşturma başarısının okurda yarattığı güvenilirlikle zenginleşen bir hatıra dizilimidir. Döngüsel bir dizilim; her şey hatırlanır, tekrar hatırlanır ve hatırlanan şey önceki biçimlerinden farklılaşır. Proust okumak -gerçekten- eşsiz bir deneyimdir, geriye kalan kitapları bütün bir seneye yayacağım sanırım, hemen bitirmek istemiyorum. Gerçi onca kişinin, olayın ve mekânın unutulmaması gerek, arayı açmamak gerek. Kısacası bu taraf, onca parçaya ayrılmış anımsayışın şimdiye kadarki en iyi bölümünü oluşturuyor. Bence.
Yanıtla
8
2
Destekliyorum  8
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Denizi Yitiren Denizci
Noboru'nun annesi iyi geceler diliyor, odanın kapısını kilitliyor ve yatak odasına gidiyor. Noboru yangın çıkmasından korkuyor, o zaman kurtulamayacak. Anneyle araya girmiş keskin bir ayrılık. Kilidin sesi Noboru'yu evinin diğer kısımlarından, annesiyle kurmaya çalıştığı bağdan koparıyor, tek bir mekâna hapsediyor. İkincisi, annenin bekçilik etsin diye Noboru'yu evde yalnız bırakması. Sağlıksız bir ilişki geliştirdikleri ortada, babanın yokluğunda anne-oğul ilişkisinin güdüklüğü en kritik yaşlarda, Noboru'nun çocukluğunda yaratılıyor. Annesini bir "dişi" olarak görüyor Noboru, biyolojik bağ oluşmadığı için karşı cinsten herhangi biri gibi anne, kendi yaşamına dönük. Evde yalnızken işgal askerlerinin duvarda açtıkları deliği keşfediyor, annesinin odası dikizlenmiş. Noboru, bir zamanlar kendisinin yerinde iri, sarışın, kıllı bir gövdenin durduğunu hayal ediyor, o kişinin gözlerini ödünç alıyor ve annesini dikizleyenlerden birine dönüşüyor. Ağlayıp sızlanmaya geldiği zaman artık eskisi gibi çocuk olmadığını, odaya dalmaktan vazgeçmesi gerektiğini duyuyor. Noboru'nun savaş sonrası travma dönemlerinde serpilen yaşamı zaten olabildiğine kırılganken annesinin dışlayıcı davranışlarıyla bitmez bir tekilliğe boğuluyor, çarpık davranışlarını bu temele oturtmak gerek. Sonrasında annesini gözetlemeye başlıyor, kendi dünyasındaki boşluğu evinin boşluğuyla bütünlüyor, on üç yaşına geldiğinde bir parçası olduğu çetesi boşluğu büyütüyor. Savaş sonrası nesli, Avrupa'da palazlanan varoluşçulukla etkileşimli, "kendilerine ve dehalarına inanan" birkaç çocuk. Otoriteden, yaşamın büyük bir bölümünden nefret ediyorlar ve bir şeyleri değiştirmek istiyorlar. Üreme, toplum, hepsi uydurma kavramlar onlara göre. Yüceltilen bireysellik tek inandıkları şey. "Babalar ve öğretmenler, baba ve öğretmen oldukları için, bağışlanmaz bir günah işliyorlardı." (s. 15) Noboru yüreğini çapa olarak imliyor, çürümenin arasında bir sabitlik, denizin sürükleyiciliğine bir nokta. Her şey kontrol altında, öfke çok kuvvetli, Noboru eyleme hazır. Kurulu bir halde bırakayım kendisini.
Tsukazaki, ticaret gemilerinden birinde ikinci kaptan. Noboru'nun annesiyle aralarında kuvvetli bir çekim oluşuyor, yemeğe çıkıyorlar, sevişiyorlar. Noboru için kutsal olan ikililerin bir parçası haline geliyor Tsukazaki; anne-Noboru ve anne-adam. Üçlenecek bir durumu ne pahasına olursa olsun engelleyeceğini söylüyor Noboru, kendi kendine. İkililer kusursuzluk demek, bozulmamalılar ama yaşamın akışı bozuma doğru uzanıyor. Tsukazaki'nin denizle olan ilişkisinin anneyle -Fusako diyeceğim bundan sonra- birlikte değişimini ele almalıyım, bir denizcinin denizini yitirmesiyle birlikte gelen facialara göğüs gerip geremediğini söylemeyeceğim ama bu konu mühim. Karaya yabancılaşma ve karayla tanışma süreci ruhunu yıpratmış durumda, bitimsiz tekrarlar "özel biri" olduğunu duygusunu ortadan kaldırmak üzereyken anneyle tanışıyor, kusursuz bir zamanlama. Başlarda uyandığı zaman kendisini gemide bulacağı inancı ortadan kalktıkça yaşadıklarının yol açtığı şaşkınlıktan da kurtuluyor, bir kadının evinde uyandı, kadın içten ve sıcak, oğlu sessiz, usul. Gemisini özlese de özleminde bir tavsama var, belki de kadın olarak düşünüp kendisini bıraktığı denizi yanlış yerde arıyordu, aradığı şey deniz değil, bir kadındı, yanlış eşleştirme yüzünden otuzlu yaşlarına geldiğinde özlemini çektiği sihirli yaşamına ulaşamayacağını düşünür haldeydi. Aradığı ideal aşkı bulamayacağını düşünüyordu, Fusako'yla seviştikten sonra bu ideal aşk fikrini ona açmamasının sebebi anlaşılamama korkusuydu ama korku da kayboluyordu yavaş yavaş. Yine de emin değildi, kadının yeterince derinlikli olmadığını, sadece bir "et parçası" olduğunu düşünüyordu. Kendisine gösterilecek incelikten başka türlü incelikler olduğunu da görecekti.
Anlatı kronolojik seyrederken biraz geriye dönüyoruz, Tsukazaki'yle Fusako'nun nasıl tanıştığını görüyoruz, Noboru'nun edilgenliği onu düşünmeye zorluyor, annesiyle bu yabancı adam arasındaki ilişkinin derinleşmesini kaygıyla izliyor. Adam onun için büyülü bir dünyanın kahramanı, bitmek bilmeyen denizlerden, dünyanın öbür ucundan çıkıp gelen bir serüvenci. Üstün bir varlık kısaca; Tsukazaki'nin karaya alışamaması da tetikliyor bu üstünlüğünü, garipliği çocukların gözünde kahramanlığa dönüşüyor, ta ki Fusako'yla ilişkileri başlayana kadar. Çete toplanıyor, yaşamın anlamsızlığı üzerine rutin konuşmalar yapılıyor, bu bölümde Mişima'nın varoluş kargaşasını çözmek için getirdiği çözümü Sartre'ın kafayı kırıp sağa sola ateş açan adamının eyleminde bulabiliriz; yok etmenin ve değişime yol açmanın bir anlamı vardır, eylemler ne kadar radikal olursa olsun eylenmelidir. Aşağı yukarı böyle bir şey. "İnsancıl olmamak her biri için onur duyulacak bir özellikti." (s. 51) Küçük bir hayvanın derisini yüzerler, anlama kavuşmak için uç noktalara kadar gidebilirler. Adamla kadının yakınlaşması gözlerinden kaçmaz, adamın aslında bir kahraman olmadığı, Noboru'nun annesiyle birlikte olmak ister istemez anlaşılır. Konumunu bir anda yitirir adam, o da otoritenin, baba figürünün bir parçası haline gelir. Denizdeki maceralarını bırakıp bir kadın için karada yaşamayı kabullenecek kadar düşük bir insandır çocukların gözünde, cezalandırılmayı hak etmektedir. Noboru, çetenin Tsukazaki için hazırladığı planı uygulamaya karar verir, annesiyle Tsukazaki'yi gözetlediği anlaşıldıktan sonra. Kopma noktasıdır bu; annenin öfkesi çocuğa güç verir, yetişkinlerin patlamalarına alışıktır, kendisini asıl yıkacak şey adamın göstereceği öfkedir. Tsukazaki'nin denizden kopuşu ruhunu değiştirmiştir, haşinliği ortadan kalktıktan, denizi Fusako'da bulduktan sonra sertliği giderek törpülenir, Noboru'yu dostça uyarmaktan başka bir şey yapmaz. Noboru için Tsukazaki'yi bitiren bir davranıştır bu, yaptığı kötülüğün karşılığında her türlü aşağılamayı hak ettiğini düşünürken, aşağılamayı neredeyse özlemle beklerken affedildiğini görmek, adamı gözünde iyice değersizleştirir.
Çete, hayvana yaptıklarının benzerini Tsukazaki'ye de yapmak ister, planlar yapılır. Klasik bir son aslında; Fusako'yla Tsukazaki'nin birbirlerinin korkularını törpülemeleri, yaşamlarının anlamlarını birbirlerine uyacak şekilde yontmaları tamamlanmaya yakındır, evliliklerinden önce son bir kez ayrılırlar, Fusako adamın döneceğini bilir, en azından buna inanır. Adam, çocukların davetine icabet ederek gizli mekânlarına gider, denizlerdeki hikâyelerini anlatacaktır. Geri dönüp dönmediğini söylemeyeyim.
Birkaç mesele var, dokunup bitireceğim. Bir, herhangi bir konuda liste yapan insanlara korkuyla yaklaşınız. İki, çocuklar saf kötülüğün neferleri haline gelebilirler, yetişkinlerin bu mertebeye ulaşmaları zor. Üç, Mişima ne kadar çabalarsa çabalasın, birazını olsun anlatamayacağı bir karanlığa sahipmiş zamanında. Dört, varoluşun Japonlarda ne kadar uçuk bir hale geldiğini iki müntehirden, yaşamlarında dost olan ve ölümlerinde de dostlukları süren Kobo Abe'den ve Yukio Mişima'dan biliniz.
Yanıtla
11
10
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yüz Üzerine Antropolojik Bir Deneme
Saramago'nun Kopyalanmış Adam'ından gireceğim. Tarih öğretmeni Tertuliano Maximo Alfonso'nun kendini -kendinin replikasını, kendinin aynını, kendinin kendisini- ikinci sınıf bir filmde figüran olarak görmesinden sonra adamın -kendinin- kim olduğunu arayışıdır, roman sadece bunu anlatmaz ama kendi bedeninin, kendi yüzünün peşine düşen bir adamın ikide bir arıza çıkaran sağduyusunu dinlememe ısrarında yaşamı olduğu gibi kabullenme isteği var, zaten sağduyu da ruhla bir arada bulunamayacağını söyleyerek adamın arayışını meşru hale getiriyor. Kaosun henüz anlaşılamamış bir düzen olduğunu bu romanda görüyoruz, kaosu yüze indirgeyerek yüzü anlamlandırma çabalarının yaşamı anlamlandırma çabalarıyla paralel gittiğini söyleyebiliriz. Yüz, insanın yaşama dönük en -belki de tek- önemli varlığı. Alfonso'nun kendi yüzünü başkasında görmesiyle biricikliğini yitirme huzursuzluğundan mustarip olduğu malum, bu durumdan kurtulmak için figüranı aramaya başlıyor ve aramaya başlar başlamaz aranmaya da başlıyor. Etkileşimli, birbirini tetikleyen olayların sıralanmasıyla belirsizliğin bir dengeye oturduğuna şahit oluyoruz, yıkım pahasına. Yüz/yaşam anlamını yitirmeden. Bu bir kenarda dursun, bence bir anlamda Saramago'nun ustası olan Pirandello'nun Biri, Hiçbiri, Binlercesi adlı metnindeki anlatıcıyı ele alalım. Bir gün aynada burnunun birazcık değiştiğini, bir santim kadar yana kaydığını fark eden anlatıcı, kişiliğini yavaş yavaş yitirmeye başladığını hisseder, bu kaymalar giderek artar ve en sonunda ruhunun da yerini değişmiş bulur. Tanıdığı insan olmaktan çıkmıştır, kendisini ne kadar tanıyorsa. Yüzünü tanıdığı ölçüde bilir kendisini, ne olduğu aynada gördüğünden ibarettir, çarpık bir görüntü çarpık bir ruh demektir. Kısacası yüz, insanın ne olduğudur. "Her birimiz kendi mitolojimizi, bir sürü yüzden saçılan duygu hazinemizi taşıyoruz gizlice." (s. 11)
Bu incelemeyi kaosu düzenleme çabası olarak görmek mümkün. İnsanın en görünür ve ironik bir biçimde en karanlık noktası konusunda söylenmiş onca söz, uydurulmuş onca sözcük, yazılmış onca metin bir arada, yüzün doğasını daha iyi anlayabilmek için. Yüzün toplumsal yansımalarından bireysel çıkarımlarına kadar pek çok özelliğini bir araya getiriyor Le Breton, binlerce yılın taşıdığı farklı değerlendirmeler yüzün girdiği biçimleri bir düzene oturtmaya çalışıyor, tanrılara verilen yüzlerden yüz yapısının kişilik tahliline kadar varan bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Yüzün uçuculuğunu yakalamaya çalışan onca insanın fikirlerinden bir yere varılabiliyor sonuçta; hiçbir şeyin kesin olamayacağı. Yüzün mutlak bir doğrusu yok. Tıpkı sözcükler gibi, yüz de ne kadar değiştirilirse değiştirilsin, üzerine binen onca kodun altında hâlâ bir boşluk olarak duruyor. Kod çözmeye yarıyor bu deneme, yüzün parçalarını her bir bölümde teker teker açığa çıkardıktan sonra, bütünden parçaya indikçe yüz okur hale getirmiyor da yüze bakarken aslında neye baktığımızı, yüze neler yüklediğimizi anlatıyor. Edebiyattan psikolojiye pek çok disiplinden örnekler vererek yapıyor bunu, çok iyi.
Yüzün İcadı bölümüyle başlıyoruz, YHVH yüzünü göstermiyor, Musa'yı seçtiğine göre ölmesini istemez, bu sebeple yüzü gizli. İsa'nın yüzünün parıldaması, ışıkla örtülmesi de benzer bir tanrısallığı taşıyor ama yüzlerin yüzü, yaratıcı tarafından verilen yüzlerin en ilahisi görülür değil, çünkü yüzü görmek tanrıyı görmek demektir. Sesin böyle bir yasağının olmaması anlaşılır bir şey; yüz kutsal olduğu için doğrudan ortada değildir, kaynağı olduğu sesle varlığını gösterir. "Tanrı'ya bir yüz kazandırmak onun tanrısallığını ortadan kaldırmak, onu üstün, tanınabilir, insanınki gibi ayrımlı bir yüzü olan bir insana dönüştürmek demektir." (s. 18) Müslümanlıkta da benzer bir durum var; sanatçılardan suret yapanlarının cehennemde cayır cayır yanacağı söylenir. Allah can verir ve can alır, başkasının haddine değildir bu. Kutsalın resme/temsile dönüşmesi İsa'yla gerçekleşir, ikonalardan biliyoruz. "İnsanın anısını kendisinin ötesinde canlı tutan ilk örnek" der Le Breton, İsa'nın resminin çizilmesidir. Birçok İsa tasviri var, Japonların yaptıklarından Afrika'daki örneklerine uzanan gelenekler coğrafyaya göre farklılaşıyor, siyahi İsa ve çekik gözlü İsa örnekleri ilginç. Şu daha da ilginç: "Roma'daki yeraltı mezarları İsa'nın sağlığında çizilmiş suretlerle bezeli freskleriyle ün salmıştır." (s. 23) Görülebiliyor mu acaba bu freskler, yakın zamanda gitmeyi düşünüyordum, bir araştırayım. Neyse, Katolik ve Ortodoks geleneklerinin kıyaslamasıyla, kutsal kitaplardaki bilgilerin ışığında yüzün kutsallığının tezahürlerini inceliyor Le Breton, bu bölümün olayı bu. Rönesans'a kadar uzanan süreçte insan fizyolojisinin tanrıbilimle olan bağını da görüyoruz, bir küçük-evren olarak insanın fizyolojik yapısıyla tanrısallık arasında kurulan bağ, anatomistlerin ortaya çıkmasıyla birlikte kopuyor, insan bedeninden kovulan evrenin bilimsel gelişmelerle birlikte daha bağımsız bir yapıya sahip olduğunu, yüzle pek bir işinin kalmadığını anlıyoruz. Yüz artık yüz olarak benimseniyor, kutsalın bir parçası olarak değil. Paradigma değişimi sonucunda toplulukçu bir yapıdan bireyselliğe kademe kademe geçen insan, yüzlerin bir toplamını incelemek yerine direkt tekil yüze odaklanmaya başlıyor. Kodların ortaya çıkışı da bu döneme denk geliyor.
Adı bahşetmek gibi yüzü bahşetmek de korunmanın ortadan kaldırılması, yakınlık kurulması anlamına geliyor. Lanetlenmeye, büyüye açıyoruz yüzümüzü, bedeni sakınmıyoruz ve yara alır hale geliyoruz. İktidarın korkacağı bir durum yok, portresini yaptıran bir hükümdarın çizilmesini istediği şeyler yüzünü kuşatıyor; yönetilen kentin/devletin betimlenmesi gücün bir kanıtı haline geliyor, dinsel kutsanma yerine meta edinimi daha makbul oluyor. Paraların üzerine yüz basılıyor, kentin yapılarında yüzlerin izleri görülebiliyor, hatta bir süre sonra yüz temsilleri iktidarın boyunduruğundan kurtulunca, halk tarafından kullanılmaya başlayınca kız isteme olaylarında etkin bir şekilde rol alıyor. En tepede başlayıp en dibe ulaşan bir iletişim aygıtı haline geliyor yüz, toplumsal boyutta inanılmaz bir önem kazanıyor, fotoğrafın icat edilmesiyle birlikte "demokratikleşmeyle eşzamanlı" bir olgu haline geliyor, artık herkeste yüzün bir kaydı mevcut oluyor. Aynalar da önem kazanıyor, yüzün yansıması kusursuz sanatı betimliyor. Sosyal çıkarımlar açısından mimiklerin, yüz hareketlerinin sekiz ana duyguya indirgendiği söylenebilir, her düşünür yüze kendi anlamını veriyor, birçok kuram çıkıyor ortaya, bilimsel gibi dursa da pek bilimsel değil hiçbir şey.
Yüzden Figüre: Fizyognomi Maskeleri bölümünde yüzün açığa çıkardığı gizleri bilimsel yollarla açığa çıkardığını düşünen insanların görüşleri inceleniyor. Platon'dan itibaren gelen bir şey; geometri bilmeyenler gibi "yüzü biçimsiz veya kolu bacağı orantısız" olanlar da kapıdan giremiyor. Aristoteles işin iyice suyunu çıkarıyor, burnun biçiminden insan tahlili yapmaya vardırıyor işi. Daha yakın tarihlerde Lavater nam bir bilim insanı, yüz biçimleri ve anlamlarıyla ilgili kallavi bir eser kaleme alıyor, Balzac'ın karakterlerini yaratırken bu kaynaktaki tariflerden yararlandığı söyleniyor. "Aklın hakimiyetine sokulan yüz", ruhsal pek çok göstergeyi taşıdığı düşünüldüğü için kalıp fikirlere sokuşturuluyor denebilir.
Yüzün simgeselliğiyle başlayıp denemenin bitimine kadarki bölümlerde makyajdan maskeye, amorf yüzlerden zihinsel hastalıklar yüzünden tanınamayan yüzlere kadar pek çok konu ele alınıyor, Proust'tan plastik cerrahlara pek çok yüz biçimleyicinin eylemleri sonucu oluşturulan yüzlerin anlamları konusunda birtakım atıp tutmalar sergileniyor, Le Breton yüze sayısız açıdan yaklaşıyor, boşluğu bir parça olsun aydınlatmaya çalışıyor.
Yanıtla
4
2
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kopyalanmış Adam
Aynaya bakıyorum, metaforlarından sıyrılmış haliyle olduğu gibi karşımda duruyor ama aynalığı kalmamış, baktığımın bir ayna olduğunu bilmiyorum, karşımda olabilecek bütün olasılıklar duruyor. Ayna ihtimallere dönüşüyor, aslında ben dönüşüyorum, ben kendi kendimin ihtimallerinin tekilliğinden başka bir şey değilim. Bana bakıyorum, gördüğüm şeyi -nihayet, yirmi beş yıldır bilinçli bir şekilde baktığımı düşünürsek- seviyorum. Zamanı ortadan kaldırıyorum, kipler siliniyor, kendi kendimin olumuyum. Yüzeyi hatırlar hatırlamaz olumum yitiyor, ben bu değilim. Ben hiçbir zaman kendime ulaşamayacağım, ona -kendime- bakmaktan başka bir yakınlığım olmayacak. Orada olduğunu bildiğim bir aykırım. Orada kalmalı, ihtimalin gerçekleşmesi onu bu dünyaya getirecek, olduğumu unutamayacağım için ikimizi birden yaşamak zorunda kalacağım. Aynanın varlığını aklımdan hiç çıkarmazsam hiçbir geçiş olmaz, hiçbir geçit açılmaz, dünyaların ayrımı sağlanır.
Kopyalanmış Adam, yüzeyin unutulmasını anlatır. İhtimaller kaosunun yaşamı işgal etmesini de anlatır. İkinin teke inme güdüsünü, asıl bunu anlatır. Enemy adıyla filmi de var bu romanın, canım Jake Gyllenhaal oynuyor. İsim güzel, ihtimallerin düşman olarak düşünülmesi mantıklı, olabileceklerin ve olmayanların verdiği huzursuzluğun toplamını replikamızda bulabiliriz, eğer kendimiz bir replika değilsek. Bundan nasıl emin olacağız? Olamayacağız, pek bir şeyden emin olamayacağımız gibi. Diğerimiz de emin olamayacak, diğerinin keşfedilmesiyle başlayan bir sürecin olabilirliğini Saramago'dan bileceğiz. Keşifle birlikte domino taşlarının yıkımını ne yaparsak yapalım engelleyemeyeceğimizi bileceğiz, farkına vardığımız karmaşa, paydaşlarını da işin içine katarak bir düzene oturmak isteyecektir. Saramago'ya göre -anlatıcıya göre demek daha doğru, anlatıcı ikide bir anlatıyı böler ve kendisinin rolünü, hâlâ orada olduğunu hatırlatır- bu düzen arayışı kurmacaya da yansır, düzene kavuşma çabası içinde pek çok beklenmeyeni de taşır, her şey olur, çözüldüğü düşünülen problemler sonraki adımlarda tekrar belirir, problemlerin aslında doğal akışın bir parçası olduğu anlaşılır, anlatının sürprizlerle kesilmesi oluşun doğasında vardır, anlatıcı bir kurmacanın taşıdığı ani dönüşleri, tatsız sürprizleri, kısacası kurmacanın kendisini yaşamın doppelganger versiyonu olarak ele alır, Tertuliano Máximo Afonso'nun António Claro'yla ilişkisinin bir benzeri olarak.
Afonso depresyonda, tam olarak şu durumda: "İçinde bulunduğu durumu daha iyi anlayabilmek için başından bir evlilik geçtiğini, neden evlendiğini evliliği boyunca bir türlü hatırlayamadığını, boşandıktan sonraysa ayrılmasının ardındaki nedenlere kafa yormayı bile istemediğini söylemek yeterli." (s. 9) Çok kişisel bir şey ama söylemeliyim, birkaç ay önce aynı durumda olduğum için Afonso'nun ilk taşı fiskeleyip zincirleme yıkıma yol açması oldukça anlaşılır bir şey, zira insan anlam arayışına giriyor ister istemez, bir sabit arıyor, sürüklenmediğini bilmek veya en azından kendini buna inandırmak için. Anlatıcı hemen araya giriyor burada, karakterinin garipliğinin depresyon kaynaklı olduğunu söyleyip Saramagolaşıyor hemen; yakın geçmişte depresyondan mustarip olan başka karakterlerle de karşılaştığını söylüyor. Diğer romanlara göndermeler geliyor ardından, nüfus işlerinde çalışan bir memur, tarihi tahrif ederek alternatif bir tarih yaratan adam, adının ve soyadının baş harflerini bildiğimiz bir ressam, meşreplerinin Afonso'nunkiyle aynı olduğunu söyleyip kayboluyorlar. Bu tür araya girmelerle pek sık karşılaşıyoruz, Saramago oyuncu bir anlatıcı olarak varlığını ortaya koyuyor ve hemen aradan çekilip hikâyeye devam ediyor. Proustvari bir havası da var, Afonso'nun video kaset dükkanında çalışan adamla, kopyasıyla ve diğer pek çok insanla münasebetleri o kadar derinlikli olmasa da benzer bir biçimde anlatılıyor, böylece Afonso'nun çarpık gerçekliğini daha yakından görebiliyoruz. Neyse, Afonso lisede çalışan bir tarih öğretmenidir ve altı yıldır sürüklenmektedir. Memnuniyetsizdir. Maria da Paz'la olan ilişkisini sürdürmek için hiçbir çaba harcamaz, kadının sabrına dayanır. Kadın, adamdan sevgi sözleri duymak, adama yakınlaşmak ister ama Afonso aradaki mesafeyi kaldıracak durumda değildir, kadınla arasına belirli bir mesafe koyar. Her şey belirli bir uzaklıktan iyidir, ta ki izlediği bir filmde kendisini görene kadar. Okuldan, pek de muhabbeti olmayan bir matematik öğretmeni, izlemesi için bir film önerir. Afonso filmi izler, uyur ve gecenin bir körü uyanır. İçinde bir sıkıntı vardır, sanki evde kendinden başka biri varmış gibi. Hemen televizyonun başına geçer, kaseti takar ve filmi tekrar izler. Burada bir hatayı düzeltmem lazım; kitabın arka kapak yazısında filmin kendi kendine oynadığı söyleniyor ama böyle bir durum yok, Afonso filmi kendisi başlatıyor ve izliyor. Sonrasında António Claro'yu, filmdeki adıyla Daniel Santa-Clara'yı görür. Filmin çekildiği tarihte kendisi de filmdeki gibidir, bıyıklı ve daha genç. Bir insan aynı anda iki farklı yerde bulunamayacağına göre, Afonso'nun bu adamı bulmaktan başka çaresi kalmaz, bahsettiğim domino etkisinden ötürü.
Saramago'dan edebiyat dersi almak isterseniz, bir anda karşınıza çıkan fikirleri kaydetmenizi öneririm. Bir tanesini ansızın patlatıyor adam, üzerine kafa yorduğum ve pek de hoşlanmadığım bir mevzunun mimarı; serbest dolaylı anlatıcı. Anlatıcının sesiyle karakterin sesinin birbirine karışmasının edebiyat tanrıları tarafından yasaklanması gerektiğini söylüyor anlatıcı, iyi ediyor. Bir sesin bir kişiye ait olmasını istiyorum sanırım, kişisel tercih.
Afonso'nun arayışı başlar; yapım şirketinin filmlerini kiralar, izler, replikasının adını oyuncu listesinden çıkarmaya çalışır, yapım şirketine mektup yazar ki bu mektup olayı Maria da Paz üzerinden yürür, replikanın çok sonra Maria da Paz'a ulaşmasına yol açar bu durum. Nihayet adama ulaşır Afonso, adamla görüşür, problemi ortadan kaldırır ama ayna işte, problem yer değiştirir, Claro için yaşam işkenceye döner bu kez. Bağlantıların çok sıkı yapıldığını söyleyemeyeceğim bu noktada, Claro'nun Afonso'ya sarmasında sebeplerin yetersiz olduğunu düşünüyorum. Claro, Maria da Paz'la yatmak istiyor ve bunun sebebi sadece bir kızgınlık, bir öfke, kendisi bile tam olarak açıklayamıyor bunu, belki bir anlığına başka biri olabilme çabası, birçok sebep olabilir ve daha derinlikli anlatılabilirdi belki, anlatıcının odak noktası Claro da oluyor bir süre sonra, Claro'nun yaşamını daha hassas bir mercekten görebilirdik ama bunu tercih etmemiş Saramago, düğümü ortaya atıp çekilmiş. Varlıklarını irdelerlerken her ihtimal geliyor akıllarına; ikiz olabilirler, DNA'ları aynı olabilir, özün ikiye bölünmesinin sebepleri sayısız diye düşünüyoruz biz de, sonra Afonso'nun evine gelen telefonu, izlendiğini hissetmesini düşündüğümüzde -Saramago çok kısa bir şekilde değinir bunlara, neredeyse görünmeyecek ayrıntılar bunlar- ikiden fazla olabileceklerini anlarız, ki ikiden fazladırlar ama mevzu bu ikisi üzerinde döner.
Hikaye adım adım ilerlerken iki aynının kimlik değiştirip değiştiremeyeceklerine, aynılardan biri ortadan kaybolduğunda diğerine ne olacağına ve bunun gibi pek çok meseleye kapılıp gideriz, insanın ne olduğunu anlamaya çalışırız, başka bir insanla kıyaslayarak. Sıkıntı şurada ki kıyaslananlar bir. İnsan kendi parçalarını kıyaslıyor aslında, bir iç monolog dönüyor, her şeyi bir iç monolog gibi okuyabiliriz, zaten Saramago diyaloglarını ayırmıyor, söylenen her şey arka arkaya, virgüllerle dizili bir şekilde beliriyor, tek bir ağızdan çıkıyormuş gibi. Biçim de müsait, Saramago insana kaotik biçimlerin bozduğu bir aynadan bakıyor. İnsanın kendini bozduğu.
Yanıtla
14
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kağıt İnsanlar
Bu metni de sarıp sarmalayıp koruyoruz, kolluyoruz ve Etgar Keret'in Tamamen Yalnız Değil'inin, yanına, Gospodinov'un Türkçeye kazandırılan nesi varsa az ötesine koyuyoruz. Bunu yapmak için çok sıkı bir sebebimiz var, aslında iki sebebimiz var; ilk sebep olarak acının, özellikle bir insanın verdiği acının eksiltili, abartılı, coşkun, kırık tekrarlarını, bölümlenişlerini kusursuz bir şekilde içerdiği için. İkinci sebep birincinin bir yansıması aslında, acının -doğası gereği- gerçeği parçalama biçimini kâğıt üzerinde müthiş bir şekilde görselleştirmesi. Ben bunu bilincin parçaladığı gerçeklik fragmanlarının kurmaca biçimlerini absürt bağlantılarla bir araya getirme yoluyla sağlamaya çalıştım, ikinci dosyada böyle bir şey denedim ki acımı tam olarak anlatabileyim, hissettiğim şekilde. Sonra bu metni okudum, uğraşımın çok ötesine gidildiğini gördüm. Gospodinov okuduğum zaman hissettiğim şeyi hissettim açıkçası; yapmak istediğim şey çoktan yapılmış, kusursuz bir şekilde yapılmış. Ukalalığım derinlerde bir yerde kaldı, hayranlığım öyle boyutlara vardı ki birkaç arkadaşıma ellerinde ne varsa bırakıp bu metni okumalarını söyledim. Vapur bekliyordum, Karaköy'e geçecektim. Metnin ikinci kez başladığı bölümü okudum ve bir an durdum, Satürn konuşmuyordu. Satürn'ün aşık olduğu kadın, doğurduğu acının bir parçası olmak istemediğini, Satürn'ün metni oluşturma biçimiyle kendisinden intikam aldığını, her şeyin Satürn'ün anlattığı gibi olmadığını söylüyordu. Kadın gitmişti, bir başkasıyla yaşıyordu ve gelecekteki çocuklarının bu metni okuyacağı düşüncesiyle, annelerini kalp kıran bir yalancı olarak bilecekleri korkusuyla Satürn'den metne tekrar başlaması gerektiğini söylüyordu, Satürn'ün kalbi kırık ama kadını dinliyordu, metin tekrar başlıyordu, ithaf kısmına kadar aynı biçimde.
Şimdi tekrar baktım, "Ve bana hepimizin kâğıttan olduğunu öğreten Liz'e" bölümü yok, tekrarda silinmiş. Liz'den, "O" diye bahsediliyor sonrasında.
En başa dönülmese de, anlatı kaldığı yerden devam etse de kadın artık yoktu, anlatılmak istemeyince anlatacak bir şey kalmıyordu, Satürn'ün bölümleri boşluktan, boş sayfadan ibaretti. Affetmemenin hor görülen, yıkık taraf için elindeki tek teselli olduğu söylenir, bir parça olsun doğrudur. Affetmemek bir daha aynı şeylerin yaşanmayacağını kesinler, bir kapıyı artık tamamen kapatır, başka biri olma yolunda büyük bir adımdır. Neden sadece olumsuz anlamıyla öne çıktığını anlamıyorum, işin içinde hınç, öç bir şekilde var ama yara açıcı ölçüde değil. Kadının bencilliğinin sürdüğünü düşünüyorum, Satürn'den yazmamasını istemesi tamamen kendini koruma ve hâlâ Satürn'ün yaşamına bir şekilde sızma, yaşama ket vurma, Satürn adına karar alma isteği taşıyor. Zaten Satürn de -Satürn'e anlatıcı/yazar diyebiliriz, kendini kurguladığı, kendini kendi değilmiş gibi anlattığı bölümleri mevcuttur, sayfanın üçe ayrıldığı ve bir sayfada üç, toplamda çok karakterin gözünden paralel olayları okuduğumuz bölümlerde bir sıra kendisine aittir, anlatır- metni ikinci kez oluşturmaya başladığında "kaltak" yazıyor, minicik, koca bir sayfada, tam ortada.
Çok karışık oldu ama böyle bir metin için başka bir değerlendirme biçimi düşünemedim. Toparlayayım veya daha iyi dağıtayım; bu metin birkaç karakterle, Marquez'inkilere benzer bir kentle, yazarla ve kâğıttan insanlarıyla ilgilidir. Temelinde bir çatışmadan doğar; bir metni yazar mı oluşturur, karakterler mi? Anlatının oluşumu bir yana, metnin oluşum boyutu da işin içine giriyor bu kez. Orta karar bir kasabanın insanları, ruh hallerini etkilediği, kaderlerini çizdiği için Satürn'e düşman kesildiklerinde, Satürn'e savaş açtıklarında kendilerine ayrılmış bölümleri kullanarak savaş hazırlığı yapıyorlar, bu sırada kendi yaşamlarındaki terk edilişlerinin, bir başına bırakılışların acısını çekiyorlar. Yazara/Satürn'e dönüyorum, kendi acısının anlaşılabilmesi için karakterlerine benzer acılar bırakıyor, belki de böylece anlaşılabilir nihayet, kendisine düşmanlık beslenmez. Dilese onlar için bölümler de ayırmazdı, her birini susturup sadece kendisi konuşabilirdi ama acısının da ortadan kalkmasını istiyor, bunun için paylaşmaya ihtiyacı var, kâğıttan insanlarını bu yüzden doğuruyor, her birine aşksızlığın veya aşkın acısını bu yüzden veriyor. Tanrı, yazar, anlatıcı, her neyse artık, yalnız olmadığını hissetmek istiyor. Üçe ayrılmış sayfalarda kendi bölümlerinin yanında diğer karakterlerin konuşmasıyla onların sesini duyuyor, göklerden izlediği insanları birbirlerine kâğıt kesiği yaraları açıyorlar, kurmaca kimlikleri son derece gerçekçi, soyut bir düzlemde kalmıyorlar ve üzerinde yer aldıkları kâğıdın niteliğini taşıyorlar. Kâğıttan biriysek öpüştüğümüz insanın dilini keseriz, ister istemez, orada bir kendilik söz konusu değildir, başka etkenler devreye girer, kâğıdı yaşamın bir metaforu olarak görmek zor değil, önemli olan karakterlerin bedenlerinin kâğıttan oluştuğunu fark ederken yara açabileceklerini, canlarını yakabileceklerini de fark etmek. Mutsuzluk söz konusu olduğunda sayfaların karakterler için bir düzlem olarak işlevi kadar canı da görülüyor, gerçekle kurmaca her türlü, soyut ve somut düzeyde iç içe geçmiş. Plascencia bu açıdan çok saygı duyulası bir üfürükçü, müthiş uydurmuş.
Karakterler ve anlatım oyunları konusunda biraz gevezelik yapıp bitireceğim, okurla metin arasında öyle sıkı bir bağ var ki bunu deneyimlemeden olacak iş değil. Antonio'ya bakalım, kendisi bir keşiş, ilk origami cerrahı. Tıp eğitimiyle kâğıt sanatını birleştirip insanları sayforg -öeh- haline getiriyor, kâğıtlaştırıyor. Lawson'ın Kâğıt Adam'ı gibi biraz, insanlar ıslanınca çekiyor, buruşuyor, hemen yeni kâğıt yapıştırmaları gerekiyor. Yıpranmış parça unutuluyor, düşünülmüyor. Kolayca unutulmayan acıların yok edilmesi basit, başka bir parçayla gedik hemen kapatılabilir ama kâğıt kesikleri her şeyin kolaylıkla unutulamayacağını hatırlatıyor. Antonio'yla ara ara karşılaşacağız, kendi macerasını yaşarken hikâyeye de katılacak bir noktada. Federico de la Fe'nin mücadelesi, anlatının çatışma unsurunu oluşturuyor Satürn'le beraber. de la Fe, Merced'i kaybetmekten ödü kopan bir Meksikalı, sınır boyunca oradan oraya geçip duran, sınırı geçemeyen pek çok tanıdığıyla birlikte yaşarken geceleri altına işiyor, haliyle kâğıt ıslanıyor ve sonunda Merced tarafından terk ediliyor. Çocukları Küçük Merced'in annesinin nereye gittiğiyle ilgili bir fikri yok, sonradan öğrenecek. Şimdilik baba ve kız. Küçük bir kasabaya taşınıyorlar, de la Fe acısından kurtulmaya çalışıyor, Merced'in nereye gittiğini bir yerden duyarsa oraya mektup yazıyor, adressiz. El Monte'ye gidiyorlar, küçük bir kasabaya. Kasabanın çetesi, yerel çiçek yetiştiricilerinden ve işçilerden kurulu. Suç işlemiyorlar, başlarda. de la Fe, tepelerinde dolanıp duran Satürn'ün hikâyesine dahil olmasını istemiyor, Satürn'ün hikâyesinin bir parçası olduğunu bilerek. Satürn tarafından yaratıldığını da bilerek. Karakterin yaratıcısına başkaldırısı. Kâğıt üzerindeki herkesin birbiriyle iletişimi var, birbirlerinden haberleri olmasa bile. Kasaba örgütlenmiş, de la Fe'nin giden kadını, Satürn'ün kadını, Rita Hayworth, -Meksikalıdır, çiftçilerle yattığı efsanesi peşini bırakmaz, metin de peşini bırakmaz- herkes örgütlü. Satürn alaşağı edilecek, karakterler özgürlüklerini kazanacak. Böyle bir şey mümkünse.
Oyunlar. Küçük Merced, Bebek Nostradamus'la karşılaşır, Bebek Nostradamus'a ait bölümler simsiyahtır, çünkü bebekler konuşamaz. Son siyahlığın içinde Satürn ve halkaları görünür, savaşın sonu hakkında da bir fikir sahibi oluruz böylece, yazar kazanır. Başka bir oyun, tek bir anlatıcının kendisine ait bölümleri mevcut, üç sütuna ayrılmış bölümler de mevcut. Eş zamanlı olarak üç karakter birden anlatılır kimi yerlerde. Satürn'ün sustuğu bölümler boştur, dediğim gibi. Son bir oyun, Satürn zihin okumasın diye karakterlerden biri zihnini kapamanın mistik yollarını öğrenir, bu bölümlerde anlatı sürüp gider ama bazı bölümler kapkaradır, sayfalara mürekkep damlamış gibi. Böylece Satürn zihin okuyamaz, okur da metnini okuyamaz. Bir anlamda Satürn'ün kendisiyiz, istediğimiz biçimde yazıyoruz, yaşıyoruz, yaratıyoruz ve hayali düşmanlar yaratıp yeniliyoruz, gerçek dostlarla avunmaya çalışıyoruz ama tek bir hayat, tek bir yazar, elde başka bir şey yok. Herkes kendi yalnızlığını yaşıyor.
Müthiş. Oyun oynanırken mesele elden kaçmamış, aksine oyunla mesele bütünleşmiş durumda. Baş köşeye koyuyorum, Plascencia'ya hürmetler ediyorum. Siren'in bu kitabın tanıtımını daha iyi yapması gerekirdi bence, gözden kaçmaması gereken bir uydurukçuluk örneği.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zamanın Farkında
Okur olarak kendimi yaratabilmek maksat ama en önemlisi, Şule Gürbüz'ün meselesinin -olan, olmakta olan, yanlış olan ve olmayan her şey- pekliğinin sadece metinde durabilmesi, okuma esnasında haznesinden taşıp okurdaki denk haznelere nüfuz etmesi. "Karşılığını bulmak"tan bahsediyor Gürbüz, dün oturup röportajlarını okudum, dinledim, biricik derdinin karşılığı kimde varsa metnin onlara seslendiğini söylüyor. Nitelikli okur için metnin katmanları açılmaya hazır, Bacon'ın konuşturulduğu bölümlerdeki felsefi derinlik geri kalan bölümlerdekiyle paralel, o yüzden pek metin; yoğun ve bazı kapılar bilenler için görülebilir hale geliyor. Gürbüz'ün biraz yakındığı bir konu bu, marifetli okurun geçebileceği kapıların pek az açılabildiğini düşünüyor, hâlâ okurunu arıyor. Neredeyse yirmi yıllık sessizlikten sonra ortaya çıkan bu öykülerin -metinlerin de diyebiliriz, bir formun kısıtlayıcılığına gelemezler- taşıdığı yirmi yıllık çaba, tefekkür, artık her neyse, okurda biraz olsun ucundan tutulmuş felsefe, edebiyat, yaşam, bir şey arıyor. Kısacası rahatlıkla ıskalanabilir bir metin, yalnızca gören gözler için de değil ama gözün niteliğine göre açılan anlatılar var burada. Şahsen yakaladığım kadar kaçırdığımı düşünüyorum. Öyle bir paye biçmese de kendine, okurun kendini tartabileceği bir metin, tartıldım.
Zamanın farkına varmak için kendini gözlemlemekten bahsediyor Gürbüz, gözün kendini gözlemlemesi için ayna, ayna-zaman ilişkisi burada belirebilir. Kendisi aynayla mesafeli olduğunu söylese de bir olma hali olarak zamanı düşünelim, zaman biçimlenerek varlıkları ve sürerliği sağlıyor, gözü ve haliyle gözün görebileceği gözü -aslında gözün kendisini- oluşturuyor, bilinç bunun bir parçası olduğuna göre sürekli bir oluşun anlatısını kuruyor Gürbüz. Özellikle ilk öyküsünde -öykü diyeyim- mesele olarak direkt var bu, Müzik Hocası'nda isimden yola çıkmak doğru noktaya götürmeyecektir bizi, Gürbüz'ün formlara olduğu kadar isimlere de karşı olduğunu düşünesim geliyor, neyse, bir müzik hocasının geçmişiyle şimdisini okumayız aslında, oluşun her anını belirli kerterizlerle -travmalar, duyguların zirve noktaları vs.- sabitleyen bir bilincin zamanın karşısındaki varlığını okuruz. Karşısında, içinde değil. Ayna-zamana geleceğim; zamanın içi dediğim şey eğer zamanın dinamikleri, kipleri, artık neleri varsa, hepsinin derlenişinden müteşekkilse durmaz bir ilerleyiş demektir bu, gözün sürekli ileriyi görmesi, lineer bir akış demektir, kronolojik bir anlatı demektir. "Yeniyetmeliğimde" diye başlıyor öykü, oysa yeniyetmelikle yaşlı başlılık arasında İslami terminolojinin baskınlaşması dışında bir duyarlılık farkı yoksa, yaşamın sunduklarının dışında pek bir şey değişmiyorsa zamanın akışkan bir şey olduğunu anlayamayız gibi geliyor bana, en azından karakter için, çünkü aynaya baktığı zaman kendinden başka hiçbir şey görmüyor ve bu bakışı gençliğinden yaşlılığına kadar koruyor. Boyhood'u anımsadım, on iki yıllık bir çekim süresi var filmin, karakterler büyüyor, yaşamları farklılaşıyor ama... nasıl demeli, o kadar da büyümüyorlar aslında. Ayna da kendileriyle birlikte değişiyor, gözü/göze hep aynı görüntüyü gösterecek biçimde kendine/kendini eğip büküyor. Bu yüzden karakterin onlu yaşlarındaki haliyle seksen yaşındaki halinin varlık ağrısı aynı kalıyor, seksen yaşındaki adamın on dokuz yaşındaki hali, düşünceleri, biricikliği kusursuz bir şekilde zamanın dışına taşıyor. "Gerçekten şu an bilemiyorum, kendi hayatım başkasının gibi geliyor, başkasınınki de benim gibi." (s. 9) Kendine ait bir hayatı olmadığını düşünen müzik öğretmeninin, eskinin Genesis dinleyeni, Peter Gabriel hayranı olan evladın, kendini gözlemleyen varlığın kendini gözlemledikçe kendi olamadığını, kendini gözlemlemekten başka bir uğraşı olmaması yüzünden kendisi dışındaki dünyayla bütünleşemediğini, iç dünyanın dışı soğurduğunu söyleyebiliriz, üstelik kendi kendisini gözlemlemesinin dışında insanların ve Allah'ın/Tanrı'nın da şahitliği var, yaşamak konusunda ağır bir sorumluluk hissediyor düşünen varlığımız, baktıkça olamıyor, bakmadan da olamıyor, ikisinin arasında bir yerde yıllar geçiyor ve hiç zaman geçmiyor.
Üç öykü daha var, hatta ikisi -bence- Müzik Hocası'yla birlikte en önemli, sıkı öyküler. Benim nefesim bitti, hakkıyla anlatamayacağım için pas. Düşünmekten, not aldığım şeyleri okumaktan yeni bir şey okumaya başlayamadım dünden beri, hemen hiç olmaz bu oysaki, lakin öyküler ketledi, beş yıldan sonra ilk kez bir günü hiçbir şey okumadan geçirdim. Daha da diyeceğim bir şey yoktur. Sadece bir yazar, sadece bir metin, gerisi okurun niyetine, maksadına. Yazarın uzaylılar için yazdığını da düşünebilirsiniz, dünyayı metinleriyle ele geçirebilecek güce sahip olduğunu da.

Yanıtla
25
3
Destekliyorum  5
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ya Ben Yoksam? Kendiliğin Labirentinde Bir Gezinti
Alt başlık aslında "kendiliğin garip ve yeni bilimselliğinin soruşturmaları" gibi bir şey. Metinler yeni, eski araştırmaları okumuyoruz. 2015'teki bilimsel gelişmelerden yola çıkarak eski vakalar inceleniyor, yepyeni vakalar inceleniyor, güncellenmemiş meseleler yok. Nerede okuduğumu hatırlamıyorum, bir yerde dünyanın en garip vakası olduğu anlatılan, beyin ameliyatı olduktan sonra her günü aynı günmüş gibi yaşayan -bu konuyu ele alan benim bildiğim iki film yapıldı sonra- adamın kısa süre önce öldüğünü ve beyninin incelendiğini öğreniyoruz mesela, araştırmalar kendilik algısıyla ilgili çoğu soru işaretini ortadan kaldırmış ve beynin çalışma prensipleri biraz daha aydınlanmış. Tabii henüz erken, içeride ne olup bittiği hâlâ tam olarak bilinmiyor ama yavaş yavaş anlaşılıyor.
Beyin bilinci yaratıyor, Descartes'ın düalizmi bilimsel gelişmelerle geçersizleşiyor, insanlar yaşamadıklarını iddia ediyorlar, Budistler bedenin olmadığını öne sürüyorlar, bu kitapta bir sürü şey oluyor. Kendilik algısının metafiziksel boyutları bilime yol gösterebiliyor, bilim kadim öğretilerin sezgisel çıkarımlarını gerçeğe dönüştürüyor. Bellek ve bilinç sürüp gidiyor, bütün çarpıklıklarına rağmen.
Benliğin var olması için gereken "ben"i kurma, bozma ve söküp takma biçimlerimiz inceleniyor, Ananthaswamy -bundan böyle Wamy olarak geçecek- gerek birebir şahit olduğu, gerek şahitleriyle konuştuğu vakaları ele alıyor ve her bir vaka üzerinden bilinç bozukluklarının farklı yönlerini, bilimsel gelişmelerle birlikte kazandıkları boyutları inceliyor. Beynin bir bölgesinde gerçekleşen arızanın aslında pek çok zihinsel aksamanın sebebi olup olamayacağı sorgulanırken işin gündelik yaşama yansıma biçimleriyle de "ben"le yaşamak zorunda olan insanların hapsedildikleri çarpık yaşamları görüyoruz, gerçi bu çarpıklığın biyoiktidardan doğup doğmadığını düşünüyor insan. Beden algımızın sürdürülebilirliği bedenimizi işler tutmaya programlı bir sistem için çok önemli, temel parça hatta, bu yüzden PKD'nin Alfa Ayının Kabileleri metnini akılda tutarak pek çok "hastalığın" aslında hastalık olarak görülmeyebileceği fikrini de akla getirebiliriz. Bu durumda ölçüt, hastalıkla birlikte yaşayan insanın görüşlerinden çıkarılabilir, hatta böyle olması gerekir, örneğin anlatılan vakalardan birinde rahatsızlığını "kabul eden" ve yaşamını bu hastalıkla birlikte sürdürmeye karar veren adam için kişiliğin parçası haline gelen bir durum var, toplumsal normların dışında bir normallik bu. Beynin ıslahı belirli koşulların yerine getirildiği durumlarda ortaya çıkmıyor ama insan, bacağının kendisine ait olmadığını hissedince hastaneye kapatılabiliyor. Düşünülmesi gereken bir durum; eğer bacağımdan kurtulup yaşam kalitemi yükselteceksem, gerçekten yaşadığımı hissedeceksem, daha da önemlisi bunu hiçbir "tedavi" ortadan kaldıramayacaksa, o zaman deli olduğumu kim iddia edebilir?
Zenon'un bir paradoksu veya sağlam sallıyorum, şu bütün parçaları değişen gemi. En küçük parçasına kadar yenilenen bir geminin aynı gemi olduğu söylenebilir mi? Bu geminin bir benzeri Önsöz'de geçiyor, insan bedeni olarak. MÖ 150-250 arasına tarihlenen bir Budist metninde bütün organları değişen bir adamdan bahsediliyor. Adamın bir parçası canavarlarca yeniyor, sonra yanı başındaki cesetten parçalar koparılıp adama takılıyor. Adam aynı adam mıdır? Aynıysa aynılığını sadece bilinci mi sağlar? Aynı değilse bu sadece bilincinin ürettiği bir fikir midir? Ben kimim? "Ben" kimdir? Yok olduğunu söyleyen bir zihin sadece bedenin varlığıyla yenilgiye uğratılabilir mi? Bedenle akıl arasında Kartezyen bir ayrımdan bahsetmek mümkün mü, onca nörolojik buluştan sonra? Genelde bu sorular ele alınıyor, ilginç vakalar üzerinden. Bunu sabah dedim, şimdi de diyorum ve Yaşayan Ölüler bölümüne geçiyorum. Camus'den bir alıntıyla başlıyor; kendiliği ele geçirmeye, tanımlamaya ve özetlemeye kalkmak onun parmaklar arasından süzülüp giden suya benzetir. Kendilik, üzerine düşünülemeyecek bir düşüncenin ta kendisidir, zaten bir düşünce olarak oradadır, sayısız parçadan oluşmuştur ve bu parçaların çok azı takip edilebilir, sorulursa bilinmez, sorulmazsa bilinir. Bu bölümde sorulana cevap verilmesi durumu var, üstelik ölü bir kendiliğin cevaplarıyla karşılaşıyoruz. Vaktinin önemli bir kısmını mezarlıklarda geçiren "ölü" insanlar yaşamadıklarını, bilinçlerinin öldüğünü düşünüyorlar. Cotard sendromu deniyor buna, nadiren rastlanan bir bozukluk. Kişinin varlığıyla ilgili hissettiği kaygılardan doğan, toplumsaldan zihinsele pek çok kaynağı olan bu bozukluğun kendiliğin doğası hakkında çok şey söylediğini düşünüyor Wamy, Wittgenstein'ın öznel kendilik hakkındaki görüşlerine ulaşıyor. Dünyanın düz olduğu iddiası, bu iddianın doğruluğundan veya yanlışlığından önce özneye göndermede bulunur, bu durumda cevap değil, soruyu soranın niteliği önem kazanır. Kendiliğin farkına varılan anlardan biridir bu, sadece soru sorulan an değil, herhangi bir farkındalık anı, yaşanılan bir duygunun düşünüldüğü an, kendiliğin ortaya çıktığı veya kaybolduğu andır. Mutlu olduğunu düşünen birinin mutluluğu o an eskitmesi gibi bir durum. Varlığın sorgulanması da benzer bir şekilde varlığı eskitir, hatta ortadan kaldırabilir, böylece insanlar ölü olduklarını düşünebilirler. Anlatıcı veya otobiyografik kendilik bizi bir arada tutan hikâyelerimizi oluşturmaya yarar, ortadan kaybolduklarında hikâyemiz, benliğimiz de kaybolur. Bazı parçalarımız son derece sağlamdır, gündelik yaşantıyı sürdürmemizde onlara yaslanırız ama kaybolan parçaların yoksunluğu ortaya çıkınca rahatsızlığı fark etmeyebiliriz, "vücut bütünlüğüne ilişkin kimlik bozukluğu" denmiş buna. İncelenen birkaç rahatsızlık bu temele yerleşiyor.
Hikâyemizin Dağılışı. Her şeyi bir arada tutmaya çalışmak çok zor, sırf kronolojik seyir bile öyle zahmetli ki her akşam yaşadığım yorgunluktan kurtulmak için bir ara doktora gittim, yazdığı ilacı kullandım. Nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum, bilincim betonlaştı. İlacı bıraktım, kendimi bir bütün halinde tutabilmek için bazı parçalarımı feda ediyormuşum gibi geliyordu çünkü. Şimdi mutsuzluğumla mutluyum, olan tam olarak bu galiba. Eksik de olsa kendi hikâyemi biliyorum, gerçek olması gerekmiyor, ki yeterince depersonalizasyon, neydi o söz, insanı asla yapmayacağını söylediği şeylerin baş rolüne yerleştiriveriyor. Bu aslında oldukça ilginç, öztemsil konusunda anılarımızın işlerliğinin önemli olduğunu söylüyor Wamy. "Öztemsil sistemimiz iyi çalışıyorsa, epizodik anılarımız durmaksızın anlamsal anılara dönüştürülerek, bizi biz yapan şeyin özünü yaratır." (s. 55) Anlamı yitirdiğimiz noktada, olayları birbirine bağlayamadığımız an epizodik, görüngüsel anılar kaydedilmiyor, lineer akışın kaynakları kuruyor, insan bir noktaya nasıl geldiğini anlayamaz hale geliyor. Farklı biçimleri mevcut, Alzheimer bunun bir boyutu. Kendimiz hakkında yeni bir fikrimiz olmuyorsa, kendimizi güncelleyemiyorsak aynı anlatıcı kendiliğimize mahkum oluyoruz. Wamy'ye göre bu bozukluğu aşabilmek için Descartes'ın mirasını tamamen bir kenara bırakmalıyız. Beynin fizyolojik durumundan zihinsel aktiviteleri yorumlayabilir hale gelip yeni tedaviler keşfedebiliriz. Başka bir yaşam düzeyine geçebiliriz o zaman, aksadığı düşünülen yanlarımızı iyileştirebiliriz. Bütün bunların yanında bir ihtimal daha var, o da olduğumuz gibi olmak. Budur belki; olması gereken bir "doppelgänger" yaratmaksa, kendine yabancılaşmaysa, kısacası bilincin savunma mekanizması olarak yaratmış olabileceği anormal parçaların varlığıysa, o halde kendiliğin bir parçasıdır bunlar, kendiliği yaratabilirler ve budur kendilik, herkesinki gibi değil, bambaşka bir şey.
Hikayeleriyle, hikayeleri çözümleme ve çözümleyememe yollarıyla yaşananı ve yaşanabileceği ele alıyor Wamy. Çok ince bir buzun üzerinde yürüyoruz, o kadar ince ki çatlama seslerini duyar duymaz ödümüz kopuyor, her an düşebiliriz ama yürümeye devam ediyoruz. Belki ölüm de bilincin bir savunma mekanizmasıdır, bedenin kontrolünün yitirilmemesi için, bilinci yok edecek yeterli çürümeden/bozulmadan önce son bir tedavi.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ölüm Labirenti
Black Mirror'ın hangi bölümünde olduğunu hatırlamıyorum, bir şirketin deneysel meselelerinde gönüllü kobay olarak kullanılan gezgin gencin korkularıyla yüzleşememesine tanık oluyorduk. Yapay gerçeklik ortamında klişelerle dolu bir korku evine giriyordu adam, sonra bilinçaltında barınan kat kat korkuları ortaya çıktıkça delirmeye doğru adım adım ilerlemeye başlıyordu, deney kontrolden çıkıyordu, bilmem ne. Elemanın -benzerlikten kıllanıp bakmıştım, Kurt Russell'ın oğlu çıkmıştı falan- kendi zihniyle yarattığı cehennemine adım adım girişinin izleri insanoğlunun en ilkel korkularına kadar gidiyordu; en sonunda bilinmeyenin korkusuna varıyorduk. Eh, dizinin bu bölümünün PKD etkisi taşıdığı aşikâr. Bence. Bir dolu paranoya, gerçeküstü mekânlar, gerçeklik içinde gerçeklik ama gerçeklikten emin olamama derken bir insan kafayı yavaş yavaş nasıl kırar, detaylarıyla görüyorduk ki PKD'nin temel izleklerinden biri bu, birçok metninde karakterlerin başkalarından ve kendilerinden duydukları şüpheyle karşılaşırız. Bu metin sanırım bu konuda yazarın zirve noktalarından biri.
Bildiğimiz PKD anlatımı; teknolojik meselelerin ayrıntılarına pek inilmez, inilirse de karakterlerin diyalogları üzerinden inilir, her şey hızlı bir akış içinde gerçekleşir, genellikle tek bir bakış açısı kullanılır ve kurmaca dünya bu bakış açısı üzerinden anlatılır. Hangi karakterin bakış açısının seçileceğine dair iki ihtimal sunar PKD; Tallchief'in duasını Aracı yardımıyla Yaratıcı'ya yönlendirmesini ve duasının kabul olunur olunmaz iş değiştirmesini görürüz, hatta bir teşekkür duası gönderir üstüne. PKD, önsözde metinde yer alan teolojinin bilinen hiçbir dini temel almadığını söyler, "Tanrının varlığını gerçek kabul eden rastlantısal bir dinsel mantık sistemi" yardımıyla Yaratıcı'ya veya Yaratıcı'nın yardımcılarına ulaşılır. Sonucu kesin bir sistem, en azından duaların yerine ulaştığını biliyoruz. Tanrı'nın dengeleyicisi olarak Şekil Bozan'dan bahsedilir, Tallchief olumlu yanıtlanan duasının haberini aldıktan sonra Specktowsky'nin Boş Zamanımda Ölümden Nasıl Döndüm, Bunu Siz de Yapabilirsiniz adlı kutsal kitabından bir bölüm seçer ve Yaratıcı'yla Şekil Bozan arasındaki mücadeleyi okumaya başlar. Bu yeni inanç hakkında bilgi sahibi oluruz böylece; Tanrı şekil yaratıcıdır, her biri diğerinden daha büyük olan halkalarla kolay kolay bozulmayacak bir denge yaratmıştır ama Şekil Bozan'ın bozgunculuğuyla mücadele etmek zorundadır. Araya Legolas, Gandalf ve Fangorn karışır, birkaç yüzyıl önce Tolkien'ın yazdığı metinlerle Specktowsky'nin metni arasında bağlantılar kurulur. Tallchief yola çıkma gücünü içkide ve edebiyatta bulur, burnuğuna binerek yeni görevine başlayacağı Delmark-0 adlı gezegene doğru yola çıkar. Burnuk denen nane iki kişilik bir araçtır, tek atımlıktır, gidilen yerden döndürmez. Delmark-0'a gidişin dönüşsüz bir görev olduğunu sezeriz, yeni kurulan kolonide yapılacak çok iş vardır ve dönememe fikrinin başlarda pek de bir sıkıntıya yol açmadığını anlarız.
Mesele Tallchief üzerinden anlatılabilirdi ama ikinci ihtimal tercih edilir; Seth Morley bulunduğu çorak gezegenden sekiz yıldan sonra kurtulacak bir deniz biyoloğudur, Delmark-0'da yapılacak işler kendisini heyecanlandırır. Eşi Mary'yi pek heyecanlandırmaz, ilişkileri alışkanlık sonucu sürmektedir, birbirlerine güvenmezler ve birbirlerini umursamazlar. Seth biraz da savsaklayan, ciddiyetsiz bir adamdır, seçtiği burnuğun sağlam olduğunu düşünür ama sonradan ilahi bir yardımın, Aracı'nın -Tanrı'yla iletişimi sağlayan insan/kişi/kurum/kuruluş- yönlendirmesiyle gerçekten sağlam bir tane seçer. Her karakterin düşünce yapısı, insanlarla ilişkileri ve davranışları çok önemli, bu yüzden burnuk seçiminden eşle olan münasebete kadar her şeyi dikkatle değerlendirmek lazım, hatta zaman varsa metni ikinci defa okumak çoğu şeyi yerli yerine oturtacaktır. Neyse, yola çıkıyorlar ve gezegene ulaşıyorlar. Tallchief onlardan kısa bir süre önce geliyor ve gezegendeki bilim insanlarıyla tanışıyor. Bir teolog, bir sosyolog, bir makine ve elektrik mühendisi, jeolog, dil bilimci, sekreter derken çok renkli bir tablo çıkıyor ortaya, çeşit çeşit insan var ve hiçbiri koloninin amacını bilmiyor, yeni gelenlere soruyorlar ama onların da pek bir şey bildikleri yok. Gezegene inen ilk kişi psikolog olduğu için bir deneyin içinde yer aldıklarından şüpheleniyorlar, burnuklarla geri dönemeyeceklerini bilmeleri paranoyanın temelini atıyor. Yaşadıkları yerler kısa süre idare edecek şekilde inşa edilmiş, yeni yerleşim birimleri kurmayı düşünüyorlar ama hiçbir şey belli olmadığı için etrafı keşfetmekle uğraşıyorlar önce, birbirlerini de. Bir karakterin birkaç ilaç birden kullandığını öğreniyoruz, bir diğeri yaşlılıktan ötürü ölmek üzere ve kendi dünyasına çekilmiş durumda, aslında herkes -psikoloğun dediğine göre- hiper obsesif, herkes kendi egosuna odaklı, bu da her şeyin bir deneyden ibaret olması ihtimalini düşündürüyor. Morleyler gezegene iner inmez Tallchief'le yapılan konuşmalar birebir tekrarlandığı için karakterlerin psikolojilerinde de sıkıntı olduğunu anlıyoruz. Sonrasında mekâna duydukları paranoyayı kendilerine de yansıtıyorlar ve ortam yavaş yavaş karışmaya başlıyor. Üstlerinden gelen, orada bulunma amaçlarına dair bilgilendirme mesajını da teknik bir arızadan ötürü yitirdiklerinde tam bir bilinmezin ortasına düşüyorlar.
Civarda "Bina" denen bir yapı var, diğer zeki yaşam formlarınca inşa edilmiş ve keşfedilmeyi bekliyor. Karakterler birer birer ölmeye başlayana kadar kimse keşfe çıkmayı düşünmüyor ama önce Tallchief, sonra diğerleri garip biçimlerde yaşamlarını kaybediyorlar. Şüphenin tekinsizleştirdiği ortamda katilin veya katillerin içlerinden biri olup olmadığını bulmaya çalışıyorlar, işin içinde gezegendeki diğer varlıklar veya ilahi varlıklar da olabileceği için keşfi daha fazla ertelemiyorlar ve yola düşüyorlar. Binanın hologramını görüyorlar, bir algı oyunu. Gerçek binayı kısa süre sonra bulduklarında civardaki nehri görüyorlar, daha önce orada değildi. Burada iyice kıllanıyoruz, sanki Morley'nin deniz biyologluğunun bir yansıması beliriyor. Sonrasında Bina'nın içinde adı herkese farklı biçimde gözüken oda, tepemizdeki ampulü yakıyor. Herkes kendi gerçekliğini yansıtıyor ve böylece kolektif bir gerçeklik ortaya çıkıyor ama henüz karakter boyutunda bu, Delmark-0 hâlâ kendilerinden bağımsız bir biçimde var olmaya devam ediyor. Şekil Bozan'ı gören karakterlerin yanında öznel gerçekliklerini canlandıran karakterler farklı dehşetleri özgür bırakıyorlar, böylece gezegendeki varlıklarının amacı tamamen bağımsız bir birey olarak zihinsel faaliyetlerini sürdürmeye başlamalarıyla birlikte ortaya çıkıyor. O kadar çok verinin arasında mutlak gerçeğin ne kadar derinlere indiği yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bulundukları gezegenin Dünya/Terra olduğu anlaşılıyor, civardaki boş şehrin Londra olduğu ortaya çıkıyor, asit yağmurları tayfanın yaşayan son üyesi olan Seth'i eritirken asıl gerçekliğe varan karakterlerin hikâyelerini, her şeyin arkasındaki sebebi öğreniyoruz.
Devekuşlarından her şeyin cevabını veren alete kadar pek çok hoş ayrıntı mevcut, örneğin Terra'da kalanlar, başka gezegenlere göç etmeyenler aşağılanmışlar ve kafalarını kuma gömenler olarak nitelenmişler. İnsanlıktan çıktıkları düşünülüyor ki Terra'nın yaşanamaz bir yer haline gelmesiyle bu bir parça doğru olabilir. I Ching'in verdiği cevapları bir alete aktarıyor PKD, müthiş bir karışım çıkıyor ortaya. Karakterler Coleridge'ten alıntılar yapıyorlar, edebi klasiklerden bahsediyorlar, Terra'nı geçmişiyle yüzlerce yıl sonraki güncel zamanı birleştiriyorlar, bir sürü şey.
Neyse, PKD'nin dünyası kafayı karıştırıp toparlamada birebir. Tavsiye ederim.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
O'nun Karısı
"O" için belli bir erkek düşünülemez sanırım, Claire'nin doğası onu hemen her erkeğe sürüklüyor. Zaten herhangi birinin karısı da değil, çünkü evli değil. Çok tutkulu bir kadın, tutkusuyla evli olduğunu söyleyebiliriz. Kodlardan çıkardığım bu. Kod çözeceğiz, Bernheim arka arkaya sıraladığı günleri ve olayları birçok sembolik eylemle doldurmuş, hikâyenin içinde yer alan mesajları doğru okuyabilirsek Claire için bir tutkunun nerede bitip diğerinin nerede başladığını anlayabiliriz. Bunun için kısa cümleleri, tek satırda başlayıp biten onca eylemi çözümlemek zorundayız.
Claire doktor, otuz yaşında. Tek başına yaşıyor, ikiye böldüğü dairesinin bir odası muayenehane, diğer odası da kendi yaşadığı alanı oluşturuyor.
Kısacık bir metin, üzerine uzun uzun düşünülebilir.

Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sınırsız Canavarlar
Idris Elba'nın Komutan performansını, kestirdiği ve delik açtırdığı uzuvları hatırlıyorum. Hotel Rwanda'nın katliam tugaylarının cephesinden bir parçadır Beasts of No Nation, bir çocuktan katil yaratan karanlığın çeşitlemesidir. Filmde ufaklığın deneyimleri üzerinden gidiliyordu, metinde direkt iç monoloğun peşinden gideriz, doktor veya mühendis olmak isteyen zeki bir çocuğun köyünün ele geçirilmesini ve sonrasını bir çift gözden ve sıkça guruldayan bir mideden biliriz. Açlık mühimdir, açlığı bir şekilde içeren pek çok metin vardır ama buradaki açlık, susuzluğun yanında Afrika sıcağıyla ve sayısız sivrisinekle birleşince, Conrad'dan sinekleri, Bowles'dan sıcağı ödünç alıp ufaklığın içine düştüğü yeşil cehenneme kondurunca belki de en edebi işkencelerden birine dönüşür. Uyuşturucu da var, son nokta; çamurumsu bir macun çocukların zihinlerini yakar, midelerini mahveder ve onları ölüm makinelerine dönüştürür. Ellerde palalar ve tüfekler, üstte başta birkaç beden büyük kıyafetler, aileye dair yok olmaya yüz tutmuş anılar, çocuk askerlerin sahip oldukları şeyler bunlardan ibaret.
"Şöyle başlıyor." (s. 9) Başlangıç noktası, çocuğun saklandığı yerin keşfedildiği an. Bağırışlar ve silah sesleri geliyor, sonra saklanılan mekân tekmelerle ve dipçiklerle yıkıldıktan sonra koca göbekli, çırpı bacaklı ve sarı gözlü bir oğlan, çocuğu keşfediyor. Tokadı basıyor, çocuğu Komutan'a götürüyor. Bu koca göbekli çocuğun adı Strika, ailesi gözlerinin önünde katledildikten sonra hiç konuşmuyor, ağzından tek bir sözcük çıkmıyor, sadece verilen emirleri yerine getiriyor ve görevi yeni askerler bulmak. Çocuk biçilmiş kaftan, tek başına saklandığına göre ailesi parçalar halinde bir yerlerde kokuşuyor. Komutan'ın emirlerine göre çocuklara bir şans verilebiliyor ama yetişkinlerin şansı yok. Kendi askerlerinin bile yok; rüşvetle "teymen" olmuş zengin çocuğu bir adamının çuvallamalarını görmezden gelmiyor, adamı gerçek bir asker yapabilmek için, belki de sadece ölmemesini sağlamak için herkesin içinde azarlıyor, dövmekten beter ediyor. Çalıya çırpıya değil, erkek gibi yolun ortasına sıçılması gerekiyor, koşulların gerektirdiği bir şeffaflık. "Komutan Sah!" diye bağırıyor Teymen, "sir"ün "sah"a evrimi. Kendi aralarında konuştukları dil İngilizce, kendi dilleri bir tek esrime dolu danslarında görülüyor, o da pek sık değil. Çeviride bu detay verilmiş; Afrikalıların konuştuğu İngilizcenin çarpık, melez bir dil olduğu malum, yanlış sözcüklerin kullanımıyla ve anlatım bozukluklarıyla dolu, çocuğun konuşmalarında bu durum ortaya çıkıyor. Komutanın, "Kapasesini," diye bağırmasını o coğrafyada geçen filmleri izlediysek canlandırabiliriz, yoksa bir çocuğun yarım yamalak bildiği İngilizce olarak anlaşılıyor.
Agu -bizim çocuğun adı- komutanın yanına getiriliyor, komutana baktığı zaman mezarlık gibi bir ağızla karşılaşıyor. Çarpık dişler, kararmış diş kökleri. Kocaman bir adam, sert ama adil. Agu'dan adam öldürmesini istiyor, yoksa palayla tek vuruşluk canı gidecek. Teymen'e göre düşünmemek lazım, kafanın çürük meyvenin içine dönmemesi için. Komutan'a göre aşık olmak gibi bir şey. Hakkında düşünülemez, sadece yapılabilir. Birini öldürmenin aşka benzetilmesi ilginç. Bir açıdan aşık olmayı öğreniyor o zaman Agu; uygun adım yürüyüş, silah talimi, hepsi tamam, geriye bir tek birini öldürmek kalıyor. Komutan'ın tuttuğu el Agu'nun eli, Agu'nun tuttuğu el palanın eli ve Komutan eli kaldırıyor, pala kalkıyor, esir alınanlardan birinin kafasına iniyor. Bir süre sonra Agu kendisi kaldırıp indiriyor elini, adamın haykırışlarını duymuyor, sıçrayan kanı ve beyin parçalarını görmüyor, sadece metalin kemiği çatırdatışını duyuyor ve geriye çatırdayacak bir şey kalmadığı zaman palayı bırakıyor, kusmaya başlıyor, her şeyi korkunç bir parlaklıkla algılamaya başlıyor. "Bacağımın arasında sertleşiyorum. Âşık olmak buna mı benziyor?" (s. 27) Başkalarının aşık olma biçimlerine bakıyor, kesilen bir kolla kafasına vurulan insanları görüyor, bacağı vurulan bir adamın yerde sürüklenişini izleyen, bilim adamı havasındaki askerleri görüyor, hemen kendine yabancılaşıyor ve aklını bu yolla koruyor. Anılarını ortadan kaldırmak zorunda, daha fazla kafa parçalayabilmek için. Kötü bir çocuk olmadığını tekrar tekrar söylüyor. Asker olduğunu söylüyor, askerse yaptığı hiçbir şey kötü değildir. Savunma mekanizması. "Asker asker. / Öldür öldür. / Ancak böyle yaşarsın. / Ancak böyle ölürsün." (s. 29)
Askerliğe uyum sağlamadan önce son bir adım; son bir hatırlayış, sonra hiçbir şey kalmayacak. Anne, baba ve kardeş, köyde huzurlu bir yaşam. Baba öğretmen, Agu'yu İncil'le besliyor ve çocuğun ne kadar zeki olduğunu biliyor ama okula gitmesi için henüz erken. Agu okumak istiyor, doktor veya mühendis olup köyüne gelen beyaz derililer gibi sağlıklı, besili olmak istiyor. Beyaz derililer şişman, çok yiyorlar ve her zaman yiyecek bulabiliyorlar. Yerlilere yardım ediyorlar, onlar için kilise kuruyorlar, yiyecek getiriyorlar, sömürünün güzellemesi kusursuz bir şekilde yapılıyor. "Ama bu şeyler savaştan önce ve bir tek rüya gibi hatırlıyorum." (s. 33) Son bir hatırlayış olarak kalmıyor hiçbir şey, askerlerin besinsiz, susuz kalmasıyla zorlaşan yaşam anıları tutunulacak bir dal haline getiriyor, bu yüzden olayları anlatan Agu'nun metni çok daha sonra yazdığını sezebiliyoruz. Anılarla anlatının güncelliği iç içe geçiyor, fragmanlara ayrılmış bir zihni takip ediyoruz. Önce okul tatil ediliyor ve Agu'nun hayalleri suya düşüyor, sonra BM askerleri köye gelip insanları güvenli bir noktaya götürüyor ama Agu'yla babası kalıyor, köylerini savunacaklar, anneyle kardeş gidiyor. Askerler köye gelince savunacak pek bir şeyin kalmayacağını çok geç görüyorlar, belki biraz umutları varsa da medeni bir diyalog kurulamayacağını anladıkları zaman kapıları çoktan kırılmış oluyor. Babasının yediği kurşunlarla dans ettiğini görüyor Agu, "Kaç Agu!" haykırışını duyuyor ve kendini karanlık geceye atıyor. Anlatının sonların doğru, gerilimin zirvesinde.
İnsan öldürmeyi seviyor Agu, vücutlardan fışkıran şeyleri seviyor, kopan ve parçalanan kafaları seviyor, uyuşturucu çamuru seviyor, yağmayı seviyor. Kadınlara tecavüz edilmesini sevdiğini söyleyemeyiz, çünkü geri dönme ümidi hâlâ var ve annesiyle kardeşinin onu bir yerlerde beklediklerini biliyor. Diğer askerler için böyle bir ihtimal yok, onlar bir başlarına kaldılar ve kurtaracakları bir ruhları da yok. Hitler döneminin çocuklarını, çocukların oyuncaklarını hatırlıyorum; bir sürü tank, asker, uçak, sokaklarda kollarını kanat yapıp uçarak bombanın düşerken çıkardığı sesi çıkaran çocuklar, her şey korkunç bir karanlığın izini taşıyor. Asker çocuklar da tahtadan yaptıkları tüfeklerle birbirlerini vurma oyunu oynadıklarını hatırlıyorlar, aslında o masum oyunların içinde bugüne hazırlanmanın izleri mi var? Öldürmeye hazır olsalar da hiç olmaya hazır değiller, Komutan onlara hiç olduklarını sık sık hatırlatmasa kaçmaya çalışabilirler ama böyle bir şey olmuyor, Komutan son derece deneyimli bir asker ve insanları nasıl yönlendireceğini iyi biliyor. Bilmediği şey, tecavüz ettiği çocukların bir gün canını korumaktan vazgeçebilecekleri. Sonu böyle geliyor, Agu'nun tetiği çekip çekmeme kararsızlığı sürerken kendi adamlarından biri tarafından vuruluyor, açlığın katlanılmaz boyuta ulaştığı zaman. Çocuklara ne kadar adil, iyi davranırsa davransın askerlik mantığının onlara ulaşamadığı noktalar var, en azından Agu'ya.
Agu'nun öldürmeyi sevmeye başlamasıyla birlikte Şeytan olarak görülmek istememesinin gerginliği metin boyunca sürüyor. Acıkan, susayan, annesini özleyen ve doktor olmak isteyen bir çocuk Şeytan olarak görülmemeli, aklında bu fikir var, basılan köylerde tecavüze uğrayan kadınları izlerken, kopardığı uzuvlarla uzuvların sahiplerine vururken, kopardığı kafaların yavaş yavaş sönen gözlerine bakarken bir yanı her şeyin rüyadan ibaret olduğunu söylüyor, sanki bir başkasının yaptıklarını izliyormuş gibi. Depersonalizasyonun kusursuz bir örneği. Zeki bir çocuk olduğu için kendi dünyasını kapayıp bir başkasınınkine geçiş yapabiliyor, hatta biraz Holden Caulfield tadı var, Onca Yoksulluk Varken'deki evladımızdan da esintiler alıyoruz, yazar Iweala zaten yazı çizi temelli bir iş yapıyor, muhtemelen bir üniversitede veya kolejde yaratıcı yazarlık dersi veriyordur şimdi. Her neyse, tecavüz bölümlerinde aslında izlediği veya izlemek zorunda bırakıldığı eylemden kendisini soyutlayıp hatıralarına dönüyor, biraz buradan yırtıyor aslında, köyündeki dansları, arkadaşlarını, öğretmenini hatırlayıp ânın dehşetinden sıyrılabiliyor, iyi bir şey. Ölümden döndüğü son bölümlerde BM askerleri tarafından bulunup kampa götürüldükten sonra dehşet çoktan anılaşmış, bilince ve daha derinlere yerleşmiş oluyor ama unutulur bir hale geliyor, artık aşılabilir. Kamptaki psikolog yazmasını istiyor, ne yaşadıysa yazsın; ölen arkadaşlarını, Komutan'ı, babasını, her şeyi. Kurmacanın unutmaya bir faydası olabilir. Olur. Dönüştürülen her şey taşıdığı saflığı yitirir.Gerçek bir dehşeti taşıyor bu metin, kurmacanın içinde bile gerçek. "Şimdi gece çok sessiz, çünkü o kadar açız ki ses çıkaran her şeyi yiyoruz." (s. 73)
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir