Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mahpus
Sodom ve Gomorra'da Verdurinlerdeki davetlere trenle gidip dönülen onca gün Albertine'in yanında sonlanıyordu. Proust'un -anlatıcıya göre Proust veya anlatıcı, okura kalmış- yan hikâyelerine bağlanan, yer yer yan hikâyelerine dönüşen ana anlatısı Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde'den itibaren ortaya çıkan kadınların etrafında biçimlenen bir yapıya sahip; ilk bölümde ailenin ve sosyetenin etrafındaki olayların bir çocuk/genç için yaşamın en önemli olayları olduğu söylenebilir, kadınların keşfinden sonra mevzu iyice ikili ilişkilere dönüyor, özellikle Albertine'li bölümler aşkı, tutkuyu ve kıskançlığı yaşamının orta yerine koyan anlatıcı için çocukluk anılarının, daha doğrusu yaşamının o zamana kadarki bölümünün acı tarafından kuşatılmasının çok çeşitli irdelemeleriyle dolu. İki şekilde; birincisi çocukluktan taşınan bir aşk düşüncesinin adım adım biçim değiştirmesine şahit oluyoruz. "Çocukken, tahayyüllerimde aşkın en güzel yanı, hatta bence aşkın özünü oluşturan şey, sevdiğimle birlikteyken sevgimi, onun bir iyiliğine duyduğum minneti, sonsuza kadar birlikte yaşama arzumu serbestçe ifade edebilmekti." (s. 2426) İkinci şekil de birinciyle alakalı, daha derinlere bir bakış sonucu bulunan yeni Proust, daha derinlerde daha da başka bir Proust, bir sürü Proust, her biri Albertine'in farklı bir yönüne odaklı, her birinin nasıl değiştiği bulunmalıymış gibi bir arayış var, örneğin anlatının ilk cildi bir uyanışla başlıyordu ve Proust sabahları uyandığında dünyayı baştan oluşturmak zorunda olduğunu, uykuya dalarken de onca zahmetle bir araya getirdiği dünyanın ağır ağır parçalandığını, ortadan kaybolduğunu üzüntüyle aktarıyordu. Mahpus'ta Proust'un bütün konularının Albertine'le geçen günlerin değiştiriciliğiyle yeni bir biçimde ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Uyanışlar ve uykular, kadınlarla olan ilişkiler, davetler, her şey Albertine'e duyulan nefretin, aşkın, sevginin içine yığılır. Proust'un evine taşınıp Françoise'nin çatık kaşları altında yaşayan Albertine'in mi, yoksa Albertine'in etrafına psikolojik duvarlar örüp sadakatsizlik avına çıkan Proust'un mu mahpus olduğunu anlayamayız, iki tür tutsaklık vardır ve ikisi de iç içe geçer. Proust zaman zaman Albertine'i sorgular, izler, izletir, kızın eşcinselliğe meyilli olduğunu düşündüğü doğasını dizginlemeye çalışır. "Tanıdığımız her insanın bir ikizini içimizde taşırız." (s. 2333) Proust, Albertine'in ikizini kendi zihninde yaşatır ve ilişkilerini dengesiz, yıkıcı bir hale getiren her şüphenin içindeki ikizden doğmadığını yavaş yavaş anlar. Albertine özgürlüğüne düşkün bir kızdır ve yaşamındaki her bir detayın bilinmesini istemez, bu yüzden bazı şeyleri gizler veya söylemeyi unutur. Anlatı bu gizlerin ağır ağır çözülmesi sürecini içerir. M. de Charlus'ün Morel'den koparılması gibi başka hikâyeler de önceki ciltlerden bildiğimiz olayların devamını oluşturur. İç içe geçmiş onca hikâyenin bağlantıları bazen öyle keskindir ki ani geçişler okuru rahatsız eder, bazen de hiçbir değişiklik hissedilmez, bağlantı kuruluvermiştir. Tehlikeli bir oyun; Proust'un kurduğu anlatıda tek bir anlatıcının zihninde dolaşıp dururuz ve Proust Albertine'le konuşurken iddia ettiği gibi her şeyi unutmasa da hatırlayışın kusurları kendini gösterir, işte bu kusurlar anlatıyı gerçeğe yaklaştırır ki anımsayışın eksiksiz olmaması da anımsamanın doğasında vardır. Hatta Proust biraz da güvenilmezlik dozunu artırır bu ciltte; M. de Charlus'un Verdurinler tarafından davetlerden el ayak çektirilmesi aşamasında Proust bu sevdiği beyi uyarmak için güçlü bir istek duyduğunu söyler ama adamın Morel tarafından yerin dibine sokulduğu âna kadar hiçbir şey yapmaz, sadece izler. Proust gözlem için yaşamaktadır. Korkunç bir yaşam, anlatı oluşturmak için muazzam bir yöntem.
Baştan itibaren notlarıma baka baka ilerleyeceğim. En son Albertine'den ayrılmak istiyordu Proust, kızın uyandırdığı güvensizlikten oldukça yorulmuş bir şekilde evine geldikten sonra bir anda karar değiştirip evlenme teklif etme aşamasına geliyordu. Kendisi de Albertine'in kişiliğinin bir parçasını taşıdığından -ikiz muhabbeti- yalanlar uydurmaya başlaması, ilişkinin doğası üzerine düşünüp oyunlar oynamadan kızı elinde tutamayacağına inanması gibi kişiliğinde gizli ve kendisine yabancı olan pek çok psikolojik unsurun çekiciliği, sanırım kaybetme korkusu -annesiyle olan bölümleri hatırlayınca aralarında güvensiz bir bağlanma olduğunu söyleyebilirim, yitirmekten ödü kopan bir adam Proust, annesini, Albertine'i, anılarını ve yaşamını yitirmek onun için bir- ve elde etmiş olmanın yol açtığı tatmin ilişkinin sürmesini sağlayan en önemli etkenler. Anlatıya odasından başlaması bir ipucu veriyor olabilir; ilk ciltteki oda ve uyku olayı hemen anneye bağlanıyordu, burada da Albertine'e bağlanıyor. Anne o sırada Combray'de ve oğlunun evlilik fikrinden ötürü kaygılı. Albertine pek benimsenmiyor, Françoise'in Albertine'i hiç sevmemesinin de etkisi var bunda. Proust, yakın arkadaşı Saint-Loup'un sevgilisi Rachel'e davrandığı gibi davranıyor; pahalı hediyeler alıyor, para veriyor, bir sürü şey. Rachel bir hayat kadını olarak yaşamını sürdürüyor, Saint-Loup'un görmek istemediği ve kendisini Proust'tan ayıran nokta bu. Albertine'in çekiciliği elde edilemezliğinden ve affedilemez bir suç işleyebilme potansiyelinden kaynaklanıyor. Proust'un bu meseleyi incelediğini söylemiştim ama en başta pencereden giren güneşe bakıp gençlik günlerini, "eskiden kalma delikanlıyı" anımsıyor ve anlatmaya başlamak için güç topluyor. Güneş duvarları aydınlatırken Albertine'i odasına hemen çağırmıyor Proust, önce kendisini güvende hissettiği zamanları iyice anımsıyor ve sonrasında günlük ıstıraplarına gömülüyor. Annesinin Albertine'i neden sevmediğine dair fikirleri sıralıyor, iki kadını kıyaslayıp iki tarafa da batacak sivri uçları belirliyor. "Evcil bir hayvan" benzetmesi Albertine için uygun gerçekten; kız her odaya destursuz dalıyor, kendisini bağlayan pek bir şey yok. Proust'a göre kız kendisini oldukça geliştirmiş olsa da yine de önemsenmeyecek bir zekası var. Aslında bu noktada ilginç bir açıklama da geliyor; Proust için kadınların zekası pek bir şey ifade etmiyormuş, zihinsel üstünlüğe ilgisizmiş, bir kadının zihinsel meziyetlerinden bahsetmişse bunu nezaket icabı yaparmış. Bunu aşkın hangi noktasında incelemeliyiz, sadece fiziksel özelliklere mi bakıyor Proust, sadece kaybedilebilir olanlara mı aşık oluyor, zekaya önem vermiyorsa kadınların uydurukçuluğundan yakınması neden? İlginç. Sanırım yine kendine yontmasından her şeyi. Kadınların erkeklerin yol göstericiliğine ihtiyaçları var ve Proust kadının üzerinde bir egemenlik kuramadığı için aşık, acı çekiyor ama Albertine'in tamamen kendisine ait olduğunu hisseder hissetmez de sıkılacağını ve kızı terk edeceğini açık açık söylüyor. Bu hastalıklı bir ilişki aslında, aşkın yüceliği yok burada, aşkın insanı daha iyi biri haline getirme niteliği yok, burada aşk pek yok, daha çok bir nevi çıkar ilişkisi var. Tensel hazlar ve psikolojik bir savaş, ikisini bir arada tutan yegane iki unsur. Bir de maddiyat boyutu var işin tabii. Proust, "Albertine'siz bir özgürlük özlemi" hakkında paragraflarca yazıyor, belki de kızın açıklarını bu yüzden arıyor ve düşündüğünün aksine, bu açıklar ortaya çıktıkça sona yaklaştığını düşünse de kendini daha da bağlanmış bir durumda buluyor. Gerginlik yükseldikçe ayrılığın yaklaştığını düşünüyoruz, ayrılık konuşması da geliyor ama bu konuşmanın da bir taktik olduğunu anlıyoruz nihayetinde. Aslında karar değişiklikleri bunca sündürüyor meseleyi, iki taraf da kendisiyle diğeri arasında sağlıklı bir iletişim yolu kuramıyor, açık olamıyor. "Albertine bana ıstırap çektirebiliyordu, ama katiyen mutlu edemiyordu beni." (s. 2108) Proust'un Albertine'e dair mutlulukla dolu anıları var, daha doğrusu heyecanla dolu anıları, hepsi de çiçek açmış genç kızların sahilde vakit öldürdükleri ve Proust'un kızları izlediği zamanlara dair. Sonrası tam bir çıkmaz. Anlatıcıyı ilk kez böylesi parçalanmış, acı içinde görüyoruz.
M. de Charlus'ün meselesi sürüyor bir yandan, Sodom ve Gomorra geride kalmış olsa da yeni mekanlarda yeni maceralar sürüyor. En başta Albertine'in "eğitimden" geçip geçmediği tam bir netlik kazanmadığı için sıkıntıdan bunalıyor Proust, kendi yaşamında "sapıklık" olarak değerlendirdiği bu meseleden kurtulamaması bir yana, M. de Charlus'ün Morel'le yaşadığı ilişki de sonlanmaya doğru ilerlerken Proust gözlemliyor olanları. İlginç bir detay; anlatıcının hemen her şeyi "bilmesi" meselesi kafa karıştırıcıydı ve anlatının tek sıkıntılı kısmıydı belki de. Tek bir bakış açısından görüyorsak her şeyi, aynı anda farklı yerlerde yaşananlar nasıl en ince detaya kadar anlatılabilir ki? Bir noktada olayların kendisine "aktarıldığını" söylüyor Proust, diyaloglardaki eksikliklerin pek az bir kısmı hayal gücüyle tamamlanıyor, bir davette konuşulan çoğu şey sonradan gerçekleştiği biçime en yakın şekilde aktarılıyor. Bir davete katılan insanlara nelerin konuşulduğunu soran, oradan oraya atlayan ve herkesi sorguya çeken bir adam düşünün. Anlatıcı böyle biri. Her neyse, Verdurinlerin davetlerini önceki ciltten biliyoruz, çarşamba günleri düzenlenen bu sosyete toplantılarına seçkin insanlar davet ediliyor ve M. de Charlus de bunlardan biri ama adam gerek çenesini tutamadığı için, gerek Morel'le ilişkisi -Morel'in bir kızla nişanlanmasına rağmen- sürdüğü için kara listeye alınıyor ve Morel davet sahipleri tarafından doldurulduktan sonra yaşlı sevgilisine, hamisine patlıyor, sivri dili herkesi korkutan adam söyleyecek tek bir şey bulamıyor ve bir süre sonra da kalp krizi mi ne geçiriyor, bir şey oluyor ama tam anlatmıyor Proust, sanırım sonraki ciltlere saklıyor bunu. Sonuçta Morel adamı yıktı, bir araya gelmeyecekler bir daha. Soylu tayfanın entrikaları çok sinsice planlanıyor, korkulur bu insanlardan. Kötülük değil onlar için, bir oyun bu.
Yine çok şey anlatılmadan kaldı. Dostoyevski'yle Tolstoy'un karşılaştırıldığı bir bölüm var, Proust'un değerlendirmeleri dikkat çekici. Başka da, işte, Proust.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum  11
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dört bölüm, ilk bölümde Albertine'in bavullarını toplayıp gitmesiyle geride bıraktığı boşluğu doldurmaya çalışan anlatıcının geçmiş-gelecek-aşk üçgeninde kendini kurasıya çektiği acıyı görüyoruz. Albertine'i türlü oyunla elinde tutmaya çalışan, hatta kadına tam anlamıyla sahip olmaya çalışan bir adamın diğer metinlerindeki sarmal anlatısı bu kez Albertine'in, sancıyla dolu bir şekilde sevilen bir kadının yaşamı nasıl biçimlendirdiğini gösteriyor. Uyanışlar, uykular, rüyalar, nesneler, sokaklar, insanlar, her şey Albertine'in yokluğunda tekrar bir araya geliyor ve bu kez bambaşka yüzlerle ortaya çıkıyorlar; her bir buhran yaşamın parçalarını tekrar yorumluyor ve farklı şekillerde birleşmelerini sağlıyor. Denebilir ki anlatıcının incelediği nesnenin -eşya, insan, her neyse- değişiminde o âna kadar anlattığı ne varsa değişen bakış açısıyla bambaşka bir biçimde belirir, zamanın akışında hiçbir şey aynı kalmaz, dostluklar bile ortadan kaybolur ki anlatıcının çok önem verdiği bir meseledir bu. Saint-Loup'un Rachel'den ayrıldıktan sonra -belki de önce, hatırlamıyorum ve uyduruyor olabilirim- erkeklere ilgi duymaya başlaması ve anlatıcıdan giderek uzaklaşması anlatıcının kalbini kırıyor, oysa Albertine'in gidişinden sonra Saint-Loup bir elçi olarak seçilmiş, Albertine'in yaşadığı muhitin civarına sefer yapmak üzere görevlendirilmişti. Anlatıcının has arkadaşıydı, Albertine'e yakalandığı zaman anlatıcı tarafından paylansa bile. İnsanlar gelip geçiyor, anlatıcı bunun farkında ve insanları kaybolmalarından önce bir noktaya sabitlemeye çalışıyor, her biri için yeri var, parlak hafızasının sivri köşelerini ayrıntılara indikçe perdahlayıp yer açıyor, alan yaratıyor.
Bir daha böyle bir şey okuyamayacağım sanırım, sona yaklaştıkça daha ağır okumak istiyorum ama olmuyor, her seferinde üç sayfa daha, beş sayfa daha okurken buluyorum kendimi. Proust'a yakın, eh, Knausgaard var ama, yok, onda bu tadın yoğunluğu yok. Knausgaard'la bir kıyaslamaya girişirsem Proust sırf zamanın algılanışını irdelediği bölümlerle bile üstünlük sağlıyor, haksız bir rekabet olur. Yola çıkışlarındaki niyetin farklılığı da çok bariz; ikisinde de yetkin bir eser ortaya koyabilmenin çabası görülebiliyor ama Knausgaard öncesinde birkaç metnini yayımlatabilmiş zaten, başka kaygıları var, örneğin babasıyla olan meselesini en ince ayrıntısına kadar, babasının ölümünden sonrasını da ele alarak anlatıyor, baba probleminin yanında ailenin diğer üyeleriyle girdiği etkileşimleri de uzun uzun anlatıyor, daha "anlatımcı" bir şekilde. Proust'a bakarsak iç içe geçmiş meseleleri makul, kesin bir şekilde ayırabilmek zor. Hikâyenin en civcivli anında suya sıkılmış portakalı insanlarla olan ilişkilerinin tadına benzetmekten işi bambaşka bir yere götürebiliyor, uyandığı odanın duvarlarına yansıyan gölgelerden geçmişini anımsayıp geleceğine dair çıkarımlarda bulunabiliyor ki "geleceğe taşan bir geçmiş" tabiri yaşama dair, dolayısıyla zamana dair algılama biçimlerinden sadece biri. Proust yaşamını sayısız ögeyle "icat ediyor" diyorum, bunu da Sedat Demir'in önerisiyle okumaya başladığım Bizi "Biz" Yapan Hikâyeler'den çarparak söylüyorum. Hikâyelerin bireyi oluşturma aşamalarından bahsediliyor metinde, Proust'un ne yapmaya çalıştığını anlayabilmek konusunda çokça yardımı dokundu. Daha doğrusu bir hikâyenin Proust'un anlattığı gibi anlatılmasının arkasındaki itkileri daha iyi görebildim. Sanırım. Sonuçta bilginin açtığı bakış açıları bir yana, Proust'un bulduğu şeyleri bir araya getirme şeklinden büyülendim. Bitecek diye üzülüyorum, sanırım son cildi bir süre okumayacağım. Belki on beş günlük tatile kadar. Hatta tam doğum günümde, 24 Ocak'ta bitirsem manası çok derin olur. Saksıya fesleğen gibi oturturum anlamı da çıkar.
Ne oluyor, Albertine gidiyor başta. Anlatıcı bu gidişin ardından yaşamını değiştirip değiştiremeyeceğine dair uzunca bir sorgulamaya girişiyor; Albertine'i geri getirebileceğini düşünüyor, kendi düşüncesindeki gelecekte bu ihtimal var ama geleceği belirleyen onca etkenin varlığı yaşamı istediği gibi biçimlendirememesinden korkmasına yol açıyor. Tipik bir determinizm incelemesi yok; mektuplar, anılar, insanlar işin içine giriyor ve seyir değiştirilmeye çalışılıyor. Yorucu bir çaba. "Zaten bu yeni yürek daralmasının çağrısıyla, çocukluğumdan beri yaşadığım bütün kaygılar hemen koşup gelmiş, onu pekiştirmiş, onunla bütünleşip beni boğan bir kütle oluşturmuştu." (s. 2506) Saint-Loup'nun yakalanmasından bahsetmiştim, Françoise'ın mutluluğu anlatıcının canını yakıyor ama bu vefalı uşak, yanında çalıştığı ailenin çıkarlarını düşündüğü için anlatıcı pek de kızamıyor ona. İş öyle bir boyutta ki anlatıcı büyükannesinden kalan mirasın beşte dördünü Albertine için harcadığını Françoise olmasa fark etmeyecek, gözü hiçbir şey görmez durumda. Serinin belki de en içe dönük cildi bu; anlatıcının dünyasını müthiş bir berraklıkla izleyebiliyoruz. Daha çok değişimler üzerine kafa patlatıyor, birkaç parçayı buraya alayım. Sevilen bir kadının kıskançlık duygusuyla kazandığı niteliklerin gerçekliğinden emin olup olmama konusunda hayal gücüyle kendisine anlatılanlar arasında kalıyor anlatıcı; örneğin Albertine'in yakın bir arkadaşının bir nevi itirafnamesi sayılabilecek bir konuşmada şüphelendiği pek çok şeyin doğru olduğunu görüyor anlatıcı, önceki ciltte gördüğümüz bazı olayların iç yüzünü öğreniyor ve geçmişi baştan kurmak zorunda kalıyor, bu sefer yeni bilgilerin ışığında bambaşka bir geçmiş, bambaşka bir Albertine ve bambaşka bir kendilik doğuyor. Bütün hikâyenin baştan düzenlenmesi demek bu; birlikte gidilen yerlerin uyandırdığı duygular, Albertine'in davranışları, yakınlaştığı insanların tavırları yeni bir gözle değerlendirilince yaşanılan hayatların aslında pek de göründüğü, hissedildiği gibi yaşanmadığı fark ediliyor. Bu bir yana, koşulların yol açtığı yeniden kurma aşamasında farklı detayların varlığını ilk kez görüyoruz; örneğin anlatıcının metreslerinden haberdar değildim, belki de kaçırmıştım, bilmiyorum ama adamın metresleri var. Kesin bilgi. Gilberte'ten vazgeçtiği gibi Albertine'den vazgeçemeyeceğini de görüyoruz. Başka ne görüyoruz, acının bir hikâyeyi biçimlemede en etkili öge olduğu malum. Acı bizi olabilme ihtimalimizin olduğu birine dönüştürür. Bu dönüşmeyi kendi imgelemimde rüzgarın uğultusuna benzetiyorum. Aslında havanın durağanlığında sesin yayılması için gerekli fiziki ortam vardır haliyle ama akım oluşmadığı müddetçe ses de oluşmaz. Ses oluştuğunda o havayı bir daha aynı biçimde bulamayız, rüzgar bir sürü şeyi peşinde getirir. Rüzgar her estiğinde bir başkası olduğumu düşünürüm. Yüküm başkaları olan benler tarafından paylaşılır, ağırlığı onların arasında dağıtırım. Müthiş bir hafifleme. Sahile bu yüzden de gidiyorum, denizin hareketiyle birlikte havanın hareketi de yolları açılabilecek başka benleri imler. Sanırım kim olduğumu bilmek istemediğim, kimliğimin ayrımına varmaktan kurtulmak istediğim zamanlarda yapıyorum bunu. Proust'a bakıyorum, acısını aynı amaç için kullanıyor, her ne kadar bunun doğal bir süreç olduğunu söylese de zamanın bölümlenmesini ve kişiliklerinin oluşumunu çatı olarak kullandığı düşüncelerinin altında gerçekleştiriyor. Bir nevi kendini laboratuvar ortamına sokuyor Proust, öyle bir inceleme yoğunluğu var ki Albertine'in öldüğünü anlatan mektubu aldığında yıkılacağını, belki intihara sürükleneceğini düşünüyoruz ama böyle bir şey olmuyor, bu kez ölümün acısını incelemeye başlıyor. Kendine yabancılaşmanın, depersonalizasyon denen nanenin âlâsı var burada.
Diğer bölümlerde Albertine'siz gitmeyeceğini düşündüğü Venedik'e gidiyor anlatıcı, annesiyle birlikte. Kanalların arasında dolanırken küllenmeye başlayan acısını, Albertine'i unutma sürecini ve başka kadınlara duymaya başlayacağı ilgiyi düşünüyor. Sosyeteye dair çok az şey var, kendine dönüşün sonucu olarak parıltılı dünyayı pek anlatmıyor adam, son bölümlerde Saint-Loup'un Gilberte'le evleneceğini duymasıyla başlayan soyluluk hiyerarşisinin sorgulanması bölümünde yine gıybete doyarız, aristokrasinin ikiyüzlülüğünü ve ahlaksızlığını görürüz. Önceki ciltlerde, anlatıcı gençken bu dünyaya duyduğu hayranlıktan başka pek bir şey hissetmezdik, o dünyaya ait olduğunu detayları anımsamasındaki kusursuzluktan çıkarabilirdik ama burada hayranlık parıldamıyor artık, bayağılığın ayyuka çıktığı zamanlarda soylular zayıflıklarıyla ele alınıyor. Gilberte ortaya çıkıyor bir de; anlatıcının karşılaştığı ve çok hoşlandığı kızlardan biri Gilberte, yıllardan sonra tekrar piyasaya çıkıyor ve anlatıcıyla konuştukları zaman bir de ikisinin tarihinin biçimlendirilmesiyle karşı karşıya kalıyoruz. En şaşırtıcı kısım bu değil, Albertine'den gelen mektup şok etkisi yaratıyor. Ölmemiş, geri dönmek istiyormuş ama anlatıcının içindeki aşk çoktan ölmüş olduğu için adam kadını istemiyor artık. Yine herhangi bir şaşkınlık, duygusal bir patlama yok. Adam gayet soğukkanlılıkla anlatıyor hissettiklerini.
Serinin -şahsımca- en keyifli, psikolojik tahlilleri en ağırlıklı cildi buydu. Bir süre ara veriyorum, başka şeyler okuyorum ve Proust'u hayranlıkla anıyorum.
Yanıtla
13
6
Destekliyorum  8
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Her Durumda Yapmam Gereken Şeylerden Bazıları
1 - Gezi teknesiyle Seine nehrinde bir dolaşmak, Özgürlük Heykeli'nin küçültülmüş replikasını dolanmak, küçükle büyükten hangisinin daha önce yapıldığını bulmak, kürek çekmek, kirli suyun parıltılarını yakalamak, Özgürlük Heykeli'ni dolanmak, kürek çekmek, suyun çizgilerini takip etmek, çizgilerin dalgalara dönüşmesini, sonra tekrar çizgiye dönüşmesini. Çizginin. Kendine. Suyun aynada kendine bir çeki düzen vermesi. Sadece bir dolaşmak, oyunsuz.
2- Neden atmaya kıyamadığımı bilmediğim bir dolu şeyi atma kararı almak. İçin bir şeyleri atmamak, atılmayan şeyleri listeleyip bazı karakterlerin eşyaları haline getirmek, listelerle evleri, katları, binaları, sokakları, kenti döşemek. Bilişsel bir harita oluşturmanın yaşamın herhangi bir noktasında yarattığı eminlik, süreğen. Haritanın sınırlarının dışına çıkamayınca, söz gelişi, ölçeğin hemen altında bulunan sınır bölgesinin dışındaki bir alanın taşıdığı ağaçlar kadar ağır eşyalar arasında bir anlığına kurtuluş, haritayı ve ağaçları ve sınırları ve listeleri yok edince gelen havada süzülme duygusu, belki yapraksayış? Bir harfi çöpe atınca gör ki başa neler gelir, değil onca eşyayı metan gazlarının arasına yollamak. O dairedeki onca eşyanın bir anlığına ortadan kalkma anısı, zamanı odanın ışıksız penceresine çevirdi. Dolap pencerenin önüne çekiliydi, artık yok ama hâlâ orada, orada olduğunu ışık biliyor ve sızmıyor, pencerenin dışında bekliyor ki dolap oradan alınsın, atılsın. Oysa dolap artık orada değil. Göz de atıl durumda, bunları görmediği için kendi de işe yaramazların arasında.
3 - Türlü çeşitli beyaz eşya edinmek, prizlerinden deniz mahsullü kokteyl mamul. Mutfak robotu kalkan, blender lüfer. Hayat ne kadar da kolaylaştı. Hayat çok kolaylaştı. Şimdi kurutucu alıyor insanlar, giysiler kuruyor. Kurutucu olmadan kurutma çok saçma. Yeni bir şeyler çıkıyor, onları satın almadan hayat daha saçma. "Neden Utku, neden şu muhteşem ürünü de almıyoruz? Satılan bir şeyi satın almamak etik bir şey mi sence?". Çok yoruldum, susar mısın? Param yok, çünkü başka bir yer(d)e harcıyorum parayı. Biraz daha lüfer?"
4 - Tüttürmekten vazgeçmek (Mecbur kalmadan önce...), skunk değil, weed değil, düz tütün değil, vazgeçilecek şeyin tanımı ortada yok, mecburiyetin hangi koşulda ortaya çıkacağını kestirebiliriz ciğerden ötürü. Bir parçayı dumanla birlikte üfleriz, ciğer azalır. Kalmamıştır. Duman bedenin tamamında gezinir, kafadan ayağa sıcak ve soğuk duman akımları oluşur, kalp civarında ısınan duman aşağı inip soğur ve yükselir, kalp civarında ısınan duman yukarı çıkıp soğur ve alçalır. Mesela temmuzda anneannemi gömdüm ve şimdi üşüyor. Üşümüyor çünkü artık orada değil. Anneannem artık her yerde ve duman bir süredir devridaimi kesmiş durumda bende, içim tekrar doldu, organlarım müthiş bir şekilde çalışıyor, kalbimin hizasında gülibrişim. Hele geceleri. Bir yandan dehşete düşüyorum, insanın bir sınırı yok mudur? Aynı şarkı aynı anda bazen farklı duvarları, çoğunlukla aynı duvarları uğluyor, aynı anda başlatamıyoruz ama çok yaklaştık bir kezinde; saliselik gecikmeyi şarkıyı birlikte söyleyerek düzelttik. Trenle birkaç duraklık mesafe var, böyle sıkıntılar hemen aşılıyor ama henüz değil, banliyö hattı açılınca. Mecbur kalmadan. Çekimin farklı yolları var.
5 - Giyim kuşam tarzını hepten değiştirmek, bir zaman bir kıyafet, bir yer bir kıyafet, bir insan bir kıyafet, bir mekan bir kıyafet, bir istihkam bir kıyafet, bir kıyamet bir kıyafet. Dolap artık orada değil, pencerenin önünden çekilince kıyafetleri de alıp gitti, yeni kıyafet de alınmadı, eskiler üstte iki paralandı, biçimleri değişti, bedenleri küçüldü. Yarıdan kesip üzerime geçirdim, oturdu. Bunun yanında pırıl pırılım, dayanamayıp kıyafetlere bir dünya para verdim.
Perec'in yapmak istediklerini yapamadım, o yapmışsa tamam bu iş. Bateri çalmayı öğrenmiş midir? Bilimkurgu romanı yazıp bir sandığın dibinde unutmuş mudur? Kutbun ötesine geçmiş midir? Düşündüğüne göre bunların hepsini yaptı(m) sayıyorum. Bir kezinde uzaya gitmiştim mesela. Çok uzak.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
12+1 Yalan
Kısacık yalanların taşıdığı semboller metinleri uzama yayıyor, az önce ikinci kez okudum ve birkaç kez daha okuyabilirim, öyküler genişledikçe genişliyor ve ucunu bulamıyorum, bitmiyor, öncesi ve sonrası kendilikten beliriyor, Max Frisch'in günlüklerindeki ölümün ve yaşamın süreğen birlikteliğini bu öykülerde somutluyorum, çaresiz. Çıkar yol yok; yaşamların kesişimlerini bir soluğa sıkışmış halde buluyorum, bir sonraki sözcük ayrılıkları, bir anlamda ölümleri taşıyor. On ikinci yalan olan Ruh'ta bir çocuk, ruhunu kurcalamaktan başka bir şey bilmiyor, diğer çocuklar ve yetişkinler tarafından seviliyor ama yalnız, uzak duruyorlar ondan. Elde parlak, yeni bir ruh. Diğer yanda bir civciv, ördek yavrusu gibi büyütülünce ölüyor. Ruhu civciv gibi büyütülmüş bir ördek yavrusuna yerleşmiş, yine ölüm. Kelebek, ölüm. Kurbağa, ölüm. Tohum, mermer bir bütünlük. Çocuk tohumu/mermeri buluyor, ruhun serbest kalmasına yol açıyor ve ruh yüzyıllar süren yalnızlığından kurtuluyor, uzaklara uçuyor. Çocuk/sanatçı ölüyor sonunda, ruhu bir civcive gidiyor. Biraz kazıyınca çıkan anlamlar yordu ki daha on iki tane var, hangi birinden ne burukluklar çıkacak diye düşünüyorum, aslında çoktan çıktı ama her okuma bir başka boşluğu gösteriyor, dolmaksız.
Yunan yazarların metinlerini toplamaya devam ediyorum, Belge'den İmge'ye kadar pek çok yayınevinin bastığı onca metinden denk geldiklerimi kaçırmıyorum ama işim zor sanırım, çevirmenleri takip ederek ulaşabildiklerimin yanında ulaşamadıklarım da var bayağı. Zamanla artık. Adamopulos'un bu metnini İmge'nin yıl sonu indirimini duyup aldıktan sonra hatırladım, yıllar önce almıştım zaten. Rekorum dört, dört defa aynı kitabı satın alıp üçünü hediye ettim ve dördüncüyü hâlâ okumadım. Müthiş. Böylece bendekini unutup dört adet daha alabilirim. Neyse, Adamopulos 1953'te Atina'da doğmuş ve kendini tutkularına bırakmış. Öyle görünüyor. Paris'te hukuk sosyolojisi, Atina'da klasik gitar, rejisörlük, hukuk eğitimi, devlet radyosunda programlar, dünyanın çeşitli yerlerindeki kültürel organizasyonlarda aldığı görevler derken yaşamı tam dolmamış olacak ki yazarlığa da zaman ayırabilmiş. Sözlük'ten öğrendiğim kadarıyla yazdığı bir oyun İstanbul'da sahnelenmiş, hatta 2012'de İstanbul'a gelmiş kendisi. Ne güzel. Çevirmeni Herkül Millas.
Önsözü Daireler, ben, sen, elim. İki daireden biri konuşuyor, diğeri de daire. Hayal edilen, dairelerin üst üste gelmesi. Grafikle gösterilmiş. "Bir olmak" hayal edilmiş ama öyle olmamış, büyüklü küçüklü kesişim kümelerinden biri ortaya çıkmış ve ortadaki kümenin büyüklüğüyle ortadaki küme dışındaki iki ayrı kümenin büyüklükleri arasındaki... o kusursuz ayrılık diyeyim, çizgilerin belirlediği sınırların aşılamaması, bir çizginin diğeri üzerindeki tek kesişimine indirgenen anlam. Yetersizlik, yetinememek. "Ben ne bileyim? Sen de nasıl bilebilirsin?" (s. 11) Sonuçta en baştaki iki ayrı daireye dönüş. Aradaki mesafenin aşılabileceği umudu, bu kez başka daireler arasında. Yorgunluk bayağı. Bu yorgunluğu başka bir yalanda yakaladım, Fasulye'de. "Binlerce kez tekrarlanmış hiçlik; kimde ne var ve nerde bulur ve kim kimle dosttur ve kökeni nedir ve kaç kuşak eskidir şu soy ve yeniden yaşama dönüş içimizde mi, dışımızda mı ve aşk şöyle midir, böyle midir? Hep aynı fars ve hep aynı yalan." (s. 55) Anlatıcının mendiline bırakılan bir fasulye hikâyesini anlatıyor. Bahçeden fasulyeler toplandı, bir çuvala kondu, bakkala götürüldü, bakkal küreği bir kese kağıdını doldurdu ama bu fasulye yere düştü, bir başına kalıp gidenlere baktı. Günlerce ağladı, toprak ıpıslak oldu ve fasulye yeşerdi. Bir kez anlattı bu hikâyeyi, sonra sustu, sesi çıkmadı. Anlatıcı arkadaşlarının peşinden gidecekti, yalnız kalmak istemiyordu. Fasulyeyi mendile bırakan uşak dedi bunu: "'Ama böylesine bir ağlamadan sonra yeşermeye başlayan bir fasulyenin nasıl acı duyduğunu bilir misiniz?'" (s. 57) Eski yiterken duyulan acı çoktan çekilmiştir, olamayacak şeyler sezildiği an bu acı ortaya çıkar ve eski henüz eski değilken kendini dayatır. Yeniye başlarken duyulan acı, bu ağırdır işte. Güzel bir tazelik duygusunun yanında buruk bir şey. Bu öyküyü öğretmenler odasındayken okudum ve gözlerimin dolmasını iyi gizledim bence. Yeşermenin acısı. Üstelik bahar gelmeden.
İlk yalan, Mektup. Adam terk edilmiş, yalnız başına, ölümün özlemini duyuyor. Tam o sırada bir mektup, sevdiği kadından. Birlikte düş kurmalarını engelleyen şey başkalıkları. "Bende eksik olan sende bulunuyor. Sana sürekli acı veren ve beni hiçbir şey duymamamı sağlayan. Sen ölüyorsun, ben bitkisel yaşamdayım. Haykırıyorsun, bende tıs. Işıktan gözlerin kamaşıyor -ben gözlerimi yumuyor ve karanlıkta kalıyorum." (s. 16) Sonra gerçekten sevdiğine dair bir ek, birkaç satır sonra tekrarlanan. Son değil bu, mazruftan çok zarf konuşuyor: Baron Münhausen, gönderen. Bu gerçekten ölüm demek, bir başkasının karıştığı sözcükler soluyor, adam acısıyla bir başına kalıyor. Yazacaktım ama unuttuğumdan yazmadım, şimdi hatırladım; Bağlar'da Vanda, Aldo'dan yıllar boyunca bir açıklama bekler, adamın neden gittiğine dair. Aldo hiçbir şey söylemez, sebeplerinin Vanda'yı öldürebileceğini düşünüp merhametli olmaya çalışır. Bir noktadan sonra gerçekten her şeyin anlatılmasına gerek yok, gizlenen şeyler gizlendikleriyle kalmalı, hatta açık açık söylenenler söylenmemeli. Geriye hiçbir şey kalmamalı, gedik eldekilerle kapatılmalı. En temiz kesik, bu.
Her bir yalanın tam kurulamamış, dürüstlüğe yaslanamamış bir hikâyesi var, alegorik anlatılar kullanılmış olsa da hepsinin gösterdiği nokta benzer bir yer. Söylemiyoruz ve söylüyoruz, çarpıtıyoruz ve olduğu gibi bırakıyoruz, doyuyoruz ve doymuyoruz, sürüyoruz ve süremiyoruz, bir şekilde birilerine dokunup devam ediyoruz. Dokunur gibi yapanların, dokunmaktan korkanların öyküleri bunlar, haliyle umutla dokunanların da.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi
Tersten başlayayım, Baez'in şahit olduklarından, böylece binlerce yıllık kıyımlar gözde canlanabilir. 10 Mayıs 2003'te Irak'a geliyor Baez, Bağdat Ulusal Kütüphanesi'ndeki hasarı incelemek için uluslararası bir komisyonun üyesi olarak. Savaşın orta yerinde hasar tespiti için çalışıyor, Saddam Hüseyin'in devrilmesinden kısa bir süre sonra. Sokaklarda çatışmalar sürüyor, Hüseyin'in dev heykeli devrilir devrilmez sokağa fırlayan halkın çekirge sürüsü gibi yayılması, devletin kurumlarındaki eşyaları yağmalaması sürüyor. Kütüphane yanmış ve kısmen yıkılmış, en ufak bir depremde yerle bir olacak gibi duruyor. Yağmacılar bütün yazmaları, nadir kitapları, satılabilecek şeyleri alıp ortadan kayboluyor, sonrasında kundakçılar geliyor ve yapıyı yakıyorlar. Amerikalılar hiçbir şey yapmıyor, askerler manzarayı izliyorlar. Üç bin derecelik bir sıcaklık mermerleri çatlatıyor, ateş giderek büyüyor ve binlerce sayfayı yutuyor. Sadece kütüphaneler değil, müzeler de yağmacıların saldırısına uğruyor ve tarihi eserler karaborsada satılmak üzere kaçırılıyor. Af çıkarıldığı zaman sağa sola bakınarak yaklaşıp gizledikleri heykeli bırakarak uzaklaşan çocuklar çıkıyor ortaya, yine de yıkımın akıl almaz boyutlara ulaşması engellenemiyor, tarih parça parça yok oluyor. Báez'in Kitap Tarihindeki En Acı 10 Olay adlı haritasında bu facia onuncu olay olarak yerini almış. Diğer olaylar kronolojik bir şekilde işleniyor, tarih öncesinden günümüze kadar kitapların kıyımına dair bir dünya hikâye, bilinen örneklerden pek bilinmeyenlerine kadar onlarca vandallık var, hatta gümüşçünler bile yer bulmuş kendine, doğal düşmanlar arasında.
Teşekkür bölümünden devam. 12 yıllık bir çalışmanın ürünüymüş bu kitap. Yeni Zelanda'dan Çin'e pek çok ülkenin üniversitesi yardım elini uzatmış yazara, liste dolup taşıyor. Robert Burton'a ve Cortazar'a özellikle teşekkür ediyor Báez, bu kitap onlara çok şey borçluymuş. Bir de ilk sayfadan son sayfaya kadar düzenli bir okuma önermiyor, "olası kitaplar antolojisi" olarak herhangi bir bölümünden başlanabileceğini söylüyor. Böyle de yapılabilir ama kronolojik ilerleyiş günümüze nispeten yakın olan kıyımları aydınlatabilir, bundan bin yıl önceki kıyımla yüz yıl önceki kıyım arasında kolonyal hareketlerin sebep olduğu kültür tahribatının izini sürmek meseleleri derinleştirip -belki- daha iyi bir kavrayış sağlıyor. Yine de tercih okurun. Ben baştan sona gittim, pişman değilim. İsteyen istediği gibi okusun. Bana ne canım. Sunuş bölümü yine Irak izlenimleriyle başlıyor, belleklerinin silindiğini söyleyen bir Ortaçağ tarihi profesörü yitip giden birikimin ardından ağlıyor. Korkunç bir acı. Benzer bir duyarlılık Báez'de de var, çocukken günlerini geçirdiği Venezuela'daki kütüphanenin bir taşkın sırasında sular altında kalması, kitapların okunamaz hale gelmesi hayatının en travmatik olaylarından biri. Bu olayın etkisiyle kitap kıyımlarını takıntı haline getirmiş olabileceğini söylüyor, sonrasında sürekli gittiği bir sahafın da çıkan yangınla kül olması bardağı taşıran son damla olabilir. Yitip gidenleri bulmak istiyor ve incelemesi için veri toplamaya başlıyor böylece. Kendinden yola çıkarak insanın yok etme duygularına da eğiliyor, işin mantığını anlayarak ilerlemenin daha sağlıklı olacağını düşünüyor. "Akılcı bir çağda yaşıyor olabiliriz ama düşünce ve bilim kılık değiştirmiş efsanelerdir." (s. 25) Yıkım da bu değiştirilen biçimlerin başlangıç noktalarında arketipsel olarak yer alıyor, bir toplumun inşasında ve diğerinin ortadan kaldırılmasında, düşmanın tehlikesiz hale getirilmesinde başat bir rol oynuyor. İlerleyen bölümlerde bunun Freudyen bir karşılığına daha rastlarız; kitapların baba figürüne denklenmesi ve babayı yenilgiye uğratma arzusu sonucu yıkımların doğduğu görüşü günümüze ışık tutabilir, gerilere doğru gittikçe psikolojinin dışına da çıkmamız gerekiyor. Romalılarda damnatio memoriae denen dalga, tarihten silinmesi gereken bir insanın/fikrin hemen hemen her yerden silinmesi anlamına geliyor. Kitaplar, heykeller, ne varsa. Kültürel birleştiriciliğiyle kitaplar çok tehlikeli, saldırılacak ilk nesne olarak, gayet kırılgan, öylece dururken yok etmesi kolay. Yok etme kültürüne baktığımızda cahil insanların en masum olanlar olduklarını söylüyor Baez, birikimli insanların sistemli bir şekilde kıyım başlatabileceklerini ve toplu cinnet sonucunda insanları birbirlerine kırdırabileceklerini söylüyor. Örnekleri ilerleyen bölümlerde var ama bir tanesini hemen söyleyeyim: Goebbels. Kendisi deli gibi okurmuş, neyi yaktırıp yaktırmayacağını iyi bilmiş. Heidegger'in de bu yakma işlerine alet olduğuna dair iddialar var ama yapılan bir röportajda yakma işlerine bulaşmadığını söylüyor. Gerçi kesin bir dille reddetmiyor söylenenleri, bana biraz kem küm ediyor gibi geldi ama bilemeyeceğim.
Çok başlık, çok yıkım var, belli başlılarını alacağım. Sadece kıyımların hikâyeleri yok, ilk alfabelerin, metinlerin ortaya çıkışlarının efsaneleri de var. Asurbanipal'in kütüphanesinin yerle bir edilmesiyle ilk kıyımlardan birine geliyoruz. Tabletlerin kırılması halinde tanrıların gazabına uğranacağına dair uyarılar fayda etmemiş, sayısız kayıt ortadan kaldırılmış. Sonrasında Persepolis'in yanışı var. Thais diye bir kadının Büyük İskender'i kışkırttığından bahsediliyor, körkütük sarhoş olan hükümdar kütüphanenin yakılması için emir vermiş ve böylece Zerdüştlerin kutsal kitabının da aralarında bulunduğu pek çok eser kül olmuş.
Antik Yunan. "En iyimser tahminlere göre bile antik dönem Yunan edebiyatı, felsefesi ve biliminin yüzde 75'i kaybolmuştur." (s. 55) Çok üzücü, bilimin antik konseptleri kaybolmasaydı dünyanın şimdiki hali ne olurdu acaba? MÖ 500-200 arasında Atina'da iki binden fazla tiyatro oyunu sahnelenmiş ama bize sadece kırk altısı kalmış, bu da üzücü. Kopya sektörünün de ortaya çıktığı zamanlarmış o zamanlar, yazıcılar zengin olabilirmiş kopyalayıp sattıkları eserlerle. O kadar kopyadan pek azı kalmış günümüze, Báez'in verdiği örnekler arasında "Platon'unkinden daha yaygın olarak okunan bir Devlet" var, Kıbrıslı Zenon tarafından yazılmış. İskenderiye Kütüphanesi'ne geliyoruz sonra. Kuruluş aşaması, Demetrios'un çabaları sayesinde. Kendisi Tevrat'ı Yunancaya çevirmek için de uğraşan bir bilgin. Kütüphanenin kuruluşundan sonra iktidar çatışmaları sonucunda çoğu yazma ortadan kaldırılıyor ama asıl mesele Hıristiyan-Müslüman kaynaklı kıyımda beliriyor. Henüz aydınlatılamamış bir meseleymiş bu, sanırım tahrif edilen bir tarih var. Romalılar iyi etmişler kütüphaneyi, sonra suçu Hz. Ömer'in yazdığı söylenen bir mektup üzerinden Müslümanlara atmışlar. Sanırım. Báez kabahati Müslümanlarda bulmuyor, gerekçelerini maddeler halinde sıralıyor ve son zamanlarda ortaya çıkan üç teoriyi kaynaklara dayandırarak anlatıyor. Birinci teoride suç Romalıların. İkincisi deprem kaynaklı. Üçüncüsü de ilgisizlik. İlgisizliğin pek çok boyutu var, kütüphanelerin yönetimini eline geçiren farklı dinlerden, milletlerden vs. insanlar kendilerini ilgilendirmeyen eserlerin yavaş yavaş yok olmasına izin vermişler, sadece yakılarak yok edilmemiş eserler.
Aristoteles'in kayıp kitapları, Çin'deki kıyımlar, II. Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen kitap katliamları, bir dünya konu. Kitapseverlerin hoşuna gidecek.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İtfaiyeci
Kodlar üzerinden ilerlediği ve birkaç çapağı olduğu için King'in ilk dönem metinlerinin günümüzde yazılmış hali dersem çok da ileri gitmiş olmam, okuduğuma pişman olduğumu söyleyebilirim hatta, çünkü okumak için çok az zaman ve okunacak çok şey var. On yıl önceki halim bunu söylediğim için tokadı basardı ama üzgünüm, bu türün öngörülebilir olaylarla dolu metinleri için daha fazla zaman harcamak istemiyorum artık. 700 sayfadan sonra King'in evladı Joe Hill hakkında bir fikir edindim, çevrilen başka bir şeyini okuyacağımı sanmıyorum. Kuru macera isteyenler içinse dört dörtlük bir roman. Sonuçta distopik bir dünyanın yavaş yavaş belirişine, karakterlerin karşılaştıkları zorlukları atlatma çabalarına şahit olmak falan, eh, George R. R. Martin'in arka kapaktaki övgüsüne de bakarsak heyecan verici bir deneyim. Martin'in dediklerine bakıyorum, "soluk soluğa bir roman" diyor. Tam öyle değil, şişirme bölümler kurguyu baltalıyor. Örneğin esas kız Harper'ın kardeşiyle olan muhabbeti son derece lüzumsuz. İnsanlar meşale gibi yanmaya başladıkları sırada kendisine sığır gibi davranan eşi Jakob'dan hamile olan Harper kardeşini arayarak yanına gelip gelemeyeceğini soruyor ve bu sırada kardeşin zamanında bir progressive metal grubunda müzisyenlik yaptığından karakterine kadar pek çok bilgiye boğuluyoruz, kardeşin eşiyle muhabbetinden de ikilinin ilişkilerinin niteliklerini öğreniyoruz ama neden? Bilmiyoruz, çünkü onca yüz sayfa boyunca bir daha karşımıza çıkmıyor bu ikisi. Harper'ın yanlarına gelmesine izin vermiyorlar, Harper kendisini kibrite dönüştürebilecek mantarı kapmış ve aile kendini korumaya çalışıyor, kadını istemiyorlar yanlarında. Bu kadar. O zaman neden bunca uzun bilgilendik? Harper'ın anlatı boyunca sergileyeceği davranışların anlaşılabilmesi için -anlaşılacak pek de bir şey yok ya, hayatta kalmaya çalışıyor işte- kardeşinin üzerinden bir temel oluşturulmuyor, azıcık önem teşkil eden bir rolü yok kardeşin, o zaman neden? İkinci bir mesele de Jakob'la Harper'ın ilişkisi. Kod bayağı işte; en iyi dostlardan en iyi düşmanların doğacağına dair bir şey ama evliliklerinden düşmanlıklarına her şey iğreti duruyor. Tamam, dünyanın sonu her zaman gelmez ve bir insanın dünyanın sonu gelirken davranışlarının değişip değişmeyeceğini, sona nasıl bir tepki vereceğini bilemeyiz ama çok keskin, derinliksiz değişimler, tepkiler, bir sürü şey var burada. Sevişme sekansları aralarındaki müthiş uyumu gösteriyor sözde, sonrasında hastalığı kaptıkları zaman Jakob'ın çok yüzeysel bir şekilde değişmesi, Harper'ın dümdüz tepkileri ve düşünceleri bu iki önemli karakteri kağıttan bir karakter haline getiriyor. İncecik bir katman, eğilip bükülebilir, neredeyse karikatür niteliğine sahip. Başka birçok çapak var da bu ikisi yeter. Ha, İtfaiyeci'yi de anayım. Kitabın adı kesinlikle İtfaiyeci olmamalıymış. Odakta değil ki İtfaiyeci/John. Başlarda gizemli bir karakter olarak ortaya çıkıyor ama sonrasında akışa entegre ediliyor, vücudundaki mantarı kontrol altına almış sıradan bir adam olarak beliriyor. Ağırlığının hissedildiği bölümler var ama kitap adı haline gelecek kadar da değil.
Harper çocuk hemşiresi, çalıştığı mekanın penceresinden gördüğü kadarıyla bir adamın tutuşmasıyla başlıyor olay. Adam alev alıyor, iki büklüm olana kadar yanıyor, ölüyor sonra. Haberlerde bu yanma olayları var, insanlar teker teker tutuşmaya başlıyor. Mevzunun ne olduğu tam bilinmezken hastaneye bir itfaiyeci geliyor, yanında küçük bir çocuk. Sıra var, arbede çıkıyor ve çocuk sonunda ameliyat ediliyor, sonra ortadan kayboluyor. İtfaiyeci'yi ilk burada görüyoruz, getirdiği çocuğun ve kendisinin kim olduğu, hastaneye neden geldikleri çok daha sonra, anlatının ilerleyen bölümlerinde komün yaşamına geçildiği sırada ortaya çıkıyor ama başlarda her şey bir gizem perdesinin ardında. İtfaiyeci'yi bir kez daha görüyor Harper, sonrasında hastalık kendisiyle Jakob'a bulaştığında Jakob'ın kafayı yiyip birlikte intihar etme fikrini hayata geçirmeye çalıştığı zaman Harper'ı kurtarana kadar bir daha görünmüyor. Jakob'ın aşık olunacak bir adamdan pislik birine dönüşümü sallantılı; adamın içindeki pisliği göremeyen -bu görememe olayı Harper'ın yüce duygularına, çocuklarla uğraşısına paralel olan kurtarıcı rolüne bağlanıyor ama yok, yine olmuyor, çünkü geçişler çok hızlı- Harper'ın psikolojik durumu da tutarlı değil. Hamile kalmasıyla birlikte berrak bir bilince kavuştuğu, sağlıklı kararlar alıp insanları daha geniş bir çerçeveden değerlendirmeye başladığı söylenebilir, mantıklı kararlar almaya başlamasını belki buraya bağlayabiliriz. Zorlarsak. Neyse, sporun kaynağı konusu paranoyak dünyamızı çok iyi özetliyor bir yandan; IŞİD'in işi olduğu söyleniyor, buzulların erimesiyle ortaya çıktığı söyleniyor, pek çok iddia var ama kimse bir şey bilmiyor. İnsanlar delirmiş gibi davranıyorlar, etraflarına zarar verip tutuşmaya başlıyorlar. Şifayı kapan insanlarda "Ejderpulu" denen bir nane beliriyor, sarı noktalı şeritler. Belli bir süre içinde ölüm kaçınılmaz ama bu yangından kurtulan insanlar var, spor insan bedeniyle kurduğu ilişki üzerinden maniple edilebiliyor ama bunu yapabilmek için psikolojik ve sosyal olguların doğru bir şekilde anlaşılabilmesi şart, yoksa spor daha iyi bir konağa geçebilmek için külleri kullanmak zorunda kalıyor ve sömürdüğü bedeni yakarak havaya karışıyor, başka bir konağa ulaşmak için. Sporun doğasıyla ilgili İtfaiyeci'nin söyleyeceği çok şey var, kendisi bir mantarbilimci ve hastalığın doğasını çok iyi bildiği için insanlara sihir gibi gelen niteliklere sahip. Anka yaratabiliyor, düşmanlara karşı bu ateşten kuşu kullanarak üstünlük sağlıyor, bir de optik zamazingolar yaratarak insanları korkutup kaçırabiliyor falan. Bu iyi ama karşı tarafta böylesi özelliklere sahip biri yok, dengesizliği bu durum yaratıyor. Marlboro Adam denen, hastalıklı insanların katledilmesi için altıncı hissini kullanarak saklananların yerini sezen bir ruh hastası mevcut ama ağırlığını koyamıyor bu adam, İtfaiyeci kadar kuvvetli bir karakter olarak çıkmıyor karşımıza.
Sporun insan vücuduyla kusursuza yakın bir birleşimi var, arada derede beynin hangi bölgelerinde faaliyet gösterdiği, karbon bazlı yaşam formumuzun hangi özelliklerini kullanarak geliştiği inceleniyor. Biraz The Walking Dead dünyasının bilinmeyenlerine sahip aslında ki TWD de metnin bir yerlerinde geçiyor, anlatıyla çizgi romanın dünyası yakınlaştırılıyor böylece. Metindeki ağırlıklarını bir yana koyarak konuşayım, iki dünyada da "Governor" tipi adamlar var, kaçanlar, kovalayanlar, hastalıklıları öldürenler ve hastalıkla mücadele edenler var. Tipik bir distopya işte; bu metindeki aksiyon ağırlığı karakterleri tek boyutlu olmaktan öteye götürmüyor. İtfaiyeci'yle Harper arasında doğan aşk, Hershel'ın bu metindeki dengi olan rahibin dünyayı öpücüklerle sağaltmaya çalışması ve daha pek çok şeyin başka metinlerde karşılıklarını görebilirsiniz, maceranın kendisi ve karakterleri oldukça eski. Hill'in teşekkür ettiği kişiler arasında babası var tabii, aslında teşekkürden çok daha fazlasını borçlu. Mahşer'in kötü bir baştan yazımını ortaya çıkardığı için özür bile dileyebilir aslında.
Olay örgüsüne değinmeyi pek istemiyorum, kovalamacalar ve komün içindeki gizemlerin açığa çıkması pek bir yenilik taşımıyor, o yüzden hastalık hakkında birkaç şey söyleyip bitireyim ama aklıma gelmişken yazmalıyım, Jakob'ın yazdığı bir roman var ve pek bir halta da benzemiyor söylenene göre. Jakob bu romanı Harper'dan gizlemiş, kadına okutmamış. Sonradan Harper romanı buluyor, okuyor ve bir köşeye atıyor. Bu roman bahsi aralarındaki ilişkiyi daha görünür bir hale getirmiyor, ilişkiyi anlatıcı için derinleştirmiyor, bu roman bahsi ne işe yarıyor o zaman? Bilmiyoruz. Neyse, aslında mantar hakkında da söylenecek pek bir şey kalmadı ya da bu metinle daha fazla uğraşmak istemiyorum. Ne diyeyim, Stephen King'in oğlu yazmış, bir şans verin ama çok bir şey beklemeyin. Türü sevenlerin çok hoşuna gider de ben sağlam bir yenilik olmadığı sürece daha fazla katlanamayacağım sanırım bu mevzulara. Benden bu kadar.
Yanıtla
1
4
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kültür Mitleri
Orijinal adını alt başlık yapmış editör, aslında şu: Tanrıları Yaratmak, Ulusları İcat Etmek.
Fulford'un Anlatının Gücü nam metninin bir bölümünde ulusların hikâyelere ihtiyaç duymaları inceleniyordu, tarih yazıcılarının bu hikâyeleri derli toplu bir hale getirip ulusların serüvenlerini oluşturmak amacıyla tarihi istedikleri gibi eğip bükebilecekleri, başka kültürlerlerden/uluslardan hikâye çarpabilecekleri söyleniyordu ve bu mevzuya dair birkaç örnek veriliyordu. Edward Gibbon'ın meşhur eseri bu eğip bükmeye, daha doğrusu seçilmiş verilerle bir tarih oluşturmaya iyi bir örnek olarak eleştirilmiş ve eleştiriliyor, ardılı birkaç tarihçi -H. G. Wells de aralarında olmak üzere- tarih anlayışları ve ulus inşası sürecindeki görevleri ele alınarak tarihin oluşumundaki işlevselliğin izleri aranıyor, günümüzde mikro tarihin varlığı bu geleneksel tarih yazımını iyi bir sallamış gibi gözüküyor, söz gelişi bin yıl önceki bir fırının hesap defterlerinden döneme dair pek çok veri elde edebiliriz ve geleneksek tarihin uzağından yakınından geçmeyebilir bu veriler. Karşılaştırmayla okumak, değerlendirmek gerekiyor, özellikle McCants'ın anlattığı dönemlerin mitik atmosferinde yazılmış metinlerin amaçları, yazarlarının dahil olduğu topluluklar ve dinlerle mitlerin iç içe geçtiği çağlarda insanlığın kültür temellerinin ne tür inanç düzlemleri üzerine kurulduğunu düşününce. McCants, epigrafta memleketi Teksas'ın kuruluş hikâyesini anlatmayı seven babasına ithaf ediyor kitabı, bir kentin kuruluşundan insanlığın kültürel yapılarının ilk taşlarına kadar uzanan bir yolculuğa çıkmak için iyi bir başlangıç. Hikâyeleri anlamadan günümüzün hınç dolu dünyasını anlayamayız gibi geliyor bana, Nietzsche'nin köklendirip Scheler'ın açtığı ressentiment kavramından Brague'ın diyalektik ilerleme/çatışma üzerinden Avrupa'nın inşası fikrine kadar pek çok meselenin ortaya çıkışına da şahit oluyoruz, McCants okuru bilim ve felsefe üzerinden toplumsal kodların üretildiği zamanlara götürüyor. Süper. Özellikle Perslerin Araplara karşı tutumunu merak ederken bu metne rastlamam benim açımdan iyi oldu.
Giriş bölümünde bilginin yolculuğuna dair kısa bir örnek veriliyor. Hermes'in Hanok'la, İdris'le ve Kral Hûşeng'le bir tutulması, Âdem'in İranlılarca ilk kralları Keyûmers olarak görülmesi, bilginin -mit, bilim, tarih, her şeyi bilgi olarak alacağım- farklı toplumlarca uluslaşma süreçlerinde bir dayanak olarak ele alındığını gösteriyor. Küçük dünyalar iletişim olanakları arttıkça farklı bilgilerle zenginleşiyor ve bir noktada dış dünyayla aynı düzleme, aynı olgulara denklenmek gerektiği için yerel bilgiyle başka bir yerin bilgisinden sentezlenen dünya görüşleri, belki daha derinlikli bir ulus bilinci ortaya çıkıyor. Fatihler ve fethedilenler arasında büyük bir değişim olduğunu söylüyor McCants; Antik Yunanlar ve Mısırlılar arasında bilginin kullanılışı ve kaynak bulma çabaları, Kitab-ı Mukaddes ve Kur'an-ı Kerim açısından ilahi olayların değerlendirilmesi, bilginin meşrulaşması için eski kaynaklara yönelinmesi gibi olaylar büyük savaşları ve uluslar çapında girift, bir dengeye oturana kadar -ki günümüzde de böyle bir dengeden bahsetmek zor- kaotik dünyaları doğuruyor. İnsanlık için belki de en yavaş fakat bilginin kök salması için en uygun ortamda karmaşık işler. Bakalım. McCants'ın çıkardığı özet bile özet değil, bilgiyi ulussallaştırma sürecinde kimlerin neler yaptığına, kilise babalarına, İslam alimlerine ve Antik Yunan filozoflarına şöyle bir değinerek geçeceğim, altından kalkmak mümkün değil öbür türlü. Şöyle bir bakıyorum, gözüme çarpanı alıyorum. Şu mesela: "İran'ın İslam imparatorluğu üzerindeki artan etkisi, Yunanların bilimsel metinlerinin Arapçaya çevrilmesine yol açtı çünkü Müslüman hükümdarlar, işlevlerinden biri de bu gibi çevirilere hamilik yapmak olan İran krallarına benzemeye çalışıyorlardı. Müslüman ve gayri-müslim elitler de, kozmopolit Bağdat'ta gittikçe daha çok hissetmeye başladıkları çapın dini çıkmazlarını çözmek ve pratik tıp gibi işlevsel amaçlarla bilimsel metinlere ihtiyaç duyuyorlardı." (s. 17) İslamiyet'in doğuşundan üç yüz yıl sonrasına kadar bir mit kurma, kutsal kitaplarla bağlantı oluşturma ve bir nevi meşruiyet yaratma çabaları bilginin yayılmasını hızlandırıyor, yayılan bilginin kaynaklarının sorgulanma sürecini de hızlandırıyor, zira her ulusun "kendi" bilgisine, temellerini oluşturan kendi kimliklerine, kendi filozoflarına, kendi bilgelerine ihtiyacı var. Bu yüzden Yunanların felsefeyi Musa'dan çaldıkları fikri o dönemde ağırlık kazanıyor, kimi bilginler -aralarında Yunanlar, Romalılar ve Mısırlılar var- bu fikre katılırken kimi de bilginin daha ilahi bir kaynaktan geldiğini düşünüyorlar. İncelemenin genişçe bir bölümü bilginin kaynağı bölümüne ayrılmış, felsefe metinlerinden kutsal kitaplara kadar pek çok kaynaktan demircilik, tarım gibi o dönemin uğraşlarının ortaya çıkma biçimleri inceleniyor. Tekniğin ilerlemesinin olumlu ve olumsuz yanları inceleniyor, bu nitelikler bilginin Tanrı'dan gelip gelmediği konusunda soru işaretleri yaratıyor ve aranan cevaplar Tanrı'nın maskelerine götürüyor bizi. Hangi tanrı bilgiyi kutsar, panteonların farklı özellikleri karşısında bilginin konumu nedir, bunun gibi pek çok soru antik dünyadan örneklerle inceleniyor.
Yakındoğu'nun medeniyet tohumlarındaki inanışların çoğu bilgi için arketipsel bir nitelik taşıdığını söylüyor McCants; kozmogoniler ve antropogoniler zaman içinde her bir ulusun kendine yontabileceği özelliklerle çeşitleniyor. Krallarla tanrılar arasındaki ilişkiler de böylece ortaya çıkıyor; dünyayı yaratan tanrılarla şehirleri yaratan krallar arasında beliren benzerlikler sonucunda krallar tanrıların işlevlerini yerine getirmeye başlıyorlar, böylece tanrılar gözden düşüyorlar ama tamamen silinmiyorlar, sonuçta bilginin kaynağı konusunda kendilerine ihtiyaç var ve peygamberlerin, bilginin ilk taşıyıcısı olduklarına inanılan ilahi karakterlerin yaratıcı olmadan bir başlarına var olmuş olmaları olası değil. Kültürlerin materyalist özellikleri karşısında yük haline gelen tanrılar da daha dünyevi bir biçimlemenin peşi sıra biçim değiştiriyorlar. Amerikan Tanrıları'nı hatırlayalım. Hatta en sonunda Laplace'ın ihtiyaç duymayacağı bir değişkene indirgenmelerine kadar geliyor iş. Yine de orada olmaları gerekiyor, Ptah'la Hephaistos arasındaki benzerliklerden sanat-zanaat ayrımına, oradan da yaratılışın dünyevi ve ilahi farklılıklarına ulaşan insanın evreni anlamlandırma çabaları için varlıkları elzem. Nuh'un ve oğullarının sahip oldukları "ilk" bilgilerin izlerini bu tanrılarda arayacağız ve İslam'ın doğuşuna geleceğiz.
Muazzam bir çalışma, insanlığın ilklerine ve ilklerin kuruluş biçimlerine pek yakından bir bakış. İlgi duyanlar için on numara kaynak ama kurulacak onlarca bağlantı, kültürel geçişlerin izini sürdüren onlarca olay, akılda tutulacak bir dünya kaynak, bir dünya insan var, kolay bir metin değil.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karameke
Karameke bir kuştur ama Onat Kutlar'ın kaleminden geçiyorsa sadece bir kuş değildir. İshak'taki, hani o öyküde avluya doluşan güvercinler miydi, serçeler miydi, bir kuşlar vardı avluya doluşan ve Antep'in sıcağına bir kanat serinliği getiriyorlardı. Burada Karameke'nin getirdiği şey bir serinlik değil, kendini getirmesi kuşluktan da çıkartıyor kendini, zaten olaylar Manyas civarında geçiyor, Marmara'dan çıkarken Ege'yle buluşulan noktada. Gölün parıltısını ve bambaşka bir Anadolu'yu gördüğümüz yer. Buranın insanlarının yalnızlığı güneyle doğunun birleşiminden doğanınkinden daha... pastoral. Manyas civarı dedim ama tek mekan değil orası, kentin sokaklarına da rastlıyoruz diğer öykülerde. Derleme bir kitap bu; yarım kalan öyküler, tamamlanmış ama İshak'a alınmamış olanlar, senaryoya dönüşememiş fragmanlar, hepsi bir arada. Ferit Edgü toparlamış. Sunu yazısından başlayacağım.
"1950 kuşağı" yazarlarından Demir Özlü, Adnan Özyalçıner, Orhan Duru ve Erdal Öz'ün öyküleri birer birer kitaplaşırken -tabii Ferit Edgü de yazıyor durmadan- Onat Kutlar da İshak'ı çıkarıyor ortaya, sonrası uzunca bir suskunluk. Kuşağın diğer yazarları yeni metinlerle çıkıyorlar ortaya, Kutlar hâlâ susuyor. "Ortak bir bilinç, sonsuz bir yenilik tutkusu, Sait Faik sevgisi ve sol bir dünya görüşü. Bunlar birleştiriyordu bizleri, ama hepimiz, yeryüzünün tüm gerçek yazarları gibi kendi dünyamızı kurmanın peşindeydik." (s. 7) Dönemin bütün yazarlarının en az birer kitabını okudum, yine de İshak'ın dünyasını başka bir yerde bulamadım. Sonrasında Kutlar'ın yıllar sürecek sessizliği kırılmak bilmiyor, belki sinemayla olan uğraşından ötürüdür, belki başka işler yüzündendir, belki gizli bir tatmindir, bilemiyorum ama Vedat Günyol ve Melih Cevdet Anday gibi iki önemli eleştirmenden övgü alan Kutlar'dan yeni öyküler beklemişler, Edgü böyle söylüyor. "Ne yazık ki o öyküler hiçbir zaman gelmedi." (s. 8) Öykülerden bazıları dergilerde görünmüş ama kitaplaşmamış. Kemal Özer'le yaptığı bir röportajda Karameke'den bahsetmiş Kutlar, müjde vermiş ama lanet saldırı yüzünden ömrü yetmemiş kitabı görmeye.
Volan Kayışı aslında İshak'ta yer alacakmış ama çıkarılmış sonradan. Sanki iyi de olmuş, birlik kuracağı öykülerden biraz daha uzun ve sesi diyeceğim, sesi biraz daha farklı. Başka bir zamanda yazılmış gibi. Diyaloglar daha bir yüklü, dünya daha belirli bir ağırlığı taşıyor. Nasıl, şöyle: "Yıldızlar, gecenin eski ve kimsesiz bekçileri taşlar arasında birikmiş sulardan göz kırpıyorlardı." (s. 13) Bu tamam yine, düşlem bilindik bir atmosfer yaratıyor ama "Prometeus" işin içine girince, kartallarla birlikte eski acısını yaşadığı söylenir söylenmez bir başkalık beliriyor. Anlatıcı sokağa çıkıyor, yol soran birine adres tarif ediyor, gerçeği bütün sertliğiyle anlatmak için çırpındığını söylüyor. Kendi gerçeğini yıldızlardan, hızla yaklaşan dağlardan ve imgelerinden çıkartacağız, bir şey anlatılmaya çalışılıyor, okur bir dünyaya çekiliyor. Salih ve Hilmi beliriyor, Musa beliriyor, deli Musa. Uykuyla uyanıklık arasında salınan bir akrobasi, gerçeğin bütün katılığına rağmen. Ulaşılamayan bir kadının çarpıttığı. Özgün bir kara yazı.
İntihar, ters giden işlerin bulandırdığı bir zihnin yanlış anlama sonucunda kendi halinde bir adamı zengin belleyip aşağılama girişimlerine dairdir. Adam domates suyu ister, buz ister, buzun kalmamış olması engel değildir, yine de ister. Anlatıcı bir bira ister, domates suyundan ötürü terslenmiş adam bira isteyenden yaka silker. Öfke konuşur, domates suyucu adam yerin dibine bir temiz sokulur, zenginliğinden girilir, edepsizliğinden çıkılır. Sadece bir tahsildar olduğunu söyler suyucu, parası da çıkışmaz üstelik. Sonrasında dünyayı çivileri hazır bir tabuta benzetir anlatıcı, yarım yamalak dilediği özür ağzında ekşir. Öykünün sonunu bu şekilde bitirip bitirmemeyi düşünecek kadar utanmıştır. Bitirir.
Karameke ve Sığla Ağacı nam öyküler aynı dünyanın öyküleridir, Muhtar ve diğerleri iki öyküde de karşımıza çıkar. Sihirli bir güzelliğe sahip olan şeyleri anlatmaya yanaşmıyorum, bu ikisini de anlatmıyorum. Kan davası, sevda, kasaba sosyalliği, yalnızlık ve pek çok şey bu iki öyküde ortaya çıkar, bir de Karameke. Bu kuş özeldir, şahsen Manyas'taki müzede gezinirken içi doldurulmuş halini gördüğüm zamanı hatırlıyorum ve öykülere bağlıyorum, kuşun uçuşunu hiç görmediysem de seziyorum. Fotoğrafını da çekmiştim ama ne oldu bilmem, sildim sanırım. İyi; görünüşünü hatırlasaydım Kutlar'ın aklındakini hayal edemezdim.
Altın baba-oğul ilişkisini yerde altın arayan bir çocukla bilge bir baba üzerinden yürüten, yine azıcık büyülü bir öykü. Surların civarında kent yaşamı, mahalle arkadaşları, çocuklar ve çocukların diyalogları. Kutlar'ın çocuklar konusunda pek bir kurmacaya giriştiğini sanmam, onlardan biri olduğuna eminim. Baba olduğuna da eminim. Kutlar o başta söylediğim yıldızlardan biri de olabilir, tepelerden aydınlattığı dünyayı izleyen. İşin güzel yanı, Kutlar sadece bu özel dünyadan ibaret değil; film senaryosuna baktığımızda Hakkı Behçet Bey'in yaşamını anlatış biçiminin düzlemi son derece somut temeller üzerinde kurduğunu görürüz. II. Meşrutiyet zamanlarından 1970'lere kadar uzanan bir anlatıdır bu, üç kuşağın zaman içinde biriktirdiği yaşam parçaları ülkenin en alengirli zamanlarında büyür, genişler ve aileyi bir şekilde ayırır. Birleşmenin tamamlanması veya sona ermesi dedeyle torun arasındaki mesafenin aşılmasıyla ortaya çıkacak, veya tersi diye düşünürken sona geliriz, tamamsız bir senaryo. Lanet! Kutlar'ın kaybı edebiyatımız için belki de en büyük kayıp. En azından benim için böyle. İkinci sırada Ali Teoman gelir. Üçüncü Yücel Balku. Dördüncü Murat Saat. Aslında Murat Saat'i bildiğimden beri en ufak bir huzurum yok, yeri başka.
Başka, masallar. Antik Yunan medeniyetinin tanrıları bizim buraları biçimlemiş, biliyoruz, bir de Kutlar'dan okunmasını isterim. Masallardan birinin sonunda zincirlerden, Kybele'nin Europa'ya bağlanışından bahsetmiş Kutlar, bu zincirleri Asya yakasında oturan bir "kör" değilsek görebileceğimizi söyleyerek bitirmiş. Gülümsedim, Kalkedonlular el kaldırsın.
Unutulmuş Kent'i zamanın birinde okumuştum, Kutlar'ın nesi kaldı? Bir şeyi kalmadı ve bütün öyküleri kaldı, hâlâ okunmayı bekliyor. Dönüp dolaşıp dünyasına gireceğim bir yazar, gıyabında hocam. Unutulmasın.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mutsuzluk Kılavuzu
Mutlu olmak isteyen birinin mutluluğu ve istemeyi bırakınca mutlu olacağına/hissedeceğine dair bir karikatür gördüm bugün. Aynı şey mutsuzluk için geçerli değil, mutsuz olmak isteyenlerin yapabileceği şeyler var. Bireysel ve toplumsal olarak mutsuzluğu doğurabiliriz, buna belli bir ölçüde ihtiyacımız olduğunu da söylüyor Watzlawick. "Mutluluğun, mutlu olmanın, ulaşmak için çabalamamız gereken amaçlar olduğunu anlatan binlerce yıllık o eski peri masalını kaldırıp bir yana atmanın zamanı geldi artık. Mutluluğu araya araya sonunda ona kavuşacağımıza inandırmaya çalışıp durdular bizi, biz de saflıkla ve içtenlikle inandık buna." (s. 10) Mesele hakkında o kadar çok şey söylendi ki bibliyografya derlesek ciltler tutar, üstelik günümüzdeki mutluluk tanımlarının mülkiyetten ve arzudan geçilmez haldeliğine çağlar öncesinde de rastlayabiliriz, aslında pek de yeni bir şey yoktur bu konuda, o zaman ne yapmamız gerekir? Watzlawick tersten ilerleyip mutsuzluk yaratıcı durumları inceliyor, böylece kendi çıkarımlarından bir parça mutsuz olmanın yolunu bilebiliyoruz ve gereken mutsuzluğa kavuşmuş oluyoruz. Geri kalanını öfkelenerek ve sırıtarak okuyabiliriz. Bir anti-etik denebilir geneline; ironi de son topun yutulmasıyla tilt olarak karşımıza çıktığına göre iki negatifin karşılaşmasından -sonda- pozitife ulaşacağız. Mutsuzluğun kaynaklarına bakıp neyin nasıl yapacağımızı ve yapmayacağımızı anlayacağız. En azından kötü hissetmemek için. Bir başkasını üzdüğümüzde kötü hissederiz, kendimizi üzdüğümüzde kötü hissederiz, böyle hissetmemek için, ama biraz da hissetmek için uğraşacağız. Umrumuzdaysa.
Filozoflar ve yazarlar sık sık karşımıza çıkacak, Dostoyevski ve Nietzsche'den yola çıkacağız, verilen bir örnekten mutlu olunca ne olacağını düşüneceğiz. Sevilenin ne olduğunu anlamaya çalışacağız ve faydasını tartacağız, paranın çekiciliğiyle vefayı, dostluğu, sevgiyi kıyaslayacağız. Mutlu olunca ele ne geçer, zaten geçici olan bir duygunun peşinde nereye sürükleniriz, bunu anlayacağız. Trajedilerin daha bir tutulduğundan bahsediyor bir yerde Watzlawick, cennetin kazanılmasındansa kaybedilmesinin çekici yanını anlatıyor, bir şeyler oluşuyor okurun zihninde. Bilinmeyenin çekiciliği, mahvolma arzusu ortaya çıkıyor bir yerlerden. Devletin de bu itkiyi harlayan bir yapı olduğu söyleniyor, çaresizlik artarsa bir şeylere tutunma arzusu da artar ve tutunulanın eline geçen güç tam bir yıkıma yol açabilir. O zaman birinci hedef olarak çaresizliği artırma, daha çok arzulama, daha çok hedef ortaya koyacağız ve bunlara ulaşmaya çalışacağız. Tabii antidepresanlara bir dünya para bayılacağız ki bu çaresizliği donduralım, bozulmaması için buzdolabına koyulan bir besin misali. Arzular ortadan kalktıkça, onlara ulaştıkça ve ulaşamadıkça ne istediğimizi bilemez hale geleceğiz, derinlerdeki sesleri susturup kendimizle bağlantıyı koparacağız ve sürüklenmeye başlayacağız. Artık tam bir mutsuzuz, süper.
Geçmişle oynanan dört oyundan bahsediyor Watzlawick, biri "geçmişin göklere çıkarılması". Altın gençlik, çocukluk günlerini özleyeceğiz. Bellekteki çarpık hallerini yaşamımızın en ideal zamanları olarak yaratacağız. Bernhard'ın çocukluğu benzettiği kara kuyuyu, boşluğu bir güzelleme olarak göreceğiz. İkinci oyunda Lut'un karısı örneği var. Şimdiyi ıskalayacağız ve dönüp arkamıza bakmaktan bulunduğumuz ve bulunacağımız yeri kaçıracağız. Tuza dönüşeceğiz, rüzgarda savrulup yok olacağız. Üçüncü oyun, bir bardak biranın devamı. Kendimizi öngöremez hale geleceğiz, çünkü geçmişi bir olumsuzluğa bütünleyip -içindeki iyi şeylere rağmen- içinden çıkamayacağız. Dördüncüsü, anahtarı yanlış yerde arayacağız. Düşürdüğümüz yer karanlıksa bir sokak lambasının altına bakınacağız, "yersiz iyi" aslında iyi olmayacak ama bunu fark etmeyeceğiz veya kendimize yalan söyleyip ona tutunacağız, ona tutunacağız ki -yukarıda dendiği üzere- yıkımımız ağırlaşsın. Dört maddeden sonra "niyet okuma" olarak özetleyebileceğimiz kısım geliyor, belki de herkes için mutlak geçerli bir reçete. İdealimizi dışa yansıtıp her şeyi bildiğimizce yorumlamak, hayal kırıklığına ve mutsuzluğa kavuşmak için şahane bir yoldur. Bu tür bir uğraş için çeşitli alıştırmalar vermiş Watzlawick, örneğin rahat bir koltuğa oturup bir limon düşleyeceğiz ve ağzımız sulanacak. Ovidius'un dediği gibi, içimizde sevgi sözcüklerinden bir dağ yaratacağız ve gerçekten seveceğiz böylece, sevgimiz kendimize telkinimiz ölçüsünde güçlenecek. Sonrasında sağlam çökeceğiz, çok iyi.
Adım adım öğreniyoruz, bir sonraki seviyede kendini gerçekleştiren kehanetler var. Kaçınmayacağız ve bunu yaşamın olduğu gibi yaşanmasına bağlayacağız. Oedipus -Popper'a göre- kehanetten haberdar olduğu için Oedipus oldu, yoksa ondan kaçınmaya çalışmayacak ve makus kaderini yaratmayacaktı. Öyle mi? "Bir olaya ilişkin kehanet, kehanet denen olaya yol açar." (s. 53) Bir tehdidin varlığı veya bir tehdidin kurgulanması yoluyla kendimizi aslında orada olmayacağımız bir yere götüreceğiz, bu özgür irade olarak belirecek ama iradenin mahkumiyeti çoktan gerçekleşmişti zaten, böylece adilane bir tavra sahip olduğumuzu düşünüp davranışlarımızın meşruiyetini sağlayacağız. Bir gölgeyi kendimiz belleyip peşinde bir başkasını inşa etmeye çalışacağız. Sağlam bir mutsuzluğun temeli budur.
Bir şeye ulaşmanın trajedisi başka bir bölümün konusunu oluşturuyor. Savaş bittikten sonra, Orwell'ın aktardığına göre Belçikalı bir Alman sempatizanı ölüleri görmeden geçirdiği beş yıldan sonra yıkık şehrinin sokaklarında dolaşırken rastladığı ilk ölüyle savaşın ne demek olduğunu anlar, o ölüyü görmese belki de hiçbir şey değişmeyecekti kendisi için. Diğer cepheyi düşünelim, Almanların yenilgisinden önce yıllar boyu intikam yeminleri etmiş insanların bitik düşmanlarıyla karşılaşmalarıyla birlikte yeminlerini unutmaları, zaferin öneminin kalmaması gibi meseleler düşündürücü. Hâlâ acı verebileceksek, kudretimizi görüp onurumuzu bu yolla onarabileceksek intikam isteriz ama hayat bizden önce davranıp arzularımızı gerçekleştirmiş olabilir, o zaman başımızı çevirip devam ederiz. Orada bizim için bir şey yoktur artık, çocukluğun boşluğunun yanına orayı da koyabiliriz.
Yanlış bağdaştırma ve düzlem karıştırma da sağlam bir ders olarak çıkıyor karşımıza. Sigara içmesi istenmeyen insanla ona duyduğumuz sevgiyi birlikte değerlendirmek, sarımsak yiyen birinin doğurduğu duyguları sarımsağa denklemek ve buna benzer şeyler. Duygularla nesneleri bağlama biçimlerimiz. Bir nesnenin taraflar için doğurduğu sonuçlar üzerinden arıza çıkarmak mutsuzluk için çok etkili bir yoldur. Genellikle eylem üzerinden bir suç biçilir, eylemin ortaya çıkmasına yol açan sebepler gözardı edilir. Daha kolay çünkü. Daha az yorucu, yüklenilen sorumluluk daha az. Bir ilişkiyi yüzeysel kılmak için muazzam bir yol. Birini yetersiz, aciz hissettirmek istiyorsanız buradan yürüyebilirsiniz. Daha çok içmemesini, daha fazla yememesini, daha fazla yapmamasını, daha az da yapmamasını, yapmamasını veya yapmasını söyleyiniz. Birine kendi isteğinizi "dayatınız". Birine kendi dengesizliğinizi dayatınız. Birine kendi yarımlığınızı yıkınız. Sonrasında karşı tarafın en ufak bir itirazında her şeyi "zaten" kabullenerek ilişkiyi sürdürdüğünü söyleyiniz. Tebrikler, kendiniz çalıp kendiniz oynadınız ve tek başınıza mutsuz olacakken bir başkasını da mutsuz kıldınız.
Ecinniler'den bir alıntı ve son. "'Her şey güzel, her şey. İnsan mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur. Sırf bu yüzden.'" (s. 108) Şöyle bir silkinip bakalım. Evet, iyiyiz. Sonra biraz zaman geçsin, düşüncelerle dolalım, arzular şelale haline gelsin, mutsuzuz. Nasıl iyi oluyorsa öyle yapalım veya dönüşümlü olsun, birikelim ve dökülelim. Olan şey de bundan pek farklı değil.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İt Yangını
Bir İshallinin Günlüğü, uyanıştan patlayışa kadar geçen bir sürede ishalli bir karakterin patronundan zam isteme sürecini anlatıyor. İtalik bölümlerde vücudun savunma mekanizmasının dile geldiğini görüyoruz, midedeki bakterilerden biri olarak düşündüm ben bu bölümlerin anlatıcısını. Şirketlerdeki yapıdan bahsediyor, kendilerinin de böyle bir organizasyonu var ve yeterince çalışmayanlar, düşük verimliler hemen şutlanıp yerlerine yenileri geliyor. Koçyiğit'in kapitalist sistemle ilgili eleştirileri biyolojik süreçlere kadar varmış durumda. Vücut kendini korumaya çalışıyor karakterin yiyip içtiğinden, içerken kullandığı plastik şişenin zararlarından ve yer aldığı organizasyonun yapısından bahsediyor. Ana anlatıdaysa zam isteyecek olan karakterin eylemleri var. Kalkıyor, ağrısıyla mücadele ediyor, işe gidiyor, patronunun karşısına geçiyor ve aklında çok önceden kurduğu cümleleri bir bir sıralıyor. Bütçeler, ayarlamalar, ağrının artmasıyla birbirine karışıyor ve patron istenen zammı onaylayacakken, eyvah, son bir anlamlı cümle kurma çabası günlükteki diğer meselelerle karışıyor ve muhtemelen patlama gerçekleşiyor. Ücret Artışı Talebinde Bulunmak için Servis Şefine Yanaşma Sanatı ve Biçimi okunmuş olsaydı daha sağlam bir zam koparılabilirdi ama ishale yapılacak bir şey yok, sistem çökmüş durumda, belki de bu yüzden o bakterinin bir şeyler anlatacak zamanı var, dile gelmesi bu yüzden.
Reyhan Koçyiğit'in öykülerinde bir parçası olduğumuz düzenin karakterleri bir nevi çürütmesini görebiliyoruz, Meczup'ta tanıdık bir temanın tekrarından doğan iktidar ilişkilerine denk geliyoruz. Yarattığı karakterle aynı düzlemde bulunan bir yazarın yetişmesi gereken bir kitap için yazacağı öyküler vardır, yazabilmek için tek bir ışık huzmesinin girebildiği bir odada çalışmaktadır. Hapsolmuştur, yarattığı meczup karakterin ördüğü duvarların arasında kalmıştır. Genç bir adam kendisine yemek getirmektedir ve dışarının güzelliğini kendisine yasakladığı için yazara kızmaktadır. Meczup aslında kendisidir, yaratıcıyla yaratılan arasındaki bu mesafe, yazarın uyanması ve okuduğumuz öykünün ilk sözcüklerini yazmasıyla korunur. Stranger Than Fiction ve The Words ayarında bir öykü, en sonunda yazılacak metinle yazar arasında kurulan ilişkinin uyandırdığı kurtuluş meselesi ilgi çekici. Dışarının panayırvari karmaşasından korunmak için bir odada, kendimizle bir başımıza, bir şeyler yaratarak durmak kadar etkili bir çözüm var mı, bilmem.
Yol Boyunca'da tek bir anlatıcının kilitlediği yancısına bir öykü anlatmasını bekleriz, anlatıcı bir öykü anlatacağını söyler ama yolun getirdikleri öykünün anlatımını sürekli öteler, bir nevi öyküleşmiş bir yolla karşılaşırız, öykü olmayan detaylar öykünün kendisi haline gelir, yaşam parçaları anlatının temelini oluşturur. Calvino'nun böyle bir öyküsü vardı, tek bir karakterin monologu üzerinden kurulup dinleyen karakteri de bir biçimde içine alıp giderek genişleyen ve sonunda toparlanıp tek bir noktaya sıkışan harika bir öyküydü o. Bir de Woolf'un var sanırım, hatırlayamıyorum. Neyse, burada karakterimiz dışarının karmaşasından çıldırmak üzere olduğunu söylüyor ve durmadan anlatıyor, yanındakine söz hakkı vermiyor, vadettiği öyküyü de anlatmıyor bir türlü. Şöyle düşünüyorum; fark etmeden "dışarıyla" birleşmiş bir insanın şikayet ettiği meselelere dönüşmüş olması ve bunun farkında olmaması günümüzde tipik bir trajedi. İnceliklerden bahsedip o incelikleri taşımayan insanlara denk gelmişizdir, açtıkları yaralara şahit olmuşuzdur. Nitekim dinleyen kişi de öykünün sonunda kendini anlatıcıdan kurtarmak için şiddete başvuruyor ve hiç kimse anlatıcıya yardım etmiyor, herkes kör ve sağır. Bu öykü de hoş.
Kitaba adını veren İt Yangını için Shaw'un bahsettiği, insanın iki trajedisinden birini göz önüne alacağım, şu arzuya kavuşamamakla kavuşmaktan kavuşmak olanını. Köpekleri seven bir ergenin dileği gerçek olur, çocuk köpeğe dönüşür bir sabah. Bu dileğinin arkasında annesiyle bitmek bilmeyen çekişmeleri vardır, çocuğun köpek sevdası okul yaşamını sekteye uğratmaya başlayınca anne isyan eder, okumayacaksa bir işe girip çalışmasını söyler. Stresle başa çıkamayan çocuk, yaşamında aksayan ne varsa hepsinden bir köpek olarak kurtulabileceğini düşler. Köpeklerin düşünceye ihtiyaçları yoktu. Yerler, uyurlar, dolanırlar, çiftleşirler ve kuyruk sallarlardı. Nihayetinde çocuk köpek olur ve işlerin hiç de istediği gibi gitmediğini görür, zira düşünceleri yerli yerindedir. Wittgenstein'ın bir köpeğin nasıl hissedeceğinin bilinemeyeceğini söylemesini alın, öykünün orta yerine koyun ve çocuğun trajedisini görün.
Sinek de bir nevi öykü yazma ediminin öyküsü, bir sinek üzerinden. Breaking Bad'in Fly diye bir bölümü vardır, onunla özdeşleştirdim biraz. Karakter klozete oturur vaziyettedir, yazacağı öyküyü düşünür ama aklındaki sayısız şeyi birbirine bağlayamaz. Bağlantı noktası olarak bir sineği beller. Kendi yaşamıyla sineğin hareketleri etrafında dolanır, düşünür ve yazacağı şeyi bulmaya çalışır. Ailesini düşünür, yıllar önceki ilişkilerini düşünür, yazamayacağını düşünür, yazması gerektiğini düşünür, pek çok şey düşünür ve sineğin kendi başarısızlığı olarak var olduğunu fark eder. Sabaha karşı sinek ortadan kaybolur, geride yazılmasını sağladığı öyküyü bırakarak.
Yenilik açısından pek bir şey bulamazsınız ama pek bir üslup, tanıdık bir dünya ve üzerinde düşünülmüş, itinayla kurulmuş anlatılar bulursunuz Koçyiğit'in öykülerinde. Bence iyidir, diğer öykülerini bekleyeceğim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir