Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Marsta Zaman Kayması
Bir başka insanın bilincinde oluşan dünyanın parçası haline gelmenin, gerçekliklerin çakışmasının yarattığı psikolojik yıkımı Ubik'ten biliyorduk. Zihniyle diğer zihinleri işgal eden adamın ruh sağlığının yerinde olmadığı barizdi ama hastalığı hakkında pek de bir şey bilmiyorduk, şizofrenisini bir ölçüde sezmemiz dışında pek bir şey söylenemeyecek kadar karanlıkta bırakılmıştı eleman. Marsta Zaman Kayması'nda benzer bir mesele ele alınıyor ama bu kez akıl sağlığı merkezde konuşlanmış, karakterlerin yaşadıkları ruhsal çöküntüler direkt isimlendirilmiş. Daha "açık" bir PKD metni bu, kendi şizofrenisini ve aldığı uyuşturucu maddelerin etkisini olduğu gibi metne aktarmış yazar, ortaya diğer öykülerine ve diğer romanlarına göre daha az gizemli, olay örgüsünün alacağı şekli daha belirgin, neredeyse tezli bir metin çıkmış. Karakterlerin tamamı anlatı sürecinde kurgusal ağırlıkları değişir halde ortaya çıkıyorlar, kayboluyorlar ve tekrar ortaya çıkıyorlar, PKD'nin entropiye harfi harfine uyan dünyası. Gerçeklik algısını oluşturabilen daha sağlam bir teknik bilmiyorum. Ölçülüp biçilmiş kurguları bu yüzden sevmiyorum; oyun olduğu ortada. PKD pek oynamıyor, çünkü neyin oyun olup neyin gerçek olduğunu o da bilemez durumda. 1964'te basılmış bu metin, yazarın iki yıl boyunca kapandığı zamanlarda yazdığı on bir romandan biri, psikozların zirve yaptığı zamanlardan.
Mars'ın kolonizasyon aşamaları sürüyor, Dünya'daki kalabalığın bir kısmı Mars'a göç etmiş ve karaborsacılıktan tamirciliğe kadar pek çok iş kovalanıyor. Edebiyat fakültesi diplomasına sahip olanlar bile insan gücüne duyulan ihtiyaçtan ötürü her türlü meslekte tutunabiliyorlar. Yeni İsrail gibi pek çok bölge doğuyor, Dünya'daki yerleşimlerin yansımaları Mars'ta hayat buluyor, kökeni tanımlayan pek çok etken -din, ırk vs.- insanları ayırmaya devam ediyor. Yeni gezegen yeni para babalarını doğuruyor, spekülatörler ortaya çıkıyor, bir karakterin dediği gibi yeni bir başlangıç için fırsat varken Dünya'daki düzen Mars'a sıçrıyor ve sürüp gidiyor. Aslında böyle bir fırsat yok tabii, insan içinde doğup özümsediği düzeni olduğu gibi sürdürüyor. Kim Stanley Robinson'ın Kızıl Mars diye bir metni var, Kabalcı basmıştı zamanında, o metinde Mars'ın Dünyalaştırılması meselesi enine boyuna inceleniyor, tavsiye ederim. Kabalcı sonradan basmadı iki devam metnini, internetten bulduklarımı okumaya devam ediyorum şimdi. Neyse, Silvia Bohlen phenobarbital kullanıyor, beynini uyuşturarak yaşamını sürdürüyor, oğlu David ve eşi Jack'le birlikte. Jack tamirci, gün boyu dışarıda ve çalışma koşullarının görece iyiliğine rağmen evde pek bulunamıyor, en azından Silvia'nın istediği biçimde. Radyonun ve çocuğun gürültüsü kulaklarını kapayıp Dünya'dan oraya gelmesinin sebeplerini sorgulamasına yol açıyor. Tatmin olamayan bir kadın Silvia. Jack çalışkan ve "iyi" bir adam, iyiliği metin boyunca dile getiriliyor diğer karakterler tarafından. David de çocuk gibi çocuk işte, "normal". İlk bölümde ailenin evine su getiren hendek binicisini ve ihtiyaçların karşılanma yollarını görüyoruz, PKD Mars'ta yaşayan bir çekirdek ailenin günlük rutinlerinden yarattığı manzarayla gezegendeki yaşamın özetini sunuyor. Jack'in babası Leo Bohlen, Mars'a gelip FDS Dağları civarından çok ucuza toprak alarak vurgun yapmak istiyor, BM'den o bölgedeki arazilerin değerleneceğine dair duyum aldığı için fırsatı kaçırmıyor, atlayıp geliyor. Jack'in şizofrenisini babasından öğreniyoruz, tedavi edilip ehlileştirilmiş ama şizofreni her zaman derinlerde bir yerde duruyor, yüzeye çıkması için gerçeklik algısının birazcık çarpıtılması yeter. Bu meselede Mars'ın yerlilerinin gerçeklik algıları kayışların kopmasına yol açıyor sonradan. "Zenciler" diyor Arnie Kott onlara, Çöladamları suyun izinde büyük çölleri aşıyorlar ve karşılaştıkları insanlara selam verirken yağmurun kendilerinden karşılaştıkları insanlara yağdığını söylüyorlar. Fremenlere benziyorlar bir açıdan ama kum solucanları yok tabii, daha pasifler. Arnie Kott için sömürülesi varlıklar, tıpkı insanlar gibi. Pragmatist bir adam Arnie, Mars'ın en kuvvetli adamlarından biri. İlk bölümde Jack'in komşusu olarak tanıdığımız Norbert Steiner'ın bunalıma girip intihar etmesiyle geride kalan tek çocuğu olan Manfred'i geleceği görmek amacıyla, otistiklerin bir arada yaşadıkları tesisten alarak, Jack'i de kendi adamı haline getirerek para kazanmaya çalışıyor. Kendince bir ahlak anlayışı mevcut Arnie'nin, pek bir şeyden korkmuyor ama en sonunda kendi zihninden korkması gerektiğini öğreniyor.
Olay örgüsü. Karakterleri tanıdık; Norbert'ın karaborsacılığı, Norbert'ın adamı Otto'nun doyumsuzluğu, Manfred gibi çocukların yaşadığı B-G Kampı'nın doktoru Glaub, Arnie'nin eski eşi, "anormal" çocuğunun annesi ve zaman zaman rakibi Anne Esterhazy, Arnie'nin tutkuyla bağlı olduğu kızıl afet Doreen, her biri yavaş yavaş belirdi ve her birinin tutkularını, acılarını öğrendik. Metnin önemli bir bölümü örülen olayların içinde ortaya çıkan karakterlerin kurulumuna ayrılıyor, daha fazla karakterin ortaya çıkmayacağı noktada PKD asıl meseleye giriyor ama anlatı dünyasını kurmaya başlayarak zaten girmişti, birbirini saran iki kök büyüyor, böyle bir imgesi var PKD kurgusunun. Karakterlerin kuruluş biçimleri ilişkilerin biçimine dair bir öngörü kazandırıyor ama bu öngörü yine tipik bir PKD hamlesiyle tutarsızlığa mahkum oluyor; paranoyalar ortaya çıktıkça insanların pek de stabil kalmayacaklarını görüyoruz, bu da anlatıyı her türlü sürprize açık bir hale getiriyor. Belli bir ölçüde öngörülemezlik iyi.
Ne oluyor, Jack helikopteriyle tamir işlerinden birine giderken BM'nin telsiz yayını duyuluyor. Çölde susuzluktan ölmek üzere olan Çöladamlarına yardıma gidilmesi gerekiyor, yakınlardaki bütün araçların mevzunun döndüğü bölgeye gitmesi gerekiyor ki kanunlarla belirlenmiş kallavi bir cezayı yemesinler. Jack gidiyor, Arnie'nin helikopteri de o sırada yakınlarda, o da gidiyor ama istemeyerek. Jack Çöladamlarına daha önce ulaşıyor ve onlara su veriyor, adamlardan biri çöl cadısı denen bir fetiş nesnesini Jack'e hediye ediyor. Bu nesnenin anlatı boyunca bir daha ortaya çıkması gerekmiyor, varlığı bile koruyucu bir özelliğe sahip. Neyse, Jack helikopterinde somurtarak oturan Arnie'yle takışıyor ve böylece Arnie'nin radarına girmiş oluyor. Kodaman dayının sıkıntıları var, işlerini büyütmek istiyor ve geleceği görebilse bunun çok kolay olacağının düşünüyor. Sonrasında Manfred çıkıyor ortaya, Jack bir şekilde Arnie'nin adamı haline geliyor, aslında Arnie'nin -himaye ettiği diyeyim- kadın olan Doreen, Jack'teki iyiliği görünce adamı sevmeye başlıyor, orada da bir karışıklık. Leo yatırımı için Mars'a geldiğinde bu kadının varlığını seziyor, Jack gizlemiyor mevzuları. Silvia'ya söylemiyor bir tek. Yaşamını kendince anlamlı hale getirmesi lazım, zaten sıkı bir bağ da yok Jack'le Silvia arasında. Silvia'nın da Otto'yla birlikte olması, sonrasında Jack'le Silvia'nın birlikte olmaya devam etmeleri, Arnie'yle Anne'in ilişkileri derken sadakat, aile yapısı, ilişkiler konusunda PKD'nin engin dünyasına girmiş oluyoruz. Yazar dört kez evlenmiş, evlilikleri büyük sıkıntılar doğurmuş, eh, yansımalarını bu metinde de bulabildiğimizi söyleyebiliriz belki.
Zaman kayması, asıl mesele burada. Manfred'in dünyasının gerçekliği yavaş yavaş ele geçirdiği bölümler, karakterlerin kendi psikozlarında çektikleri acılarla birlikte metnin zirve noktalarını oluşturuyor bence. Örneğin Manfred'in görüleri defalarca tekrarlanıyor, gelecekteki sahneleri çok küçük farklarla tekrar tekrar okuyoruz, flashforward nanesi sayesinde zaman algısının da çarpıtıldığını görüyoruz ve şizofrenlerin kendi "yaşam hızlarında" şizofren olmayan insanların zihinsel işleyişlerinin değişimlerine şahit oluyoruz. Arnie'nin Manfred'in zihniyle bütünleşmesinin sonuçları Jack'in yaşadıklarıyla bir olmuyor, Jack zaten şizofren olduğu için bir biçimde Manfred'in dünyasına ayak uydurabiliyor, Çöladamlarının zaman algısıyla şizofren insanlarınki bir olduğu için gezegenin yerlilerine de ayak uydurabiliyor. Şöyle aslında; akıl hastalığı olarak gördüğümüz şizofreni, Çöladamları için yaşamlarının doğal bir parçası. Soyut düşünebilme yeteneğinin hastalık olarak görüldüğü bir gezegenden gelen yaşam formlarını düşünün, Dünya'yı tımarhane olarak görürlerdi. Mars'a ayak uydurabilenler, Çöladamlarının doğallığına sahip olanlar varlıklarını rahatlıkla sürdürebilirlerken "normal" olanlar normalliklerini yitirmeye mahkum hale geliyorlar. Aslında Mars'ın doğası bu; bir gezegeni başka bir gezegene olduğu gibi taşımanın yol açabileceği problemleri de gösteriyor PKD.
Pek sürpriz olmayan bir son var, aslında metinde ağırlıklı olarak bu normallik-anormallik ikiliği irdelendiği için sonu değil, metnin bütün bölümleri önemli.
Sıkı metin, iyi yazar. Tamam bu iş.
Yanıtla
2
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir At Bara Girmiş
Pennac'ın Teşekkür Ederim nam bir metni var, oyun olanı değil de anlatı olanı. Ödül alan bir yazarı konuşma yaparken dinliyoruz bu metinde, adam ödüllerin veriliş sebeplerinden sanat sektörüne, kendi yaşamından dinleyicilere pek çok şeye değinir, oradan oraya yürür, yüzünü şekilden şekle sokar. Birçok kere teşekkür eder ama aldığı ödül yüzünden değil, kendisini oraya getiren her şeyden ötürü. İnsanlar, kitaplar, devlet, aile, ne varsa. Sarsıcı bir metindir o, yazarın konuşmasını nerelere dokunacağını bilmeden takip ederiz, tipik bir hikâye anlatıcısının anlattığını dikkatle dinlermiş gibi. Bir At Bara Girmiş'e baktığımızda Dovaleh G.'yi görüyoruz sahnede. Bir komedi kulübün loş ortamında, sahnede kısa, gözlüklü ve seyrek saçlı bir adam durmadan anlatıyor, espriler yapıyor, seyirciye kahkaha attırıyor. Bitmeyen bir monolog. Seyircileri de esprilerine katıyor Dovaleh, onları bazen utandırıyor, bazen gülmekten katıltıyor. Güzel, tipik bir şov. Yoldan çıkışı da bir o kadar doğal, Dovaleh kendi hikâyesine dönene kadar memnun olan seyirciler bambaşka bir gösteriye şahit oldukları an şaşırıyorlar, bazen dehşete düşüyorlar, bazıları kalkıp gidiyor, bazıları hipnotize olmuş gibi sahnede kendini yumruklayan, döven ve hikâyesini anlatıp araya fıkralarını ve esprilerini sıkıştıran garip adamın ne yapmaya çalıştığını düşünüyorlar. Kaufman'ın şovlarından birine dönebilir; absürt bir çocuğun hikâyesinin anlatımına dönen şovun niteliğinin değişip değişmediğine karar veremeyen seyirci için arada kalmışlık duygusunu yaratmaya çalışıyor olabilir Dovaleh ama öyle olmadığını biliyoruz, isyan eden seyircilerden biri Dovaleh'i yıllardır izlediğini ve ara ara tıkanmalar yaşadığını, artık çizmeyi aştığını söylüyor. Aslında pek bir şey bilmiyoruz, sahnedeki adamı dinlemekten başka bir şansımız yok. Biz izleyicilerden biri değiliz, en azından okur olarak. Avishai Lazar'ın gözünden ve kulaklarından, bir de silik geçmişinden ibaretiz. Ellilerinin sonuna gelmiş iki çocukluk arkadaşından biri sahnede, diğeri masalardan birinde, ara ara göz göze geliyorlar, Dovaleh durmadan konuşuyor, işini yapıyor yani, hakimlikten emekli Lazar ise kırk yıldan fazladır görmediği adamın kendisine neden telefon ettiğini ve şovuna çağırdığını anlamaya çalışıyor. Dovaleh'in başka kimleri aradığını bilmiyor Lazar, belki yanında oturan ve gözleri dolan kadın da aranmıştır, belki defalarca evlenip boşanan adamın eski eşlerinden biridir, beş çocuğundan birinin veya birkaçının annesi. Herkes davet edilmemiş, motosiklet sürücüsü iki adam, avukat grubu, çoğu insan, belki Lazar dışındaki herkes sadece şovu seyretmek için orada. Lazar bilmiyor, biz de bilmiyoruz.
Anlatım monolog halinde ilerlerken Lazar'ın anılarına döndüğü bölümlerle kesiliyor. Dovaleh'le Lazar'ın çocukluk zamanlarına dönüyoruz, anıların yeniden yaratımı. Tamamen paralel ilerleyen iki farklı anlatı kanalı yok, bir noktada çocukluğuna dair Dovaleh'le ilgili hemen her şeyi unuttuğunu gören Lazar'ın anılarıyla Dovaleh'in sahnede anlattıkları bakışımlı olarak ilerliyor ama paylaşılmış zamanın dışı tamamen Dovaleh'e ait. Lazar için mevzunun önemini düşünürsek karşımıza tekrar inşa edilen bir geçmiş, yüzleşilmesi gereken olaylar ve Dovaleh'in bir anlamda zorlamasıyla gerçekleşen kimlik sorgulamaları çıkıyor. Mutsuz çocukluklar, mutsuzlukla baş etme yolları ve akran zorbalığı yüzünden arkadaşla, bir zamanlar küçük bir maskara olan, belki de bu role itilen Dovaleh'le bağın kopması hatırlanacak şeyler. Gösteri sırasında çıkanların sayısı kadar sahnedeki bir tahtaya çizgi çiziyor Dovaleh, başlarda esprilerin sona erip hayat hikâyesinin başlamasını protesto edenler çıkıp gidiyor ama sonrasında bu yüzleşmeye, kendisiyle yüzleşmeye dayanamayan insanlar çıkıyorlar. Chaplin'in savaşta düşmana kurşun sıktığı bir sahne vardır, her atıştan sonra o da bir çizgi çeker tahtaya. Son atış, son çizgi, sonra bir daha ateş edecekken miğferi bir kurşunla uçar, çizdiği son çizgiyi siler. Aynı sahne burada da var, Dovaleh seyircilerinden birinin gitmekten vazgeçtiğini görüp şovunu sürdürür. Kalanlar hikâyenin büyüsüne kapılanlardır, belki de bir yaşamı olduğunca çıplak bir halde görmek isteyenler, zira Dovaleh annesiyle babasını ve çocukluğunu anlatırken hiçbir ayrıntıyı atlamaz, kendisine laf atan, masalara vurup protesto eden seyircileri birkaç espriyle oyalayıp hikâyeye geri döner. Birkaç kez tekrarlanır bu. Lazar, çocukluk arkadaşının hikâye tarafından tüketildiğini görür, bir yandan da güç vermektedir bu hikâye ona. Telefon ettiği zaman Lazar'ın kendisini izlemekten başka bir şey yapması gerekmediğini söyler Dovaleh, şahit istemektedir sadece. Komedinin ardına gizlenmiş acıya bir şahit. Ciğerimiz bu yüzden kalmamıştır, zira Dovaleh gecenin bir vakti insanı uyutmamış, anlatacakları bittikten sonra da sabahı bekletmiş, okurunun dünyasını alt üst etmiştir. Okur düşünmüştür, not aldığı yerlere tekrar tekrar dönmüştür, sonra camdan dışarı bakmıştır, sonra sandalyesine dönüp hiçbir şey yapmadan oturmuştur. Okur, öğrencileriyle birlikte kitap okudukları bir ders saatinde, "Çocukların önünde ağlatma beni," demiştir, kısık bir sesle. Okur günün ve gecenin sonunu getirememiştir, çocukluğun sihrinin acıları ancak öteleyebildiğini, yetişkinlik için yapacak bir şey olmadığını, yetişemeyen çocuk için de yapacak bir şey olmadığını düşünmüştür, sonra kendi çocukluğundaki ve güncel çocukluğundaki sihri düşünüp neyi ne kadar öteleyebileceğini düşünmüştür. Yaşamın bir öteleme çabasından başka bir şey olmadığını düşünmüştür. Dovaleh kendi hikâyesini herkesin hikâyesi kılmıştır, herkese kendi çentiklerine bakması için bir itki olmuştur.
Laf kalabalığı, şakalar, anneler ve babalar. Adım adım kuruluyor hepsi. Annenin bir toplama kampından zar zor kurtulduğu, kendisini saklayan üç adamın eziyetleri yüzünden geceleri çığlık çığlığa uyanmaları, camdan dışarıya haykırarak ağlamaları şefkatli, sessiz bir anne kimliğinden çok sonra ortaya çıkar. Dovaleh, bu tür detaylara inmek için güç toplar bir bakıma, çerçeveyi çizdikten sonra ayrıntılara iner. Babanın berberliği ve dayakları, çocuklukta elleri üstünde yürüyerek her türlü beladan kurtulabileceğini düşünmesi, hepsi anlatının ortalarından itibaren belirir. Bir süre sonra odak noktası şovun kendisi olmaktan çıkar, mekandaki olayların çetelesi tutulmaz, merkezde anlatının kendisi vardır. Dikkatleri çekmek için kendini yumruklar, yaralar Dovaleh. Hikâyenin vuruculuğuna dikkat çekmek için kullandığı mizah perdesini yer yer çeker, bazen de tamamen unutmuş gibi görünür. Lazar tarafından yeniden oluşturulurken önce bön bön gülümsediği, sonra tatlı bir şekilde gülümsediği hatırlanır. Dovaleh yaşadıklarını anlatarak yaşadığını bilmeye çalışır, yeterince kara bir boşluğun bütün gerçekliği ve kurmacayı yuttuğu o karanlık sahnede, elli yedi yaşındaki adam anlatarak kendini var eder. Anlatılacak hikâyelerinizi biliyor musunuz? Kimse bilmeyecek dediklerinizdir. Nasıl anlatabilirsiniz, bilmeyeceksiniz. Anlatmaya başladığınız zaman bileceksiniz. Dovaleh'te böyle bir duruş var; Lazar'a önceden telefon etmiş olsa da esprilerine son verdiği anda kararını da veriyor sanki. Dovaleh'in çocukluğunu bilen bir kadın da o sırada kulüpte, şovu seyrediyor, belki de kadının varlığını fark etmesi fitili ateşliyor Dovaleh için.
İşin siyasi boyutu var, İsrail ve Filistin arasındaki meseleler, Holokost falan, espri malzemesi olarak kullanılıyor ve bazı seyircileri bu işler kaçırıyor. Kadın-erkek ilişkilerine dair espriler iyi. Lazar, adamdaki ilkelliğin farkına varıyor ve gitmeyi düşünmeyi o an bırakıyor. Espriler pek ona göre değil ama adamın sahnede kendini parçalara ayırması, hikâye kırıntılarına dönüştürmesi ve bu kırıntılardan bazılarının bir parçası olması adamı orada tutuyor. Ölüm alkışlanıyor bu sırada, seyirciler için bir şeylerin ters gitmeye başladığı an. Arındırıcı ölüm. İnsanlar öldükten sonra bile sıkıntı çıkarmaya devam ediyorlar, yine de artık yoklar, hayatta olsalar kendilerinin acısı başkalarına yansıyacak, öyleyse ölüme alkış.Dovaleh. Esprisini tamamlamıyor, bir at bara girmiş, sonrasında dünya tepetaklak. Dovaleh'in artık amuda kalkmaya ihtiyacı yok, ayakları elleri olmuş durumda. Yaşamının tamamı. Sahne. Perdeler. Son.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mahcubiyet ve Haysiyet
Patlama anının doğallığına bakınca dayanabileceği kadar dayandığını görüyorum adamın. Ibsen'in bir oyununu anlatıyor, öğrenciler dinlemiyor, öğrenciler koca bir kültürü umursamıyor, yirmi beş yılın ardından öğretmenliğini kaldırıp atası geliyor adamın ama bunu da yapamıyor, en sonunda dersi biter bitmez evine gitmek için hareketleniyor, dışarıda yağmur var, adamın şemsiyesi açılmıyor, adam şemsiyesini taşlara vura vura açmaya çalışırken ellerini yaralıyor, şemsiyesini parçalıyor, kendisini izleyen öğrencilerden birine enformatik bir nida salıyor, kıza söylemediğini bırakmıyor ve yürümeye başlıyor. Norveç'in sokakları, yağmuru, karanlığı. Kendini tutmaya çalıştığı için geçmişine yöneliyor. Anılardan ulaştığı şimdide koca bir yıkıntı duruyor. İşinden olacak, kariyeri mahvolacak, saygınlığı yitecek ama daha kötüsünü çoktan yaşadığını görüyor. Yaşamını ilk kez düşünmüyor ama o aydınlanmayı ilk kez yaşıyor, görüşünde ilk defa bir berraklık var. Bunu anlatımın biçim değiştirmesinden anlayabiliyoruz. Serbest dolaylı anlatım vasıtasıyla anlatıcı ve Elias'ın düşünceleri birleştiğinde, Elias karikatürleştirildiğinde -önem verdiği meseleler tekrarlanır, birkaç defa aralara sıkıştırılmış tekrarlar…
Hemen bir bağlantı. Sınıfta anlattığı oyundaki karakterin, aslında gereksiz olarak gördüğü karakterin, hatta Ibsen'i bu gereksizlik yüzünden eleştirmesine yol açan karakterin tek bir sözü: "'Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdığı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz.'" (s. 9) Sırf bu replik, adamın gerekliliğini, en azından bu metinde ortaya koyuyor. Yalanı elinden alınan Elias için mutluluğu yakalamak pek mümkün değil, yağmur altında tek başına yürürken. Her şeyin bittiğini düşünüyor ve metin de sonlanıyor böylece.

Gerçeği kurguluyoruz ve umduklarımız gerçekleşmeyince kendimize dönüp bakıyoruz. Görmek istemediğimiz için körüz. Her şeyin apaçık ortada olması bir önem taşımıyor, istediğimiz gibi yorumlayıp devam ediyoruz, çöküşle birlikte yeni bir gerçekliğe girişiyoruz ve bunun bir döngüye dönüşmemesini umuyoruz. Bu döngünün farkına varış anı işte, Elias'ın yaşadığı şey tam olarak bu.

Yanıtla
41
19
Destekliyorum  5
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Holigan'ın Dönüşü
Eldeki metin sona ermek üzereyken anlatı düzleminin genişlemesini sağlayan metinlerin yazarlarını görürüz; Derrida vardır, Cioran vardır, birkaç isim daha vardır. Dil meseleleri üzerine söylenenler, dili tek vatanı olarak gören anlatıcının metni kurmasında yardımcı olur. Onca alıntı ve metafor, sürgünler yüzünden vatanını diline taşıyan anlatıcının -Norman'ın- vatanında yaşayabilmesini sağlar. Anlatıcının bildiği dilin bozulması, rejimin dil politikaları sonucu ortaya çıkan söylemlerin dile nüfuz etmesi ve kuralları belli bir konuşma dili oluşturması gibi etkenler tekrar bir sürgün tehlikesini doğurur; bildiği dili konuşamayacaksa, bildiği dilde düşünemeyecekse insan aidiyet duygusunu nasıl hisseder? Anlatıcı, rüyalarında ABD'de resmi dilin Rumence olduğunu görür. Görür? Duyar. Böylece kendisini vatanındaymış gibi hisseder. Aslında doğduğu yerlerden çok uzaklarda, etrafındaki insanların vatan olarak bellemesini söylediği topraklarda yabancıdır, dilini bir başkasından duymadığı müddetçe hep yabancı olarak kalacaktır, bunu öngörebildiği için Jormanya olarak ütopikleştirdiği memleketinden gitmek istemez, Cennet metaforuyla ölçtüğü anavatanını ardında bırakmak, bilincinden de koca bir parça koparıp atmak gibi gelir ona, tutunmak için çabalar ama gitmek zorunda kalır, Eliade'yi rejimin milliyetçi bir polisine dönüştüğü için eleştirdiği yazısı yayımlandıktan sonra karalama kampanyası başlatılır, vatanında kalmak ölümüne yürümek anlamına geldiğinden gider. Birçok defa gitmiştir ve her gidişinde elinde dilinden fazlası yoktur. Norman, daimi sürgün.
Holigan'ın Dönüşü oldukça girift bir metin. Elli yıllık bir birikimin, etnisitenin, dinlerin ve pek çok şeyin oluşturduğu parçalı kimliğin bir arada tutulmaya çalışılıyor, yazılması gereken bir hikâye var ve bu hikâyenin kaleme alınması gerektiği defalarca söyleniyor. Norman'ın tuttuğu mavi defter, yaşamının hemen hemen bütün evrelerinden izler taşıyor. Çocukluk, gençlik, aile, ülke, dünya, edebiyat, resim, iç içe geçmiş onca motiften anlamlı parçalar çıkarmaya çalışıyor anlatıcı, yaşamının neyin peşinde sürdüğünü anlamaya çalışıyor, aslında hikâyesini bir araya getirmeye çalışıyor. Gospodinov'da vardı bir benzeri; Bulgaristan'daki komünizm zamanlarının bir panoramasını sunarken karakterini ince ince işliyordu, bolca kara mizahla birlikte. Atalardan itibaren kurulan bir aile, çocukluğundan itibaren kurulan bir yetişkin vardı Hüznün Fiziği'nde. Manea'nın metni benzer bir yapıya sahip ama çok daha detaylı. Sürgünlük temel alınarak bir ailenin yaşadıklarıyla birlikte antisemitizm, Yahudi soykırımı, milliyetçilik gibi pek çok etken kurmacaya dahil edilmiş. Üç temel bölüm altında birçok başlığa ayrılmış bir metin bu. Başlangıç bölümüne geçmeden önce Norman'ın yaşamını özetlemem lazım. Tevellüt 1931 veya 1932, o civar. 1936'ymış, şimdi baktım. 1940'ların başında dört kişilik ailenin kamplara gönderilmesi. Kamplardan kurtuluş, Ruslar sayesinde vatana dönüş. Vatana döndükten sonra kızıl rejim; ergenlik. Mühendislik eğitimi. Hristiyan bir kadınla kıyısından dönülen evlilik, yasak aşk. Baskıların artmasıyla birlikte ikinci sürgünlük, yıllar sonra vatana tekrar dönüş. Vatanın ne olduğu sürekli sorgulandığı için aslında kendine bir dönüş belki, Norman durmadan kendini arıyor. Bulduğu: "'Gitmek beni özgürleştirmedi, dönmek beni iyileştirmedi. Ben, kendi yaşamöykümün mahcup bir sakiniyim.'" (s. 368) Biraz edilgen, pasif. Norman, doğruları hiçbir şeyden sakınmadan söyleyen insanlara hayranlık duyuyor ve böyle insanlar Romanya'da çok sayıda olsaydı çoğu trajedinin yaşanmayabileceğini düşünüyor. Kendisini suçladığını söyleyemeyiz, uyum sağlamaya çalışıyor daha çok ve zaman içinde temkinliliğine katlanamamaya başlayınca gitmek zorunda kalıyor.
Gitmek zorunda kaldığı yerden başlıyoruz, ilk bölüm. Cella'ya ithaf edilmiş metin, Norman'ın eşine. Metin boyunca tekrarlanacağını gördüğümüz çoğu cümleden biriyle daha en başta karşılaşıyoruz: "İnsan Cennet'te, başka her yerde olabileceğinden daha iyi durumdadır." (s. 13) New York'ta nispeten sakin bir yaşam. Stalin'in bloklarına benzeyen binalardan birinde kalıyor Norman, Cennet'in orta yerinde. Hiçbir eksiği yok. "Yeni yaşamın dokuzuncu yılı" sürülüyor, ikinci sürgünde geçen dokuz yıl. Cennet'in vatan niteliği kazanıp kazanmadığını anlayabiliyoruz devamında. FBI tarafından uyarılıyor Norman, Mircea Eliade -din âlimi, Türkçeye çevrilmiş çok sayıda metni var- ve Demir Muhafızlar arasındaki ilişkiyi bir makaleyle irdeleyen Profesör Ioan Petru Culianu'nun Chicago Üniversitesinde güpegündüz öldürülmesinden sonra dikkatli olması yönünde bir tavsiye alıyor. Rejim dünyanın öbür ucunda bile etkili, ajanlar infazları gerçekleştirmede bir sıkıntı yaşamıyorlar. Üstelik Jormanya'ya dönecek Norman, bütün uyarılara rağmen. Geçmişin kısa bir muhasebesi var burada, Norman tetikçilerden çok iç içe geçmiş şeylerin kördüğümünden korktuğunu söylüyor ve düğümle yavaş yavaş uğraşmaya başlıyor. Ailenin ortaya çıkışı. Ariel'in, büyükbabanın kuzeninin okuduğu bir kitaptan bahsediyor Norman, Nasıl Holigan Oldum'dan. Holiganlığın birçok anlamından kendisine en uygun olanını yakıştırıyor. Sirk palyaçoları metaforu da burada ortaya çıkıyor, Celan'ın şairin yalnızlığına dair söylediği bir sözden. Depresyonun bir kişilik kusuru olmadığı, bir kimya kusuru olduğu fikri tekrar tekrar hatırlatılacak. Dönüşten önceki son günlerde arkadaşların, kişisel ve toplumsal tarihin önceden atılmış adımları tekrar atılacak ve kısa süreli ikametler, yolculuklar tekrar hatırlanıp büyük anlatıya iliştirilecek. Almanya, İsviçre, İtalya, pek çok ülkede geçirilen zaman ve bu zamandan kalan anılar, imgeler Norman'ın hatırladığı kadarıyla ele alınıp yolculuk öncesinde hikâyenin pekleşmesini sağlayacak.
İlk Geri Dönüş (Kurgu Olarak Geçmiş) ikinci bölüm, ailenin köklerinden başlayarak ABD günlerine kadar uzanıyor. "Doğumdan önceki anılar" diyor Norman, hatırladığını düşündüğü olaylar aslında annesinden ve babasından dinlediği şeyler ama baskının derecesi bütün zamanları bir kılıyor, ailesinin yaşadığı bütün haksızlıklar sanki kendi başından da geçmiş gibi. Fişlendikleri için öyle de gerçi; babanın suçunu çocuklar çekiyor, tersi de mümkün. Sonuçta giderek totaliterleşen, aslında en başından beri zincirleri sıkı tutan bir muktedir ve tayfası var. Çarklar iyi çalışıyor, tehdit olarak algılanan her birey bir şekilde toplumdan ayrıştırılmaya çalışılıyor. Mühendislik okuyan Norman'ın partiden ihraç edilmesi, iş bulma konusunda yaşadığı sıkıntılar, babasının hapse atılması, annesinin yaşadığı problemler, bir sürü şey var burada. Annenin yasak aşkı engellediği bölümle en sonda yer alan başka bir bölüm arasında bağlantılar ortaya çıkabiliyor, aslında Bernhard'ın sarmal anlatısına benzer bir yapı var burada ama her bir bölümle başka bir detayın üzerinde durulmuş, biçimsel olarak ayrışan nokta.
Viyanalı Doktorun Divanı'ndan sonra İkinci Geri Dönüş (Gelecek Nesiller) geliyor, dört bölümmüş aslında. ABD'den Romanya'ya yolculuk ve geçmişin dünyasında kendini var etmeye çalışan bir adamın mücadelesi. Norman için tam bir yüzleşme, taşıdığı ağırlığı usul usul duyuruyor.
Ben bu metni okumadan önce Manea'nın röportajını okumuştum aylar önce, çok etkilenmiştim. Denk geldi, bir şeylere bakınırken hatırladım. Gospodinov'a hayranlık duymuştum ama Manea acıyı anlatmanın verdiği coşkunun nasıl çeşitlenebileceğini daha geniş bir alanda gösteriyor. Röportajda da söylüyor zaten; bu bir terapi onun için. Metin düz ama şiiri eksik değil, okuma ediminden koparıp imgelerin peşinde koşturuyor. Ve mutsuzluğuna rağmen belleği diri tutmaya çalışmanın inceliği. Ve her zaman bir yere dönüş, ilk defa gidilen bir yere bile.
Yanıtla
3
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Saplantı
Okudukça "ben bunu bir yerlerden biliyorum" hissine kapılıyorum, gözümde sahneler canlanıyor ama ayamıyorum bir türlü, her şeyi her şeyle karıştırdığım için bir benzerine denk geldiğimi düşünüp okumaya devam ediyorum. Evinde metnini yazmaya çalışan adam kapıcının eşiyle kırıştırıyor, öncesinde böyle bir niyeti yoktu, hatta kadının farkında bile değildi ama sonrasında yaşamdan metnine doğru akacak bir kaynak oluşturabilmek için kadını kullanmaya karar verdi. İyi, başka parçalar da lazım. Apartmanda ikamet eden yaşlı bir adam çıkıyor ortaya, yine bir hareketlenme, yine kalıyorum orada. Ne zaman ki mutfak penceresinden bitişik pencerelerden gelen sesleri dinlemeye başlıyor adam, o an çakıyorum işte, ben bunu izledim. El Autor bu. Tabii filmde kurgu daha da karmaşıklaştırılmış; adam metnini yazmıyor henüz, yaratıcı yazarlık kursunda hocasının aşağılamalarına katlanıyor, sonra eşinin ünlü bir yazar olma sürecini izliyor, iş yerinde geçen zaman detaylı bir şekle getirilmiş falan, asıl mesele korunarak bir sürü şey eklenmiş. Novella filme göre kısa ve yazma edimine odaklı daha çok.

Flaubert'in bir mektubundan kırpılmış birkaç cümle epigraf. "Pisliğin içindeki altın parayı dişlerle toplamak" anlamına gelen Latince bir cümleden yola çıkan Flaubert, altını ararken kendisini hiçbir şeyin durduramayacağını söylüyor. Alvaro doğuyor buradan. Tam sekizde kalkar, duşunu alır, masaya oturur ve yazamamaya başlar. Yazmanın ciddi bir iş olduğunu düşünür, ciddiyeti sağlar ama yazamaz bir türlü. Dostlukları, işi, hayatındaki her şey yazma çalışmalarına göre biçimlendiği halde, biraz da ne yazacağını bilmediğinden, lirik ve epik şiiri dener, sonra 19. yüzyıla dönüp Flaubert'e bakar. Yaşamı yansıtmaya çalışması gerektiğini düşünür, bu kez yansıyacak yaşamlar aramaya başlar. Bu bölümde edebiyatla, yazmayla ilgili bazı atıp tutmalar ortaya çıkar, Alvaro kuramlara kulak verir, çok okuması gerektiğini bildiği için çok okur, çok yazması gerektiğini bildiği halde pek bir şey yazamaz.
Yazarın kahramanlaşması olayı. Aslında çokça işlenmiş bir mesele; okur olarak yazar, kahraman olarak yazar, yazar olarak yazar, bunların hepsini birbirine çevirebiliriz ki bizde de güzel örnekleri vardır, Berkan M. Şimşek'in metnini hatırlıyorum, oldukça başarılıydı. Neyse, şöyle bir şey var: "İsteyerek ya da istemeyerek, yaratıcı fanatizminin ya da sadece sorumsuzluğunun peşinden sürüklenen yazar o ölümü zamanında engelleyememiş ya da engellemek istememiş olmaktan sorumludur." (s. 17) Balta olayından bahsediyor. Tersten okuyalım, yaşam da yazardan sorumludur bu halde, hatta başka bir tersten okuyalım, yazar yaşamdan sorumludur. O halde neden yaşamı bir kurmacaymış gibi biçimlendirip metinleştirmeyelim?

Alvaro, metnine malzeme oluştururken insanların yaşamlarını da etkilemeye başladığını görür ve metni yazmayı sürekli erteler. Yukarıda bir yerde yazmaya başlar dedim ama başlamıyor ya, sadece kurguyu oluşturmaya çalışıyor. Alvaro'nun duygusal kötürümlüğünü anlatım biçiminde görmek mümkün; son derece kuru bir anlatı.
Casaresler Alvaro'yu yemeğe çağırıyor, Alvaro onları yemeğe çağırıyor, aralarında bir samimiyet doğuyor. Yeterli yakınlık sağlanınca Alvaro cinayet fikrini atıyor ortaya. Kasadan, paradan ve kasanın şifresini gördüğünden bahsediyor. Casaresler önce umursamıyorlar adamı, hatta başka şeyler konuşmaları gerektiğini söylüyorlar ama durumları giderek kötüleşiyor, Alvaro'nun camdan dinlediği kadarıyla sürekli kavga etmeye başlıyorlar. Sabırlar tükendikten sonra cinayet gerçekleşiyor, Alvaro'nun haberi yokken. Bayan Casares'in Alvaro'dan ödünç aldığı tornavidayla. Faka basıyor Alvaro, polislerin kendisini almaya gelmesine çok zaman kalmamışken oturup metnini yazmaya başlıyor. Metnin ilk cümleleri, okuduğumuz metnin ilk cümleleri. Kendi kuyruğunu ısıran yılan. Alvaro'nun karakterleşmesi tamamlanıyor böylece.

Güzel oyunlar bunlar, tekrar tekrar oynandıkları halde sıkmıyor hiçbiri. En sonda geleceğim dediğim nokta, Alvaro'nun edebi düşüncelerinin okuduğumuz metinde halihazırda var olması. Anlatı, kurgu, her şey hem teorik, hem de pratik olarak mevcut. Fransisco Rico'nun sonda yer alan bir incelemesi var, bu meseleleri ve gerçek-kurmaca ikilisini ele alıyor, güzel. Yazarın Notu bölümünde Cercas'ın açıklamaları var, o da güzel. Hasılı, metin iyi. Memnun oldum. Teşekkürler.
Yanıtla
1
4
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Okuyan Beynin Bilimi ve Hikayesi
Mürekkepbalığı, çünkü üzerinde deney yaparken her şeyi açık seçik görebilirsiniz. Mesela bir şey deneyeceksiniz, boyalı karışımı fşürt diye bastınız, hayvanın içi dışı bir olur. Wolf, görünenler üzerinden böyle bir analoji kullanma yoluna gitmiş. Disleksi bir hastalık mı, yoksa beynin farklı bölümlerinin çalışmasını sağlayan ve yaratıcılığı körükleyen bir fonksiyon çeşidi mi, bunun açığa çıkarılması için pek çok deney yapılmış ve yapılıyor, dolayısıyla elde edilen sonuçlar okumayla ilgili bilişsel yapılara ve süreçlere de ışık tutmuş oluyor. Disleksiye boyayı bastık, okumanın tarihi görünür oldu, yolculuğa başlayabiliriz ama önce Proust. Nörologların bildiklerine sezgileriyle ulaşabildiği ve okumayla ilgili uzun uzun pasajlar yazdığı için bu meselede adı geçiyor ama dar bir yer ayrılmış kendisine, pek geçmiyor adı. Üçüncü bölüm zaten direkt disleksi üzerine. İlk iki bölümde morfolojik, semantik ve kısmen ontolojik meseleler var. Wolf, incelemesinde atalarımızın icat ettiği alfabelerin, seslerin ve okumaya dair hemen her şeyin kökenine inip asırlar öncesinin okuma-yazma alıştırmalarını disleksinin doğasını anlamak için kullanmaya çalışıyor, bilimsel verilerin ışığında antik çağların okuma edimini biçimliyor. Kendisinin de disleksiden mustarip bir çocuğu varmış, ailesinde bu tür bir rahatsızlıktan -da diyesim gelmiyor, rahatsızlık değil aslında- da mustarip pek çok akraba var, bu sebeplerden disleksi üzerine yoğunlaşmış durumda. Şimdi düşünüyorum da, okuma ve yazma olayını icat ettikten sonra dünya zaman içinde kağıtlar üzerinde yazan şeylerin üzerinde temellenmiş. Nispeten yeni bir icat bu, beynimizi biçimlendirirken sadece yazılar üzerinden ilerleyen bir süreci biliyoruz ama eskinin sözlü kültüründe yazının yeri yoktu. Sokrates'in adını sıkça anıyor Wolf, okuyup yazmanın, sadece bu iki eylemle inşa edilecek bir bilgeliğin çok kısır olacağını iddia eden Sokrates için retorik ve diyalog asıl bilgeliğe ulaşmamızı sağlayacak yollardı. Sözle birikenler yazının ölü doğasından kat kat daha üstün olacaktı, böyle bir şeyler. Araştırmalara göre sözlü kültürlerin insana bilişsel olarak kattığı niteliklerle yazılı kültürün kattıkları arasında muazzam fark var, en azından belli bir süre sözlü olarak devam edebilirmişiz ama bilginin dallanıp budaklanmasıyla yazıya bağımlı olmamız kaçınılmazmış. Eh, günümüze bakarak fikrin doğruluğuna katılabiliriz ama şu da var; ekrandan hızla akıp giden bilgilerin beynin potansiyelini açığa çıkarmada pek de nitelikli olmadığı anlaşılmış. Uygarlığımız yazılı kültür üzerine kurulu; okuyoruz, biçimliyoruz, değiştiriyoruz ve değişiyoruz. Sonra ani bir kopuş, artık dijital çağdayız. Geleneğin sürmesinin zor olduğunu söylüyor Wolf, niceliksel olarak belki bir süre daha devam etmemizi sağlayacak bireylerin sayısında -bu yeterlilik için gereken sayı nedir diye sorulursa cevaplıyorum, bir milyar iki insan- azalma olmayacağını söylüyor ama eğitimin niteliği de değişiyor, papağanlık para etmiyor açıkçası, ezberden sıralanan bilgilerin bir faydası yok, analitik zekanın gerektirdiği iş kolları doğuyor. Dünya her zamanki gibi değişiyor. Bu değişimde alternatif eğitim yolları bulunuyor ve bulunacak, dislektik insanlar için de farklı yaklaşımlar gerek. Böyle bitiriyor Wolf, şimdi başa döneyim.
Atalarımız beyinlerini yeni bağlantılarla süslediler ve miyelin üretimini tavan yaptırarak hiç düşünülmeyen şeyleri düşünmeye başladılar, böylece birikimli bir şekilde ilerleyen süreçte icat ettik, icatları geliştirdik, uzaya çıktık, bir dünya iş yaptık. Bunlar olurken soyut düşünme yeteneğimizi pek takdir etmedik, edelim. Bir şey okurken üç şey yapıyoruz; görüyoruz, seslendiriyoruz ve anlıyoruz. İyi bir başlangıç bu, yazının icadına kadar böylesi karmaşık bir işlemi yapabileceğimiz -bence sanat dalları dışında- pek bir alan yoktu. "Açık mimari" diyor Wolf, beynimiz bir şeylerin birleştirilmesi ve yeniden inşa edilmesi için muazzam bir alan. Proust'un okumayla alakalı yazdığı şeyleri hatırlıyorum, duyular şöleni gibi. Odası, odasının kokusu, yatağının yumuşaklığı, her şey iç içe geçmiş bir durumda. İdeal ortam beynin daha fazla çalışmasını sağlıyor ve yeni "yolaklar" için biyolojik olarak hazır hale geliyor. Machiavelli örneğin, Wolf'un aktardığına göre okuyacağı yazarın döneminde giyilen kıyafetleri giyip öyle okurmuş, daha iyi bir özdeşleşme için. Bunlar anlam arayışımız için önemli şeylerdir, küçük ritüellerdir bunlar, sıkı okurların vardır böyle garip huyları. Sıkı okuduğumu düşünüyorum, kendimden bir örnek verebilirim. Uyanınca ve uyumadan önce en az bir şiir. Sonra ne okursam okuyayım, bu şaşmaz. Neyse, ötekiye duyulan farkındalığı da artırıyor bu okuma işi, Wolf sosyal ve psikolojik alanda geçirdiğimiz değişimleri, her bir sözcüğün bizdeki yansımalarını ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. "Okuduğumuz ya da okumadığımız ne varsa, depoladığımız tüm anlamları yığarız oraya." (s. 18) Girift bir işlemdir bu, okurun yaşamının tamamı o sayfalarda belirip kaybolur, tekrar biçimlenir, bir sürü şey. Yapılan araştırmalara göre belli bir yaş aralığında kendilerine kitap okunan çocuklar, sonrasında kendileri okumaya başlayan çocuklar, hiç okumayanlara veya okunmayanlara göre çok daha başarılılarmış. Neyde başarılılar, işte sosyal zekaları gelişiyormuş, analitik zekaları uçuyormuş, öyle bir şeyler. Kısacası çocuklara kitap okunmalı, hatta babıldama dönemi başladığı zamandan itibaren. Farklı uyarıcıların çocukların gelişimleri konusunda faydalı olduğu kanıtlanmış bir şey, o yüzden çocukları ışığa ve sese boğmadan, farklı biçimlerde uyarırsak bilişsel gelişimleri hızlanıyor. Wolf, sinirbilimci ve çocuk gelişimi alanında ihtisas yapmış bir insan, dolayısıyla metnin yarısını deneyler, araştırmalar ve sonuçlar oluşturuyor. Çocuk gelişimiyle ilgili bölümler oldukça dikkat çekici, özellikle okuma sorunu yaşayan insanların beyinlerinin sol loblarının -sağ mıydı yoksa, şu yaratıcılık bölümü- daha sık çalıştığı gözlemlenmiş. Kaku'dan ve Kean'den biliyoruz ki belli bir duyuya kapalı olan beyin -sağırlık sonucu olabilir mesela- bu kaybını başka biçimlerde telafi ediyor, açığı kapamaya çalışıyor. Dolayısıyla çok özgün bilişsel yapılar çıkabiliyor ortaya. En bilinmiş örnekleri veriyor Wolf; Edison var, Einstein var, bir de Leonardo da Vinci. Bu üçünün dislektik olduğu düşünülüyor. Sıkıntısız bir şekilde okuyabilselerdi yaratıcılıkları bu denli gelişmeyecekti belki.
İkinci bölümde ilk yazı sistemleri var, asıl ilgi çeken bölüm benim için bu oldu. Biraz özetleyip bitireceğim. İnkaların iplikleriyle başlıyoruz. Düğümler sıralanmış, bu düğümlerden anlamlar çıkarılıyor. Değişik bir okuma biçimi, örnek olarak elimizde. Daha grafiksel şekillere geçtiğimiz zaman serüven başlıyor. Frig dilinin Antik Yunancaya, Latinceye ve Hint-Avrupa dillerine yaptığı katkıyı izliyoruz başta. Bu dilin kaynağının Asya'da aranabileceğini söylüyor Wolf, araştırmalar böyle bir kaynağın var olabileceğini göstermiş ama henüz bir kanıt yokmuş. Ben daha çok bilişsel gelişimle alfabe ilişkisine odaklanıyorum şimdi, Arrival'daki meseleye geliyoruz o zaman. Wolf, sözcüklerin sağdan sola veya yukarıdan aşağıya yazılmasının bile bilişsel farklar yarattığını söylüyor, öyleyse Çinliler, Japonlar, Araplar ve Hint-Avrupa dillerini kullananlar arasında beynin biçimlenişi açısından büyük farklar doğuyor. Bu farklar ayrıntılı bir şekilde ele alınmış, hangi alfabelerin ve yazı biçimlerinin beynin hangi bölgelerini çalıştırıp çalıştırmadığı grafiklerle gösterilmiş. Çivi yazılarından, hatta taşlardan başlayan yolculuğu takip etmek keyifli, Lineer A ve Lineer B konusunda anlatılanlar da öyle. Güzel yani.
Yanıtla
12
3
Destekliyorum  4
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sifon Su Tesisatçısı Uygarlığı Nasıl Kurtardı
Carter, evindeki bir arızayı gidermeye çalışırken tesisatla alakalı pek çok şey öğreniyor ister istemez, su tesisatçılarına da saygı duymaya başlıyor ister istemez. PVC borular, boruları birbirine geçirmece, banyoda kazı çalışmaları, kanalizasyon ağına ulaşma yolları derken adam değme bir tesisatçı olmuyor da mevzuyu çözüyor. "Katartik bir deneyim" diyor adam, başkalarının ve kendisinin pisliğini kazarken su tesisatçılarının kazandıkları paranın son derece hak edildiğini söylüyor. Bir bölüm bu tesisatçılık olayına ayrılmış, günümüzde usta bir tesisatçı olma yolunda kat edilecek yol, harcanacak zaman ve emek, kazanılacak para detaylı olarak incelenmiş. Hatta işin tüketim boyutu da ele alınıyor, tamir yerine yenisinin alınması/yaptırılması meselesinden insanların canavar gibi tükettiği söyleniyor. Gerçekten de nesnenin yenisi, tamirinden daha hesaplı. ABD'de otomobiller, eh, ucuz ama saatlik tamir masrafı muazzam. İnsanların tesisatçılara çıkışmaması gerektiğini söylüyor Carter, kendi dışkımızla başkasını ilgilendiriyorsak ücreti mukabilinde yapmalıyız bunu, işin içine dışkı girince yapılan işin önemi ve değeri azalmıyor. George Costanza'yı hatırlıyorum, üç dakikalık muayene için, kaçtı, 150 Dolar falan ödemek istemediği için faturanın yarısını ödemeye kalkıyordu, sonra bir dünya olay. Tesisat önemli iştir yani. Romalılar bilmişler bu işi, Cloaca Massima nam bir kentsel su sistemleri varmış. Sukemerleriyle ilgili bir şeyler okumuştum önceden, günümüzde bile kullanılıyormuş, dünyanın en verimli şebeke yapısı olduğu söyleniyor bunun, zira 2500 yıldır dağıtım işi bu yapı sayesinde yürüyor. Aquarii denen insanlar da ilk su tesisatçıları olarak görülüyor. Sadece Roma'yı ilgilendiren bir durum değil tabii su dağıtımı, MÖ 3000 civarında Harappalılar da İndus Vadisi'nde kendi sistemlerini kurmuşlar. Suyun dağıtımı bir yana, kanalizasyon sistemi tifo gibi pek çok hastalığı engellediği için de önemli. Kraliçe Victoria'nın oğlu Galler Prensi Edward tifo yüzünden neredeyse ölecekken bir su tesisatçısı, prensin yaşadığı evdeki bozuk bir tuvaletin tifüs yaydığını fark etmiş ve tamirata girişmiş. Sonrasında prens iyileşmiş ve prens olmasaymış su tesisatçısı olmak istediğini söylemiş. Ne güzel. Gerçekten iyi iş, eğlenceli ve maddi yönden getirisi iyi. Çoğu beyaz yakalıdan daha iyi kazanıyormuş tesisatçılar, yılda 55000 Dolar diyor Carter. Gerçekten o kadar Dolar var bu işte, ek gelir sağlamak için tesisat kursu falan varsa gidilebilir, iş öğrenilebilir ve çalışılabilir.
Kurşun meselesi var, mühim. Carter, kurşuna gelene kadar dünya tesisat tarihi dersini sıkıştırıveriyor araya. Bilinen ilk su tesisatını Çinliler kullanmış, MÖ 5000'de. Boru kullanmışlar. Sonra Harappa uygarlığı geliyor. Persler "kanat" denen aparatı icat ediyor, daha iyi bir dağıtım için gerekli bir sistem. Kanatlar yayılıyor, Kuzey Afrika'daki köylere hâlâ antik kanatlarla su götürülüyormuş mesela, öylesine önemli bir buluş. Sonrasında Minos hükümdarının yaptırdığı bir tesisat var, o da iyi ama asıl mesele kurşunun kullanılmasıyla başlıyor. Kurşun bildiğiniz gibi insanı zehirleyen bir şey. Zamanında oyuncaklarda, bardaklarda, pek çok nesnenin yapımında kullanılmış ve zararsız olduğu söylenmiş ama lobicilik yüzünden, yoksa deli zararlı. Romalılar tesisatlarında kurşun kullanmışlar, çökmelerinin bir sebebinin bu olduğu söyleniyor. Romalılar tesisat tanrısı için kolları sıvamamışlar, üzücü, zira kendileri dünyanın ilk tesisatçıları ve bir nevi hamamcıları. İnanılmaz büyük hamamları var, inanılmaz geniş su boruları var, suyla çok alakalı insanlar Romalılar. Hamamlar ve su sistemleri hakkında ayrıntılı bilgiler veriyor Carter, bir de tuvaletlerle ilgili ilginç bir şey söylüyor. Fotoğrafı görmüşsünüzdür belki, internette ara ara karşıma çıkıyor, şu iki alafranga tuvaletin yan yana olduğu. Arada bir duvardır, kapıdır, bir şey yok. Yan yana. Bu sistemin Romalıları onore etmek için günümüze uyarlandığını düşünüyorum, zira adamlar utangaç değilmiş ve tuvaletleri öyleymiş gerçekten; en iyi arkadaşınızla yan yana -çok affedersiniz- mıçarken sohbet edebiliyormuşsunuz. Süper samimi. Bir iki şey daha; hamamlar çok ucuzmuş ve çırpıcıların kumaş temizlemek için ihtiyaç duydukları idrarı elde etmek amacıyla sokağa koydukları kaplara herkesin içinde işeyebiliyormuşsunuz. Vay be.
Geri dönüşüme de yer vermeliyim. Haliyle atıklarımız var ve bunlar kanalizasyondan nereye gidiyor, biliyoruz da bilmezden geliyoruz. Karşımıza çıkmasınlar da bir daha, gerisi önemli değil. Böyle düşünüldüğü için Thames rezalet kokmuş bir yıl, insanlar sokaklarda öğüre öğüre bir hal olmuşlar. Gelgit hareketlerinden ötürü, bir de sistemsizlik yüzünden atıklar kıyıdan pek uzaklaşamamış, birikmiş bir de. Parlamentodakiler sallamamışlar önce, bakmışlar ki kokudan durulmuyor bir yıl, hemen bir çözüm düşünmüşler. Mühendisler olaya el atmış, Londra'ya en teknolojiğinden bir sistem kurulmuş. Bir benzeri günümüzde Hindistan'da kurulmuş, hatta bu olay kast sisteminin temellerini de kökünden sarsmış. Bir kanalizasyon nelere kadir. Dışkıdan enerji üretmek de nispeten yeni, Boston'da bu mevzuyla alakalı bir tesis kurulmuş ve adamlar deli gibi enerji üretiyorlarmış. Toz dışkıyla ilgili bir kısım var, kimyanın en leş şeyi bile faydalı hale getirebilmesine dair hayranlığım bir kat daha arttı.
Kanalizasyon iyidir, tesisat iyidir, tarih de iyidir. Hepsinden var biraz. Carter da komik adam. Oldu bu iş.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Psikopati ve Ahlaki Yetilerden Yoksunluk
Mevzu derin olduğu için araştırmacılar da ele aldıkları konuda daha fazla araştırma yapılması gerektiğini söylüyorlar durmadan. Daha fazla veri, çıkarım, disiplinlerarası etkileşim istiyorlar, kendilerinin bir taş attıklarını söylüyorlar, o taşı kendilerinden önceki delilerden aldıklarını ve yeni delilere ihtiyaç duyulduğunu ekliyorlar. Felsefeden hukuka geniş bir alanın da konusu aslında, Hume'dan Foucault'ya pek çok düşünürün açtığı yollardan gidiliyor ve belli bir noktaya ulaşılıyor, çıkarımlar sağlam temellere dayansa da henüz çözülememiş meselelerin etrafında dolanıldığı için araştırmacılar kuşkucu doğaları gereği daha kesin sonuçlara dayanmak istiyorlar. Sorun en başta tanımlardan doğuyor; psikopati, sosyopati ve antisosyal kişilik bozukluğu arasındaki ilişki tam olarak anlaşılmadığı için araştırmacılar kullandıkları terimleri farklı bağlamlara oturtmak zorunda kalıyorlar. Heidegger'in veya Kant'ın görüşlerinden yola çıkanlar bu temelleri özellikle belirtiyorlar ki kavramlar karışmasın, bir terminoloji çorbası içinde kaybolmasın anlattıkları şeyler. Muğlak çizgilerin olabildiğince belirgin hale getirildiği söylenebilir, ahlakla ilgili pek çok ikilem olmasına rağmen bunlara saplanılmamış, güzel olmuş. Ahlakın akıldan veya duygudan doğan bir şey olup olmadığı gibi sadece iki kutuplu tartışmaların dışında toplumsal ve hukuksal çıkarlarla belirlenen psikopatinin ne olduğuyla ilgili tartışmalara şöyle bir bakılmış, belli bir çerçevede ele alınan mesele derinleştirilmiş ve bazı çıkarımlara ulaştırılmış, daha da derinleştirilmeleri gerektiği de eklenmiş tabii.
Schramme derlediği makaleler için yazdığı ön sözde ahlak, psikopatoloji ve bunlarla ilgili meseleler konusunda okuru neyle karşılaşacağına dair güzelce bir hazırlıyor. Ne diyor, mesela psikopatların cezai yaptırımdan muaf olup olmadıkları konusunda tartışmalı fikirleri ele alıyor. Psikopati sadece bilişsel bir bozukluk olarak görülürse akıl hastalığı çerçevesinin dışına çıkamaz, böylece cezai ehliyet de ortadan kalkmış olur ve "kötü" olarak görülen, ahlak anlayışına sığmayan davranışların engellenebilmesi konusunda yaptırımlar ortadan kalkar. Sırf bu meseleyle ilgili ikiden fazla makale var, farklı bakış açılarından ve disiplinlerden yaklaşıldığı için problemin sınırları olabildiğince genişletilmiş, güzel. Schramme de kavramsal sorunlar için başlı başına bir bölüm yazmış; Psikopati Kontrol Listesi gibi listelerde psikopatinin tanımları mevcut, teste giren katılımcılar verdikleri cevabın puansal karşılıklarına göre ne tür manyaklar olduklarını öğreniyorlar. Puanımız düşükse normal bir manyak olarak mutlu mesut yaşıyoruz, puanımız yüksekse listeden puana denk gelen manyaklık çeşitlerini direkt alıyoruz. Bu tür listelerin ve testlerin sıkıntılı olduğunu söylüyor Schramme, muğlak maddeler ve metodolojik problemler kesin sonuçlara ulaşmayı engelliyor. "Asalak yaşam biçimi", "yüzeysel duygulanım" gibi maddelerin yanında "çok sayıda insanla rastgele cinsel ilişki kurma" gibileri de var, hepsini bir araya getirip sağlıklı sonuçlara ulaşabilme ihtimali, aslında düşük. Psikopatinin "bakan kişinin gözünde" olması durumuna getirildiğini söylüyor Schramme, başka testlerden örnekler veriyor ve güvenilirlik konusunda sıkıntılar olduğunu anlatıyor. İşin "suç" boyutu da var; psikopati araştırmalarına suç işlemiş ve işlememiş kişilerin katılıp katılmamaları sonuçlarda büyük fark yaratabiliyormuş, yanıltıcı olabiliyormuş sonuçlar, bu yüzden farklı tiplerde incelemeler sürüyormuş. Ampirik deneyimlerle zihinsel süreçler arasındaki boşluk, psikopatinin bulunduğu yeri de belirsizleştirmiş oluyor. "Farklı bir biçimde, konuşma diliyle ifade edecek olursak, 'deli' ile 'kötü' arasında bir ayrım yapabilmeyi isteriz ama bu ikisini en baştan tanımlarsak, psikopatiyi ahlakileştirilmiş bir kavram olarak görmemek zordur." (s. 15) Farklı açılardan farklı anlamlar kazanan bir kavram psikopati, bütün veçheleri belirlenmemiş, üzerinde çalışılmaya devam ediliyor. Şey diyecektim bir de, Kötülüğün Felsefesi ile birlikte okunursa buradaki makaleler, tadından yenmez. Metinler birbirlerini açıklar nitelikteler, o yüzden iki kitap oluyor dört kitap. Sekiz.
Felsefi Tartışmalarda Psikopati bölümünde felsefecilerin ahlak hakkındaki görüşleri ve bu görüşlerin bilimsel araştırmalar için açtıkları kapılar hakkında mülahazat var. Ahlakın öznelliği ve nesnelliği konusunda sayısız görüş ve bilimsel araştırma var, nörologların buluşları felsefi görüşleri destekler veya yadsır nitelikte, dolayısıyla ahlakın spesifik bir nirengi noktası yok. Çıkarlarımız doğrultusunda mı ahlaklıyız, ahlaki değerlerimiz ne ölçüde dışarlıklı, ahlakdışı olarak nitelenen insan ahlaki değerlere sahip mi, yoksa zaten kendisinde bilişsel yetersizlikten ötürü var olmayan ahlak kavramının yokluğu mu etkin, bu tür soruların cevaplarını irdeliyor Schamme. Araştırmalara göre hem duygulanımsal hem bilişsel unsurların bir karışımıymış psikopat, sadece tek bir tür yoksunluğun ürünü değilmiş. Bu konuyla ilgili birçok makalede çok çeşitli istatistiksel bilgi var, yoksunluk türleri hakkında yapılmış çok sayıda araştırmanın sonuçlarından çıkarım yapabiliriz ama gidilecek daha çok yol var gibi görünüyor, daha çok araştırma yapılması lazım. Evet.
Makalelerden birkaçını alacağım. İlki Heterojen Psikopati İnşası, Henning Sass ve Alan R. Felthous tarafından yazılmış. Fransız ve Anglo-Amerikan geleneğinde psikopatinin ortaya çıkışı, dallanıp budaklanışı ve gelinen nokta inceleniyor, bir nevi psikopati tarihi. Çeşitli tanımlar, isimlendirmeler, bilimsel mirasın işlenişi, geliştirilmesi ve birçok kuram kronolojik bir şekilde ele alınmış. Fransızlar daha çok duygusal ve sosyal davranış bozuklukları açısından yaklaşmışlar meseleye, entelektüel işlevin pek etkilenmediğini söylemişler. Sonrasında psikanaliz açısından psikopatinin incelenmesi, haliyle Freud'un mevzuya yaklaşımı var. Anglo-Amerikalılar daha homojen bir yaklaşım göstermişler, "ahlaki çılgınlık", "psikopati" ve en sonunda da "sosyopati" kavramları geliştirilmiş. Temel bir zihinsel ve ruhsal kusurun varlığı, psikanalitik çerçevede ve ampirik deneyimlerin sonucunda ortaya çıkmış, literatüre girmiş. Ne güzel. Sonrasında farklı bilim insanlarının psikopatiyle ilgili perspektifleri, ayrıldıkları noktalar, Alman geleneğinde psikopati gibi meseleler geliyor. Giriş mahiyetinde hoş bir makale.
Psikopati ve Ahlaki Rasyonellik, yazarı Eric Matthews. Psikopatinin tanımlarıyla başlıyoruz ve başkalarının haklarının dikkate alınmamasının psikopatiyle bağlantısıyla devam ediyoruz. Ahlaksızlık ile ahlakdışılık arasındaki fark belirlendikten sonra ahlakdışılıktan devam ediyor Matthews, iki örnek üzerinden gidiyor. Cüzdanını evde unuttuğu için benzin istasyonu çalışanını döverek bayıltan adamla barda öylesine bakınan birini kendisine saygısızlık ettiği gerekçesiyle, kırdığı şişeyi adamın suratına sokmak suretiyle öldüren adamı ele alıyor Matthews, empatik yetilerinin olmayışı bu adamları patolojik bir hale getiriyor ve kafalarında neler olup bittiği deli gibi merak ediliyor haliyle. Hume'a kadar dönüyor yazar, duyguların egemenliğinde sürdürülen yaşamlarımız olduğunu düşünürsek ve bu adamlarda duygusal güdüklük olduğunu varsaysak bu kez bilişsel duvara tosluyoruz. Bu adamlar başkalarına zarar verdiklerini biliyorlar, yine de eylemlerini sürdürüyorlar. Hapishanede tecrit edildikleri durumlar da ortaya çıkabilir, zira Matthews'a göre ahlaki çılgınlık içinde bu adamlar, ahlaki rasyonellikten çok uzaklar. Bilginin yanlış yapmaktan alıkoymadığı insanlar bunlar, Matthews bu noktadan yola çıkarak ahlaki rasyonelliği incelemeye başlıyor ve Kant'ın paradigmasını ele alıyor. Uzunca bir bölüm, kısaltıyorum; Kant'ın pratik rasyonelliğinin temeli olmadığı, kişinin arzularından doğmayan ve dışsal bir ahlaki rasyonellik pek de rasyonel olmadığı için Kant'ın ahlaki rasyonellik kavrayışının kusurlu olduğunu çeşitli örneklerle ve alıntılarla anlatıyor yazar, sonrasında Aristoteles'e dönüyor ve insan davranışlarının bağlamlarını ele alıyor. Temel fikirler; ahlaken iyi bir gerekçeyle yapılmış eylemler başkasının iyiliği, en azından zarar görmemesi gözetilerek yapılan eylemdir. "'Erdem'in zıddı 'kötülük'tür: Dolayısıyla, kötü bir insan olmak, rasyonel ilkelere uygun olarak hareket dememek demektir. Bu durumda Aristoteles, ahlaki iyilik ve kötülüğü, dolayısıyla ahlaki akılcılığı, Kant'ın tersine, insan doğasına özgü olan şeyler itibariyle tanımlar ki bunların da, özellikle insani yaşam biçimiyle ilişkili olarak, tipik insani ihtiyaçlar da dikkate alınarak tanımlanması gerekir." (s. 93)
Birkaçını alacağımı söyledim ama nefesim bitti. 331 sayfa, bir dünya makale, birlikte yaşamak zorunda kaldığımız bir dünya psikopat hakkında çok çeşitli çıkarımlar, sürüyle düşünce. Şimdi zaten dünyayı daha iyi anlayabilmek için okuyoruz, ediyoruz da ben özellikle öz savunma için okudum bunu ve dünya gerçekten biraz daha aydınlandı. Suratımın şişeyle delik deşik edilmemesi konusunda yapabileceklerimden psikolojik şiddet uygulayanlara karşı tutumlarıma kadar pek çok şeyi belirledim, "başarılı psikopatlar" karşısında alacağım gardı düşündüm falan, iyi oldu. Geyik bir yana, kendi psikopatolojimi de düşünme imkanı buldum, ahlak anlayışımı gözden geçirdim, bilmem ne. İyidir yani, keşke okunsa.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cam Arılar
Atıl duruma geleceğiz. Kaku'nun adını hatırlayamadığım bir incelemesindeki deneyi hatırlıyorum, bilgisayar programının yazdığı eser için, "İddia edildiği gibi Mozart'ın kayıp eseridir bu," demiş uzmanlar. Oysa iddianın aksine kayıp eser falan yok. Üretilen algoritmalar işe koşuluyor ve yapay zekanın yazdığı roman usta işi bir eser olarak niteleniyor, buna benzer pek çok örnek var. Halihazırda olan şeyler bunlar, olacaklar hayal gücümüzle sınırlı ama sonuç belli; makineler bizim yaptığımızdan daha iyisini yapacak. Hepsi hepsi sözcüklerden ve notalardan ibaretiz, duygulanımımızın vardığı nokta bu parçalar olduğuna göre rahatlıkla kopyalanabiliriz ve eserlerimizin çok daha iyileri yaratılabilir. Atıl duruma geleceğiz, gelişen teknolojiyle birlikte emeğimize ve zamanla hayal gücümüze ihtiyaç duyulmayacak, böyle bir dünyaya doğru ilerliyoruz. Harari de söylüyordu, günümüzün çoğu mesleği kısa ve orta vadede ortadan kalkacak. Şoförlük, avukatlık gibi mesleklere büyük çapta veda edilecek. Gerçi Kaku geleceğimizi kurtarıyor yine, Mağara Adamı Etkisi dediği nane sayesinde insani iletişim ihtiyacından ötürü tamamen makineleşmeyeceğiz gibi gözüküyor ama ne olacağını kim söyleyebilir? Yüzbaşı Richard'a eski dünyanın bir parçası olduğu söylendiği zaman bunu kendi yaşamındaki yenilgilerle birleştirip işe yaramaz bir adam olduğunu kabul etmesini, distopik bir dünyada kıvranan insanlardan biri haline gelmesini düşünüyorum, geleceğin bu şekilde acı verici değişimlere yol açacağı giderek daha bariz bir hale geliyor ama gerçekten de insanın yıkımı mı bu? Kendimizi yeniden inşa etmek zorunda kalır mıyız, söz gelişi siborglaşacak mıyız? Bu gerçekleşecek gibi gözüküyor, insanlığımızdan çok şeyi feda edeceğiz ve yeni insan olarak kendimize çok şey katacağız. Richard'ın ulaştığı gibi bir dengeye ulaşmak zorunda kalacağız, zorlanacağız ama bunu yapacağız.
Richard'ın durumu geleceğin öncülü olarak dikkat çekmeli. Süvari yüzbaşısıyken, savaşın orta yerinde genç bir askerin tüfeğinden çıkan kurşunla vuruluyor ve düşüyor, bir çağın sonu. Otomasyona bağlı araçlar karşısında şoförlerin durumunu düşünün, Richard'ın onlardan pek bir farkı yok şu durumda. Eski asker Richard yoksullukla mücadele edip eşi Theresa'ya sıkıntı yüzü göstermemek isterken pek fazla seçeneği yok, arkadaşı Twinnings'in teklifini kabul etmek zorunda. Zapparoni adlı mucit bir iş adamının yanında çalışmaktan başka bir şansı yok. Arkadaşları tarafından dışlanacağını biliyor ama ekonomik sıkıntıdan kurtulmak için adamla görüşmeyi kabul ediyor ve Zapparoni'nin malikanesine gidiyor. Metinde hepi topu iki mekan var; Twinnings'in işi bağladığı bar ve Zapparoni'nin evi. Olay ağırlıklı bir anlatı değil bu, dünyanın geçirdiği değişimin izlerini Richard'ın anlatıcılığında takip ettiğimiz, tek bir bilince sığmaya çalışan dünyanın devinimlerini izlediğimiz türden, son derece kişisel bir kaybediş. Daha doğrusu bir dengelenme çabası. Dünyayı dengeleme çabası aynı zamanda. Jaguar'ın yeni serisinden. Jaguar ne güzel bir yayınevi. Jaguar, bastığın çok az şeyi edinmedim, bilerek. Elimde olmayan bir şeylerin kalsın istiyorum, yoksa okumadığım pek bir şeyin kalmayacak. Capote'nin Soğukkanlılıkla'sını aynı sebepten okumuyorum, on yıldır bekliyor. Calvino'yu, Márquez'i, Cortázar'ı da aynı sebepten bekletiyorum. Üniversitedeyken, bu mecrada bir şeyler karalamıyorken şimdikinden daha beter okuyordum, bu saydıklarımın pek çok metnini o zaman okumuştum, şimdi de bazen burayı kapatıp, hatta ıssız bir yere tayin isteyip deli gibi okumak istiyorum. Bir şey yazmak istemiyorum, gitar çalıp bir şey okumak istiyorum. Günün birinde yapacağım bunu. Yeşim'e söyledim, Ankara civarında çok güzel ve ıssız yerler olduğunu söyledi. Puanımın Ankara civarına henüz yetmeyeceğini söyledim, bekleyebileceğimizi söyledi. Hem sonsuzluktan, hem de uzun vadeli sonluluktan konuşabilmek çok güzel bir şey, çok özlemişim bunu. Neyse, Richard'ın düşüncelerinde geziniyoruz, zaman ağır ağır akıyor. Eski askerlerin çoğu iyi işleri kapmış, Richard girdiği işlerde tutunamamış ve Twinnings'ten yardım isteyene kadar sıfırı tüketme noktasına gelmiş. Twinnings görüşmeyi ayarlama konusunda Richard'ı ikna etmeye çalışırken dünyadan fırlatılıp atılmasına akıl erdirmeye çalışıyor Richard, bir yandan da Zapparoni'nin dehasını öğreniyor. Zapparoni teknik kabiliyetiyle tekelleşme yolunda ilerliyor, buluşları dünyanın çehresini değiştirecek düzeyde. İşçilerine verdiği maaş bakanların maaşıyla yarışıyor ve çalışanlar istedikleri saatlerde mesaiye başlıyorlar, günlük işlerini bitirmeleri yeterli. Şirket sırlarını kaçıramıyorlar, Zapparoni muazzam koşullarda çalıştırıyor işçilerini. Sırların kaçırılmaması için gereken şartlar sağlanmış durumda zaten, patron her şeyi düşünmüş ve uygulamaya koymuş. Yine de bağımsız bir zihnin hizmetlerine ihtiyaç duyabiliyor, bütün sözleşmelerin ve anlaşmaların dışında, bu yüzden "kirli işlerini yürütecek bir adam" olarak Richard'ı düşünüyor, Twinnings vasıtasıyla.
Görüşme kararlaştırılırken Richard geçmişe, Twinnings'le ve diğer arkadaşlarıyla tanıştığı okul yıllarına dönüyor. Harbiyede öğrencilik zamanları, Binbaşı Monteron'dan edinilen hayat dersleri, her şey geri geliyor. Kanı kaynayan öğrenciler hafta sonu izinlerinde takıldıkları mekanlarda sayısız olay çıkarıyorlar ama bir şekilde kapanıyor mevzular, alınan büyük bir dersle. Her şeyi geride bırakmak istiyor Richard, geçmişin bataklığından kurtulmalı ki yüzünü geleceğe dönebilsin. "Artık bu fosilleşmiş yargılarımı geride bırakmanın zamanı gelmişti. Geçenlerde birisi bana, konuşurken 'eski silah arkadaşlarım' veya 'kılıcının püskülü üzerine yemin etmek' gibi artık çağdışı kalmış pek çok ifade kullandığımı söyledi. Bu ifadelerim, çoktan bayatlamış iffetiyle övünen ihtiyar bir kız kurusunun yapmacık tavırlarına benziyormuş. Bu kahrolası alışkanlığa bir an önce son vermeliydim." (s. 26) Eskilik dile sirayet etmiş durumda, Zapparoni adına çalışmaya başlar başlamaz arkadaşlarının kendisini kınayacağını biliyor ama kendini ve Theresa'yı kurtarmak zorunda, öyleyse eski günleri son bir kez hatırlayıp her şeye veda edebilir. Siciline işlenmiş suçları düşününce kapıyı kapamak daha kolay; vatan uğruna tehlikeye atılıp vatana ihanetle suçlandıktan sonra darbe alan değerlerini tamamen bırakabilir.
Teknolojiye karşı psikolojik tepkiler geliştirmiş arkadaşların intiharlarından Zapparoni'nin icatlarına bilinç akışı, çok dağıtmadan. Mağara Adamı Etkisi'nin ilk izlerini görüyoruz bir yerde; çocuklar Zapparoni'nin ürettiği filmlerin müptelası olmuş durumda ve duygusal olarak aşırı yüklenen çocukların akıl sağlıklarının bozulmasından korkuluyor ama bir yandan da çağa ayak uydurmak fikriyle bütün gelişmeler yavaş yavaş kanıksanıyor. Zapparoni'nin toplumu etkisi altına aldığı söylenebilir, elinde büyük bir güç var ve yeni buluşlarla dünyayı bambaşka bir hale getiriyor, bunun bir sonu yok gibi gözüküyor. Richard'ın uyum sağlayamadığı nokta tam da burası; askerlikle ilişiğini kesmesinin travması henüz geçmemiş, öğrencilik yıllarından savaş zamanlarına kadar pek çok anısı bu travmanın etkisiyle ortaya çıkıyor, sanırım. Bir de dünyanın tamamıyla bir değişim mücadelesine girişecek gücü yok, zaten kişisel sebepleri de bundan geri koyuyor kendisini. Babasıyla ve annesiyle olan ilişkisi de problemli, özellikle babasıyla. "Adam" olması isteniyor, Richard elinden geleni yapsa da babasına yaranamıyor bir türlü. Belki bu kez yaranabilir, bu değişim fırsatını kaçırmak istemiyor bu yüzden. Vatan kavramı da anlamını yitirmiş durumda, çok sevdiği Monteron'un ölümünden sonra vicdanının sızlamasını dindiremiyor, her şeyin boşuna yaşandığı düşüncesi var aklında.
Zapparoni'yle karşılaşma ve cam arıların ortaya çıkışı final bölümünü oluşturuyor, genişçe bir bölüm. Bir nevi sınav. Richard bir karar vermek zorunda, Zapparoni'nin manipülasyonuna kapılmadan, olabildiğince özgür iradesini kullanarak. Kuklalar, otomatlar, cam arılar, kesik kulaklar ve etik, Richard'ın yaşama dair fikirleri. Hepsi birbirine karışıyor, ortaya psikolojik bir gerilim ânı çıkıyor. Düğüm çözülüyor sonra ama kesin bir sonuca varamıyoruz, Richard'ın kararını bilsek de dünyanın daha iyi bir yer olup olmayacağına dair öngörüler dışında elimize bir şey geçmiyor ki geçmesin, gelecek henüz ortaya çıkmadı. Ufukta bile belirmedi, şimdiden başka bir şey yok elimizde. Richard biraz da bu fikre bel bağlıyor, belki de cebinde iyi niyet taşlarını biriktirmeye başlıyor.
Sıkı kurulmuş bir distopya diyeceğim, diyemiyorum. Distopik atmosfer kuşatmış metni, tamam ama yine de... Bilemiyorum. Belki benim cebimde de birkaç taş vardır.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Proust Bir Sinirbilimciydi
"Bir romancı olan Proust benim deneylerimi önceden dile getirmişti. Proust ve sinirbilim belleğimizin nasıl çalıştığı hakkında ortak bir görüşe sahipti. Dikkatli dinlediğiniz takdirde aslında aynı şeyleri söylüyorlardı." (s. 11)
Lehrer bir sinirbilimci, akademik çalışmaları bilişsel yetilerimizle sanatsal etkinliklerimiz arasında köprüler kurmaya çalışıyor, son bölümde söylediklerine bakarsak aslında bizi oluşturan parçaların tekilliğe doğru uzandığını söyleyebiliriz. Bilimin konseptleri sanatın içinde gizli, sezdiğimiz ve doğurduğumuz olgular sanatın ışığıyla ortaya çıkıyor ama sanatçı olarak bilimsel boyuta odaklanmıyoruz, sancılarımızı dindirmeye çalışırken o kısmı bilim insanlarına bırakıyoruz ve daha çok üretiyoruz, durmadan üretiyoruz. Gizemle yaşamayı öğreniyoruz, Lehrer'ın söylediği bir şey. Bizi harekete geçiren dinamikler hakkında belli belirsiz fikirlerimiz varsa da zihinsel temellerimiz hakkında pek de bir şey bilmiyoruz. Bilim devreye giriyor, dünyayı algılayış biçimimiz konusunda veri zenginliği sağlıyor ama bundan daha fazlasının olması gerektiğini düşünüyoruz bu kez. Görmenin bütün evrelerini laboratuvar ortamında anlayabiliriz ama yaşamın kendisine dair bütünlüklü bir noktaya ulaştırmaz bu, nöronların işlevlerini bilmek bir parça tatmin olma duygusu getirse de indirgemecilik yüzünden büyünün kaçmasını istemeyiz. Bu noktada beşeri bilimlerle pozitif bilimlerin bilgi aktarımının sağlanması gerektiğini düşünüyor Lehrer, pragmatik bir görüşle ele alınan olguların yardımıyla bir şiirin de laboratuvar testleri kadar doğru ve yararlı olabileceğini söylüyor. "Üçüncü kültür" tanımı var, Einstein'ın Coleridge okuduktan sonra bir anda beliriveren kıvılcımlarını kuramlarına dönüştürmesi bu kültürün tetiklediği bir şey olurdu, aynı şekilde Calabi-Yau Uzayı hakkında bir şey okuyan şairin farklı boyutları imgelerle canlandırmaya çalışması da benzer bir şey. Bu kültürde cevaplar tek bir noktada toplanıyor, bilimle sanat tamamen ayrışmış durumda değil. Gerçekleşmiş bir şey ama Lehrer'a göre yangına körükle gidilmesine yol açmış bu mevzu, postmodernizm örneği üzerinden giderek ne bilimi, ne de sanatı görmezden gelmenin veya parçalamanın diyalog kurma çabalarını sekteye uğrattığını söylüyor yazar. Makalelerini aslında bu kültürün yarattığı başarılı örnekler olarak görmek mümkün; ele aldığı sanatçıların eserleri ve düşünceleriyle bilimsel gelişmeleri denkliyor ve laboratuvarın içine tuvali yerleştiriveriyor. Hep aynı örneği veriyorum, yine vereyim, The Man From Earth'te esas adamımızın söylediği bir şey vardı, Voltaire'in ve Goethe'nin epifani anlarında düşündükleri şeylerin yüzyıllar sonra bilim tarafından kanıtlandığı bahsi hani, neden olmasın? Woolf benliğini ve gerçeklik algısını bir arada tutmaya çalışırken zihnin işleyişi konusunda bilim insanları gibi titizlikle çalışmıyor mu? Sayılar ve istatistikler yerine sözcükler ve düşünceler var, gayet olur.
Ele alınan sanatçılar modern bilimin doğuşuna şahit olmuşlardı ve bir ölçüde bilimsel gelişmeleri takip ediyorlardı, kimileri bilim insanlarıyla birebir iletişim kurmuşlardı. Kendi bilimlerini sanatta ürettiler. Paradigma değişiminin de katkısı oldu; insanın düşüş bir meleklikten maymunluğa giden yolculuğunda parça parça edilebilir olduğu görüldü. "Zihin kendisinin farkına varmıştı." Bunu Emerson'dan aktarıyor Lehrer. "Bu sanatçılar üzerindeki en önemli etkilerden biri -ve hepsinin paylaştığı tek etki- yaşadıkları dönemin bilimiydi. C. P. Snow iki kültürümüz arasındaki üzücü bölünmenin yasını tutmadan çok önce, Whitman beyin anatomisi kitaplarını çalışıp ürkütücü ameliyatları izliyor, George Eliot Darwin ve James Clerk Maxwell okuyor, Stein William James'in laboratuvarında psikoloji deneyleri yapıyor, Woolf ise zihin hastalıklarının biyolojisini öğrenmeye çalışıyordu. Bu sanatçıların sanatını bilimle olan ilişkisini dikkate almadan anlamak olanaksızdır." (s. 13) Halihazırda var olan boşluktan parçalar biçimliyor, kendimizi bu parçalarla kurmaya çalışıyoruz, bilimle ve sanatla. Tamamen öznel bir yaratı, bu mesele bilimde ne kadar geri plana atılsa da paradigmal olarak kolektif bir öznelliğin doğuşundan bahsedilebilir, Kuhn'un derinlemesine incelediği mesele. Sanatçının tek kişilik bir devrim yaptığından bahsedilebilir diye düşünüyorum, yenilikçi bir sanatçının yeni bir paradigma ortaya koyduğunu söylüyorum, üzerine sanatla bilimin el ele dağ bayır koşmasını diliyorum. Çevirmen Ferit Burak Aydar'a da çok çok teşekkür ediyorum, kendisine Twitter'dan ulaşıp teşekkür ettim ama bir de buradan edeyim. Evet. Lehrer'a dönüyorum, iki kutbu tekrardan birleştirmeye çalıştığını söyleyerek bitiriyor önsözü, deneyle şiirin birbirini tamamladığını ve zihnin bütünlüğe kavuştuğunu da ekliyor. Sonrasında makalelere geçiyoruz ve Walt Whitman'la başlıyoruz. Whitman bedenle ruhu birleştirdiği zaman pek sevdiği Emerson tarafından övülmüş, "Bhagavatgita'yla New York Herald'ın kayda değer bir karışımı" olarak. Kartezyen paradigmayı sallamamış pek, o zaman için pornografik ve cüretkâr görülen şiirler yazarak ikiliği ortadan kaldırmak istemiş. Whitman'ın zamanına kadar bu ikiliğin geçtiği aşamaları anlatıyor Lehrer, bedenin frenolojiye dayanan garip incelemelere konu olduğunu ve kafatasının şekline bakarak zihin hakkında çıkarımlarda bulunulduğunu anlatıyor, sonrasında hayalet uzuvların varlığına değiniyor, modern sinirbilimin ortaya çıkardığına göre bedenle zihnin ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu örneklerle açıklıyor. Kısacası Whitman'ın kahinliğinden bahsedebiliriz, doğayla insanı bütünleştirdiği gibi insanla insanı da bütünleştirmiştir kendisi, bedenimizle ve zihnimizle bir bütünüz biz.
George Eliot'la ilgili bölüm. Determinizm ve benzeri meseleleri içeriyor. "Kalıtsal mirasın tutsağı olmak" konusunda o dönemde yazılıp çizilenlere bakarak başka bir gerçeğin olması gerektiğini düşünüyor Eliot, "insanın mermerden yapılmadığını" savunuyor ve insanın değişebileceğini söylüyor. Bilimsel boyuta Laplace'la geçiyor Lehrer, Laplace'ın her şeyi bilebilecek yaratığından -"cin" demiş- bahsediyor. Laplace'a göre davranışların bir sistematiği oluşturulsa ve elde yeterli veri bulunsa istatistik yardımıyla bütün evrenin geleceği gözler önüne serilebilir. Öznelliğin sonu, sayıların zaferi. Sonrasında termodinamik, Thomson ve Maxwell ortaya çıkarak Laplace'ın yanıldığını kanıtlıyor, kuantumla birlikte "sosyal fizik" denen nane hepten çöküyor. "O kadar" bilemeyiz, çünkü bilgi sürekli bir değişim içindedir, uzun vadede aynı kalmayacaktır, ayrıca kutudaki kedinin ölü olup olmadığını bilmek mümkün değildir. Hava deliği açılmadıysa ölmüş olabilir, bilemiyorum. Bir de Darwin çıkıyor ortaya tabii, Eliot Darwin'in görüşlerini deli gibi takip ederek, bir de kendi yaşamındaki çalkantılarla tesadüfün büyülü gücünü birleştirerek öznel fikirlerini oluşturuyor, bilimin yardımıyla temellenen öznellik. Yine birtakım deneyler, doğada yapılan deneyler sonucu farklı tür nöronların oluştuğunun gözlemlenmesi gibi bilimsel gelişmeler gerçekten de bilincin ve doğanın sürekli bir değişim olduğunu göstermiş. Kütük değiliz kısaca, fizyolojik olarak durmadan değişiyoruz, bazı şeylerle bazı şeyler arasında daha önce göremediğimiz bağlantılar kurabiliyoruz, alışkanlıklar değişiyor, her şey değişiyor. Eliot, yazdığı metinlerde bu değişimleri anlatıyor, özellikle Middlemarch'ta. Kaosu kutsuyor bir anlamda, hayatın baştan savmalığını da. Hücresel düzensizliklerin varlığından haberdar olsaydı bunu da kutsardı. Hâlâ ve her şeye rağmen özgürüz. "Bizler yalnızca karbon zincirleriyiz, ama kaynağımızı aşarız. Evrim bize sınırsız bireysellik armağan etmiştir. Bu hayat görüşünde azamet vardır." (s. 58)
Proust zaten başlı başına bir bellek dökümü, müthiş keyifli bir bölüm ayrılmış kendisine. Cézanne'ın şeyleri görüş biçimi ve beyinde oluşan görülerin aslında bu biçimle çok yakından ilişkili olması, Stravinski'nin atonalliğe ve çeşitli deneyselliklere boğulu müziğinin duyma biçimlerimizle bağlantısı, Woolf'un kimlik inşası, Stein'ın dille ilgili meselesi ve Chomsky'nin Stein'dan esinlenerek inşa ettiği kuramları derken, evet, bilimle sanatın birbirinden pek de uzaklaşmadıklarını görmek çok hoş.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir