Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mutlu Bir Çocuk
Kuzey Işığı Yayınları basmış. Yeni bir girişim. Umarım kuzeyin rüzgarlarını estirirler burada. Bastıkları kitaplara baktım, kuzeyden Hjalmar Söderberg var bir de, başkaca da çocuk kitapları basmışlar, birkaç kitap daha var ama kuzey yok. Kuzey niye yok? Lütfen kuzey Kuzey Işığı Yayınları, daha çok kuzey. Mesela Bjornson ne yazdıysa. Mesela Fosse, ne bileyim, Allah ne verdiyse kuzeyden, alın getirin. Teşekkürler. Bjornson iyi olmuş, şöyle bir tarayınca 1943'te Ahmet Hilmi Kitabevi'nin bastığı İflas dışında başka bir şeyi basılmamış gibi gözüküyor. Yazar 1903'te Nobel almış, 1910'da Paris'te hayata veda etmiş. Kaleme aldığı birçok metin var ama şimdilik bu ikisiyle yetinmek zorundayız, yakın zamanda Norveççe öğrenmek gibi bir niyetimiz yoksa.
Pastoral bilgelikle dolu bir metin. Norveç'in dağlarında, tepelerinde geçen ve mutlu bir çocuğun merkeze konduğu güzel bir anlatı. Çocuğun neden mutlu olup olmadığını bilmiyoruz, muhtemelen Norveçlilikten aldığı tadı başka hiçbir şeyden almadığı içindir. 19. yüzyılın soğuk ve yalnız ormanlarında, çiftliklerinde geçen olaylara baktığımızda insanların gayet doğal olduklarını, modern dertlerden mustarip olmadıklarını görüyoruz. Danslar düzenleniyor mesela, gençler danslarda tanışıp eğleniyorlar. Orta yaşlılar tarlaydı, bahçeydi derken günün sonunda mutluluk çubuklarını tüttürüyorlar. Yaşlılar arıza çıkarabiliyorlar ama kendilerince sebepleri var, Norveç'in serserileri pek olduğu için insanlar çok üzülüyorlar ve ya Black Metalci oluyorlar ya da intihar ediyorlar. Neyse ki bahsi geçecek olan yaşlımız gibiler doğru yolu buluyorlar, düşünüp taşındıkları zaman başka bir insanın yaşamını yönlendiremeyeceklerini anlıyorlar, hatta kendi yaşamlarını yanlış yönlendirdiklerini de anlıyorlar, böylece kendi yaşamlarını yanlış yönlendiriyorlarsa başkasının yaşamları konusunda ne gibi hatalar yaptıklarını da anlıyorlar. Anlayışın anlatısı bu; son derece basit, biraz didaktik, biraz kül ve biraz da duman. Çeviri ve düzelti konusunda bir iki şey söyleyip mevzuya gireceğim, yer yer rahatsız olduğum şeyler var. Çeviri biraz kirli. Gibi geldi bana; bazı sözcük tercihleri diyalogları son derece yerelleştirmiş. Sonra, özel isimlere gelen eklerin ayrımında sıkıntı var, göz kanatıyor. Bağlaç olan da / de mesela, kesme işaretiyle ayrılmış isimden.
Evet, mutlu çocuk. İsminin Eyvind olduğu ve doğarken ağladığı bilgileriyle başlıyoruz. Zaten akan bir anlatının içinden çekilip çıkarılan bir parçaymış gibi bir giriş, hoş. Yaşamın belli bir alanına, belli bir odaktan bakacağız ki Bjørnson klasik bir anlatı örgüsüyle yazıyor, çağının edebi anlayışına uyuyor. Oyundur, teknik takladır, böyle şeyler beklememek lazım. Neyse, bu güzel erkek çocuğu bir gün keçisiyle birlikte dolanırken bir kız çocuğuna rastlıyor, kızın adı Marit. Çocuğu bir kekle kandırıp keçinin sahibi oluyor ve oracıkta keçiye şarkı söylemeye başlıyor. Çok sayıda şarkı çıkıyor karşımıza, bu şarkıların çevirileri de bir tık daha iyi olabilirmiş gibi geldi bana ama çok muğlak bir alan benim için, belki boşa sallıyorumdur, bilemiyorum. İşte, çocuk keçiyi yitiriyor ve korkunç bir acı duyuyor içinde, bir daha Tanrı'nın yanında bile mutlu olamayacağını düşünüyor ve kendi kendine karar alıyor; bir daha asla yanlış bir şey yapmayacak. Erkenden olgunlaşıyor Eyvind, acıyı tattığı an dünyası bambaşka bir biçime kavuşuyor. Sonrasında okul başlıyor, Eyvind bakıyor ki Marit'le aynı sınıfta. Süper. Tabii okulla birlikte müdür de giriyor anlatıya, hatta müdürün kardeşiyle olan münasebetinin hikâyesi için ayrı bir bölüm yazıldığını görüyoruz. Hiç yoktan edilen bir kavga, yıllar sonra kardeşin ölümüyle sonlanan bir ayrılık, kısaca bu. Müdürün hikâyesinden anladığımız kadarıyla kırdığımız ve üzdüğümüz insanlarla çok geç olmadan görüşmeliyiz ve ne çarpıklık varsa düzeltmeye çalışmalıyız, zira o yükle yaşanmaz. Yaşanır, akla geldikçe dünya buruşur, kapladığımız boşluğu duyumsarız ve yaşamımıza sığamadığımızı hissederiz. Bu iyi bir şey değil. Evet, daha en başta müdürün geçmişini öğrendikten sonra beyefendinin anlatının bir yerinde çok önemli bir rol oynayacağını öngörebiliyoruz, zira son derece öngörülebilir bir anlatı bu.
Danslar ve danslar. Marit'le dans etmek isteyen Eyvind'i elinin tersiyle iten John Hatlen'in Marit'le evlenmek gibi bir niyeti var, Marit'in dedesi de bu evliliğin gerçekleşmesini istiyor ama Eyvind ve Marit arasında şimşekler çakmış durumda. Dedenin sıkıntısı, Eyvind'in pek de zengin bir aileden gelmemesi ve damadını andırması. Damadı parasını yemiş, kızının hayatını mahvetmiş ve Marit'i dedeye bırakıp arazi olmuş sanırım. Dededeki çiftlik bölgenin en büyük çiftliği, hal vakit yerinde, o zaman neden serseri olma potansiyeli taşıyan birine torununu versin? Evet, kötü adam dede ama hep kötü olarak kalmayacak, okul müdürünün de yardımıyla aklı başına gelecek, özellikle Eyvind üniversitede iki yıl boyunca tarımla alakalı hemen her şeyi öğrenip geri döndüğü ve kendi çiftlikleriyle civardaki çiftlikleri coşturduğu zaman. Dedenin çiftliği büyük ama modern yöntemler kullanılmadığı için verimi düşük. Yaşlı adam Eyvind'in yaptıklarını görünce yumuşuyor, çiftliğiyle torununu Eyvind'e emanet ediyor ama önce çiftliğini emanet ediyor, para daha mühim kendisi için. Hastalıklı korumacılık duygusunun nasıl ketlendiğini bilmiyoruz, kararın değiştiği zamanı da bilmiyoruz.
Mektuplar. Eyvind iki yıl boyunca uzaklarda okurken müdürle, Marit'le ve ailesiyle mektuplaşıyor. Bu mektuplaşma bölümlerinde mektuplar direkt alınmış, yazıldıkları gibi okuyoruz ve yine bir sıkıntıyla karşılaşıyoruz; metne karşı yabancılık doğuran bir, ne bu, soğukluk duyuyoruz. Marit'le Eyvind mektuplaşmaları sırasında kavga ediyorlar ama kavganın sebebini tam olarak bilemiyoruz, çünkü sözlerin ardında karakterlerin hissettikleriyle ilgili pek bir şey bilmiyoruz. Sonuçta uzunca bir süre konuşmuyorlar hatta birbirlerinden vazgeçme noktasına geliyorlar ama öyle böyle toparlıyorlar yine. Açıkçası bu açıdan biraz kusurlu bir metin ama çeviriden kaynaklanıyor da olabilir, bilemiyorum.Çocuk iyice mutlu oluyor ve anlatı sonlanıyor. Bu. Çatışmaların dengesi tam tutmamış, aksaklık var ama yine de iyidir, bittabi okunabilir.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ormandaki Yabancı
Çadırın yanındaki ağaçlarda çamaşırlar asılı, birkaç bidon yan yana dizili, dışkı için çukurlar kazılıp kapatılmış, tüp tehlike yaratmayacak bir noktada duruyor. Ağaçların arasında küçük bir yaşam alanı, bu alanı yaratan adam yakınlardaki bir depoyu patlatırken polislere yakalanıyor. Yirmi yıldan fazladır pek kimseye görünmeden yaşıyordu ama gelişen teknoloji kameraları ve hareket sensörlerini de beraberinde getirdi, gölün kıyısına sıralanmış evlerin sahipleri her sene yaşadıkları hırsızlık olayları yüzünden güvenlik önlemleriyle donandılar, böylece yerel efsane, Münzevi en sonunda yakayı ele verdi ve kendisine doğrultulmuş silahı görünce mücadele etmeden emirlere uydu, kelepçelendi ve yaşamının ikinci kısmını geride bıraktı. Kendince bir ahlak anlayışı vardı, değerli hiçbir şeyle ilgilenmiyordu, sadece yemek çalıyordu. Yaptığının yanlış olduğunu biliyordu ama yaşaması için besine ihtiyacı vardı, ihtiyacı kadarını alıp gerisini bıraksa da kaçırdığı huzur yüzünden mülk sahiplerinin öfkesini üzerine çekmişti, yakayı ele vermesi kaçınılmazdı. Ormanda yıllarca yaşadığını inanılmadı; bir evinin, bir otel odasının olduğu düşünüldü, Maine'in ormanlarında kış soğuğundan kurtulmak mümkün değildi, öyleyse bu adam bir sahtekardı, akıl hastasıydı, hikâyesini herkese yedirmek isteyen bir şarlatandan fazlası değildi. Aslında fazlasıydı, insanlar çok öfkeliydi sadece.
Christopher Thomas Knight, 7 Aralık 1965 doğumlu. Adresi yok, adından başka hiçbir şeyi yok. Girdiği evlerden topladığı bozukluklar bir gün işine yarar diye düşünmüş, belki bir şey alması gerekirmiş ama böyle bir şey hiç gerçekleşmemiş, pek bir şeye ihtiyaç duymamış. Biraz parasının olduğunu da söyleyebiliriz, onun dışında her şeyi etraftan toparlamış. Utanıyor, hırsız olarak yetiştirilmediğini ve yaptıklarından memnun olmadığını söylüyor yakalandıktan sonra. Sorgu faslını ve yakalanma sürecinden sonrasını Finkel'ın olayla ilgili hemen herkesle yaptığı görüşmeler sayesinde öğreniyoruz. Dava sürecini ve sonrasını da yakından takip ediyor, aralarda da Münzevi'nin hikâyesini anlatıyor. Bazı noktalarda rahatsızlık duyulması normal; Finkel sınırları biraz zorlayıp Münzevi'nin hayatına fazlasıyla dahil oluyor ve adamın uyarılarıyla sadece uzaktan takip etmeye başlıyor bir süre sonra. İnsanlardan uzak durmaya çalışan birini durmadan rahatsız etmek gazetecilik etiğine ne kadar sığar, tartışma konusu. Yine de Finkel'a bir teşekkür borçluyuz, Münzevi'nin yaşamını en ince detaylarına kadar anlattığı için. Bir röntgencinin teşekkürü olur bu, ister istemez gözetleyici konumuna düşüyoruz. Gerçi sonlara doğru hikâyesinin anlatılmasını istiyor Münzevi, her şey bittikten sonra. Biraz avunabiliriz.
Kendisini yakalayan memurlardan biri bütün dünyayı geride bırakmasının nedenini sorduğu zaman Münzevi kesin bir neden veremeyeceğini söylüyor. Hiç hasta olmamış, yirmi yedi yıldır hiç konuşmamış, piller, el fenerleri ve tüpler dışında pek bir şey yürütmemiş, kendi yaşamını sürdürebileceği kadarını almış. Yatak hırsızlığı var, yatağı pencereden çıkaramadığı için dış kapıyı menteşelerinden sökmüş, yatağı çıkarmış, kapıyı yerine takmış ve pencereden çıkmış. Yaşamını otuz yıla yakın bir süre bu şekilde sürdürürken evlerin sahipleri hırsızlıkların kesilmesi için kendilerince önlemler almışlar, örneğin kapılara, "Bir şey çalmayın, neye ihtiyacınız varsa yazıp bırakın, ihtiyaçlarınızı gidereceğiz!" yazan notlar bırakmışlar, yiyecek bıraktıkları da olmuş ama Münzevi bunlara hiç dokunmamış, besinlere zehir konduğundan şüphelendiği gibi tuzak kurulmasından da korkmuş. Yaşam alanının yakınlarına gelen doğa yürüyüşçülerinin seslerini duyarmış, ses çıkarmadan geçip gitmelerini beklermiş. İlk zamanlarda geri dönme isteğini zorlukla bastırmış ama sonuçta kendisiyle kalmaya alışmış. Yakalanmasaymış ölene kadar ormanda yaşamaya devam edecekmiş. Ederdi, özgürlüğün ne olduğunu keşfettiği yerden ayrılmamak istemesi anlaşılabilir. İnsanların anlamadığı şey, çocukluğunda gayet neşeli ve esprili olan Münzevi'nin o hale nasıl geldiği. Joyce ve Sheldon Knight'ın beşinci çocuğu ve beşinci oğlu Münzevi, sessiz ve pek sosyalleşmeyen bir ailenin zeki çocuklarından biri. Sosyalleşme olayına bilimsel verilerle yaklaşıyor Finkel, vazospressin hormonu miktarı yüksek olan kişilerde daha az sosyalleşme ihtiyacı duyumsandığını söylüyor, Knightlar ailece sosyalleşme ihtiyacı hissetmiyor, tanıdıkların Finkel'a söyledikleri bu yönde. Münzevi ortadan kaybolduğunda kayıp ilanı vermemişler, polisi aramamışlar bile. Gitmesinin geçerli bir sebebi olduğunu düşünmüşler ve yaşam devam etmiş, bu kadar. Sessiz, utangaç ve asosyal olduğu söylenmiş ama kendisiyle takılan okul arkadaşlarına göre son derece zeki ve komik bir çocukmuş Münzevi, herhangi bir sportif veya kültürel aktiviteye katılmamış olmasına rağmen çok okurmuş, çok dinlermiş ve öğrenmeye meraklıymış. Görünmez bir çocukmuş açıkçası; dikkat çekici değil, işine gücüne bakan, kendi halinde biri. Bir gün arabasına atladığı gibi gidiyor ve geri dönmüyor, benzini bitene kadar gidip arabayı ormanın bir köşesinde bırakıyor ve yeni yaşamına adım atıyor.
Sadece hikâye anlatmıyor Finkel, münzeviliğin tarihine ve sosyallikle yalnızlığın biyolojik, kültürel, sosyolojik pek çok bileşenine değiniyor. Genel olarak üç gruba ayırıyor münzeviliği; protestocular, hacılar ve takipçiler. Protestocular arasında Lao Tzu ve Rousseau var, hikikomorileri de aynı sınıfa sokuyor ama bence orada daha farklı dinamikler var. Neyse, hacıları da biliyoruz, ilahi meselelerle uğraşan insanlar bunlar. Takipçilerin en çağdaş münzeviler olduklarını söylüyor. Thoreau, Melville, O'Connor, bu tür sanatçılar kendi tercihleriyle -en azından bir süre- münzevi olarak yaşıyorlar. Gerçi Thoreau'nun münzeviliğini küçümsüyor Knight, tam bir amatör işi olduğunu söylüyor. Knight'a göre Thoreau "hakiki münzevi" değil, fikirlerini meta haline getirdiği için. "İşte oradaydım ve şimdi buradayım!" diye bağırıyor Thoreau, oysa Knight yakalanmasaydı hikâyesi bilinmeyecek, dünyanın herhangi bir noktasında kaybolup gidecekti. İnsanlardan uzak durmak istediğini başlarda söylemese de mahkeme aşamasından sonra, belki de düşüncelerini toparlamaya başladığı zaman kaçış fikrine çıkıyor. İnsanı sevse de insanları sevmiyor, tüketim ve gösteri toplumunu sevmiyor, basıp gidiyor bir gün, bu kadar.
Onca yıl yalnız yaşamış adamın hapishane süreci korkunç, yüzlere bakmak zorunda. Yüzlerde çok fazla, altından kalkılamayacak kadar çok ifade, paylaşım olduğunu söylüyor. Yüzler okunmak zorunda ve o pek bir şey okumak istemiyor, sevdiği yazarlar dışında. Deep Purple, Led Zep gibi zamanının on numara beş yıldız gruplarını seviyor, özellikle Lynyrd Skynyrd'a bayılıyor. Sonrasında klasik müziğe dönüyor, doğayla daha iyi bütünleştiğini fark ediyor böylece. Adamın dört duvar arasındaki günleri korkunç; ölü suskunluğu gözlerine yürümüş, içi boş bir kabuk gibi yaşamaya çalışıyor. Sonrası zorla sosyalleştirilme çabası tabii; hukuk sistemi önündeki avı bir güzel yakaladıktan sonra ceza olarak topluma uyum sağlama etkinlikleri veriyor. İş bulmak, sosyal tedaviler, daha çok insan, bir dünya insan. Münzevi'nin ölümü ve sosyal bir ucubenin doğumu aynı anda gerçekleşiyor. Bizde de vardı ya böyle bir şey; Antalya'da mı ne, bir yerde adam mağarada yaşıyormuş da hemen sosyalleştirmişler adamı, bir eve yerleştirmişler, adam da, "Birader siz insanlardan kaçıyorum ben zaten ya," demişti. Sistemin dışında var olabiliyorsunuz, örnekleri var ama sistem buna izin vermiyor, yerleşik hayata geçip bir sürü numaraya ve kağıda sahip olmanız gerekiyor. Faturanız, tapunuz, kimlik numaranız, her şeyiniz tam olacak. İstememe hakkı yok.
Meditasyon yapıyor Münzevi, günlük işlerini bitirdikten sonra sınırsız özgürlüğünü bu yolla buluyor ve her şeyin anlamını meditasyon yaparken idrak ediyor. Hayat herkesin kaybettiği sürekli, amansız bir mücadele ve başarılar, başarısızlıklar, zaferler, yenilgiler sonsuzluğun içinde anlamsız. Gündüz düşleri bir kovanın üzerinde otururken geliyor, rüyalar kat kat yatağın altında soğuktan korunmaya çalışırken beliriyor, aslında Münzevi'nin dünyası son derece zengin. Fırtınalar kampı dağıtabilir, yağmur her şeyi sürükleyip götürebilir ama bu zaten doğal bir süreçtir, her şeye baştan başlamanın her şeye sahip olmaktan pek de bir farkı yoktur. Vadede her şey bir döngüden ibarettir. Münzevi bu döngüye uyum sağladıktan sonra yaşadığını hissediyor.O kadar sıradan olması gereken bir yaşam ki insan bir an tersini düşündüğü için utanıyor. "'Derinlemesine hasta bir topluma uyum sağlamak sağlıklı olmanın ölçütü değildir.'" (s. 145)
Yanıtla
4
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Lüneburg Varyantı
Lüneburg Varyantı kesinlikle üzerinde durulması ve tekrar tekrar okunması gereken bir metin. Anlatım tekniği iyi, parçalı zamanın oluşturduğu bütün daha iyi, konusu pek iyi.
Satrancın bulunuşuna dair bir hikâyeyle başlıyoruz, şu her kareye bir buğday tanesi konan. Konamayan; dünyada o kadar buğday yok. Sultan sinirlenip mucidi öldürünce oyunu bitirir, satrancın dünyaya yayılmasının ardında böylesi bir dikte vardır ama satrançta bu dikte yoktur. Hamle yapıp yapmamakta özgürüz, masadan kalkıp gidebiliriz. Her zaman gidemeyebiliriz gerçi, hatta kazanılması gereken oyunlar ortaya çıkabilir ama bunun da oyunla ilgisi yoktur. Kazanma hırsının yanında başka etkenler de girebilir devreye. Bu anlatının konusu bu; kazanma hırsından bilerek vazgeçmek ve sonrasında kazanmak zorunda kalmak, insanlık adına. Gizemli bir hikâye bu, yavaş yavaş çözülen gizemin ardını görebilmek için uykudan ediyor işte. Neyse, anlatıcıyı dinliyoruz. Gazeteler Dieter Frisch'in ateşli bir silahla vurularak öldürüldüğünü söylüyor. Frisch'in son fotoğrafı, bu zengin ve centilmen adamın villasının parkındaki yürüyüşlerinden biri sırasında çekilmiş. Anlatıcı, bu isim altında saklanan kişinin yıllar öncesinden tanıdığı kişi olup olmadığını düşünüyor ama aslında bundan emin. İkisi arasında bir mesele var, bunu öğreniyoruz ama ne anlatıcı hakkında, ne de Frisch hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Bir de satranç takımı var bahçede, şu büyük olanlardan, taşlarının insan boyutlarında olduğu. Adam makine gibi yaşıyor; her sabah belli bir saatte kalkıyor, biraz yüzüyor, sonra günlük işlerine başlıyor ve evine dönüyor. Kitap gibi okunabilir. Adamın öldürülüşüyle bu ayrıntıların/anlatıcının bir ilgisi var, devam. Olayın intihar olduğu söyleniyor ve mevzu kapatılıyor, aksi yönde bir kanıt yok. Satranç taşlarının üstünde bir tek Frisch'in parmak izleri var, anlatıcı hamle sırasının kendisinde olduğunu söylüyor ama taşlara hiç dokunmamış. Zugzwang, Frisch için oynamaktan başka çare kalmamış. Villada bulunan satranç takımı da anlatıcıya ait. Bir de esaslı bir ipucu, dünyanın en iyi satranç oyuncularından biri olan Frisch'in çıkardığı satranç dergisinde Frisch'in "Lüneburg Varyantı olarak adlandırdığı" bir savunmanın çözümlemesi var, anlatıcı Frisch'e bu bilgi sayesinde ulaşıyor, yıllar sonra.
Frisch'in gündelik yaşamından bir kesite gidiyoruz, adam Münih-Viyana ekspresini kullanarak Münih'teki şirketine gidip geliyor, yol arkadaşı Bay Baum'la birlikte. Bay Baum'u pek sevmiyor, arada sırada satranç oynuyorlar, bu kadar. Bu kısımda Frisch'in yaşamına yakından bakma şansımız oluyor, tren yolculuğu ve sahibi olduğu şirketin işleri Frisch'in oldukça zengin, mesafeli ve içten içe korkan bir adam olduğunu gösteriyor. Bir gün şirkete bir telefon geliyor, Frisch'in sekreteri patronunun nerede olduğunu bilmediğini, bilgi veremeyeceğini söylüyor ama adamın tren yolculuklarından bahsediyor. Frisch mevzudan haberdar oluyor ve otuz yıllık sekreterini kovma noktasına geliyor. İkinci bir ipucu: "O yalnızca kendi yaşında olan ve kendisiyle aynı geçmişten gelen kişilerden korkardı." (s. 19) İşaretlemişim, yoksa es geçerdim. Bu yüzden ikinci bir okuma şart, anlatıcı -henüz- anlatmadığı kısımları biçimleyecek detayları önceden araya dereye yerleştirmiş. Sonrasında yine tren, Bay Baum'la bir maç ve davetsiz bir misafir. Yirmilerinde bir adam, serseri görünüşlü. Kabinde üçü birlikte oturuyorlar, adam diğer ikisinin maçını izliyor. Frisch hakkında satranç üzerinden başka bilgilere erişiyoruz bu noktada, taşların niceliğini daha değerli buluyor ve kaybetmemek için oynuyor. Bahsedilen varyantı kullanarak. Yaşamını oyuna döküyor ve saldırıyor, ne ki varyantı tam olarak açamadığı için maçı kaybediyor, varyanta veriştirmeye başlıyor. O sırada genç adam devreye giriyor ve varyantın iyi olduğunu, Frisch'in pek de iyi olmadığını söylüyor. Frisch adamla konuşmak istemese de adamın zamanında dünya şampiyonalarına katıldığını öğrenince dikkati çekiliyor, konuşmaya başlıyorlar. Hans Mayer yirmilerine kadar çok sayıda maça çıkmış ve artık oynamıyor, insana karşı oynamak istemiyor, çünkü rekabet ettiği kişide baba figürünü görmeye başladığını fark etmesiyle psikolojisi allak bullak oluyor, takımlara bir daha dokunmuyor. Bir de anlatıcının manevi oğlu kendisi, anlatıcı ortada yok ama manevi oğlu da girdi devreye.
Cinayet, Frisch, tren ve Mayer'in hikâyesi. Satranç delisi bir adam Mayer, ustasıyla olan ilişkisi kendi doğasını yaratmış, özgün bir usta-çırak ilişkisi olarak anlatılıyor. Frisch adamın anlattıklarını dikkatle dinliyor, hoş bir hikâye. Yoksulluk, kafe köşelerinde dönen maçlar, Viyana'nın karanlık ortamı ve Tabori, namı her yerde duyulmuş eski bir usta. Ara sıra kafelere geliyor, oyunları izliyor ama hiç oynamıyor. Mayer'in oynadığı bıçkın, geveze bir adam Tabori'yi görünce hayalet görmüş gibi oluyor, kendine çekidüzen veriyor. Mayer'e o adama yaklaşmamasını söylüyor bir de, o adam cehennemde oynamış. Ne demek bu, bilmiyoruz, bıçkınla Tabori'nin nereden tanış olduklarını da bilmiyoruz, ileride göreceğiz. Sonuçta Mayer öyle tutkulu bir oyuncu ki en iyisi olmak istiyor ve Tabori'nin peşine takılıyor. Sonuçta birlikte yarışmalara katılmaya başlıyorlar ama Tabori ortadan kayboluyor bir gün, zaten satranca ve yaşama dair süren düzensiz derslerin ağırlığı Mayer'in üzerinde büyük bir baskı oluşturmuşken bu kayboluş işleri iyice çığrından çıkarıyor. Mayer hikâyesinin bu kısmını anlatırken Bay Baum trenden iniyor, Frisch hikâyenin geri kalanını dinlemek istiyor. İstediği bir hamle olarak görüyor bunu Hans, anlatmayı sürdürüyor. Tabori ortadan kaybolana kadar gayet iyi bir şekilde uyguladığı varyant artık acı verici bir hale geldiği için Mayer oynamayı bırakıyor ama arkada başka bir şey yaşanıyor; Fischer paniğini gizlemek ister gibi gözüküyor, Mayer'e Tabori'yi bir daha görüp görmediğini soruyor. Hans'ın gözlerinde gizli bir tatminin parıltısı görülüyor, Fischer son hamleyle kaybetmeye hazır bir hale geliyor, çünkü henüz bilmediğimiz geçmişi üzerinden, farklı bir isimle yaşadığı geçmişinden gelen bir suçluluk duygusu, korku var ve kimliğinin bilindiğini anladığı için tedirgin oluyor.
Teknik ve sabır, oyunu kazandıracak yegane iki öge. Anlatıcının Tabori olduğu ortaya çıkıyor, yıllar boyunca planladığı eylemi nihayetinde gerçekleştiriyor. Mayer'i eğitmesi, dünyanın en iyilerinden biri haline getirmesi, kendi icadı olan varyantı kullandırması ve bu yolla varyanta dergisinde yer veren Fischer'ı ortaya "çıkarması", muazzam bir planın parçaları. Tabori'nin hikâyesini kendi ağzından dinliyoruz bu kez, ayrı bir bölümde. Muazzam bir serüven, bir o kadar acı. İnsanın zayıflıklarına ve oyunun zayıflıklar üzerindeki etkisine dair. II. Dünya Savaşı'na bağlanıyor olay; gençliklerinde sıklıkla karşılaşan Fischer'ın ve Tabori'nin hikâyesi. Tabori sürekli aşağılanıyor, özellikle son maçlar sırasında, yahudi çünkü. Fischer saf Alman. Yıllar sonra kamplarda karşılaşıyorlar, Fischer iyi bir oyuncu arıyor ve Tabori'yi kampta görür görmez hatırlıyor.
Zafer kazanmak için iyi hamleler yapmak önemli ama rakibin savunmasını çözmek de önemli, tabii rakip savunuyorsa kendini. Tabori savunmuyor, öldürülmek istemediği için bilerek yeniliyor veya berabere kalıyor. Her maçın ardından geceleri kaldırılıyor, sürüklenerek götürülüyor ve infazları izlemek zorunda kalıyor. Önce bir insan, sonra iki, sonra dört. Tam karşısında suratı dağıtılan bir adam, çukurlarda benzin dökülüp yakılan kadınlar... Baştaki hikâye, buğday yerine yaşamlar var bu kez. Fischer, Tabori'nin bilerek kaybettiğini anlamış ve böyle bir çözüme başvurmuş. Üç maçı aldığı için, altı maçlık seride üç maç daha alması lazım ama Tabori canını dişine takarak oynuyor ve 6-5 kazanıyor. Ölümlerini engelleyemediği yirmi dört insanı bir an olsun unutmuyor, ruhundaki yıkımı da unutmuyor, Lüneburg'daki kampta tarihin en acımasız serilerinden biri oynanıyor ama kimse bilmiyor bunu, Tabori'nin kendi icadı olan varyant karşısında çaresiz kalan Fischer varyanta isim koyar koymaz yakayı ele veriyor, yıllar sonra. Tabori'nin cehennemde oynadığını söyleyen adam da kamptan birisi, her şeyden haberi olan bir ihtiyar.Bağlantılar müthiş, hikâye müthiş, bu mutlaka okunması gereken bir metin.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Michael K Yaşamı
Metin ciddi, kendime geliyorum. Michael K doğuyor. Bundan sonra K diyeceğim. Tavşandudağı var, damağı sağlam. Anneye bu durumun uğur getireceği söyleniyor, belki de bebeği kaldırıp atmasından korkuluyor ama anne çocuğunu seviyor, atmıyor haliyle. Grotesk bir görüntü; burun ve dudak anormal, direkt zeka geriliği olduğunu düşünüyor insanlar. K'nın zekası geri değil, üstün de değil, K normal bir çocuk. Düz adam diyemiyorum, sadece düz yaşıyor, bildiğinden ötesine geçmiyor. Neyse, annesi milletin evini temizlerken o sarındığı battaniyenin içinde uslu durmayı öğreniyor. Sakinliği de o sıralarda öğreniyor herhalde, herhangi bir şeye isyan ettiğini görmeyeceğiz, sızlandığını görmeyeceğiz, kendisine doğrultulan namluların önünde bile yaşamından fazlasını istemezken yalvardığını görmeyeceğiz. On beş yaşına kadar Huis Norenius'ta çeşitli ev işlerini öğreniyor, işlek bir zekası olmadığı için okula gitmiyor. Cape Town belediyesine bağlı parklarda ve bahçelerde bahçıvan olarak çalışıyor, bir süre marketlerde gece bekçiliği yapıyor ama bir gece dövülüp soyulunca bahçıvanlığa geri dönüyor. Cape Town tehlikeli bir şehir, savaşın arifesinde insanlar adi suçlara yöneliyor. Devlet de pek bir işe yaramıyor açıkçası, kolluk kuvvetleri yozlaşmış, kurumlar rezalet, otuz birinci yaşına gelen K'ya tekerlekli sandalye verilmiyor, oysa annesi yatalak hale geldiği zaman en çok ihtiyaç duyduğu şey bir tanecik tekerlekli sandalye. Capharnaüm akla getirilirse ülkenin içinde yer aldığı ahval ve şerait daha iyi anlaşılabilir; el arabasıyla çekilen bir anne, içten içe kaynayan bir coğrafya. Anlatının başlarında fırtına öncesi sessizlik anları. K'nın ve annesinin yaşamlarını ayrıntılarıyla görüyoruz, anne yatalak olmadan önce Sea Point'te yaşlı bir çiftin bakımıyla uğraşıyor, oğluyla birlikte küçük bir odada yaşıyor. Sağlık durumu kötüleştikçe oğlunun aklındaki en önemli sorunun cevabı beliriyor; K'nın dünyaya geliş sebebi annesine bakmak. Çalışamaz hale gelen kadın, odayı kaybedeceğini anlıyor, oğlu da işten şutlanınca gelecek için umut vermeyen kenti terk edip çocukluğunun engin kırlarına dönmek istiyor.
Hazırlıklar; tren biletleri, kentten çıkmak için gereken belgeler. K koşturuyor ve belgeleri toparlamaya çalışıyor. Çıkış kağıtları bir türlü gelmiyor, bu sırada işler iyice kötüye gidiyor ve savaş çıkıyor nihayet, evler basılıyor, eşyalar sokaklara atılıyor, kentin sokaklarında silahlar konuşuyor, anneyle oğlu susup gizleniyorlar. "Açlar denizi" beliriyor, insanlar işlerinden oldukça sosyal patlamalar artıyor ve bütün kente, hatta ülkeye yayılıyor. Yiyecek dilenmek, insanları soymak günlük işler haline geliyor. Bu kargaşada annenin durumu giderek kötüleşiyor, hastaneye gidiyorlar. Anne giderek güçten düşüyor ve en sonunda ölüyor. Hastanedeki çaresizlik anları görev bilincine karışmış durumda, K pek fazla üzülmüyor, bir tek annesi yakılırken saçlarının etrafında beliren aylayı unutamıyor. Birkaç kez karşımıza çıkacak bu, K gittiği yerlerde hikâyesini anlatırken annesi yakılırken gördüğü ayladan bahsedecek ama önce annesinin küllerini kırlara götürmesi lazım. Bir türlü gelmeyen çıkış kağıtları yine problem oluyor, askerler bırakmıyor K'yı. Kül torbası, anneden kalan para, elindekiler bu kadar. Tellerden geçmeye çalışan, kentten kaçmak için kolluk kuvvetlerini atlatan herhangi birine dönüşüyor, annesinin küllerini götürmesi gerektiğini anlattığı insanlar onu umursamıyorlar pek. Elmas katılığında bir dünyayla yüzleşmek zorunda K, herkes bir parça yiyecek bulmaya çalışıyor, askerler kendilerine verilen emri yerine getirmekten başka bir şey düşünmüyor, katılıkla belirlenmiş bir dünyada K'nın isteklerinin pek bir önemi yok, tavşandudağı görülür görülmez pek umursanmıyor zaten. Şiddet olaylarına maruz kaldıkça kırların güzelliği aklına geliyor, ölene kadar kırlarda yaşama fikri cazip gelmeye başlıyor. Bir de "elleriyle gözlerini duldalıyor". Bu sözcüğü, valla ne yalan söyleyeyim, ilk kez duydum. Şu güneşli havalarda yaptığımız hareket, uzaklarda bir yere dikkatle bakarken elimizi gözlerimize siper ederiz ya, o iş. Neyse, çiftlik evleri, kamplar, asker kaçakları, korkunç insanlar, birkaç iyi insan derken K'nın sondan bir önceki durağına ulaşıyoruz, çözümlenme kısmına. O noktaya kadar K'nın düşündüklerine, işaret ettiğim noktalara gideyim.
Bazen oturup bekliyor ama ne beklediğini bilmiyor, gözlerini kaparsa her şeyin geçip gideceğine dair bir umudu var ama umduğu gerçekleşmiyor. "Bundan sonra ne olacağını bilmiyordu. Yaşamöyküsü hiçbir zaman ilginç olmamıştı. Çoğu zaman ona ne yapacağını söyleyen biri çıkardı. Ama artık kimse yoktu ve en doğrusu beklemekti galiba." (s. 64) Rastgele yaşayan bir adam dönüyor kısaca, herhangi bir seçimi, tercihi yok. Bulduğunu yiyor, keşfettiği en rahat yerde yatıyor, bu kadar. Bir süre sonra yememeye de başlıyor ama ikinci bölümde bu. Neyse, Bahçıvanlığın kanında olduğunu söylüyor, doğayı seviyor ve en huzurlu olduğu zamanın bir başına toprakla uğraştığı zaman olduğunu unutmuyor. Murtaza oluyor bir nevi, hikâyesine bahçıvanlığı mutlaka sıkıştırıyor. Kurbağaların sırtüstü can verişlerini duygulanmadan izliyor, her şeyin akışta olduğunun farkında, kendisi de her şeyin bir parçası olduğu için kurbağalardan bir farkı yok, duygulandığını hemen hemen hiç görmüyoruz. Mutluluğun ne olduğunu düşündüğü oluyor ama kavramsal olarak boşluklarla karşılaşıyor hep, şemanın içi boş, bilişsel olarak duyguların karşılığı yüklü değil. Çocukluğuna döndüğünü düşünüyor bazen, "korkulu bir düş" olarak görüyor kamp zamanlarını. Eh, o kadar da duygusuz değilmiş ama işin düşlüğü dikkate değer. Gerçeği kendi istediği yaşam olarak bulmak istiyor, aslında ne yapacağını söyledikleri zaman rahatladığını düşünebiliriz, kendisinin düşünceleri de bu yönde ama delicesine çalıştırılması, açlık çekmesi derken isteklerinin yavaş yavaş biçimlenmeye başladığını söyleyebiliriz. Sadece rahat bırakılmak istiyor bir süre sonra, insanlar kendisini incelemesinler, hikâyesini anlattırmasınlar, girdiği kafeslerden söz açtırmasınlar istiyor. Duygusuz bir dünyada duygusuz bir adam, aslında tam olarak istediği şey ama dünyanın duygusuz olduğu da tam olarak doğru değil; hazcı bir şiddetin kucağını atılan toplumun karşısında silahlar var, her an ateşlenmeye hazır. Duygu kırıntılarını ara sıra görebiliyoruz, hemşirenin biri ölü çocukları ve ölmek üzere olanları gördüğü zaman ağlıyor. Bu kadar. Kamplardan birinde Robert diye bir adamla arkadaş oluyor K, Robert'a göre yardım etmelerinin sebebi K'yı zararsız bulmaları ama pek de doğru değil bu. Bakım ve çalışma kamplarının farklı amaçları var; insanların dağa çıkmasını engellemeye çalışıyor devlet, bir de çalıştırıyor işte. Kent ve kamp birbirini sömürüp duruyor, içeriyle dışarının bir farkı kalmıyor. Aslında herkes dünyayı nasıl görmek istiyorsa öyle görüyor. Askerlere göre düşman olarak görülen herkesin kafasına sıkılmalı, doktorlara göre herkes yaşatılmalı falan, K'ya göre de bahçıvanlık yapılmalı, zira bahçıvanlık güzel iştir. Toprakla uğraşmaktan başka bir olayı yoktur, bu da her şey demektir. Sessiz, sakin bir yaşam, toprakla uğraşarak geçen. "Öyle bir yaşam sürmeliydi ki, yaşadığına ilişkin hiçbir iz bulunmasın." (s. 91)
İkinci bölüm, yine bir kamp ama hastaneden hallice. Doktorlardan birinin anlatıcılığına geçiyoruz. Adam K gibi birini hayatında ilk kez gördüğü için afallıyor, K'nın yemek yememesine ve bir türlü iyileşememesine takıyor. Sıska bir kuş gibi K, oradan oraya uçuruluyor ama hiçbir iş yapmıyor. Bu garip adamı tahlil etmeye çalışıyor doktor, böyle biri nasıl yaşayabilir? Herhangi bir arzusu olmayan, temel ihtiyaçlarını karşılamak bile istemeyen bu adam onun için tam bir muamma, yaşamın rutinine sokulamayan biri. İyileşemediği için çalışamıyor, yemek yemediği için iyileşemiyor, zamanda donup kalmış biri. Doktor için bir yenilgi; tedavi edemediği ve hiç anlamadığı bu adam sinirlerini bozuyor. Bu bölüm K'nın psikolojisinin enine boyuna incelendiği bölüm, tıbbi açıdan. Doktorla arasındaki düşünce farklılıklarını sisteme dahil olmak istemeyen ve insanları sisteme zorla sokmak isteyen iki kişinin farklılığı olarak görüyoruz.
Final. Uzuyor K, biraz tohum ve biraz toprağa kavuşuyor. Tek istediği şey bunlardı, mutluluğun ne olduğu üzerinde biraz daha düşünse muhtemelen bir sonuca varır artık.
Nobel ödüllü Coetzee'nin okuduğum ilk metniydi, bence süper metin. Okunursa on numara iş olur.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ayın Rengi
Tütün tarlasının sınırındaki kiraz ağacının dallarını gökyüzüne doğru uzatması yıldızlara dokunabilmek için. Rüzgarlar şarkı söylüyor, gün ışıyana kadar doğanın bilinci uyanık. Ertesi gece için ağaçla yıldızlardan biri sözleşiyor, yine konuşacaklar. Devinimden, sonsuzluktan, ağacın yakınındaki evde yaşayan insanlardan. Çocuklar ağacın altında oynuyorlar, uyuyorlar, çocukluğun coşkun suyunu akıtıyorlar. Yıldız pazar gününü soruyor, ağaç cevaplıyor. Çocuklardan birinin, Foti'nin elinde bir kuduzböceği, Despina Nine'nin boş sepetinde gözyaşı saklı bir mendil, çocuğun derede unuttuğu, kağıttan bir kayık, ıssız bir yerde, cepte bir karanfil. Yıldız, pazar günlerinin çok kederli olduğunu söylüyor ve gecenin gözkapaklarında saklanıp kayboluyor.
Bu kitap için de aynı şey geçerli, cümle alem okusun isterim. Bu hassaslığın payını alan incelir, dünya daha güzel bir yer olur. Olmaz da, bir denemiş oluruz. Bu kitabı okur musunuz? Hikâyeye aşinayız, ailenin etrafında dolanan bir anlatı var, olabildiğince oyunsuz. Oyun doğanın ve doğayla iç içe geçmiş yaşamların içinde gizli, Despina Nine'nin söylediklerini bir yıldızdan duyabilme ihtimali var, bundan güzel bir şey olabilir mi? Farklı gerçeklik boyutları oluşturan metinlere kaçarsız bitiyorum, bir de Foti'nin hikâyesi sardı beni. Sarmayan pek bir şey yok aslında, kısacık bir metinde sihirli bir dünya görünüyor, son derece gerçek. Bana göre. Benim gerçeğimde deponun duvarlarıyla et kamyonları konuşuyor, ben buna şahit oldum, nöbet tutarken, gecenin üçünde. Birkaç ay sonra ikinci kitap çıkar herhalde, orada var. Kusursuz Bir Mesafe dedim, bence yine olmayana ermek istedim ama dediğim gibi; yıldızlarla ağaçların konuştuğuna inanıyorum, insanın mahvına umutla yürüyeceğine inanıyorum, şarkılara inanıyorum, pek çok şeye inanıyorum. İnançlarıma dokundu bu metin, o yüzden çok sevdim. Yani nasıl diyeyim, güzelliğinden gözlerim doldu, içimde bir çöllük kum birikti. Ah.
Pazar günlerinin kederine geliyorum ama önce aile. Pazar günleri anne çocuklarını alıp kiliseye gidiyor. Foti ile Petros erkek çocuklar, Foti büyük olanı. Angeliki ve Hristina elbiseleriyle baharı getiriyorlar ama bahar hiç bitmiyormuş gibi gözüküyor oralarda, komşu topraklar maviyle beyaz. Nina çocukların annesi. Çok söyleniyor, çok şikayet ediyor ama Despina Nine'nin biraz sert, bilgece konuşmalarını dinleyip sakinleşiyor. İkisi birbirlerini ite çeke anlaşıyorlar, denkleniyorlar, çocuklar bu dengeyle büyüyor. Pazar günleri Despina Nine kiliseye gitmiyor, Serez Devlet Psikiyatri Kliniğine gidiyor, ikinci oğlunu görmek için. Adam küçükken düşmüş, birkaç sene sonra akli dengesi bozulmuş ve her yerde Şeytan'ı gördüğünü haykırmaya başlamış. Pazarları annesi ziyaret ediyor, o zaman sakinleşiyor. Papazın okuması işe yaramayınca ameliyata razı olan Despina Nine pişman, ameliyattan sonra iyice kötüleyen oğlunu eski haliyle görüyor hep. Otuz yıldır, her pazar. Nina tütün tarlasında bir erkek gibi çalışıyor. Foti on iki yaşında, uzaklara gitmek istiyor, tütüne kalmayacak. Baba Kosta, Nina'nın eşi. Yıldırım düşüp canını alana kadar ailenin başındaydı, anlatının en başında sahnenin dışına çıkıyor. Sonrası başsız kalan bir ailenin yavaşça dağılışı. Umutlar sürüyor yine de, ne kadar kötü hallere düşseler de her şeyin iyi olacağını umuyorlar, her şeyi sessizlikle kabulleniyorlar. Anlatının başlarında yıldızla ağaç konuşurlarken yıldızın dediği bir şey var, Foti'nin isyan edip aileyi zor durumlara düşürmeye başlamasından sonra çocuğun sırları öğreneceğini söylüyor. Ağaç soruyor, yıldız söylüyor: "'Kuşlar gidiyor ama tekrar geliyorlar. Güneş batıyor ve her sabah tekrar doğuyor.'" (s. 19) İkinci darbeyi buradan yedim. Şöyle diyorum; sonsuz bir iç monolog dönüyor aslında, sözcükler varsa da döngü de sözcüklerin yerini alabilir. Bir insanın tözün sesini duyması fikri başlı başına heyecanlandırıcı bir şey, bundan büyük bir mertebe olamaz. Ben o fikre vardım ister istemez, kendimi döngüye eşledim. Şöyle bir şey var yukarıda bahsettiğim metinde:
"Ağaçları, suyu, gökyüzünü saatlerce izlediğini bilirim, bunlardan bir şey öğrenmiyor mu hiç? Sadece kendine mi yontuyor bunları, kendi hissettiklerinin biçimlenmesi dışında sonsuzlukla hiçbir ilgisi yok mu?
Sanırım yok, var olduğunu düşünmüştüm. Dünyanın sesini duyamıyor, acılarından başka düşünebildiği bir şey yok. Ağacın tarihini kuşatan uğultu, suyun havayla birliğinden gelen şırıltı, hiçbir şey ...’in bencilliğini kıramıyor. ..., karşısındaki sonsuzu anlayamıyor, sonsuza göre bir kendilik oluşturamıyor. Sadece gürültü çıkarıyor ve kendi sesinden başka etrafındaki hiçbir şeyi umursamıyor."
Kuşların gidip tekrar gelmesi, güneşin hareketi ve benzeri pek çok şey varlığımıza özünü katamıyorsa eksiklik bizdedir, tamlanamayacağız demektir. Üzerinde daha oynarım ama bunu anlatmak istemiştim. Neyse, Foti anlıyor bunu ama yeterince acı çektikten sonra. Cioran'ın şu aralar sıklıkla paylaşılan bir sözü var, acı çekmemiş biriyle boş muhabbetten öteye gidilemeyeceğine dair, öyle bir şey ama buna da katılmıyorum ben, gerçi metni okumadım, bağlamı bilmiyorum ama şu haliyle geçersiz bir fikir olduğunu sanıyorum, acının niteliği de önemli. Gerçekten neyse, aralarda cırcır sesleri, yaprak hışırtıları geliyor, Papadaki sıklıkla yer vermiş bunlara, zamanın geçtiğini imlemiş. Despina Nine giderek yaşlanıyor, güçlüklerle başa çıkmaya devam etse de özünün kurumaya başladığını seziyor ve hazırlık yapıyor kendince. Yaşlı Gedeon çıkıyor ortaya, böyle karakterler sıklıkla çıkıp kayboluyor, çok hoş, bu da zamanın geçişini gösteriyor. Gedeon, Foti'yi teskin ediyor, "Bir dur evladım, bak zamana, insanlara, kuşlara, acılara," falan diyor. Gecelerin Yargıcı gibi bir karakter. Acılarla sınanan çocuğu büyütüyor bir yandan, doğayı dinletiyor çocuğa. Bu sırada Fotin gözünü kaybediyor ve daha da kötüsü, aşık oluyor. Kız uçarı, Foti'yi defalarca yıkıyor ve zaman zaman ortaya çıkıp çocuğun dünyasını mahvediyor ama Foti tam anlamıyla büyüdüğü zaman kıza hayır diyebiliyor, nihayet. Bu aşkın farklı boyutları, geçirdiği evrim falan, büyümenin bir alegorisi olarak da okunabilir; insan değişiyor ve aşk da değişiyor ama kaybolmuyor, sadece üzeri külleniyor biraz, hayat devam ediyor. Hayat hep devam ediyor. Araya siyaset de giriyor ama pek yoğun değil, sadece sağ-sol ve Marx muhabbeti var biraz, bu kadar.
Despina Nine. Kuşlara bakakalıyor tarlasında, aramaya çıktıkları zaman gözlerinin açık olduğunu görüyorlar, oturduğu yerde kalmış öylece. Kiraz ağacı yıldızla konuşuyor, Despina Nine'nin elinde bir avuç kirazla geldiği zamanları anlatıyor. Bir ölüm bundan daha güzel anlatılamaz. Ailenin diğer üyelerinin başlarına gelenler ne kadar kötü olsa da yaşamın doğal akışında gerçekleştiklerini biliyoruz, ağaçla yıldızın sesi hiç uzaklaşmıyor, her şey oluyor ve bitiyor.
Müthiş, anlatamıyorum daha fazla. Okuma sırasında birinciliği almalı, eşe dosta hediye edilmeli, cümle alem okumalı, bu kadar.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şairin Vedası
Orijinal adı As a Friend, metnin son cümlesi aynı zamanda. Hayat arkadaşlığı tam anlamıyla vücut bulmuş durumda, Les'in yaşamında durmadan geçiş yaptığı her bir katman için farklı insanlar var, Les insan biriktiriyor ve hepsiyle dost oluyor, hepsine yakınlık duyuyor ve sevilmek istiyor, istediği belki de tek şey. Toplum kendi istediği biçime sahip olsaydı her şey daha kolay olabilirdi, örneğin çok eşlilik -bu tabir de özünde hatalı gibi geliyor bana, bağlamından kopuk, "eşlik" mevzusu baştan sıkıntılı- genel geçer olsaydı Les'in serseriliği onu dünyanın en şeker insanlarından biri haline getirirdi ama kodlar çok katı, kırabilenler mutlu bir şekilde yaşıyor, kırmaya çalışıp kıramayanlar sevenlerinin yaşamlarını cehenneme çeviriyor, karışık olay. Sonuçta Les'in edeceği bir veda var ama öncesinde annesinin yaşadıklarına odaklanıyoruz. Toplamda dört bölüm var, ilk bölüm doğum yapan bir anneye odaklanıyor. Rahatlık doğuran bir dil, öylece okuyoruz.
Clay'in anlatıcılığında ikinci bölümden devam ediyoruz. Clay kardeş Les'le ve diğerleriyle sürdürdüğü ilişkilerini anlatıyor, patlama anına kadar. Şenlik ateşi gibi bir hayat Les'inki, erken sönmeye mahkum. Yaşam yaşanırken biriken suçluluk ve acı kesin olarak ortadan kalkıyor. "Bir zamanlar seçimlerim vardı. Sonra sanki hayatım vücudumdan çıkıp gitmişti." (s. 61) Genazino'da da benzer bir mevzu var; sanki seçimlerin sorumluluklarının biriktirilip bir anda alınması gibi. O ağırlık çöküşe neden oluyor ve intihar kalıcı sorunlar için kalıcı bir çözüm haline geliyor. Böyle bir yaşam için ideal son. Toplumsal kodlar kabul edilmiş aslında, Les neyin içinde var olduğunu bilse de sevdiği insanlarla hiçbir şey paylaşmayarak, kodlardan muaf olduğunu söylemeyerek, başkalarını umursadığından değil de kendisini gerçekleştirebilmek için herhangi bir çabada bulunmayarak her şeyi kabulleniyor.
Sarah. Les kadar şair belki, sonraları tek dizeye düşürdüğü anlatısına Les'in intiharını ve ötesini sıkıştırıyor.. "Gözle görünmeyen ağır bir yarayla, aynaya doğru yürüyorum." (s. 69) Sarah'ya ait. Blues, Miles Davis, satılamayan plaklar, onlarca anı. Bütün sorumluluğu Sarah'ya yıkıp giden Les'in ardından ağıt.
"Kendine nasıl böyle ihanet edebildin?
"Böyle." (s. 83)
Ağırlığını yere vermeden yürümeye çalışıyor Sarah, başaramıyor. Hayaletten kurtulamıyor, evli olmadığını söyleyen hayaletten, fotoğraflardaki hayaletten, sonsuza kadar yirmi beş yaşını yaşayacak hayaletten.
"Tatlım benim.
Yani öyleydin, hâlâ hayattayken." (s. 85)
Son bölüm, Les'in bir röportaj kaydından çekim hataları. Les'i ilk kez kendi sesinden dinliyoruz. Uyum arıyor, dostluk da. Kendi uyumunu kimseye uyduramadığı için sonunun kendi ellerinin marifeti olması doğal. Pişmanlıkları var, şiirin yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla ilgili fikirleri var, yaşamının bir özeti var. Hızla yanıp sönen bir yaşam.
Gander şairmiş, şairin romanı. İyi.
Yanıtla
0
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yok Oluş
Southern Reach Üçlemesi, ilk cilt. Annihilation olarak izledik, hakkında pek çok teori üretildi hatta, X Bölgesi'nin depresyonun metaforu olduğu, olmadığı, başka şeylerin metaforu olduğu ve olmadığı bir süre tartışıldı. Filmde Natalie Portman'ın canlandırdığı esas kızın eşini aldatma olaylarına girilmişti, metinde öyle bir şey yok. Film biraz romantize edilmiş, macera ve aksiyon sosuna bulanmış, böylece X Bölgesi'nin bilinmeyeni, keşfedilecek bir kötülük olarak konumlanmış. Vandermeer çok daha fazlasını sunuyor. Arka kapakta Lovecraft'in adı anılıyor, onun öykülerindeki atmosferi andıran bir şeyler var gerçekten. Anlatıcılığında ilerlediğimiz biyolog kızın bahsettiği renk karmaşası Uzaydan Düşen Renk'in dehşet verici paletini anımsatıyor, açık havada klostrofobi yaşatacak bir şey. Bilinmeyenin korkusu da eklenince Yok Oluş'un dünyanın pek de bilinmeyebileceğini göstermesi her an gerçekleşebilecek bir distopyaya kapı aralıyor. Mikro bir distopya; yavaş yavaş genişleyen sınırlar parlak bölgeyi bütün dünyaya yayabilir ama öncesinde psikolojik bir çöküş başlamış zaten, meselenin PKD işi olmasını sağlayan paranoyaların doğuş noktası burası. On ikinci keşif grubu dört kişiden oluşuyor; haritacı, antropolog, psikolog ve biyolog. Karanlığın içlerine doğru ilerledikçe birbirlerine duydukları güven azalıyor ve neye inanacaklarını bilemez hale geliyorlar, PKD karakterlerinin yavaş yavaş kafayı kırmalarını anımsatan olaylar çıkıyor ortaya. Bunun yanında on iki gruptan sonrası da gelecek muhtemelen, Buzzati'nin çölüne yolculuk ediliyor sanki. Kafka'nın kafesi olarak da meşhur bir kule ve deniz feneri de var. Aslında süper bir karışım bu metnin içeriği, pek çok yazardan alınan tadı tek başına verebiliyor. Süper.
Grubun yola çıktığı andan sonrasını anlatıyor Biyolog. Küçük bir dikdörtgen kutu veriliyor kendilerine, eğer kırmızı ışığı yanarsa güvenli bir yere geçmeleri için otuz dakikaları olacak. Gerçi pek bir tehlike de yok, önceki grupların raporları arasında herhangi bir yaratık, mahluk, bir şey yok. Neyden kaçınılacak, nereye saklanılacak, hakkında pek bir şey bilinmeyen bu dünyada korunmak için ne yapılabilir, bu soruların cevapları belli değilken kutu biraz tırı vırı hale geliyor ki sonradan güvenlik duygusunun sürmesi için uydurulmuş bir şey olduğunu öğreniyoruz. Southern Reach nam devlet birimi yolladığı insanları denek olarak kullanıyor sanki, ikinci metinde X Bölgesi'nin otuz yıllık bir geçmişi olduğunu öğreniyoruz ve birime güvenmemek için karakterlerin ellerinde her türlü sebep var, keşiften dönen araştırmacıların yaşayan cenazelere dönmeleri ve bir süre sonra kanserden ölmeleri yüzünden başta biyolog olmak üzere diğerleri de durumdan kıllanıyorlar ama ellerinde bir şey yok, ilerlemek zorundalar, kandırıldıklarını hissetseler de. Önceki ekip on sekiz aydan sonra ortaya çıktığında birimden yapılan herhangi bir açıklama yok, paranoyaya katkı. Saat yok, pusula yok, araştırmacılara hiçbir şey verilmiyor, birkaç silah dışında. Defter veriyorlar bir de, günlük olarak kullanacaklar. Birbirleriyle pek etkileşmemeleri söylenmiş, özgün fikirlerinin korunması için. Ekibin başı olan psikoloğa güvenmiyorlar, birime güvenmiyorlar, birbirleriyle güven ilişkisi kuracak kadar yakınlaşmıyorlar, teknolojiyi kullanamıyorlar, elleri kolları bağlı bir halde ilerlemekten başka yapacakları bir şey yok. Üstelik her gün bir inleme geliyor kulaklarına, ormanın derinliklerinden bir varlığın sesi duyuluyor. "Sürüngen" diyorlar, bu varlıktan korunmak için birbirlerine yakın duruyorlar. İsim kullanmıyorlar, isimleri ellerinden alınmış durumda, uzmanlık alanlarının adları kendi adları olmuş. Bireysel yalıtılmışlığın yanında adımladıkları dünyadan da yalıtılmış durumdalar. Merhaba patolojik vakalar.
Biyoloğun görüleri ortaya çıkıyor, gelecekten yaşanacaklara dair. Kule'nin araştırılması sırasında -bazıları için Tünel, derinliklerinde nelerin gizlendiğini başta kimse bilmiyor- oylama sonucunda daha da derinlere iniyorlar, çıkıyorlar, bazı olayları Biyolog görüyor ama yorumlayamıyor, ne yaşanacağını bilmiyor çünkü. Kendi zihnine de yabancılaşıyor böylece, bir nevi depersonalizasyon yaşıyor. "Varış noktamıza ulaştığımız zaman ne eskiden olduğumuz kişilerdik, ne de gelecekte olacağımız." (s. 20) Sanki bir boşluk olarak biçimlenmişler, X Bölgesi'nde doldurulmak için. Ellerindeki silahların kontrolü psikologda, önceki keşif ekiplerinden bazıları birbirlerini vurdukları veya intihar ettikleri için uzunca bir süre silah verilmemiş ama on ikinci tayfaya veriyorlar, zira ne olduğu bilinmeyen bir tehdit var, insanları psikolojik olarak çökertiyor ve mideye çalışıyor daha çok, bağırsakları falan döküyor, bir şeyler yapıyor. Neyse, Kule'ye giriyorlar ve duvarlardaki yazılarla karşılaşıyorlar. Kutsal kitaplardan alınmış yazılar bunlar, biyoloğun görüşüne göre yavaş yavaş anlam kazanarak durumlarını anlatıyor. İlerleyen bölümlerde yaşananlar teker teker bu yazıların bölümlerine denkleniyor. Parlak, organik harflerden birini inceleyen biyoloğun suratına sporlar fışkırıyor bir ara, biyolog kendini müşahede altına alıp vücudundaki değişimleri gözlemeye başlıyor. Psikoloğun hipnotize edici sözlerinden etkilenmediğini fark ediyor ve kadının amacını merak etmeye başlıyor bir süre sonra, zira antropoloğun aralarından ayrılışını anlatan psikoloğa güvenmiyor, sonradan güvensizliğinin haklılığını anlıyor falan, psikolog gerçekten de bir şeylerin peşinde ama her şey büyük bir gizlilik içinde yürüyor.
Ayrılışlar, geri dönüşler, çatışmalar derken mevzu iyice ayyuka çıkıyor. Sürüngen'in fenerde çalışan adam olduğunu anlıyor biyolog, gerçi o adamdan geriye pek de bir şey kalmamış. X Bölgesi'ndeki bir şey, belki X Bölgesi'nin bilinci adamı ele geçirmiş ve bütün organik yapıları karman çorman hale getiren bir, "yaşam karıştırıcı" diyeyim, yaşam karıştırıcı haline getirmiş. Kule de bir organizma, her ne kadar uzaylıların varlığından bahsetmeseler de dünya dışından gelen bir yaşam formu olabilir veya doğanın bir savunma mekanizması olarak ortaya çıkmış olabilir. Dünyayı mahvettiğimizi, X Bölgesi'nin ise kusursuz bir yapıya sahip olduğunu düşünüyor biyolog bir yerde, dolayısıyla belki de doğa evrim geçirmiştir de X Bölgesi ortaya çıkmıştır, doğa kendi peygamberini göndermiştir belki, bilemiyoruz. Kule'yi araştırmaya giden biyolog, önceki ekiplerde yer alan araştırmacıların cesetleriyle karşılaşıyor. Katliam yaşanmış sanki, insanlar birbirlerini vurmuşlar, bir şeye ateş etmişler, belki delirmişler. Ne döndüğü belli değil. Biyolog alt katmanlara indikçe cesetlerden geriye kalan sayısız günlükle karşılaşıyor ve en tepedekilerden bazılarını inceliyor, kocasınınkini hemen buluyor. Kocası bir önceki keşif grubundaydı, biyoloğun bilinmeyene yolculuğunun kişisel bir sebebi var. Birazdan değineceğim ama önce yüzleşme sahnelerini anlatmalıyım. Sürüngen'le yüz yüze geliyor biyolog, özümseme ve taklit etme ihtiyacının vücut bulmuş haliyle. Biyolog kendi çıkarımlarını yapıyor, X Bölgesi'nin dünyaya saplanmış bir diken olduğunu düşünüyor, içindeki her şeyi kopyalayan bir diken, geri dönebilenlerin kopya oldukları bariz. Bizim dünyamızda bir süre ebleh ebleh yaşayıp kanserden ölüyorlar, biyoloğun kocası da dönüşünden altı ay sonra ölüyor. Deneme turları gibi; X Bölgesi dış dünyaya uyum sağlayabilecek organizmalar yaratmaya çalışıyor ve o da kendi deneyini sürdürüyor aslında, iki farklı dünya kendi organizmalarıyla birbirini sınıyor, test ediyor ve evrim geçiriyor.
Aile, geçmiş. Biyoloğun çocukluğundan itibaren anlatmaya başladığı kişisel tarih çoğu noktada X Bölgesi'nde yaşadıklarıyla bütünleşiyor, belki de kopyalanma sırasında bütün anılar canlandırıldığı içindir. Biyologla kocasının arasındaki sallantılı ilişki, biyoloğun mesleğiyle kurduğu gönül bağı, arkadaşlıkları, dostlukları, annesi, babası derken yaşam parçaları bir araya gelerek kopyanın özünü oluşturuyor. Kocasının günlüğünü okuyan biyolog, adamın uzaklardaki bir yerleşim yerine gittiğini anlıyor ve o da kocasının peşinden gidiyor, belki de kopyanın peşinden gidiyordur ama pek sanmam, kopya kanserden öldü. Yunuslar, kuşlar, X Bölgesi'nde yaşayan her canlı bir parça bilinç taşıyor, kocasının bir deniz canlısına dönüşmesinin kendisini pek de şaşırtmayacağını düşünüyor biyolog, yolculuğa çıkmadan önce dört gün boyunca günlüğüne yazdıklarını okuyoruz ve kadını yolculuğa çıkmadan önce bırakıyoruz, yazmıyor daha fazla, yola çıkıyor.
İç içe geçmiş iki farklı dünya. Yıkımları birbirine benziyor, anlamları da birbirine benziyor. Yaratılışın özüne yürüyen yaratılanları yok oluştan başka bir şey beklemiyor, büyük bir ironi. İlk kitap güzel, diğer ikisine de bakayım.
Yanıtla
4
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türk Sinemasında Şener Şen
Zamanın ötesinden geliyor bu. 2014'ten beri hakkında bir şeyler gevelenecek ama zaman olmadı, okuduğum her metin hakkında bir şeyler yazamıyorum, yetişemiyorum, çünkü yaşamam lazım. Evet.
Merhum Scognamillo'nun kendi deyişiyle "ilk oyuncu kitabı" bu, Şener Şen'in sinema serüvenine odaklanıyor. Scognamillo, Şen'in tiyatro oyunculuğuna gerekli yeri ayırmadığından ötürü okur tarafından eleştirilebileceğini ama alanının sinema olduğunu, bu yüzden mazur görülmesini söylüyor. Mehmet Güreli'nin hatırlattığına göre Romeo ve Jülyet'te uşak rolünde oynamış Şen, Scognamillo Şehir Tiyatrosu'nda oyunun açılış gecesine katılmış ama Cüneyt Türel-Tijen Par ikilisine odaklandığı için Şen'i hiç anımsamadığını söylüyor. Kısacası filmlere odaklanıyor yazar, bazı filmleri defalarca izlemiş ve ortaya bu çalışma çıkmış. Scognamillo, komediyi yaratan -tipleme veya karakter- oyuncunun biçimlenmesinde ticari nedenler, siyasal baskılar, zorlamalar vardır, olacaktır. Bu yüzden akarı kokarı olmayan meselelerle güldüren adamla düzene karşı kaygısı olan adamın komedisi farklılaşacaktır. Şablonlar çizilir, o şablonun dışına çıkmak risklidir, komik ve komedyen arasındaki farkı şablonlara karşı duruş belirler.
70'li yıllardan itibaren sinemaya ağırlığını koyan Şener Şen'in filmografisinde tek tip komediler olmadı, dolayısıyla oyuncu monografisi için zengin bir kaynakça halihazırda bekliyordu. Scognamillo filmlerden önce Şener Şen'in kısa bir biyografisini sunuyor. Sunar, monografik bir çalışma çünkü. Ali Şen'in Yeşilçam serüveni boyunca çizgisinden pek çıkmamasının oğul Şener Şen tarafından aşıldığı, bu yüzden Ali Şen'e göre Şener Şen'in karakter oyunculuğunun çok daha baskın olduğu söyleniyor. Nefret edilesi karakterlerdeki hoşlukları göstermek Şener Şen'in yetkinliğinde daha başarılı bir şekilde yansıtılıyor. Başlarda Şener Şen de tipik, karikatür rollerde görülüyor ama sonrasında kopup gidiyor. 1941'de Adana'da doğuyor Şener Şen, 1950'de ailesiyle birlikte İstanbul'a taşınıyor. Mekan Zeytinburnu. Biraz gecekondu çocuğu olduğunu, çeşit çeşit insanla iç içe yaşadığını söylüyor Şen, sıradan vatandaşlardan biri. Oyunculuğu için müthiş bir ortam ama işler umduğu gibi gitmiyor pek, Bakırköy Ortaokulu ve İstanbul Erkek Lisesi maceralarından sonra okuldan şutlanıyor, dersleri pek iyi değilmiş. Yeşil Tiyatro'da Cüneyt Türel'le birlikte sahneye de çıkıyor, sahnelerde görünmeye başlıyor ama Ankara Devlet Konservatuvarı sınavlarını geçemeyince Muş, Malazgirt ve İzmit köylerinde iki üç yıl öğretmenlik yapıyor. Zeytinburnu'ndaki bir iplik fabrikasında iki yıl işçilik, işportacılık, ehliyeti alınca Sirkeci-Kasımpaşa arasında şoförlük derken Ergun Köknar'ın desteğiyle, 1967'de Şehir Tiyatrosu. Sahnedeki kuru kalabalığın arasında bir figür, mızrak ve bayrak tutanlardan biri. Sonra çeşitli oyunlar, daha iyi roller derken 1980'e kadar süren tiyatro oyunculuğu sinemaya geçişle birlikte sona eriyor. Almanya macerası da var, 1980'de bir Alman tiyatrosu Türk işçiler için Türk tiyatrosu kurmak istiyor, Şener Şen aralıklarla Almanya'ya gidip geliyor ama iki yıllık süreçte tiyatrodan uzaklaşıyor, en sonunda da istifa ediyor.
Arzu Film'e katılmasıyla birlikte şanı da yürüyüp gidiyor Şen'in. Scognamillo, Arzu Film'in ve Ertem Eğilmez'in hikâyesinin henüz yazılmadığını ama yazılması gerektiğini söylüyor, Şen'in yaşamı üzerinden bu döneme biraz ışık tutuyor. 1976'da Arzu Film'e katılan Şen, Hababam Sınıfı filmlerinde yan rolüyle görülüyor. Badi Ekrem işte. Sonra Bizim Aile, Süt Kardeşler falan. Scognamillo'ya göre İlyas Salman ve Kemal Sunal'la zıt bir ikilinin olumsuz tarafını yaratıyor Şen, kötülükleriyle saf insanları punduna getiriyor sürekli ama kendisinden nefret ettirmiyor, Erol Taş'ın düştüğü duruma düşmüyor yani. Sebeplerini anlatmış Scognamillo. Neyse, Arzu Film 1984'te Namuslu'yu yapıyor ve Şener Şen'in başrolde olduğu filmler geliyor ardından, bir de günümüzde de süren Şener Şen-Yavuz Turgul dostluğu. Gerçi ilk kez 1979'da çekilen Erkek Güzeli Sefil Bilo'da birlikte çalışıyorlar, sonrasını biliyoruz. Yan karakterlerden başrole uzanan yolda şablonunu kırıyor Şen, bolca taşlamalı filmlerde rol almaya başlıyor. Züğürt Ağa'nın olayı ilginç, Yavuz Turgul fikrini Ertem Eğilmez'e söylüyor, Eğilmez böyle bir şeyin yapılamayacağını söylüyor ama Turgul bastırıyor biraz, Eğilmez onay veriyor, sonra, "Domaates." Muhsin Bey de yine ses getiren bir film, Uğur Yücel'i ilk gördüğüm film olabilir.
Kronolojik düzende filmler inceleniyor, Şener Şen'in oyunculuğu eleştirel bir gözlemden geçiyor, Scognamillo monografisini Stanislavski'nin oyunculukla ilgili düşüncelerini Şener Şen'in sanatıyla birleştirerek, çıkarımlar yaparak bitiriyor. Şener Şen'in kişiliği biraz var, oyunculuğu çokça var ve bir dönemin film endüstrisi var bu metinde, büyük bir oyuncunun sanatsal seyri. İyi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kabulleniş
VanderMeer ikinci metinde anlatı zamanında ileri geri atlayıp zıplayarak, bunu da karakter kadrosunu genişleterek kurmaca ustalığını konuşturuyordu, Kabulleniş'te işi bir tık daha ileriye taşıyarak üç farklı zaman dilimini birbirine doluyor, üstelik Müdür/Psikolog keşif gezisinin öncesinden itibaren anlatılıyor, Bölge'de başına gelenlerle ve sonrasıyla birlikte. Kontrol'ün ikinci metinde kafayı yediği SR bölümleriyle, ilk metinde Bölge'de geçen hadiselerle birlikte. Sağlam iş, VanderMeer sezgisel bir yeteneği yoksa çok çok iyi çalışmış bu metne. Her bir detayı ayrı ayrı not almak, aynı olayı üç farklı bakış açısından üç farklı anlatım biçimiyle anlatmak, bu anlatımı karakterlerin psikolojilerinden yola çıkarak kurmak, karakterlerin psikolojilerini ayrıyetten kurmak lazım, gerçekten deli işi. Karakterlerin rüyalarında gördüklerini olay örgüsünün içine gizlemek, bazen aşikar etmek falan, bu da işin başka bir boyutu. Yani zaten içinden çıkılmaz bir labirentte debelenip duruyorduk, Bölge ve SR yeterince belirsizlik yaratıyordu, anlatım tekniği de işin içine girince kaybolmamak için tutacak bir el arıyoruz, can havliyle boştaki elimizi tutuyoruz, böylece kayboluyoruz. Süper. Müdür'ün bölümlerinde ikinci tekil şahıs kullanılmış, bunu Butor'nun bir romanında gördüm, sonra bir iki metinde daha gördüm ama hatırlamıyorum metinleri şimdi. "Yapıyorsun, ediyorsun," tarzı bir anlatım. Müdür için söyleniyor, Müdür'ün serüvenini izliyoruz. Müdür Kule'deki karşılaşmadan sonra omzu zonklayarak Fener'in oralarda dolanıyor, "Yok oluş! Yok oluş!" diye haykırıyor. O sırada Biyolog geliyor, bu sahneyi ilk ciltte görmüştük. Hemen kesiliyor üstelik, Biyolog'la Müdür arasındaki konuşmayı yine ilk ciltte dinlemiştik ama fragman olarak karşımıza çıkıyor bu kez, bir bölümü, giriş mahiyetinde.
Saul Evans'ın bölümleriyle karşılaşmak tam bir sürpriz, Bölge'de dönüştüğü "şey" son derece tekinsiz ve acımasız görünüyordu, Müdür'ü hacamat etmesi gösterilmedi ama kadının bağırsaklarını dökmediği kalmıştı bir. Haliyle kendi halinde bir adam olarak karşımıza çıkması şaşırtıyor başta, sonra kuzeyden gelen bu eski vaizin sakin hayatına aşina oldukça doğanın sakinleştirici etkisini de görmeye başlıyoruz. Fener, deniz, kuşlar, ağaçlar ve küçük bir kasaba, hepsi bu. Bir de Charlie var, Evans'ın sevgilisi. Bekçi'nin içe kapandığı dönemlerde açılmasını sağlayan Charlie iyi bir dost, yaşamın sosyal rengi. Vaaz vermenin dışavurum olduğunu düşünen Evans için Fener'deki günleri çok sakin, Henry ve Suzanne ikide bir kendisini rahatsız etmeseler. Bu çift bir işler karıştırıyor, ikinci ciltte bahsedilen Teşkilat içinde başka bir teşkilatın üyeleri. Bölgedeki "teruvar"ı araştırdıklarını söylüyorlar, doğanın bilincine dair araştırmalar yapıyorlar ve çok saygısızlar, Evans'ın canı sıkılıyor bunları görünce. Yaptıkları işle ilgilenmiyor, bölgedeki anomalilerin belirmesinden haberdar değil, kendi psikolojisinin anomalisinden de haberi yok. Bölge'nin psikolojiyle ilişkisini düşünüyorum, Evans'ın babasından kaçarak geldiği Fener'de huzur bulduğu görülüyor, Gloria denen küçük bir kızla -zaman zaman da kızın annesiyle- takılarak eğleniyor da. Bu Gloria'nın büyüdüğü zaman Müdür olacağını, Psikolog kılığında Bölge'ye ve Fener'e dönüp Evans'ı arayacağını düşünmek zor. Sonuçta son görüşmelerinin üzerinden otuz yıldan fazla geçti ve geçmişin hatırlanması için büyük çaba gösterilmeli. Bu muydu Bekçi'yi şiddete meylettiren? Gloria gitmişti, araştırmacı çift Evans'ın sinirini bozuyordu, Fener'in merceğinde yapısal deformasyona uğrayan bir parça kayıptı, Charlie'yle aralarındaki mesafe bir türlü aşılamıyordu, Evans'ı vuran son şey depresyon mu olmuştu? Bölge'yi oluşturan başlıca etken Evans değil ama mevzuda rolü büyük. İlginç bir bitkiyle ve daha da ilginç bir parıltıyla karşılaştığı zaman eline diken batıyor, değişimin başlaması bu batıştan sonrasına denk geliyor. Bitki çekmecede bulunan, Kontrol'ün nereden geldiğini anlayamadığı. Telefonun hikâyesi de Müdürlü bölümlerde ortaya çıkıyor ama buna biraz daha zaman var.
Hayalet Kuş'un olduğu bölümler. Kontrol'ün psikolojik manevraları işe yaramayınca, Sınır da ilerlemeye başlayınca Kopya Biyolog/Hayalet Kuş ve Kontrol yükseklerden atlayarak Bölge'ye girmişlerdi, şimdi yürüyorlar ve topoğrafik bozukluğa ulaşıp gizemi çözmeye çalışıyorlar. Kuş'un kopya olduğunu bildiğini öğreniyoruz bu arada, anılarının kendisine ait olmadığını, bir şekilde zihnine yerleştirildiğini anlıyor, kopya olduğunun farkına varınca herhangi bir şey hissetmiyor, duyguları da dumura uğraşmış, belki de en başından beri herhangi bir duyguya sahip değildi. İkincisi daha olası. Ölülerle karşılaştıkları zaman da pek bir şey hissetmiyor, asıl Biyolog'un yaptığı hataları tekrarlamayacağını düşünerek bir parça öz güvene sahip olduğunu düşünebiliriz, bir şeyler hissetmeye başlıyor aslında. Bölge'ye girdikten sonra kendi topraklarında olduğunu hissetmeye başlıyor, SR'dekinden daha iyi bir durumda en azından. "Bir kopya orijinalden daha iyi bile olabilirdi, eski hatalardan kaçınarak yeni bir gerçeklik yaratabilirdi." (s. 41) Eskisinde hipnotize edilmelerini fark etmelerinden başka yenilik yok, SR'de duvarda yer alan, Fener'de de karşımıza çıkan yazı, kutsal kitaplardan birinden alınma o yazı okurlarını hipnotize ediyor, Evans'ın vaizleri için kullandığı sözlerden kırpıp duvara yazdığı yazı Bölge'yi bildiğimiz dünyaya taşıyan esas kaynak. Bunun yanında Kontrol'ün Müdür'ün çekmecesinde bulduğu bitki ve cep telefonu da var. Ayrıca bölgeden kaçıp gelen hayvanları da yiyorlarmış veya besliyorlarmış. Aslında Bölge'nin çoktan yayıldığını söyleyebiliriz, Sınır genişlemeden çok daha önce tohumlarını bizim dünyamıza serpmiş durumda. Müdür işlerin yoldan çıkışını uzun zaman önce sezmiş, ilk keşif ekibinden -kopyalanmadan- kurtulan tek insan, amiri Lowry'nin davranışları Bölge'nin ilk yayılma çabası olarak görülebilir. Adam SR'nin başına geçince Bölge'nin yorumlanamaz bir halde olduğunu, aslında yorumlanmak istemediğini söyleyerek keşif ekiplerinin bir anlamda işe yarar bir şey yapamamasına yol açıyor. Psikolojik sınır çoktan çizilmiş. "Lowry kendini X Bölgesi'ndeki dehşet verici anılarını tekrar tekrar yaşamak için sayısız yollar bulmaya mahkum etmişti. Asla tam anlamıyla özgür olamayacaktı, uzaklaştırma girişimi sonsuz bir kabullenmeye dönmüştü." (s. 55) Müdür'ün hezeyanları yavaş yavaş artıyor, gerçeklikle rüya arasında bir noktada Saul Evans'la karşılaşıyor, yıllar sonra. Whitby'nin çığlığı duyuluyor, dokuz yaşındaki Müdür zamanları ve kişileri karıştırmaya başlıyor. Zihnin dış kaynaklı tuzakları yavaş yavaş kuruluyor.
Bölge'nin oluşumu, Kuş'la Kontrol'ün yolculuğu, biçim değiştirenler, benliklerini yitirip daha bütünlüklü varlıklara dönüşenler derken karanlığın içinde bitiyor metin, sorulara doyurucu bir cevap vermeden. New Weird işlerin tepesinde yer alan bir üçleme, okuduğum hiçbir fantastik seriye benzemiyor, adı üstünde işte.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ehrengard
Karen Blixen'in takma adı Isak Dinesen, çoğu metnini takma adıyla yayımlamış. Nobel'i aldığı yıl Hemingway'in Blixen'le ilgili bir sözü vardı, ödülü Blixen'in hak ettiğine dair. İki kez Nobel'e aday gösterilmesine karşın kazanamamış Blixen, o da kahve üretmiş Afrika'da. Bence Nobel'i kazanmaktan daha çok tatmin eden bir iş kahve üretimi. Ödüle ihtiyaç duyulmayabilir ama kahve şart. Çalıştırdığı kölelere iyi davranmıştır umarım, yazdığı metinlerde o kölelerin teri var, bunun metinlerle bir ilgisi yok, o yüzden kafam karıştı. İyi bir yazar sonuçta. Yaşamı Orson Welles'tan Sydney Pollack'a pek çok yönetmenin ilgisini çekmiş, Pollack zaten Blixen'in Out of Africa'sıyla bir iki metnini daha çorba edip filme uyarlayarak Oscar almıştı, iyi de olmuştu.
Kısa bir metin, Küçük Bir Romans alt başlığı eklenmiş editör tarafından. Goodreads'ten çalıp çırpıyorum; Blixen'in yazdığı son metinmiş bu. Yaşlı bir hanımın anlattığı hikâyeyi dinliyoruz ve hikâyenin kökleri hakkında başka bir şey bilmiyoruz. "Hikâyenin ilerlediği yollar ve patikaları otlar bürüdü ya da onlardan iz yok." (s. 7) Sözlü edebiyat geleneğinin yazıda sürdürülmeye çalışılması, güzel. Hikâyedeki herkes ölüp gittiği için anlatılmış, bir hanedanın soy sürdürümü konusundaki bol skandallı, biraz hareketli, çokça estetik serüveni kulağımıza fısıldanıyor. Almanya'nın prensliklerinden birinde, ülkenin yönetiminde söz sahibi, forslu bir hanedanın iç meselesi, üç bölümde anlatılıyor. İsimler değiştirilmiş, soyluların kim olduklarını bilmiyoruz. Bilsek ne olur gerçi, Almanya'dan bir hanedanın veliahtı sanatla sepetle ilgilenmekten evlenmemiş, çocuk yapamamış, sonra biriyle tanışmış da onu hamile bırakmış, rezillik olmasın diye gelini bir şatoya kapamışlar, birkaç ay gizleyip çocuğu evlilikten sonra doğmuş gibi göstermişler, bilmem ne. Ben söylüyorum gerçeği, olay Wanderbünscherlerin başından geçiyor. Almanya'nın temelindeki çimentonun hanedanı. Artık gizeme mizeme gerek yok. Diyorum ama uydurdum, bilmiyorum. Öf.
Babenhausen Grandüküyle Düşesinin çocukları olmamış uzunca bir süre, on beş yıl sonra olmuş. Prens Lothar çok tatlı bir çocuk, ailesi tarafından çok seviliyor. Tabii halk da seviyor kendisini, zira başlarındaki insanların çocukları olmazsa babadan oğula geçen tiranlığı kim sürdürecek? Neyse, Grandüşes bir kız arıyor oğlu için. Şöyle soylu bir aileden gelen, gelin gibi gelin istiyor. Bakıyor ki çocukta iş yok, saraylarda onlarca davetten, tiyatro oyunundan eli boş geliyor eleman, hemen Cazotte'nin yardımını istiyor. Şans eseri orada Cazotte, Grandüşesin portresini yapıyor. Çok ünlü bir ressam, Avrupa'yı gezip sipariş usulü resim yapıyor, paraya para demiyor ve Don Juan olarak kalp çalıyor, av peşinde. Başlarda burun kıvrılan bir adam ama Prens Lothar'ın badaklığı ayyuka çıkınca yardımı isteniyor. Bu sırada anlatıcı giriyor araya, hikâyeyi nereden öğrendiğini anlatıyor. Cazotte, gençliğinde bir hiçken kendisini himaye eden ve sanat eğitimi almasını sağlayan soylu kadına bu olayı anlatan mektuplar yazıyor. Kadın, anlatıcının büyükannesi ve yaşlanınca çekildiği şatoda tek eğlencesi Cazotte'den gelen mektuplar. Normalde hiç kimseye böyle sırları anlatmayan Cazotte, velinimetini eğlendirmek için olayı bütün ayrıntılarıyla yazıyor. Anlatıcının söyledikleri üzerinden ilerlediğimiz gibi mektuplardan yapılan alıntılarla Cazotte'nin olaylara yaklaşımını, gözlemlerini falan görüyoruz. Bence olaylardan ziyade Cazotte'nin estetik anlayışını ve baştan çıkarıcılığını anlattığı bölümler daha dikkat çekici. Şöyle diyor bir yerde: "Sanatçının kâinata karşı takındığı tavır, tümüyle bir baştan çıkarıcının tavrıdır." (s. 13) Kierkegaard etkisi kendini belli ediyor, araya dereye "korku ve titreme" hakkında da bir şeyler sıkıştırıyor Cazotte, Don Juan'a benzetilmesi de yine Baştan Çıkarıcının Günlüğü'ne atılan bir tepik. Cazotte'yi anlatayım biraz, baştan çıkardığının karşısına bir daha çıkmadığını, en büyük kabusunun bir karşılaşma olduğunu söylüyor. Kadınları boşalttığı bir bardağa benzetiyor, bardak dolacak ama daima kendi içişi hatırlanacağı için sonraki erkekler kendisinin yerini doldurmaya çalışmakta başarısızlığa uğrayacak denekler olacaklarından habersiz bir halde, boş yere çabalayacaklar. Baştan çıkarma bir sanat, Cazotte de iyi bir sanatçı. Prens Lothar'ı değerlendirdiği bölümlerde Grandüşesin içini rahatlatıyor; çocuğun baştan çıkarıcılığı bildiğini ama başka bir şey aradığını söylüyor, Lothar da Cazotte gibi oldukça ince ruhlu ama daha sabit, sağlam bir şey arıyor.
Prenses Ludmilla ortaya çıkıyor, Prens Lothar'la pek yakışıyorlar. Hemen de sevişiveriyorlar, Cazotte'ye göre Lothar için düşünce ve eylem bir, dolayısıyla beklemiyorlar. Aileler anlaşıyor, iki genç evleniyorlar ama kız iki aylık hamile, dolayısıyla evlilikten önce sevişildiği ortaya çıkacak, halk ne diyecek buna, elalem ne der falan. Gözlerden uzak bir şekilde çözülüyor olay, uzaklarda bir şatoda küçük bir saray erkanı ağırlanıyor, Prens ve Prenses, birkaç uşak, Cazotte falan, hepsi şatoya yerleşiyor. Aylar gezintilerle, sohbetlerle ve yiyip içmeyle müthiş bir şekilde geçiyor. Ehrengard bu sırada geliyor şatoya, mezhep ayrılığı yüzünden bir tartışma çıkmayacağını garanti ediyor Cazotte. Ehrengard asker bir ailenin tek kızı, sağlam dövüşüyor, uzun ve güzel. Brienne of Tarth canlandı gözümde. Bence güzel bir kadın Brienne of Tarth. Neyse, ikinci bölüm başlıyor. Pek pastoral, Cazotte mektuplarında böyle söylüyor. Gerçekten de dağ bayır geziliyor, eğlenceler tertipleniyor, soylular kendi aralarında soyluluk oynuyorlar, Cazotte de kendine eğlence çıkarmaya çalışıyor ve Ehrengard'a sarıyor. Kızı kendine aşık etmeye çalışıyor ama kendisi de kapılıyor bir yandan, aralarında pek çok pastoral romantizm yaşanıyor, tabii uzaktan uzağa. Cazotte mektuplarında ne kadar gerçekçi bilmiyoruz, Ehrengard bahsinde söylediği bir şeyi alıyorum buraya: "Ya o zaman, diyorsunuz bana, yıkımı bir gerçek ve gerçeklik olmayacak mı? Tam da öyle dostum. Sanatın gerçekliğinin fiziki dünyanın gerçekliğinden üstün olduğu düşünülürse. Sanatçının her yerde ve bütün zamanlarda, gerçeklik hakkında sonsöz sahibi olan kişi olduğu göz önüne alınırsa." (s. 43) Babasının yokluğunda duyduğu yalnızlığı da araya sıkıştırıveriyor Cazotte, baştan çıkarıcılığına tipik bir sebep buluyoruz böylece.
Üçüncü bölüm bence beklenmeyecek bir şekilde kısırlaştırıyor anlatıyı. Hanedanın yan kolları bu ana kolu indirmeye çalıştıkları için dedikodu yayıyorlar, sonra şatoda çalışan bir hizmetçinin salak eşi bebeği kaçırıyor, Cazotte meseleyi çözmek için atına atlayıp harekete geçiyor falan, açıkçası hayal kırıklığı yarattı ama olsun, ilk iki bölümün hatrı yeter.
Fatih Özgüven çevirisi, güzel bir romans. Evet.
Yanıtla
3
3
Destekliyorum 
Bildir