Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Patafizikçi Doktor Faustroll'un Davranış ve Görüşleri
Doktor Faustroll olduğu düşünülmeyenden olanı çıkarıyor. Köylü Ekrem heykellerinden birini bir balerinin etrafındaki hava akımı şeklinde yapmış, balerini balerinin varlığını dışarıda bırakarak tasvir etmişti, benzer bir şey. Paris'in sokaklarında bir deniz yolculuğu bu şekilde mümkün. "Bir gölge-görüngü, bir görüngüye eklenen şeydir." (s. 25) Aslı 'patafizik olan patafiziğin tanımı yolculuktan önce verilmiş, anlatayım, metafiziğe eklenen şeyin bilimi patafizik. Metafizikle fiziğin arasındaki mesafe, metafizikle patafizik arasında da görülebilir. İstisnaları yöneten yasaları inceler ve bu evrene ek evreni açıklar, geleneksel evrene dair keşiflerin ötesinde yer alan ihtimallerin tekilliğidir. Bir açıdan bakıldığında yuvarlak olan saatin başka bir açıdan çizgi halinde görülebilme ihtimalini ve buna benzer sayısız ihtimali içerir. Gözlemciden kaynaklanır, dolayısıyla istisnai bakış tamamen özneldir, şeylerin gözlemlenmesi ve görünürlüğü istisnanın iki bileşenidir. Hızlı bir şekilde hareket eden bir cisme hızlı bir şekilde hareket eden cisim denir, bir de etrafındaki her şeyin hızla sabit kaldığı bir cisim denir. Çünkü cisim fenomenolojik bir cisimdir ve sayısız tanımı, sayısız anlamı, sayısız ihtimali vardır. Patafizik bir su damlasının gökyüzüyle yeryüzünü ayıran bir ayna olarak görülebilmesidir, aynı damlanın varlığını sabitleyen gökyüzünün ve yeryüzünün varlık sebebidir. Patafizik bir bilimdir, absürtlükler geçidi değildir. Sanrılardan ibaret bir anlatı türü değildir. Tek bir alternatif evren değildir. Algı kapılarının ötesidir, oraya ulaştıran maddenin verdiği keyfin türü değişse de menzil bellidir, kapı komşumuz olan evrene doğru ilerlerken bizimkine veda ederiz ve Faustroll'un zihnine bir göz atarız ama önce Jarry'ye bakalım.
Biraz Sözlük'ten çarptım, sağdan soldan bulup derledim. "Dünyanın ilk patafizik koleji öğrencileri; Jacques Prévert, Marcel Duchamp, Max Ernst, Raymond Queneau, René Clair, Boris Vian, Henri Jeanson, Jean Ferry, Michel Leiris, Joan Miró, Man Ray, Pierre Macorlan, Pascal Pia, Paul-Emile Victor, Maurice Saillet, André Martel, Armen Lubin, Roger Grenier, Baj, Siné" 20. yüzyılın başlarında has adamlar bu ilmi edinmişler, sonrasında Perec de kafa yormuş biraz. Jarry, metni 1898'de yazmış ama metnin basımı 1911'de. Kral Übü'yü Faustroll'un evindeki kitapların arasına sokarak kendisine de gönderme yapıyor Jarry, ne hoş. Dünyanın farklı biçimlerini görmüş birine göre kafayı yeterince kırdığı söylenebilir, metni -haliyle- son derece uçuk. Birkaç bölümden oluşuyor, birkaç bölümün içinde birkaç bölüm daha var, üstelik her bölüm birilerine ithaf edilmiş. İlk bölümde bir tebligatnameyle karşılanıyoruz; muhakeme usulü yasasının zırt maddesi gereğince Réne-Isidore Panmuhple'nin Faustroll'u bulması, adama borcundan ötürü karşılaşacağı sıkıntıları bildirmesi gerekiyor ama adreste kimse yok, hukuki işlemler konusunda bırakılan notta Faustroll'a doğrudan hitap ediliyor, eşyalarına el koyulacak ve nesi var nesi yoksa satılacak. İkinci bölümde Faustroll hakkında birtakım malumat var; "yirminci yüzyıl [-2] yaşındayken" doğmuş Faustroll, boyu atom çapıyla verildiğine göre pek çok atomdan oluştuğu söylenebilir ve atomların bileşeni onun boyu hakkında bir fikir verebilir böylece. Saç rengi, gözleri, çeşitli organları yine atomlar yardımıyla tasvir edilir. Kum rengi bir gömlek giyer, garip renklere sahip kıyafetlerinin yanında sağ işaret parmağının bitimine kadar taktığı rengarenk yüzükler de adamı gökkuşağına çevirir. Dönen cisimli bir cisme biner sık sık, bu dönen cisimli cisim bisiklettir ama bizim evrenimizde böyledir, Faustroll için böyle değildir. Öyledir.
Panmuhple haczi uygular, Faustroll'un ıvır zıvırına el konur. Verlaine, Rabelais, Mallarmé, Bloy, Lautréamont gibi yazarlar kalemin sabitliğinde kendilerini hareket ettirirler ve onca şey yazarlar, bazıları haczedilir yazdıklarının, sonra sandalye olsun, yatak olsun, hepsi gider. Satış gerçekleşir, Faustroll'un ödemediği kiranın tutarı kadar bir şey geçmez ele, Faustroll ortaya çıkınca işler hepten değişir. Adam havayı ve buharı geçiren ama suyu geçirmeyen torbalarla bir gemi yapar, yatak şeklinde bir gemi, kalbur biçiminde. Bu gemi, Faustroll'u ve hacizcisini, bir de insan dilinde, "Ha ha," demeyi bilen bir maymunu, Çıkık-Kıç nam bir mahluku yeni limanlara -binalara?- taşıyacaktır. Bu maymunun bahsinin geçtiği bölümde öğreniriz ki kıçından bir parça kesilip yanağına yapıştırılmıştır, böylece yanağı kıç, kıçı da yanak olmuştur. Tersle düz bir araya getirilmiştir, maymun kıçından konuşur hale gelmiştir. Bir de Antik Yunan harfleriyle yazılan bir diyalog verilir ama bunun çevirisi yoktur, Işık Ergüden bunu ya çevirmemiştir ya da tamamen saçmalandığı için çeviriye ihtiyaç duyulmamıştır. Antik Yunanca bilmediğim için bir yorum yapamıyorum. Sonuçta gemiye binilir, hareket edilir, gece boyunca oradan oraya aylaklık yapılır. Kızılötesi ışınlar, normal ışınlar, deli insanlar, normal krallar, özdeyişler ve pek bir şey diyemeyişler, arka arkaya sıralanan onca olay, mekan, deniz, sokaklar ve Paris, her şey biraz daha şaşırtır, biraz daha delirtir, histeriden çok uzak olmayan bir noktadan okuruz. Her şeyin öyleceliğine dair: "Üçüncü bir kral, hayvanların bile anlayabildiği ve bazılarının mükemmelleştirdiği cennet dilini buldu. Elektrikli kızböcekleri imal etti ve 3 rakamı biçiminde sayısız karınca saydı." (s. 46)
Çıkık-Kıç ölür, hayaleti musallat olur. Birçok insan olur, her biri arkada kalır. Panmuhple içtiği şeyin yardımıyla Faustroll için eşsiz bir yol arkadaşı olur. Yolculuk dini nitelikler de taşımaya başlar, kutsal mekanlar anılır, belki oralarda gezilir falan, Faustroll doğum yaşı olan 63'ün bittiğini göremeden ölür. Kendisi lineer zamandan azattır, insanın yaşam sürecinin kendisiyle bir ilgisi yoktur. Faustroll öldükten sonra Lord Kelvin'e bir mektup yazar ve izlenimlerini aktarır. "Hiçbir yerde ya da herhangi bir yerde" olduğundan pek çok olağanüstü şeye rastlamıştır, evrenin yapıldığı maddeyi araştırırken esire denk gelir ve sonsuzluğun yapı taşını anlamaya çalışır. Bu mektup verilerin değerlendirilmesini içerir, bir bilim insanından başka bir bilim insanına geçilmiş kıyaktır. Tanrı'nın yüzeyi formülleştirilir, retorik parçalarla filozoflar anılır, pek çok bilimsel çılgınlık aktarılır, örneğin hareketsiz olma makinesi. Ortamın doğasından yola çıkarak bir sabitin etrafında hareket eden her şeyi belirleyen uçuk bir makinedir bu, Laplace'ın imkansız determinizmine naniktir.
Jarry okuru uçurur ya da sıkıntıdan patlatır, okur nasıl görürse artık. Okunması gerekir ama, insanın ulaşabileceği uç noktalardan biridir.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarihi Kırıntıla
Lüneburg Varyantı'nda derinlerdeki acıyı dindirebilmek için genç bir satranç oyuncusunu yıllar boyunca biçimleyen, kendi bulduğu taktiği her maçta uygulatan ustanın amacına ulaştığını görüyorduk, mahvolmuş hayatının yanında öğrencisinin hayatını da mahvederek. Doğanın boşlukları sevmediğini düşünelim, bir kaybın veya başlı başına bir yokluğun yeri hemen doldurulur. Can, ablası Meral kaybolduktan sonra ablasının kitaplarını okuyor, ablasının odasında oturup bir anda ortadan yok olan kızın yaşamını -bir anlamda- kendi bedeninde canlandırıyor, yıllar boyunca. Üniversitede edebiyat okuyor, bir gazetenin kültür, sanat sepet işlerine bakan bölümünde çalışmaya başlıyor, basitleşeceğine karmaşıklaşan incelemeler yazıyor ve ablasını yine bulamıyor, yirmi beş yıl boyunca süren arayış nihayete ermiyor. Boşluk, Can'ın olduğu kişiyle doluyor. Anneyle baba için de aynı şey geçerli; anne 1992'deki kayboluştan sonra şiir dergilerini takip edip kızının birlikte olmak için evi terk ettiği, müstear isimle yazan şairi bulmaya çalışıyor. Telefonlar, görüşmeler derken bu olay edebiyat çevresinde küçük bir efsane haline geliyor. Şairi tanıyan yok, haliyle Meral'i de bilmiyorlar ama kızını bulmaya çalışan annenin, Sevgi'nin çabası yıllar boyunca sürerek boşluğu dolduruyor. Babanın uğraşı şair olabilmekten geçiyor, Taner yazdığı şiirlerle dalga geçilince masayı dağıtacak, insanlara kafa göz dalacak hale geliyor, şairleşme edimi müstear şaire doğru evrilmeyince, kızın yaşamına uzanacak bir yol yaratmayınca boşluğu sırf doldurmak için atılmış bir adım olarak kalıyor. Can başka bir koldan ilerliyor, şairlerle, sanat dünyasındaki insanlarla rahatlıkla iletişim kuracağı bir dünya yaratıyor. Rana'yla bu dünyada tanışıyor, arkadaşı Ali yine böyle bir uğraş sürecinde tanıdığı biri. Boşluk sanki biraz daha yoğun bir şekilde doluyor Can için. Aile doğa değil tabii, boşluk hep daha fazlasını talep ediyor. Yirmi beş yıldan sonra küllenen özlem, esintiyle yangına dönüşebiliyor.
1992'den itibaren 2000'lerin ortalarına uzanan bir zaman çizgisi, 2014'ten 2018'e uzanan başka bir zaman çizgisi, şairlerin anlattıkları hikâyeler ve her hikâyeden sonra Can'ın anlatılanlardan yola çıkarak yarattığı poetika. Bu dörtlü sırayı bozmuyor. I, II, III ve IV diyeyim bu bölümler için. I, Meral'in kayboluşuyla başlıyor. Ailenin yaşam standardı orta karar, baba harita mühendisi olarak çalışıyor, Meral'in kendi odası var. Bıçakçı'nın imgelerle dolu anlatımı kaba ayrıntıya girmiyor pek, bunları okur eşeleyip çıkarıyor. Yaşamları güzel gibi, her şey yolunda en azından. Aile, Meral kaçmadan önce de şiirle ilgili; Taner'in ve Sevgi'nin şiirle ve şairlerle ilgili fikirlerine yer veriliyor ve Meral 1992 yılının Aralık ayında, kırçıllı kumaştan uzun bir paltosu olan şaire aşık oluyor. En son Can görüyor onu, on dokuz yaşındaki ablası bavulunu alarak paltolu şaire doğru koşuyor. Koştuğu adamın şair olup olmadığı konusunda, eh, sonraki I'de şiir dergilerindeki şiirlerin incelenmesinden Meral'in odasında bulunan mektuba kadar pek çok iz var ama kesinlik yok. Sevgi, kızının şaire kaçtığını düşünüyor ve kestirip atıyor gerisini, istikameti belirledikten sonra aynı kanal üzerinden arayışına başlıyor. Dergilere edilen telefonlar, yazılan mektuplar, bir dünya şey. Sfenks imgesi, elma ve eskilik imgesi, pek çok imgeyi birbirine bağlıyor ve ailenin yaşadıklarını bunlara denkliyor anlatıcı. Bazen rahatsız edici boyuta varıyor bu, belki de ailenin şair bakışına sahip olduğunu aktarmak içindir. Meral gitmeseydi de aynı renklere sahip olacaklardı. Mesela, işte Meral kaçıyor, Can'ın düşündüğü: "Ablası Meral elinde çantası, koşarak paltolu bir şaire doğru gidiyordu. Palto uzundu ve Can'a kalırsa biraz elma biraz geçmiş kokuyordu. Şair ikisinden birden büyük ısırıklar almış sonra da ağzını paltosunun yeniyle silmiş olmalıydı." (s. 6) Hiçbir zaman kaskatı bir acıyla, duygu yoğunluğuyla karşılaşmıyoruz, her şey bir başka şeye dönüşmüş olarak çıkıyor karşımıza. Bir tek, şairlerden biriyle yapılan söyleşide şairin söylenen sözler üzerine döktüğü gözyaşı var, belki de saf duyguya en çok yaklaştığımız an. Tehlikeli bir yerde duruyor Bıçakçı'nın üslubu, müteşairliğe meyil sınırı zorluyor, belli bir noktaya kadar kurmacaya katkı sağlayan bu anlatı biçimi yer yer aşırılığa varacak gibi oluyor. Metnin tamamında var bu durum, şairlerle yapılan görüşmelerin ve anlatılan hikâyelerin ötesine uzanıyor. Poetikalarda sırıtmıyor tabii.
II'de 2014 yılı, Can bir gazetenin kültür sanat editörü. Üniversiteden arkadaşı Ali'ye göre geçmişten bir şey çıkarma çabası olarak şairlerin hikâyelerinden derleyeceği bir metin üzerinde çalışıyor. Şairlerin isimleri önemli değil, metinde hiçbirinin adı geçmeyecek. Müstearlığı Can'ın kendisi yaratıyor, hatta yaratmıyor bile, isimleri direkt yok ediyor. Can'ın sevgilisi Rana'ya göre Can gazeteci değil, ablasının izinde şairlerin peşine takılarak aradığını bulmaya çalışan biri. Can'ın şairleri küçük düşürmeye çalıştığını da ekliyor ama böyle bir çaba pek görülmüyor, belki ilk bir iki şairle yapılan söyleşilerde Can'ın azıcık sivri sözcükleri, dikkat ettiği ayrıntılar -sakala düşmüş kurabiye kırıntısı gibi- bu yönde ama poetikalar tamamen şiirle ve anlatılan hikâyelerle ilgili, geçen zamanla birlikte Can'ın arayışının hedefi ablasından hakikate, şiirin gerçekliğine ve gündeliğin gerçeklikten giderek uzaklaşmasına dönmüş durumda. Şairlerden biri Kendini Turgut Uyar Sanan Adam diye bir hikâye anlatıyor, delik deşik olmuş insanların normallikle başa çıkamamaları üzerine şahane bir metin. Hastalıklı bir normallikte var olma çabası hangi araçlarla, nasıl harcanır? Her şeyi olduğu gibi kabul etme fikrine ulaşıyor aile, yirmi küsur yıl sonra. Can her şeyin olabileceğini ve olduğunu düşünüyor sonunda, olurluğun içinden kendine en uygun parçaları çekiyor. Rana. Kitap. Şiir. Klişe sözleri ve kendine kattıklarını bir arada duymak Can için dengeye varma anlamına geliyor biraz, bence. Şairlerden birinin dediğine göre bir şeyin peşinden gitmek yaratıcı bir eylem, doğumu ve ölümü aynı anda barındıran. Bu tür sözlerin yongaları tertemiz süpürülür ama geriye de kalır bir şey, en azından hikâyeler kalıyor Can için. Bu hikâyeler Bıçakçı'nın Baharda Yine Geliriz'deki öyküleriyle aynı kökten geliyor, o zaman o metni bu metindeki şairler mi yazmıştır? Evettir. En azından böyle düşünmek güzel. Poetikalar yardımıyla yaşamı biraz daha köşelemek de başka şey. Gerçi yetersiz. Köşeler keskinliklerini kaybediyor zamanla. Hikâyelerde seksenli yılların insanlık dışı ortamı, Doğu'nun cehennemi andıran huzursuzluğu var, ayrıca Can'ın katıldığı eylemler -Bret Easton Ellis'in Glamorama'sından: "Ne kadar iyi görülürsen o kadar iyi görürsün."- toplumsal travmalarımızı bir bir sıralıyor ama kişisel travmaların penceresinden görüyoruz her şeyi, kapsayıcı olan şey içerdiklerini törpülüyor zamanla. Bu tür ayak izlerini bularak ilerlemek zorundayız, Bıçakçı'nın açtığı boşlukları okur doldurmalı çünkü doğanın boşlukları sevmemesi. Gerçi hiçbir yere ulaşmayan izler de var, Can'ın portakal reçeli yememesinin sebebi olarak gösterilen migren pek bir şeye hizmet etmiyor örneğin. Çok küçük parçalar bunlar, sihri bozacak ölçüde değil. Can'ın Meral'le ilişkisine dair pek bir şey anlatılmaması bir diğer iz, bu iz de anlatıya hizmet etmiyor. Öğrendiğimize göre ablasını dikizliyor Can, kızın orasını burasını mıncırıyor, bu kadar. Ablayla ilişki biraz daha derinleştirilmiş olsaydı Can'ın Rana'yla ve Rana'dan önceki sevgilisi Yeşim'le yaşadıkları için bir temel teşkil edebilirdi ama böyle bir kaygı yok, zira travmanın ötesinde bir şey göremiyoruz.
Kırıntılar yas sürecinin sonsuzluğundan doğuyor. Zamanın geçişi sağlıklı bir sürece yol açmıyor, boşluk biçim değiştirip duruyor. Kabulleniş yer yer kendini gösterse de yaşam bir kere bu kayıpla şekillendikten sonra başka kalıplara oturmuyor, yeninin içinden de benzer kırıntılar dökülüyor. Yokluğun parçalarına göz atıyoruz durmadan. Bıçakçı'yı da seviyoruz.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Antik Dünya
Toner mikro tarih içerikli gezisine çıkmadan önce Roma'da bir dolaştırıyor okuru. Çöp ve insan dışkılarının feci kokusu. Tabakhanelerde kullanılmak üzere sidik hazneleri var, insanlar sokaklarda işiyor. İşemeniz lazım mesela, tuvalet aramanıza gerek yok. Oracığa bırakınız. Geri dönüşüm sistemi muazzam. Tabii havaya karışan kokuya bir çare yok. Toprak sahipleri tütsülerle, buhurdanlarla dolaşırlarmış ama yine de leş gibi kokarmış ortalık. Sifon'da geçiyordu, 19. yüzyılda Thames bir yaz öyle bir kokmuş ki Parlamento Binası'nda millet birbirini gırtlaklayacak hale gelmiş, nehir ıslah edilmiş ama millet tifüsten kırıldıktan sonra. Kanalizasyon önemli bir şey, gerçi Roma'da şehir merkezinin belli başlı kamusal alanlarında kanalizasyon sistemi varmış, insanlar pisliklerini sokaklara atarlarmış. Çok uzak olmayan bir zamanda Fransa'da ve İngiltere'de de sokaklara atılırmış her şey. Eh, Britanya İmparatorluğu kendisini Roma'nın devamı olarak gördüğü için geleneği sürdürmesi anlaşılır. Başka, insanlar sokaklarda ölüyor, şehir kalabalıklaştıkça cesetler yakılıyor, şehir daha da kalabalıklaşıyor, daha çok ceset yakılıyor, şehre yanık insan eti kokusu da siniyor bir güzel. Kolezyum'da sayısız seyirci. Heykeller renkli. Heykeller boyanırmış eskiden, bembeyaz değillermiş. Kısacası antik dünyanın mimarisinden bilgisine her şey elimizin altında ama o dünyada yaşamak bambaşka bir şey. "Bu kısa kitapta yapacağım tek bir şey varsa o da bu aşinalık hissiyle mücadele olacak." (s. 4) En başta duyular karman çorman bir hale gelirmiş o zamanlara dönsek; renkler, kokular, yemekler her şey birbirine karışmış durumdaymış. "Homeros'un meşhur 'şarap rengi deniz' benzetmesi sadece rengiyle değil keskin, kekre tadı ve kokusuyla da ilgilidir." (s. 4) Şairanelikten çıkınca denizin leş gibi olduğu anlaşılıyor, gerçekte olan bu.
Eğitim faslı. Eğitim çok pahalı. Dönemin klasik metinlerini okumak ciddi bir külfet. Sadece varlıklı kesim şiir okuyor, bir şeyler yazıyor ve sanat aktivitelerini takip ediyor. Açık alanlarda Vergilius'un metinleri okunurmuş, toplum bu şekilde sanat sepet işlerine dahil olurmuş. Gelir uçurumu yüzünden. İnsanlar yoksul, rezalet şartlarda yaşıyorlar ama bu noktaya sonra geleceğim, önce zenginlere bakalım. Romalılar senatör seçilebilmek için iki bin aileyi bir yıl geçindirebilecek miktarı, bir milyon sesterius'u gözden çıkarmalıymış. Oha? Süper zenginlerin halk ayaklanmalarını engellemek için ayak takımına attıkları yemler var, örneğin birkaç ay boyunca her ay iki kilo domuz eti dağıtılırmış. Domuz pek yenirmiş bu arada, ulaşılması en kolay et domuz etiymiş. Bedava eğlenceler, göz boyayıcı bir sürü şey yapılırmış. Sosyal devlet anlayışına sağlık ve eğitim hizmetleri dahil değilmiş. Vergi toplanırmış deli gibi, savaşların giderleri halkın belini bükermiş. Kadınların sesi hemen hiç çıkmazmış, antik dünyada kadın olmak inanılmaz zormuş. Tecavüze uğrayanlar öldürülünce hak ettikleri söylenirmiş falan, insanlık dışı bir olay ama o zamanlar insanlığın ne olduğu üzerinde pek durulmadığı için normal. Kölelerin durumlarını biraz biliyoruz, insan bile değiller. Köpek muamelesi görüyorlar. Din her yerdeymiş, sokaklarda her türlü inancın izine rastlamak mümkünmüş. Braavos muydu, sokaklarındaki canlılığı hatırlayalım, gerçi o evrendeki hemen her şehirde benzer bir ortam vardı, G. R. R. Martin sokakların zenginliğini antik dünyadan çekip çıkarmış.
Doktorlar pahalı, zengin tayfa gidebiliyor doktora. O zamanın tıbbı içler acısı, kan akıtılıyor veya bitkilerle iyileştirme yoluna gidiliyor. Vücutta dört sıvı olduğu düşünülüyor, hastalıkların önce bu sıvıların dengesizliği yüzünden, sonraları iblisler yüzünden ortaya çıktığı sanılıyor. Kara safra, sarı safra, su falan, bunlar dengede değilse ölüme kadar yolu var insanların. Yaşam süresi haliyle kısa, yirmi beş yaşındaki bir insana yaşlı gözüyle bakılıyor. Genç kızlar yaşlılarla evlendiriliyor ki rahat etsinler, en azından eşleri ölünce ondan kalanları tırtıklayabilsinler. Seks her yerde. O zamanın eğlencesi bu, sokak köpeğinden biraz daha iyi durumdaki insanların başka türlü yaşayamaz. "Erkeklerin kadın, erkek, delikanlı, genç kız, kimi çekici bulursa birlikte olmak istemesi antik dünyada son derece normaldi. Gördüğümüz üzere tek önemli ölçüt, erkeğin sekste aktif taraf olup olmadığıydı. Erkek olmak, her anlamda üstte olmak demekti." (s. 36) Dipteler, okuma yazma bilmiyorlar, sokağın tarihinden geriye pek bir şey kalmamasının sebebi yaşama uğraşı yüzünden kayıt tutmaya vakitlerinin olmaması. Ekonomik belirsizlik korkunç; Mısır'dan gelen buğdayda belli bir rekolte tutturuluyor ama Roma'yı beslemek çok zor, en ufak bir sel baskını kıtlığa sebep olabiliyor. Buna rağmen Romalılar yiyip içmeyi seviyorlar, en büyük gider kalemini yiyecek oluşturuyor. Yeme-içme yerleri için sayısız sözcüğü varmış Romalıların, yemekler çok çeşitliymiş.
Duvar yazıları ilginç, grafiti kültürünün kaynağı antik dünya. Genelde kaygıyla dolu yazılar var duvarlarda. Fabllar da kaygıyla dolu, kurt ve aslan dolu onca fabl o dönemin insanının korkularını anlatıyor. En başta bebekler ölüyor, her gün sayısız bebek ölüyor, sokaklarda köpekler bebekleri yiyor falan, dehşet verici. Böyle bir dünyada yarını düşünmek gülünç. Dünü düşünmek de. Hep şimdinin kaygıları var. Meşhur bir mezar taşı yazısı var: non fui fui non sum non curo. "Yoktum. Vardım. Yokum. Umursamıyorum." Vasiyetimdir, ben ölünce bu benim mezar taşıma yazıla.
Kültürler arasındaki ilişkilere kaykılıyor Toner, İskender'le başlıyor. Helenistik zamanlar, Persler ve Yunanlar arasındaki ilişkiler, kültürlerin etkileşimi, demokrasinin evrimi, Doğu-Batı kavramlarının birbiri etrafında örülerek ortaya çıkarılması, pek çok mesele. Roma'ya geliyoruz. Tarihsel anlatıyı geçiyorum, ilginç noktalara odaklanıyorum. Diocletianus ve Konstantin anasını ağlatmışlar imparatorlukta yaşayan insanların. İlki dağılışı geciktirmiş ama aldığı vergilerle, artırdığı asker sayısıyla toplumu delik deşik etmiş. Konstantin ayrı bir hikâye. Hıristiyanlık için yaşam alanı yaratmış, merkezi bir otorite oluşturmuş. Kaybolmaya yüz tutmuş dinlerle ilgili bir kitap vardı ya, adı neydi, orada tahta az daha Zerdüşt bir elemanın geçeceği söyleniyordu. Hıristiyanlık ucuz kurtulmuş açıkçası; uzunca bir süre çok kapalı çevrelerde, az sayıda toplulukta varlığını sürdürmüş, Konstantin'e kadar. Sonrasını biliyoruz. "Kilise ezilenlerin yeraltı dininden varlıklı sınıfların rahat evine dönüşmüştü." (s. 63)
Antik dünyanın keşfi konusunda birkaç kilit noktaya eğiliyor Toner, bir bölümü buna ayırmış. Su değirmenleri ilk önemli kaynak. Halka sunulan yiyecekler bu değirmenlerden geçiyor, dolayısıyla sayıları, bulundukları yerler, kapasiteleri çok önemli. İkinci kaynak, kemikler. Pompeii'de bulunanların kısa bir incelemesi var bu bölümde, çok ilgi çekici. Kanalizasyonları söyledim. Akıl sağlığı bölümü de ilginç, benim aklımı kurcalardı zaman zaman. Sır ortaya çıktı: Hemen herkes deli. Bu kadar. Şaka, birçok kişi açlık sınırında yaşıyor, durmadan borç alıyor, birikim yok zaten, sosyal güvenlik ağı yok. "Dara düşen bir ailenin yapabileceği tek şey, çocuklar dahil her şeyi satmak ve yaşamak için dilenmekti." (s. 87) Her şey yolunda yani. Felaketler sıradan, her an bir facia gerçekleşebilir. Savaş çıkar, yanardağ patlar, meteor düşer, bok çukuruna düşülür, illa bir şey olur. Bunun dışında bence Oliver Sacks'e ilham vermiş olması muhtemel bir vakayı aktarıyor Toner, Galen'in bahsettiğine göre çanak olduğunu zanneden ve kırılacağından korkan bir adam varmış. Günümüzde de karısını şapka zanneden adam var, pek bir şey değişmemiş. Bir de şu: "Antik dünya hekimlerinden biri eşcinselliği ruhsal bir rahatsızlık olarak ele almıştır ama aynı durum, 1950'lerde Amerikan Psikiyatri Derneği için de geçerliydi." (s. 91)
Antik Yunan ve Roma'nın Batı için önemi anlatılıyor, aynı dönemlerde varlığını sürdüren Çin ve Roma arasında kurulduğu düşünülen ilişkilerden bahsediliyor, böyle bir metin bu. Burada bitirecektim ama çok ilginç bir olay var, onu da anlatıp bitireyim. Öncelikle birbirlerine göre çok uzakta bu adamlar, arada Persler var, Persler üzerinden birbirlerinin varlığından haberdar oluyorlar. Hatta birkaç temas girişimi oluyor, ilki MÖ 97'de. Çin Generali Ban Chao bir elçi gönderiyor ama başarısız oluyor. Ne konuda başarısız oluyor bilmiyorum, Toner da pek değinmemiş, kaynaklar sağlam değil söylediğine göre. Neyse, sonra Romalılar Çin'e adam yolluyorlar, İmparator "An-tun" (Antoninus Pius veya Antonine soyundan Marcus Aurelius) tarafından gönderilen tayfa MS 166'da Çin'e varıyor ama yanlarında getirdikleri hediyeleri Çinliler üfürükten buluyor, Roma'nın fakir olduğunu düşünüyorlar. Başka bir kaynağa göre MS 226'da Romalı bir tüccar Hanoi yakınlarına ulaşmış ama kesin bir bilgi yok. Anlatacağım asıl ilginç olay şu: MÖ 54'te Carrhae Muharebesi'nde Romalılar bir güzel tokatlanıyor, Persler büyük bir grup Romalı askeri esir alıyor, bu askerler doğu sınırına paralı asker olarak gönderiliyor. Bu askerlerden bir kısmı Han İmparatorluğu'na kaçıyor, Çin'in savaşçı devletleriyle savaşmaya başlıyorlar. Devamını Toner kendi anlatsın: "Çin tarihi, MÖ 36'da bazı imparatorluk askerlerinin bu devletlerden biriyle nasıl savaştığını ve 'balık pulu' düzeninde yaklaşık yüz adamla karşılaştığını anlatır. Roma savaş teknikleriyle ilgili bir şeyler bilen herkes Romalıların 'testudo-kaplumbağa formasyonu' dedikleri, bir grup askerin bütün gruba koruyucu bir kabuk oluşturmak için hep birlikte büyük kalkanlarını kaldırdığı düzene aşinadır. Bu Romalı kaplumbağa, Çin sınırlarına kadar gitmeyi başarmış mıdır?" (s. 104) Kafayı yiyecek gibi oluyorum böyle şeylere denk geldikçe, nasıl ya? Bayağı şey, Jet Li'nin ilk dönem filmlerindeki karakterlerin uçsuz bucaksız topraklarda sürdürdüğü savaşlara Kolezyum'dan Maximus çıkıp gelmiş, koskoca alanda küçücük, metal bir oluşum var. Kalkanlar arada iniyor, sağa sola mızrak atıyorlar falan. Çok garip ya. Meselenin devamı da var, ilgi duyanlar kitabı edinip okusun derim.
Bu kitabı alın, antik dünyalarda şöyle bir dolanın.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitaplık
Manguel'in Geceleyin Kütüphane'si tutkudan gözü dönmüş bir kitapseverin kitaplar, kitaplıklar ve kütüphanelerle ilgili araştırmalarına, incelemelerine yer veriyordu, bir de yazarın kendi kütüphanesini biçimleme serüveni vardı tabii, kütüphanelere boğuldukça boğuluyorduk, Pyne'ın fark yaratıp yaratmadığını merak ettim. Daha küçük bir ölçek kullanmış Pyne, Antik Roma'dan Cicero'nun ve birkaç kodaman arkadaşının kitaplıklarına değinip hızla günümüze gelmiş ve hareketli kütüphanelerden kitapların mekanla ilişkilerine kadar pek çok konuda fikir yürütmüş. Manguel'in metni kitaplara daha dönük, tarih boyunca kitapların düzenlenmesinden yanan kütüphanelere kadar pek çok konuyu içeriyor. Pyne kitapların anlamına eğilmiş, daha doğrusu insanların kitaplıklara ve kitaplara verdiği anlama. Yerleşime, mimariye, psikolojiye, pek çok şeye. IKEA kitaplıklarının yaşamlarımıza etkisi incelenmiş, bu bile çok önemli bir mesele. Kısacası Pyne'ın metni mutlaka okunmalı, Manguel'inkiyle paralellikleri var ama başka açılardan yaklaşmış mevzuya Pyne.
Cicero'yla başladık, adamın kütüphanesine gelip çalışabilmek için insanların Cicero'dan izin aldıklarını, Cicero'nun bir nevi randevu sistemi oluşturduğunu biliyoruz. Kendisi de dostlarının kitaplıklarını aynı şekilde ziyaret edermiş, zira o zamanlar kitaplar deli pahalı ve kilit altında tutuluyor haliyle. Buradan dünya tarihindeki kitaplıklara şöyle bir değiniyor Pyne, İnka düğümlerinden -metin olup olmadıkları tartışılır, hatta metin olmadıkları söylenebilir, kafa patlatmak lazım ama çok tembelim şu an, bilemiyorum- Antik Tibet Budist metinlerine pek çok tarihi kayıttan bahsediyor ve kitapların korunma biçimlerini anlatıyor. Raflar oluşturuluyor, kitapların muhafazası için çeşitli karışımlar icat ediliyor, Seneca, "İhtiyacını kadar alın arkadaşım," diyor, böylece gösteriş yapmak için kitap alanların bilgiye ulaşmak isteyenlerin kaynağını kurutmalarını engellemeye çalışıyor. Cicero kendine bir kütüphane yaptırıyor, evine yeni bir ruh geldiğini söylüyor. O zamanlar kitaplar ateş pahası, kütüphane yaptırmak çok çok daha ucuza gelmiştir. Sonuçta dizilişler, düzenlemeler, kitaplar ve raflar anlatılıyor bu giriş bölümünde. Kitaplık, kütüphane, Kindle, metnin muhafaza edileceği fiziksel ve elektronik ortamlar hakkında kısa bir değini. Sonrasında ilk bölüm, zincirli kitaplıklar. Hereford Katedrali'nde kitaplar zincirlenmiş bir halde duruyor. Ciltlerin üzerine takılan kilit, raflara takılan başka bir aparata takılıyor, kitaplar bu şekilde korunmuş Ortaçağ'da. Benedikt rahipleri Aziz Benedikt'in koyduğu kural uyarınca kütüphaneden kitap alarak günde birkaç saat boyunca okumak zorundaymışlar, kitaplar kiliselerde toplanmış açıkçası, 14. yüzyılda zincirli kütüphaneler İngiltere'de resmi kurumlar haline gelmişler. Sanayi Devrimi öncesinde bu kütüphanelerin halka açılmasının Batı dünyasını fişeklediğini okumuştum bir yerde, bilgiye kolaylıkla ulaşılınca bilim almış gitmiş tabii, bir de Kraliyet Akademisi miydi, orada açık dersler verilirmiş. Çoğu bilim insanı o derslere katılıp gördükleri açık deneyler karşısında akıllarını kaybetmiş ve hemen bilimsel çalışmalara başlamış falan, bir dünya hikâye var. Kısacası bilginin özgürce ve sınırsızca yayılması dünya için, insanlık için iyi bir şeydir ama hareketli harflerin kullanılmaya başlanmasına kadar kitapların çoğaltılması çok paraya mal olduğu için zincirli kütüphaneler çağı uzunca bir süre devam etmiş. Kitap hırsızlarına karşı edilen lanetlere de yer vermiş Pyne, Manguel de yer veriyor bunlara, çok komikler. Şiir biçimindekiler var, Mesih'in adı geçiriliyor ve kitabın yerine konması isteniyor, aksi takdirde ilahi bir sopanın gökten kafaya düşeceği söyleniyor falan. Çalınmaları zor gerçi. Pyne böyle bir kitabı eline almış, en az 9 kiloymuş kitap, cildi inanılmaz kalınmış, zor taşınıyormuş. Hereford Kütüphanesi bu kitaplardan yüzlercesine sahipmiş, I. Elizabeth'in ve 450 yıldan fazla bir süre sonra II. Elizabeth'in bu kütüphaneyi iyileştirme çabaları oldukça etkileyici, Britanya tarihi açısından bir anıt durumuna gelmiş burası.
Başka bir zincirli kitap türüne geçiyor Pyne, e-kitap olayında Kindle-Amazon zincirinden bahsediyor. Gerçi bir dünya platform ve e-okuyucu çıktı, zincirler hiç olmadığı kadar zayıf artık, kırık hatta. Kitaba ulaşım artık çok kolay, biraz araştırmayla istenen kitabın PDF'i büyük ihtimalle bulunabiliyor. Bunlar için raflara da gerek yok üstelik, raflar evrim geçirerek birkaç devrenin içinde duruyor artık. E-kitap, basılı kitabın taşıdığı birkaç bin yıllık anlamı sarsmış, biraz değiştirmiş durumda olsa da bildiğimiz kitaplar uzunca bir süre daha ortalıkta dolanacak gibi gözüküyor. Ödünç verme olgusu bile kitabı kendisinden öte bir noktaya koyuyor, zira kitaplar insanlarla olan ilişkilerimiz ölçüsünde farklı anlamlar kazanabilir. Burada güven ve samimiyet meselesi var örneğin. Sonuçta "Mağara Adamı Etkisi" de basılı kitapların varlığının bir süre daha garanti altında olduğunu gösteriyor. Bir süreliğine. İşlerin nereye gideceğini bilemiyoruz, binlerce yıldır süren bir okuma geleneğimiz var, Sokrates'in kitaplara ve yazılı kültüre giydirmesinden beri çok zaman geçti, okumanın getirdiği onca zenginliği sağlayacak, daha fazlasını da katacak bir boyut alırsa bilgiye ulaşmanın henüz bilinmeyen bir biçimi, o zaman seyreyleyin değişimi. Bu kadar boktan bir cümle de kurmamıştım uzun süredir, iyi oldu. Neyse, kısacası raflarımız bir müddet daha yerli yerinde duracak. Ben şahsen bunca kitabı ne yapacağımı düşünüyorum, varlıkları anlamlarını yitirdi, nefes alamadığımı hissediyorum, hepsini satıp savıp işi tamamen dijitale dökeceğim sanırım. Üç bine yakınlar, istifçiliğe doğru kaydığımı düşünmüyorum ama bunu bir istifçi de düşünmeyebilir. Seneca'dan çağlar öncesinden gelen azarı yedim, utandım.
İkinci bölüm, kitaplığa konulan şeylerle ilgili. Çocuk kitaplıklarıyla başlıyor Pyne, çocukların okuması gereken şeylerle. Hemen Pennac'ın Roman Gibi'si geliyor akla, çocuklara neyi okuyup neyi okuyamayacaklarını söylemek ne kadar sağlıklı? Bu kararı onlara bırakmak gerekiyor aslında, ellerinden attıkları bir kitabın zamanı gelmemiş olabilir, zamanı hiç gelmeyecek olabilir, o halde bekleyeceğiz. Şöyle, lisedeyken Suç ve Ceza'yı, Karamazov Kardeşler'i falan okurken kaçıp giden anlamların farkına varıyordum ama onları yakalayamıyordum, çok büyük bir şeyin karşısında hissedilen yetersizlik duygusu baskın çıkıyordu. On beş yıl geçti, otuz bir yaşındayım ve biraz daha anlayabilirim sanırım, bu yüzden Dostoyevski'nin metinlerini topladım, bu kez çevirmenlere ve yayınevlerine de dikkat ettim tabii, şimdi tekrar okuyacağım. Kitaplar kişisel tarihi, sosyal durumları belirliyor bu açıdan, sahip olunanların yanında diziliş biçimleri de bunlarla alakalı. Kitap ölçeğinde inceliyoruz bunu ama yaşamımızın her alanı için de düşünebiliriz; şeyleri nasıl düzenleriz, yerleştiririz ve atarız? Psikolojik boyut da giriyor işin içine, sonuçta bilişsel bir imzamız var, kitaplık bizim bilincimizin yansıması haline geliyor. Ivır zıvır koyuyoruz bazen kitaplıklara. Biblolar, süs bitkileri, bir sürü şey. Pyne günümüzden çok uzaklaşmadan yolculuğa çıkarıyor okuru, geçmişin ve şimdinin kütüphanelerini, kitapları düzenleme biçimlerini anlatıyor. Hareketli raflar, temellerinde kitaplıkların bulunduğu, ağırlığının kitaplıklara paylaştırıldığı binalar, çok çeşitli bakış açıları sunuyor Pyne. Ray Bardbury'ye ve Neuromancer'a bile değiniyor, bilimkurgu çağında kitaplıkların imlerini ve anlamlarını irdeliyor. Süper.
İyidir, İthaki'nin yeni serisinin ilk metni. Sıkı okuru direkt çekecektir zaten. Sıkı olmayan okurlar da rahatlıkla okuyabilirler. Bir de Ümid Gurbanov çevirisi, sevdiğimiz adam bu dünyaya da adım attı. Falsosu aşikar bir cümle dışında büyük bir problemi yoktu çevirinin, iyi iş çıkarmış bence.
Yanıtla
0
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Psikobüyü
Orijinal adında herhangi bir noktalama işareti yok, kapakta var. Bilemedim, orijinalini kullanıyorum.
Jodorowsky'yi Dune'un yönetmenliğini yapacakken mevzunun direkten dönmesi vesilesiyle duymuştum, sonra Ekin otobiyografik öğeler taşıyan bir filmini izletti, hastası olduk. 2018'e gireceğimiz gece Kadıköy'e gidiyorduk, beş dakikalık yolumuz kalmıştı. "Dönüp devam filmini de izleyelim mi ya?" dedi Ekin, "Dönelim," dedim, o gece ikinci filmi de izledik. Gerçeğin Dansı ve Sonsuz Şiir tarafımdan iki defa daha izlendi sonradan, hayali bir çizgi üzerinde yürüyen iki şair arkadaşın kapılardan, bacalardan, zilini çalıp ev sahiplerinden geçmek için izin aldıkları evlerden geçip gitmeleri aklımda, unutamayacağım sanırım. Gerçekten yapmışlar bunları, Jodorowsky performans sanatlarına bunun gibi eylemlerle başladıklarını söylüyor bir yerde. Şili şiir gibi yaşanan bir ülkeymiş, Meksika da oldukça gerçek üstüymüş, Jodorowsky'nin hayal gücü için ideal ortamlar. Latin Amerika'daki cunta ve sömürü zamanlarında insanlar hikâyeler uydurmaktan, bulutları buluttan başka her şeye benzetmekten ve her türlü doğaüstü mevzudan inanılmaz hoşlanırlarmış, biz Zambra vasıtasıyla biliyoruz biraz. Neruda da var, onu da yazalım, Victor Jara'nın şarkılarından bir şeyler çıkarabiliriz, kendi adıma başka da kaynağım yoktur, sağdan soldan duyduklarım kadar. Neyse, bu ortamda büyüyor Jodorowsky, son filmlerinde anlatıyor zaten kendi dünyasını, bireysellikten öteye uzanan bir sihir var o topraklarda.
Jodorowsky başlı başına bir olay. Yönetmen, şahane filmleri var. Çizgi romancı, Giger gibi şahane adamlarla çalışıp şahane çizgi romanlar yaratmış. Incal en bilineni belki de, Moebius'la yarattığı, Türkçeye de çevrildi zamanında. Gerekli Şeyler basmıştı en son, nadir bulunuyor şimdilerde sanırım. Başka, roman, öykü ve oyun yazarı. Bir de metafiziksel meselelerle uğraşıyor. Tarottur, psikobüyüdür, bu tür şeyler. İki röportaj var bu kitapta, ilki Jodorowsky'nin yaşamına eğilip kalkıyor ve büyülü meselelere, Aristo'nun şfass diye kestiği ve günümüzde de iki ayrı kutupmuş gibi değerlendirilen duygu-mantık ikilisine yönleniyor. Psikobüyü aslında çok derin bir olay, büyü kısmının canlandırdığı imgelerle pek ilgisi yok. Abra kadabralar değil olay, iki kutbu birleştirme çabasıyla ortaya çıkan bir nevi parıltı yakalama olayı. İnanmayanların iyileşemediğini söylüyor Jodorowsky, bedenden ve maddi dünyadan çok daha fazlası olduğunu, hatta bu fazlalığı fazlalık olarak görmemeyi şart koşuyor. Psikanaliz, meditasyon, performans sanatı, hemen her sağaltıcı etkinlikten biraz almış adam, ortaya gayet akla yatkın, kalbe de yatkın bir tedavi şekli çıkarmış. Ne güzel. Genelde korkularla yüzleşme hadisesi üzerinden yürüyor olay. Hacimli bir röportaj bu ilki, enine boyuna anlatıyor Jodorowsky. İkinci röportajda yine psikobüyüyle alakalı temel edimler var, yaratıcılık üzerinde durulmuş bu sefer. Guruluğa doğru bir meyil var, kolayca Osho gibi biri olabilirmiş Jodorowsky ama istemiyor bunu, iktidar ona oldukça uzak, ilişkilerinde üstünlük kaygısıyla hareket etmiyor, son derece özgürlükçü. Zamanında kendisinin de çokça hata yaptığını söylüyor, oğluyla ilgili bir anısı var; anne ve oğul Fransa'ya gidiyorlar, yıllar sonra adam oğlunu görmek istiyor ve annesi oğlanı babasının yanına yolladıktan sonra ölüyor. Oğlanın içinde bir yara olarak kalıyor bu, yapıcı bir psikobüyü tedavisinden sonra oğlan travmasından kurtuluyor ve baba-oğul ilişkisi sağlıklı bir zemine oturuyor nihayet. Böyle pek çok hadise anlatılıyor, Jodorowsky'nin mektuplarla dolu bir defteri var, sonlara doğru birkaç ilginç vakayı aktarıyor. Şöyle şeyler; mesela tacize uğramaktan korkan bir kadın var, yardım istiyor, Jodorowsky kadına mini etek giyip mekanlarda takılmasını söylüyor. Tabii bu kadar basit değil, arada yapması gereken bazı eylemler var. Sonuçta kadın korkusundan kurtuluyor. Jodorowsky bu işi ücretsiz yapıyor, tek isteği iyileşen insanların süreci anlattıkları bir mektup yazmaları. Bu kadar.
Son bölümde Jodorowsky'nin öğrencilerinden birinin yazdığı makale var, hocasını ve psiko-büyünün niteliklerini anlatıyor. En baştan gireyim ben, işaretlediğim bölümlerden gidiyorum. Jodorowsky, ön sözde tıbbı tamamlayıcı bir tedavi biçimi olarak öneriyor psikobüyüyü. İnanç sadece dinlere karşı duyulan bir şey değil, insan birçok şeye inanabilir, neden buna da inanmasın? Dünya mucizelerle doluysa bir tanesine olsun inanabiliriz. Evet. Sonrasında Giles Farcet ile söyleşi faslı geliyor. Farcet, Jodorowsky'nin yaşadığı ortamı ve sihri anlatıyor. "Burası bir şiirsellik pınarı, çok fazla olmalarına rağmen hükmedilmiş bir sürü enerjinin buluştuğu bir alan..." (s. 19) Büyücü diyeceğim bundan sonra Jodorowsky'ye, Büyücü'yle ilgili birkaç anı, birkaç esrarengiz rastlantı arka arkaya sıralanıyor. Büyücü ilk defa karşılaştığı birine en derinlerdeki sırları bir anda söyleyip insanları şaşırtırmış, altıncı hissi çok kuvvetliymiş. Eh, büyüyle ilgili ustalığını ilerletirken takıldığı şifacılardan, otacılardan çok şey kapmış ve çocukluğundan itibaren görülen dünyanın ötesiyle büyümüş biri için normal. "Jodorowsky için bol acılı, Latin Amerika tadında bir bodhisattva diyebiliriz..." (s. 26) Deli bilgeler ırkından gelen, mistik, içsel açıdan zengin, karnaval gibi bir adam Büyücü, helal. Yardımına ilk koşan şiir olmuş, ellili yılların şairleri, şair gibi yaşayanlar -beş şair sayıyor Büyücü, en başta Neruda var- yaşamla mücadele etmede katı gerçekliği kırmak için dayanak olmuşlar. Şiir gibi yaşamak, bunu arkadaşı Lihn'le anlamaya çalışıyorlar. Çizgi muhabbetini anlattım, pek çok performans sergiliyorlar bunun dışında. Altı delik bir valiz, içi bozuk para dolu. Kalabalık bir yerde yürüyorlar, valizden paralar dökülüyor, millet bozuklukları toplarken izdiham oluyor falan. Büyücü Paris'e göçtüğünde Mistik Kabare'yi kurduğu zaman bu performansların üzerine bir şeyler inşa etmeye çalışıyor. Bu süreci detaylarıyla anlatıyor, çok ilgi çekici. Toprağın bile ikide bir, Büyücü'ye göre altı günde bir sallanıp durması ülkeyi yeterince gerçek dışı bir hale getiriyormuş bu arada. Şili deprem kuşağının en babalarından birinde bulunuyor, dağlardan çıkarabiliriz biraz. Zambra'nın da depremli bir metni vardı, neydi onun adı? Neyse, bu performanslar için, "içimizde normalde bastırılmış ya da uyuşturulmuş enerjilerin dışa vurulması" diyor Büyücü, bu performansların yıkıcı değil yapıcı olmasını sağlamaya çalışıyor gençliğinden itibaren. Birkaç kötü sonuç, insanların kışkırtılmasıyla ortaya çıkan facialar ders olmuş Büyücü'ye, yapıcı olmaya başladığı noktada psikobüyü de ortaya çıkmış gibi geliyor bana.
Şiiri tiyatro yapmak için terk ettiğini söylüyor, tiyatro onun için kendini tanımaya yardımcı olan bir araçmış ve tiyatroda "geçici panik" dediği bir gösteri biçimi, tipik anlatının yerine geçmiş onun için. Uzun uzun anlatıyor, geçiyorum buraları. "Happening" dediği bir şey var, anlık şovlar. Örnekleri bir ara çok meşhurdu, AVM'lerde bir anda Kahtalı Mıçe söylemeye başlayan koroları, orkestraları hatırlarsınız. Büyücü bunları altmış yıl önce düşünüyor ve hayata geçiriyor. Meksika'daki panik gruplarında yaptığı şeyler, seyircilerin tepkileri falan çok fantastik. Hayvan bağırsakları, haçlara asılmış iç çamaşırları, bir dünya şey. Piyano yakıyor sahnede mesela. Allen Ginsberg ve Lawrence Ferlinghetti -çok yaşa!- izlemiş bir şovunu, Ferlinghetti o kadar etkilenmiş ki kendi yayınevinin süreli bir yayını için Ayinsel Melodram'ın açıklayıcı, kısa bir özetini isteyip yayımlamış. Süper. "Yaratıcı-oyuncu-seyirci" üçlemesini yaratmaya çalışıyor Büyücü, yarattıkça kendisini ve izleyenlerini sağaltıyor, değiştiriyor ve bambaşka bir dünyayı mümkün kılıyor. Breton'un kendisine verdiği bir kitaptan çok etkilendiğini araya sıkıştırıyor, aslında bu sağaltımın hemen hemen bütün detaylarına değindiğini söyleyebiliriz. Lüsid rüyalanmayla dişil orgazm yaşaması ve bir tanrının kendisine sahip olması dahil. Geldiği noktaya adım adım ulaşmış Büyücü, gerçekliğin son derece oynak bir şey olduğunu anlayarak. Beyindeki birkaç elektrik akımından ibaretiz, aslında var bile değiliz, hangi kitap olduğunu hatırlamıyorum ama böyle bir bölüm vardı. Büyücü bu bilgiye başka bir yoldan, sezgisel bir biçimde ulaşıyor. Anlattığı bazı şeyler, eh, gerçekten inanç gerektiriyor. Dünyanın öbür ucunda olmak istediği bir gün hiç yoktan bir multimilyonerle tanışıyor, onun uçağına atlayıp gidiyor oraya. Gerçekten istersek, yaşamın sihrini yakalarsak mümkünmüş bunlar. Bilemiyorum ama yargılayacak değilim, okurluktan ileri gitmemek gerek.
Proust'un ve Kafka'nın hasta olduklarını düşünüyor Büyücü, bununla bitireyim. Kısır yaratıcılıklarında kısılı kalmışlar ve öteye geçememişler, bu yüzden Proust'u okuyamıyormuş. Tek bir bilinçte hapsolmak, gördüğü şey bu. Yoruma açık. Elden öper. Süper metin.
Yanıtla
8
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mermer Yalıyar
Anlattığı olaylardan uzak bir zamandan sesleniyor anlatıcı, geçmişi acıyla hatırlıyor ve o acıların arasından mutluluğu çıkartmaya çalışıyor. Daha büyük yaralar açılıyor, daha büyük mutluluklar için. Büyük Marina'da yaşayan keşiş tayfasının günleri çiçeklerin, dağların, tepelerin ve bayırların arasında geçiyor. Cennette birkaç gün. Bağlarda içilen şaraplarla, sohbetlerle değişen mevsimler kendi sözcüklerini sunuyor. Manastıra -metinde pek bahsi yok, yaşam alanı olarak yer yer karşımıza çıkıyor- dönüş yolundaki Horozlu Kapı ve mermer yalıyarlar, anlatıcının imgelemini dolduran başlıca yapılar olarak gözüküyor. Ayın ışıkları altında yıkanan doğaya insan yapıları pek az giriyor. Anlatıcı bu atmosferde her şeyi algılayabilmek için sanki özel olarak donandıklarını söylüyor; gölgelerde kül rengi eski ruhlar yaklaşıyor, kilisenin çanları uzaklarda evin yolunu gösteriyor, tanıdık izler eve dönüş yolunu gösteriyor ve keşişlerin dünyalarını biçimliyor. Manastırda Otho Kardeş'in herbaryumunda sayısız bitki ve yaprak var, iç mekanda da doğanın bir minyatürü kurulmuş durumda, dış dünyayla iç dünya birbirine geçmiş. "Bilir misiniz, bu yaşamın acılarını değil, coşkunluğunu ve yabanıl doluluğunu anımsadığımızda gözlerimiz dolar." (s. 12) Huşu içinde yaşayan tayfa günün her vaktinde yapacak bir iş buluyor. Yaprak toplamak, yürüyüşlere çıkmak, hepsi uzun zaman sonra özlenen ve ardından gözyaşı dökülen şeyler. İnsanlar da hatırlanıyor, Otho Kardeş sıklıkla karşımıza çıkıyor, aşçı Lampusa ve anlatıcının küçük oğlu Erio da yer yer kendilerini gösteriyorlar. Erio kaya aralıklarında yaşayan yılanları pek seviyor. Bu yılanlar yavaş yavaş çoğalacak ve "ateşböcekleri" denen serseri takımı ortaya çıkınca saldırganlıkları artacak. O zamana kadar insanların seslerine farklı tepkiler vermeleriyle Otho Kardeş'in dikkatini çekmelerinden başka bir işlevleri olmayacak.
Geçmişi hakkında anlattıklarına göre Alta Plana'nın özgür halkı için zamanında savaşmış anlatıcı, eski bir asker olduğunu düşünebiliriz. Önceki yaşamına kısa kısa değiniyor, manastıra kapandıktan sonra savaşla dolu günlerini hatırlamak istememesi doğal bir şey, şiddet olaylarının patlamasıyla duyduğu korku, cennetin aslında cehennemin devamı olduğu hissi ortaya çıkana kadar. Travmadan uzaklaşmak için sürekli bir geri çekiliş, doğanın en küçük parçalarına bile yoğunca odaklanmış bir bakış, Moritanyalıların İhtiyar Efendisi Başormancı ortaya çıkıp huzuru yok edene kadar insanlarla ve doğayla ilişkileri yansıtıyor. Kaosun belirmesiyle Başormancı'ya daha yakından bakma şansımız oluyor, geçmişteki savaşlardan kalma bir yiğitliği, etrafında efsanelerin örülmesine yol açan bir büyüklüğü var. Zamanında Otho Kardeş ve anlatıcı onun yanında olmaktan keyif alırlarmış, çok uzun zaman önce. Anlatıcı kaybolan arkadaşı Fortunio'yu aramak için Başormancı'nın bölgesine girince küstahlığa varan bir tavırla karşılaşmış, pek detay vermiyor burada, sonradan ilişkileri tamamen kopmuş. Orman tekinsizleşmiş, sonradan yağmacıya dönüşecek çiftçiler çoğalmaya başlamış. "Düzenin bozulduğu ve gerçekliğin yitip gittiği ölçüde onun ortaya çıkması tuhaftı." (s. 30) Başormancı'nın ele geçirdiği noktalar mermer yalıyarlardan gözükür hale gelmiş; yanan ateşler, uzaklardan gelen çığlıklar... Dehşet adım adım yaklaşmış ve manastırın sınırlarına dayanmış. Naziler ufukta beliriyor işte.
Topraklarını elinde tutmak isteyen kralın ve prensin ortaya çıkması kanlı bir yüzleşmeyi engelleyemiyor, Başormancı'nın sadece kahkahalarının duyulduğu bir savaşta ateşböceklerinin köpekleri prensinkilere baskın geliyor, anlatıcının pek çok arkadaşı ölüyor ve geri dönmeyi başardıktan sonra tekrar doğanın kalbine çekiliyor, yağmacılar kapılara dayanana kadar.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Neden? Düşünce ve Davranışlarımızın Altında Yatan Nedenler
Yaptığımız şeyleri neden yaptığımıza dair bir çözümleme çabasıdır. Dolaylı veya doğrudan, doğru olan veya olmayan nedenler muhteşem hatalar yapmamıza veya hayatımızı kurtarmamıza yarıyor, sonuçta bir işe yarıyor. Bir işe yaradığı müddetçe yapıyoruz, acı veya mutluluk veriyoruz falan, sonuçları düşünmeden yapıyoruz, düşünerek yapıyoruz, sonuçta yapıyoruz. Tilly bu nedenleri inceliyor ve gruplayarak anlatıyor, güncel örnekler üzerinden. Önsözde yazdıklarına bakıyorum, insanların bilinçli olarak planladıkları şeyleri nadiren tam olarak gerçekleştirdiklerini ve olayların tahmin ettiklerinden farklı bir biçimde geliştiğini gördüklerini söylüyor. Determinizme ucundan dokunuyor bir yandan, toplumsal süreçlerin büyük ustanın satranç hamlelerini planlamasından ziyade yoğun bir söyleyişe benzediğini söylüyor. Hüzünlü bir iddia, düşündüğünce. Aristoteles'in şiir ve retorikle ilgili düşüncelerinden faydalandığını anlatıyor, metnin akademik bir makale olması durumunda işi Amerikan pragmatizmine kadar götürebileceğinden bahsediyor, lakin metin daha çok bilimsel bir deneme mahiyetinde. "Kitabın değerinin ölçüsü, ar olan literatürü geliştirip geliştirmediği değil, kitabı okuyanların 'Neden?' sorusuna daha önce olduğundan daha açık ya da en azından farlı yanıtları görüp görmedikleridir." (s. 11) Kitap bence değerli, nedenlerin doğuşu Tilly tarafından dört kaynağa ayrılmış durumda, her kaynakta belli başlı örnekler var, her biri meseleyi iyice açan, derinleştiren örnekler.
İlk bölümde 11 Eylül 2001'deki saldırının eylemsel doğuşunu anlatıyor Tilly, telsiz konuşmalarından polislerin tanıklıklarına kadar pek çok referansı kullanarak. Bu saldırının ürettiği soruları ele alıyor sonra, hava korsanlarının uçakları neden kaçırdıklarından genel olarak şiddetin nedenine kadar. Soruların hitap ettiği evren genişledikçe farklı cevap türleri çıkıyor ortaya, aslında dört ana kaynağa indirgenen nedenler için güzel bir başlangıç noktası. Neden göstermenin iyi veya kötü, akılcı veya akıl dışı yönlerinin değil, toplumsal sürecinin en az ahlaksal süreç kadar önemli olduğunu söylüyor yazar, sonrasında işi daha da karmaşıklaştırıyor ve tanıkların ifadelerinden çarpıtılmış yargıların ortaya çıkışını inceliyor. Binanın dışına çıkmaya çalışan insanlardan biri mimar, polise verdiği ifadeye bakınca sıkışan bir kapının teröristler tarafından kilitlendiğini, sonrasında çarpan uçağın yarattığı sarsıntıyla sıkışmış olabileceğini düşündüğünü söylüyor. Eğitimli bir insanın teknik bilgiyle ulaştığı nokta, çarpık yargılamayı ortadan hemen kaldırıyor. Bazı insanlar Pearl Harbor ile Titanic'in karışımı bir şey yaşadıklarını söyleyerek hislerini sanat eserlerinden doğuruyorlar. Herkes kendi hikâyesini uyduruyor. Muhakeme yeteneği, esinlenme, çarpıklaştırma, bilişsel süreçlere dahil hemen her şey hikâyeyi bambaşka yönlere doğru genişletiyor ve tek bir noktada toplanıyor: Teröristler özgür bir ülkeyi yerle bir etmeye çalıştılar, teröristlerin hepsi korkak ve hain. İyi ve kötü üzerinden kurulan hikâye. Düşman yaratılmalı ve onunla savaşılmalı. Gecikilmiyor bu konuda, paketten birkaç tanesi çıkarılıyor ve kısa bir süre sonra ülkeler bombalanıyor. Neden bulma konusunda bu kadar başarılı bir manipülasyon olamaz. Toplum facia zamanlarında hemen suç ve suçlu yaratıyor, bunu Günah Keçisi'nde okuduk. Hasat kötü gittiği için kellesi alınan krallar var tarihte, travma anlarındaki cinnet işte.
Tilly doğruluğa ya da tutarlılığa duyulan evrensel bir arzudan ötürü insanların elle tutulur bir neden göstermediklerinden bahsediyor, yüzeysel ve çelişkili nedenlerin onlara yettiğini söylüyor. "Nedeni gösteren ile kabul eden, kendi bağlantılarını doğruluyor, müzakere ediyor ya da onarıyor." (s. 29) Görenekler, öyküler, yargı kararları (kodlar) ve bu üçünden kaynaklanan teknik anlatımlar dört grubu oluşturuyor, bu dört gruptan birini veya dört grubun hepsini kullanarak bir nedenler bulamacı türetiyoruz, çıkarsamalar yapıyoruz ve yıkılan kulelerin sonuçlarını oluşturuyoruz. Görenekler en tırt nedenleri oluşturuyor, geçerli toplumsal ilişkilere göre biçimleniyor. Tanıştığımız birinin elini sıkarız, muhabbet biraz ilerlerse ikinci görüşmemizde yanaktan makas alırız. Almayız, yanakları değdiririz. Başka bir toplulukta bunun anlamı, "Seni istiyorum aslanım!" olabilir, olmayabilir. Bu tür nedenlerin inşa edildiği bir temel var, X, Y ve Z önermeleri üzerinden bir nedenin nasıl kurulduğunu gösteriyor Tilly, böylece öyküler oluşuyor, 9/11 konusunda şahitlerin öyküleri de bu yolla ortaya çıkmış. Kodlara baktığımızda dinsel buyruklar, yasa maddeleri gibi bağlayıcı etkenleri görüyoruz. Kodlar ve teknik anlatımlar uzmanlık gerektiren nedenler olarak görülüyor, görenekler ve öyküler içinse popülerlik ve basitlik yeterli. Aralarında geçişler olabiliyor, bu geçişler toplumlara göre farklılık gösterebiliyor. Örnekler üzerinden gidiyor yazar, bir dava sırasında savunma avukatının ve davalının konuşmalarını örnek gösteriyor. Davalı görenek ve öykü üzerinden giderken avukat işi gereği kodlara çeviriyor konuşmaları, böylece yasaya uydurduğu olgular üzerinden meseleyi açıklığa kavuşturmaya veya istediği noktaya çekmeye çalışıyor. Bu noktada neden gösterenlerle kabul edenler arasındaki ilişki önemli, popülerden tekniğe geçiş önemli, bir de toplumun yapısı gereği geçişlerin mümkünlüğü önemli. Örneğin öykülerin kabulü toplumsal yapıya bağlıdır, göreneklerde aranmayan nitelikler öykülerin kabulünde önemli bir konumdadır. Teknik anlatımlar daha dar bir çerçevede önemlidir, doktorlarla ilgili örneklerde öyküleştirmeye ve görenekleştirmeye pek önem verilmemesinin hastalar için insanlıktan uzak açıklamalar ortaya çıkardığı söyleniyor. Hepsi için tek bir örnek: "New Yorklu bir taksi sürücüsü gece için uyguladığı fazladan ücret için bir kod, gideceğiniz yere sizi dolaştırarak götürüşünü açıklamak için teknik bir anlatım, radyosundaki müzik için bir öykü ya da söylediklerinizi yapmayışı için göreneksel bir neden gösterebilir. Pek çoğumuz taksi sürücülerinin gösterdiği nedenlere daha kolay, hekimlerin gösterdikleri nedenlere daha zor karşı çıkarız. Ama her iki durumda da, diğer şeylerin yanı sıra, aramızdaki ilişkilerin tanımlarını müzakere ediyoruz." (s. 48) Kısacası ilişkilerin sahip oldukları nitelikler açıklamaları, nedenleri ve anlamları belirliyor. Dil üstü bir mesele.
Sonraki bölümlerde dört grubun derinlemesine incelemeleri yer alıyor. Örnekler ilgi çekici, nedenlerin doğası daha da ilgi çekici. Kısacası bu metin iyi, çok iyi. Daha anlaşılır ilişkiler konusunda rehber olabilir, benim için oldu.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Paralel Dünyalar
Olay oldu bugün, kara delik denen evrensel nanenin birkaç uzay üssünün ortak çalışmasıyla çekilen fotoğrafı ortaya çıktı. Böylece kara deliğin teorik bir şey olmadığını gördük, iyi oldu. Einstein uzaklardan bir yerden el salladı, Kaku havalara uçmuştur sanıyorum. Çok büyük bir olay bu, bizde de soyadlardan seçmen eğilimi çıkarmaya dair muazzam bir buluşa imza atıldı. Eşdeğer nitelikte bir iş, bu sebeple çok ses getirdi ama dikkatler kara delik üzerindeydi. Üzücü. Neyse, ortada kapkara bir tekillik, etrafında bir sürü şey. Olay ufku var, saat yönünde dönen enerji var, bir dünya şey var. O bulanık fotoğrafla çok dalga geçildi, geçilsin ama meselenin büyüklüğü de gözden kaçmasın. O minik nokta gezegenimizin yer aldığı yıldız sistemi kadar büyük, Güneş'ten Plüton'a kadar yürüdüğünüzü düşünün. O kadar büyük. Plüton'u sisteme geri aldılar galiba, en son bir şeyler olmuştu ama hatırlamıyorum. Almadıysalar da kendileri kaybederler, ben Plüton'u bizden sayacağım. Her neyse, muazzam büyüklükte ve elli milyon ışık yılı uzakta bir kara delik o, galaksinin tam ortasında duruyor ve yamacına gelenleri bir güzel lüpletiyor. Bizim Güneş büyük olsaydı o da kara deliğe dönüşebilirdi ama minnak bir yıldızımız var bizim, en fazla kızıl deve dönüşürken genişleyerek gezegenimizi yutacak. Milyar yıl sonra. Tip II uygarlığa geçmemiz gerekiyor, yoksa burada bizden iyi ızgara olur. Hayırlısı.
Kaku'nun uzmanlık alanına geldik, adam işi ciddiye alıp bilimkurgu dizilerinden, metinlerinden örnekler vermeyi bırakarak fiziğin daha teorik alanlarına eğiliyor, çünkü fizik aslında çok ciddi bir iştir. Hayal gücüyle matematikten beslenir, tabii gözlem de lazım. Kaku, bu incelemesinde kuramsal fizikteki atılımlara odaklandığını, uzay-zaman meselelerine pek bulaşmadığını söylüyor. Yazdığı diğer metinlerde yeterince değiniyor bunlara, daha çok son birkaç yıl içinde ortaya çıkan devrimsel gelişmelere göz atıyor bu metinde. Paralel evrenlere dair yeni kuramlar, teoriler, M-kuramı hakkında yeni bilgiler, hasılı olabildiğince güncel bir araştırma işte. İlk bölümde evren meselesine eğiliyor Kaku, çocukluğunun sihirli dünyasına dönüyor ve okuduğu kitaplar üzerinden dinlerin ve mitolojinin kozmogonilerine eğiliyor. Nirvana tam olarak yaratılışın karşılığı olabilir, Kaku ikisi arasında benzerlikler kuruyor ve buradan kaçmamız gerekeceğini söylüyor. Mevcut evrenden kaçmalıyız, zamanı gelince kendi evrenimizi bir baloncuk yaratır gibi yaratıp arazi olmalıyız. Evren yaratımının teoride mümkün olduğunu söylüyor Ray Kurzweil, yapılabilir bir şey. Kurzweil daha deli bir herif, onun metnine sonra geleceğim. Neyse, WMAP uydusunun evrenin bebeklik resmini çıkarma evresini detaylıca anlatıyor. Şu geoid evren resmi hani, her bir noktanın bir gökadaya denk geldiği. Buradan hareketle evrenin yaşına geliyoruz, yine kısa bir din-mitoloji kaynaklı veriler arasında dolanıyoruz ve evrenin bileşenlerine geliyoruz ki yaşı bu bileşenler veriyor. Evren bilinmez bir kökene sahip gizemli, görünmez bir maddeden oluştuğuna göre bu maddeyi çözene helalinden bir Nobel gelecek. Bu bozonla ilgili meseleler buradan doğuyor, deneylerle evrenin doğuşunu, en azından doğuşun bir bölümünü simüle etmeye çalışıyoruz. Bu konuda görüşler var, Einstein'ın 1917'de öne sürüp ardından hemen terk ettiği bir görüşü var mesela, evrenin hiçlikten ve karanlık enerjiden doğduğunu söylüyor ama bu "karanlık enerji" pek muğlak, kimse üstünde durmuyor pek. Şişme olayı da sürüyor, bunun yüzünden evrenin sınırını yakın-orta vadede göremeyeceğiz. Evrenin sınırının ne olduğunu bilmiyoruz tabii, böyle bir şeyin varlığı da meçhul. Algılarımızdan edindiğimiz verilerle sonluluğu ve sonsuzluğu düşünmeye çalışmak komik. Felsefe daha da komik. Neyse, çoklu evrenler ve M-kuramı da işin içine girince on birinci boyuta kadar geliyoruz, Kaku yine detaylarıyla anlatıyor. Sicimleri müzikal analojilerle açıklıyor ki makul, sicim kuramı atomaltı parçacıkların cirit attığı, bol sayıda titreşimle şeylerin mümkün olduğunu gösteren, aşırı karışık bir kuram. Evrenin Zarafeti'ni okurken beynimin çok defa iflas ettiğini sanmıştım, Greene aşırı detaylı anlattığı için.
Paradoksal Evren bölümünde çeşitli bilinmeyenler ve zamanında bilinmeyip şimdi bilinenlerle ilgili açıklamalar var. Örneğin sayısız yıldız var ve evren karanlık, geceyi biliyoruz. Uzay çok büyük, yıldızlar denize atılmış kum tanelerinden farksız ama eskiden evrenin genişliği bilinmiyordu tabii, bu bir paradokstu mesela. Poe çözmüş bunu, Maddi ve Ruhsal Alem Üzerine Bir Deneme nam metninde sanatçı sezgisiyle yola çıkarak yüz yıldan fazla bir süre sonra kanıtlanabilecek görüşlerini ileri sürmüş. Evren sürekli genişliyor, yeni yıldızlar doğuyor ama genişleme sürdükçe gökyüzünün karalığını görmeye devam edeceğiz. Genişlemese de öyle görürüz gerçi, yıldızlar ölür ve sabit bir evrende doğmaları zordur. Büyük Patlama, genişlemenin müsebbibi, serseri ışınlarını bir kere saldıktan sonra ortadan kaybolmuş, ışıklarını hemen her gece görebilirmişiz, uygun zamazingolarımız varsa. Newton'a ve Einstein'a geliyor Kaku, Büyük Patlama'yı ve öne sürülen diğer teorileri anlatabilmesi için bu iki dehadan biraz bahsetmek zorunda. Newton'ın kütleçekim olgusunu ortaya attığı, Einstein'ın, "O öyle değil yalnız," diyerek fiziğin çoğu yasasını şöyle bir salladığı iki zamanın evren bilgisi arasında bir dünya fark oluşuyor. Kritik bir formül var, uzayın "yoğunluğuyla" ilgili. Hassas bir denge var, Einstein'ın denklemlerinden birinde Omega değişkeni var, bu arkadaşın değeri sayesinde var olabiliyoruz. 1'den küçük olan Omega koca evreni dondurur, zira yeterli yoğunluğa sahip olmayan evren genişlemeye devam ederken soğur. Şimdiki soğukluğu kafi, teşekkürler Omega. 1'den büyük olursa gaz sıkışması, gezegen sıkışması, galaksi sıkışması derken yoğunluk evreni toparlar, hatta küçülme başlar. Facia. Bu dengeye dair yapılan deneyler, bilim insanlarının çabaları, bir dünya şey anlatıyor Kaku.
Negatif enerji, zamanda yolculuk, kara delikten sıyrılabilen enerji, kuantum fiziğine göre bilginin ışıktan daha hızlı hareket edebilmesi -bu gerçekten son nokta oldu; tekillikte yiten bir kuarkla tekillikten yırtıp hayvan gibi uzağa giden, eşlenik başka bir kuarkın yapısının aynı kalacağı, değişmeyeceği teoride ispatlanmış, otuz ışık yılı uzaktalar mesela, taşıdıkları bilgi aynı, hiçbir şey değiştiremiyor bunu, çok acayip- gibi çok sayıda meseleyi kurcalıyor Kaku, helal.
Yanıtla
10
0
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yağmur Durmadı
Bu novella ortalama bir metin olarak değerlendirilmiş, insanlar bunaltıcı ve "amaçsız" olduğunu söylemişler, Michon'un kendini sürekli tekrar ettiğinden yakınmışlar falan, son iddiaya bir şey diyemem ama geri kalanı, bence tam öyle değil. İki sebepten değil, ilki kasabaların doğasından ötürü, ikincisi de birincisiyle ilgili. Kasabalar, az nüfuslu ve merkezden uzak yerleşim yerleri çok ilginç yerlerdir. Buralarda sosyal ilişkiler bir gariptir, ahlaki düşünce ve davranışlar popülasyonla doğru orantılıymış gibi sergilenir. Neden, çünkü insan yok. Kahvede ana avrat küfürleşip birbirine giren insanlar ertesi gün tekrar aynı masaya oturacaklardır, çünkü başka masa da yok. İnsanlar birbirlerini tutarlar, ne kadar yamuk yaparlarsa yapsınlar. Gerçekten garip bir ortam, iki yıl böyle bir ortamda yaşadım ve öylesine garipseyip tırstım ki gecenin bir vakti bilinmeyen bir numaradan aranınca, arayan kadın, "Seni almaya geliyorum, evde misin?" deyince ışıkları söndürüp arka odaya çekilmiştim. Kimin aradığını hâlâ merak ederim ama bilmek istemezdim, başıma nasıl bir bela açabileceğimi kestirebiliyorum, öfkeli bir sevgilinin bağırsaklarımı elime verdiği an gözümde canlanıyor. Bu örneklem beni bağlar tabii, kişisel deneyimlerimin sonucudur, her yer böyle olmayabilir ama duyduklarımdan hareketle söyleyebilirim; çoğu kasabada çok acayip işler döner. Acayiplikler demografik ve coğrafi yapıya göre farklılık gösterebilir, o da zamanın, mekanın ve insanın ruhuyla alakalı bir şey. Artık nasıl rast gelirse. Bağırsaklardan ibaret değil olay, hafta sonları köpeğiyle birlikte ava gittiğini gördüğüm komşum bir gün av tüfeğiyle beynini dağıtmıştı. Neden intihar ettiğini bilen yoktu. Sıkıntıdan muhtemelen. Zonguldak'ın bir beldesi, günlerce aralıksız yağmur yağıyor, kömür dumanı havayı iyice karartıyor derken beyaz ışık çekici hale geliyor tabii. Yağmur noktasında bir yakalandım, metin beni tuttu çünkü küçük bir kasaba ve yağmur var, çok tanıdık. İkinci neden, yaşamın sürüp gitmesi isteği. İnsan bir noktadan sonra yaşadığı yere uyum sağlıyor, insanlarla geçinmeye çalışıyor, güzel ama evine kapanıp kalamıyor sonuçta. Yaşadığını hissetmesi lazım insanın, cinsellik kendini şöyle bir gösteriyor o an. Heyecan verici başka bir şey yok çünkü, sevişilecek. Eh, sıkıntı öteleniyor ve bağırsaklar...
Michon'un dünyası bu sıkıntıyı taşıyor. Taşrada bir öğretmen, 60'lı yıllar, kadınlar derken kapalı bir faunanın tutkuyla dolup taşmasına şahit oluyoruz. Epigraf Platonov'dan, toprağın çıplak ve sıkıntılı bir halde uyumasına dair. En sonda herkes uykuya dalıyor zaten, gözler kapanınca metin de sona eriyor. Başa döneyim, Castelnau kasabası. "Henüz büsbütün düşmüş değildim, ilk görev yerimdi, yirmi yaşındaydım. Castelnau, garı olmayan, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdir; sabahları Brive'den ya da Périgeux'den kalkan otobüsler sizi ancak çok geç saatte, yolun en sonunda oraya bırakır." (s. 9) Irmak kenarı, yağmur kapkara ve son durağın saatler süren yolculuğun verdiği sıkıntıya kendi sıkıntısını da eklemesi, kasaba bu kadar. Civarda tek bir otel var, Chez Hélène'e yerleşiyor adamımız. Mekanı anlatıyor biraz. Ortaçağ esintili, biraz dökük. Dışarıdan mobilet sesleri geliyor. Böyle yerlerde ulaşım sıkıntılı olduğu için patpatlarla, bisikletlerle, motosikletlerle falan sağlanıyor ulaşım. Eylülün serinliği ruhu hep dinç tutuyor, bir de bol ve temiz hava, tamam, yaylar gevşedi. Balıkçı Jean'le tanışıyor eleman, bölgenin hayta adamlarından biri. Otelin sahibi Hélène'le arası iyi, yeni gelen genç öğretmenle de iyi nispeten. Birbirlerini tanıyorlar, vakit geçiriyorlar falan. Öğrenciler iyi, okul iyi. Okulla alakalı pek bir şey görmeyeceğiz, elemanın çocuklardan birinin annesiyle sevişmesi hariç. Çocukların dünyasına eğiliyor biraz, defterler ve sözcükler arasından neler hissettiklerini anlamaya çalışıyor ama yirmi yaşında olduğunu hatırlıyor sonra, onları anlayacağı zamandan biraz uzaklaştığını düşünüyor ama sonra öğretmenliğini hatırlıyor, empati kurmak zorunda. Gerçi zaman içinde bu empatinin yerini kadınlarla yaşadıkları alıyor, birkaç mesele daha.
Geride bırakılan çağlardan gelen bir yaşam biçiminin izini buluyor anlatıcı, Eflak topraklarında olduğunu düşünüyor ve bölgenin tarihini gözlerinin önüne getiriyor. Attila'nın akınları sırasında dökülen kan, kesici taşlardan kılıçlara doğru evrilen bir şiddet eğilimi, Memphis'ten Antik Yunan'a vahşet gösterileriyle karşılaşmış her coğrafyanın varlığını dünyanın herhangi bir yerinde sürdürüyor olması, özellikle o bölgede. Civarda Lascaux var, şu meşhur resimlerin bulunduğu mağaraların bölgesi. Duvarlarda avcılar, toplayıcılar, kadınlar, erkekler, av hayvanları, bir sürü şey. Sadece kılıçların şakıdığı savaşlar yok, kadınla erkek arasındaki üstünlük mücadeleleri de o zamanlardan 60'lı yıllara kadar gelmiş, pek biçim değiştirmeden. Tütün dükkanında Yvonne'la tanışıyor ve onunla sevişmek istediğini düşünüyor hemen, tutkuyu sürdürmek için uzaklardaki sevgilisine gerek yok, bulunduğu yerdeki kadınlar da gerilimli ilişkileri sunabilir. Hélène kolay, otelde her gün görüşüyorlar ama Yvonne yeni bir cephe, işlenmeye değer bir güzellik. Zaman ilerliyor bu arada, kasım geliyor ve balıklar değişiyor, toprak değişiyor, her şey durmaz bir akışta yenileniyor. Doğaya uyum sağlıyor anlatıcı, isteklerini yeniliyor. "Turnalar geçiyor, öğrencilerim fiil çekmeyi öğreniyorlardı." (s. 29) Bu cümleyi özellikle aldım, sosyal yaşamla mevsimlerin metindeki ilişkisini gösterebilmek için. Günler de bu döngüye uyuyor ve hızla akıyor, Yvonne'la sürdürülen ilişki dedikoducu kadınların şerrinden uzak tutulmaya çalışılıyor, başlar eğiliyor, yanaklar gizleniyor, bu sırada sular donmaya başlıyor, kış geliyor.
Tilki avlarından elde edilen derileri Yvonne'la kurduğu ilişkiye benzetiyor anlatıcı; yüzülmüş ve kurutulmuş. Bitmeye yakın bir şevk bütün parıltısını kaybediyor ama alışkanlıklar kolay kolay yıkılmıyor, anlatıcının sevgilisi Mado'nun gelişi de pek bir şey değiştirmiyor, paylaşılan bir erkeğin duyduğu sıkıntı dışında. Durağanlığın ardından Mado yeni bir renk getiriyor ama eskiye bulanma tehlikesi var, Balıkçı Jean Mado'yla pek ilgilenmese de kız adamdan etkileniyor. Michon çok ince bir şekilde anlatıyor burayı; tutkunun doğuşu ve kadınların yavaş yavaş "ısınması" bahsi hoş. Neyse, Yvonne ve Mado da bir ara yalnız kalıyorlar, anlatıcı ardından konuşulanları merak ediyor ve erkeksi bir gururla doluyor. Seviştiği iki kadın kendisi hakkında konuşuyor olabilirler, anlatıcı arkadan bıçaklanıyor olabilir, bunun gıcıklayıcı bir mutluluğu var.
Novella işte, kısalığını hatırlatmayacak kadar meselesi var, dil bu yoğunluğu derinleştiriyor, bilmem ne. Güzel, Michon çevrilirse daha okurum ben.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Herhangi Bir Gün
Bir günü ve bir ömrü içeren metinlerden biri. Epiraf Alıklar Birliği'nden, günün salı veya çarşamba olmasına dair bir şey. Fark etmiyor, cuma da olabilirdi. Uyanma anının ayrıntısı da güzel, çatlaktan giren ışık huzmesinin düştüğü nokta sabahın hangi zamanı olduğunu söylüyor. Evse burası, çatlaklarla dolu eski bir ev. Yıkıntıysa zaten yıkıntı, herhangi bir yer olabilir ama hemen sonrasında çatı katında kiremitlerin altında uyuduğunu söylüyor anlatıcı, her taraf küf kokuyor ve çatıdan samanlar sarkıyor, yıllar önce konmuş samanlar. Bir süredir çürüyen adamın biri var elimizde, anlatıcı rolünü bazen üstleniyor, bazen üstlenmiyor. Belki bir fügün içinde, depersonalizasyondan mustarip, kendini bir başkası olarak görüyor olabilir, bilemiyoruz. Adım adım ilerliyoruz, dünya kendini açıyor. Güvercin geliyor her zamanki gibi, saati kesinleştiriyor. Adam kalkıyor, koltuğunun yanında annesinden kalan emaye bir lazımlık var. İçinde çamaşır suyu, lazımlığın kapağı açıldığında odayı dezenfekte ediyor. Günün geri kalanında rutinlerini gerçekleştirecek, taze çimen toplayacak ve ayaklarını yıkayacak, çok işi var. Yaşlı bir adamın hatırlamaktan başka işi yok aslında, geçmişini her gün baştan kuruyor ve bu kez, bu gün kişisel tarihe biz de şahidiz. Pek bir şey bildiğimiz yok; bir abinin lafı geçiyor, Kongo'da konuşulan lehçelerden haberdar oluyoruz falan, hikâyenin kurulmasını sabırsızlıkla bekler hale geliyoruz. En azından neyle karşılaşacağımızı sezmemiz için gerekli bilgi veriliyor: "Kafasının içinde düşünceler, hayaller, tereddütler, küçük planlar bir değirmen gibi dönüp duruyordu, yetmiş altı yıllık düzensiz, darmadağınık, kontrol edilemeyen bir arşiv gibiydi, düşüncelerini sonlandırmadan yerinden kalktı." (s. 12) Parçalı bir geçmiş var, kronolojik sırayla anlatılmayacağından dikkatle takip etmeliyiz. Günlük işler devam ediyor bu sırada, terlikler ayağa geçirilince güven duygusu geliyor, takma dişler takılıyor, çoraplar giyiliyor, Simone hatırlanıyor. Simone huzurevine gittikten altı ay sonrasına kadar uyuduğu çift kişilik yatağın bulunduğu odaya giriyor ve yaşamının bir bölümünü daha açıyor adam, Simone günün birinde ölene kadar adamı yavaş yavaş unutuyor, sevgi hafızanın büyüyen boşluğunda yitip gidiyor ve kabuk işte, kabuk ölüyor en sonunda. Zamanında yaşanmış onca tutkudan geriye çift kişilik bir yatak kalıyor, oda havalandırıldığı için küf kokmuyor. Adamın mutlulukla hatırladığı nadir zamanlardan birini oda olarak görebiliyoruz. Sonrasında adam donunu giyiyor ve sosyal hizmetlerden gelen kızı beklemeye başlıyor. Kızın neden geldiğini söyleyemiyoruz, yaşlı bakımı için olduğunu düşünebiliriz. Muhtemelen yanlış bir kanıya vardığımız için. Yanıltmaca aslında, Peeters anı parçalarını vererek okuru her anlama gelebilecek eylemlerle karşılaştırıyor ve kurmacanın sürpriz unsurunu güçlendiriyor. Örneğin Kongo'dan dönüş anına zıplıyoruz hemen, adamı karşılayanlar arasında annesi, abisi, teyzesi ve eniştesi karşılıyor. Baba öldüğü zaman annesi adama haber vermiş ama adam cenaze için dönmemiş, bu iş için senelerce geç kaldığını söylüyor. İyi bir oğul değil, adam hakkındaki olumsuz izlenimimiz yavaş yavaş kuvvetleniyor.
Kahve, sigara. Her eylem detaylı bir şekilde anlatılıyor, adam törensel davranışlarla yaşıyor. Elinde bir tek bu kaldığı için. Daha fazla geçmiş: Simone ve ondan önce Erna ile Afrika Müzesi gezisi. Afrika'daki yaşamının neye benzediğini görmeleri için. Kongo dönemi kapanalı yıllar geçtiyse de sancısı olduğu gibi duruyor. "Brüksel'in bulunduğum bu noktasında güzel havalarda dışarıda gezinerek, yağmurlu havada içerde oturup yağmuru seyredip ciğerlerimi dumanla doldurarak Kongo'da yaptıklarımı herhangi bir şekilde değiştiremem." (s. 24) Kolonyal meselelerin başlangıç noktası. Belçika'nın kıtaya saldığı vahşeti biliyoruz, adamlar iyice sömürdükten sonra içini iyice karıştırdıkları ülkeleri kendi kaderlerine terk ediyor, hatta "insan bahçesi" oluşturuyorlar 1960'larda, tam bir insanlık suçu. Afrika'dan getirdikleri siyahileri kafeslerde sergiliyorlar falan, rezillik. Neyse, adam özel olan her şeyi yaşadığını, o gün özel bir şey olmadığını düşünüyor. Yetmiş altı yaşının getireceği herhangi bir sürpriz, heyecan verici bir olay yok. Market alışverişi sırasında tır şoförlüğü yaptığını da öğreniyoruz, aslında yaşamı Kongo'dan önce ve sonra diye ikiye ayrılabilir. Gündelik gizemleri sona bırakacağım ve geçmişini anlatacağım ama bu ikisi iç içe geçmiş bir şekilde kurgulanmış, başlarda verilen bir detayın açıklamasını metnin sonunda bulabiliyoruz mesela. Öncelikle şu itiraf önemli: "Her defasında yeniden başlamak için huzur ve enerji topladım, gerçekten hiçbir şey için cezalandırılmadım." (s. 27) Adamımız gençliğinde arkadaşlarıyla bir kıza tecavüz ediyor ve Afrika'ya, teyzesiyle eniştesinin kahve plantasyonuna gönderiliyor. Yerlilerle sıradan ilişkiler kuruyor ve yediği haltlardan sonra akrabalarının yanından ayrılıp başka şehirlere, başka maceralara sürükleniyor. Araba yarışçısı bir adamın arabasının bakımını yapıyor, abisinin çiftliğinde öğrendiği bir şey bu bakım olayı. Adamı tokatlıyor bir güzel, aslında tokatlayabileceği herkesi tokatlayıp arazi olmakta üstüne yok. Yanında çalıştığı bir adamdan uçak kullanmayı öğreniyor, pilotluk da cepte. Tabii iç savaşlar gırla, topraklar bölünüyor ve birleşiyor, adam "yeni" bir ülkenin hava ordusunu kurmak için görevlendiriliyor ve yanındaki Avrupalılarla yerleşimleri havaya uçuruyor, insanları öldürüyor. Bir kiliseyi basıyorlar, yaşananlar yine insanlık dışı şeyler, detaylara girmiyorum. Bir rahibin penisinin kesilmesi ve rahibelere tecavüz edilmesi falan, bir sürü leş iş. BM'ye karşı da savaşıyorlar ama en sonunda adam yakalanıyor, hapse atılıyor, hapisten çıkınca yallah memlekete. Metnin başındaki aileyle karşılaşma sahnesine ulaşıyoruz, sonrasında tır şoförlüğü günleri geliyor. Abisi mülayim bir insan, kardeşinin dolandırıcılık işlerine ses çıkarmıyor, sabun tozu dalaveresinde az daha yakalansa da belki korkusundan, belki her şeye rağmen kardeş sevgisinin sürmesinden adamı ele vermiyor falan, adam ailesini de yakacaktı az kalsın. Bu arada yaşamına iki kadın giriyor adamın, Erna ve Simone. Erna fahişe ama fahişeliği bırakıyor, kanserden ölüyor. Adam Erna'nın soğuyan bedenine saatlerce sarılıp kalıyor, ortalığı bok kokusu kaplayana kadar. Koku ve kadın hatıralara dönüşüyor, Simone da alzheimer yüzünden huzurevine kapatılıyor, orada ölüyor. Bu kadınları sevdiğini ve her şey gibi sevginin de geçici olduğunu düşünüyor adam, herhangi bir şeye bağlanmıyor, günün doğal akışı gibi etrafında insanlar, mekanlar, yaşam akıp gidiyor.
Gündelik yaşamın ayrıntılarında geçmişin parçalarını buluyoruz; bir lazımlık, bir sigara, pencereden görülen manzara, her şey geçmişle yüklü. Ağırlık duyumsanıyor, adamın omuzları çökmüşse de yaşamak için gücü var, gücü bitene kadar mücadeleye devam ediyor. Sosyal hizmetlerden gelen kadının adamı evden çıkarmak için uğraştığını öğreniyoruz, civardaki evler yıkılacak ve yeni yapılar inşa edilecek, ev sahipleri onay vermiş ama bir tek bizimki diretmiş, hâlâ diretiyor. Kadın adamı bir türlü ikna edemiyor, durmadan gelip gidiyor ama başarılı olacak gibi gözükmüyor. Adam "biraz" sorumsuz, kendini düşünmekten başka ciddi bir işi yok. Geçmişten bir olay mesela; tır şoförlüğüne başladığı zamanlarda bir tünele giriyor ve arabaların kendisine neden korna çaldığını bir türlü anlamıyor. En sonunda polislerce durdurulduğunda aracın yüksekliğini pek umursamadığından ötürü tırın tünel lambalarını bir bir patlattığını, arkasındaki yolun kapkaranlık olduğunu görüyor. Gazetelere çıkmasının heyecanı dışında bu olayın bir etkisi yok. Sıçramalar sırasında öğreniyoruz bunları, kendisi de zamanın sadece oradan oraya yolculuk edilecek bir araç olduğunu söylüyor bir yerde. Bu kadar. Gün geçiyor, gece oluyor, uykunun önünde hiçbir engel kalmıyor ve adam uykuya dalıyor. Son. Tavsiye ederim.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir