Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kensington Bahçeleri
Büyümeme hikâyeleri hep hüzünlü oluyor, Peter Pan bile daha ilk cümlesiyle fantastik bir dünyayı müjdelerken insanın ulaşamayacağı bir noktaya parmak basar; sonsuz bir çocukluk. İmkansız. Eskisi kadar üzülmüyorum, Bernhard'ın çocuklukla ilgili söylediklerini hatırlıyorum, yetişkinlerin çocuklukla ilgili düşünceleri hakkında söylediklerini hatırlıyorum, çocukluğun da kendine ait bir mutsuzluğu olduğunu da hatırlıyorum, böylece tam bir tablo çıkıyor ortaya. Köşede imzamız, geri kalanında iç içe geçmiş duygular ve olaylar bir şeyleri açığa çıkarıyor, gizliyor, sadece sihri gösteriyor. Keşfedilecek bir dünya vardı ve keşfettik, bu kadar. Büyütülecek çocuk zamanın kendisi için bir şey ifade etmediğini anladığı zaman kendisinin aynı kaldığını da görüyor. Büyümek, küçülmek, yaşlanmak, zamanı biçimlemekten öteye gitmiyor, anlamsız biçimler. Şimdiden öteye nasıl gidilir? Bilmiyorum, bu yüzden geleceği merak etmiyorum bir süredir, geçmişi yıkılan bir tabu, put gibi görüyorum. Geçmiş tamamen inşa edilen bir şey, gerçekle uzaktan yakından ilgisi yok. Gerçeğin gerçekle de ilgisi yok, kurma biçimlerine yeterince maruz kaldıktan sonra hazır paketlerden olabildiğince kurtulmak için mücadele etmek gerekiyor, yılların yerleşik inançlarından bir bir kurtulmalıyız. Neyse, bu metnin hikâyesinde de bir kurma biçimi mevcut, son derece afili, sayısız teknikten yararlanıyor ve kayıpların temelinde yükseliyor, kişisel kayıplar. Kaybolan bir insanın yerini dolduramamakla ilgili, travmayla daha çok ilgili. Travmaların yaşı gerçek yaşımız, doğum tarihlerimiz travmalarımızın tarihleri. "Her şey asla büyümemiş bir çocukla başlayıp asla çocuk olmamış bir yetişkinle bitiyor." (s. 13) İki farklı hikâye birbirine paralel ilerliyor, her ikisinde de ölü bir kardeş ve iki yazarın -biri anlatıcı- kaleme aldıkları metinler var. Anlatıcı kendi acılarını J. M. Barrie'nin, Peter Pan'ın yazarının hayatındaki burukluklarla eşliyor. Sadece benzer duygular üzerinden değil, paylaşılan mekanların doğurduğu ortaklık üzerinden de ilerliyoruz. Nereye, hiçbir yere. Yüz yıl boyunca ileri geri giden bir anlatının ulaştığı bir nokta yok, anıların çıkardığı yolculuklar aynı yerde, aynı zamanda bitmeye mahkum. İlk bölümün adı aynı zamanda: Mahkûm. Peter Pan'ın intihar ettiğini söylüyor anlatıcı, metroda raylara atmış kendini. Kadınlar bağırmış, başka kadınlar bağırmış, olayı görmeyenler de bağırmaya başlamış. Calvino'nun Sen "Alo" Demeden Önce'sindeki ilk öykü, bağıran insanlar. Sihirli bir an, tarihe tanıklık eden insanlar, Neverland'e yolculuk. Fresán "iddialı" ve saygıya hayli hayli değer bir dünya kuruyor, metnin herhangi bir noktasında vecizleşmeyen cümlelerle anlatıyı sürdürüyor. Neyse, başlarda yine derleyip toparlamamız gereken bir dünya insan ve olay çıkıyor ortaya, örneğin hakkında "Peter Pan Yayıncılığa Soyunuyor" haberleri çıkan Peter Llewelyn Davies'in intihar ettiğine dair bir haber görüyoruz, Peter Pan'ın ta kendisi, Barrie için. Peter raylara düşerken II. Dünya Savaşı yıllarını hatırlıyor, derin yerlere hayatı kurtulsun diye iniyordu ama şimdi hayatını geride bırakmak için iniyor, kardeşleri gibi, her biri Peter Pan'ın bir parçasını oluşturan kardeşleri gibi. Not defterlerine düştüğü notlara bakarsak ölülerin her şeyden farksız olduğunu düşünmeye başladığını görürüz. Ölüm su içmek gibi, nefes almak gibi bir şey, korkulacak bir durumu yok. Başka notlar, Barrie'nin beş kardeş için anlamı, yaşadıkları çatışmalar, mutluluk zamanları, geçmişin uzak topraklarında ayakların yere değmediği bir yürüyüş. "Peter Llewelyn Davies unutmanın ona ebediyen yasak olduğunu ve olacağını asla unutamıyordu." (s. 18) Kardeşi George'un cephedeki ölümünü ve başka bir manşeti hatırlıyor: "Peter Pan Cephede Öldü" başlığı gözlerinin önünde, bütün yaşamı ve ailesi gözlerinin önünde, raylara düşerken. Annesiyle babası, Arthur ve Sylvia yanında, kardeşleri yanında, ölülerle birlikte alçalıyor, yüzü yere dik hale gelene kadar.
Asıl hikâye değil bu, anlatı zamanının sonlarından bir parça. Barrie'nin hikâyesini anlatmaya başlıyor anlatıcı, Peter Hook. Keiko Kai'ye anlatıyor, okurlar olarak dinliyoruz, Kai'nin kim olduğunaa dair uzzunca bir süre fikrimiz olmayacak.
Epigraftaki bölümlerden birinde yaşam hikâyesini anlatana sonsuz lanet diliyordu Barrie, Hook zaten lanetlendiğini düşündüğü için pek korkmuyor açıkçası, yaşamındaki yükleri bırakabileceği kadar yaşamış durumda, anlatıyor. J. M. Barrie'nin sporcu kardeşi David Barrie ölüyor, gömülüyor. Anne Margaret Ogilvy, en sevdiği evladının ölümünden sonra toparlanamıyor, diğer çocuklarıyla zaten pek ilgilenmiyordu, artık tamamen sisler içinde yaşıyor. Anlamaya fırsat bulamadığını özlemeyeceğini düşünüyor, David'in yer aldığı ne varsa -yaşam, ev, ne olursa- işlenmeyen kodlar haline geliyor Margaret için. Bu sırada J. M. Barrie'ye odaklanıyoruz, sahne onun. 1860'ta İskoçya'da doğuyor ve altı yaşına geliyor, abisinin ölümünden sonra altı yaşında kalıyor. Kitap okumaya, geceleri düşlerinde yolculuğa çıkmaya başlıyor. Kurmacayla gerçeklik arasındaki ilişkiyi irdelemeye başlıyor, büyümekle ilgili takıntılı düşüncelerini de bu dönemde geliştiriyor. Tek bir emri var Margaret'ın, Davudi sesle söylüyor: Büyümeyeceksin. On defa. Annesi tarafından büyümeyen bir çocuk haline getirilen adamımız bir gece okuduğu kitabı kapatıp büyümeyeceğini söylüyor, penceresini açıyor ve gecenin kokusunu içine çekiyor. Peter Pan çoktan doğmuş aslında, kendisine gereken tek şey bütünleşebileceği bir vücut. Yıllar sonra gelecek o da. Kendi çocukluğuna dönüyor bu noktada Hook, iki hikâyeyi birbirine bağlama biçimleri öylesine yaratıcı ki sanki tek bir yaşam sürüyormuş gibi, farklı zamanlardaki tek yaşam. Margaret ve Lady Alexandra Swinton-Menzies arasında büyük bir benzerlik var, ikisi de çocuklarını kaybetmiş ve buğulu bir dünyaya çekilmiş. Tabii Hook'un ailesi çok daha ilginç; The Beatles'ın zamanında müzik yapan, ünlü müzisyenlerle takılan bir anneye ve babaya sahip Hook. Bu aile üzerinden 60'lı yılların müziği ve bu müziğin bayağılaşması meselesi üzerinde çok duruluyor. Hook'un annesiyle babasının grubu zamanında çok ses getirmiş birkaç albüm yapmış ve sonrasında yükselen benzer bir dalganın gerisinde kalarak unutulmuş. The Kinks'le benzerlikler kurabileceğimizi söylüyor Fresán, yanlış olmazmış. The Beatles, geç yıllarında Bob Dylan ve diğerleri davayı satmış, Hook'un babasının düşüncesi. Kardeş Baco öldükten sonra anne puslu bir dünyaya çekiliyor, baba da geçmişi iyice eşelemeye başlıyor ve küçük Hook'la, çocuk sanki bir yetişkinmiş gibi konuşmaya başlıyor. Dönemin siyasi ortamı, müzik endüstrisi, aile, sanat dünyası, hemen her şey hakkında. Travma üzerine bir de babanın ağırlığı çöküyor Hook'un omzuna, o da bir ödünleme yöntemi olarak çocuk kitapları yazmaya başlıyor. Kendi büyümeme yöntemi, Peter Pan'dan esinlenerek. Hook'un kahramanının adı Jim Yang, tarihteki kötü adamların isimlerinden uydurulmuş bir ada sahip kötü adamla kapışıyor, zamanda yolculuk ediyor, biraz Doctor Who havasında. Metin hacimli olduğu için bu çocuk kitaplarına genişçe bir yer ayrılmış, Hook kitaplarında değindiği meseleleri açıp Peter Pan'a ve Barrie'nin yaşamına kusursuz geçişler yapıyor. Gerçekten on numara bir anlatım yöntemi var Fresán'ın, bazı noktalarda "Oha" diye not düştüğüm oldu.
Alwaysland'e yapılan bir yolculukla bitiyor metin, sonu da önceki bölümler gibi oldukça görkemli. Ben aralardan seçtiğim birkaç şeyle bitireyim; Bob Dylan'ın yatağına kustuğunu hatırlıyor Hook, adam çocuktan özür dileyerek çıkmış odadan ama yatak berbat olmuş. Halikarnas Balıkçısı'nın kızı İsmet Hanım'ın bir sabah yatağında çırılçıplak uyuyan Neyzen Tevfik'i bulması gibi, çok gülmüştüm buna, evi ayağa kaldırmış, "Odamda çıplak bir adam var!" diye. Neyse, ortalarda bir yerlerde Hook herkesi bir noktaya topluyor, aslında şimdinin bir metaforu; tek bir mekan ve tek bir zamanda bir yaşamlık veri. Tanıdığı bütün ünlüleri o mekanda görüyor ve hepsini sayıyor, yakından tanıklık ettiği özellikleriyle birlikte. Eric Clapton'ın izlediği kadın ve George Harrison'ın dansı, Jimi Hendrix'in mor sisi, bir dünya şey. Ailelerin mutsuzluklarının da birbirine benzeyebildiğini görüyoruz, hatırlamanın lanetini görüyoruz, en sonunda da unutuşun huzurunu görüyoruz, unutuş ölüm olarak beliriyor.
Müthiş bir metin, ciddi bir şekilde ıskalandığını düşünüyorum, hakkında tek bir haber çıkmamış gibi gözüküyor. Çok çok iyi.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şah Mat!
Satranç oynamayı bilmiyor musunuz? Bilseniz süper olurdu, oynardınız. Satranç oynamayı iyi bilmiyor musunuz? İyi bilmek zorunda değilsiniz, yine oynarsınız. Yenilmekten hoşlanmıyor musunuz? Yenilin, ben 3083 defa yenilmişim son bir yılda, hayat daha güzel. Çünkü insan yeniliyor, buna alışması lazım. Alacağım oyunu verdiğimde masayı yumrukladığım da oldu, rakibime tebrik mesajı yolladığım da oldu, yenilmek iyi. Yenince, eh, yeni oyuna kadar sevinebilirsiniz. Satranç defterini tek ve daimi bir galibiyetle kapayan var mıdır, bence yoktur. Oyun süper çünkü. İyi bir oyuncuyla oynamak iyi bir yazarın metinlerini okumak gibi; anlatıyı geriye sarıp kilit noktaları bulabileceğiniz gibi hamleleri de geriye sarabilirsiniz, kırılma noktaları açığa çıkar ve daha iyisini yapmaya çalışırsınız falan, satranç süper bir oyundur.
Schneider ve Schulmeyer ikilisi bir satranç ustasıyla birkaç ilkokul çocuğunu alıp onların üzerinden uygulamalı bir eğitim veriyorlar. Hikâyeli. Satrancın doğuşu, Pers diyarına yayılması, oradan Araplara ulaşması, oradan Avrupa'ya zıplaması derken güzel bir kurmaca yaratmışlar, tebrikler. Hatta arada Lüneburg Varyantı'nın esinlendiği gerçek olayı da gördüm, çok heyecanlandım. II. Dünya Savaşı sırasında toplama kampına kapatılan bir satranç oyuncusu, kampta terör estiren bir komutanın dikkatini çekiyor ve komutan genç adamdan hemen her gece kendisiyle satranç oynamasını istiyor. Oynuyorlar, adam Şehrazat'ın rolüne bürünüyor, canı için oynuyor. Tabii Maurensig hikâyeyi çok uçuk, muazzam bir hale getirmiş ama işin gerçeği bu. Başka sanatçıların da ismi geçiyor, metinleriyle birlikte. Zweig, Beckett, Dürrenmatt, Canetti, Nabokov gibi yazarlar metinlerinde satranca yer vermişler. İki yazar en tepeye Maurensig'in şahane romanını koymuşlar, gerçekten de satrancın doğrudan yer aldığı metinlerin en iyisi. Marcel Duchamp da her sanatçının bir satranç oyuncusu olmadığını ama her satranç oyuncusunun bir sanatçı olduğunu söylemiş. Kendisi de Fransız satranç milli takımının oyuncusuymuş zamanında, şaşırdım bunu okuyunca. Helal. Aralara serpiştirilmiş hikâyeler ve ilginç bilgiler de yer alıyor, ELO sistemi, büyük ustalar, küçük ustalar, bir sürü şey. Alman tarihinde satrancın yayılması ve önem kazanmasıyla ilgili genişçe bir bölüm var, o da ilgi çekici. Başka, korsanlar tarafından yaşamı için oynamaya zorlanan bir adamın hayatını kurtarması da hoş bir hikâye. Taşların isimlerinin ve şekillerinin değişimi, oyunun farklı coğrafyalarda başka kurallarla oynanması ve isminin toptan değişmesi yine ilginç.
Onca gırgırın, geyiğin yanında oyunla ilgili teknik bilgiler de can sıkmadan sokuşturulmuş araya. Temelden başlıyorlar, metnin alt başlığı zaten yeterince açıklayıcı. Taşlar, taşların değerleri, rok, pat, mat, açmaz, şu, bu, her şey var. "Geçerken alma" olayına gelince güldüm biraz, metinde de söylendiği gibi yılların satranç oyuncuları bu kuralı bilmeyebiliyormuş ki ben bunu geçen sene öğrendim açıkçası. Şöyle, diyelim ki piyonunuz tahtanın rakip tarafındaki yarısına kadar ilerledi. Rakibiniz de höyt diye bir yandaki sütundan iki kare açıverdi piyonu. Ne oldu, onun piyonuyla sizinki yan yana geldi. Evet, bu noktada rakibin piyonunu sanki bir kare gerideymiş gibi yiyebiliyoruz. "En passant" deniyormuş buna, ben bu mevzuyu bilmediğim için internetten oynarken rakibin hile yaptığını düşünüp içimden küfrederdim. Bir arkadaşım beni sığırlıkla itham edip kuralı söyledi, aynı şeyi ben yapmaya başladım, şimdi bana küfrediyorlar. Öğrenin arkadaş ya, kural var kural. Neyse, boğmaca matı, çoban matı, İskoç açılışı, Hint bilmem nesi derken iyice bir öğreniyorsunuz meseleyi. Tabii tamamen ezberden değil, yaratıcılıkla gitmeliyiz ki hem kalıplardan uzak duralım, hem de Bobby Fischer'ın şikayetçi olduğu camışlardan olmayalım. Sırf ezber değil bu oyun. Gerekirse çok aptalca gözüken, değişik bir hamle yapmalıyız ve ortaya çıkan karmaşadan keyif almalıyız. Kazanmak şart değil, kazanmak için oynamıyoruz. Kafamıza dayanmış bir silah yoksa.
Canım Morgenstern'den alıntı da yapmışlar, çok hoş.

"Şah, mağrur ve ağır başlı.
Önemli, ama her zaman kudretli değil."

Tabii, şah en hassas ve önemli taşımız. Onu korumalı, kollamalıyız. Oyunun başında zart diye ileri atmamalıyız, yoksa çatallanır, açmaza alınır, başına bir iş gelir. Gelmemeli, mümkünse rokla korumaya almalıyız. Tabii sadece şah yok, her taş için taktikler, planlar verilmiş. Örneğin filleri veriştik, atlar kaldı. Atlarla ilgili pek çok pozisyon, pek çok taktik verilmiş. Benim işime yaradı. Ben at severim, filden daha çok severim. Fil biraz "sniper" işi, kendini unutturup uzaklardan vurabilir, iyi ama benim için, eh, hoş değil. Zaten Diablo oynarken de barbarı alırdım hep, yakın dövüşü seviyorum ben. Atlar da yakından çat çat adamın canına okur valla. Tabii kolaylıkla açmaza alınırlar, dikkat etmek lazım. Kalelerle, piyon finalleriyle ilgili ayrı ayrı bölümler de var, hepsi iyi.
Metin iyi, çoluğunuz çocuğunuz varsa ve satranç oynasınlar istiyorsanız ellerine tutuşturun bu kitabı. Kendiniz de şöyle bir bakın. Lichess'te iki maç atarız. "ohayavv" adıyla oynuyorum, teklif atarsanız yaparız bir maç. Haydi bakalım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Köpekbalığı Metinleri
Biçimsel oyunlara boğulmak için birebir. Yapraklar Evi kadar uçuk değil ama yine de uçuk. Kağıt İnsanlar kadar karakter odaklı değil ama karakterler gizemi sürdürebilecek kadar aklı başında, yazarın dokunuşlarına gerek kalmayacak kadar otonom, bu açıdan çok başarılı bir kurulum gerçekleşmiş, hikâye de tipik bir postmodern belirsizlik taşıdığından bir sonraki adımı tahmin etmeye cüret edebiliyor okur, yazarın kesin çizgilerle kurmadığı bir anlatının parçalarından biri olabiliyor. Kapakta Rorschach testindeki desenlerden var, belki de bunu imliyordur, okur ne görmek istiyorsa onu görsün, gizemi çözdüğünü düşünsün ama çözemesin, aslında her şeyin rüya olup olmadığını düşünsün, belli bir doğrultu tutturulmasın, ne şiş yansın ne kebap, aşk arayan aşk bulsun, macera arayan köpekbalığından kaçmaca sırasında keyif alsın, herkese ve her keseye bir anlatı olsun. İyi valla. Deli bir metin kısaca, her şey yüzüyor, karakterlerin kimlikleri konusunda kuşkuya düşüyoruz, ölümün ne olduğu konusunda da kuşkuya düşüyoruz, üzerine düşünmemiz lazım. Her şey ölümün bir metaforu olabilir, olmayabilir, iç içe geçmiş anlatılardan çıkarabileceğimiz çok şey var. Sakatlık Eric Sanderson'ın, anlatıcının ta kendisinden başlıyor. Kendine geldiği odayı bilmiyor, sadece nefes almaya odaklanıyor ve duyularına yavaş yavaş kavuştuktan sonra aynanın karşısına geçiyor ve yirmilerinin sonunda, yorgun, solgun bir adam görüyor. Dudakları istemsizce hareket ediyor, kendi adının harflerini oluşturuyor. Hiçbir şey hatırlamıyor, kim olduğuna dair hiçbir şey bilmiyor. Bir profesyonelden yardım almaya karar veriyor, psikoloğa gidiyor ve bir yabancıdan kişiliğinin parçalarını bir araya getirmesini umuyor. "Füg" diyor psikolog, travmaya bağlı ani çözülme. Fiziksel olarak bir problem yok ama ölümün yol açtığı bir kayıp var, psikolog Eric'e kız arkadaşının hayatını kaybettiğini, o zamandan sonra yavaştan kafayı sıyırdığını söylüyor. Clio Aames, hukuk fakültesinde okuyan bir kız, Eric'le birbirlerini gerçekten çok seviyorlar, anlatı açıldıkça ortaya çıkacak bu. Hatta sevgilerinin derecesini de anlayacağız, sevgide bir son noktanın olmadığını göreceğiz. Neyse, psikolog Eric'e bir anma gecesi düzenlediğini, cenazede yer aldığını söylüyor. Üç yıl önce olmuş bunlar, psikolog her şeyden haberdar, Eric'le ilk kez görüşmediklerini anlıyoruz. Eric kendine gelir gelmez yakınlarında kendisine bırakılmış bir zarf buluyor. Mektup, telefon ve kroki. Mektup, Eric'e ne yapacağını söylüyor. Araba anahtarı tamam, Doktor -psikolog- Randle tamam. Mektup İlk Eric Sanderson'dan. İlk füg değil bu yaşanan, öncesinde Eric yine kendisini sıfırlanmış bir halde bulmuş. İlkinin direktiflerine uymak zorunda, kendisi on birinci Eric. On bir. Hatırlamadığı tek bir olay, Clio'yla çıktıkları Yunanistan tatili varken bu karanlık nokta bütün yaşama yayılıyor ve Eric'i amnezi tedavisi görürken yakalıyor, böylece her şeyi baştan anımsamak zorunda kalıyor Eric. Psikologdan bir uyarı da alıyor, daha önceki gibi kendi kendine, sonraki kendi için yazdığı mektupları umursamayacak, hatta okumayacak. Tedavisi için bu çok önemli, kendisini dinlememesi gerek. Tam bir teslimiyet isteniyor kendisinden, oysa "kendisi" diye bir şey olmadığı için umursamaya meyilli değil pek.
Metin pek çok bölümden oluşuyor ve bazı bölümler tamamen grafik/görsel(?) parçalardan oluşurken bazıları bu şekilde başlıyor. Örneğin ikinci bölümün başında sayfaya rastgele dağıtılmış harfler var, bazıları anlamlı bütünler oluşturuyor. Rüya imi. Güzel fikir. Eric uyanıyor ve kendi evinde olmadığını fark ediyor, Eric'in evinde. Henüz Eric'in kişiliğine kavuşmuş değil, belki de kavuşamayacak. Başkasının yaşamını sürdürmeye çalışıyormuş gibi, depersonalizasyonun dibine vurmuş durumda. Tek bir Eric olduğunu düşünüyor, geride bıraktığı bisküvilere baktığında bir başkası tarafından yenmediklerini düşünüyor. Çabalıyor kısacası. İkinci mektubu bulduğunda aklı iyice karışıyor, İlk Eric Doktor Randle'a güvenmemesi ve inanmaması gerektiğini söylüyor, geri gelmeyeceğini ve her şeyin ebediyen uçup gittiğini söylüyor. Direktiflerine devam ediyor, ikinci bir zarf var, üzerinde Ryan Mitchell yazıyor ve İlk Eric bu zarftaki bilgilerin hayat kurtarıcı olabileceğini söylüyor. Bizim Eric yazılanlara inanıp inanmayacağını bilemiyor, kimliği üzerine düşünmeye devam ediyor ve felsefeye kayıyor mevzu, Zenon paradokslarından Herakleitos'a zaman, mekan ve kişilik meseleleri inceleniyor. Örneğin kendi bedenini düşünüyor Eric, yedi yılda bir vücudun bütün hücreleri yenileniyorsa kişilik aynı kalabilir mi, aynı mıdır? Her şey buharlaşıyor ve katılaşıyor, Eric kendinden nasıl emin olabilir? Kedisi Ian dışında bildiği ve güvendiği pek bir şey yok, psikoloğa mektupları okuduğundan bahsetmiyor ve seansları sürdürüyor. Bir yandan Clio'yu ve Eric'i düşünüyor, Eric'in varlığını düşünüyor, sonra ampul kolisi geliyor, halının üzerinde gözlerini açtıktan yaklaşık on altı hafta sonra. Bir ara bölüm, köpekbalığıyla ilk karşılaşma. Sözcük uğultuları, dünyanın sözcüklerden ibaret bir görünümü, masa yerine masa formunda "MASA" yazısını görmek, Eric yavaş yavaş bu noktaya doğru geliyor ve köpekbalığının düşünsel temelleriyle karşılaşıyor. "Suyun altındaki gölge, insan ağındaki dördüncü dereceden kokuyu alır. Giderek yüzeye yükselen, kavisli bir imleyen; hızlı ve kararlı kara bir yüzgeç ideası, nesilden nesle aktarılabilir kültürel bilgi fışkırmasıyla birlikte aramızdaki mesafeyi bir hamlede aşar." (s. 47) Bildiğimiz köpekbalığı ama metafizik bir boyutun varlığı, zihinsel bir parçalanmaya yol açabilecek kadar tehlikeli. Koliden sadece köpekbalığının bilgisi değil, bir sürü defter ve video kaydı da çıkıyor. Ampul Fragmanı adlı bölümlerde Clio ve Eric var, tatildeler, kendilerine özgüler ve çok tatlı bir ilişkileri var. Her ilişkinin kendine has gariplikleri onların ilişkisinde de var. Bu bölümlere pek bulaşmayacağım, Eric'in nasıl bir sarsıntı geçirdiğini anladığımızı söyleyip geçeyim.
İşler iyice garipleşiyor, evden gelen sesler artıyor ve televizyon ekranında birtakım biçimler, sözcükler beliriyor. Koca bir O harfi, harfin etrafına dizilmiş bir sürü "göz" sözcüğü. Dikizleniyor Eric, köpekbalığı çok yakınında. Koliden çıkan mektupları okumaya başlayıp hayvan hakkında bilgi sahibi olmaya çalışıyor. Bir Ludovician, tamamen kavramsal bir balık cinsi. İnsan etkileşiminin akıntılarında ve sebep-sonuç ilişkilerinde dolanan bir varlık. Benlik algısıyla besleniyor, anılardan besleniyor, koliden çıkan diktafon ve besleme kablolarının yaratacağı kavramsal döngünün Ludovician'ı kendisinden uzak tutacağını söylüyor İlk Eric, balıktan kurtulmak için birtakım efsanelerin varlığından bahsediyor ama orijinal bir yol bulmak zorunda Bizim Eric. İş doksan sayfada çok ilginç bir yere geldi, kim olduğunu hatırlamayan bir adamdan anılarla beslenen bir köpekbalığına bu kadar sayfada geldik, metin 520 sayfa. Her şeyi anlatamayacağım, elektromanyetizmle metafiziği bağlayan bölümlerden entrikalı ilişkilere kadar pek çok şey var ama çok özet geçip bırakayım. Ampul metninin bir şifreyle yazıldığını söylüyor İlk Eric, metnin okunabilmesi için şifrenin ne olduğunu anlatıyor, grafikler verilmiş ki okur olarak gözümüzde canlandırmakla uğraşmayalım, direkt görüp köfteyi çakalım. İlk Eric -İE- devam ediyor, Ludovician'ı tebelleş edenin İE olduğunu öğreniyoruz, Clio'yu geri getirebilmek için Doktor Trey Fidorous adında bir adamı aramaya başlıyor. Adamın Clio'yu nasıl geri getireceğini bilmediğini söylüyor İE, burası biraz muallakta kalmış gibi gözükse de mesele sonradan anlaşılıyor. Neyse, adamın peşinde Hull'a, Manchester'a, Blackpool'a gidiyor, kütüphaneden altgeçitlere pek çok noktada dolanıyor ve Na-Mekân Keşif Heyeti'nden yardım istiyor. Aslında orada olmayan bir noktada Ludovician'ı bulup serbest bırakıyor. Mektupta bu bölümleri anlatırken anılarından parçalar geliyor aklına, balıktan bahsetmek bile bilincinin her köşesini aydınlatıyor, belki de sonsuza kadar yitirmeden önce son bir uyanış. Na-mekân hoş bir kavram, insanın biçimlediği alanların dışında kalan ve ya hiç umursanmayan ya da farkına bile varmadığımız karanlık bölgelerden oluşuyor. Bilinçle fiziksel dünya arasında bir bağlantı noktası oluşturuyor Hall, bunun üzerinden yok edici bir balıkla her şeyi temizlemeye çalışıyor ama fark etmek isteyen, umursayan insanlar balığa karşı koymak için uğraşıyor sonunda. Bizim Eric'in farklı bir gerçeklik boyutunda yaşadığını -yaşıyorsa- düşünmemiz için sebeplerimiz var, karşısına çıkan kadın Clio'yu oldukça andırsa da Clio değil, dünya bildiği dünyaya benzese de tam bir aynılık yok, zaten bilinen dünyada kavramlardan ve sözcüklerden oluşan bir köpekbalığının saldırısına uğramayız. Umarım.
Bir gazete kupürüyle bitiyor metin, Eric Sanderson'ın cesedinin bulunduğuna dair. Şaşırtmaca veya gerçek, artık emin değildim sona ulaştığım zaman. Kısacası, evet, oyun budur, kurmaca budur, ders gibi bir metindir bu. Sıkı okurlar ve bir şeyler yazanlar kaçırmamalı.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kahraman Köpekler
Bellatin Perulu, Meksika'da doğuyor, dört yaşındayken ailesiyle birlikte Peru'ya dönüp teoloji okuyor, sonrasında Küba'da senaryo yazarlığı okuyor. Metinleri deneysel edebiyatın müstesna eserleri olarak görülüyor. Böyle. Ne yapmaya çalıştığına odaklanıyorum bundan sonra. Öncelikle köpeklerin varlığını unutmamalıyız, otuz adet Belçika Malinois çoban köpeği var metinde, saldırgan hayvanlar bunlar. Novellayı oluşturan parçaların kısalığında ve anlatımın alengirsizliğinde bu köpeklerin doğurduğu korkunun izlerini aramaya niyetleniyorum ve buluyorum, zira ben köpeklerden nispeten korkan bir okurum, çocukken mahallede az kovalanmadım, bu yüzden metni de kovalanıyormuş gibi okudum. Tuttu; parçalar bütünleşti, Latin Amerika'nın geleceğini -metnin en başında böyle söyleniyor- karakterler ve köpekler üzerinden kurabildim. Simgelerin izine düşersek yorumlar üretiriz, despotizmle halk arasındaki denge unsurunu sağlayan aracı için üzülürüz veya bambaşka şeyler çıkarırız, okura kalıyor artık. Şöyle ki havalimanının yakınlarında bir adam yaşıyor, hareketsiz. Hareket etmesinin engellendiği söyleniyor, nasıl engellendiği söylenmiyor. Adam ülkenin en iyi Belçika Malinois çoban köpeği eğitmenlerinden biri olarak kabul ediliyor. Hareketsiz olduğu halde nasıl böyle kabul ediliyor, farklı etkenleri devreyi sokup köpekleri maniple ederek. Bu köpekler korkunç. Boğaza atılmaya ayarlılar ve bir ısırışta popo mopo bırakmıyorlar. Evde anne ve kız kardeş de yaşıyor, başka bir katta durmadan naylon poşetleri düzenliyorlar. Neden düzenlediklerini bilmiyorlar ama yapıyorlar bu işi, belki adamla ve köpeklerle daha az muhatap olmak için. Adamın konuşması neredeyse anlaşılmaz, hareketsiz olmakla geri zekalı olmanın farklı şeyler olduğunu söyleyip duruyor. Evin ön cephesindeki köpekler kafeslerinde olsalar bile son derece korkutucular, kimseyi yaklaştırmıyorlar. Bir de hemşire-eğitmen var, bu genç adamın yaptığı işi kimse tam olarak bilmiyor. Hemşirelik ve eğitmenlik yapıyor işte. Adamın yatağını bazı geceler paylaştığını öğreniyoruz, hareketsiz adamın bacağındaki ağrı dayanılmaz olduğu gecelerde. Odanın duvarları yeşile boyalı, bir de avcı kuşla birkaç papağan var odada, genelde kafeslerinde duruyor onlar da. Avcı kuş için fare satın alınıyor ve kurban ediliyor, kuş da göklerin yırtıcısı olarak yerin yırtıcılarından uzak durmaya çalışıyor, köpeklerin korkunç olduğunu söylemiş miydim? Köpekler çok korkunç. Kahramanlıkları nereden geliyor, bilmiyoruz.
Hareketsiz adamın bir albümü var, köpeklerinin en iyi türlerinin olduğu albüme bakıp eğitimi sürdürüyor. Aptal olanın köpek değil, sahip olduğunu ekliyor ve kahkahalara boğuluyor. Neler oluyor? Bu duygu metin boyunca varlığını sürdürüyor, bu evin içinde olanlardan -pek bir şey de olmuyor gerçi- başka bir şey bilemeyeceğiz. Ziyaretçiler geliyor bazen, sadece aynı tür köpeklerin yetiştiricileri. Hareketsiz adamın bir gözdesi var; Annubis. Başka her köpeği gözden çıkarabilir ama Annubis zirve noktası, genetik ilerlemede son nokta. Hemşire-eğitmen, gelen ziyaretçilere sıradan bir köpeğin hareketsiz adamı çoktan yemiş olacağını söyler, dolayısıyla köpeklerin özel olduğunu, adamın daha da özel olduğunu anlarız. Hemşire-eğitmen, adamın hareketsizliğiyle köpekleri nasıl eğittiğini merak eder, eğitim için kullanıldığının farkında değildir. Kendisinden önce birkaç hemşire-eğitmen çalışmıştır ama onların varlığından haberdar olup olmadığını bilmeyiz yine, duvardaki Latin Amerika haritasına bakıp kıtanın geleceği hakkında düşünüp düşünmediğini de bilmeyiz, ziyaretçiler düşünür ama. Hareketsiz adamın düşündüğü tek şey bu değildir, bir uzay gemisine kaç tane köpeğin resminin sığabileceğini de düşünür, bunu araştırmak arzusundadır. Neler oluyor? Hareketsiz adam, hemşire-eğitmenden Annubis'le delicesine oynamasını ister. Oyundan sonra hemşire-eğitmen odadan dışarı çıkar, tekrar çağrılır, içeri girdiği zaman Annubis hızla üzerine atılır ama hareketsiz adamın tek bir direktifiyle sakinleşir. Gecikme durumunda boğazının parçalanacağını bilir eğitmen, yine de böylesi bir eğitime şahit olduğu için memnunmuş gibi gözükür. Yaşamı bir başkasının elindedir, kurtulduğu için adama minnet duyar ama tehlikeyi yaratan adamın kendisidir zaten. Biraz düşünmek lazım bunu.
Adam Bilgi Merkezi'ni arayıp uzay gemisi ve resimler konulu sorularına başlar, karşı taraf iletişime son verene kadar. Bilgi Merkezi'nden aranmayı bekleyerek uyur adam, beklediği telefon bir türlü gelmez, bu sırada anne ve kız kardeş naylon poşetleri ayırıp dizmekte, sonra tekrar ayırıp dizmektedir. Hareketsiz adam kişisel hayat hikâyesini uydurmuştur, inşa etmiştir, her şey kendi düzeninde ilerlemektedir. Bu bölümden sonra aile hakkında daha çok bilgi sahibi oluruz, yirmi yıl birbirlerinden ayrı tutulduklarını ve farklı tesislerde barındıklarını öğreniriz. Kahraman köpeklerle ilgili bir hikâye yazmak isteyen çocukla tanışan hareketsiz adam -o zamanlar adamlığı ve hareketsizliği tartışmalı- sonrasında o çocuğun yerinde olmak ister, meseleyi açıklayıcı pek bir olay olmaz sonrasında. Aslında "olan" pek bir şey yoktur, bir durumun tasvirleriyle karşılaşıp dururuz. Ailenin geçinmesi için gerekli olan paranın nereden geldiği de meçhuldür, ara sıra köpeklerin satıldığını öğreniriz, belki buradan.
Her sayfada bir bölüm olmak üzere bayağı bir bölümden oluşmaktadır bu metin. Anlık bir korkunun sayfalara yayılmasının metaforu gibidir, eğitmenin bu deliler arasında her şeyle uyum sağlaması sanırım köpeklerden daha korkunçtur, her koşulda hayatta kalmaya çabalayan insanların mücadelelerine saygı duyulabilir ama dönüştükleri şeyler, eh, insanlıktan çok uzağa düşebilir. Hareketsiz adam, adamın annesi ve kız kardeşi de düşünülünce metindeki en normal canlıların köpekler olduğu düşünülebilir, onlar doğalarına göre hareket etmektedir. Kuşlar da. Kuşlar pekiyi.
Böyle. Kısa, ilginç.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Güzellik Salonu
Akvaryumla dünyayı, balıkla insanı daha en baştan bir arada görmeye teşneyiz. Salgın hastalıklar yayılmadan önce anlatıcının balık besleme merakının başladığını görüyoruz, çeşit çeşit balık besliyor, akvaryumların dükkanını güzelleştirdiğini düşünüyor. Balıkları izlemek keyif verici, derinlerde öylece duruyorlar veya oradan oraya gidiyorlar, sınırlı bir dünyanın içinde olabildiğince özgürler. Deneme-yanılma yöntemine başvuruyor anlatıcı, oksijen motoruna ihtiyaç duyanlar, duymayanlar, başka türlerle bir arada barınıp barınamayanlar, her türlü balıkla hemhal oluyor ve bu sevimli mahlukların huylarını öğrenmeye çalışıyor. Uğraşlarını ince ince anlatıyor, hayvanların hareketlerinden akvaryumları donatma biçimine kadar. Güzellik salonunun Ölüm Evi'ne dönüşmesiyle birlikte balıkların da yavaş yavaş ölmeye başlamalarını garipsemiyor, hatta kendisi de hasta olduğunu anladıktan sonra hamama giderek bir nevi balıklaşıyor, sonunun yavaş yavaş geldiğini seziyor. Ölüm Evi'ndeki hastalardan birine dönüşmeden önce kısıtlı bir zamanı var, ölenlerin kıyafetlerini giyerek erkekleri kovalıyor, gay bir crossdresser. Gerçi cinsel tanım tam bu olmayabilir, erkeklerle ilişkiye girmekten hoşlandığını biliyoruz bir tek. Neyse, ölmeye yatanların eşyalarını, paralarını ve diğer kişisel eşyalarını isim bantları yapıştırdığı dolaplarda saklıyor ve sonrasında eğer hatıra olarak isteyen birileri çıkmazsa kendisi kullanıyor. Hastanede hor görülen insanlara başlarda merhametle yaklaşmıyordu ama bir süre sonra kurbanları salona kabul ediyor, her birine rahat bir ölüm döşeği sağlıyor. Balıklarla olan ilişkisi de değişiyor; daha hayat dolu balıklar arıyor, sıkılgan kişiliğini durgunlaştıracak türlerden, böylece ölümün sabitliğini ortadan kaldırmak istiyor ve denemelerine başlıyor. Salonun ölülerle dolması ve balık çeşitlerinin artması hemen hemen aynı döneme denk geliyor. Sualtı bitkilerinin arasında gizlenen balıkları izlemek hoşuna gidiyor, belki de öleceklerini anlayan balıkların sakin, gizli bir köşe aradığını bilmeden. Balıklara kapasitelerinin üzerinde bir şey yüklemiyorum bence, böyle davranırlar mı bilmiyorum ama davransınlar istiyorum, o zaman davranıyorlar. Çok unutkan olduklarını biliyorum ama ölümü kim unutmuş? Bu sefer fazla bir şey yükledim gerçekten, ölüm konseptiyle zerre ilgileri yok, sadece çok kötü bir şey olacağını sezip kendilerini çevreden yalıtıyorlar bence. Bizim anlatıcı da benzerini yapıyor sonlara doğru, hastalığı ağırlaşınca salona daha fazla insan almayacağına dair karar alıyor, kendini sualtı bitkilerinin arasına çekiyor, hatta bir yerde salonu suyla doldurmayı bile düşünüyor. İnsan akvaryumu. Ölüm için hazırlık.
Bellatin yine parçalara ayırmış novellasını, her bir bölümde yaşamının ayrı bir bölümünü görüyoruz. Gittiği hamamı Japon bir ailenin işlettiğinden bahsediyor, Japonlar içeride yaşananlara karışmıyorlar, özgür bir ortamda takılıyor adamlar. Yine sonlara doğru yara ve kabuklarla dolan beden hamama gitmeye engel teşkil ediyor, normal şartlarda hamamdan yorgun argın çıkan anlatıcının dükkandan çıkmaya hali kalmıyor. Geceleri erkek aramaya da çıkmıyor, parlak kıyafetlerini giymiyor, kendi ölümüne yavaş yavaş alışıyor, bir de hastalardan çıkan kokuya. Her şeyin öncesinde salon sekizde kapıları kapatıyormuş, pek tekin olmayan bir muhitte kadın kıyafetleriyle dolaşmak zor olduğu için anlatıcı ve arkadaşları çantalarını yanlarında taşıyıp uygun bir yerde travesti kıyafetlerini giyerek müşteri bekliyorlarmış, sabaha karşı uyuyorlarmış ve çok para kazanamasalar da eğleniyorlarmış. Güzel bir yaşam. Anlatıcı salonu güzelleştirmek için yapılabilecek şeyleri bu sırada düşünmeye başlamış. "Aradığım şey müşterilerin kendileriyle ilgilenilirken berrak suyun altındaymış gibi hissedeceği ve yüzeye çıktıklarında gençleşmiş ve güzelleşmiş olacakları bir ortamdı." (s. 23) Ölüm Evi'ndeki hastaları tanımayacak noktaya gelmek anlatıcı için çok ağır bir yük. Bazı hastalarının hikâyelerini anlattığı bölümlerde umursamazlıkla birlikte acı da görülebilir. İnsanların isimlerini, yüzlerini hatırlamayacak kadar çok ölüm gördüğü için derinlerinde bir yer taşlaşmış, sadece ölümü hatırlıyor ve biliyor. Koyu bir umutsuzluk. Genç adamlar "telef oluyor", balıklarla birlikte. Artık kimin insan kimin balık olduğunu ayırt edemeyecek bir noktaya geliyor anlatıcı, her gün kaskatı kesilmiş balıklarla insanların aynı yere gittiklerini düşünüyor mu bilmem, ulaşılamayacak kadar derinlerde bir yerde yüzdüklerini düşünüyordur belki. Birlikte eğlenmeye çıktığı arkadaşları da öldükten sonra sığındığı düşüncelerinde, anılarında huzur bulmaya çalışıyor ve geçmişini hatırlıyor yavaş yavaş. Ailesi pek kayda değer değil, on altı yaşındayken evden ayrılıyor ve hamisini buluyor, adam iyi bir pezevenk ve anlatıcıya para biriktirmesini, gençliğinin sonsuza kadar sürmeyeceğini söylüyor. Biriken para altı yıl sonra güzellik salonuna dönüşüyor, sonra ilk hastayı kabul etme zamanları hatırlanıyor, ilk hastanın hayata döndürülmesi için yapılan harcamalar, verilen uğraşlar hatırlanıyor. Bir de mahallelinin salonu bastığı zaman var, aksiyonun zirve yaptığı an. Ölüm saçan bu yerden kurtulmak için toplanan öfkeli kalabalık dükkanı yerle bir edecekken anlatıcı sıvışıyor, polise gidiyor ve ekipleri mekana getirmeyi başarıyor, sonuçta salon kurtuluyor ve insanlar oradan uzak duruyorlar ama çok beklemeleri gerekmiyor zaten, içeride yaşayacak pek kimse kalmıyor. Hastalardan başka kimse yok zaten, anlatıcı gecenin bir körü içeri girmeye çalışan sevgilileri kapı dışarı ediyor. Sadece hastalar. Sadece balıklar. Sırf ölüm.
Anneden gelen bir mektup, kanser sonucu kısa süre sonra sona erecek bir yaşamın acı haberini veriyor ama anlatıcı cevap yazmıyor, o da ölümü beklemekte. Geçmişin ihtişamıyla dolu bir ölü olarak bulunmak istiyor, parlak kıyafetlerini giyiyor sona doğru. Vedaya hazır. Akvaryumları dağıttıktan, günlük işlerini yaptıktan sonra yapacak bir işi kalmıyor. Burada bırakıyoruz onu, hikâye sona varıyor. Bir bakıyorum, olaylardan ve insanlardan ibaret parçalar, ölümü bekleyen insanların psikolojileri kırık bir camın parçaları gibi bir araya geliyor, anlatıyı oluşturuyor. Cinselliğin uyandırdığı doyumsuzluğu, renkleri ve yaşamın ta kendisiyken ölümle ilişkilenmesini görüyorum. Bir insanın ağır yürüyüşünü de görüyorum, hikâyesine kendi eliyle nokta koymasını.
Bellatin'in okuduğum ikinci metni bu, Türkçedeki ilk metni.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dehşet Miğferi
Mit, yaşamı anlamlandıran metaforik hikâye olarak ortaya çıkar, aslında bir şeyi başka bir şeye dönüştürüp ilk şeyi aydınlığa çıkarırken ikinci şeyi de ilkleştirir, dönüşüm karışımının içine boca eder, böylece meseleyi daha da karmaşık bir hale getirir ve yeni mitler bu karmaşayı açmaya çalışır. Döngü. "Geçmiş, yanlışlar batağıdır; bizler gerçeği bulmak üzere buradayız. Bizler doğrusunu biliriz." (s. 7) Hikâyelere şüpheyle yaklaşıp onları doğrulama ihtiyacından ötürü başka hikâyelere başvururuz, böylece gerçeği gördüğümüzü düşünürüz. Gerçek, hikâye tarafından sınanan başka bir hikâyedir. Anlatılanın niteliği zamanla değişir, benzetilenle benzeyenin ilişkisi değişir, gerçeklik bunalımı çağında her şey -anlatılan/yaşanan- birbirini güvenilmez, tekinsiz kılar. Pelevin Mythbusters örneğini verdikten sonra, epigrafta da yer verdiği Borges üzerinden devam ediyor. Anlatılan ve yeniden anlatılan yalnızca dört öykü var: kentlerin kuşatılması, eve dönüş, arayış ve Tanrı'nın (kendini) feda etmesi. Hepsini arayışa indirgeyebiliriz veya birini diğerinin içine yerleştirebiliriz, örneğin eve dönüş başlı başına arayışın bir parçasıdır ve döndüğümüz yerin evliği, dönen öznenin kendiliği falan, bir arayışın sonucunda biçimlendirilir. Belli bir kişiyi, zamanı veya yeri ararız, belki de aradığımız bir şey olmadan ararız. İlerlemek -her şekilde- bir ütopyaya varmaya çalışmak demek. Ne kadar ilerliyoruz, ne anlıyoruz? "Durmaksızın geçmişe savrulup savrulmadığımızı ya da acımasızca geleceğe sürüklenip sürüklenmediğimizi tartışabiliriz, ama aslında yerimizden hiç kıpırdamadık." (s. 9) Aynı şeyleri sorup duruyorsak ve her sabah aynı insana uyanıyorsak gerçekten de pek ilerlememişiz demektir, dolayısıyla chat odalarını Labirent'e dönüştürmek, Theseus'a dönüşmek çok kolay. Pelevin bunu yapıyor, bir miti modernleştiriyor veya moderni mitleştiriyor, artık nasıl okunursa. Minotaurus internette, başıboş dolanıyor ve birkaç insan neler döndüğünü anlamaya çalışıyor. Üç bin yıllık, hatta belki daha eski bir hikâye günümüzde canlanabilir mi, eğer olduğumuz yerde duruyorsak -ki bana kalsa da duruyoruz- neden olmasın.
Minos'u, Daidalos'u, Pasiphae'yi bilmeden labirentin önemi anlaşılamaz. Dil kendi metaforlarını üreterek anlamca genişlediği için isimlere de dikkat etmek gerekiyor. Labirent -Labyrinthos, iki ağızlı balta anlamına gelen "labrys"ten türediği düşünülüyor- inşa edilirken Borges'e, Eco'ya kadar, hatta ötesine uzanacak çağrışımsal bir yapı da inşa ediliyordu. Neyse, klasik hikâyeye göre Minos, tahta çıkışının alametini görmek ister, Poseidon kesilmek üzere kar beyazı bir boğayı Minos'a yollar, Minos boğaya kıyamayıp başka bir boğa keser, cesarete bak, Poseidon köfteyi tabii ki çakar ve Minos'un kraliçesi Pasiphae'yi boğaya aşık eder. Pasiphae, Daidalos'tan bir inek heykeli yapmasını ister, böylece heykelin içine girip boğayla çiftleşir. Gebe kalır, doğurur, Minotauros yarı insan yarı boğa olarak hikâyeye girer. Minos, Daidalos'a bir labirent yaptırır ve Minotauros'u labirente koyar. Bu sırada Aigeus savaş vergisi olarak yedi Atinalı delikanlıyı ve yedi kızı Girit'e gönderir, oğlu Theseus da Minotauros'la savaşmak için Girit'e gelir, Pasiphae'nin kızı Ariadne'nin kalbini çalar, labirente girerek Minotauros'u öldürür ve Ariadne'nin kendisine verdiği iplikleri kullanarak labirentten çıkış yolunu bulur. Kabaca böyle. Birkaç ilginç nokta var, Gospodinov Bomonti'deki konuşmasında Minotauros'un bir çocuk olduğundan bahsetmişti, küçük bir çocuk, öldürülmesi son derece zalimce. Hüznün Fiziği'nde labirenti ve boğa gibi çocuğu farklı biçimlerde görüyorduk, anlam Bulgaristan'ın kapalı toplumuna ve hüzünle büyüyen bir çocuğa doğru genişletiliyordu. Pelevin başka bir biçimde deniyor bunu, Dehşet Miğferi denen bir zamazingonun algılara dayalı bilgi felsefesinin somuttan soyuta geçip durması niteliğini ele alarak karmaşık ve sembolik bir labirent yaratıyor başta, sonrasında karakterlerin konuşmaları üzerinden bireysel labirentleri ortaya çıkarıyor, Theseus'u ve Minotauros'u karakterlerin arasına sokup tepkiler üzerinden mitin boyutlarını büyütüyor. Çevirmen Dilek Şendil'in yazdığı giriş metni mevzuya güzel bir başlangıç noktası sağlıyor, sonrasında bazı çeviri tercihlerine dair açıklamalar geliyor, sonra da kaosa bodoslamadan dalıyoruz.
Metinde yedi üye var, bir forumda hapsolmuş durumdalar ve birbirlerinden başka konuşacak kimseleri yok. Forumda hapsoldukları gibi gerçekliklerinde de hapsedilmiş durumdalar; her bir bir odada, iki kapılı küçücük alanlarda bulunuyorlar, bilgisayarlarından başka bir şeyleri yok ellerinde. Oraya nasıl geldiklerini bilmiyorlar, her biri benzer soruları soruyor ve tatmin edici bir cevap çıkmıyor ortaya. Organisma(-:, Romeo-y-Cohiba, Ariadne -forumu başlatan kişi-, Nutscracker, Monstradamus, IsoldA, UCUBI 666. Simgeledikleri şeyler çevirmen tarafından birazcık aktarılmış, her birinin bir işlevi olduğunu ve hep beraber labirentin bir parçası olduklarını düşünebiliriz. Tanışma evresinde neler döndüğünü bulmaya çalışıyorlar tabii, Ariadne içinde kaybolacağı ve onu bulmaya çalışanların da kaybolacağı bir labirent yapmaya dair sözü kimin söylediğini aramaya başlar başlamaz insanları belirsiz bir zamanda, belirsiz yerlerde bir araya getirmiş oluyor. İsimler, meslekler, cinsiyetler, kişisel her tür bilgi xxx'leniyor, kimlikler son derece gizli. Nerede olduklarını anlamaya çalışırlarken biri aynı otelde olabileceklerini söylüyor, duvarlara vurmalarını öneriyor. Birbirlerini duyamıyorlar, otel odası atmosferinde geçici bir misafirlikleri olabileceğini kimse düşünmüyor. O noktaya gelmeleriyle ilgili hikâyelerini, rüyalarını anlatmaya başlıyorlar ve her biri kendi sembolik çıkmazını ortaya koyuyor. Ariadne'nin cüceli ve Asterisk'li -tapınılması herkesin hayrına olacak bir tanrı- rüyasının her şeyi başlattığı anlaşılıyor falan, yaşananların tanrıyla ve yaşamlarıyla ilgisini çözmeye çalışıyorlar. Kapılardan biri odaya açılırken diğerinin özel bir anlam taşıyan bir mekana açıldığını görüyoruz; katedrale, sokağa, neresiyse oraya. Bu sırada mangalardan internete kadar pek çok konuda geyik çevriliyor, mesele iyice derinleşiyor. İnternetle ilişkilerinin Antik Yunan'la ilişkileri kadar uzak, mesafeli olduğunu düşünüyorlar, internet bir ağ olduğuna göre ağı ören bir örümceğin de olması gerektiğini düşünüyorlar, kendilerini gözleyeni merak ediyorlar, bu yüzden moderatöre sesleniyorlar sık sık. Miğfer metnin ortalarına doğru beliriyor; geçmişi ve geleceği taşıyan, kendi parçasının içinde bir bütün olarak bekleyen ve bütünlüğünü parçalarının birleşimiyle aşan bir nesne, umudun ve hüznün kaynağı, bütün zamanların ve insana dair soyut düşünceyle dünyaya dair somut düşüncenin birleştiği, birbirine dönüştüğü mekansal bir obje. İçerisini ve dışarısını bir arada tutuyor, her şey ondan doğuyor ve onda bitiyor. Tao benzeri bir nane. Hemholtz'un özgür irade ve kaderle ilgili fikirleri de yer buluyor bu mevzuyla birlikte, zorlayıcı yönlendirme ve özgürlük konusunda birtakım atıp tutmalarda bulunuluyor. Bu miğfer olayı metnin merkezini oluşturuyor, karakterler miğferi ve miğferin temsil ettikleri üzerinden fikir yürütüyor, kendilerine özgü mekanlara açılan kapıların ardında gördüklerinden, öğrendiklerinden şifreler çözüyorlar, beyin fırtınasıyla mekandan kurtulmaya çalışıyorlar. Mekanın, labirentin doğası üzerine düşündükleri zaman aslında yaşamın labirentten ibaret olduğunu anlıyorlar, bir dünya iş.
Theseus ve Minotauros çıkıyor ortaya, sonlara doğru. Baş aktörleri buluyorlar, Miğfer'in içinde olduklarını anlıyorlar. Aslında bütün zamanların içindeler, bir açıdan zamandan soyutlanmış durumdalar ve mekanın simgeler aracılığıyla yaratıldığı bir var oluş halindeler. Hepsi aynı cümleleri kuruyor bir süre sonra, kişilikleri de ayrılmaz bir bütün olmaya doğru ilerlerken sanki tekilliğin içinde sıkışmış bir hale geçiyorlar. Kurtuluyorlar nihayetinde ama neyden, var oluşlarının doğasını anladıkları için kurtulacak bir şey olmadığını düşünüyorlar bana göre, sonlarda.
Güzel, mitoloji serisi çok iyi.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Altın Kollu Adam
1950'de ilk National Book Award'u kazanan bu metni Algan Sezgintüredi'nin çevirisinden okuyoruz, aşırı yerelleşme tehlikesi yer yer ortaya çıksa da bence iyi bir çeviri olmuş, kenar mahallelerin argosu olabildiğince başarılı bir şekilde Türkçeleştirilmiş, hoş. Joyce'tan etkilenildiği söylenmiş, muhit tasvirleri ve kafiyeli sözcüklerin sayılıp dökülmesi mevzuları, evet, Sezgintüredi Joyce'u andıran oyunculluğu da başarıyla aktarmış, bu daha da hoş. Çevirisi nispeten zor bir metin gibi geliyor bana, ince ince çalışılmış bu metin üzerinde.
Algren'ın Simone De Beauvoir'ya abayı yaktığı ve evlenme teklifinin reddedildiği biliniyor. Başkasıyla evlendiği, iki yıl sonra boşandığı, alkolizmin pençesinde kıvrandığı, uyuşturucuya bulaştığı ve üniversitede yaratıcı yazarlık dersi verdiği de biliniyor. Sağdan soldan derlediğim bilgileri toparlayayım, 1980'lerin hiper gerçekçiliğiyle 1900'lerin naturalizmini kardığı, metni bu temel üzerine oturttuğu söyleniyor ki bazı bölümlerde Ellis tadı alınabiliyor, Zola'nın Meyhane'sinde geçen mekanın benzerlerini de Chicago'nun bıçkın delikanlılarının takıldığı barlarda bulabiliyoruz. II. Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde, azılı gangsterlerin tükenmeye yüz tuttuğu zamanlarda geçen bu hikâyeyi Soğuk Savaş'ın başlangıç yıllarında doğan Amerikan Rüyası'nın teğet geçtiği veya geçeceği insanları temizleme girişimi olarak okumak mümkün; Frankie'nin ve diğer karakterlerin makineleşmedikleri -ironik bir şey, Frankie'nin lakabı Makine ama başka bir mevzudan alıyor bunu- için birer birer savrulduklarını görüyoruz. Bu insanlar "düzgün" bir işte çalışmıyorlar, çalışmak da istemiyorlar, yok olup gideceklerini ve ömürlerini fabrikalarda çürüteceklerini düşünüp korkuyorlar hatta, birkaç yerde karşımıza çıkıyor bu düşünceler. Düzenli bir işte çalışan tek adamın başına gelenleri görünce serserilerin dünyasında düzgün diye bir şeyin olmadığını, katı olan her şeyin yavaş yavaş buharlaştığını anlayabiliriz; gündelik yaşamlar gündelik problemleri getiriyor ve problemlerin çözümüne dair büyük adımlar atıl(a)madığı için uzun vadede karakterlerin tamamı facialarla yüzleşmek zorunda. Rüya'yı başlatanlar temiz bir toplum istiyorlar; insanlar çalışsınlar, üretsinler, ürettiklerini satın almak için daha çok çalışarak tüketime daha çok kaynak ayırsınlar derken kusursuz bir robota dönüşsünler, bu döngünün sağlanması için güvenli bir toplumun inşa edilmesi gerekiyor, Frankie gibilerin ortadan kaldırılması, suç oranlarının düşürülmesi gerekiyor haliyle, politikacıların seçim vaatlerinden en büyüğü bu belki de, eve vurulmadan dönmek isteyen insanlar için steril bir ortam. Dolayısıyla serserilerle ve gangsterlerle işbirliği yapan polislerin düzeni sağlamak için, açıkçası daha iyi bir gelir kaynağı da buldukları için politikacılara yanaşıp kolladıkları adamları içeri atmaları yine bir dönemin sonunu gösteriyor, Saul Goodman benzeri bir kanun adamının içeridekileri dışarı çıkardıkça polisler daha karmaşık taktikler geliştirerek, daha önce hiç davranmadıkları gibi davranarak suçluları elektrikli koltuğa oturtmaya çalışıyorlar, o zaman için büyük ve öngörülemez -zaten pratik zekaları dışında karakterler pek zeki değiller- bir değişim gerçekleşiyor. Yeni kurallara uyum sağlayabilenler hayatta kalırken bazıları da parmaklıkların ardına veya elektrikli masaj koltuğun gidiyor. Gidenlerin ve kalanların hikâyesini anlatıyor Algren, son derece lirik bir suç dünyası oluşturarak. Karakterlerin iç dünyaları olsun, suç dünyasının dinamikleri olsun, tahribatı olabilecek en yakın noktadan izletiyor bize, süper iş. Metnin film uyarlamasında Frank Sinatra'nın oynadığını ekleyeyim, filmi daha izlemedim ama cumaları çalışmıyorum, bugün izleyeyim.
Aleksandr Kuprin'in bir sözüyle başlıyoruz: "Anlıyor musunuz beyler? İşin dehşet saçan yanı, artık hiçbir şeyin dehşet saçmaması!" (s. 1) Metinde sadece KUPRIN diye belirtilmiş, adam Aleksandr Kuprin, Türkçeye Helikopter'den çıkan bir metni çevrilmiş, o kadar. El atılması gerekiyor bu meseleye de, şöyle biraz araştırınca sıkı bir yazar olduğu anlaşılıyor. Neyse, geri dönüşlerin pek sık gerçekleştiği lineer bir anlatıyla karşı karşıyayız. Başkomiserin asla içmediği halde "Pastırma Yazı'yla Aralık'ın tutan ilk karı arasına düşen o puslu mevsimin akşamüzerlerinde bazen kendini yarı sarhoş hissetmesi" meselesi, önüne yığılan onca ipsiz sapsız adamın saçma sapan konuşmaları, savunmaları ve anlamsız gülüşleriyle beliriyor. Şantaj, eşkıyalık, at hırsızlığı, zina, çocuk tacizi, her türden suçla karşı karşıya kalan "Çeteleci" nam adam, serseri tayfasını bir bir sorgulayarak içeri alıyor veya kefaletle bırakıyor, herkesin "Kuzen" dediği Çavuş Kvorka'yla iyi geçinenler bırakılıyor genelde, parası serbest kalmaya çıkışanlar da diyebiliriz. "Elveren"'le bu sorgulama sırasında karşılaşıyoruz, Mor Kalp sahibi bir savaş gazisi, kart dağıtıcısı, kumar ortamlarının aranan adamı, ara sıra hırsızlığa çıkan bir adam, otuzlarına gelmek üzere ve cephede savaştığı günler çok uzaklarda kaldığı için o günleri istediği gibi biçimlendirerek kendisine bir kimlik yaratıyor, pokercilerin aranan adamı haline geliyor. Askerde de dağıtım işi yaptığını söylüyor, kartları karıp oyunu düzenlemede aranan biri olmasını o günlere borçlu. "Serçe" lakaplı Saltskin de orada, en yakın arkadaşı. Zamanında Serçe'yi sokaklardan kurtarmış Frankie, o günden beri birlikte takılıyorlar ve Serçe bağımsızlığını kazanana kadar Serçe'ye tepeden bakıyor biraz. Serçe yarı Yahudi, bu dini boyut karakterlerin ilişkilerini etkiliyor tabii, Polonyalı karakterlerle Polonyalı olmayanlar arasında da belirgin farklar var, hatta bir bölümde Yahudi ve Polak kumarbazları kıyaslıyor Algren, Polonyalıların eğlenmek için, Yahudilerin güvenli bir şekilde kazanmak için oynadıklarını anlatıyor falan, ilgi çekici. Sonra bu iki arkadaşı salıyorlar, gidecek yerleri o an için olmadığından karakterlerine temel oluşturacak özellikleri öğrendiğimiz diyaloglara dalıyorlar. Serçe suça bulaşmasa o pislik mahallede sıkıntıdan gebereceğini söylüyor, bir de aşırı çirkin olduğunu sandığı için suçun yardımıyla bu çirkinliği işe yarar bir hale getirdiğini düşünüyor. Reklam tabelalarının önünden geçip her günkü sıkıntılarına bir yenisini ekliyorlar, düşünceleri bölünüyor ve reklamların saçma imajları dışında bir şey düşünemiyorlar. Tüketim onlar için yaşamsal faaliyetlerin sürdürülmesini çağrıştırıyor, fazlasını değil. Frankie, eşi Sophie'yle bir pansiyonda kalıyor, pansiyonun sahibi zihinsel engelli oğluyla yaşayan, sürekli sıkıntı çıkaran yaşlıca bir adam. Sophie kötürüm, Frankie yüzünden. Aralarındaki hastalıklı ilişki çocukluk yıllarına dayanıyor, daha o zamanlardan birlikteler -Molly'yle birlikte ama Molly'ye birazdan geleceğim- ve sonrasında Sophie'nin takıntılı doğasıyla Frankie'nin umursamazlığı bir araya gelince ilişkileri başlıyor, Sophie Frankie'nin kendisini sevmesini istiyor ama adam uçarı. Sonra kaza gerçekleşiyor, kadın arabadan fırlayıp sakatlanıyor, Frankie'ye pek bir şey olmuyor, uzunca bir süre boyunca hissettiği suçluluk haricinde. Evleniyorlar ve böylece Frankie kadına iyice bağlanıyor. Sakatlık olayı Sophie'yi memnun ediyor bir açıdan, adama hatırlatıp duracağı bir zincir geçiyor eline. Bir alt katta Molly yaşıyor, Frankie ve Sophie'yle çocukluk arkadaşı, fahişe. Frankie'ye kesik. Adama gerçekten aşık, yirmilerinin ilk yarısında olmasına rağmen zaman içinde otuzlu yaşlarını sürdüğü düşünülecek kadar yıpranıyor ve adamı kurtarmaya çalıştıkça kendisi de batıyor, çıkarsız sevginin yol açtığı yıkım ağır oluyor. Pansiyondaki yaşamı, karakterlerin sosyal hayatlarını bol imgeli, şiirsel bir dille anlatıyor Algren, dairelerdeki su borularının çıkardığı seslerden sokakların neon lambalarıyla delinemeyen sisine kadar pek çok detay şehri karakterler için bir kapana dönüştürüyor.
Frankie'nin uyuşturucu bağımlılığı, Molly'yle kurduğu ilişki ve uyuşturucu satıcılarından birini kazara denebilecek şekilde öldürmesi sonunu yavaş yavaş hazırlıyor, metnin ilk bölümünde Serçe'yle Frankie'ye odaklanmışken ikinci bölümde hapse giren Frankie'nin kirli hayatından kurtulma çabalarını bir umutla okuyoruz ama uyuşturucu sıkıntılı bir iş gerçekten. Sonuçta Serçe ve Frankie polislerce kıskıvrak yakalanıyor ve kaçış süreci başlıyor Frankie için, Serçe'nin yapabileceği pek bir şey yok, hikâyesi yakalanmasından sonra bitiyor. Frankie'nin kaçışı Requiem For a Dream tarzı bir sonun sinyallerini veriyor, hatta filmin bu metinden bir parça olsun esinlendiğini söylemek mümkün. Sophie'nin yolu tımarhanede bitiyor, Molly mutsuz yaşamını sürdürüyor, herkes bir ölçüde ayvayı yiyor. Tutanaklarla bitiyor metin, polislerce alınan ifadeler Frankie'nin nokta koyduğu serüvenini aydınlatıyor, çekilen acıları kayıtlara geçiriyor. Bir de şey, savcının suçluları sorguladığı bir bölüm var, başlı başına sanat eseri. Adamın bunaltısını, onca suçlunun kaypaklığının yol açtığı umutsuzluğunu birebir görüyoruz, dönemin yeraltı dünyasına, çıkışı olmayan insanların neler yapabileceklerine şahit oluyoruz. Etkileyici.
Algren'ın iki metni çevrilmiş Türkçeye, biri bu. Diğerini bulursam onu da okurum, şahane yazar. Bu metin zamanında Hür Yayın'dan çıkmış, sonra Versus basmış, ne güzel. Hür Yayın olsun, Yankı olsun, Sander olsun, böyle yayınevleri zamanında müthiş işler yapmış, denk geldikçe okumak lazım.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kara Kediler Kem Gözler Modası Geçmiş Batıl İnançlar Kitabı
"Seher vakti kıçını kaşıma, amuda kalkıp bakma aşıma" tarzı tekerlemeler, sözler, nine tembihleri, yaklaşık elli tane. Sadece bunlar değil, inançların temelleri de var. Genellikle insanın anlayamadığı büyük bir felaketle sınanma sırasında ortaya çıkmış bunlar, örneğin hapşıran birine söylenen söz veya Veba Salgını sırasında taşınan kurbağa bacağı gibi nesneler kurtarıcı rolüne bürünmüş ama sonuçta nesne onlar, kurbağa bacağının vebayı kırıcı bir özelliği belki vardır ama çoğu inanışın pek bir temeli yok. İnanç işte, belki placebo etkisi de işin içine giriyordur. Jodorowsky psikobüyü nanesinin sağaltıcı olabilmesi için kendisine başvuranlardan çözüme inanmalarını istiyordu, o hesap. Sonuçta insan pagan dönemlerden, hatta öncesinden itibaren sezdiği ama bilmediği bir dünyadan sayısız tedavi çarpmaya çalışmış, bu sadece ölümle ilgili olan. Genelde korunma maksatlı inançlar belirmiş, akademik eğitimini folklor ve inançlar üzerine kuran Rhodes şöyle diyor: "Hijyenin tam olarak sağlanamadığı, temel gıda maddelerinin, temiz suyun veya modern ilaçların kolaylıkla tedarik edilemediği çağlarda yaşamış atalarımızın yüz yüze kaldıkları tehditlerin çoğu tamamen kontrolleri dışındaydı. Gemi batarken dalgalardan kendilerine koruyamıyor, vebayı durduramıyor ya da hasadı mahveden donla başa çıkamıyorlardı. Bu yüzden kendilerini kurtarmanın başka yollarını aradılar." (s. 12) Kökenleri Antikçağ'a kadar uzanan bu inançların temellendiği dünya algısını bilmek meseleyi aydınlatır, "Kader'in en kuvvetli tanrıyı bile yenebildiği bir mitolojiyle bezenmiş çağ", insanları mucizelerin varlığını inandırmıştı ve felaketlerden kurtulmak için sihre -o zamanlar için sihir- başvurabileceklerini söylüyordu. İnsanlar da iltihaplanmış lenflerin üzerine ölü güvercin koydular, kıtlıktan kurtulabilmek için güvercin yuvalarını bozmadılar, adaklar adadılar, garip garip işlere girdiler ve seslerini duyurmayı başardılar, kendilerince. Çoğu başaramadı. Çünkü ölü güvercin nedir ya.
At nalıyla başlıyoruz. Hindu metinlerinde at nalının gücünden bahsediliyormuş, sonrasında Batı'nın pagan dünyasına giren at nalı, Aziz Dunstan'la birlikte Hristiyanlık tarafından benimseniyor. Arap kültüründe nazara karşı muskalarda kullanılıyormuş, İngiliz, Kelt ve Alman kültüründeyse kapının üstüne çivileniyormuş. Uçları yere bakar şekilde asılanı var, gökyüzüne bakar şekilde asılanı var, her kültür kendi yorumunu getirmiş ama sonuçta biliyoruz, at nalı iyi bir şeydir. HOMM serilerinde kahramanların "Luck" yetenekleri vardı, koca bir at nalıyla gösteriliyordu, oyunu oynadığım yirmi küsur yıldan beri at nalını severiz, sayarız. Biraz üfürükten bir yetenektir ama yeri gelince hayat kurtarır. Neyse, bu böyle. Sonra yerde peni bulma olayı geliyor. Aslında iğneymiş bu, ABD'de "pin-penny" benzerliğinden paraya dönmüş olay. İğnenin Tanrı'yla bir ilgisi varmış, ABD paralarının üzerinde "Tanrı'ya Güveniriz" yazdığı için özellik hemen paraya aktarılmış. Yerde bulmak şans getirir, havuza atmak şans getirir, havuzdakileri toplamak şans getirmez. Yüz tanesiyle bir kahve alınabiliyor, o bile alınamıyor artık. O yüzden uğur parası olarak saklayalım, saklamayanlara lanetimizi salalım. Başka ne var, merdiven altından geçmek. Teslis'i bozmak anlamına gelirmiş. Üçgen sembolü Antik Mısır'dan beri yaşamın sembolü olmuş ve dinlerle farklı anlamlar kazanmış. İdam cezalarıyla birlikte merdivenler olumsuz bir nitelik kazanmış, asılan insanların ruhlarının bu merdivenlerin altlarından geçtiklerine inanıldığı için, biz de asılmadığımız için merdiven altlarından geçmemeliyiz, yoksa bir ruhu sinirlendirip sonsuz öfkesine maruz kalabiliriz, o zaman da, "Who you gonna call?" Tuz dökmeye geldik. Antik Yunan ve Roma mitlerinde tuz mühim, Yahuda şu meşhur yemekte tuz döker halde resmedilmiş, uğursuzluk buradan geliyor. 13'le alakalı bir iki başlık var, Yahuda'ya bağlayabiliriz onları da. Neyse, sol omzun üstünden bir parça tuz atarsak kara meleğin gözüne gelirmiş ve melek kötülük yapamazmış böylece. Yemeğe de bol bol dökersek yiyemeyiz mesela, neden, çünkü her şeyin fazlası zarar. Ne oldu, melek yemeği kötüledi. O yüzden saçma sapan yerlere değil, sol omzun üstünden arkaya atacağız.
Kem göz. Kutsal kitaplarda geçiyor, Ortadoğu'dan Afrika'ya pek çok bölgenin kültüründe yer alan bir göz çeşidi. Nazar değiyor ve işler sarpa sarıyor. Kurtulmanın çeşitli yolları var, nazar boncuğu mesela. Yahudi geleneğinde çocukların bileklerine kırmızı bir iplik bağlanırmış, İtalya'da nazarın iktidarsızlığa yol açtığı düşünülüyormuş ve bundan korunmak için parmakları kıvırarak boynuz gibi yapılan bir el hareketi varmış ki bunu biliyoruz. Ay ışığına geldik, luna kökünden lunatic doğuyor, ay ışığının insanlar için tekinsizlik doğurmasının sebebi biraz anlaşılabilir; gece tehlikelerle dolu ve ay ışığı kötü niyetli varlıklara yol gösteriyor. İnsanları delirtmesi bir yana, kurttan insana veya insandan kurda dönüşen yaşam formları ay ışığında kayışı koparıyor. Bunların dışında neler var, kara kediler mesela. Köprüde vedalaşmak da var, ayak toprağa değmediği müddetçe tehlikedeyiz aslında. Baykuş ve kızılgerdan da mitik ve mistik bir havayla anlatılıyor. Mezarın üzerine basmak, birinin mezarımızın üzerinde yürümesine bağlanan bir titremeye yakalanmak, mezarlıklar falan, bunlar da kısaca inceleniyor. Mumlar, kaşınan avuçlar, ucu sivri eşya hediye etmeler, tavşan ayağı, akla gelen başlıca inançlar tarihçeleriyle birlikte inceleniyor, pek hoş. Bir de şey diyeceğim, Cadı Avı adı altında edilen zalimlikler insanın kanını dondurur. Cadılar da sıkça geçiyor inançların arasında. İnsan bilmediğinden korkup uyduruyor, olan yine insana oluyor. Rezillik.
Doğan Kitap'ın Renkli Tarih Dizisi güzele benziyor, birkaç metni aldım, hemen okumaya giriştim. Bu ilkiydi. Gayet hoş.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İfritlerden Dracula'ya: Modern Vampir Mitinin Doğuşu
2008'de basılmış metin, Beresford muhtemelen güneşin altında simliymiş gibi parıldayarak dolanan vampirleri görmedi. Blade'e kadar getiriyor mevzuyu, Underworld'den de bahsediyor biraz, bunların dışında Dracula'ya odaklanıyor daha çok. Transilvanya ve III. Vlad Tepeş hakkındaki bölümler özellikle ilgi çekici, bir mitin zaman içinde değişimini, değişim basamaklarını görmek vampir nam mahluka ilgi duyanlar için hoş bir mesele. Beresford, Kazıklı Voyvoda'nın "Dracula" olmadığını söylüyor. Aslında adamın soyunda Dracula bir ad veya soyad olarak geçiyor ama Stoker'ın Dracula'sıyla bir ilgisi yok. Dinlerin pagan inanışları yontup ilahi mesajlara döndürmesi gibi vampir denen kardeşimiz de çağlar önce insanların dünyayı anlamlandırma çabasıyla üfürdükleri korkutucu güçlerin daha belirli bir forma döndürülmesiyle ortaya çıkmış, dallanıp budaklanmıştır. Günümüzde vampirlerin varlığına inanan, en azından var olma olasılıklarının yüksek olduğunu düşünen insanlar vardır, bunlar senin benim gibi insanlardır, bir işleri vardır veya yoktur, yiyip içerler ve geceleri mezarlıklara gidip vampir avına çıkarlar. İngiltere'de birkaç yüz kişinin toplanıp mezarlık basması olayı metnin son bölümünde enine boyuna anlatılıyor, bunun yanında daha çok Slav ve Rus milletleri arasında vampir inancı çok güçlü, strigoi deniyor, gerçi coğrafyadan coğrafyaya değişkenlik gösteriyor ama korkulan bir şey, geceleri çocuklar bunlarla korkutuluyor ve vampir davaları peşinde koşmaya devam ediyor insanlar. Giriş bölümünde Antik Yunan ve Roma kıyılarından Antik Mısır'a, Babil'den Hindistan'a pek çok vampir inancının tarih boyunca belgelendiğini anlatıyor Beresford, en son 2002'de Güney Afrikalı bir devlet görevlisi, hükümetin vampirlerle işbirliği içinde olduğunu iddia eden bir çete tarafından katledilmiş. Çok acayip işler dönmeye devam ediyor yani. Etimolojik işlere giriliyor sonra, "vampir" terimi 1732'de Arnold Paole'nin bir hikâyesinin Almanca tercümesinde ortaya çıkmış. Kökü Slavcadaki upir veya upyr, Türkçedeki uber sözcüğünden geliyormuş bu da. Nişanyan'ın sözlüğünde böyle bir sözcük yok, bilemiyorum. Makedonya 'da ve Yunanistan'ın bazı yerlerinde vrykolakas, Sırbistan'da dhampir, Hırvatistan'da pijavica isimleri kullanılıyormuş, folklorda yer alan varlıkların nitelikleriyle daha evrensel bir kaynağı olan vampirin nitelikleri birleşince böyle farkların ortaya çıkması normal. Bu yerel inanışların izinin sürülmesi metnin en ilginç bölümlerinden birini oluşturuyor, zira modern vampiri ortaya çıkaran kaynakların birer birer ortaya çıkması, vampiri yaratan kültürel parçaların ayrıştırılması mitin doğuşuna kadar gidebileceğimiz tarihsel bir çizgiyi açığa çıkarıyor. Birkaç örnek vereyim, belli meyve türlerinin de vampire dönüştüğü söyleniyor, bir etnolog diyor bunu. Karpuz mesela, vampir karpuz. Sırp Çingeneleri arasındaki bir inanışa göre meyveler ilginç sesler çıkararak birbirleriyle kavga bile ederlermiş. İlginç, bu da vampir mitini geliştiren kültürel kodlardan biri. En azından varlığın tarihini oluşturuyor. "Vampirin var olduğuna dair korku, onun gerçekte var olduğu düşüncesinden daha da önemlidir denebilir." (s. 14) Hatta daha korkunç bir şey bu. Hırlayan karpuzları saymazsak. Yol kavşaklarıyla ilgili bir durum var, Roma döneminde ölüler yol kavşaklarına gömülürmüş ki ruh evin yolunu bulup geri dönmesin. Bu gömme olayı suçlular için yapılırmış özellikle, dünyada tutsak kalıp millete teşne olmasınlar diye kavşağa gömmece. Kalkarlarsa sıkıntı çıkarmasınlar. Deri yüzme ve mumyalama gibi meseleler de böyle işlere eklenince vampirlerin nitelikleri birer birer ortaya çıkıyor. Kilise'nin de katkısı var, vampir mitosunu kuvvetlendirerek kendi konumlarını da sağlamlaştırmışlar. Voltaire, Rousseau gibi düşünürler vampir olgusuyla eğlenmişler, böyle bir inancın Aydınlanma Çağı'nda sürüp gitmesi garip gelmiş onlara. Kökler bayağı derinlere uzanıyor oysa, Kont Duckula'nın çocuklar için eğlence unsuru olmasını folklorun modernleşip varlığını sürdürebilmesiyle birlikte düşünürsek bu mitin insanlık kadar eski olduğunu ve geçirdiği değişimlerle gelecekte de var olacağını söyleyebiliriz.
Vampirin doğuşunun anlatıldığı bölüme bakıyorum. Balkan ülkelerinde ensest, vaftiz olmama ya da evlilik dışı doğum gibi ahlaki olayların sonucu olarak vampirlerin ortaya çıktığı düşünülüyor. Rusya'da vampirle doğaüstü bir, dolayısıyla dinin miti hoş görmediği söyleniyor. İrlanda'da ölüler dirilmesin diye mezarların üzerine büyük taşların konması, Roma ve Yunan söylencelerinde lamiae'den tırsılması, bütün bunlar vampirin bileşenlerini oluşturuyor. Bunların yanında Ovidius'un yarasaları kan içen doğaüstü varlıklara benzetmesi, İsa'nın dirilişi ve dindeki kan-şarap ilişkisi gibi meseleler korkunç arkadaşımız için önemli, kendisine yarattığı mitle günümüze doğru uzun yolculuğu için bir basamak oluşturuyor. Şeytani formdan hortlağa dönüşüyor, hortlaktan Yahuda'ya dönüşüyor, dönüşmediği pek bir doğaüstü varlık kalmıyor. Yaşayan ölüye dönüşme inancı kendisi için sağlam bir temel, bu temelin üzerinde Antik Yunan söylencelerini kullanarak ve ölülerin yakılması geleneğinin ölülerin gömülmesine dönüşmesini kendine uyarlayarak werewolf, warwulf ve loup-garou arasında etimolojik bir bağ oluşturuyor, vrykolakas için uzun bir yolculuk. Sözcüklerin kökenlerine iyice yayılıyor ve kurtadamla akraba oluyor bir anlamda, çıkış noktaları benzer korkular. Bu korkular üzerinden tarihteki ünlü isimlerin "vampirleşmesi" süreçleri ele alınıyor, Caligula örneğin. Cesedi bulunup delik deşik edilene kadar millete musallat olduğu düşünülüyor bu ünlü imparatorun, dehşet çağlar öncesinden söylenceler halinde gelip sokaklarda can buluyor. Gömme işleminin yaygınlaşmasıyla Eski Mısır'daki mumyalama işlemine gidebiliriz, bedenin mümkün mertebe bozulmadan korunması vampir mitini zenginleştiren unsurlardan biri. Bilindiği üzere vampirler tabutlarından gayet yakışıklı veya güzel bir şekilde kalkıyorlar. Mumyalar için aynı şeyi söyleyemeyiz ama vampirlerin mumyalarla uzaktan kuzen olduğunu söyleyebiliriz. Ölüm ve defin işlemleri üzerine ayrı bir bölüm var, gömülen cesetlerin çürüme sürelerini uzatan türden toprakların insanların ödlerini koparan varlıkların uydurulmalarındaki payını unutmamak lazım, işin ucundan coğrafya da tutuyor, ne hoş.
Sonraki adımlarda vampirlerin dişleri, kıyafetleri, kan emmeleri ve emme biçimleri, kişilikleri, akla gelen neleri varsa tarihi kökenleriyle birlikte açıklanıyor. Psikolojiyle doğaüstünün birlikte incelendiği son bölümler dikkat çekici, günümüzde vampir inancının sürmesinin temelinde yatan kaygılar Marx'a kadar uzanan bir zincirin halkasını oluştururak ekonominin vampir teması üzerindeki etkisini de ortaya koyuyor. Kapsamlı, hoş bir araştırma. Vampir severim, gördüm mü peşine düşerim diyenler için on numara.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yusuf'u Bulmak
Yusuf biridir ve aranmaktadır. Arayan en az iki kişi vardır, konuşulan insanların "birader, kız, hanım," gibi hitaplarından anlamaktayız bunu. Arayan/dinleyen kişi belli değildir, bir kişi olduğu bile belli değildir, belki de bütün anlatıcılar aynanın karşısına geçip konuşmaktadırlar, kendi kendilerine Yusuf'u anlatıp adamı anılardan çekip çıkarmaya, bulmaya çalışmaktadırlar. Bölümler başlıksızdır, farklı anlatıcılar Yusuf'un farklı bir dönemini, duygusunu, özlemini anlatmaktadırlar. Yusuf'un girdiği ortamların ve ilişki kurduğu insanların nitelik farklılıkları gereği anlatıcıların dili farklılaşır, örneğin adamın ilişki kurduğu avukat daha düzgün bir Türkçeyle konuşurken pavyondan veya hapisten tanıdığı arkadaşları argonun dibine vururlar. Çok rahatsız edici bir şey değil, ara ara karşımıza çıkıyor. Gerçi aşırılığa kaçan serseri muhabbetleri rahatsız edici olabiliyor, o ayar da bazı anlatıcılarda tam tutmamış ama bazılarında, örneğin Yusuf'a derin bir öfke duyan hapishane dayısının söylediklerinde cuk oturuyor.
Yusuf babasından sopa yiyor, bunu komşusu anlatıyor. Balık tutmayı ve sabrı öğreniyor, bunu balıkçı bir baba anlatıyor. Hızır'dan el aldığı bir arif tarafından anlatılıyor, el verdiği insan kahvede onun gibi kalın kalın kitaplar okumaya başladığını anlatıyor, adam ilahi bir dokunuştan sonra hakkında konuşan herkesin yaşamını öyle veya böyle sarsıyor, ailesini ve dokunuştan öncesini bilenlerini hariç. Babası hiçbir şey söylemiyor, oğlanı silmiş. Annesi kendince çocuğunun hatalı olduğunu söylüyor, dayak yemeye alışmış bir kadının ataerkil düzene eğdiği boyun acı verecek kadar kırılgan. Her anlatıcı başka bir dünyayı, kendi dünyasını da açmış oluyor; polisler polis şiddetini, emniyetteki dalavereleri ve iktidarın gücü gaddarca kullanmasını anlatıyor, aslında doğrudan anlatmıyorlar ama dayaklar, işkenceler, hukuksuz işler kokuşmuşluğu açığa vuruyor. Kıpti ve derdini anlatış biçimi. Toplumun çürük parçaları daha ağır basıyor, bunun yanında Yusuf'u çok sevenler ve ondan sadece iyilik görüp ona iyilik yapanlar da var.
Hülya. Kendi sözcükleriyle Yusuf'u hikâyeleştirmesi büyük bir aşkın yıkıntıları arasında yankılanıyor. Bir şey arar gibiymiş Yusuf, ne aradığını bilmeden arıyormuş. Kitaplarda, sokaklarda, kadınlarda aramış da bulamamış. Kaybolmuş en sonunda, ortaya çıkmıyormuş bir türlü. Arıyordur, bulamıyordur, başka mekanlarda tekrar arıyordur ve belki bu kez yeterince uzaklaşmıştır, o yüzden kimse bulamıyordur Yusuf'u. Yusuf Kenan ilinde kaybolmuş, bulana aşk olsun.

Hoş metin. Biraz fazla karnavalesk ama meseleleri çeşitlendirme yöntemiyle rahatsızlık vermiyor, birden fazla anlatım biçimiyle bambaşka bir metin haline gelebilirmiş, gelmemiş, belki de bu hali iyidir. Okunası.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir