Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Okuma Üzerine Yakın Okumala
Bazen durup ne yaptığımı düşünüyorum. Hava güneşli, dışarısı cıvıl cıvıl, başka bir yerde olma isteğinin ağırlığı çökmüş, ben bir şey okuyorum. Arkadaşlarla buluşup sohbet ederim, sahile inerim, Kadıköy'de dolanırım, yapacak onca şey var ama ben odamdayım, neden? Neden olduğunu okuduğum şey ellerimi terlettiği zaman anlarım, yapılan araştırmalara göre metindeki olaylar beynin belli başlı bölgelerinde havai fişekler patlatıyormuş, örneğin karakter uçurumun kenarında yürüyor, ellerim terliyor. Karakter kapıyı açıyor, dokunma duyumun ateşlendiği bölgede hareketlenme gözleniyor. Başka bir yaşamı sürdürüyoruz, gerçeklik algımız -eğer biyolojik ve fizyolojik şartlar sağlandıysa- başka bir yaşama yol açabiliyor. Karakterle özdeşleşiyorum, yaşantımda bir zenginlik seziyorum, değişiyorum. Gözümden yaş geliyor, insanlığımı hatırlıyorum. Böyle şeyler neden odamda olduğumu, aslında yaşamaya ara vermediğimi, belki de hiç öylesi yaşamadığımı hatırlatıyor, okumaya devam ediyorum o zaman, bu kez tedirgin değilim. Anlamı yakalıyorum ve devam ediyorum. Anlamı hep yakalıyorum, ıskaladığım hiç olmadı. Büyüklük karşısında hayranlık duyuyorum, seçimlerimi kabulleniyorum, sonraki metni, sonraki günü merak ediyorum. Okumak merakımı diri tutuyor, her şeyin şimdisinden ve sonrasından keyif alıyorum, yaşam hafifliyor ve kendini gösteriyor. Fazlası veya eksiği nasıl olurdu bilmiyorum, bundan ibaretim. İyiyim, hayat süper. Çoğu zaman. The Paris Review röportajlarını okurken yazarların aşağı yukarı benzer şeyler hissettiklerini sevinerek görmüştüm, bu derlemeyle birlikte inancım iyice pekişti; bundan başkasını yapamayacağım. Okuduğum şeyi bitirmek için rapor alıp eve gitmeyi dileyeceğim, metroda en ideal okuma bölgesini kapmaya çalışacağım, yaşamımı okumaya göre biçimleyeceğim. Biçimledim. İyi böyle. Başkaları için iyinin ne olduğunu merak etmeyi sürdürürken bu metne denk geldim, biraz daha anlam aldım, başka tutkunların olduğunu görmek daha iyi hissettirdi. Metnin orijinal adı Stop What You're Doing and Read This! hem bir davet hem de diğer işlerin yanında okumanın önceliğine dikkat çeken bir isim. Her şeyi bırakıp okumalıyız, okursak her şey daha farklı bir şeye dönüşeceği için. Daha derin, daha parlak, daha görünür. O yüzden gerçekten de işi gücü bırakıp okuyun bunu. Ben bisikletle sahile inecektim, yağmur başlayınca vazgeçip okumaya başladım. Keşke bir seri haline gelse bu iş, başka yazarlar, akademisyenler de okuma deneyimlerini yazsalar.
Önsöz. Birleşik Krallık'ta her üç gençten birinin yılda sadece iki ya da daha az kitap okuduğu, her altı çocuktan birinin okul dışında eline nadiren kitap aldığından bahsediliyor ve bu durumun şiddetli bir utanca ve başarısızlık duygusuna yol açtığı söyleniyor. Oturup ağlayasım geldi, bizde yedi kişiye yılda bir kitap düşüyordu galiba, okumayanların utanç veya başarısızlık hissettiklerini de hiç sanmıyorum, hele o kadar kitap düşmanlığı varken. Dijital çağda kitap okumaya lüzum olmadığına dair sağda solda yazılanlara bakıyorum, sonra yalnız olduğumu hissediyorum. Beyinde çok çılgın şeyler oluyor ve hiçbirinden haberdar olmayan milyonlarca insan var, bu insanlarla iletişim kurmak çok zor. Söz gelişi, öne sürdükleri fikirler ahmaklığımı hissettiriyor, uzaklaşmaktan başka bir çare göremiyorum. Neyse, kitabın bir manifesto olduğu ve amacın okumanın gündelik yaşamın bir parçası olduğuna inandırmak olduğu söyleniyor. Buna inanan veya inanacak olan insanlar elden gelsinler, ben böylelerini pek göremiyorum. Bir bölümde akademisyenlerden bahsediliyor, edebiyatın gösterdiği güzel uçurumlardan bahsetmeyenler, bahsetmeye korkanlar, kalıpların dışına çıkmayanlardan. Çok sayıdalar, edebi coşkuyu araştırmalarına katmaktan imtina ediyorlar, ironik bir şekilde duygusuz, kuru bilgi taşıyan metinler çıkıyor ortaya böylece. Bir avuçtur coşkulu olanlar, ben uyduruk akademik serüvenimde bir tanesine bile rastlamamış olsam da, mesela şimdi Onat Kutlar'ın ve metinlerinin etrafında dönen incelemelerin, anıların olduğu bir derlemeyi okuyorum, Ayşe Özata Dirlikyapan'ın yazısı ne hoş bir yazı, heyecanı sürdürenlerin olduğunu görüp seviniyorum. Hocaya çok saygı. Okuma Üzerine Yakın Okumalar'da yer alanlar heyecanlarını okuma üzerinde yoğunlaştırmışlar, özellikle Tim Parks'ın, Jeanette Winterson'ın ve Blake Morrison'ın yazılarını okuduktan sonra ne yaptığıma dair sorgulamalara daha az kapılacağımı düşünüyorum. Sanırım ne yaptığımı biliyorum artık.
Zadie Smith'le başlıyoruz, Kütüphane Hayatı. Smith, evindeki ve evinin yakınındaki küçük kütüphanelerdeki okuma edimi üzerinde yoğunlaşıyor. Penguin'in karton kapak devrimi 50'lerin ve 60'ların kültürel yaşamını çok etkilemiş, böylece -en fazla bir paket sigara fiyatına- Camus, D. H. Lawrence gibi yazarlar okunur hale gelmiş. Smith'in babası kitaplarla doldurmuş evi, iyice bir okuduktan sonra da hiçbir şey okumamış. Annesi de çok okurmuş, böylece evdeki kitapların sayısı artmış. Müthiş bir ortam; ev kitap dolu ve anneyle baba sağlam birer okur. Ben başlarda ilgiyle, sonrasında başka okunacak bir şey olmadığı için çaresizlikle ansiklopedileri karıştırıp dururdum. Abim yan dairedeki şirketin siyah bir torba içinde çöpe attığı dosyaları falan zaman zaman eve getirirdi, mesela kaza yapmış bir araç için tutulan sigorta kayıtlarını okuyarak aracın fotoğraflarına bakardım. Hikâye üfür dur. Gökdemir İhsan da benzer bir şey anlatmıştı, çocukluk yıllarında evde sadece Yasin ve sürücü kursu kitabı varmış. Üzülüyorum, insanlar nasıl ortamlarda büyüyorlar ya. Neyse, Smith kütüphanede bir şeyleri nasıl öğreneceğini öğrenmiş, tabii evdeki araştırma şevkinden yola çıkarak. Milton'ın Şeytan'ın tarafında olduğunu, Malcolm X'i, V. Henry'yi, dünyayı öğrenmiş orada. Yerel kütüphanelerin başka hayatlara açılan geçitler olduğunu keşfetmiş, okudukça okumuş. Ne güzel.
Blake Morrison, Okumayla İlgili On İki Düşünce. Kendime yonttuğum çok şey çıktı buradan. Birkaç düşünceyi alayım, örneğin "kaçış". Morrison, bir arkadaşının çocukken yatağının etrafına kitaptan duvarlar ördüğünü söylüyor, böylece ailesinin yarattığı terör ortamından kurtulmaya çalışıyormuş. David Copperfield'ın da buna benzer bir hadise geçiyor başından, alıntı yapılıyor ve gerçekle kurmaca arasındaki fark ortadan kalkıyor. En iyi kitaplar en iyi geçitler haline geliyor, yaşamda aşılması güç engeller var ve yıkılmıyor, öyleyse kurmacayla başka bir şeye dönüşecekler. "Sahiplenme" fikrine bakalım, yazarlar metinlerini bir noktadan sonra bırakmak zorundalar. Çok örneği var da birini hatırladım şimdi; Asimov bir metniyle ilgili yapılan yoruma katılmıyor ve konuşmacıya bu durumu anlattığı zaman konuşmacı Asimov'un ne düşündüğünün kendisi için pek bir önem taşımadığını, yorumunun pek de yanlış olmadığını söylüyor. Eh, bir metnin veya eylemin kaynağını bulabileceğimizi iddia etmek çok iyimser bir davranış olur, kendimiz bulamasak da bir başkasının bakışıyla ortaya çıkabileceğini kabul etmemiz gerekir. Farklı okuma biçimleri farklı sonuçlar verir, öyleyse gözden kaçırdığımız bir şeylerin varlığı çok da şaşırtmamalı. Sahiplenmede aşırıya kaçmakla ilgili bir hikâye anlatılmış, ilginç. Tobias Wolff otobiyografisinde lise zamanlarının son iki yılını anlatıyor. Okul dergisi için yazma denemelerini sürdürürken okulun bitişiğindeki kız okulunun dergisinde bir öykü okuyor. Öykü tamamıyla kendisinin, kendisini anlatıyor. Alt üst oluyor Wolff, öyküyü istemsizce baştan yazıp altına imzasını atıyor ve Hemingway'in jüri üyesi olduğu bir yarışmaya gönderiyor. Öykü birinci geliyor ama katakulli ortaya çıkınca Wolff'un ödülü elinden alınıyor, okulundan şutlanıyor falan. Kısacası başkaları tarafından yazılabiliriz ve bu iyi bir şeydir, kendimizle karşılaşmak da yalnız hissetmemeye dahil. Bir de "ben" deme cesaretiyle ilgili bir bölüm var. Etik giriyor işin içine. Ne kadar dürüst ve açık olabiliriz, kendimizi ne ölçüde anlatacağız? Knausgaard ailesinin açtığı davalarla uğraşırken yazdıklarından ötürü pişman olmadığını söylüyor, edebiyatın kişisel alengirlere meydan okutacak cesareti verdiği malum. Morrison, öğrencilerinin sık sık bu tür problemlerle geldiklerini söylüyor, cevabı hep aynı. Başkalarının metinlerinde kendinizi buluyorsanız başkaları da sizin açıklığınızda kendilerini bulabilirler. Söylenemeyenin açığa çıkması, dipte gömülü olanın kendini özgür bırakması deli rahatlatıcı bir şey, yüklerden kurtulma hissi. Edebiyat kanonuyla ilgili bölümde Bloom'u buldum; yazarın ve okurun coşkusunun birleştiği noktalarda kanonlar oluşuyor. Makul. Öznel kanonları oluşturana kadar başka kanonlardan metin çarpabiliriz, bunda çekinecek bir şey yok. Çarpacağız.
Tim Parks, Etkin Okuma. Dikkatimiz korkunç dağınık, telefonuma bakmadan on beş dakikanın geçmek bilmediği bir durum hiç olmadı, hatta eve gelince telefonu başka bir odada bırakıp üç saatte bir bakarım, benim için sorun yok ama diğerleri? Ferit Burak Aydar bugün tweet atıp bahsetti bu durumdan; okumak için zaman yokken büyük eserleri nasıl okuyacağız? Friends izleyebiliriz okumak yerine, Anna Karenina'nın çok daha fazlasını dizilerde bulamaz mıyız? Okumaya zamanımız yoksa tesellidir bu, çağımız dandik teselliler çağıdır ve akademisyenler klasikleri okumamalarından garip bir övünçle bahsedebilmektedirler, o zaman okumanın niteliğini parlatmak mı gerekir, Sokrates'in argümanlarına yeni ataklar mı bulunmalı? Parks, okumanın hallerinden bahsediyor biraz. Haz alıyoruz, farkındalık ve uyanıklık kazanıyoruz, anlatıcının/yazarın ne yapmaya çalıştığını anlamak için kafa patlatıyoruz, okur olarak kendimizi metin ve dünya karşısında yeniden konumlandırıyoruz. Sırf bu sonuncusu için okumaya devam edebilirim. Tek sözcük yazmam bundan sonra, yeter ki yüz yaşıma kadar şimdiki gibi okuyabileceğimi bileyim. Zamanı gelmemiş metinleri bile.
Diğer makaleler de sıkı, bu nihayetsiz ihtirasa bulaşanlar zaten okusun da biraz olsun sözcük kovalayan, kovalamış herkes için bu derleme, ıska geçilmemeli.
Yanıtla
4
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşanmış Ağır Bir Ezgi
Onat Kutlar İçin Bir Harita olduğu da söyleniyor, bu derlemede köşeleri sivri bir çerçeve içinde yer aldığı malum ama Kutlar'ın metinlerini Fatih Altuğ gibi Deleuze'ün kavramlarıyla okumak veya Kafka'nın boğuntulu dünyasına eklemek, Kutlar'ı başka insanlarla ve metinlerini başka metinlerle ölçmek en fazla köşeleri sivriltiyor. Faydalı bir çaba olmadığını söylemiyorum, özellikle Altuğ'un ve Burcu Şahin'in tespitleri oldukça aydınlatıcı ama esas soru şu, bu öykülerin aydınlığına şahit olmayı istiyor muyum? Şimdi Kutlar'ın öykülerini tekrar okumalıyım ki sevdiğim loşluklarına dönsünler. Çok öznel bir mesele; başka çözümlemeleri heybeye atıp kendi çıkarımlarımı tekrar kurmalıyım. Unutulmuş Kent'i baştan okumalıyım, Gaziantep'ten Paris'e bir ömürlük yolculuğun izlerini kendi başıma aramalıyım, buna benzer şeyler. Anlamı yakalamak ve kendimce açmak. Bir güneşin pencere kadar vurması, ışığının duvarda yer değiştirmesi gibi görsel iletileri çözmek, canlandırmak. Beyindeki bölgeler uyarılıyormuş ya, mesela bir manzaranın tasvirini okurken görmeyle ilgili kısımlarda akım hızlanıyormuş falan, hızlandırmalıyım. Ben hemen görselleştiririm okuduğum şeyi, bazı arkadaşlar içlerinden veya dışlarından sözcük sözcük okuduklarını söyledikleri zaman şaşırmıştım. Sözcüklere bir görüntüye bakar gibi bakıyorum ve aslında sözcüklere bakmıyorum, anlamı biçimlendiriyorum hemen. Kelimeleri birer birer okumaya çalıştığım zaman mevzunun müthiş bir zaman kaybına yol açtığını anladım sonradan, çok yavaş ilerliyordum, bana göre değildi. Kutlar'ın öyküleri hemen bir filme dönüşüyor benim için, Jodorowsky filmi izlemeye başlıyorum sanki. Bu meseleye de birkaç makalede değiniliyor, Kutlar büyük bir tutkuyla sinemaya sarıldığı için öykülerini de bu uğraşının cevheri olarak görmek mümkün ama değil aslında, Paris'e gittikten sonra sinemaya tam anlamıyla bağlanıyor, oysa İshak'ı yirmilerinin başında yazdı, gizli ve henüz kendisinin de farkına varmadığı bir bağlılığı başka bir türe aktarmıştı belki. Denebilir ki sinemayı tutkuya çevirmeden önce de, "sinema sezgisi" diyeceğim, bir tür sezgiye sahipti Kutlar, içinde gömülü ve akmayı bekleyen bir kaynaktan beslenmeye başlamıştı. İmgelerinin bolluğunu, öykülerindeki dünyanın özgünlüğünü o zamana kadar okuduğu kitaplara, izlediği filmlere bağladığım kadar bu pırıl pırıl, biricik kaynağa da bağlıyorum, hatta en çok buna bağlıyorum.
Aslan Erdem'in sunuş yazısı. Leylâ Erbil'in ve Füsun Akatlı'nın övgüleri. Katlanan yaşam, altlı üstlü şehirler, öykülerde beliren şiirler, yansımalar, Kutlar'ın yaratılarında bulunabilen izlekler. Adnan Özyalçıner, Onat Kutlar'ın hep bir "Han" öyküsü yazmak istediğini söylemiş, han değil de ev ve avlu öyküsü yazmıştır Kutlar, çok sayıda hem de. Kuşlar dolanır, çatılar çöker, kapılar açılır ve kapanır, bu nesneye niye sadece kapamayı çağrıştıran bir isim konmuştur ki? Neyse, Füruzan'ın iki yazısı geliyor ardından. İlki bir acıya yeniden dönmeye dair. "Seçkin bir yazarı yılda bir gündeme getirmek yeter mi? Trajik bir sonun bağışlanmaz gaddarlığını içimizde neyle bağdaştırabiliriz?" (s. 15) Vasıfsız bir devletin eleştirilmesinden sonra Kutlar'ın yaşamını kaybetmesine neden olan olayın yaşandığı gün anlatılıyor, The Marmara'da Onat Kutlar, Ergin Ertem ve Füruzan. Füruzan Kutlar'dan yazılarına dönmesini istiyor, Kutlar yazılarının o andan sonraki hayatının ana amacı olacağını söylüyor, bir müddet oturuyorlar ve bomba patlıyor. Füruzan ve Ertem etrafa şaşkınlıkla bakıyorlar, Kutlar'ı yerde görüyorlar. Füruzan seviniyor, Kutlar'ın kanaması yok, dolayısıyla ciddi bir şeyi de yok, böyle düşünüyor. Sonrasını biliyoruz. İkinci yazıda Füruzan'ın Almanya yılları var. Doğu Almanya'nın başkenti Berlin'deki sanat insanlarıyla görüşmeler yapıyor, bir yayınevinin Türk öykücülerinin metinlerini basmak istemesiyle tek kişilik seçici kurul haline geliyor. Seçki için öykü(cü) düşünüyor ve ilk sıraya Onat Kutlar'ı koyuyor, Sait Faik'i veya bir başkasını değil. Kutlar'la tanışlığının henüz derinleşmediği yıllar, objektif bir beğeninin oluşabileceği kadar uzaklar, Füruzan çok beğeniyor Kutlar'ın öykülerini. Yazının geri kalanında bu beğeninin içi dolduruluyor. Sevdiğim bir sanatçı, sevdiğim başka bir sanatçıyı övüyor ve bunu şişirmeden yapıyor, ne hoş. Demir Özlü çıkıyor sahneye, Paris'teki yoldaşlıkları sırasında yakınlıklarının yaşamını nasıl renklendirdiğinden bahsediyor ve ekliyor: "Onunki kadar dolu bir hayat yaşamak ancak insanın iç zenginliğiyle mümkündür." (s. 25) Cevat Çapan'la karşılaşıyoruz sonra, İshak'ın şiirle olan ilgisini vurguluyor, lirizmin yumuşaklığıyla bozkırın sertliğini yan yana getiren Kutlar'ı -biraz da hayranlıkla- anıyor. Sonrasında Nedim Gürsel'le John Berger'ın dahil olduğu bir Paris maceraları var, keyifle okunuyor.
Tanıklıkların ardından Kutlar'ın metinlerine yoğunlaşılan ikinci bölüm başlıyor, Burcu Şahin'in Levinas'ın il y a dediği "varolansız varoluş" kavramı üzerinden öyküleri incelemeye girişiyor. Melih Cevdet'ten de güç alarak -Melih Cevdet Anday, Kutlar'ın öykülerinde bir belirip bir kaybolan canlılara ve cansızlara dikkat çekiyor- yokluğun mevcudiyetiyle varlığın yokluğu arasında bağlantı kuruyor. "Dil, olmayanı var kılmaksa, Onat Kutlar'ın dili kendine has imgeselliğiyle var olanı yokluğa iterek yeni bir varlık alanı oluşturur." (s. 33) Loşluktan bahsederken varlıkların biçimlerini bozan bir koyuluğu kastetmiştim, Kutlar'ın öykülerinde varlıkların nitelikleri herhangi bir özneye değil, görüngünün kendisine bağlı ve dil bu görüngüyü ortaya çıkarabilir, yokluğuyla -anlatmadığıyla, göstermediğiyle, eksilttiğiyle- da ortaya çıkarabilir, anlatının niteliği -elbette- dile bağlıdır. Şahin, Kutlar'ın dili işletme biçimiyle ilgileniyor ve Blanchot'dan Barthes'a pek çok anlatı düşünüründen beslenerek incelemesini çatıyor. Hilmi Tezgör'ün Horozlanamamak başlıklı makalesine bakıyorum, sözcüğün anlamlarından yola çıkarak hayvan ve davranış arasında bir bağ kuruyor, öykülerdeki horozlarla karakterlerin eylemlerini cepte tutarak bu eylemlerin yayıldığı zaman katmanını niteliyor. Eylemler ya çok erken ya da çok geç ortaya çıkıyor, karakterlerin horozlanmaları uygunsuz davranışlar olarak beliriyor. Diğer makalelere nispeten kısa fakat diğerleri kadar önemli bir makale bu da, açtığı yol üzerinde düşünmeli. Murat Narcı dışarısı-içerisi ikiliğine, açılıp kapanmanın öykülerdeki yansımalarına odaklanıyor. Haritayı belirginleştiren bir makale, fikrimce ikinci bölümün ilk makalesi bu olmalıydı, diğerleri bunun üzerinde daha rahat bir şekilde yükselebilirdi. Narcı taşra sıkıntısına yoğunlaşıyor başta, Nurdan Gürbilek'in yazısından mülhem kapanma-daralma olgusunu dile getiriyor. Kutlar'ın iç ve dış mekanları arasındaki yumuşak geçişler, hatta mekanlar arasındaki yer değişimleri alıntılarla, hatta diğer pek çok makaleye göre yoğun bir şekilde yapılan alıntılarla inceleniyor. Dönemin siyasi olayları, sosyal ortamı bu tür bir estetik görünüşü ortaya çıkarıyor Narcı'ya göre, bir nevi şahitlik estetiği, hassaslığın kendisine yer araması, hızlı ve vurucu bir şekilde imgelere, sözcüklere dönüşmesi. Bu hızda aksayan yanları da ortaya koyuyor Narcı, Turgut Uyar'la Ona Kutlar arasında paralel çizgiler bulunduğunu söylüyor. Buradan iki sanatçının acemiliğinin ustalık kaynaklı olduğu fikrine varıyorum kendimce.
Geriye kalan makalelerde Kutlar'ın metinleri farklı noktalardan yola çıkılarak değerlendiriliyor, iyi. Derlemede sinemayı temel alan bir makalenin yer almadığını düşünerek üzülürken Devrim Dirlikyapan'ın sona konmuş makalesiyle karşılaşmak da iyi. Kutlar'a biraz olsun ilgi duyan kim varsa derlemeyi okuyup Kutlar'ın metinlerini baştan bir gözden geçirmeli. İnceliğine imrendiğim bir sanatçının dünyasını daha yakından bildim, süper.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yerli Film
Ersan Üldes yirmilerindeyken kendi kurmaca dünyasını -belki çoktan- oluşturmuş zaten, sonraki metinleri için çatı aktarmaktan başka bir işi kalmamış dersem çok yavan olacak ve kesinlikle doğru olmayacak, dili yakaladığını söylersem belki tam olacak. Çatı halihazırda var ama öylesine zenginleşmiş ki anlatım teknikleri açısından alınan yol muazzam; Yerli Film'de atlamalı zıplamalı bir zaman çizgisi olmasa da oyunun gelişeceği, karmaşıklaşacağı besbelli. Kurmaca dünyanın arketipi resmen, Üldes daha en baştan dünya içinde dünya oluşturarak sonraki metinlerinde kullanmalık malzemeleri derlemeye başlamış. Anlatıcı bir film izliyor, filmi izlediği her güne lanet ediyor. Okuduğu bütün kitaplar, izlediği bütün filmler bu filmin etkisiyle siliniyor, yaşam bu filme dönüşüyor. Aktörler çok başarılı değil, figüranken başrole soyunanlar var, senaryo yazarının ne yaptığı belli değil, yaşamın kusuru -yaşamın en önemli parçası bence- filme olabildiğince aktarılmış, anlatıcı da tutulmuş bu dalgaya, tutmuş kendini sokuvermiş filme, veya film kendi yaşamını öylesine canlı bir şekilde anlatıyormuş ki sanatla yaşam arasında ayrılmaz bir bağ kuruluvermiş. "Kâbusun yörüngesine bir kez girmiştim işte; hafızama kızgın demirle dağlanmış olan ve benden hiç ayrılmak istemeyen o yedinci sanat harikasını, kendi sinemamda artık her gün izlemek zorundaydım." (s. 6) Filmde macera, ihtiras, aşk, her şey var, hatta anlatıcıya göre kendisi de var. Anlatma biçimi üçüncü bir katman oluşturuyor böylece, gerçeğin üç kat uzağındayız ama gerçeğe hiç bu kadar yakın olmamıştık, çünkü film gerçek. Anlatılanların gerçek hayattan alınmadığı söyleniyor, üçüncü katman gerçeği biraz bozuyor olabilir ama güveniyor muyuz buna, güvenmesek de bir şey fark etmediği için kafamıza göre.
İki yıl öteye atlayacağımız zamana kadar birkaç karakterle tanışacağız, araya birkaç Üldes harikası sıkıştıracağım, biri "elim sende" diye isim üfürdüğüm bir teknik. "Gene yemeklerden önce çorba, yemeklerden sonra ilaç içildiği günlerdi. Çıtır çerezlerin peynir ekmek gibi alıcı bulduğu, barbunya pilakinin pek rağbet görmediği, marul ya da soğanın sadece hamburgerin ihtişamını arttırıcı basit birer araç olduğu, çikolatanın her dönemde olduğu gibi popülerliğini koruduğu, aynı zamanda dişlerin baş düşmanı olmaya devam ettiği, rakının yanına kavun ve peynirden başka garnitür aranmadığı, rakınınsa kendi yanına balık ve salata tercih ettiği, balık ve salatalı hesapların gene kabarık geldiği, rakı sofralarından kalkılıp 'hesabımız var dönmeyiz', 'dökülen kan yerde kalmaz' sloganlarının atıldığı, bu sloganların diğer meyhanelerde de tekrarlandığı günlerdi." (s. 12) Rakının sahneye çıkmasından itibaren çağrışımsal akış nesnelerin farklı bağlamlarda kullanımıyla sürdürülüyor, ucu bucağı olmayan bir kaynak ama Üldes kısa kesiyor, buna benzer bir paragraf daha, sonra devam. Coğrafyanın kahrediciliğinden, insanın yalnız kalamadığından, yığınların yere yığıldığından bahsediliyor ki zaman ve mekan anlaşılsın. Aslında "her zamandan" bahsediliyor, günümüzde ve geçmişte de pek farklı değildi. Film olarak düşünelim, filmin zamanı hep günceldir. Tekrar tekrar izlense de günceldir, bir metin defalarca okunsa da her seferinde günceldir, dolayısıyla, evet, tekrar çal Mahmut.
Bölümler anlatıcı değişimlerine göre isimlendirilmiş, Yazar'la başlıyoruz. Karakterlerin isimleri yok, meslekleri veya yaptıkları işler isim olarak kullanılıyor. Yazar günlük rutinine başlıyor; kalk, hazırlan, işe git. Ümraniye'de çalışıyor, patronu cins bir herif. İş hayatının bütün sıkıntıları bu adamın yaşamından izlenebilir, Üldes mizahi bir şekilde anlatıyor meseleleri. Hafta sonları bir iş yapmış olmanın saadetiyle durmadan içen, eğlenen ve libido dindirmeye çalışan beyaz yakalıların dünyası iğneleniyor ucundan. Yirmili yaşların olayı; mesela bankadan veya plazadan çıkılır, Taksim'e veya Kadıköy'e gidilir, içilir, denk getirilirse sevişilir, güç tükenene kadar birkaç yıl ritüele döner bu mevzu, arkadaşlarım kaç maaşı bırakmışlardır barlara kim bilir. Neyse, Yazar'ın leş bir komşusu var, adı Kadrolu. Apartman yöneticisi, ev sahibi ve memur. İstatistiklerle çatışıyorlar, anlaşabilmeleri mümkün değil. Biri Türkiye'de bir şeyin %80 olduğunu söylüyor, diğer %80'in %90'ının başka bir şey olduğunu söylüyor, sonu gelmez bir çatışma. Kadrolu'dan kurtulduk, Hasoğlan'la karşılaştık. Apartmanın kapıcısı, "Anadolu suratlı" bir adam. Çakal. Kızıyla henüz tanışmadık, önce Kadrolu'nun anlatımını dinlemeliyiz. Yazar'la anlaşamadığını, adamın kendisine tepeden baktığını söylüyor, memur olduğu için yönetmelik gibi, genelge gibi konuşuyor, Yazar'a durmadan ıstırap olacağını anlıyoruz. Yazar'a geri döndük. Ahmet'i tanıyoruz, kendisi işinden şutlanmış, beş parasız dolanan bir adam. Yazar Ahmet'e yanaşmak istiyor ama nasıl yapacağını bilmiyor, ayaküstü muhabbet ediyorlar. Ahmet bir dünya kitap alıp parasını ödemediği için Avukat tarafından tehdit ediliyor, Avukat bu noktada kamera karşısına geçiyor. Bu arada bazı gedikler var anlatıda, Ahmet'in neden onca kitap alıp parasını ödemediğini bilmiyoruz, metnin ilerleyen bölümlerinde gayet makul biri gibi gözüken bu adamcağızın kafayı kırdığına dair pek bir emare göremiyoruz, dolayısıyla biraz havada kalmış bu mevzu ya da ben kaçırdım, bilemiyorum artık. Avukat arkadaşımız gayet köylü kurnazı bir kardeşimiz, Yazar'a balığa gitme işini kitliyor, çünkü Yazar yazdığı bir öykü yüzünden davalık olmuş, milleti askerlikten soğuttuğu için. Yazdığı hikâyenin detayı içeride bir yerlerde, girmiyorum buna. Neyse, rica minnet Avukat'ı ayarlamış ama adama elini veren kolunu kaptırdığı için Yazar sıkıntıda. Ahmet'e verdiği sözü tutmak istiyor, haciz işlemini ertelemesi için Avukat'ı arıyor ama Avukat sallıyor Yazar'ı, gayet pislik bir herif olduğunu anlıyoruz ileride de. Üldes kötünün hükümranlığının sürdüğünü gösteriyor en sonunda, adalet insan ürünü bir yapı olduğu için insan kendini adalet kavramından muaf tutabiliyor, Avukat'ın durumu son derece ironik bir açıdan.
Parmak Yalayıcısı giriyor işin içine, mahalledeki marketin sahibi. Hikâyesi anlatılıyor, bu herif metnin en tokat atılası insanı, açık ara. Sonda kazananlardan biri oluyor ki şaşırmıyoruz, sesini çıkar(a)mayanların tepesine binip yükseliyor, yükseliyor, doyumsuzluğunun mükafatını alıyor. Pek kimse kalmadı, Hasoğlan'ın markette çalışan dünya güzeli kızı ve Onikilik'le kadro tamamlanıyor. Onikilik, adı üstünde, on iki yaşında bir çocuk, markette çalışıyor o da. Parmak Yalayıcısı'nın tecavüzüne uğruyor, tepesine binilenlerden.
Üldes'in güldürükçülüğü ve anlatımı, sanırım bu ikisine deli imreniyorum. Şimdi öncesinden kopuk olarak bir bölümü alacağım, sakil duracak ama metnin içinde karşılaşınca, "Pkmfpf," diye gülebiliyor insan. "İşte Parmak Yalayıcısı böyle mert, böyle yiğittir. Biraz mittir, biraz da ittir." (s. 36) Zorlama gibi mi duruyor? Okuduktan sonra karar verin. Nihayetinde film bitiyor, film müzikleri için anlatıcının -esas anlatıcının, belki yönetmenin ama değil, belki senaristin ama bu da değil, sanırım izleyicinin, de değil, yapımcının- OST listesi oluşturmak için uğraşları pek hoş. Metnin kendisi pek hoş. İnkılâp'ın 1999'daki Roman Ödülü bu metne gitmiş, iyi de olmuş. Süper başlangıç, devamı daha da süper. Ersan Üldes'i Ali Teoman'la birlikte baş köşeye koyuyorum. Bambaşka ustalıkları var, türlü türlü huyları var, seviyorum ikisini de. Ali Teoman'ın yazdıkları yeter, Üldes de daha çok yazsa keşke.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Batı Kanonu
Bloom, Batı dünyasında burnunun dikine gitmesiyle bilinen, metinlerinde -gerçi Etkilenme Endişesi ve bu metin dışında başka bir şeyini okumuş değilim, yalan olmasın- görüşlerini eleştiren tayfaya "kırgınlar" adını takacak kadar polemiğe açık bir edebiyat profesörü, estetik kuramcısı bir anlamda. Neden? Adam "sahte kültürel savaşlar" adını verdiği şeyden bıkmış, "içinde bulunduğumuz sefalet" üzerinden yola çıkarak, "Benim adım Hıdır, elimden gelen budur," diyerek Kanon'un -bir anlamda- dağılmasını engellemek için müthiş bir çabaya girmiş ve öznel yargılarını edebiyat tarihi, esinlenme, aşorma gibi olgularla birleştirerek, Giambattista Vico'nun üç aşamalı döngüsünü de tam orta yere monte ederek üzerinde deli gibi düşündüğü yapıyı, tipik okuma alışkanlıklarının yok olduğu bir dünyada elde bir şey kalsın diyerek sağlamlaştırmış. Teokratik, Aristokratik, Demokratik çağ olarak üçe böldüğü akışa metinleri yerleştirmiş, aralarındaki bağlantıları irdelemiş, mitolojiden pikareske, hiçlikten doğaya pek çok açıdan incelemiş. Yirmi altı yazar var bu üç zaman aralığında, bu yazarlar dışında zamanla kanonlaşabilecek yazarları da en sonda vermiş, hatta bu metinden sonra ciddi tartışmalara girdiği yazarlar da var bu listenin içinde. Zamanın göstereceğini söylüyor Bloom, henüz bir şey söylemek için erken olduğunu belirtiyor ve yirmi altı yazarı nasıl seçtiğini özetliyor: "Bu yirmi altı yazarın çoğu için, söz konusu yazarı ya da eseri kanonsal yapan şey nedir sorusunu sorarak mükemmelik ile doğrudan yüzleşmeye çalıştım." (s. 12) Tekrar ve fark, bu ikisinin üzerinden dönen bir mükemmellik algısı var Bloom'da. Çağının az da olsa özgün sesi olmuş yazarlar kanona doğrudan giriyor, Bloom'ca alkışlanıyor ama Freud gibi örnekleri de eleştirmeyi ihmal etmiyor. Bloom'a göre Freud, Shakespeare'in zaten ortaya koyduğu yapıları etkilenme endişesinin travmatik baskısı sonucu Antik Yunan metinlerinden isim çarparak biçimlendiren bir "yazar". Hamlet Kompleksi diye bir şey duymadık, çünkü Freud başka kaynaklara yönelmişti, Bloom'un daha en başta eleştirdiği nokta, "Freudcu edebiyat eleştirisi" diye bir şeyin oksimoronluk taşıması. Freudcu, edebi ve eleştiri olmadığını söylüyor Bloom, böyle bir anlayış mümkün değil, çünkü Shakespeare zaten bunu çok önceden becermişti. Ahmet Mithat'ın postmodern olduğunu söylemek gibi bir şey değil mi bu ya, Freud düşüncelerini sistemleştirmeden önce Shakespeare'in "bunu zaten yaptığını" söylemek, ne bileyim, aşırı yorum gibi geliyor bana çünkü Shakespeare herhangi bir şeyi sistemleştirmiş değil, böyle bir çabası yok zaten, sezgisel olarak ortaya çıkarmış olması başka bir şey. Freud'u "Kaos Çağı'mızın Montaigne'i" olarak görüyor Bloom, en uygun övgü bu, Batı Kanonu'nun merkezileştirilmesinde benliğe ulaşmanın yolunu taşıdığı için. Neyse, Bloom kırgınlar tayfası dediği insanların arasına Freud'u da katıyor, onca dizeyi aslında Shakespeare'in yazmadığına dair kuvvetli bir inancı var Freud'un, tarihi safsatalara inanıyor olması onu Bloom'un gözünden direkt düşürüyor. Neden, çünkü Bloom kanonun tam orta yerine Shakespeare'i koyuyor ve yirmi altı yazara ayrılmış bölümlerden hemen hemen hepsinde Shakespeare'in adı geçiyor, öyle veya böyle. Bu yaşlı, hafif kaçık ve coşkulu adamın karşısında Shakespeare'i herhangi bir açıdan eleştirmenin yürek istediğine dair bir izlenim oluşuyor ister istemez. Bloom'un temel aldığı metinlerin arasında ilk sıralarda Shakespeare'inkiler geliyor tabii, sonrasında Tevrat'ın ilk yazarı olan J var, Homeros'tan çok daha önce yaşamış ve kutsal metni yazmış. "İlahi ile insani arasındaki müphemlik" Bloom'a göre J'nin en büyük icatlarından biri, edebiyatın da. Cüret işi yani, J bunu yapmaya cüret etmiş ve bu fikir Bloom için "kanonsal tuhaflık" olarak doğmuş. Tuhaf, özgün metinler hem yeni yollar -hemen her alanda, hermenötikten psikolojiye, sayısız- açıyor, hem de gelenekle mücadele ederek geleneğin tarihine eklemleniyor.
Bloom'a göre "kimlik anlayışlarının bir parçası olarak geliştirdikleri kırgınlık" Afrikalı, Hispanik ve Asyalı yazarlar için ortaya koyabilecekleri yegane tepki olarak görülüyor ki şamata bu fikir üzerinden çıkmıştı. Bu yazarlar "yetersiz" ve kanona eklenebilecek yazarlar değil. Bloom bu mesele üzerinde kısaca durduktan, köksüzlüğün kaynaklarını biraz da kışkırtıcı bir şekilde dile getirdikten sonra kanonun etkilenme endişesinden nispeten muaf yazarlar tarafından ortaya çıkarıldığını söylüyor. Milton, Goethe, Tolstoy, Freud, Joyce ve benzeri yazarların yanında bir tek Moliere yok, Shakespeare'den esinlenmediği için. Belki de Molière'nin etrafında başka bir kanon toplanabilirdi, Shakespeare ortaya çıkmış olmasaydı, bilemiyoruz. Sonuçta iyi yazın bir revizyon işlemi Bloom için, Shakespeare her çağda revize edilmiş, edilmeye devam eden kaynak görevi gördüğünden yaşasın Shakespeare. Shakespeare, Shakespeare ve Shakespeare, Bloom'un dönüp dolaşıp vardığı nokta. Tanıma bakalım: "Edebiyat sadece dil değildir; aynı zamanda biçimlendirme istenci, Nietzsche'nin bir zamanlar farklı olma, başka bir yerde olma arzusu olarak tanımladığı metafor güdüsüdür." (s. 21) Dante'nin modern bir fikir olarak kanon fikrini icat ettiğini söylüyor Bloom, sonra çağların şairlerine bir göz atıyor, kırgınlar hakkında birtakım atıp tutmalarda bulunduktan sonra Shakespeare'e geçiyor ama öncesinde Kanon hakkında söylediklerine, hatta okuma edimi hakkındaki fikirlerine de bakalım. Bloom Kanon'u ölümlü yaşamımızda okunacak değerli metinlerin toplanma alanı olarak görüyor. Zaman az ve okunacak metin çok, değerli vaktimizi neden öbekleşmemiş metinler üzerinde harcayalım ki? Süper bir sebebi var aslında bunun, zincirin halkası haline gelmemiş metinlerin zincirin söylediklerinden bambaşka şeyler söyleyebileceği ihtimali. Keşif, merak. Ölümlülüğümüzü yenmek için kanonsal metinleri okuyup yalnızlaşabiliriz veya bir topluluğun parçasıymışız gibi hissedebiliriz, bu bir yoldur ama tek yol değildir. Bloom'un bu çok kişisel fikri Kanon'u biçimleyen sağlıklı bir saptama değil bence, farklı bir kültürün parçası olduğum için, belki de kültürsüz olduğum için. Kanon'a uymamızı söylüyor Bloom, zenginlikle kültür arasındaki ittifakı koparırsak geleneği yanlış okuyup kırgınlar gibi gecikmiş bir gnostik olurmuşuz. Vallahi şunun şurasında kırk yıl daha yaşarım zaten, onu da istediğim gibi yaşarım, yanlış yorumlara girişirsem -kitaplardan anlamadığım fikrini elde tutalım- kendi kusuruma bakamayacak bir halde olacağımdan ötürü problem yok.
"Shakespeare ve Dante Kanon'un merkezidir çünkü onlar diğer bütün Batılı yazarları bilişsel duyarlılık, dilsel enerji ve yaratıcı güç alanında geçerler." (s. 53) Shakespeare kendi kendimizi duymanın ilk örneklerini vermiştir Bloom'a göre, Dante içimizdeki nihai değişmezliği gösterirken Shakespeare değişkenliğin psikolojisini göstermiştir, kendimizle nasıl konuşacağımızı ve duyacağımızı öğretmiştir, çelişkilerimizi açığa vurmuştur, söz sanatları öylesine yalın bir doğallığa yol açar ki yaşamın ta kendisi gibidir. Dante'nin şairlerin şairi olması gibi Shakespeare de halkın şairi olmuştur, "sınıfsız evrenselcidir", İngiliz Rönesansı'na hapsedilemeyecek kadar evrenseldir, diğer bütün yazarlardan daha çok algılamış, daha çok düşünmüş ve dil ustalığı açısından zirveye ulaşmıştır. Bloom bunları söyledikten sonra "Yazarın Ölümü" çerçevesindeki tartışmalara kendi bakış açısından yaklaşır ve toplumsal enerjilerin yazarlar arasındaki nitelik farkını açıklayamamasını eleştirir. Tolstoy'u da eleştirir, Shakespeare hakkında yazdığı bir makaleden ötürü. Karakterlerini farklı seslerle konuşturur Shakespeare, bu yanılgıyı yaratan en kusursuz yazardır. Canavar gibi anlatıyor Bloom ama şununla bitireyim ben: "Shakespeare'in başarılarının en şaşırtıcı olanı, bizim onun karakterlerini açıklamak için bulabileceğimiz bağlamlardan çok daha fazlasını onun bizi açıklamak için ileri sürmüş olmasıdır." (s. 72)
Proust'tan Wordsworth'e, Woolf'tan Beckett'a kanonsal bağlantılar, edebiyatı derli toplu hale getirme çabası. Eleştiriye açık, temel bir metin.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Görülmeyenler
Zamanın bu kadar sezgisel olduğu, aslında ortada olmadığı ama varlığını öylesine ağır bir şekilde dayattığı başka bir metin bilmiyorum, henüz. Bulutlar, dalgalar, fırtınalar, mevsimler, her şey akıp gidiyor ve her bir doğa olayı kadranın yavaş yavaş ilerlediğini gösteriyor sanki, yıldan yıla yapılan işlerin vakti geldiğinde saate bakmış olduğunuzu düşünün. Kazakların çıkarılması, hayvanların otlatılması, ağaçların budanması, rahibin adaya gelişleri derken şimdiki zamanın -akış için daha uygun bir anlatım yok, şimdiki zaman her zamandır, zamanları kapsar- süreğenliğinde yılların nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Muazzam ölçüde doğallık katıyor bu olay, kurmaca dünya zaten doğanın kalbinde yer aldığı için müthiş bir uyum. Norveç'in küçük adalarında yaşayan ailelerden birine odaklı merceğin gösterdikleri hep aynı döngünün sıkıcılığına bulaşmıyor hiç, sanki hep aynı manzarayı izliyormuşuz da oluşları fark etmekten geri kalmıyormuşuz gibi. Jacobsen'e hayranlık duydum, farklı kültüre mensup ve farklı coğrafyada yaşayan okuruna İskandinav eyyamını olabildiğince doğrudan aktarabiliyor. En büyük takdir çevirmen Deniz Canefe'ye, bu anlatımı aktarabilmek güç olsa gerek.
Barroy gerçekten var, bir ada. Bir ailenin evreni diyebiliriz. Bir ucundan diğerine koşması on dakika falan alıyor olsa gerek. Jacobsen rahibi adaya çıkarıyor ve hikâye başlamamış, orta yerinden devam ediyormuş gibi sürdürüyor işi. Ailenin soyadı adanın adıyla aynı. Hans Barrøy ailenin reisi, adanın mutlak sahibi, ellilerinde bir adam. Kendisinden epeyce küçük kız kardeşi Barbro henüz evlenmemiş, birlikte yaşıyorlar. Ingrid üç yaşında, Maria'yla Hans'ın gözbebeği. İlk bölümde -bölümler başlıksız, zamanın geçtiği sadece sezilecek- temel karakterlerle karşılaşıyoruz ve rahibin düşüncelerini okuyoruz: "Okyanusun ortasındaki bir mücevher olduğu ortaya çıkan küçük adada, Tanrı'nın sessiz çocukları." (s. 9) Gündelik dertleri var, rahip Barbro'nun vaftiz töreninde şarkı söylemesini istiyor ama Hans rahibi kenara çekip Barbro'nun ilahi söyleyemediğini hatırlatıyor. Yaşamları küçük detaylarla biçimlendirmek, her an bir başka işle bir başka kişisel niteliğin belirmesi, mikro ölçülerde kurulan koca dünya, vay be. Vayy be hatta. Babayla kızın, anneyle oğlunun muhabbetlerinden bir başka açıdan inşa, doğa karşısında başka başka açılardan inşa, abartma butonuna bastıktan sonra söyleyebilirim ki Oulipo işi bir oyunun sonucunda da ortaya çıkabilirmiş bu metin. "Görev: Bir adada yaşayan ailenin yıllarını olabildiğince olaysız bir şekilde anlatınız." Tamam, o zaman mevzu budur. Adaya vuranlardan başka dışarıdan pek bir şey sahiplenilmiyor, tüketim toplumunun dışında yaşayan insanlar için tüketim temel ihtiyaçların karşılanmasından öteye geçmiyor. Okurlar için de sadece temel izlekler üzerinden dönen bir anlatı sunuluyor, mantık aynı, bu yüzden karşılaştığım birtakım eleştiriler güldürdü beni. Çok güzel bir konu inanılmaz bir şekilde berbat edilmiş, pek bir şey olmuyormuş, olmalıymış. Oluyor efendiler, sizin istediğiniz türden şeyler olmuyor, şeyler birbirlerini tüketmiyor ama bu bir şey olmadığı anlamına gelmiyor, kendi dünyanızdan çıkıp yazarınkine girmelisiniz, yazarla boğuşmamalısınız. Evet. Neyse, kıyıda bulunanlar, dış dünyanın kırık dökük yaşamlarından geriye kalanlar. Gemi enkazından kalan parçalar, çöpe atılan ve denizlere karışan eşyalar, işe yarayan ve yaramayan onca şey akıntılarla kıyıya vuruyor ve bizimkiler biraz arandıktan sonra işlerine yarayan parçaları ayırıyorlar. Hans bütün bir ağaç buluyor bir gün, kökleriyle birlikte koca ağaç. Serüvenini okuyoruz, Yenisey Irmağı boyunca ilerleyen, nehirlere ve denizlere ilerleyen, dünyanın etrafında dolandıktan sonra Hans'ın adasına vuran bir ağaç. Döngü. Yerleşikliğin geçiciliğini imliyor, ironik. Yerleşiklik yaşamın kendisiyse karşılaşılacak ölümleri hatırlatmış da olabilir, sonuçta kökünden sökülmüş bir ağaç nadiren görülen bir şey, yaşamdaki döngülerin dışında kalan olaylar gibi.
Balık tutuyorlar, karadaki kooperatife satıyorlar. Buradan bir gelir. Hayvanlardan elde edilen ürünler, buradan da para geliyor. Hans abisinin gemisine atlayıp çalışmaya gidiyor her yıl, kazandığı parayı da ekleyelim. Beslenmesi gereken boğazlar sıkıntısız bir şekilde beslenebiliyor ama ucu ucuna. Maria başka bir adadan gelmiş, ailesi de aynı şekilde yaşıyor, binlerce adada benzer yaşamlar. Küçük ve o dünyaya göre büyük tartışmalar ekseninde biçimlenen yaşam görüşleri birlikteliğin monotonlaşmasını engelleyici ölçüde hoşgörü taşıyor. Evin çeşitli yerlerine ek yerleri inşa ediyor Hans, babasıyla birlikte. Odalar, salonlar, her biri için paraya ihtiyaç var ve hesap kitap yaparak, kredi alarak, birçok yolla parayı denkleştiriyor. Kuzeye bakan oda, mutfağın yanındaki oda, birçok oda ama hangisinde uyunacak, bunun tartışması yapılıyor ve herkes kendine uygun mekanı buluyor, kararsızlık için ayrılacak çok bir zaman yok çünkü her şeyin olabildiğince durgun gözüktüğü dünya çok hızlı ilerliyor, insanlar yetişmeye çalışıyorlar.
Hayvanlar, eşyalar, karadaki insanlar, her biri için paragraflar dolusu anlatı kurulabilir, karakterlerin duyarlılığı şeyleri derinlemesine görmemizi sağlıyor. Bir atın sırf görünüşünden yola çıkarak kurmacayı zenginleştirmek, yasa dışı işler yapmış bir "işgalcinin" ansızın adaya çıkıp yaşattığı korku dolu anlar karşısında teskinliği bozmamak, Haneke atmosferi bile var anlatıda kısaca, metnin özgünlüğünün sadece bir parçası. 1913'ten 1940'lara uzanan bir zaman dilimini içeriyor ama aslında küçük bir sonsuz gizli. Ada yaşamı konusunda ilk ve son alıntım şu olsun:
"Hans Barroy üç şey düşlemişti: motorlu bir tekne, daha büyük bir ada ve başka bir yaşam. İlk iki düşünü sık sık anlatırdı tanıdığı tanımadığı herkese, sonuncusundan hiç söz etmemişti, kendine bile.
Maria da üç şey düşlemişti: Daha çok çocuk, daha küçük bir ada ve başka bir yaşam. Kocasının tersine sık sık sonuncusunu düşünürdü ve ilk ikisi zamanla giderek silinip yittikçe üçüncü büyümüş, ağırlaşmıştı." (s. 174)
Yanıtla
5
5
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kadıköy Felsefesine Giriş
Kadıköy'ü aşağı yukarı yirmi yıldır biliyorum ama kendimce biliyorum, köstebek gibi orasından girip burasından çıkmış değilim. Kilise duvarında içilen biralarından biliyorum, izbe stüdyolarında bam güm Metallica çalmaya çalışan çocukların gözünden biliyorum, Moda'da sarhoş olup ortalık yere kusan cengaverlerinden biliyorum, Barlar Sokağı'nda güzel kadınları görünce aklı giden yeni yetmelerin heyecanından biliyorum, ne bileyim işte, yattığımız sokaklarından biliyorum -Baho civarında yatardık ve şarap çok ucuzdu ya, sabah edildiğinde minibüslerde uyuyakalıp gözlerimi Kartal'da açtığım çok olmuştur- ve buna benzer gençlik eylemlerinden, abuk subuk triplerden biliyorum ama pek bir şey bilmiyordum aslında, abilerin ve ablaların dünyası daha değişikmiş gibi geliyordu. Bir nesil öncesinin efsanelerini dinledim biraz, çokça da okudum. Akmar'ın meşhur zamanlarına yetişemedim, Moda Sineması Konseri'ni abilerden dinledim yine. Kadıköy'ün öbür dünyasına pek az şahit oldum. İlk kez Hikmet Temel Akarsu'nun dörtlemesinden 'Kaybedenler'in Öyküsü'nde anladım galiba nelerin döndüğünü, biz daha doğmamışken veya mahallede top peşinde koştururken Kaybedenler Kulübü esiyormuş oralarda, bir dünya olay. Sonra radyo kayıtlarına ulaştım, üniversitedeyken bir ara her gece dinledim. Başka bir Kadıköy'ü anlatıyordu adamlar, kaybolmuş zamanların amirlikleri dönüp duruyordu. Sonra dünya büyüdü, Taksim'de bir şeyler olmaya başladı derken iş güç. Kendi Kadıköy'ümü özlüyorum ara ara, orta yaşın yerleşik yaşantısından sıkıldığım zaman sokaklarda dolanıyorum biraz, aynı şeyleri yine yapacakmışım gibi geliyor bazen ama herkes bir yere dağılmış durumda, her şey değişmiş falan, sefilleri oynamak da şu an pek çekici gelmiyor açıkçası. Geçen gün trene giderken on beş küsur yıl önce sıklıkla denk geldiğim Kadıköy figürlerinden birini gördüm, yolda yanımdan geçti. Adam aynı. Giyimi, makyajı, takıları falan, zaman makinesi gibiydi. Mutlu oldum bir yandan, hikâye sürüyor ama ben uzaktan gözlüyorum artık. Teşekkürler Kadıköy, itlikte benden bu kadar.
Diyorum ve İsmail Abi'nin dükkanında kitapları kurcalıyorum, Şahin Uruk'a denk geliyorum. Zamanında Güven Erkin Erkal'ın ev arkadaşı olmuş bir adam, Kadıköy'ün seksenli yıllardan itibaren şahidi. Bir giriş metni sunuyor bize, önceki neslin yaşadıklarını anlatıyor. Çok kötü anlatıyor açıkçası. Tekrarlanan sözcükler, olaylar, sanki anılar bir kayıt cihazına kaydedilip olduğu gibi yazıya geçirilmiş, öylesi bir savrukluk. Batman'dan gelen bir çocuğun/adamın dili ancak böyle olur diyebiliriz ama diyemeyiz, adam Kadıköy'e gelir gelmez kitap okumaya başladığını söylüyor. Eh, bu kadar yazabilmiş diyebiliriz. Akarsu'nun metninin -bana göre- "aşırı" edebi olduğunu düşünüyorum da, Uruk'unki sanırım daha içeriden bir yerden geliyor. Anlatımın yavanlığını aşabilirsek, o zaman seksen sonu/doksan başı Kadıköy'ünün atmosferini doğrudan soluyabiliriz, pek güzel. Alt başlık Bir Rock'n'Roll Yolculuğu, gerçekten de öyle bir yolculuk. Taşrada başlıyor, çocuklarını pek umursamayan anneyle babanın "saldığı" evlatlar okulu umursamıyor, aşırı dramatik bir anlatım giriyor devreye böyle bölümlerde, sanki durumu iyice kötülemek istiyor anlatıcı ama karikatüre benzer bir gerçeklik çıkıyor ortaya. Neyse, Soske nam abi okulu bırakıp minibüs peşinde koşmaya başlıyor, bir plak dükkanı açıp Barış Manço, Erkin Koray gibi adamların plaklarını getiriyor, evde dönemin baba isimlerinin şarkıları çalınıyor ve anlatıcımız çocuk yaşta sallanıp yuvarlanmaya başlıyor. Anlatıcı girdiği nehirde balık avlıyor, avlananları izliyor, tuttuğu yılanbalıklarını pişirmeyi öğreten bir adama uyup durmadan yılanbalığı yiyor, pek hoş. Anadolu manzaraları. Yokluk, sevgisizlik, köksüzlük. Birtakım kırsal olaylar, doğayla ve yolla tanışma. Hafiften bir Brautigan tadı ama çok hafiften. Abla evlendikten sonra eniştenin radyosu, seksenlerin başı. MFÖ çalıyor, The Beatles çalıyor, Teleskop nam bir programda dönemin ve yakın geçmişin şarkıları çalıyor durmadan. Anlatıcı kendini donattıkça yalnızlaştığını görüyor, kendisi gibi düşünen kimse yok. İstanbul'u merak etmeye başlıyor, kartpostallara bakıyor durmadan. Bir gün Batman'daki istasyona geliyor bir arkadaşıyla birlikte, Kurtalan Ekspres'e atlayıp kırk sekiz saat sonra Haydarpaşa'da trenden iniyor, İstanbul macerası başlıyor.
İstanbul, Kadıköy. Sayısız insanla tanışıyor çocuk, saçlarını uzatmaya başlıyor. Bundan sonra asıl yolculuk başlıyor işte; girip çıkmadığı iş kalmıyor, arkadaşlarının arkadaşlarıyla tanışıyor, tanıdığı bir sürü insanla birlikte kendini var etmeye çalışıyor. Hamallık, akşamları şaraplar, zor ve renkli bir dünya. Polisler rahat bırakmıyorlar, durmadan sorgulanıyor bizimki, bir yandan da kendine kalacak iyi yerler ayarlamaya çalışıyor. İş yerlerinde yatıyor bir süre, sonra Karga Salih'le birlikte nispeten temiz bir evde kalmaya başlıyor. İnsanlar lakaplarıyla anılıyor daha çok, isimleri gizleme çabası olup olmadığını bilmiyorum ama sanmıyorum ki maksat gizlemek olsun, gerçek insanlar bunlar. Adam LP biriktirmeye başladığını söylüyor, sonra biraz araştırınca Şahin Uruk'un bir zaman Trip'te DJ'lik yaptığını öğreniyorum, hemen her şey örtüşüyor. Haldun'la tanışıyoruz bir noktada, Harun'un Bodrum macerasını anlatıyor bizimki, hikâye içinde hikâye. Tipik bir yol hikâyesi; otostop çekmeler, parasız kalmalar, yollarda bir dünya sıkıntı, zafer, ulaşılan hedeflerin yerini alan yeni hedefler arka arkaya sıralanıyor. Haldun'la birlikte takı yapmaya başlıyor adam, satıp yiyecek masraflarını çıkarıyorlar, kalanıyla da piiz. Sultanahmet'te Katmandu yolunda mola veren hippilerle muhabbetler gırla gidiyor.
Takip edilemeyen bir akış var, karakteri rahatlıkla kaybedebiliriz ama o kendini bırakmıyor, her anını dolu dolu yaşadığı hayatını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Kendisini dolandıran iki kızın peşinden Bodrum'a gidişi film gibi bir şey, kızları bulduktan sonrası daha da şaşırtıcı. Aksiyon bitmek bilmiyor, bu güzel. Paylaşımcı, bazen işgalci bir yaşam var burada, kalınan evlerin ve kazanılıp yenen paranın hesabı tutulamıyor. Arada lüzumsuz anlatımlara da giriyor adam, düşmanların Çanakkale'yi geçemeyip kendisinin geçmiş olmasını araya sıkıştırması pek iyi bir fikir değil. Dönemini bütün gerçekliğiyle anlatması süper bir fikir. Güven Erkin Erkal'ın açtığı mekan, Erkin Koray'la muhabbetler falan, şahane.
Bende 6:45'ten çıkanı var, 1995'te basılmış. Sonradan Phoenix de basmış. İyi de olmuş bence. Yaşamının bir dönemi Kadıköy'de geçmiş olanlar için güzel bir kaynak, adımladıkları sokakların tarihinin bir parçasını bilmek isteyenler okumalı, onun dışında pek tatmin edici gelmeyecektir. Kadıköy'ün havasından biraz solumuş olmak lazım. İyidir, okunsun.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tek İstediğim Her İkisi Birden
Maile Meloy öykülerini Montana civarından geçiriyor, doğanın içinden. Karakterler belki de bunun sıkıntısını yaşıyorlardır; aile kurumunun normlarını kentleşmeyle birlikte beliren yerleşikliğin yan ürünü olarak görüyorum. İnsanların yerdi yurdu belli olsun, kimlerin birlikte oldukları belli olsun, arzularını ketlesinler, arıza çıkarmasınlar durduk yere. Mekan nere, doğa. O zaman kitabın adındaki durum ortaya çıkıyor, her ikisini birden istemek. Neden olmasın? Genazino Aşk Aptallığı'nda anlattı bunu, Forrest Gander Şairin Vedası'nda anlattı, olabilecek bir şey. Olamamasının sebebi bunun tek kişilik bir karar haline gelememesi. İlişki, evlilik falan, en aşağı iki kişilik durumlardır ve taraflardan birinin diğerine karşı tamamen dürüst olmaması yüzünden işlemez bu alet, işleme şansı vardır ve pek çok işleme biçimi de kurmacada incelenmiştir ama, işte, her ikisi birden olmaz muhtemelen dürüst olunursa. Her ikisi birden ağır bir şeydir, yukarıda adını andığım metinlerden birinde ikisini birden elde eden adam duygudan muaf bir şekilde dolanır, diğerindeyse mevzu açığa çıkınca intihar eder. Meloy'un öykülerinde yakayı ele veren adamın gözünden bakmayız hiç, anlatıcı genellikle kadındır ve içine düştüğü çıkmazı öyle veya böyle kabullense de öykü karakterlerin nihai eylemlerini göremediğimiz noktada sonlanır. Erkeklerin hiçbir şey olmamışçasına yaşamaya devam etmeleri, kadınların pasif ve zaman zaman panik etkisindeki halleri ortaya konan durumu açmaktan başka bir noktaya yönelmez. Meloy bir "hal" yazarıdır, öykülerinde kırılmalar pek azdır, genellikle karakterlerin iç dünyalarını dinleriz. Biraz da şabloncudur Meloy, öykülerinin başlangıçları ve anlatım biçimleri birbirine çok benzer. Aslında hemen bir Meloy öyküsüne başlayabiliriz. Elimizde ne olsun, ııhm, bıçak, perde, tango kursu, iyi dans eden bir partner ve evde oturan bir eş. Başlıyoruz:
"Mike Kaplan çalıştığı kasaptan elinde bıçağıyla çıktığında yetişmesi gereken kursu bir anlığına unuttu, arkasındaki dev binanın duvarlarından yankılanan seslerini duyduğu hayvanların kendisini hiçbir zaman rahat bırakmayacaklarını düşündü. Kesileceğini anlayan koyunların can havliyle çitlere saldırmaları gözünün önünde canlandı, önünde eyalet sınırına kadar uzanan ormanın içlerine kaçtıklarını hayal etti. Bıçakla peşlerinden koşmaya niyetlendi ama gün düşü hemen sona erdi, elindeki bıçağın varlığı onu keskin gerçekliğine döndürdü. Laura onu bekliyordu, geçen hafta çalıştıkları son figürü tekrar edeceklerdi."
Falan filan. Tekilliği ve çoğulluğu sallamadım, böyle bir şey. Böyle üfürükten değil, zenginlikle kuruyor karakterlerini Meloy ama belirli bir algoritmanın etkisindeymiş gibi. Karakterin adı ve soyadı, yaşamından küçük detaylar, olay akışı, detaylar, olay akışı, detaylar, son. Sanki uzun süredir izleniyormuş gibi hissettirilen karakterler. Aslında iyi bir şey, ortadan bir yerden başladığımız ve tipik bir anlatıya çekilmediğimiz için öykünün dünyasına girmiyoruz bile, zaten orada olduğumuzu varsayıyor Melloy ama dediğim gibi, aynı başlangıçlar bir süre sonra bunaltıcı olabiliyor. Bunun dışında Amerikan Rüyası'nın gerçeğe dönüştüğü topraklarda ters giden şeyler nelerdir, onlara bakıyoruz. Aslında dünyanın her yerinde ne ters gidiyorsa o ters gidiyor, farklı bir durum yok. İstemek, her şeyi istemek, yaşamı ıskalama duygusunun verdiği huzursuzluk yüzünden eldeki bütün seçenekleri değerlendirmek, seçeneklerin sorumluluğundan bağımsız bir halde. Bir şeyi seçtiğimizde diğer seçenekleri dışladığımıza dair anlayış öldü, artık her şey bizim. Ve hiçbir şey bizim değil.
B. Travis nam öyküye bakıyorum. Chet Morgan çocuk felcinin son demlerini yaşadığı bir dönemde doğuyor ama şanssızlık; hastalığa son yakalananlardan biri. Sağ kalçası yüzünden aksayarak yürüyor ve vahşi atlara biniyor, annesinin korkularının aksine kolay kolay ölmeyeceğini göstermek için. Atlarla ilgili teorilerinden birini babasına anlatıyor, aslanlara yem olmaktan ürktükleri için tepiyor ve ürküyorlarmış atlar, vahşilikten ötürü değil. Chet, şeyleri kendince, normalden başka türlü değerlendiriyor, bu bakış açısı anlatının devamını anlaşılır kılacak. Chet yanlışlıkla hukukla ilgili bir kursun yapıldığı mekana giriyor ve Beth'le tanışıyor. Beth her hafta sekiz saat araba kullanıyor, yaşadığı yerle çalıştığı yer arasında -gerçek anlamda- dağlar var. Chet ve Beth tanışıyorlar, birlikte yürümeye başlıyorlar falan, Chet kaptırıyor. Kendinden üç yaş büyük olan bu kıza nasıl kur yapacağını düşünüyor, bir gün ayrılırlarken öpüyor kızı. Beth karşılık vermiyor, Chet ne bok yediğini düşünmekten uyuyamıyor. Sonra Beth'in işten ayrıldığını öğreniyor ve kızı son bir kez görmek için sekiz saatlik yolculuğu göze alıyor. Görüşüyorlar, her şey nasıl olacaksa öyle oluyor ve Chet kabulleniyor durumu, evine dönüyor. Kızları tanıma, insanları tanıma öyküsü. Yeşilden Kırmızıyı da bir nevi insanları tanıma öyküsü ama cinselliği yeni yeni keşfeden bir kızın hissettikleri üzerinde yoğunlaşıyoruz. Kitabın arka kapağında tacize uğradığı söyleniyor ama aynı fikirde değilim, Sam her ne kadar korkuyor olsa da erkekleri keşfetmek istiyor, adamın kendisinden yaşça epey büyük olması problem. Sam on beş yaşında, bölge yargıcı olan babası, avukat olan amcası ve babasının müvekkiliyle birlikte kamp yapıyor. Yatılı okula gitmeden önceki son yaz, bu yüzden özel bir tatil bu. Layton da yakışıklı bir adam açıkçası, birlikte silahla atış talimleri yapıyorlar, dolanıyorlar falan. Sonra bir gece çadırda eli kolu rahat durmuyor Layton'ın, kızı korkutup heyecanlandırıyor. Sam daha fazlasını istemiyor, Layton da Sam'in istemediğini görünce kızı rahat bırakıyor. Bu.
Tatlı Rita'da ilginç bir ikilem var, kitaptaki öykülerden atmosferi en sıkı öykü bence bu. 1975'te geçiyor olay. Steven'ın ailesi ölüyor, adam tek başına kalıyor. Yeni kurulan santralde işçi, o bölgede yaşayan hemen herkes gibi. İş çıkışı takıldığı barda Rita'yla tanışıyor ama zaten önceden tanışmışlar, ilkokul arkadaşları. Rita Steven'dan etkileniyor ama genç adam kızı en yakın arkadaşına, Acey'ye bırakıyor. Acey, Rita ve Steven, iki sevgili ve bir arkadaş. İyi. Sonrası kötü. Deli gibi içtikleri bir gece Acey ezilerek ölüyor, Rita ve Steven için hayat korkunç bir hale geliyor. Rita'ya uzaklara gitmek için para lazım, artık Acey de olmadığına göre başının çaresine bakmalı. Piyango düzenliyor, santralde ve şehirde kim varsa bilet alıyor. Ödül kendisi; kazananla seks yapacak. Herkes üçer beşer alıyor biletlerden, bilet fiyatı yüksek olmasına rağmen. Steven'ı ve Rita'yı seven santraldeki amir de alıyor, büyük ikramiye kendisine çıkınca bileti Steven'a verip ondan Rita'ya selam söylemesini, artık rahatlıkla gidebileceğini söylüyor. İkilem tam bu noktada; Steven Rita'dan hoşlanıyor ve piyango meselesini duyurmamak için elinden geleni yapıyor ama Rita ısrar edince yapacak bir şey kalmıyor, duyuruyor olayı. Bunun üzerine elinde kazanan bilet de var, ikramiyenin kendisine çıktığını söyleyip kadınla birlikte olabilir. Olmuyor ama, Rita'ya durumu anlatıyor ve Rita babasının kendisini aramadığını, o zamana kadar beklemesine rağmen aramadığını ağlayarak anlatıyor, gitmesini babasızlığına bağlayıp uzuyor mekandan. Steven da gidiyor bir süre sonra, geçmişe dair hiçbir şey istemiyor ve doğup büyüdüğü yerden uzaklaştıkça özgürleştiğini hissediyor.
Diğer öyküler de son derece başarılı. Annesinin sevgilisi Carlos ve Carlos'un oğluyla birlikte ilginç bir yaşamı deneyimleyen kızın kıyametlerin koptuğu ayrılıktan sonra annesinin üzüntüsünden başka giden çocuk için duyduğu kendi üzüntüsüyle de baş etmesi, kızının ölümünü araştıran bir babanın kendisini durmadan kışkırtan bir kızı davet ettiği otel odasında sorguladığı sırada yaşadığı sıkıntılı anlar, abi-kardeş çatışmasının dibine vurup ölümüne kavga eden iki koca adamın aile kavramını ve şahsiyeti sorgulatan ömürlük mücadeleleri falan, konular müthiş aslında. Bazıları gerçekten orijinal, benzerlerini gördüklerimizse iyi bir şekilde kurgulandıkları için iyi. Meloy iyi bir öykücü, evet.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Öpüşmenin Tarihi
Önsözden başlıyorum, Danesi'ye göre öpüşmek genlerimize işlenmemiş, kur yapmanın aile kontrolünden çıkmasıyla kişisel bir tercih haline gelmiş kültürel bir olay. Zaten metnin birçok yerinde öpüşmenin devrimci bir olay olduğu, toplumların benimsediği normlara bir başkaldırı niteliği taşıdığı söyleniyor. Doğrudur, mesela bir devlet büyüğümüzün iddia ettiği üzere bizim insanımız öpüşmez, bizde öpüşmek yoktur. Keşke olsaydı, biraz daha uygar bir toplumda yaşıyor olabilirdik. Neyse, en başta biraz istatistik. Amerikalıların %92'sinden fazlası 14 yaşından önce öpüşüyormuş, Amerikalı kadınlar evlenmeden önce ortalama 79 erkeği öpüyormuş, düzenli olarak öpüşen insanlar öpüşmeyenlerden beş yıl daha fazla yaşıyormuş, ne güzel. Sırf kasların işler tutulması ömrü uzatıyor olabilir, öpüşürken sekiz milyon kasımız birden çalışıyormuş. İşin biyolojiyle ilgili kısmına da yer veriyor Danesi ama daha çok zaman içinde değişen anlama yoğunlaşıyor. Geleneklerden, kültürden doğan anlamlar o kadar çeşitli ve birbirinin yerini almaya o kadar müsait ki bazı noktalarda yeterli veri olmadığı için iddianın ötesine geçilemiyor ne yazık ki. İlk Hıristiyanlar birbirlerini osculum pacis, "barış öpücüğü" denen bir öpücükle karşılarmış, Kilise sonradan bu ruh muhabbetlerinden ötürü öpüşmeyi yasaklamış ama evlilik seremonisi istisna olmak üzere bazı istisnalara izin vermiş. Öncesinde Kelt aşk geleneklerinde de bu nefes değiş tokuşundan bahsedilirmiş, pagan inançlardan çok sayıda adet aşıran dinlerin öncesine gittiğimizde söylencelere ulaşıyoruz, iş mitik bir hale geliyor ve tanrıların arasında dolanmaya başlıyoruz. Eros ve Cupido'nun aşkı taşıma ve koruma biçimleri öpücüklerden destek alıyor, bununla ilgili derinlemesine bir inceleme yapmış Danesi. Batı kültüründe öpüşmenin tarihi bir zamana kadar takip edilebiliyor, başka toplumlarda böyle bir şey mümkün değil, çünkü adamlarda öpüşme diye bir şey yok. Afrika, Pasifik ve Amerika kültürleri soluk benizlilerle karşılaşana kadar öpüşmenin ne olduğunu bilmiyor. Öpüşmeye şahit olduklarında gülmüşler, öpüşenlerin birbirlerinin salyasını ve pisliğini yediklerini düşünmüşler hatta. Tabii bildiğimiz anlamda öpüşmenin dışında, öpüşmeyle benzer anlamlar taşıyan hareketler var gerçi, Eskimoların burun faşfaşlamaları -sürtme hareketi- buna bir örnek. Biz bildiğimizin izinden gidelim, öpüşmenin Batı'ya Büyük İskender'le gittiği düşünülüyor, kaynağı Hindistan civarı olabilirmiş. Orta Doğu diyelim. Sonrasında Roma'da sağlık problemleri yüzünden yasaklanmış bir süre, Tiberius, "Öpüşmeyeceksiniz!" demiş. Gerçi çok daha geriye gidiyor mevzu ama geriye gittikçe de muğlaklaşıyor, örneğin Ezgiler Ezgisi'nde öpmekle ilgili bir bölümden alıntı yapılmış ama öpmenin tam olarak ne ifade ettiği bilinmiyor. Güzel bir şeyi ifade ediyor, o kesin. "Genel olarak, romantik öpüşme konusunda antik metinlerden elde tutulur bir şey çıkarmak neredeyse imkansızdır. Ya bildiğimiz haliyle romantik öpüşmenin farklı dönemlerde ve dünyanın farklı yerlerinde paralel şekillerde göründüğünü ya da metinlerin tasvir ettiklerinin farklı şeyler olduğunu varsaymak durumundayız." (s. 24)
Ortaçağ, popüler kültürün temellerinin atıldığı ve romantizmin dalga dalga yayıldığı süper bir dönem. Çok karanlık ve acı dolu, bir o kadar da yenilik doğuran bir zaman. "Saray Aşkı" denen bir tür ortaya çıkıyor, trubadurların ve Germen muadillerinin şarkılarıyla -bu şarkılar da o zamanlarda çıkıyor ortaya, folklor kaynaklı- aşkın farklı bir boyutu beliriyor ve hızla yayılıyor. Romeo ve Juliet ikilisinin kurmacadaki ilk versiyonlarından Shakespeare'inkine kadar pek çok söylence, halk hikâyesi inceleniyor ve öpücükle ilgili bölümleri sıralanıyor, böylece öpücüğün ve öpüşmenin izini metinler üzerinden sürüyoruz. Ortaçağ'da öpücüğün genel olarak aşk öpücüğü olduğu, aşkın da yaşamakla aynı anlama geldiği söyleniyor. Öpüşmenin günümüzde ölümcül hastalıkların yayılma aracı olduğunu düşünürsek güzel bir ironi. O zamanlar da öyleydi elbette ama bilinmiyordu, yaşamaktan öte bir anlamı yoktu öpüşmenin. Süper. "Dudaktan öpüşmenin cinsel arzuyla bağlantılı olan fiziksel ve psikolojik reaksiyonlar ortaya çıkardığı inkar edilemez. Ancak, bu eylemin cinsel aşktan ayrı bir şey olduğu veya daha doğrusu cinsellikten daha fazlası anlamına geldiği yorumumuz, Ortaçağ'ın şövalyelik aşk yasasından miras aldığımız bir şeydir." (s. 29) Buradan pek çok yere yürüyebiliyoruz, Danesi öpüşmenin güncel anlamlarına odaklandığı son bölümlerde yarım yamalak bir öpüşmenin hiç öpüşmemekten daha kötü olduğunu söylüyor, biten bir şeylerin işaretini görmek yıkıcı bir şey. Bir de feminist okuma var, masalların yorumlanması. Hep erkekler öpüyor, neden? Uyuyan Güzel'i uyandıran öpücük erkeğin. Erkek şövalye gibi ortaya çıkıyor, kahramanlıklarının ardı arkası kesilmiyor ve nihayetinde, ödül olarak kadını öpüyor. Bir anlamda kadına sahip oluyor, bu bir yorum. Zıt noktadan bakan bir yorum: Pamuk Prenses ve Şürekası kadınlara hizmet eden erkeklerden bahsediyor, kadınlar kendi aralarında çatışırken küçük dostlarımız da şapşal gibi oradan oraya koşturuyorlar. İlginç yorumlar var, Danesi bu yorumları özetleyerek boşlukları dolduruyor.
Hayvanlardaki öpüşmeye bakalım, aslında öpüşmüyorlar tabii. Wittgenstein'ın yorumuna yaklaştık, aslan kadar acıkamayız hiçbirimiz. Dolayısıyla hayvanlar hakkında birtakım atıp tutmalarda bulunabiliriz ama mevcut bilgimizle hayvanlar açısından tam olarak neler döndüğünü bilmiyoruz henüz. Bir gün bileceğiz. Hayvanların sembolik hareketlerini okumak için yeterli verilere sahip değilsek insani olanlara bakalım, mesela balayı denen nane. Babil İmparatorluğu'nda ortaya çıkmış, Ortaçağ'da yerleşmiş. Çiftler aşklarını ayın altında, al ve tatlıyla güçlendirsin diyeymiş bu. Tatlılara girdiğimizde çikolataya geliyor olay ister istemez, Aztek ve Maya mucizesine. Adamlar bunu topluyorlar, işliyorlar ve "acı su" anlamına gelen "çikolata" haline getiriyorlar, mayalayarak. İspanya bu mevzuyu Avrupa'ya getiriyor, yayıyor. Casanova, çikolatanın insanlarda böyle kıpır kıpır, cıvır cıvır bir duygu yarattığını, kadınlara çikolata yedirilmesi gerektiğini söylermiş, taktiğe gel. Antik Mısır'dan, Antik Yunan'dan günümüze kadar ulaşan sembollerin ve nesnelerin tarihçeleri çıkarılmış genel olarak, iş vampirlere ve kurtadamlara kadar gidiyor. Bu durumda filmlere, günümüzün popüler kültürüne gelmek zorundayız, vampirler halk söylencelerinden beyaz perdeye sıçrayana kadar uzunca bir zaman beklemek zorunda kaldılar ama sonrasında rahat rahat yayıldılar. Bir ısırık, günlük maişetin temini tamam. İşin erotik yanını incceliyor Danesi, güzel. Magazin işlerine de giriyor ve ünlülerin aşk hikâyelerine yer veriyor, George Sand ve Chopin'in aşkını anlatıyor, Bonnie ve Clyde'ı anlatıyor, sonrasında filmlerdeki efsane aşklara ve öpüşme sahnelerine eğiliyor, üstünkörü bir biçimde.
Biz bunu okuyalım ve öpüşmeye devam edelim, yaşamı kalpten pompalatalım, nefesimizi sevdiğimize verelim. Süper olay.
Yanıtla
2
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hareket İblisi
Grabinski için "Polonya'nın Poe'su" deniyormuş, olabilir. "Polonya'nın Lovecraft'i" deniyormuş, olamaz. Poe'nun gotik ortamları tren kamaralarına taşınmış, mobilize edilmiş Grabiński'nin öykülerinde. Mesela kapağa bakalım. Kara tren monokl takmış, tam gaz geliyor. Arkada bir vagon devrileyazmış, adamın teki pencereden aşağı uçuyor. Bu ne demek? Korkacağız demek. Korkmak istediğimiz için böyle şeyler okuyoruz zaten, İthaki'nin bu serisini korkuyla alakalı işlerle ilgili olduğu için takip ediyoruz. Kapağa bakmaya devam edelim, hava kapalı, sıkıntılı bir atmosfer. Öykülerin tamamının kapalılığı bu türden, böyle bir ortamda doğaüstü veya şeytanca bir iş olmazsa olmaz. Şeytanca ama bazı öykülerde karakterlerin kafayı kırıp kırmadıklarından emin olamıyoruz, gaipten emirler alıyorlar gibi gözüküyor ama bilemiyoruz, Grabinski açmıyor meseleyi. Sırf korku öyküsü yazmıyor bir yandan, geleceğin dünyasında trenlerin durumunu ele alan bir öyküsü var mesela, Poe'nun Hans Pfaall'ı uçurduğu öyküyle yarışır. 21. yüzyılda geçtiğini söylediği öyküde olayların zaman zaman 2300'lerde yaşandığını söylüyor, not düşmüşler burada yazar şaşırmış diye. Neyse, Avrupa'dan yola çıkan tren İstanbul'a geliyor, oradan İskenderiye'ye iniyor, Kuzey Afrika sahili boyunca ilerleyip Cebelitarık'taki bir köprüden İspanya'ya geçiyor, yine Avrupa. Böyle bir ulaşım ve seyahat yolu inşa edilmiş, insanlar gönüllerince geziyorlar. Gelecek kurgusu hoş ama nereye bağlanacağını merak ediyoruz ister istemez, Grabinski'nin kadim inanışlarla materyalist dünyayı kıyaslayarak sonlandırması şaşırtıyor. Teknolojinin çok çok ilerlediği zamanlarda Buda'nın Tao'nun varlığı devam ediyor ve öykü maneviyata önem vermeyen insanlar için ders niteliğinde bir sonla noktalanıyor. Ne oluyor, bir vadide duruyor tren, kafası çalışan esas karakterlerimiz trenden inip uzaklaşıyor, millet uykuya dalıyor ve mor bir sis her yeri kaplayarak trenle yolcularını ortadan kaldırıyor. Sonrasında gazete başlıkları, insanların çözemediği bir gizem. Arka kapakta yazarın psikolojiyi, felsefeyi ve metafiziği sıklıkla kullandığı, öykülerine "psikofantazi" ya da "metafantazi" denmesini istediği yazıyor. Fantazi boyutu tamam, psikoluğu veya metalığı değerlendirilebilir. Trenler son derece somut bir korku uyandırıyorlar zaten, bu durum okur için tek başına yeterli olabilecekken bir dağ istasyonunda tek başına yaşayan adamın uyandırdığı tekinsizlik telli kaymaklı ekmek kadayıfı haline getiriyor okumayı.
Her öyküden tren geçiyor, Grabinski trencil bir yazar. Metnini Lehçeden çeviren Osman Fırat Baş'ın tanıtım yazısını kurcalıyorum, Lviv Üniversitesi'nde Leh Dili ve Klasik Filoloji okumuş Grabinski, öğretmenlik yapmış ve Avrupa'yı bol bol gezmiş. Yaşadığı ve yazdığı süreçte yeteneğinin ederi kadar dikkat çekmemiş, ölümünden sonra ünlenmiş. Grabinski çoğu yazarın akıbetinden payını almış, yaşarken değer görmemiş. Türkçeye çevrilen tek kitabı bu, Baş ilk olarak 2010'da çevirmiş öyküleri, Okuyan Us basmış. Öyküler İthaki'yle birlikte yerini buldu bence, iyi olmuş. İlk öykü Sağır Boşluk (Demiryolu Baladı). Yol düzenlemesi yapılıyor, bazı raylar atıl duruma düşüyor ve rayların olduğu bölgeye gönülden bağlı olan yaşlı bir adam karşılıksız olarak bu rayların başında bekçilik yapmak istiyor. Resmi izni aldıktan sonra civardaki bir kulübeye yerleşiyor ve tek başına yaşamaya başlıyor. Lusnia nam arkadaşıyla, belki de tek arkadaşıyla muhabbet ederken rayların canlı olduğunu, hatta Tanrı'nın sesini ilettiklerini söylüyor, inanç kırıntısı göstermeyen arkadaşını biraz paylayıp yola getirdikten sonra mutlu mesut yaşamaya devam ediyor, rayların sökülüp götürüleceği haberini alana kadar. Ağır hastalanıyor, yataklara düşüyor ve son tren kendisini alana kadar bekliyor. Trenin ne olduğunu söylemeye gerek yok sanıyorum. Ucube nam öyküde ucube var, kondüktörlerden birine göre kaza olmadan önce ortaya çıkıyor, insanın ödünü patlatıyor ve ortadan kaybolduktan kısa süre sonra vagonlar havalarda uçuşuyor, insanların uzuvları rayların etrafına dağılıyor. Grabiński'de Ballard'ın Çarpışma'sındaki parçalanma erotizminin izleği var, birkaç İngiliz yazar bu öykülerden etkilendiyse -arka kapakta öyle yazıyor- belki Ballard da fikri buradan almıştır, kim bilir. Neyse, ucube ortaya çıkıyor ve kondüktör kaza yapılacağını anlıyor ama uzunca bir süre gerçekleşmiyor kaza, sonrasında kondüktörün aydınlanma anını ve makaslarla oynayıp kazaya yol açtığını görüyoruz. Devir teslimi gibi bir şey. Grabinski aralara yolculuklar ve trenlerle ilgili fikirlerini sıkıştırıyor, bu öyküde de var. Mesela "saygıdeğer" yolcuların amaçsızca yolculuk edenler olduklarını söylüyor, diğerleri oradan oraya koşturan haybeciler, fazlası değil. "Hareket fanatikliği" pek çok öyküde ortaya çıkıyor, sadece yolculuk etmek için yolculuk edenler, garlarda yolcularla takılıp hiç yolculuk etmeyenler, yolcuların anlattıkları korku hikâyeleri derken sadece dudak uçuklatan mevzularla değil, insanın yolculuğunun metaforlarıyla da karşılaşıyoruz, bu açıdan Grabinski metnini oldukça zenginleştiren bir yazar.
Kapaktaki çizimin öyküsüne geldim, Kompartımanda. Tutku öyküsüdür, Kierkegaard'ın baştan çıkarılmayla ilgili gevelemelerini içerir, Baudrillard'ın seveceği ve incelemek isteyebileceği bir öyküdür. Belki de incelemiştir, hatırlamıyorum ama sanmıyorum incelediğini. Neyse, trene bir çift biniyor ve esas adamımızın kompartımanına geliyor. Bizimki kadına tutuluyor, yavaş yavaş yaklaşıyor ve kadının eşi uyur uyumaz kadını elde ediyor ama gürültü çıkardıkları için aldatılmış eş uyanıyor, bizimkine girişiyor, bizimkinin de eli armut toplamadığı için adama yumruğu indirip camdan aşağı uçuruyor. Burası biraz garip, çok hızlı bir değişim olduğu için. Kadın kocasını sevdiğini ama bizim elemana vurulduğunu söylüyor, işi örtbas edip ilk istasyonda iniyorlar, sonra adam elde etmenin tatmini geçer geçmez, oracıkta bırakıyor kadını, kalabalığa karışıyor. Hızlı geçişler dışında güzel öykü.
On dört öykü var, her biri demir yoluyla kuşanmış, bol lokomotifli, çokça gizemli, korkunç ve insani, çok insani. Korku bile öyle ki öyküleri korkunç kılan da işin insani kısmı. Yalnızlık ve bilinmezlik ortasında kalan insanların çaresizlikten, korkudan ve öfkeden verdikleri tepkiler bazen doğaüstünün yaratabileceğinden daha büyük şiddet sahneleri yaratabiliyor. İnsanın karanlık bir ortamda aynaya baktığını düşünün, doğaüstü o ayna işte. Grabinski çok başarılı bir şekilde değerlendirmiş aynadan yansıyanları. Güzel öyküler, gayet okunası.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eleştiri Kuramları
Önsözde yazarların metodolojisini bulacaksınız ilk olarak. Eleştiriyi kendi yasaları olan edebi bir tür olarak gördüklerini söylüyorlar, ardından metnin ortaya çıkardığı sonuçları madde madde sıralıyorlar. Eleştirmenler tek tek incelenirken ele alınan eleştirmenin öncelikle kuramsal metinlerine başvurduklarını söylüyorlar, bu yöntem kullanılınca birbiriyle çatışan -eleştirmenlerin görüşlerindeki iç çatışmalar dahil- fikirleri ortaya koymak daha kolay. Öznellik ve nesnellik çatışması ikinci maddeyi oluşturuyor. Üçüncü maddede arkadaş tayfasının metinlerini "tanıtan" eleştirmenlerin konu dışı bırakıldığı söyleniyor, bu tür işlere girişen insanların fikirlerine şöyle bir değinildikten sonra bahis hemen kapatılıyor. Dördüncü maddede incelemenin 19. yüzyıldan itibaren derinleştirildiği, eleştiri yöntemlerinin bu dönemden itibaren ele alındığı söyleniyor. Önceki yüzyıllarda üçüncü maddede bahsettiğim tipler var, söylemlerinin üstünkörü incelenmesinden öteye gidilmiyor. İyi de oluyor, adamlar biraz mahalle kavgasına çevirmişler olayı çünkü.
Aristoteles'in Poetika'sının incelenmesinin 16. yüzyıldaki örnekleriyle başlıyor tarihçe, Montaigne'in okuma edimi ve kitaplarla ilgili birkaç fikriyle devam ediyor ve bu yüzyılın incelenen meseleye pek bir katkı yapmadığı söyleniyor. Ardından edebiyat eğitimi için kullanılan kitaplar ve dönemin ünlü yazarlarının polemikleri geliyor. Cid tartışması, Corneille'in trajedi hakkındaki incelemeleri gibi örneklerden sonra "yol yöntem bilen kişilerin eleştirisi"ne geliyor sıra. O dönemde süren şiir konulu bir tartışmada Boileau'nun La Fontaine'in tarafını tutup Bouillon'a sarması, yazdığı metinler yine eleştiriden uzak ama edebi tartışma ortamı yaratması açısından eleştirinin ne olması gerektiğine dair düşündürücü bir etki yarattığı için anılmaya değer görülmüş. Bu dönemde gazeteler de ortaya çıkıyor ve tartışmalar geniş cephelerde sürmeye başlıyor. "Eskiler ve Yeniler" tartışmaları patlak veriyor, La Bruyére gibi adamlar klasisizmin neliğine dair birtakım fikirler ortaya koyuyorlar. Ben bu adamın Karakterler diye bir metnini okumuştum, milletin edebi yetersizliklerinden girip edepsizliklerinden çıkıyordu, yaylım ateşi gibiydi resmen ama yine de geleceğin eleştirisinin öncüsü olarak görülüyor. Voltaire bu metinden etkileniyor ve eleştirmenin edebi topluluktaki rolünü irdeleyen metinler yazıyor. Eleştirinin doğuşunu aşağı yukarı bu zamanda başlatıyor yazarlar, "Güzellik" kıstası ortaya çıkınca. Chateaubriand Hristiyanlıkla edebiyatın ilişkisini inceleyip ikisinin yan yana var olabileceğini, birbirlerine zıt düşmediklerini söylüyor, sonrasında "mutlak yanlısı eğilim" bu güzellik kıstasını görev, zorunluluk, politika ve kralcılık üzerinden biçimlendirip eleştirinin nasıl olması gerektiğini söylüyor. Edebiyat iyiyi, güzeli ve doğruyu "öğretmeli", öğretemeyen metinler yerin dibine geçirilmeli, düşünce yapısı bu.
Saint-Beuve eleştiriye yaratıcılık boyutunu getiriyor, kıstasların dışına çıkarak kendisi/okurluğu üzerinden metinleri değerlendirmeye girişiyor. "Tutum" olarak görülüyor bu mevzu, eleştiride özgürlük arayışını, metnin genel geçer biçimler kullanılmadan da yargılanabilirliğini içeriyor. Bilimsel eğilimleriyle birlikte hümanist görüşlerini de eleştiriye dahil ediyor Saint-Beuve, öznellikle nesnelliği bir potada eritmeye çalışıyor ama pek de başarılı bir eleştirmen olmadığı söyleniyor; Balzac'ı hiç anlamamış ve Chateaubriand'ı yerin dibine sokmuş ama Flaubert ve Stendhal konusunda -belki biraz da çoğunluğa uyarak- övgülerle dolu yazılar kaleme almış. Sonrasında bilimsel yansızlık arayan eleştirmenler giriyor devreye, eleştirinin daha teknik bir başlangıcını bu adamlarda bulabiliriz. Taine meşhur mesela. "Gerçek şu ki Hippolyte Taine bir başkasından çok daha fazla bilimsel eleştirinin varlığını kanıtlamış ve ilkelerini çizmiştir: Sadece yansız kriterleri esas alarak yargılamak, belirtiler ve sebepleri bıkmadan usanmadan araştırmak." (s. 37) Tümdengelimli, kopuksuz bir zincir oluşturmaya çalışıyor Taine, felsefeyle spiritüalizme bağlı bir eleştiri anlayışını doğuruyor. Çok şey içerip pek bir şey söylemeyen bir eleştiri türü, şöyle özetleniyor: "Her çeşit psikolojik gösterişten olduğu kadar her çeşit kesin tavırdan da yoksun, kendini belli etmeyen felsefi iddiaları olan bir izlenimcilik." (s. 39) Çoğunlukla çağrışımcı, anladığım kadarıyla gevezeliklerle de dolu bir tavır, bir yaşam görüşü, bir imecıneyşın. Sezgilere dayanan genellemeler, birtakım varsayımlar, bu kadar. Kendisiyle birlikte eleştiri işine eğilen kişilerde de benzer görüşleri bulmak mümkün, dört eleştirmen daha var Taine'in olduğu bölümde, dogmacılıkla birlikte kendilerinden sonra gelenleri etkileyecek pek çok fikri de eleştiriye getiriyorlar.
İzlenimcilik geliyor hemen, öznellik. Gömüyorlar açıkçası, izlenimci eleştirmenin amacının sadece kendinden söz etmek olduğunu söylüyorlar, bu durumda da tutarlılık sınıfta kalıyor. Bilimsellik ortadan kayboluyor ama bu kez de yazarın yaşamıyla metin arasında bir köprü kurulup kurulamayacağı tartışması açığa çıkıyor. Fikirler tarihçesi aslında bu metin, tartışmalar üzerinden doğan edebi eleştirinin aldığı yolun genişçe bir kısmının aydınlatılması. Aristoteles'ten Sartre'a tarihteki pek çok şahsiyetin merdiven misali üst üste eklenen düşüncelerini içeren bir geçit. Güzel inceleme, meseleye ilgi duyanlar okuyabilir.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir