Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
2312.0
Robinson'ı Kızıl Mars'tan biliyoruz, kolonizasyon ve devrim hareketlerinin uzayda yaydığı huzursuzluğun içinde yetmiş iki milletten insanın Dünya'daki mücadeleleri sürdürerek birbirlerine üstün sağlamaya çalışmalarını izliyorduk. Ruslar devrimci ruhlarını koruyarak Mars'ta isyan çıkarmak için uğraşıyor, Japonlar yine Japonluk yapıyor, herkes bir şeylerin peşinde koştururken terra-kurma çalışmalarının detaylarıyla kafayı yiyorduk, Robinson müthiş bir gelecek yaratıyordu, entrikalar gırla giderken o çağın teknolojisi uzaya nasıl yayıldığımızı yansıtıyordu. İçerdiği dönüm noktaları açısından, karakterlerin derinliği açısından muazzam bir eserdi. Kabalcı çok ayıp ederek serinin diğer iki cildini basmadı, o kadar teknik ayrıntının altından kalkamayacağımı düşünüp orijinal dilinden de okumadım. İthaki ilk cildi yakın zamanda tekrar bastı, umarım diğer iki cildi de basar. Hatta Robinson külliyatını bassınlar, sağlam yazar Robinson. Çevirmen M. İhsan Tatari'ye de teşekkür etmeliyiz, ince iş bir çeviri olmuş. Çeviri sürecini Kayıp Rıhtım'da anlatıyordu, dileyen bakabilir.
2312 Nebula'yı ve A. Heinlein'ı almış, Locus'a ve Hugo'ya aday gösterilmiş bir metin, bilimsel temeli oldukça sağlam, Kaku'nun Olanaksızın Fiziği'nde anlattığı uzay merdivenleri olsun, uzayda yüksek hızla seyahat etmeyi sağlayacak motorlar olsun, gelecekte var olacağı öngörülen teknolojiler bu metinde mevcut, bütün detaylarıyla anlatılmış. Robinson işin teknoloji kısmına yoğunlaşarak esas meseleyi, olay örgüsünü ikinci plana atmış gibi görünüyor, karakterlerin sağa sola koşup çözmeye çalıştıkları meselenin pek bir çekiciliği yok, hatta o kadar sıkça kullanılan bir yapay zeka problemi var ki zaten okuru zorlayan anlatım biçiminin üzerine problemin niteliğinin vasatlığı ortaya çıkınca hayal kırıklığı oluşmuyor değil. Kısaca anlatıyorum, yapay zeka kendi çıkarı için insanları öldürmeye başlıyor. Bu. Meselenin toplumsal yanı da var, yapay zekaya yardım eden birtakım uzay kolonisi sakinleri güç dengelerini değiştirmeye çalışarak "Kubi" denen yapay zekalardan katakullici olanlarına yardımcı oluyorlar. Kubilerin bazıları iyi, insanlığa yardımcı olmak için çabalıyorlar ancak karanlık tarafa geçmiş olanlar saman altından su yürüterek bin bir zorlukla kurulmuş dengeleri yıkmaya çalışıyorlar. Yöntemleri ilgi çekici, buna söylenecek bir şey yok. Merkür'de Güneş'in hareketiyle raylar üzerinde hareket eden Tanyeri nam bir şehri uzayın derinliklerinden yollanan kaya, buz ve demir parçalarıyla vurmaları orijinal bir planın parçası. Savunma sistemleri belirli büyüklüklerdeki cisimleri belirleyip yok edebiliyorlar ama tarama bölgesinin ardında birleşen ve koca bir meteora dönüşen parçalar için yapabilecekleri pek bir şey yok. Çok ince hesaplamalarla savunma duvarının ardında birleştirilen silah fikri güzel, üç yüz yıl sonrasının insanının ahvali da iyi düşünülmüş, aslında gelecek inşacısı olarak Robinson takdire değer bir yazar ama olay örgüsü ve bölüm sonu canavarı gerçekten kötü. Meseleyi anlattım zaten, bundan sonra gerçekleşen olaylardan çok geleceğin dünyasını anlatacağım. Merkür'le başlanmalı, Tanyeri'nin saldırıya uğramasından bir süre sonra. Güneşgezerlerin ritüelleri çağlar öncesinin Güneş'e tapan insanlarının güzel bir yeniden üretimi olmuş, metnin dini spekülasyonlarının ilk örneğini oluşturuyor. Merkür Güneş'e en yakın gezegen, deli sıcak ve gölgede kalan yerleri inanılmaz soğuk. Bu güneşgezer arkadaşlar ölüme meydan okuyarak Güneş'in doğuşunu -ne kadar muazzam bir olay olduğunu hemen hemen bütün ufku kaplayan bir kürenin yükselişini düşünerek anlayabilirsiniz- izlemek için aydınlanma çizgisine gidiyorlar, istedikleri filtreleri seçerek koca küreyi izliyorlar ve yanıp ölmemek için koşuyorlar, koştukça Güneş'i izlemeye devam ediyorlar. Spor, ritüel, bir yaşam biçimi. Odak noktada oradan oraya savruluşunu izleyeceğimiz Swan da bir güneşgezer, eskilerden. Sanatçı aynı zamanda, gezegenin zemininde sanat eserleri oluşturuyor, objeleri ve performansı yaşamının anlamı haline gelmiş. Bu performans sanatlarının isimleri pek hoş, "abramovic" yapıyor insanlar mesela, Marina Abramovic'ten mülhem. "Ulay" da yapabilirler mesela, öyle bir şey. Neyse, Swan koşarak şehre geri dönüyor ve kısa süre önce gerçekleşen saldırı sonucu ölen büyükannesi, sistemin her şeyi, şehrin kalbi, Merkür'ün Aslanı Alex'in anma törenine katılıyor. Törenden sonra saldırının sebeplerini araştıran insanlarla tanışıyor, bir tanesiyle Venüs'ün altındaki tünellerde mahsur kalıp ölmemeye çalışıyor, oradan kurtulup Dünya'ya gidiyor ve saçma sapan bir saldırıdan kendisini kurtaran genç çocuğu yanına alıp Venüs'teki bir arkadaşının yanına yerleştiriyor. Olaylar bazı bölümlerde çok hızlı ve saçma bir şekilde ilerliyor, örneğin Swan'ın kendisini kurtaran elemanı uzaya götürmesi için hiçbir sebep yok, özellikle daha sonra kullanabileceği bir iyilik hakkını sırf bu iş için kullanması pek mantıklı değil. Saldırıyı araştıran diğerleriyle birlikte kurdukları bir plan sonucu çocuğu Truva Atı olarak kullanmaya mı çalıştı diyorum, hayır. Çok iyi biri olduğu için mi çocuğu kurtardı, yine hayır. Eh. Çocuk çok kilit bir rolde de yer almıyor sonra, açıkçası pek de gerek yokmuş kendisine. Belki de Dünya'dan umudun kesilmemesi gerektiğinin sembolüdür çocuk, bilemiyorum. Dünya ayvayı yemiş durumda bu arada, nüfus on iki milyara dayanmış, açlıkla ve kirlilikle baş edilemiyor, bu yüzden insanlar uzaya gidebilmek için uğraşıyorlar. İlerleyen bölümlerde Alex'in Dünya'yı kurtarma planları çerçevesinde, mirasa sahip çıkma bilinciyle Dünya'ya hayvan gönderiyor Swan ve sonradan aşık olup evleneceği Wahram. Dünya doğasını çoktan kaybetmiş, birkaç hayvanın doğayı geri getirebileceği düşünülüyor ama insanlar pek bilinçli değil, tozpembe ikili insanlarla konuşup onları ikna ettiklerini düşünüyorlar ama gezegenden ayrılmalarının ardından o hayvanları kesip yemişlerdir bence.
Bölümleme biçiminden de bahsedeyim, heyecansız macera içeren bölümlerin dışında Alıntılar ve Listeler gibi bölümler var, okurlar bu bölümler yüzünden ikiye ayrılmış durumda. Kimileri bu bölümlerin gereksiz olduğunu, içerdiklerinin olay örgüsüne dahil edilebileceğini söylüyorlar, kimileri de bu kadar detaylı bir kurmaca evrenin olayların arasına sığamayacak kadar kapsamlı olduğunda diretiyorlar. Bence ilginç bir anlatım tekniği çıkmış ortaya. Hatta bu bölümler olmasaydı olay örgüsünün görece can sıkıcı derecede öngörülebilir olması yüzünden oflaya puflaya bitirirdim metni, dolayısıyla iyidir bu bölümler. Tanyeri için de ayrı bölüm var, aslında kurmacanın içinde ortaya çıkan hemen her yenilik için ayrı bir bölüm yazılmış diyebiliriz. Teraryumlara da bu bölümlerde sıklıkla yer verilmiş, belki de Robinson'ın dünyasının en büyük yenilikleri bu devasa dünyalardır. Siz de yapabilirsiniz, tarifini vereyim. Bir cisim alıyorsunuz, asteroid mesela. Yapısına göre farklı dünyalar ortaya çıkarabilirsiniz, size kalmış. Bu cismin içini boşaltıyorsunuz ve son teknolojiyle dekore ediyorsunuz, örneğin Polinezya adalarının benzerlerini bir teraryuma yerleştirebilirsiniz. Suyunu, toprağını koyuyorsunuz, biçimlendiriyorsunuz, oldu size yeni bir dünya. Swan eskiden bu teraryumlardan çok sayıda imal etmiş, birine gidiyor arada bir yerde. Kendisinin yüz küsur yaşında olduğunu, eril dişi veya dişi eril olduğunu, Wahram'la birleşirken penislerini ve vajinalarını aynı anda işlettiklerini söyleyeyim. Cinsellik, dini inanışlar, sosyoloji, psikoloji, ne ararsanız gelecek tasvirlerinin içinde var, Robinson zor bir şeyi başarmış aslında; her bölümde ayrı ayrı ele aldığı fütüristik icatlarını olaylara az veya çok denk gelecek şekilde dağıtmış. Süper.
Muhteşem bir twist içermiyor, okuru zorlayabilecek ölçüde dağınık ama mutlaka okunması gereken bir metin olduğunu söyleyebilirim, bilimkurgu sevenler zaten kaçırmasın, sevmeyenler veya bilimkurgu hakkında pek bir fikri olmayanlar kaçırabilir.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Savaş Sanatı Tarihi
Keegan metni yazmaya başladığı 1989'dan önsözün yazıldığı 1993'e kadar araştırmalarının niteliği açısından çok fazla değişikliğin meydana geldiğinden bahsediyor. Körfez Savaşı'nın sonlanması, Yugoslavya'daki iç savaş, Soğuk Savaş'ın sona ermesi, pek çok mesele savaşın kültürel bir olgu olduğu yönünde çok fazla veri sağladığı için çalışmalarını gözden geçirip savaş antropolojisi alanına daha dikkatli bir biçimde eğilmiş. Giriş bölümünde askerlik tarihi üzerine eğitim aldığını, ailesinin savaşçı geçmişinden yola çıkarak savaşla ilgili meselelere merak duyduğunu anlatıyor. İnsanoğlunun ilk topluluklarıyla ordu arasındaki benzerliğin etkisinden de bahsediyor, alaya karşı işlenen bir suçun asla unutulmayacağını söylerken bunun kabile yaşamının tabularını anımsattığından bahsediyor. Bu tabu kavramı aslında metnin temelini oluşturuyor, savaşın kendi tabuları var ve bu tabular kültürden kültüre farklılık gösteriyor. Keegan farklı kültürlerdeki savaş algılarını incelerken kıyaslamalara girişiyor ama öncelikle Aristoteles ve Clausewitz üzerinden savaşın neliğine dair, Aydınlanma ruhuyla "politik hayvanın ruhu" arasında eleştirel bir karşılaştırmaya girişiyor, metnin ilk bölümünde bu karşılaştırma genişçe bir yer kaplıyor. Özetle Clausewitz'in teorisyenliğine şahitliğini katmadığını düşünüyor Keegan, şehirlerin yakılıp yıkıldığını gören Clausewitz savaşın yol açtığı aşırılıkları, "yasa dışılıkları" savaşın doğası gereği gerçekleştiğini söylüyor, askerlerin ölüm makinesi olmaları da bu açıdan normal ama bazı olaylar işlerin böyle olmadığını söylüyor; I. Dünya Savaşı'nda askerlerin %80'i -diyeyim, şimdi yüzdeyi tam hatırlamıyorum ama oldukça yüksekti- tek bir kez olsun ateş etmemiş. "Savaşın doğası" diye bir şey olmadığını söylüyor Keegan, savaşın doğurduğu pek çok çarpıklık var, hepsi bu. Clausewitz hakkında şöyle diyor Keegan: "Gerçi son derece iyi bir beyne sahipti ama eğer fazladan bir entelektüel boyuta sahip olabilseydi, savaşın politikadan çok daha fazlasını kapsadığını görebilirdi. Savaşın aslında kültürün bir göstergesi olduğunu, çoğu zaman kültürel biçimleri saptadığını ve bazı toplumlarda kültürün ta kendisi olduğunu algılayabilirdi." (s. 32) Sonrasında Clausewitz'in hayatına eğiliyor, feodalitenin ve modernizmin savaşlar üzerindeki etkilerini Clausewitz'in görüşleri üzerinden temellendiriyor, Adam Smith'in eserleri ve Marksist bakış açısıyla etkileşimli olarak. I. Dünya Savaşı'nın fikir babası olarak Clausewitz'i görebileceğimiz söyleniyor, "doğru savaş" ideolojisinin kendisinden miras kaldığını düşünüyor Keegan, böylece dosdoğru bir savaş çıkıyor, "son savaş" olarak. Bir yerlerde fena yanıldığını söylemek lazım.
Savaş kültürlerini incelemeye Polinezya üzerinden başlıyor Keegan, Afrika'nın güneyine kadar uzanan bir bölgedeki savaşların izlerini sürüyor. Avrupa'dakinden çok farklı işler dönüyor orada tabii. Deniz kırlangıcının yumurtasını bulan ilk adamın kral olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz, bitmek bilmez denizleri ve sayısız adasıyla Polinezya antropolojiden arkeolojiye pek çok bilim dalının ilgisini çeken bambaşka bir zenginlik. Clausewitz'in görüşleriyle uzaktan yakından alakası yok Polinezyalıların ve dağıldıkları bölgelerdeki halkların, Zulular üzerinden bu çıkarımı yapabiliriz. Keegan adalıları halklara göre ayırmış, Zulularla başlıyor. Ubuntu diye bir anlayış var adamlarda, insanlığa değer veriyorlar. Çeşitli ritüeller, törenler yapılıyor savaştan önce, Turan taktiğine benzer taktikler uyguluyorlar, Shaka gibi hükümdarların dışında kadınları ve çocukları öldürmek isteyen yok, savaş alanındaki erkeklerin öldürülmesi yeterli. Shaka nam eleman tam Clausewitz'in sevdiği komutanlardan biri, savaşı yaşam tarzı haline getirmiş ve önüne kim çıktıysa silip süpürmüş. Keegan'a göre çoğu hükümdarın yaptığı hatayı yapıp ganimetleri ekonomiyi güçlendirmede kullanmadığı için fosilleşmiş, kültürü yayılmadan önce yok edilmiş. Sonra Memluklar geliyor, Moğollarla ve Türklerle birlikte inceleniyor. Halife el-Muntasır'ın Türkler için "dünya üzerinde kimsenin onlardan daha sadık, daha kalabalık ve daha cesur olmadığı" görüşünde bulunduğu iddia ediliyor. Bunun yanında günümüze doğru geldikçe ilginç detaylar ortaya çıkıyor. Helmuth von Moltke, Clausewitz'in öğrencisi, Türk ordusunun modernleştirilmesi için 1835'te Prusya'dan topraklarımıza geliyor ve daha ilk zamanlarında cesareti kırılıyor. Şöyle bir sözü var: "Bir Hristiyan'ın uzattığı en ufak bir hediye bile şüpheyle karşılanıyor... Bir Türk, bilim, yetenek, zenginlik, cesaret ve güç konularında Avrupalıların kendi ulusundan daha üstün olduğunu duraksamadan kabul eder ama bir yabancının kendini bir Müslüman'la bir tutabileceği kesinlikle aklına gelmez." (s. 66) Sonrasında Kavalalı Osmanlı ordusunu silip süpürdüğünde iyice umutsuzluğa düşüyor ve Mısırlılar tarafından memleketine gönderiliyor. Kültürel farklara dikkat çekiyor Keegan, Osmanlı ordusunun "gerçek" Türklerle sınırlanmasının bir süreliğine güç kazandırdığını ama sonrasında çöküşü hızlandırdığını söylüyor.
Samuraylara bakıyoruz, adamlar 1260'ta Arapları ve 1274'te Moğolları tokatlamışlar, 1281'de Moğolları bir daha tokatlamışlar. Samuray disiplini, tekniği ve ekipmanları efsane olmuş durumda. Zen Budizmi adamların manevi altyapısını oluşturuyor, savaş hakkında muazzam fikirleri var, Hagakure'yi okursanız -İş Bankası falan filan Yayınları bastı- işin derinliğini anlarsınız. Neyse, Feodal Japonya, Meiji Restorasyonu derken kısa bir tarihçeyle samuraylar hakkında yeterince bilgi sahibi oluyoruz. Sonrasında nükleer enerjinin kullanımına atlıyor Keegan, gözdağı savaşı diye salladığım bir durumu açıklıyor ve "uzatılmış savaş" dediği naneye değiniyor, gerilla savaşı aslında, yorana ve bıktırana kadar savaş, her yerde ve her an. Bu tür bir savaşın Avrupa'da örneğinin pek görülmediği söyleniyor, Avrupa bu tür bir işgal altında kalmadığı için elbet. Avrupa'da cephede savaşın durdurularak düşmanların birlikte yeni yılı kutlamalarından cepheden cepheye sigara, yiyecek vs. atılmasını hatırlayalım. Aslında Avrupa'ya yakın olduğumuzun bundan daha sağlam bir kanıtı var mıdır bilmiyorum; karşılıklı sigara atmışız biz. Valla önemsiz bir şey gibi duruyor ama savaş sırasındaki tutum çok önemli. İnsani bağlamda. Yoksa biliyoruz ki sigaramızı içen adamın beynini beş dakika sonra dağıtabiliriz ama tetiği çektiren nedir, sigarayı attıran nedir, bunları düşünmemiz lazım. Bir de savaş alanlarının belirli olduğu söyleniyor, dünya çapında böyleymiş bu. Verimsiz topraklarda değil, ulaşım ve ikmal açısından elverişli bölgelerde savaşılmış şimdiye kadar. Belçika örneğin. Tabii kültürel paradigma değiştikçe farklı savaş taktikleri çıkmış ortaya, bazıları onursuzca bulunmuş ve yine de kullanılmış.
Taş Devri'ne geri dönüyor Keegan, insanların savaşmak için geliştirdikleri düşüncelerden ve insanın şiddete meylinden bahsediyor, Freud üzerinden işin psikolojik kökenlerini inceliyor, ilk savaş arabalarından atom bombalarına kadar geniş bir aralıktaki silahları gözden geçiriyor, Hunlardan, Yunanlardan, Romalılardan örneklerle savaşların kültürel değişimleri konusunda birtakım çıkarımlarda bulunuyor. On numara iş, süper bir araştırma. İki gecelik nöbeti bir güzel yemiştim bunu okurken. İlgi çekici detaylar falan, savaşlar mavaşlar.
Yanıtla
12
1
Destekliyorum  8
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
ŞE7T4N
Metnin adının çevriminde kaybolan anlamı burada yakalayalım, NOS4A2'yu gördüğümüzde aklımızda canlanan Kont Orlok'un kel kafası, yarasanın yüzünden hallice olan yüzü, uzun tırnaklı elleri bir yana, vampirliğinden kaynaklanan hırsızlığını hatırlamalıyız, hatta oradan vampirin arketipine uzanıp başkalarının yaşamlarını çalıp kendilerine ekleyen varlıkları düşünmeliyiz. O zaman Charlie Manx'in boyu posuyla birlikte diğer özelliklerini de ele alarak dış görünüşünü Kont Orlok'a benzetebiliriz. İkisi de yaşamları çalar, ikisi de aslında ölüdür, ikisi de aslında birbirine çok benzer. Manx çocukların yaşamlarını bir bitkinin özünü emermiş gibi emer, geride gırtlaklarına dek uzanan üç sıra sivri dişle korkunç varlıklar bırakır, çocukların annelerini ve babalarını yardımcısının insafına bırakır ki bu yardımcı onlara tecavüz eder, doğduklarına pişman eder. Falan filan, ŞE7T4N dediğimiz zaman iş başka bir boyuta kayıyor, mevzunun dini yansımaları var mı diye bakabiliriz metne, salak yardımcının Tanrı'ya sinirlenip yaktığı kilise dışında ilahi bir yansıma pek yok. Strigoi benzeri daha folklorik bir şeytan düşünürsek, eh, bunun temeli de metinde yer almıyor, söylenceler yok. Bu yüzden metnin orijinal adı kullanılsaymış anlamı bozmayacakmış gibi geliyor bana.
ŞE7T4N arabanın plakası bu arada, Charlie Manx'in 1934 model Rolls-Royce Wraith'inin ayırt edici parçası. Hill sağa sola teşekkür ederken babasının izinde yürüdüğünü söylüyor, hatta tam olarak şöyle diyor: "Galiba, bütün hayatım boyunca onun arka yollarında gezinip durdum. Hiç pişman değilim." (s. 633) Eldekilere bir bakalım. Öte dünya, hayallerin gerçeklik kazanabildiği bir boyut, Yokyer'e benzer bir mekan, bilinen coğrafyanın hemen dibinde yer alıyor. Eh, bu çoğu yazarın kullandığı bir izlek, yeniliği yok. Şöyle bir yeniliği var, anlatının bir yerinde iPhone'un sinyalini takip ettiğimiz öte dünyanın haritasına baktığımızda Derry'nin yerini görebiliyoruz, tam olarak. Tam hatırlamıyorum ama haritada Lovecraft'in de adı geçiyor bir noktada, Lovecraft'in Dudağının Ucu mu ne, böyle bir yer var Providence civarında. Babasının malzemelerini kullanma konusunda pek çekingen değil Hill, çorlayabiliyor bazı şeyleri. Bu arabaya bakalım, buram buram Christine ve From a Buick 8 kokuyor. Klasik bir araç, ABD'ye üç yüz tane mi ne gelmiş, kötü bir ruhu var, insanları parmağında oynatıp onlara işkence edebiliyor falan. Direkt King. Kötü adamın yancısı açısından da bakalım. Duygusal zekası gelişmemiş, cinsellik açısından saplantılı, iri, kuvvetli. Bunu da cebe attık. Açıkçası King'in ilk dönem romanlarından pek farklı bir şey göremiyorum Hill'in bu metninde, İtfaiyeci bence kötü bir metin olmasına rağmen King'in daha uzağına düşen bir dünyası vardı, ŞE7T4N tam bir miras romanı, babadan oğula geçen bir geleneğin ürünü. Yani ne bileyim, biraz "New Weird" denen naneye kay, değişik bir şeyler dene. Yok. Stephen King çok yaşlandı, bir on yıl sonra hayatta olur mu bilmiyorum ama ilk dönem King romanlarına benzer işler -bu gidişle- yazılmaya devam edecek gibi gözüküyor.
Charlie Manx'in hastanede geçirdiği günlerden biriyle açılış yapılıyor. Adam hemşireyi korkutuyor bir güzel, onca zaman komada kaldıktan sonra bir anda kendine gelip kadını tehdit ediyor, çocuğunu Noelistan'a götüreceğini söylüyor, yakın bir arkadaşının da kadınla bir güzel ilgileneceğini söylüyor ve uykusuna geri dönüyor. EKG sonuçlarında herhangi bir hareketlenme gözükmüyor, tipik. Manx'in bir iş çevireceğini ilk bölümde görüyoruz, sonra zamanda geriye gidip Vicki McQueen'in çocukluğuna dönüyoruz. Vic odak noktamız olacak, çocukluğunda öte dünyayı keşfetmesi bu açıdan önemli. Annesi kontrol manyağı bir kadın, akli dengesi pek yerinde değil. Babası bol bol kaya patlattığı bir işle iştigal ediyor. Pek mutlu bir aile değil, kavgası gürültüsü eksik olmuyor. 1986'nın kültürel ortamını Vic'in duvarlarında görmek mümkün; sevdiği grupların posterleri odasında asılı, kıyafetleri o yıllardan esintiler taşıyor, bisikleti de bir o kadar eski. Öte dünyanın anahtarı bu bisiklet. Belli bir hızla gidildiğinde ahşap bir köprüyü çıkarıyor ortaya, köprüden geçildiğinde aranan kayıp bir nesnenin çok yakınına ulaşılıyor. Başka insanlar da görebiliyorlar bu köprüyü, Vic yaşlı bir adamın kafayı yemesine yol açıyor bu yüzden. Köprüyü kayıp eşyaları bulup ailesini bir arada tutmak için kullanıyor ama sonuçta başarısız oluyor, baba bir süre sonra uzuyor ve başka bir aile kuruyor. Anne iyice kafayı yiyor, Vic isyankar bir ergene dönüşüp vücudunu dövmelere boğuyor. Arada 1990'a atlıyoruz ve Bing'le tanışıyoruz. Babasının kafasına çivi tabancasıyla ateş etmiş, hemen ardından annesini öldürmüş bir genç. Bir süre ıslahevinde kaldıktan sonra salıveriliyor ve tek başına yaşamaya başlıyor, zencefil gazıyla sürdürdüğü bir işi var. Noelistanlı ilanı görünce aklı başından gidiyor ve Charlie Manx'le bu ilan vasıtasıyla tanışıyor, ikili birlikte takılmaya başlıyor. Zencefil gazı insanları uyutmak ve istem dışı davranışlara yol açmak için kullanılıyor, Bing çocukları ve çocukların anne babalarını bu gaz sayesinde kaçırıyor. Manx'in dünyasında çocukların ne işe yaradıklarını söylemiştim, bildiğimiz dünyada Bing'in annelerle ve babalarla ne yaptığı da malum. Bir süre birlikte terör estiriyorlar, çocuklar kayboluyor, bilmem ne. Sonra bir gün yolları Vic'le kesişiyor, bunda Kütüphaneci Margaret Leigh'in etkisi büyük. Vic köprüyü kullanarak seyahat ederken Iowa'daki bir kütüphaneye giriyor, kendisi gibi öte dünyayla bağlantısı bulunan Margaret'la tanışıyor. Margaret'ın olayı Scrable taşlarıyla. Taşlar belli kelimeleri oluşturarak gelecekten veya geçmişten haberler verebiliyor, Vic'e gizyerlerini ve gerçeklikle hayal arasındaki ince çizginin yer yer kaybolmasının anlamını anlatıyor. Navajo kızılderililerinin totemlerinden örnek veriyor, gerçekliği başka bir gerçekliğe çeviren yerlilerin bu giz hakkında bilgi sahibi olduklarını anlatıyor falan. Manx'ten de bahsediyor, kendi gizyerinde çocukların yaşamını içen adamdan. Bir gün Vic'i yardım için çağırabileceğini söylüyor ama o gün gelmeden Vic'le Manx karşılaşıyor. Tam bir King sahnesi izliyoruz bu karşılaşma sırasında, Manx'in elinden zar zor kurtulan Vic şişko bir motosiklet sürücüsüne rastlıyor ve yardım diliyor. Genç adam kızı alıp götürüyor, bir benzin istasyonuna giriyorlar, Manx hemen arkadan geliyor istasyona. Dehşet dolu anlar yaşanıyor, sonra Manx kafasına yangın söndürücüyle indirilen darbelerden sonra durdurulabiliyor. Metnin başındaki hastane sahnesinin kronolojik sırası geliyor sonra.
Uzunca bir zaman geçiyor, Wraith'i tamir eden adam araba tarafından kaçırılıyor ve Bing'in şiddetine maruz kalıyor. Hastanede ölen Manx otopsiden sonra canlanıyor -bu canlanma sırasında yaşananlar da tam bir King havası yaratıyor, gecenin bir köründe okuyordum, ödüm koptu- ve arabasına kavuşuyor derken tayfa bir araya geliyor, Vic'i aramaya başlıyorlar. Vic geçen zamanda kendisini kurtaran adamla sevgili oluyor, adamdan çocuk yapıyor, çok tutan bir serinin yazarı haline geliyor ve kaçırılma olayı, köprü derken kafayı yavaştan kırdığı için alkolik oluyor, akıl hastanesine yatıyor falan. Noelistan'dan aranıyor sürekli, çocuklar arayıp Vic'e ve oğluna yapacaklarını anlatıyorlar. Tehlike yavaş yavaş yaklaşırken Vic çocukluğunun sihirli dünyasını daha fazla inkar edemeyeceğini anlamaya başlıyor, Margaret da yıllar sonra ortaya çıkıp Manx'in tekrar ava çıktığını anlatıyor. Margaret, Vic, Vic'in annesiyle babası, hemen herkes geçen zamanla birlikte hayatın ağırlığı altında ezilmiş, enkazların arasından canlı çıkabilmek için uğraşan insanların başlarından geçenleri takip etmeye başlıyoruz bu kez. Tipik bir ilerleyiş, nadiren de olsa karşımıza çıkan gereksiz ayrıntılar, heyecandan uzak bir son.
Eh, dediğim gibi İtfaiyeci'den çok daha iyi bir metin, Stephen King'in oğlundan. Çok korkmazsınız ama korkarsınız biraz, isterseniz okuyun. Gayet okunabilir.
Yanıtla
2
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uç Artık
Olaylar oluyor, Keret'in öykülerinde gerçekleşenler o kadar doğal bir şekilde birleşiyorlar ki gerçeklik kendiliğinden çıkıyor ortaya. Uç Artık'a bakalım. Çatıdaki adam aşağı atladı atlayacak, anlatıcının oğlu adamı görüp babasına göstermese baba adama hiçbir şeyin atlamaya değmeyeceğini söylemeyecek, adama haykırmayacak. Adamın süper-kahraman olduğunu düşünmeyecek çocuk, kan ter içinde kalan babanın dikkatini dağıtıp durmayacak, adama uçmasını söylemeyecek ve uçuşu beklemeyecek. Baba, eşinin ölümünün üstüne adamın düşüşünü kaldıramayacağını düşünmeyecek, baba yukarı çıkıp adamı durdurmak istediğinde çocuğa dondurma sözü vermeyecek, çocuk haykırmaya başlayıp dondurmayı hemen istediğini söylemeyecek, çatıdaki adam çocuğun nesi olduğunu sormayacak, yukarı koşulmayacak, merdivenler çıkılırken bina sakinlerinden bir kadın babayla oğlu görmeyecek, son basamak çıkıldıktan sonra çatının bomboş olduğu görülmeyecek, baba aşağı bakmak isteyen oğlunu tutmaya çalışmayacak, çatıya gelen kadın babanın çocuğunu aşağı atmak istediğini sanmayacak, babaya az önce babanın adama söylediği şeylerin çok benzerini söylemeyecek ama bunların hepsi oluyor, bunların hepsi arka arkaya, öylece oluyor. Sonra ne oluyor, aşağı inip hep beraber dondurma yiyorlar. Baba her faciayı engelleyemeyeceğini anlıyor belki, çocuk dondurma yediği için mutlu, kadın da kadın. Bu kadar. Bu bir öykü, Keret işi bir öykü, sağlam bir öykü ve her şeyin olduğunu ve olacağını gösteren bir öykü. Keret'in dünyasına hoş geldiniz, burada her şey mümkün.
Bir Grama Muhtaç. Kafede çalışan kıza yeşilleneceğiz, kızı etkilemek istiyoruz, kız içiciye benzediği için ot bulmaya çalışıyoruz, bir arkadaştan buluyoruz, o da bir tanıdığından buluyor. Tanıdık avukat, davalarından biri için çığırtkanlığa çağırıyor. Mahkemeye gidiyoruz, sanığa ne kadar hayvan bir insan olduğunu, gencecik bir kızı öldürdüğü için cehennemde yanacağını söylüyoruz. Söylüyoruz ki hakim etkilenip üst sınırdan ceza versin adama, adaletin çarpıklığı. Sanığın yakınlarından bir araba sopa yiyelim ve sonunda otu alalım. En sonunda kızın davete icabet edip etmeyeceğini bilmeyelim, geri kalan her şeyle dolmuş olalım çünkü. Onca şey olduktan sonra her şeyden sıyrılamayacağımızı, yolda değişebileceğimizi ve isteklerimizi gerçekten isteyip istemediğimizi sorgular hale gelebileceğimizi bilelim. Gerçeğin yeterince saçma olduğunu da bilelim, her Keret öyküsünde doğaüstü bir üfüntü olmadığını anlayalım. Bununla ara ara karşılaşacağımızı da bilelim ama, mesela Bir Top Atışıyla Son Fırlatılışımdan Bir Öncesi'ne bakalım. Sirkte kafes temizleyicisi olarak çalışan anlatıcı, gülle adamın sarhoş olmasıyla boşluğu doldurmak için namlunun ucundan içeri giriyor ve bekliyor. Girmeden önce sirkin müdürüne daha önce hiç bir topla fırlatılmadığını söylüyor, müdür de bunun doğru olmadığını, boşanmanın, beş parasız kalmanın ve benzeri sıkıntıların toptan fırlatılmakla aynı duyguyu yaşattığını söylüyor. Bağlantıyı kes. Top patlıyor, adam uçuyor, eski eşiyle anılar biriktirdiği yerlerin üzerinden geçiyor, oğlunu görüp el sallıyor, denize düşüyor. Geri döndüğü zaman hedefi ıskaladığı için patronu parasını kesiyor biraz ama adam çoktan almış alacağını, bir kez daha fırlatılmak istiyor. A-ha'nın bir şarkısında güzel anıların kötü olanlardan daha çok acı verdiği söyleniyor, anıları tekrar tekrar yaşamak bu acıyı azaltır mı? Ölmek pahasına fırlatılmak mı isteriz yoksa istifayı basıp toptan, anılardan, her şeyden uzaklaşmak mı isteriz? El sallamanın bir güzelliği var değil mi, anılar orada bir yerde duruyor ve dilediğimizce hatırlıyoruz. Anılar orada durmuyor, unutma teknikleriyle bastırıyoruz veya siliyoruz, el sallamak yerine bir eli tutuyoruz. Şahane bir metaforla süslenmiş büyük bir ihtimali okuyoruz sonuçta, süper. Öykü bize kendi yapısını da hatırlatıyor, Todd nam öyküde bir kızı etkilemek için arkadaşından öykü yazmasını isteyen Todd'u görüyoruz, yazılan öykü okuduğumuz öykü ve postmodern olup olmadığını sorguluyor. Yazar sorguluyor, öykü sorguluyor, Todd sorgulamıyor çünkü o kızı etkileyecek bir öykü istiyordu ve istediğini elde edemedi. Todd'a üzülüp geçiyoruz, ne yapalım.
Tabula Rasa Ishiguro'nun Beni Asla Bırakma'sına benziyor biraz, anlatmıyorum bu öyküyü. The Island benzeri bir ortamda yetişen çocuklar falan. Yok yok, anlatmıyorum. Bir klonun insan olup olmadığı hakkında kafa patlatılabilir tabii, patlatalım. Ishiguro'nun metninde çocuklardan bir sanat eseri üretmeleri bekleniyordu, maksat insan olduklarını dünyaya gösterebilmek. Ortaya yeterli bir kanıt koymayabilir bu, işaret diliyle anlaşan maymunun soyut düşünce yeteneğine sahip olmamasıyla aynı sebepten. Dolayısıyla klonsak eğer, ayvayı yediğimizin resmidir. Çok büyük etik, ahlaki problemler gelecekte bizi bekliyor, her biriyle baş etmek zorunda kalacağız. Ediyoruz da, koyun klonladığımız zaman çıkan tartışmaları hatırlıyorum, hatta bilimin geldiği geleceği son noktanın klonlama işi olacağı, ötesine izin verilmeyeceği söyleniyordu. Böyle bir şey yok tabii, bilimsel ilerleme hiçbir şekilde durdurulamayacak, en kötü yer altına inip varlığını sürdürecek. Biz yine de incelikli davranalım ve yaratılana şefkatle yaklaşalım, sevgi gösterelim. Evet.
Araba Konsantresi'ni okurken aklıma lisede uzattığım tırnak geldi aklıma, Hüsnü Uzuntırnak. Aşık olduğum ilk kız beni terk etmişti, ben de o acıyla ne yapacağımı bilemeyip tırnağımı aylarca kesmemiştim. Hayvan gibi uzun bir tırnak, serçe parmağımda. Neden serçe, gitarın sapını tutarken rahatsız olmayayım diye. Kızla aynı sınıftaydık, "Kes şu tırnağı artık istersen, kaç ay geçti," demişti, kesmiştim. Burada araba var. Daha doğrusu arabadan mürekkep bir metal küp var, salonun orta yerinde duruyor. Eve kadınlar geliyor, küp öylece duruyor. Anlatıcı için babaya duyduğu nefreti ifade ediyor o küp. İçinde baba var üstelik. Babadan geriye kalanlar diyelim. Geriye kalanlarla, travmalarla mücadele etmek için çok ilginç savunma mekanizmaları geliştirebiliyoruz, bu yüzden insanın ettiği hiçbir şeye şaşıramıyorum ve hiçbir davranışı ayıplayamıyorum, insanız çünkü, her yamuğumuz derinlerde bir çürüğün izi.
Muazzam öyküler. Keret muhteşem bir yazar, övmekten ve hayranlık duymaktan başka bir şey yapamam.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Lavrion Öyküleri
1980'lerin kabusundan kaçmak zorunda kalan insanların Lavrion'daki mülteci kampında yaşadıkları zorluklar, yaşama tutunma çabaları, özlemleri, dokunaklı hikâyeleri var bu öykülerde. Ahmet Sefa'yla ilgili tek bir kaynak bulabildim, yaşamını Hollanda'da sürdürdüğünü ve Felemenkçe yayınlarda birçok öyküsünün çıktığını biliyoruz, elimizde başka bir bilgi yok. Kendisi 1954'te Adana'da doğmuş, Ankara Üniversitesi’nde öğrenciyken 1980'den sonra aranmaya başladığı için son sınıfta okulu bırakmak zorunda kalıp yurt dışına çıkmış. Öyküleri Varlık, Eylül gibi dergilerde basılmış, yurt dışında da pek çok dergide öyküleriyle yer almış. Gözlem gücü yüksek, doğrudan sonuca varmaya çalışan, ele aldığı karakterlerin yaşamlarının belirli bir kesitini yansıtan bir öykücü olduğunu söyleyebiliriz. Öykülerinde herhangi bir oyun yok, anlatmak istediğini doğrudan anlatıyor. Konular ilgi çekici; Lavrion'un etrafında dönen öykülerde gurbetin, kapitalizmin, dostluğun ve düşmanlığın izdüşümlerini görebiliriz. Mekan hakkında biraz araştırma yaptım, Lavrion özellikle seksenli yıllarda siyasi görüşleri yüzünden Türkiye'den kaçmak zorunda kalan insanları ağırlamış. PKK'nın Avrupa'ya açılan kapısı olarak görüldüğüne dair bir şeyler okudum, Sefa doğrudan isimlere girmeden farklı örgütlere mensup insanların yaşamlarına da değiniyor arada bir. Apolitik olanların özlemleri ağır basıyor, politik karakterlerin mücadeleleri. Öyküler kısa, çok sayıda karakterle ve çok çeşitli acılarla karşılaşıyoruz.
Kaçış, Lavrion'a ulaşmaya çalışan insanların küçük bir yatta yaşadıkları kısa bir zaman dilimine odaklanıyor. Umutla geride kalanların üzüntüsü birbirine karışıyor, çocuklar can yeleklerini giymişler, yetişkinler yaşamlarını kurtardıkları için memnun olsalar da yolculuğun tehlikeleri akılları meşgul ediyor. Yunan sularına girdikleri zaman kucaklaşıyorlar, el sıkışıyorlar, yolculardan biri gözlüklerini atıyor, aydınlık günlerin geldiğini anlatan sembolik bir eylem. Ölüm Çığlığı'nda kamptaki illegal işler anlatılıyor, daha çok uyuşturucu bağımlılığı. Aşırı doz yüzünden krize giren Ahmet'in ve arkadaşlarının karanlık geleceği kamptakileri huzursuz ediyor, onları çekip çıkarmak isteyen insanlar varsa da kendileri için istiyorlar bunu, Yunan topraklarından atılmamak için. İnsanlık namına uğraşan, gençleri kurtarmaya çalışanlar da var ama sayıları çok az. Bu mesele üzerinden birtakım çekişmeler, gerginlikler gırla gidiyor. Çocuk Özlemi, adı üstünde. Çocuklarını özleyen bir babanın ülkesinden kopuş süreci anlatılıyor. Evlerin basıldığı ve insanların "ortadan kaybolduğu" zamanlarda, son anda kirişi kıran adam çocuklarına neler olup bittiğini fark ettirmemek için yüzünü şekilden şekle sokuşunu hatırlıyor. Çocukları komiklik yapan babalarına gülüyorlar ama adamın içinde bir sıkıntı büyüyor. Nihayetinde kaçmak zorunda kalıyor, bir yaşam geride kalıyor. Bazı öykülerde karakterlerin ailelerini yanlarına aldırmaya çalıştıklarını, en azından bunu istediklerini görüyoruz ama bazıları da kampın kalabalıklaşmaması için istemiyorlar böyle bir şeyi, kimsenin köylüsünü, akrabasını getirmesini istemiyorlar. Kendi çıkarına düşkün insanlar yapıyorlar bunu genelde, son öyküdeki karakter gibiler dağıtılan kumanyaları toplayıp satmanın, kampın olanaklarını kullanarak başkalarının zararına para kazanmak derdindeler. Mülteciliğin zorluğuna bir de böyle insanlarla uğraşmanın yorgunluğu ekleniyor.
Halkların kardeşliği konusu da birkaç öyküde yer buluyor, bir öyküde tarlaya çalışmaya giden üç Türkün yaşlı bir çifte yardım etmeleri işleniyor. Yunan çift yaşlı, adam eğilip doğrulamayacak noktaya geldiği zaman kendisine ayrılmış bölümü de Türkler hallediveriyor, aralarında bir dostluk doğuyor böylece. Hiç de anlatıldığı gibi olmadığını görüyorlar; ne Türkler canavar, ne Yunanlar katil. İnsani boyutta hiçbir şey dikte edilen biçime sahip değil, bir arada yaşayabilen, birbirlerinin sıkıntılarını giderebilen insanlar kendilerine anlatılanları sorgulamaya başlıyorlar böylece. Daha da hoş bir şey var, Türklerin Yunan çifte yardım ettiğini gören genç Yunanlar da bizimkilere yanaşıyorlar ve yaşlı adamı hastaneye götürmek istemeyen patrona kafa tutuyorlar, hep birlikte. Patronlara karşı hak savunmak, savunmayı öğrenmek bir olma duygusundan doğuyor. Mültecilerin çalışmaları yasak ama bulaşıkçılık, çöpçülük, temizlikçilik gibi işlerde yasa dışı yollardan çalışan insanlar var, düşük maaş alıyorlar ve her türlü kahrı çekiyorlar. Bir restoranda çalışan Türklerle Yunanlar birlik oluyorlar yine, birbirlerinin işlerini kolaylaştırıyorlar. İçlerinden biri asıl düşmanlarının tepelerindeki insanlar olduğunu söylüyor. Sömürü düzeninin kolaylıkla sürdürülebilmesi için halklar kullanılıyor, birbirine düşman ediliyor ve hikâyelerle nefretleri körükleniyor. Bunun eleştirisi de yapılıyor çoğu öyküde.
Çocuklarla ilgili öykülerde genellikle mutluluk anları ele alınmış, oyuncak silahlarını alan veya yapan çocuklar, "Cuntaya ölüm!" diye bağırarak hayali askerlere ateş etmeye başlıyorlar. Çok acı. Türklerin işlerini ellerinden aldıklarını söyleyen birkaç Yunana cevap yine Yunanlardan geliyor, yine patronların sömürücülüğü eleştiriliyor ve maaşların düşüklüğü, işsizlik gibi sorunların para babaları yüzünden ortaya çıktığı görüşü ağırlık kazanıyor. Cuntayla savaş konusunda da söylenenler var, 1980'lerden kısa bir süre önce Yunanistan cuntadan kurtulmuştu, üstelik bu cunta yönetimi bizimkine göre nispeten uzun sürmüştü. Aynı mücadeleyi Türklerin sürdürdüğünden bahsediyor bir Yunan, kendi babalarının, amcalarının çatışmalarının bir benzerinin Türkiye'de başlamasından ötürü mültecilere yardım edilmesi gerektiği söyleniyor. Kader ortağıyız, coğrafya ortağıyız, tarih ortağıyız. Kuru bir söylem değil bu, kardeşiz. Öyle veya böyle.
Genel olarak öyküler başarılı, Ahmet Sefa okumak lazım. Diğer metinlerini de en kısa zamanda edineceğim. Yayınevine ve Ahmet Sefa'ya bir göz atılmalı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaratıcı Tür
NASA'yla Picasso'nun ortak yönlerini belirlemeye çalışıyor Eagleman, ortalık birazdan yaratıcılık kokacak. NASA'ya bakalım. Apollo 13'ün oksiijen tankı patlamış ve uzay enkaz püskürmüş, araç ciddi ölçüde hasar almış. Jack Swigert meşhur sözlerini söylüyor: "Houston, bir sorunumuz var." Astronotları sağ salim Dünya'ya geri getirmeye çalışan bir oda dolusu insan canlanıyor gözümün önünde; herkes önündeki ekranlara eğilmiş, çözüm yolu bulmaya çalışıyor. Dünya'ya dönüş rotası planlanacak, aracın havaya uçmaması için sistemler denetlenecek, karbondioksit düzeyinin yükselmemesi için çıkış yolu bulunacak, bir dünya iş. Doğaçlama yöntemiyle birçok problem çözülüyor ve ekip gezegene dönüyor, kurtarılıyor. Marslı'da gördüğümüz yöntemlerin benzeriyle. İşlevselliğe, genel geçer yargılara takılmamanın sonucu olarak. Yaratıcılıkla. Picasso'ysa Les Demoiselles d'Avignon üzerinde çalışıyor, yenilik peşinde koşarak. Amorf bedenler, garip renkler, bütün kural dışılıklar bir araya gelerek resim tarihinin en özgün eserlerinden birini meydana getiriyorlar, Picasso'nun arayışının ürünü. Eagleman bu özgünlüğün arka planda var olduğunu, sadece onu oradan çıkarmak gerektiğini söylüyor. Jonah Lehrer'ın da benzer bir iddiası var, evreka anını yakalamak için yürüyüşlere çıkan, hobileriyle ilgilenen veya hiçbir şey yapmadan bir manzarayı izleyen insanlardan bahsediyor metinlerinde. Bilincin arkasında olup bitenleri bilemiyoruz ama çatlaklardan sızanları yakalayabiliyoruz, bilişsel işlemleri bir süreliğine asgariye indirip parlama ânını yaşayabilirsek su yüzüne çıkan şeyleri görebiliyoruz. Böyle anlar için denizi izliyorum ben, bir metin üzerinde çalışırken durakaldığım noktada sahile gidip kayalara oturuyorum, denizi izliyorum veya uyuyorum, sağlam uyuyorum ve sabahki parlak bilincimin gece topladıklarını elde ediyorum. Herkesin kendince bir yöntemi var, parlak zekaların saçtığı aydınlık bu an yakalamanın rutinleştiği veya sıklaştığı zamanların ürünü. Eagleman'a göre "şöyle olsa ne olur" fikri üzerine kurulmuş bir uygarlığımız var, soyut düşünme yeteneği çağlardır insanların en önemli niteliği olmayı sürdürüyor ve her şeyi -uygarlığı, bilimi vs.- bu niteliğe borçluyuz. Giriş bölümünde Eagleman niyetini açıklıyor, geleceğin ve geçmişin biçimlendirilmesinde aydınlanma anlarının işlevi ve bu anların ortaya çıkma süreci konusunda birtakım saptamalarda bulunacağını söylüyor. Bir dünya örnek üzerinden.
Değişim Rüzgârı ilk bölüm, insanın sürekli değişen bir varlık olduğu malum. Modalar, istekler, düşünce biçimleri, her şey akışa kapılıp geleceğe fırlatıyor bizi. Yeniliğe çok çabuk uyum sağlamamız ilk madde olarak karşımıza çıkıyor, Louis C.K.'den bir örnek; kablosuz bağlantının ilk kez uygulandığı bir uçakta seyahat ederken teknolojinin yeniliği başını döndürmüş. Kablo yok, internete girilebiliyor. Müthiş bir şey. Bağlantı gittiği zaman yandaki kadın şikayet ediyor hemen: "Olacak şey değil!" Evet, olacak şey olmayan şey bağlantının kablosu olmasıyken bir anda bağlantının gitmesine dönüşüyor. Gerçekten çok çabuk tüketiyoruz, daha da çabuk tüketmeye doğru hızla yol alıyoruz. Sıkılıyor insanlar; sevgiden sıkılıyor, emekten sıkılıyor, insandan sıkılıyor. Akıl almaz bir şey. "Öncü, yeni normale dönüşür, en yeniyse en yeniliğini kaybeder." (s. 17) Bir şeye maruz kalmakla ilgili olduğunu söylüyor Eagleman, günümüzde maruz kalacak çok fazla şey olduğu için yeterlilik oranı giderek düşüyor ve hemen bir sonrakine zıplanıyor. Bir sonraki icat, bir sonraki telefon, bir sonraki sevgili. Bauman "akışkanlık" diyor buna, yaşamlar çok hızlı akıyor, hayat da hızlı akıyor, o zaman her şeyi değiştirmeliyiz. Süper. Hızlandırılmış yaşama hoş geldiniz. Bu adam diğerinden daha iyi, diğerini bırakıp bu adama atlayınız. Aracınızı hemen değiştiriniz, daha yenisi var, dahası var, daha da var, daha daha daha. Evet. Beynin dengeyi aramasından bahsediliyor bir yerde, eh, elde edilen yeninin bir müddet elde tutulmasını sabitlik ihtiyacına bağlayabiliyoruz, sonra eldekiler paketlenip rafa kaldırılıyor ve yenileri geliyor zaten. Kaku'nun "Mağara Adamı Etkisi" dediği olgu bu şartlar altında ortaya çıkıyor, yeniyi ne kadar kovalasak da kodlarımıza işlemiş eskiyi yakında bir yerde tutmak istiyoruz. iPad'in ilk tanıtımında ahşap bir kitaplıkta duran matbu kitaplar buna bir örnek. Alışkanlıkları bir ölçüde yıkmak istiyoruz, bir ölçüde de korumak. İkisi arasında kararsızca gidip gelmelerimizin toplamına yaşam diyoruz.
Sanatın ve teknolojinin önemi bu noktada ortaya çıkıyor, süreğen arayışımızda şaşırma gereksinimini gideriyoruz bunlarla. Beyin, sahip olduğu bilgiyi, veriyi başkalaştırıyor ve şaşırtıcı bir forma dönüştürebiliyor. Eagleman mevzuyu teknoloji açısından ele aldığı noktada yine Apple'a dönüyor, iPhone güzel bir çıkış noktası. iPhone'un sahip olduğu teknolojik yenilikler aslında çok da yeni değil, önceden uygulanmış ve pek çok elektronik aletin ortaya çıkmasını sağlamış ama bu aletler ya çok pahalıymış ya da yeterince ergonomik değilmiş, sonuçta tutulmamışlar. Mesela bir mağazanın elektronik ürünlerinin bulunduğu broşürün görseli var metinde, bütün aygıtların toplam fiyatı 3000 papel. Şimdi iPhone o aletlerin yaptığı her işi tek başına yapabiliyor, üstelik çok daha uygun bir fiyata. Dolayısıyla yeniliklerden yenilik üretiyoruz, Eagleman'a göre radikal yeniliklerin uygarlığımızdaki yeri çok küçük. Steve Jobs demiş şunu: "Yaratıcılık, birtakım şeyleri birbirine bağlamaktan ibarettir." Ford örneği verilmiş bir de, seri üretim fikri 1800'lerin başlarında ABD ordusu için parçaları değiştirilebilir silahların üretiminde uygulanmış. Ford ne yapmış, bunu araba üretiminde uygulamış ve seri üretime geçerek bir dünya araba üretmiş. İşin sanatsal boyutuna uzanırsak Picasso'nun bahsettiğim resmini ele alıyor Eagleman, Cézanne'ın görsel düzlemi geometrik biçimlere bölmesi fikrini alan Picasso tekniğini de belirlemiş oluyor. Sonrasında kendisini takip eden ressamlar aynı tekniği farklı biçimlerde uyguluyorlar. Her basamakta bir sanatçı, yukarılara doğru giden sonsuz bir yol. Üstelik geçmiştekinden daha hızlı bir şekilde inşa ediliyor. Kurzweil'ın üstel ilerleyiş fikrine Eagleman da şöyle bir değiniyor ve Kurzweil'a katılıyor; hızımız korkunç bir biçimde katlanarak artıyor. Bükme, parçalama ve harmanlama tekniklerinin bu hıza etkisinin büyük olduğunu söylüyor Eagleman ve bu üç teknik için de sayısız örnek veriyor. Birkaçını sıralayacağım.
Bükmede olgunun orijinal halinin değişime uğradığı veya biçimini kaybedecek ölçüde büküldüğü durumlar var. Monet'nin Rouen Katedrali çeşitlemeleri. Hokusai'nin Fuji Dağı çeşitlemeleri. Giacometti'nin II. Dünya Savaşı sırasında mahsur kaldığı otel odasında küçültülmüş insan figürleri yapması. Alpha Centauri'ye yollanacak nanobotlar. Tersine mühendislik yöntemiyle Neandertaller'in genetik kodlarına ulaşmak. Eski Roma'da borçlarını ödeyemeyip alacaklılara kendini köle olarak sunan kişiler için söylenen "addict" teriminin zamanla kazandığı yeni anlamlar.
Parçalama, Guernica. Cep telefonlarında sinyalleri bölerek farklı hatları ortaya çıkarmak. e. e. cummings'in parçalı sözcükleri, görüntünün parçalanarak piksellere bölünmesi ve günümüzün ekran teknolojilerini doğurması, sözcüklerin kısaltılması, Bach'ın bir fügünde yer alan mikro-tekrarlar yoluyla elde ettiği örüntü, MP3 teknolojisi.
Harmanlama. Sfenks. Örümcek çiftliklerinde onca örümcekle uğraşmaktansa örümceğin ipek üretiminden sorumlu DNA parçasını bir keçinin DNA'sına ekleyerek keçi sütüne karışmış ipeği ayrıştırmak. Kemik mobilyalar. Kuş burunlu trenlerin hava akımından daha az etkilenmesi. Dijital fotoğraflar. MÖ 2500'lü yıllarda bakır ve kalayla yapılan işler, bu işlerin sonrası.
Hepsi beynin işleyiş biçimlerinin sonsuz ihtimallere yol açmasıyla ortaya çıkan icatlar, buluşlar, eserler. Einstein'ın ABD'ye kaçması Almanları pek de rahatsız etmişe benzemiyordu, zira "Yahudi bilimi"nin pek de matah bir şey olmadığı inancı yaygındı. İnanç bir formuyla yaratıcılık için şart ama ketleme özelliği de var, hiçbir şeyden o kadar emin olmamak, sadece emekten ve uğraştan emin olmak buluşların ardındaki itici güç olarak ortaya çıkıyor. Kültürel koşullar, insani duygular ve dışsal pek çok etken yaratıcılığı öldürebiliyor, metinde pek çok çarpıcı örnekle anlatılıyor bu. BlackBerry'den Beethoven'a kadar pek çok örnek bize işin iki boyutunun olduğunu gösteriyor; toplum yeniliklere hazır olmayabiliyor ya da bir yeniliğe fazlasıyla bağlanmak daha yeni yeniliklerin karşısında yok olup gitmeye yol açabiliyor. Denge unsuru olarak bitmeyen bir merak, sonsuz bir arayış gerekiyor. Ölü yatırımlar her zaman ölü olmayabiliyor bu açıdan, başarısızlığa uğramış bir projeden en kötü tecrübe edinmiş olarak çıkarız ve yeni projelerde daha başarılı olabiliriz. Hiçbir şeyi mutlak bir kayıp olarak görmemek lazım, Eagleman meselenin özeti olarak bu kanıya varıyor.
Sırf batan ve çıkan şirketlerin hikâyeleri yetecekken bir de sanat dünyasından örneklerle metnini iyice zenginleştiriyor Eagleman, şahane bir metin çıkarmış ortaya. Şunu söyleyip gideyim, Kaku'nun bahsettiği bir kıyafet vardı. Bu kıyafeti giyince kan basıncımız, şuyumuz buyumuz sürekli kontrol altında olacak, tehlikeli durumlarda sağlık birimlerine hemen haber gidecek, vücudumuzdaki su oranı azalmışsa önümüze bir bardak su gelecek, bir sürü kolaylık. Tek bir kıyafet ve kıyafetin bağlı olduğu sistem her şeyi düzenleyecek kısaca. Heh, Eagleman ve bir öğrencisi bu elbisenin prototipini üretmişler, tanıtmışlar hatta. Fikri Kaku'dan mı aldılar yoksa Kaku zaten ortaya konmuş bir yenilik üzerinden mi kurdu düşüncesini, bilmiyorum ama bu basamak olayı hoşuma gidiyor. Teker teker. Yukarıya. Sonsuz bir yol.
Yanıtla
8
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hadımların Dünyası: Çağlar Boyunca Hadımlık
Lord Varys'i düşünelim. Çocukken satılıyor, yeni sahibi tarafından hadım ediliyor, sonrasında diplomasi yeteneğini geliştiriyor, istihbarat ağı kuruyor, diyarın esenliği için kralları indirecek konuma geliyor. Taraf değiştiriyor, Targaryen cenahına geçiyor ve yine diyarın esenliğini düşündüğü için öldürülüyor. Çin saraylarından Osmanlı haremlerine kadar dünyanın pek çok yerinde örneği görülen hadımlardan biri Varys, taht kavgaların körüklemesinin veya söndürmesinin sebeplerinden yola çıkarsak insanı değil, diyarı düşündüğü çok açık. Hadımların kendilerince nedenleri var, tahtı ele geçirmek isteyenler askerle işbirliği yaparak tepedekilerin kellesini uçuruyorlar ve boşalan yerlere kendi adamlarını yerleştiriyorlar. "Bizans entrikası" dendiği zaman bunu anımsayacağız, yazarın detaylarıyla anlattığı katakullileri okuduğumuz zaman Varys'in sütten çıkmış ak kaşık olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde Osmanlı'da da devam ediyor mevzu, direkt miras almışız adamlardan bu hadım olayını. Köle ticareti de işin başka bir boyutu. Rus hadımlar meşhur, Hindistan'dakilerle birtakım ortak ritüellere sahipler. İtalya'daki ses sanatçısı hadımlar da işin içine katılmış, ortaya muazzam bir inceleme çıkmış. Detaylar yer yer mide bulandırıcı olabiliyor, coğrafyadan coğrafyaya cerrahi farklar var ama yöntem hemen hemen aynı: Korkunç. Tıbbın ilerlemesiyle birlikte anestezi yapılmaya başlanmış ama çok acemice, ot falan yedirmişler hadım olacaklara, sonrasında da yaraya sürmüşler falan, facia. Enfeksiyon yüzünden hadım edilenlerin yarıya yakını ölmüş, ortalamaya vurunca ortaya çıkan sonuç bu. Kaderler benzer, hadımlığın hikâyesi de benzer, dünyanın her yerinde. "Günümüzde Mumbai'nin banliyölerinde yaşayan Hintli hicralar ("hadım"), Rus Skoptzy'lerle benzerlikler gösterir çünkü hadım edilmenin her zaman dinle ve kutsallıkla yakından ilgisi olmuştur. Tüm dünyadaki hadımların en büyük ortak noktası belki de budur." (s. 11) Asur'un kraliçesi Semiramis'e dayandırılıyor hadımlığın doğuşu, savaş esirlerini hadım ettirirmiş.
Farklı bölümlerde farklı coğrafyaların hadımları inceleniyor, ilk sırada Çin var. Hicralara geldik, Hindistan'a. Hukuk mücadelesi vererek tanınmalarını sağlamışlar, büyük olay. Afrika'daki köle ticareti. Osmanlı zamanında da var, Osmanlı'dan önce ve sonra da var. İnsanın insana ettiği korkunç. Bizans ve Osmanlı zamanında İstanbul'daki hadımlar, ses sanatçıları ve Rus hadımlar sonraki başlıkları oluşturuyor. Osmanlı zamanındaki işler çok ilginç ama Bizans'ın kaotik ortamıyla karşılaştırılamaz sanırım. Osmanlı Bizans'tan olduğu gibi almış bu hadım olayını, güç kaybetmesinin bir sebebi aslında çok açık. Güzel bir araştırma, iflah olmaz meraklılar için birebir.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kubbenin Altında
Canavar yeni bitti. Verdiğim küçük aralarda başka şeyler de okudum, lakin bunu unutmamak için yazmadım onları. Yazacak çok şey vardı ve hiçbir şeyi unutmamak lazımdı.

King'in yolculuğunu kabaca ikiye ayırıyorum ve ayrım noktasına da Thinner'ı (Falcı, dandik isimlendirmede bir numara) koyuyorum. İkinci dönemin ipuçlarını ilk dönemde bulmak mümkün; mesela Mahşer. Mesela Kujo bir de. Kujo, insanların korkularıyla beslenen gerçek canavarlar konseptiyle kendi yolunda gitmiş bir roman. Hayali canavarların gerçeğe dönüşmesi hadisesi de bununla bağlantılı; King'te sıklıkla görülen şeyler. Ölülerin dirilmesi ki gerçekten de dirilip dirilmediklerini bazen biliyoruz, bazen bilmiyoruz. Sıklıkla bilmiyoruz, her şey kafayı yiyen karakterin psikolojik durumundan da kaynaklanıyor olabilir. Oldukça doğal, King'in olayı da doğal sebeplerin doğaüstü sonuçlara varmasını olabildiğince basit, mantığa bürütülmüş bir halde vermek. Çok çok başarılı, bu yüzden de belki içine ruh girmiş arabalarından, yürümeye başlayan kompres makinelerinden görece pek korkmuyoruz da gayet normal bir şekilde kudurmuş bir köpekten ölümüne korkuyoruz, çünkü King onu öyle bir şekilde aktarır ki oradakinin bir köpekten çok daha fazlası olduğunu biliriz.

Mahşer. Uzun versiyonunu daha okumadım, kısasına göre konuşacağım. Ve bağlantılı olarak Kara Kule'yi de okumadım. Neyse, dünya ayvayı yer ve bir grup insan, başının çaresine bakar. Bu sırada olaylar, entrikalar, bilmem ne. Bir hayatta kalma mücadelesi. Bu sırada insanoğlunun hırtlıkları, çürük ahlaki değerleri, falan. Bir dünya şey. Olayı küçük bir kasabayla da sınırlandırabiliriz; Ruhlar Dükkanı. İnsan sayısını daha da azaltalım, Ceset. Buick 8 (Çoğu insan eh der ama bana göre King'in en kral kitaplarından biri). Bunlarda küçük yerleşim yerlerindeki insanların ilişkilerini, ucundan sosyal çarpıklıkları hep görürüz. Küçük yer dedim de, küresel bir felaket sonunda insanların çoğu ölürse dünya çok küçük bir yer sayılır. Evet.

Duma Adası, Kemik Torbası gibi romanlarda King asıl yazmak istediği şeyleri yazmaya başladı bence, hiçbir kaygısı olmadan. Hiç utanmadan, "edebisi daha derin" diyeceğim bu kitaplar için. Öncesinde farklı isimle çıkarttı kitaplarını, işte çerez demeye cüret edeceğim bir iki kitap yazdı, fakat nihayetinde muhteşem karışımının formülünü buldu sanıyorum.
King, kitabın sonuna yazdığı notta uçak ve dağsıçanı fikrinin 1976'da aklına geldiğini, o yıl kitabın 75 sayfasını yazdığını ve teknik ayrıntılar hakkında bilgi sahibi olmadığından işten vazgeçtiğini belirtiyor. 2007'de olaya tekrar başladığında bu iki öğeden; dağsıçanından ve uçaktan yürümüş ve yazmış kitabını. Bu ikisi vurucu şeyler gerçekten.
King'in toplumsal kaosun spekülasyon aşamasını işleyişi de başlı başına bir inceleme konusu aslında. Sonraları şiddet olayları da ortaya çıkacak.
Doğal doğaüstülük, küçük kasabalarda güç odakları, din sömürgesi, politika, acayip cinayetler, acayip betimlemeler, her şey fazla fazla var.
* King'in bir diğer olayı da araya öyle şeyler sıkıştırır ki büyülü gerçekçi bir romanda sanır insan kendini. Köpeklerin hayaletleri görebilmesi mesela.

"Horace da bütün köpekler gibi sık sık ölülerin sesini duyar, bazen seslerin sahiplerini de görürdü. Ölüler her yerdeydi ama yaşayanlar günün her dakikası çevrelerini kuşatan on binlerce aromayı duymadıkları gibi onları da görmüyordu." (s. 664)

Şimdi zaten King romanları fantastik, evet ama anlatıcının böyle bir hadiseyi gayet doğal bir şekilde verdiğini pek görmeyiz. Kurgunun doğallığını bozar çünkü, yaratılmış, suni bir dünyanın varlığını hatırlatır ve bu da okuyucunun isteyeceği en son şeydir. Kurguya direkt müdahale. Sakıncalıdır, bazen de değildir. Mesela bu romanda anlatıcı diyor ki, "Hadi beraber bir yolculuğa çıkalım ve kasabadakilerin durumlarına bakalım," falan. Böyle bir sürü şey. King'in üslubunun yeni bir öğesi.

Gayet güzel, on numara roman.
Yanıtla
8
16
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Öteki Günler Gibi Bir Gün
Özlü'nün sokakların kapalı uçlarına yaptığı yolculuklardan değil bu. Bitmeyen yollar yok bunda, o boğuntunun bir nebze olsun dışındayız. Burada kentler daha genel anlamda, sokaklardan daha fazla bir şey olarak yer alıyor. Off girişe gel, muazzam edebisi derin oldu.
Sokaklarda Bir Avlu: Bir girizgah.

"Durmadan sokakları anlatmak istiyor o yazar. Yazılarında yeniden sokaklara çıkılıyor, bitmiyor ama bu sokaklara çıkışlar, hep sokaklara çıkılıyor. İşte yeniden sokaklarda o." (s. 323)

Yürü çança, helal. Fakat böyle kral bir girişten sonra öykümüz pek uzamıyor. Bir yazarın peşinden gidiyor anlatıcı, kendinden pek de farklı olmayan bir yazarın yazmakla boğuşması ve pencere önü, her yazarda olduğu gibi Özlü'de de çok önemlidir, Bir Beyoğlu Düşü'nde Fatih'teki evlerinden görülen camiyi anlata anlata bitiremiyordu söz gelişi.

Büyük Kız: Bir imgenin zamanlı zamansız kovalanması ve öyküye dönüştürülmesi üzerinedir. Bu imgenin günlük yaşamda nasıl değişiklikler ortaya çıkardığı, düşünürünü nerelere sürüklediğine dairdir. Boris Vian ve Kafka okumalarının, bir de aynı imgenin bir başkasının da aklına gelmesiyle ilintilidir. Ve Büyük Kız gerçekten görüldüğünde, şehrin devamlılığıyla bağlantılandırılması mümkündür.

Öteki Günler Gibi Bir Gün: Bir Beşiktaş-Kurtuluş öyküsü.

"Bu Istanbul bir birikintidir. Kendine özgü, eşi hiçbir yerde bulunamaz bir ahali yaratmıştır: Levanten'i, Rum'u, Yahudi'si de bu körfezde dura dura garip birer yaratık olmuştur. Buraya vuran dalgaların hemen rengi de değişir. Yabancı, bu boğuntulu, gizemli kentte fazla oturamaz, boğulur gibi olur... ya da çöker gider, ilişki de kuramaz. Burada her şey kendi haline dönüşür." (s. 329)

Eh, dünyanın en kozmopolit ve büyük köyünde bir yabancının hissettikleri de kendine yabancılaşmaktan geçer herhalde. Başkalarının bir suçu yok, başkalarıyla ilişki kurmak da bir dış engelin sonucu değil. İnsan kendisini yitirir en başta.

Yine bir kimliksiz eski dost, Filiz. Özgür bir kadın, kelimenin tam anlamıyla. Anlatıcının dostu. Beraber kadın-erkek ilişkilerine değiniyorlar. Onlara göre orospular, ne istediğini bilmeyen, ilişkilerden hiçbir şey beklemeyen, sonuçları da bir o kadar önemsemeyenler. Anlatıcıya göre bazı kadınlar ahlâk kurallarıyla doğaları arasında sıkışıp kalmış insanlar. Büyük bir toplumsal eleştiri var burada; ruhun doyumsuzlukları, toplumun beklentilerinin kişinin beklentileri haline dönüşmesi, bu tarz şeyler.

Şapka, Deniz Kıyısı ve Yüz: Anlatıcı bir kahvede otururken yoldan gelip geçen kadın hakkındadır. Kadın en sonunda adamın yanına geliyor, yarın tekrar oradan geçmek üzere söz veriyor. Geçiyor, başka bir gün konuşuyorlar:

"'Evlenmek istiyorsan benle evlen,' diyor.
'Kabul,' diyorum. 'Başka kimle evlenebilirim ki zaten, öyleyse evlenelim.'" (s. 337)

Özlü'nün kadınları ve anlatıcılarının kadınlarla ilişkileri böyle. Gün içinde olanlar olur ve ertesi gün bambaşka bir gündür, bambaşka kadınlar vardır, unutulmaya açık kadınlar. Yine de hiçbiri unutulmaz, bir zaman sonra karşılaştıklarında her şey kaldığı yerden devam eder. Evlilik, dostluk, hayat. Yine karşılaşmalardan birinde ikisi de belirsiz bir konuşmayı sürdürüyorlar, birbirlerinin sözlerini tamamlıyorlar ve kimin anlatıcı, kimin anlatıcıdan bağımsız bir karakter olduğu birbirine karışıyor. Bu karışıklıkta bir de uzamın betimlemesi, tamamdır.

Yerebatan: Gaiman'ın Neverwhere'ini bildiniz. Yokyer işte. Burada Ahmet Nedim namlı karakterimiz, güpegündüz kentin ortasında dolaşırken yitip gidiyor. Aynen böyle bir giriş, Dönüşüm'ü güzel bir çağrıştırış. Yabancı bir kentte dolaşan yabancı. Yukarıya çıkışı ararken bir berber kalfasına çıkışı soruyor.

"'Kafanızın içinde o,' dedi. 'Kafanızın içinde. Biz de okulda okuduk, öğrenim yaptık, bu öznel gerçeği anlarız.'" (s. 343)

Eh, herkesin çıkışı elbette kendine özgüdür.

Havuzun Başında: Özlü'nün Akdeniz hikâyelerinden. Marx, işçiler, kapitalizm. Bunlar var. Rum evleri var, köylü kadınlar var. Bir hesaplaşma hikâyesi bir bakımdan; Özlü, Vietnam ve diğer felaketler hakkında kendisinin duruşunu değerlendiriyor. Bu arada kenti de unutmuyor tabii:

"Yabancısı olduğum kentleri her süre sevmeye çalıştım. Sokaklarında bir yabancı olarak dolaşmak hoşuma gitti, kenti iyice tanımaktan çekinerek; çok iyi tanıdığım şeylerden bıktığım için, bazı şeyleri öğrenmeye çalışarak. Yapılara baktım hep. Bu kentlerde Rum ve Ermeni yapılarını sevdim; toprağın eski yerlilerinin (bir azınlık onlar şimdi) yaşamlarının sıcaklığını düşündüm. Irkçı hiçbir düşünce barındırmadan içimde. Yeni bir kent ortasındaki yabansılığı iyice ileriye götürüp, insanın dünyadaki varoluşuyla özdeşleştirmeye çalışarak, 'Kanal' adında bir hikâye de yazdım. Bu koşullar ortasında, burada bir devrimci de yalnızdır. Geceleri kendi odasında yalnızdır; bir başınadır, düşünceleri ve çarpan yüreği iledir. Yaşanıp tüketilmiş bir günde, çevresinde dönen namussuzluğa karışmamış olduğunu düşünür." (s. 354)

Devrimci olup olmadığını bilmiyorum, lakin hissettikleri bundan pek farksız değil kendisinin de.

Cıbranlı Halit Bey'in Ölümü: Muş, Özlü'nün askerliğini yaptığı yer. Muş'tan pek fazla şey bulacağız zaman zaman.

Varto Depremi sonrasında Pakistan'dan gelen kalpaklardan büyük, süslü olanını takıyor Halit Bey, o da bir asker, idam edilmiş. İdam edildiği yer Bitlis, biz Muş'u göreceğiz. Dümdüz bir caddeden ibaretmiş o zaman Muş, dünyaya bağlantısı bir tek demiryolu. Muş'ta bir Halit Bey yaşamış, Kürt isyanlarıyla bağlantısı var diye asılmış, kılıcıyla silahı satılmış. Muş bir yalnız şehirdir. Halit Bey daha da yalnızdır. İdam edilmiştir.

Ötedeki Ülke: Özlü'nün bir özlem ülkesi, birazcık güneyde. Pek uzak değil. Kuşadası civarı. Sevişilecek kadın her zamanki gibi hazır. Deniz karşılaştırması var kuzeyle güney arasında, bir de gökyüzü.

"Buraya güneş iyice vuruyor; kuzeydekinden -Istanbul'dan- iyi vuruyor. Istanbul'da Taksim'in oralarda yitiyor güneş; Kurtuluş'ta geniş bir gökyüzü var. Kalamış'tan -insan düşünceleriyle bayağılaştırılmış o yerlerden- bakamam güneşe. En güzel, gökyüzü genişlediği zaman güneş. Güneş o zaman en güzel. Burda, Kordon'da ara sokağın başlangıcına yerleşmiş kahvelerde otururken iyi vuruyor. Artık hafif bir buğu kaplıyor güneşi." (s. 367)

Yine devrim, eylem insanlarını görmek mümkün. Sanki bir muhasebeye girişmiş Özlü; ne yapıp yapmadığı, ne yapabileceği üzerine. Bir süre sonra Türkiye'den ayrılmak zorunda kalacak, o zaman kadar öykülerinde bu hesaplaşmayı görebilmek mümkün. Tabii bunu varoluşla birlikte incelemese olmaz.

"Kişioğlu tehlikenin yanında yaşamalıdır. Yaşam budur, başka bir şey değil. Varlıkla hiçliğin bir arada bulunuşudur yaşam. Maddî hiçbir şeye dört elle sarılınamaz. Her şey geçecek, cesaretle onur kalacak sadece, insan, üstün bir yaratıktır. Tehlikeye atılan bir yaratık. Tehlikeden uzakken varoluş duyulamaz. Başka şeylere değmez insan yaşamı." (s. 371)

Bunu en iyi Sartre'ın Duvar'ında görüyoruz sanıyorum.

Bir bu kadar öykü daha var, her türlü hava alınabilir. Kule adlı öyküde Kafka'ya rastlarsınız, başka öykülerde kim bilir kimlere rastlarsınız.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karanlıkta Bir Nehir/Kuzey Kore’den Bir Kaçış Öyküsü
Çeşitli olumsuzluklardan ötürü kendi topraklarını terk edip başka ülkelerde zorluklarla yaşayan, aynı şekilde kendi ülkelerinin resmi dininden başka bir dine mensup olup ayrımcılığa maruz kalan ve kendi dinlerinin özgürce yaşandığı ülkelere gidemeyen çok sayıda insanlar tarihte sıklıkla görüldüler, ilk grup için "dekasegi" örneği verilebilir. I. Dünya Savaşı'yla birlikte Japonya'yı terk edip Brezilya'ya giderek para kazanmaya çalışan Japonlar, kölecilik zihniyetinden kurtulamayan toprak sahipleri yüzünden çok zor zamanlar geçirdiler, özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra üzerlerindeki baskı arttı ve doksanlı yıllara kadar gerek Brezilyalılar, gerek Japonlar tarafından aşağılandıktan sonra ana vatanlarına dönmeye başladılar, daha doğrusu döndükleri zaman Japon toplumuna bir ölçüde "kabul edildiler". "Beta Israel" ikinci gruba giriyor, 1980'lere kadar Etiyopya'daki savaşlardan ve kıtlıktan ötürü büyük sıkıntılar çeken toplululuğun Kayıp On Kabile kökenli olduğu kabul edilir edilmez bu Yahudi topluluk iki büyük operasyonla İsrail'e ulaştırıldı. Günümüzde toplumsal konumları pek parlak olmasa da yaşamlarını Etiyopya'dakinden daha rahat bir şekilde sürdürebiliyor bu topluluk, diğer çoğu yer değiştirme örneğinin aksine. Ülkelerin yönetim şekillerini değiştiren siyasi olaylardan sonra insanlar dini inançtan daha iyi bir ekonomik ortamda yaşama isteğine kadar pek çok sebepten ötürü yıllardır yaşadıkları topraklardan hiç bilmedikleri yerlere doğru umutla dolu yolculuklara çıktılar, etkisi altında kaldıkları propaganda biraz olsun doğruluk payı taşıyorsa beklentilerini düşürüp yaşamlarını sürdürebildiler. Kuzey Kore veya SSCB örneğinde bu tür bir mutlu son yok, çok sayıda devrimcinin yeryüzündeki cenneti bulma hayaliyle gittiği SSCB'de ölümüne çalıştırılmalarıyla uğradıkları hayal kırıklığına pek çok metinde denk gelinebilir, bunun yanında Kuzey Kore'nin baskıcı rejiminden kurtulmak isteyen göçmenlerin yaşadıkları da edebiyatın konusu oldu ama bu konuda Türkçeye aktarılmış metinlerin sayısı pek az. Adam Johnson'ın George Orwell Arkadaşımdı kitabının son öyküsü tam da böyle bir meseleye eğildiği için değerli, Kuzey Kore'den kaçmayı başarabilen iki arkadaşın göçmenlik serüvenleri genel olarak kötü şartlarda yaşam mücadelesini içeriyor, tabii insan her ne kadar kaçıp kurtulmuş olsa da doğduğu coğrafyayı unutamıyor ve özlüyor, bu da mücadeleyi zorlaştıran başka bir etken. I. Munyol'un Değişen Kahramanımız adlı romanının mekânı Güney Kore olsa da askeri hükümetin yarattığı despotizm Kuzey Kore'ninkini aratmadığı için yine bu bağlamda değerlendirilebilir.
SaltOkur Yayınları'ndan çıkan Karanlıkta Bir Nehir, doğup büyüdüğü ülkeden göç ederek başka bir ülkenin demir pençesi içinde hayatta kalmaya çalışan bireyin yaşadığı cehennemi anlatan iyi bir metin. Yazarı Masaji Ishikawa 1947 doğumlu, II. Dünya Savaşı'nın ardından yerle bir olan Japonya'nın en karanlık zamanlarından birinde hayata geliyor, şu aralığa Japonya'nın bu karanlık ortamında geçen Tokyo Sene Sıfır'ın tavsiyesini sıkıştırayım, neyse, babası Japonya'da yaşayan bir Koreli, annesi Japon. Japonlarla Koreliler arasında uzun zamandır sürmekte olan düşmanlığı ele alırsak —Jared Diamond Tüfek, Mikrop ve Çelik'te bu mevzuyu derinlemesine olmasa da inceliyor— Ishikawa'nın babasının memleketine neden dönmek istediğini anlayabiliriz. Küçük yaşlarda Kore'den kaçırılıp Japonya'ya getirilen baba yakışıklı bir adam, Japon anneyi yakışıklılığıyla etkiliyor ve evleniyorlar, Masaji Ishikawa doğar doğmaz anne tarafının Koreliler hakkındaki "barbar" yakıştırmalarıyla büyüyorsa da çocukluğun büyülü dünyasında bu tür düşüncelere yer yok, onu ilgilendiren şey babasının sadakatsizlikleri ve ailesini umursamaması. Japonya'da Yaşayan Koreliler Teşkilatı'na katılan, bu örgütteki yerini sağlamlaştırmaya çalışıp çeşitli illegal işlere karışan baba, 1949'da örgütün dağıtılmasıyla birlikte zaten zar zor geçinebilmelerini sağlayan maddi gelirden de oluyor, böylece Kuzey Kore'deki harika hayat hakkında söylenenlere kaptırıyor kendini. Anne gördüğü şiddete dayanamayıp evden kaçtıktan sonra eşinin arkadaşlarının araya girmesiyle evine dönüyor ve baba için kesin bir karar alma ânı doğuyor, Kim Il-sung'un açıklamalarıyla birlikte Japonya'dan Kuzey Kore'ye büyük bir göç dalgası başlıyor, çocuklara okullarda yapılan propagandalar genç neslin de beynini yıkıyor ve Korelilerden kurtulmak isteyen Japonlar bu amaçlarına büyük ölçüde ulaşıyorlar, Japonya'dan kalkan gemiler rüya ülkesine doğru yolculuğa çıkıyor. Anne tarafı Ishikawa'nın ailesinin gitmesini istemiyor ama yola çıkmalarına engel olamayınca anneanne kızını evlatlıktan reddetmekten başka çıkar yol bulamıyor. Umuda yolculuk böylece başlıyor, büyük hayallerle ve beklentilerle dolu aileler bilinmeyene doğru giderlerken her şeyin güzel olacağını düşünüyorlar.
Kore topraklarına ayak basar basmaz bu umutlar yavaş yavaş sönmeye başlıyor. Ishikawa'ya "Japon piçi" diyen çocuklar onu aralarına almak istemiyorlar. Eğitim sistemi Kım-Il Sung'a dair propaganda dolu bilgilerin pompalanmasından ibaret, devlet kademelerinde tanıdığı olmayan, rüşvet yedirecek maddi güçten yoksun insanlar için eğitimin sınıf atlamada herhangi bir işlevi yok, çocuklar madenlerde veya pirinç tarlalarında çalıştırılmak üzere eğitiliyorlar. Dağıtılan besin son derece yetersiz, insanlar hırsızlık yapmaktan veya yabani kökleri toplayıp yemekten başka çıkar yol bulamıyorlar. Bu durumda aileler kolaylıkla dağılabiliyor, insanlar başka yerlerde şanslarını denemek istedikleri zaman geride eşlerini ve çocuklarını bırakıp bir gece yarısı tek başlarına yola çıkabiliyorlar. Bu durumda Ishikawa'nın babası kandırıldığını ve bütün şartların Japonya'dakinden çok daha kötü olduğunu anlıyor ama çok geç, geriye dönüş yok. İnsanlar çektikleri sıkıntıları dile getirirken seslerini azıcık yükseltseler bozgunculukla suçlanıp hapse atılıyorlar, idama kadar gidebiliyor ceza sistemi. Herkes kendini kurtarmaya çalışıyor, birlik duygusunu oluşturacak bir ortam yok. Bu koşullar altında yıllarca köle gibi çalışan Ishikawa uygun bir fırsat eline geçtiği zaman geride kalan çocuklarını ve eşini de yanına aldırmak üzere Japonya'ya kaçmak üzere tehlikelerle dolu kaçışını planlıyor, şansının da yardımıyla karanlık bir nehirden, ıssız topraklardan ve daha da önemlisi kendisini Kuzey Kore'ye teslim edecek Çinli askerlerden kurtuluyor. Japon büyükelçiliğindekiler çeşitli diplomatik risklere girerek Ishikawa'yı Japonya'ya ulaştırıyorlar ama dertler bununla da bitmiyor, Ishikawa Japonya'ya geri dönmüş bir Kuzey Koreli, yaşlı bir adam olarak çalışacak iş bulamıyor, ailesini geri getirmek için yapabileceği hiçbir şey yok. Japon bürokratlar kendisine ilgi göstermiyor, canını kurtarmakla yetinmesini söylüyorlar adeta. Japonya'ya varmasından yıllar sonra oğlundan bir mektup alıyor ve eşinin öldüğünü öğreniyor, oğluyla torunlarını Japonya'ya getirmek için elinden geleni yapsa da başarılı olamıyor ve bir süre sonra mektupların arkası kesilince yaşayıp yaşamadıklarından emin olamıyor, yaşadıklarını umut etmekten başka elinde hiçbir şey olmadığını söyleyerek metni sona erdiriyor.
1950'lerden 2000'lere kadar yaşananları tek bir bakış açısıyla görüyoruz, Ishikawa hiçbir ideolojinin böylesi büyük acılara sebep olmaması gerektiğini sadelikle anlatıyor. İnsanoğlu daha insanca şartlar altında yaşamak için dünyayı binlerce yıldır dört dönüyor, Ishikawa'nın hikâyesi bu yolculukların günümüzde varabileceği korkunç noktaları görebilmek için iyi bir kaynak.
Yanıtla
3
4
Destekliyorum 
Bildir