Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hakikat Sonrası Çağ/Günümüz Dünyasında Yalancılık ve Aldatma
"Hakikat-sonrası"nın hazırlayıcı etkenleri ele alınıyor daha çok, Lee McIntyre günümüzün sosyopolitik ortamındaki hakikati incelerken Keyes kavramın sosyolojik belirlenimleriyle uğraşıyor, psikolojik temellerden yola çıkarak inançların, güdülerin nasıl değişebileceğini gösteriyor. Yalanla başlıyor işe, psikolog Robert Feldman'ın deneyiyle. 121 üniversite öğrencisi yeni tanıştıkları biriyle 10 dakika sohbet ediyor, sohbetler kayıt altına alınıyor. Ortalama üç kez yalan söylüyor herkes, bu yalanların içinde kısa bir süre önce büyük bir albüm anlaşmasına imza atan bir rock grubunun üyesi olmak var, daha küçük yalanlar var, çeşit çeşit. Yalan söyledikleri sahneler izletilince şaşırıyor denekler, bunun yanında pişman olmadıklarını, herkesin yalan söylediğini, yaşamın yalanlar üzerine kurulduğunu söylüyorlar. Dürüstlük uzun vadede daha kazançlı, araştırmalar bunu gösteriyor ama kısa vadede pek de ihtiyaç duyulmuyor belli ki, irrasyonelliğimiz bu açıdan bariz. O an verilen daha az paranın daha sonra verilecek daha çok paraya tercih edildiğine dair deney de gösteriyor bunu, bir elbisenin yakışıp yakışmadığı konusunda yalan söylemekle bir ülkenin kitle imha silahına sahip olup olmadığına dair yalan söylemek arasındaki benzerlik korkunç. Dürüstlüğün abartıldığını söyleyen Oscar Wilde gibi, yalan söylemenin toplumsal bir gereklilik ve sanatsal haz kaynağı olduğunu söyleyen Nietzsche gibi sanatçılar, düşünürler belli bağlamlarda yalanı savunuyorlar, ikiyüzlü bir toplumun dayattığı gerçekliğin kuyruğuna teneke bağlamaktan bahsediyorlar, bunun yanında yalancılığın norm olduğu toplumların er geç çökeceğine dair korku uygarlık tarihi boyunca süregelmiş. "Bu nedenle yalan hakkında duyulan kaygı, yalanın yaygınlaşmasıyla kol kola gitmektedir." (s. 17) Keyes dürüstlüğü öven, buna rağmen yalanları arka arkaya sıralayan tarihi figürleri ele aldığı bölümlerde yalanın caydırıcı bir yaptırımının olmadığı sonucuna varıyor. En başta Carter'ın ABD başkanı olmasını asla yalan söylemeyeceği sözünü vermesine bağlıyor, ardından politikacıların, sanatçıların kurmaca kişiliklerine odaklanıyor. ABD'de Vietnam'da savaştığını söyleyen ünlü insanların foyalarına açığa çıkaran bir organizasyon ve belli araştırmacılar var, yargıçlardan senatörlere pek çok insanın aslında askere bile gitmedikleri ortaya çıkınca verdikleri tepkiler ilginç. Toplumun duyarlılığını yansıtan her hikâyenin bir parça gerçeklik taşıdığını söyleyenler çıkıyor, daha da ilginci toplum bu görüşe katılarak yalanı olumluyor, kurmaca da olsa gerçeklikten bir parçayı aktardığı için yalancıyı bir şekilde ödüllendiriyor. Gazetecilerin yaratıcı gazetecilik ürünü makaleleri gerçekliği farklı bir açıdan aktardıkları için değerli , bunun yanında tamamen uydurma belgelerle haber yapanlar en fazla işlerinden oluyorlar, eylemlerinin ses getirdiği ölçüde kitap anlaşmaları imzalayarak kazanç sağlıyorlar, bir nevi iş kolu bu. Yalanların kabul görüp görmemesi bu yalanlardan ötürü zarar görenlerin toplum nezdindeki önemine göre değişiyor, Irak'ın işgalinde Cheney ve avanesinin yedikleri herzeler bir karşılık bulmadı, işkencelerden de yırttılar gibi duruyor, Keyes'in meselesi bu. "Bu kitabın iddiası, uydurmaya atalarımızdan daha meyilli olmadığımız, fakat bundan sıyırmayı daha iyi becerdiğimiz, ifşa olsak bile bunun yanımıza kâr kalma olasılığının daha yüksek olduğu ve bu süreçte kendimizi herhangi bir zarar vermediğimize ikna ettiğimiz düşüncesidir." (s. 19) Son yıllarda çekilen, neocon tayfanın kirli çamaşırlarını ortaya seren filmlerden birinde Cheney'nin bir savunusu vardı, ne kadar savunuysa. Her şeyden ABD halkının sorumlu olduğununu, seçimlerin bu sorumluluğu yarattığını söylüyordu. George Carlin'in oy vermemeye dair savı demokrasiye katılım gösterenlerin tepkisizliğine de dokunduruyor bir yerde, "iyi" bir amaçla söylenen yalanları desteklemek pek de farklı sonuçlara yol açmıyor. Bob Dylan'ın trenden trene atlayıp Woodie Guthrie triplerine girdiği kurmaca gençliği ne kadar çok ses getirmiş ve kanıksanmışsa binlerce insanın ölümüne yol açan yalanlar da o kadar kanıksanıyor.
"Yalan Söylemenin Kısa Tarihi" bölümünde Keyes, insanların bilişsel niteliklerinin soyut düşünme kabiliyeti oranında geliştiğini söylüyor, kısacası alternatif bir gerçeklik yaratabilme gücü beynimizin gelişiminde başat etkendi. Ahlaki, etik boyut bağlamında Darwin'den yapılan alıntı dürüstlüğün doğuştan gelen bir şey değil, öğrenilen bir şey olduğunu gösteriyor. Koşullara bağlı olarak yalancıyız ve dürüstüz, hayatta kalma ihtimalimiz hangisine yakınsa. Yine Darwin'den yola çıkarak ekliyor Keyes: "Eğer dürüstlüğe yol açan bağlılıksa, doğruluğun ancak birbirlerine bağlı hisseden insanlar arasındaki bir erdem olması akla yatkındır." (s. 35) İlginç araştırmalar var, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan yerliler genellikle kendi aralarında son derece dürüstlerse de Batılı bir araştırmacıya, gezginlere sıkabildikleri kadar yalan sıkıyorlar, gelenek gibi bir şey, aralarından bazıları beyaz adama yalan söylemenin gelenek olduğunu belirtiyor örneğin. Genellikle mizah amacıyla yapıyorlar bunu, eğleniyorlar, birbirlerine yalan söylemeleriyse yaptırımlara tabi. Buradan Augustinus'a, Kant'a ve Machivaelli damarından Nietzsche'ye ve Wilde'a uzanıyor Keynes, Odysseus'un yolculuğundan bahsediyor, tarihî ve mitik bir bakış.
Günümüzde birebir etkileşim eskiye göre azaldığı ve dijital ormanlar alabildiğine yayıldığı için yalan söylemenin basitleştiğini hatta normlaştığını söyleyebiliriz. Zekâ yarışı da var, yalanın aşağılayıcı yanı muhataba üstünlük kurma itkisini güçlendiriyor, özellikle anonim ortamlarda. Bir daha karşılaşmayacağınız birine rahatlıkla yalan söylersiniz, sanal ortamda kişiliğinizi baştan yaratırsınız, kolaydır. Askerde Nuh vardı böyle, DJ'lik yaptığını, İstanbul'da çalmadığı mekan kalmadığını söylerdi. Biraz araştırma yapan üst devreler adamın yalanlarını yüzüne vurduğunda hiç gocunmadı herif, fotoğraf çektirmeyi sevmediğini söyledi, sıyrıldı. Kurmaca biyografiler bahsini bu bağlamda düşünebiliriz, kitapta genişçe bir yer de ayrılmış buna. Gerçi prospektüs bile bana kurmaca bir metin ama temayüle uyup biyografilere, otobiyografilere kurgu dışı diyelim, sayısız biyografi ve otobiyografi kurmaca ögeler taşıyor. Bazıları bulunmuş, mağazalarda kitaplar kurgu dışı kısmından kurgu kısmına taşınmış, okurlar tepki vermiş veya vermemiş, karışık iş. Thoreau örneği: "Bugün bile Thoreau vahşi doğada tek başına etik bir yaşam süren ahlaklı insanı sembolize eder; tabii Thoreau'nun inzivaya çekildiği ormanlık bölgenin ailesinin evinden ancak bir mil uzakta olduğunu saymazsak. Walden Gölü kıyısında tabiat anayla bütünleşen Thoreau neredeyse her gün evine gidiyordu. Bir biyografi yazarına göre Thoreau'nun yaptığı, göl kenarında 'kamp kurmak'tan ibaretti." (s. 71) Hikâyeyi Thoreau'dan dinleyince bambaşka bir durum ortaya çıkıyor, buradan hareketle bilişe dayalı her şeyi kurmaca olarak değerlendirmek makul. Paul de Man'ın karakter/kişilik yaratımıyla ilgili yazıp çizdikleri Nazi işbirlikçiliğini örtmeye ne kadar yaradı acaba, bu bir ödünleme miydi örneğin? Motivasyon yıllar içinde pek değişim geçirmeden insanların yalanlarını biçimlendirdi, diploma sahtekârlığından yanlış veya eksik bilgilendirmeye kadar pek çok çeşitlemeyi ortaya çıkardı. Sonuçta insanlara iyi bir hikâye gerekiyor, varlıklarını hikâyelere oturtmalılar, böylece zihin haritaları oluşturarak kimlik inşalarını sürdürebilirler. The Man From Earth'te insanı soluksuz bırakan yaşam hikâyesinin kurmaca çıkması da ilginç bir durum olurdu, süper zeki bir insanın yalanlar zincirini soluksuz izlerdik.
Cinsiyet rolleri açısından yalanın işlevlerinin incelendiği bölüm yine ilginç, yapılan araştırmalar How I Met Your Mother'daki formülün gerçek olduğunu gösteriyormuş mesela, erkeklerin kaç kişiyle seviştikleri sorusuna verdikleri cevabı üçe bölmek, kadınlarınkini üçle çarpmak gerekiyormuş. Kadınlar erkeklere yalan söylerken daha büyük sıkıntı hissediyormuş, erkekler nispeten rahat. Bir de çoğu erkeğin ve kadının her şeyi bilmek istemediği ortaya çıkmış, yalanlarla boğuşmaktansa kafalarını kurcalayan şey hakkında soru sormuyorlarmış. Böyle şeyler. Günümüzde yalanın, hakikat-sonrasının hali. İlgilisi kaçırmasın.
Yanıtla
9
3
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Afyon ve Diğer Öyküler
On dört yaşında müzik makaleleri yayımlamaya başlayan, otuz iki yaşında intihar eden Csath ilginç bir yazar, hikâyesinden bir roman çıkar. Bundan sonrasını Wikipedia'dan çarpıyorum, kendisi pek sevgili Dezső Kosztolányi'nin kuzeni. 1887'de doğuyor, asıl adı József Brenner. Çocukluğunda keman çalmaya başlıyor, aslında ressam olmak istiyor ama hocaları çizimini olumsuz yönde eleştirdikleri için yazmaya başlıyor. Tıp okumak için Budapeşte'ye gelince yazı işlerine yoğunlaşıyor, yayımlanan pek çok öykü yazıyor, 1909'da mezun olunca psikiyatri ve sinir kliniğinde çalışmaya başlıyor. Öykülerinde yaşamının izlerine doğrudan rastlıyoruz, sinir sistemiyle ilgili hoş bir öyküsü var örneğin, anlatacağım. Bu dönemde uyuşturucu ve sakinleştirici müptelası oluyor, duymaya başladığı basit bir ilgi sonradan yaşamına mal olacak sıkıntılı bir bağımlılığa bu dönemde dönüşüyor. Wikipedia'da yazdığına göre ergen kızlara şiddet uygulanan öykülerini bu dönemde yazmış, kitaba adını veren ve diğerlerine göre daha karanlık, düşlere bulanmış öykü de aynı tarifeden. Olga'yla evleniyor Csath, 1913'te. Savaş başlayınca kaçınılmaz sona doğru geliyor yavaş yavaş, orduda büyük sıkıntılar yaşıyor, birkaç kez hava değişimi aldıktan sonra 1917'de atılıyor ordudan, bağımlılığı had safhaya ulaşıyor. Köy doktoru olarak çalışırken 1919'da psikiyatri kliniğine yatırılıyor, bir süre sonra kaçıp evine dönüyor, paranoyaları yüzünden karısını vurup öldürüyor, ardından zehir içiyor ve bileklerini kesiyor. Hastaneye kaldırılıyor, oradan da kaçıyor, başka bir hastaneye gitmek üzere yola çıktığı zaman Yugoslav askerler tarafından durduruluyor, yakalanıyor, nihayetinde zehir içerek yaşamına son veriyor. Parlak bir yaşam acı bir şekilde sonra eriyor böylece, iki yaşam gerçi, Olga'nın ölümü de çok acı. Geriye öyküler kaldı, "Sonu Kötü Biten Masallar"dan seçme öyküler var bu kitapta. Çevirmen İsmail Doğan'ın tercihleri sonucu sanırım, konsept oluşturan öyküler kitaba dağılmış durumda, örneğin ilk ve son iki öyküyü arka arkaya koymak gerekirmiş gibi gözüküyor, Csath'ın değişen ruh halleri farklı üsluplara çalan, farklı içeriğe sahip öykülerden takip edilebilirmiş. Ben birleştirmeye çalışayım, ilk öykü "Baba ve Oğul"da Anatomi Enstitüsüne gelen adamın babasıyla ilişkisi temelde. Adam iyi giyimli, uzun boylu, Amerika'da çalışan bir mühendis. Babasının ölümünü haber veren mektubu alır almaz memleketine dönüyor, naaşın izini sürünce tıp öğrencileri için kadavra olarak kullanılacağını öğreniyor. Adama durumu anlatan doktor, bedenlerin "eritildiğini", iskeletlerin eğitimde kullanıldığını, dilerse beş korona karşılığında iskeleti alabileceğini söylüyor. Eritme bedeli. İskeleti şamatacı bir hademe getiriyor, mükemmel bir iskelet olduğunu söylüyor. Oğul şok geçiriyor, hademenin sorusuna, "Babamdı!" cevabını veriyor, derin sessizlik. Kucaklayıp götürüyor iskeleti sonra. Oğulun kesik davranışları, tedirginliği, diğerlerinin kayıtsızlığı, en sondaki beceriksizce kucaklayış, her şeyiyle geriyor kısacası bu öykü, tuhaf bir durumu çok kısa, şahane bir şekilde anlatıyor. "Küçük Emma"nın benzerini dünyanın diğer ucunda Mişima yazdı, çocukların egosantrik düşünceleri beynelmilel dehşetler yaratıyor resmen. Anlatıcı çocuğumuz genelde abisiyle takılmaktadır, kız kardeşleri de eşlik eder ara ara. Buldukları kedileri kesip işkence ederler, baykuşların kafalarını ezerler, sonra okullarına giderler. Kız kardeş Irma'nın sınıf arkadaşı Emma'ya tutulur anlatıcı, kızı ne zaman görse aklı gider, sevgisiyle ne yapacağını bilemez. Aslında üç çocuk da başıboş yaşar gibidir, babasızlık probleminin yanında annenin çocukları sevmemesi de hayatta bir başlarınalarmış izlenimi yaratır. Okuldaki şiddet olayları da öyküdeki gerilimin tamamlayıcısı haline gelir, anlatıcının öğretmeni bir çocuğu herkesin önünde döver, ağzından burnundan kan getirir, çocuğun kişiliğini kırar. Detaylarıyla anlatır bunları Csath, öğretmenin yavaş yavaş terlemesinden sınıfta yankılanan şaklama seslerine pek çok ayrıntıyı verir, rahatsız edici sona hazırlar okurunu. Emma'nın eve geldiği bir gün hayvanları idam ettikleri gibi Emma'yı da idam etmeye karar verirler. Her şey bir oyunmuş gibi ilerler, darağacı kurulur, ip bulunur, kız tabureye çıkartılır, ardından tek bir hamleyle cezalandırılır. En büyükleri için bir eğlence, kız kardeş için intikam, anlatıcı içinse sevgi gösterisi. Bir günlükte okuruz bunları, günlüğü bulan bir üst katman anlatıcısı vardır ama bir başta, bir sonda çıkar ortaya, çocuğun anılarının devamında ne olduğunu bilmeyiz, Emma'nın nüfuzlu ailesi kıyameti kopardıysa da büyük kardeşin subay, kız kardeşinse dul bir kadın olduğunu öğreniriz, öykü biter. Anlatıcı çocuğun yaşamadığını çıkarabiliriz buradan, hayal gücüne kalmış. "Ana Katli"nde aralarında bir yaş olan iki kardeşin hikâyesi var, baba yine yok, anne yine uzak çocuklarına. İki oğlan kendilerine özgü dünyalarında yaşıyorlar, kimseyi almıyorlar aralarına. Biraz büyüdükleri zaman yakınlardaki bir kıza tutuluyorlar, kız değerli şeyler istiyor ve çocuklar annelerinin gırtlağına çöküyorlar. Biri kalbinden bıçaklıyor kadını, takılarını alıp kıza gidiyorlar ve tekrar geleceklerini söyleyip koştur koştur okula yetişiyorlar. İnsanın karanlık doğası açığa çıkıyor bu öykülerde, en çok da bu üçünde.
"Sonu Kötü Biten Masallar"dan beşiyle karşılaşıyoruz, ilkinde küçük bir çocuk ders çalışıyor, ayak seslerini duyunca arkasını dönüp bakıyor, hoş bir kız. Hırsız aynı zamanda, evden bir şeyler çalmış, gidiyor yavaş yavaş. Çocuk yerinden fırlıyor, kızı yakalıyor. Kız şu. İkinci masalda kutsal kitaplardaki Yusuf'la arasında denklik kuran modern Yusuf'un hikâyesi var. Üçte nişanlanan bir doktorun ansızın karar değiştirmesi yer alıyor, nişanlısının kanını birtakım kimyasallarla karıştırıp tahlil eden doktor dehşete düşmüş bir şekilde kaldırıyor kafasını mercekten, hemen yüzüğü geri yollayıp vazgeçtiğini söylüyor. Ne gördüğünü bilmiyoruz, şahsen ben bilmek de istemem, öykü her taşın eksiksiz bir şekilde sıralandığı duvarlar gibi olmamalı. Neyse, dörtte denize giren genç bir adamın kısa süreli aşık olma macerasını görüyoruz. Adam açıklarda bir kız görür ve yüzmeye başlar, kıza yaklaştığını düşündüğü her seferde kızla arasındaki mesafenin aynı kaldığını görür. Gece olur, şafak vakti yaklaşır, adam yüzmeye devam eder. Yaşamına mal olsa da kıza ulaşacağını söyler kendi kendine. Sabah olunca kız ortadan kaybolur, adam yaşamını düşünür. Son. Beşinci, büyükbabanın torunu için kesmeye niyetlendiği çiçeği diriltme çabaları. Sapın yarısını keser, sonra pişman olur ve elinden gelen her şeyi yapıp çiçeği kurtarmaya çalışır. Başarılı olamaz, çok üzülür.
"Bir sabah tüm taçyapraklar çiçeğin solgun, hasta dalından yere düşmüştü. Tabii yapraklar da.
Bunda şaşılacak bir şey yok, büyükbabanın ertesi bahar artık toprağın altında dinleniyor olması gibi." (s. 65)
"Üç Kızlar Hakkında Hikâye" de sonu kötü biten masallardan. Üç kız kardeş baykuşlarla oynar, çiçeklerle dans eder, masal aleminde yaşarlar. Bir gün ufukta bir şövalye görünür, kızlardan en büyüğüne yavaş yavaş yaklaşır, kızın gönlünü çalar. Kız için sonsuz mutluluk sona ermiştir, baharlar bile solgundur artık. Ertesi yıl ortanca kardeş aynı şekilde dağılır, sonraki yıl üçüncü. Şövalye bir daha çıkmaz ortaya, sonsuza dek kaybolur. Baykuşlar kızlardan şikayetçidir artık, ağlama seslerinden uyuyamadıklarını söylerler birbirlerine. Sembollerin yağdığı bir öykü veya sadece düz anlamıyla güzel bir öykü. Masal.
"Cerrah" ilginç bir öykü. Csath'ın zamanında nörolojiye dair pek bir şey bilinmiyordu, beynine demir saplanıp ölmeyen, yaşamına devam ederken kaybettiği bilişsel yetileri üzerinden varsayımlarla bilimsel veri devşirilen insanlar yeni yeni ortaya çıkıyordu, dolayısıyla bilinmeyen üzerine çok parlak fikirlerle kurgular oluşturulabilirdi. Csath oluşturmuş bir tane, evrensel çözücülerin en kusursuzu olan zamanın beyindeki bir fonksiyondan kaynaklandığını "bulan" bir doktorun kendi ağzından dinliyoruz hikâyeyi. Zamanın aslında var olmadığını, beynin bir yaratısı olduğunu, beyinde zaman algısını yaratan bölgenin alınmasıyla ölümün, yok oluşun ortadan kalkacağını söyler doktor, çalışmalarının sürdüğünü ve başarıya ulaşana kadar absente sığındığını anlatır. Hoş. Yirmi iki öykü var kitapta, afyonun etkisinden rüyaların düz, klasik anlatımına kadar pek çok konu işlenmiş. Çoğu iyi bu öykülerin, okunmalı. Macarlardan kötü yazar çıkmaz diyesim var, bu kitapla birlikte kanım kuvvetlendi.
Yanıtla
3
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Günler Aylar Yıllar
Platonov'un Can'ında engin steplerde yürüyen insanlar vardır, o kadar uzun süredir aç geziyorlardır ki açlığı unuturlar, aynı şekilde soğuğu da unutmuşlardır, pespaye kılıklarla yürüyüp dururlar. Canlarından geçmişlerdir, hiçtirler artık, kimliklerini dahi unutup sonsuzun içinde yiterler. Lianke'nin bahsettiği kuraklık yüzünden aç kalmaktan korkan köylülerin yürüyüşü bu hiç alayınınkine benziyor başta, anlatının sonunda köylerine dönmeseler kuzeydeki aç kardeşlerine katıldıklarını düşünebilirdik. Köy ahalisinin yürüyüşüne katılmayan İhtiyar'ın ve kör köpeği Kör'ün hikâyesini okuyacağız biz, tepede alev gibi yakan güneşten kaçanlara katılmayacaklar, her sabah yaptıkları gibi Baliban Tepesi'ne çıkıp tohumunu İhtiyar'ın diktiği mısır fidesinin serpilmesi için uğraşacaklar. İhtiyar köpeğin ve kendisinin idrarını gübre olarak kullanacak. Gitmeye mecalleri yok, olsa da bilinmeyen yolculuk çekmiyor onları. Köylülerinse başka bir şansları yok. "Köylüler uzun süredir kaçmayı planlıyorlardı; tarlalardaki buğdaylar kuraklıktan ölmüş, dağlardaki toprak kıraçlaşmış, dünyanın rengi solmuş, bununla birlikte köylülerin umudu da kurumuştu." (s. 9) Üç günlük yağmur köylüleri histerik bir hale sokup mısır tohumlarını bahçelerine ekmelerini sağladıktan sonra bulutlar dağılıyor ve çaresi olmayan bir kuraklığa bırakıyor yerini, yetmiş iki yaşındaki İhtiyar önce son kafileyle birlikte yola çıkıyor ama fidesinin yanına geldiği zaman yolculuğu tamamlayamayacağını düşünüyor, ölecekse kendi köyünde ölmek istediğini söylüyor. Sonrası bir ölüm kalım savaşı, müthiş bir hikâye, doğayla insanın çatışması da diyemeyeceğim, birbirini tartması belki.

İhtiyar'ın su bulmak için yürüyüşe çıkmasıyla mücadelenin ikinci bölümü başlıyor, bu kez kurtlarla uğraşmak zorunda. Neredeyse bir günlük yolculuktan sonra sakin bir kaynağa varıyor İhtiyar, içebildiği kadar su içiyor ve fidesiyle Kör için su depoluyor. O yoklukta karşılaştığı bu mucize manzarasının doğurduğu duyguyla okuyabiliriz şöyle şeyleri: "Damlayan suyun sesi kulakları sağır eden bir mavilikteydi." (s. 55) Köylüler gideli dört ayı geçmiş, bizimkiler iyi dayanıyor kısaca.
Köylüler dönüyorlar, aralarından biri İhtiyar'ı hatırlıyor. Bakınıyorlar, iyice serpilmiş, büyümüş mısırı görüyorlar, dibindeki tümseği de görüyorlar. Köpekten geriye pek bir şey kalmamış, mezarı kazdıklarında İhtiyar'dan da pek bir şey kalmadığını görüyorlar. Bitkinin kökleri yaşlı bedeni sarıp sarmalamış, ihtiyaç duyduğu özü adamın özünden sağlamış. Tam bir bütünleşme bu, onca mücadeleden sonra İhtiyar sonsuz döngüye dahil oluyor.
Günlerin, ayların, yılların böylesi bir uzamda ayrımı kalmıyor, çok iyi bir isim. Çok iyi de bir metin, Jaguar güzelliği. Tavsiye ediyorum, okuyunuz.
Yanıtla
23
16
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cehennem Evi
Stephen King'e göre "yazılmış en korkunç lanetli ev romanı" bu. Övgüyle birlikte esin borcunu da ödemiş oluyor King, O'da Pennywise'ı ego söndürme yoluyla yok etmeyi Matheson'dan almış gibi gözüküyor. Matheson da başkasından alıp kaynağı övmüştür belki. "İstediğiniz kitaptan istediğinizi alın ama kitabın yazarına duyduğunuz saygıyı bir şekilde belirtin" deniyordu bir kitapta, en makul çarpma yöntemi bu sanırım. Matheson büyük bir esin kaynağı, Ben, Efsane!'si biliniyor en çok, Karanlıkta 33 Yazar'daki iki üç öyküsü yüzünden uykusuz kaldığımı hatırlıyorum. Bunların yanında pek çok filmin ve dizinin senaryosunu kaleme almış, Hollywood tecrübelerini bu romandaki Florence'ı kurarken kullanmış gibi gözüküyor. Bunun yanında roman gerçekten korkunç, kurgusunun yardımıyla daha da korkunç. Matheson anlatı dünyasını genişletmeden evde yaşananlar üzerinde durduğu için karakterlerin geçmişleriyle fazla boğuşmuyor, eve giren dört kişiden biri olan Fischer'ın kırk yıl öncesinde, 1930'da başka bir araştırma ekibiyle evde bulunduğunu, ekipten sağ kurtulan tek insan olduğunu öğreniyoruz, diğerlerine ne olduğuna dair kısa bilgilerden başka hiçbir şey geçmiyor elimizde, şimdide ve evde kalıyoruz böylece. Florence'ın ve Fischer'ın yola çıkmadan önceki günlerine de kısaca bakabiliyoruz, Florence kendi kilisesinde parapsikolojik bir inanç sistemini yürütüyor örneğin, bir zamanlar oyunculuk yaptığını ve ortama, insanların kaypaklığına alışamayınca kirişi kırdığını öğreniyoruz, bu tür yüzeysel bilgiler evdeki dehşet anlarında karakterlerin ne yapacaklarını öngöremememizi sağlıyor, güzel. Gün gün ve dakika dakika bölünmüş roman, 11.19'da yaşananları gördükten sonra olayların yaşanma zamanına göre, kısa veya uzun bir sürenin ardından diğer bölüme geçiyoruz. Aralığın uzun olduğu kısımlarda karakterlerin yaptıkları es geçilmemiş, dört karakterin eylemleri açısından karanlık bir nokta yok, tutarlılık sağlanmış. Anlatım tekniği çok başarılı.
Dr. Barrett'ın Deutsch'la görüştüğü sahneyle başlıyor anlatı. Deutsch seksen yedi yaşında, kel ve sıska bir adam, ölümsüzlüğü arayan çok zengin bir adam. Barrett'tan Cehennem Evi'nde araştırma yapmasını istiyor, 100 bin dolar ödeyecek. Paranın çekiciliğinin yanında bilimsel araştırmalarının meyvelerini de almak için kabul ediyor Barrett, Ev'de diğerlerine anlattığına göre hayalet gibi paranormal varlıklar aslında birikmiş biyoenerjilerin ürünü, Freud'un biçimlediği bilinçaltı gibi yapıların ürettiği enerji salınımı sebebiyle açıklanamayan olaylar gerçekleşiyor. Barrett bilinmeyen dünyayı keşfedebileceğini düşünüyor bir anlamda, bir haftalık misafirliklerinin ortasında Deutsch'un adamlarının getirdiği oyuncağıyla evdeki bütün biyoenerjiyi ortadan kaldırmayı planlıyor.
Çok iyi bir korku metni, okunmalı. Çeviri hakkında da bir şeyler söyleyip bitireyim. Genel olarak iyi bir çeviri, birkaç sözcük tercihi dışında başarılı bence. Çok da önemli değil gerçi ama karakter "âlâ" yerine "pekâlâ" veya başka bir şey dese daha şık olabilir ki diyor zaten sonra. Barrett'ın duvardan duvara vurulduğu, kafasının gözünün yarıldığı sırada "cumbalak" tekrar yere düşmesi de sahnenin etkisini azalttı biraz. "Bayılayazmak" tercihi çok hoş, bu kurallı birleşik fiil kalıbının neden kullanılmadığını, unutulduğunu bilmiyorum, anlayamıyorum. Son olarak düşüncelerin yansıtılma şeklinin tutarsızlığı. Bilinç akıyor, karakter bir şey düşünüyor ve düşündüğü şey metne olduğu gibi yansıyor, bu durumda herhangi bir noktalama işaretine lüzum olmadığını sanıyorum. Üç biçim kullanılıyor bunun için, birinde tırnak içine alma var, diyalogdaki gibi virgülle bitmiyor düşünce. İkincisi tırnaksız, virgüllü, üçüncüsündeyse hiçbir şey yok, "diye düşündü" şeklinde tamamlanan bir yapı. Tercih meselesi, üçü de kullanılabilir ama üçüncüsünün okur için daha zahmetsiz ve okumanın bilişsel süreciyle uyumlu olduğunu düşünüyorum.
İthaki çok sağlam bir çizgi tutturdu, zevkle izliyorum.

Yanıtla
8
8
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ben Buradan Okuyorum
"Her şeyi baştan düşünme zamanı geldi. Her şeyi. Yazmanın anlamını, bir okur için yazmanın anlamını — hangi okur kitlesi için? Yazmaktan ne bekliyorum? Para mı? Kariyer mi? Takdir mi? Toplumda bir yer mi? Yönetimde değişiklik mi? Dünya barışı mı? Yazmak bir hüner mi, terapi mi?" (s. 9) Tim Parks bir veya birkaç soru üzerinden meselelerini ortaya koyup edebiyatın geçirdiği değişimi bileşenler üzerinden inceliyor. Önsözde görünürlüğe ve akademiye değiniyor, sonraki bölümlerde genişleteceği düşünceleri için temel. Edebiyatla ilgili yayınların soruşturmalarını ele alalım, kitaplarla ilgili bazı sitelerde yazarlardan tavsiyeler isteniyor örneğin. Okur ne okusun? Camiada ünlüsünüz, kitaplarınız oradan veya buradan çıkıyor, sosyal mecralardaki takipçi sayınız etkileyici, kanaat önderliğine layıksınız. Ne okusunlar? Bu ay Kafkaokur öykü sayısı çıkardı, soruşturma kapsamında Türk edebiyatından ve dünya edebiyatından beşer öykücünün adını verdi insanlar, sonra oy çokluğuna göre iki gruptan yirmişer öykücü sıralandı. Her yerde karşılaşabileceğiniz bir liste çıktı ortaya, bir numarada Sait Faik, gerisini kanonun ünlü yazarlarını düşünerek sıralayabilirsiniz, sıralamada yerler değişir ama isimler değişmez. Dünya edebiyatı kısmı için de geçerli bu, belki Keret'in listede olmasından ötürü sevinilebilir ama o kadar. Memet Fuat'ın ilginç bir tespiti vardı, sıraladığı övgülerin arasında dağınıklığından ötürü Sait Faik'in günümüzde şansının pek olmayacağını söylemişti, gerçekten öyle mi? Sait Faik'e oy verenler hangi saiklerle verdiler oylarını, merak ettim. Yaşamın özünü taşıyan öyküler? Sait Faik'in etkilediği üstatlardan etkilenmek? Sait Faik'in kitaplarının görece ucuzluğu bu konuda ne kadar etkili örneğin, günümüzde Zweig'a gösterilen ilginin bir benzeri mi var yıllardır? Kanondan ayrı düşmeme kaygısı bu tür sorgulamalarda ne kadar etkili? Beğeni, kalite ölçütü? On yazarın adını verdim, kimi günümüzün öykücülüğüne farklı bir hava getiren, kimi adı mutlaka anılması gereken yazarlardı. Hiçbirinin adı yoktu listelerde, oysa Halikarnas Balıkçısı olmalıydı, daha pek çok yazar olmalıydı. Neye göre, bana göre, bu yüzden elim yerli yazarlara gitmiyor sanırım, yayınevine baktığım zaman aşağı yukarı neyle karşılaşacağımı biliyorum, referansları biliyorum, yani yazarların hangi atölyelerden çıktığını bir iki öykü okuyarak söyleyebileceğiz neredeyse. Parks'ın da değindiği bir durum, öğrencilerinin öykülerinin iki grupta toplanabilecek kadar aynılaştığını söylüyor bir makalede. Kısırlık. Ödüllerin anlamına değiniyor, Nobel jürisindekilerin iş yükü sağlıklı bir değerlendirmeyi imkansız kılıyorsa ödüller aslında neyi gösteriyor? Türkiye'deki ödüllerin durumunun içler acısı olması şaşırtıcı değil, sermayenin güçlenmesini sağlamaktan başka bir işe yaramıyor bu tür ödüller, Anglo-Amerikan kültürünün güdümü de başka bir mesele, Parks'ın konuştuğu genç bir yazar, metninin kolay çevrilebilmesi için yerellikten olabildiğince uzak durduğunu söylemiş mesela. Kolay çevrilebilir metinler yazmaya özen gösterdiklerini söyleyen yazarlar, şairler bizde de var, yine Memet Fuat eleştirmişti bir iki yerde. Küreselleşme tek tipleşmeye doğru götürüyor, hoş değil, Yücel Balku'nun metinleri tadında başka bir şey okuyamama düşüncesi korkutuyor beni. Akademiyi de eleştiriyor Parks, direkt alıntılayayım: "Bayatlamış jargonu ve edebiyat araştırmalarını kültür tarihi çalışmalarıyla karıştırma eğilimi yeterli zaten. Şu ya da bu eğitmenlik sözleşmesinin bahşedilmesi dışında herhangi bir amacı olmayan yüz binlerce akademik makalenin üretilmesi akıl alır gibi değil; ne çok çaba, ne az macera." (s. 11) Geoff Dyer'ın "halka oluşturup dünyaya sırtlarını dönen, birbirlerini boşaltan otuzbirciler" dediği akademisyenlerin eleştiriye yönelmemesine inceden giydirse de Dyer kadar haşin değil, kendisi de akademisyen olduğundan belki. Parks'ın eleştirdiği sistemlere uyum sağladığını söyleyebiliriz, içeriden okuyor ve çarpıklıkları dile getiriyor. Yazarların mektuplarına saçılan onca paradan bahsettikten sonra tavan arasındaki kutuların arasında sayısız gümüşçünle çürüyen çalışmalarından bahsetmesi başka nasıl anlaşılabilir? İleride para kazanacak o belgelerden, terekesi değerli olacak. Maddi kaygıların edebiyatı nasıl etkileyebileceği üzerine düşünürken tehlikeli bir sonuca ışık tutuyor Parks, getirisi yüzünden yazdıklarımız değişebilir mi? Daha doğrusu şöyle, para veya ün kazanmak için edebi yönelimlerimizi bilinçli olarak değiştirip daha yavan, bayat şeyler yazmaya başlayabilir miyiz? Günümüzde pek çok yerli yazar bu yüzden eleştirilmiyor mu? Piyasanın edebiyatı, edebiyatın piyasayı belirlediğini Eagleton formülleştirerek anlatıyor, bir anlamda geleceğin sanatının yapısını açıklıyordu ama böylesi spesifik değişimlere, örneklere değinmiyordu, Parks kafa patlatılacak pek çok sorundan bahsediyor. Mail yazışmalarını satan bir yazar başka bir adres kullanmaya başlarsa ne olacak, bunu gizlice yaparsa? Bir gün basılacağı umuduyla iletişmek neleri götürecek iletişimden? Naipaul Taklitçiler'de -kitabın adı da iyiymiş şimdi, düşününce- bu umutla yazışan iki arkadaştan bahseder, anlatının sonunda bu tür bir iletişimin yarattığı kopuklukları, faciayı görürüz, şablonlarla yazmaya başlayan yazarın kaybettiklerini, kendi kaybımızı nasıl görürüz? "Sıkıcı Yeni Küresel Roman" başlıklı ve diğer pek çok yazısında bu meseleyi ele alıyor Parks, Latincenin hükümranlığından kurtulan yerel dillerin yükselişinden sonra sürecin baştan yaşandığından bahsediyor. "Yaşadığım ülke olan İtalya'da bir yazarın ancak New York'ta basılınca başarıya ulaştığı düşünülüyor." (s. 41) Bunun bir sınırı var mı? Gerçekten neden yazıyoruz? Kültürel ögeler, "dil virtüözlüğü" çeviri için engelse, başarı bir metnin İngilizceye çevrilmesinde aranıyorsa Hulki Aktunç'un başarısız olduğunu söylemek doğru mu? Bir şeyin açlığı her şeyi yabancılaştırıyor, korkunç. Parks, değişim programıyla gelen öğrencilerin dünya edebiyatını iyi bildiklerini söyledikten sonra ekliyor: "Bu okumalar ne kadar heyecanlı olsa da hiçbiri onlar için özellikle yararlı değil. Örneğin Pamuk güçlü bir mekân duygusu sunabilir, ama bu mekân duygusu giderek daha belirgin biçimde Türkiyelilerin kendilerinden çok Türkiye dışındakilere yönelik; genç İngiliz yazar yabancı bir kitleye İngiltere'den mi bahsedecek? (...) Günümüz Avrupası'nda içinde yaşadığımız toplumla ilgili giderek daha az şey okuyoruz. Kendilerine ait olduğunu hissedebilecekleri bir ses, yazdıklarını bir gereklilik ve yoğunluk duygusuyla doldurabilecek bir üslup bulmak için çabalayan genç yazarlara yardımcı olurken, edebiyat külliyatının ne olduğunu ya da vaktiyle ne olduğunu ve ne işe yaradığını hatırlıyorum." (s. 86) Pamuk'u en son yedi yıl önce okudum sanırım, sonrasında kurmacalarını takip etmedim, kurgularında kendime dair bir şey bulamadığım için muhtemelen. Kurguyu ciddiyetle oynanan bir oyun olarak tanımlamıştı Sedat Demir, Pamuk aşırı ciddi olduğu için de takip etmek istemedim sanırım. Parks da Franzen için benzer şeyleri düşünüyor, bir kültürün sayım döküm işlemlerinin arasında hikâyeyi bulmakta zorlandığını söylüyor bir yerde, bulsa da her anlatı ögesi hesaplı kitaplı, kusursuzluğa ulaştıran bir formüle sadık kalınmış gibi, bu durumda olmuyor yani, okunmuyor, gitmiyor. Temayüle uyduğu ölçüde kendi kuşağımdan da pek umudum yok. Sütçü'deki esas kız gibi 20. yüzyılın bu tarafından bir şey okumamak mı lazım, düşünüyorum. Tek tük istisnalara rastlamak onca zahmete değmiyor.
Parks birkaç bölüme dağıttığı yazılarında pek çok konuyu irdeliyor, birkaçına değinip bitireyim. İlkinde öykülere ihtiyaç duyup duymadığımızı sorguluyor. Bir Budist için meditasyon, Pascal için odada tek başına oturabilmek yeterli, o halde öyküler bir tür yoğunlaşamama ödünü olarak ortaya çıkıyor belki, okuyup bir nevi telafi, teselli duygusunu yakalamaya çalışıyoruz. Parks ilginç ve karmaşık romanlara bayıldığını ama onları ihtiyacı olmadığını söyleyerek noktayı koyuyor. Kitapları neden bitirmemiz gerektiğine dair başka bir yazıda bir anlatının son erdiği noktanın yazar tarafından da belirlenebileceği söyleniyor. King'in bu konuyla ilgili bir girişimi vardı, hangi metni olduğunu hatırlamıyorum ama bir noktada anlatıyı keserek okurun ilk sondan memnun olması durumunda devamını okumak, ikinci sona ulaşmak istemeyebileceğini işaret etmesi hoştu. Kısacası bir anlatı, bittiğini hissettiğimiz noktada biter, geri kalanını okumak zorunda değiliz, eğer metnin ve yazarın niyetini görmezden gelecek kadar keyfimize düşkünsek tabii. Ben tamamını okuyorum açıkçası, hiçbir iyi metin için de farklı bir son kurgulamadım sanırım, bu bağlamda. Pennac'ın on maddelik okur hakları listesi her daim geçerli elbet.
Çok zengin, muazzam bir metin, değindiği konuların onda birine değinmedim yukarıda. Bu kitabı okumak çok keyifli. Bizde Cem Akaş'ın Zibaldone 2 nam metni benzer bir keyif sunuyor, meraklısı bakabilir.
Yanıtla
3
4
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kanını Satan Adam
Kancılık ekmek ve sömürü kapısı, Metin Akpınar'ın canlandırdığı karakteri hatırlayınca yoksul kesimin üzerinden servet yapan sülüklerin ne çok olduğunu hatırlıyorum, üstelik kanın metalığı da ayrıca tüyler ürpertici. Açlıktan kurtulmak için kanını satmak zorunda kalan insanların çaresizliği işin bir başka boyutu, Hua çiğ, kaba bir gerçekçiliğe kapılmadan bir iki vaka üzerinden bu çaresizliği kuvvetli bir şekilde vurguluyor. Mesele Xu Saungan'ın önce keyfî, sonra zorunlu olarak kanını satmasıyla biçimlenmiyor bir tek, yaklaşık kırk yıla yayılan bir zaman aralığında Çin'in yaşadığı değişimlerle de oluşuyor. Kültür Devrimi'nin öncesi ve sonrası Xu Saungan'ın ve ailesinin yaşadıklarıyla gözler önüne seriliyor, yaşadıkları onca felakete rağmen Nuh'un gemisine binmeyi başarmış gibiler, bunda Saungan'ın payı büyük. Ne yapıyor, kanını satıyor, Çin kültüründe ayıp bir şey olarak görülen kan satmanın -kan=atalar denklemi- yaşamak ve yaşatmak için zorunlu hale gelmesi, değişen ekonomik ve toplumsal yapıların kültürü, geleneği etkileme biçimlerini, bireyde ortaya çıkan iç çatışmaları, ikilemleri başarılı bir şekilde ortaya koyuyor. Yu Hua'nın başarısı tabii, Mo Yan'la birlikte Çin'in yaşayan en büyük yazarlarından biri olarak görülüyor Hua, yine Jaguar'ın bastığı Yaşamak adlı metni sinemaya uyarlanıp Cannes'da büyük ödülü kazanınca -gerçi filmle metin arasında büyük fark varmış, bilmiyorum, okumadım ve izlemedim- dünya çapında bir ün kazanıyor Hua, ülkesinde hem film hem kitap yasaklanıyor. Kanını Satan Adam da Mao döneminin sağlam bir eleştirisini içeriyor ama yasaklanmamış sanırım. Sinemaya da uyarlanmış, bugünlük film rızkımız çıktı.
Genç Sanguan şehirdeki ipek fabrikasında çalışıyor, ipek böceği kozası dağıtımından sorumlu. Dedesini ziyaret etmek amacıyla köyüne gidiyor bir gün, dede bunadığı için torununu oğlu sanıyor ve kan satıp satmadığını soruyor, Sanguan'ın bu işlerle ilgisi yok, henüz. Bunak dededen ailenin geçmişini de öğreniyoruz biraz, sonlara doğru Sanguan da özetleyecek bir yerde. Dört kardeşler, Sanguan'ın babası şehirde Altın Çiçek nam bir kıza vurulmuş ama dede evlenmelerine izin vermiyor, üç abinin evlenmesi lazım önce. Tabii olmuş bitmiş şeyler bunlar, Sanguan çoktan doğmuş, annesiyle babası ölmüş, bir başına yaşamaya çalışıyor. Neyse, Sanguan ailede kendisine arka çıkan tek amcasını da ziyaret ediyor, diğerlerinin bahsi pek az geçiyor. Dedikodulardan öğrendiği kadarıyla bu kan satma işi kız alıp verme olaylarını da doğrudan etkilemeye başlamış, kanını satmayan birinde sağlık problemi olduğunu düşünen bir aile, kızlarını bu adamdan ayırarak nişanı bozuyor. Hayatta kalmanın garantisi olarak kan satmaktan başka çıkar yol göremiyor insanlar, bu yüzden gelenekler, inançlar yavaş yavaş bir kenara bırakılıyor. Sağlam para var kan işinde, 400 ml. kan için otuz beş yuan veriliyor, altı ay tarlada çalışılsa bu kadar kazanılmıyor, öylesi bir meblağ. Sonlara doğru Sanguan kendisini gemilerine alan iki denizciyi de kan satmaya ikna ederek adamların işlerini bırakmasına, kan satarak geçinmelerine yol açıyor mesela, ilginç. Kan grubu "0" tabii, bunun da etkisi var. İlk satışını o gün yapıyor, köyden iki adamla birlikte hastaneye gidiyor ve raconu öğreniyor. Kan vermeden önce canavar gibi su içilecek, böylece kan miktarı artacak. Mesaneyi patlatmayacak kadar içmeli, bu yüzden ölümden dönenlerin hikâyelerini anlatıyor diğer ikisi. Sonra kan alma biriminin başındaki Li'yle iyi geçinilecek, gerekirse hediye götürülecek, rüşvetsiz dönmüyor işler. Li'nin kadın iç çamaşırı giydiğini görüyorlar mesela, kanını satmak için adamla yatan bir kadının iç çamaşırını yanlışlıkla giydiğini düşünüp sırıtıyorlar. İşte, adamın gönlü hoş tutulduktan sonra kan verilecek, para alınacak ve restorana gidilecek hemen, kızarmış domuz ciğeri yenecek ve iki kâse sarı pirinç likörü içilecek, kaybedilen kanın yerine gelmesi için. Ritüel gibi bir şey bu, anlatının en sonunda bir tören mahiyetine büründüğünü de göreceğiz.
İlk satışla birlikte Sanguan'ın yavaş yavaş kaşınmaya başladığını görüyoruz, hemen evlenmek istiyor. Hemen. Lin Fenfang'ı beğeniyor, fabrikadan iş arkadaşı. Flört ediyorlar arada ama olmuyor o iş, Sanguan hemen Xu Yulan'a dönüyor. Çok güzel bir kadın Yulan, "Kızarmış Börek Güzeli" olarak biliniyor, işi her gün börek kızartmak. Talibi var Yulan'ın, He Xiaoyong nam bir adam hemen her gün Yulan'ın babasını ziyaret ediyor, birlikte içiyorlar, muhabbet ediyorlar, iş olacağına varacakken Sanguan araya giriyor, soyadları aynı olduğu için babayı ikna ediyor, soy sürecek çünkü. Evleniyorlar, Yulan regl olduğu zaman hiçbir iş yapmayacağını söyleyerek baştan anlaşıyor adamla. Üç çocukları oluyor, üçü de erkek. Yile, Erle ve Sanle. Sondan ikisi babalarına benziyorlar ama zaman geçtikçe Yile'nin Xiaoyong'a benzediği kulaktan kulağa yayılıyor. Olay çıkıyor tabii, Yulan ağlayarak anlatıyor, Xiaoyong bir gün sıkıştırmış kadını, sonuç ortada. Sanguan deliriyor, çocuğu istemiyor önce, babasının evine gitmesini istiyor ama Xiaoyong da evlenmiş, iki kızı olmuş, oğlunu küfürler ederek kovuyor. Herkes için ağır bir travma, Sanguan ortalama erkek davranışları gösteriyor, çocukla ilgilenmiyor bir süre, üstelik gidip Fenfang'la sevişiyor. Yediği herzenin cezası olarak ikinci kez kan satıyor, parasıyla bir sürü erzak alıp Fenfang'ın evine yolluyor. Kadının eşi çıkıyor ortaya, erzakları toplayıp Sanguan'ın evine yığıyor, Yulan'a da olanı biteni anlatıyor. Ailede buna benzer bir dünya kriz çıkıyor, örneğin Yile bir çocuğun kafasını yarıyor, hastane masraflarının kimin ödeyeceğine dair yine kavga, gürültü. Üçüncüye kan veriyor Sanguan, elalemin dedikodusunu da sineye çekip ödüyor parayı. Evlerine haciz geldikten, Yulan'la birlikte bomboş evde yere oturup ağladıktan sonra. Başlarda daha çok ailevi problemler var, doğrudan sosyal ilişkilerle ilgili, sonra sonra siyasi hava değiştikçe daha büyük problemler çıkıyor ortaya. Siyasi gelişmeleri Sanguan'dan dinliyoruz, neler olup bittiğinden pek bir şey anlamayan Yulan'a mevzuları anlatıyor, iyi teknik. 1958'den sonra hayat iyice zorlaşmaya başlıyor, milyonlarca insanın ölümüne neden olan kıtlık bizimkilerin küçük şehrini de vuruyor, açlıktan ölmemek için ne bulurlarsa yiyecek duruma düşüyorlar, sonra tekrar kanını satıyor Sanguan, çocuklarının ve eşinin hayatını kurtarıyor. Fabrikalar kapatılıyor, lokantalar kapanıyor, yemek yedikten sonra uykuya dalıyor herkes, hareket edip acıkmamak için. Sanguan'ın ağzıyla yemek pişirdiği, herkesi hayal kurarak doyurduğu bir bölüm var, trajikomik.
Zaman geçiyor, çocuklar büyüyor, rejimin yeni uygulamaları aileyi iyice parçalıyor. Sadakatsizlik eden kadınlara uygulanan cezalardan Yulan da payını alıyor, bir gün yerel yönetimce evinden alınıp açık alanda "ayıplanmaya" götürülüyor, Xiaoyong'la yaşadıklarını birileri fısıldamış belli ki. Saçları kesiliyor, üzerinde hakaretler yazan, taşımak zorunda olduğu bir tabelayı boynuna asarak dolaşmak zorunda kalıyor, günlerce üstelik. Bunu da atlatıyorlar ama Yile'nin başına gelenler son radde olsa gerek. Yile uzaklarda bir köye gönderiliyor, iktidara göre okumuş çocuklar köy yaşamını, köydeki emeği öğrenmeli. Çok yoruluyor Yile, bir zaman evine dönüp dinleniyor ama Yulan ve Sanguan çocuğu hemen geri yolluyorlar, amiri kızıp işine taş koyabilir yoksa. Çocuk gidiyor, iyice hastalanıyor, kardeşi Erle bir gün ziyarete gelince abisini ölüm döşeğinde buluyor. Karda kışta kilometrelerce sırtında taşıyor çocuğu, gemiye biniyorlar, sabaha karşı eve vardıklarında hastalık iyice ilerlemiş oluyor, tedavi Şangay'da. Erle'nin şefi için de kanını satıp mükellef bir sofra kuran Sanguan'ın pek parası yok, sağdan soldan topladığı parayı Yulan'a verip önden yolluyor ikisini, kendisi yolda kanını sata sata Şangay'a varmak üzere yola çıkıyor. Dehşet verici bir yolculuk. Ölümden dönmeler, başkasının kanını satmalar, bir dünya şey oluyor, nihayetinde Şangay'a, sevdiklerinin yanına varıyor Sanguan, yırtıyor.
Son bölümlerde çocuklar iş güç peşinde koşuyorlar artık, kendi ailelerini kurmuşlar, durumlar düzelmiş, herkesin keyfi yerinde. Altmışındaki Sanguan geride kalan kırk yılını düşünüp ilk kez kendisi için kanını satmak istiyor, kendinden başka herkes için bir şeyler yaptıktan sonra yaşamını renklendirmek istiyor ama çok yaşlı artık, kanını satın almıyorlar. Kriz geçiriyor, sokakta ağlamaya başlıyor, ailesinin yardımıyla sakinleşiyor ve Yulan'la birlikte lokantaya gidiyorlar. Yediği içtiği belli, kan vermemesine rağmen ziyafet çekiyor, kendisi için yaptığı yapacağı bir tek bu.
Kırk yılda insanlar değişiyorlar, ölüyorlar, yaşam devam ediyor. Olayların çoğu unutulmuş olsa da olayların hissettirdikleri unutulmuyor, koca bir burukluk kalıyor geriye. Hua'nın bu metni şahane, yakın geçmişin Çin'i var, çıkar yol bulmaya çabalayan insanlar var, bir dünya şey var, tavsiye ediyorum ki okunsun.
Yanıtla
12
25
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yahudiler Yollarda
Yahudilerin özel bilgilere ve tedavi edici güçlere sahip olduklarına inanılırmış, Şeytan'la anlaşma yaptıklarına dair genel kanı yardım gerektiği zaman unutulurmuş belli ki. Hıristiyanların birbirlerini arbaletlerle vurmaları dinen sakıncalı olduğu için paralı asker olan Yahudiler arbalet birliklerinde görevlendirilirmiş, böylece problemin çözülmesinin yanında Yahudi düşmanlığı da körüklenirmiş. İspanya'da ve Portekiz'de Yahudilerden alınan vergilerin Yahudilerin mallarına el konmasının getireceği kazancın yanında devede kulak kalacağını gören krallar yanlarında çalışan nüfuzlu olanlarının ricalarına kulak tıkayarak koca cemaatleri saatler içinde göç etmeye zorlamış, Yahudiler taşınmaz mallarını onda bir fiyatına sattılarsa iyiymiş, üstelik gemilere binenler soyulmuş, salgın hastalıktan veya açlıktan ölmüş, çok azı sağ kalabilmiş. Kara yoluyla göçenler aramalara takılmışlar, yine soyulmuşlar, öldürülmüşler. Önce Mısır'ın, sonra Babillilerin korkusuyla yaşayan Yahudiler en büyük darbeyi Roma'dan yemişler, pagan Roma'nın zorbalığından sonra Yeni Ahit'in önceki dini geçersiz kılması savıyla hareket eden Hıristiyan Roma'nın zulmüne maruz kalmışlar. Augustinus'un Hıristiyan bakış açısıyla Yahudileri savunması yaklaşık bin yıl kadar ertelemiş katliamları, sonrası facia. Simon Schama'nın Yahudilerin Tarihi nam metni "kırmak ile kırılmayan" insanları pek güzel anlatıyor, bunun yanında iki kurmaca metin Doğulu Yahudilerin mücadelelerine odaklandığı için değerli. Joseph Roth'un Eyüp'ü Çarlık Rusya'sından New York'a uzanan, mitik bir hikâyedeki dillere destan sabrı geçtiğimiz yüzyılın kanlı ortamında canlandıran bir karakteri anlatıyor, ailesini kurtarmak için yapmadığı şey kalmayan Mendel Singer'i. Pierre Pachet'in Babamın Özyaşamöyküsü adlı, ilginç bir anlatım tekniğine sahip metni de Aşkenaz Yahudilerinin Ukrayna civarından sürgün edilmelerinin hikâyesini etkileyici bir şekilde anlatır, yanlarına hemen hemen hiçbir şey alamayan insanların bitmek bilmeyen yolculukları acılarla doludur. Son durak çoğu Yahudi için ABD'dir, pek azı okyanusu geçerek yeni topraklarda cenneti bulabilir. Roth bu insanların yolculuklarını, Avrupa'daki ikametlerini, yaşamlarını anlattığı bu metinde Yahudilerin maruz kaldıkları eziyetleri bütün gerçekliğiyle anlatıyor. Bir yayın organı için makale şeklinde yazdığı yazılar bir araya getirilmiş, binlerce yıllık göçün II. Dünya Savaşı öncesindeki halini görebiliyoruz. Kendisi de Yahudi bir aileden gelen Roth için bir ödevmiş gibi gözüküyor bu yazıları yazmak, "Önsöz"de kitabın sadece Batı Avrupa insanına veya tarafsızlara yazılmadığını söylüyor, Yahudilerin kaderi bütün insanlığın kaderi olduğu için insanlığa yazılmış. Biraz dağınık, titizlikle yazılmamış bir kitap olsa da amacını yerine getiriyor.
Doğulu Yahudiler için Batı özgürlük demek, Almanya hâlâ Goethe'nin ve Schiller'in ülkesi mesela. "Okuyup öğrenmeyi seven her Yahudi genci onları gamalı haç âşığı Alman lise öğrencisinden daha iyi tanır." (s. 9) Doğulu Yahudinin yaşadığı yer kent veya köy değildir, yıkılmak üzere olan evler veya harap sokaklardır. Hıristiyan komşusunun tehdidi altındadır, her an iftiraya uğrayabilir, bebeklere işkence yaptığı veya İsa'ya küfrettiği söylenerek yargılanabilir, öldürülebilir. Yaşamak için dilenir veya seyyar satıcılık yapar, Batı Avrupa'da ve ABD'de başarılı olmuş Yahudileri, örneğin Rothschild'ı överken kapıdan kapıya gezip türlü hakaretlere maruz kalmak zorundadır. Batı'ya göçmeyip zengin olmuş Yahudilere biraz imrenerek baksa da içinde kötülük yoktur, zengin Yahudi elinden geldiğince fakire yardımcı olur, problemler topluluk içinde çözülmeye çalışılır. Özellikle Batı'da yaygındır bu yardımlaşma işleri, zanaatkâr olanlara borç verilir, dükkân açmaları sağlanır, böylece bağlar güçlenir. Yahudi ulus devleti hakkında konuşmalar giderek yaygınlaşır, vatansız hisseden bütün Yahudiler bu devletin hayaliyle yaşar. "Doğu Avrupa Yahudileri'nin hiçbir yerde vatanı yoktur, fakat hemen hemen her mezarlıkta mezarları vardır." (s. 14) Batı'da "verimli olmayan Doğulu göçmenler" olarak bilinirler, pek bir işe yaramadıkları söylenir ve hor görülürler, oysa Batı'nın gereksinimlerinin önemli bir kısmı Yahudilerce karşılanır. Batılılaşmış Yahudilerin vatan dertleri olmadığı için rahattırlar, belki de bu yüzden günümüzde de Aşkenaz Yahudilerinin itibarları biraz daha yüksektir, zira her zorluğu yaşadıktan sonra İsrail'in kurulmasında ve varlığını sürdürmesinde önemli roller üstlenmişlerdir, vatansızlığın acısını bir daha tatmamak için. Batı'da önemli görevlere getirilen azınlık temsilcilerinin azınlıkları bir anlamda dizginlediği düşünülebilir, oysa Yahudiler için böyle bir durum söz konusu değildir, onlar hep kaybederler, kralların sağ kolu bile olabilirler, devlet yönetimine sayısız faydaları dokunabilir ama en küçük bir isyanda canlarından olurlar. Yahudiler Batı'nın harcanabilir kahramanlarıdır Roth'a göre, bu yüzden Filistin'de doğan ulusalcılık oldukça anlamlıdır. "Arapların özgürlüklerini yitirecek olması korkusu ne kadar doğruysa, Yahudi'nin de onlara iyi komşu olmak isteğini anlamak gerekir. Fakat genç Yahudilerin Filistin'e göçüne bir 'Yahudi Haçlı Seferi' gözüyle bakmak zorundayız, çünkü onlar ne yazık ki kurşun da sıktılar." (s. 20) Vergi ödedikleri, yaşadıkları ülkelerde gerekirse ülke uğruna ölmeleri bekleniyor, bu zor durumda Siyonizm "gerçekten tek çıkar yol" Roth'a göre. Bu yolda Batılılaşmış Yahudilerin pek yardımı bulunmayacak gibi gözüküyor, onlar kötü alışkanlıkların esiri oldular, "Tapınak Yahudileri" haline geldiler. Kınıyor onları Roth.
"Küçük bir Yahudi kenti" bölümünde topluluğun yaşam koşulları, ilişkileri ve inançları ayrıntılı bir şekilde ele alınıyor. Aşkenaz ve Sefarad Yahudileri aynı içerikli duada değişik metinleri kullanıyorlar, farklı mezhepler olmasa da farklı gruplar mevcut, pratikleri farklı. Bin yıl kadar önce, aralarında binlerce kilometre olan iki Yahudi grubun iletişim kurması bir araya gelmelerini sağlasaydı büyük farklar doğmazdı herhalde. Yahudiler için söz, sözcük kutsal olduğu için hiçbir metni yok etmiyorlar, en fazla gömüyorlar veya bir mağaraya bırakıyorlar. Kahire'de keşfedilen bir yığın mektubun teki oldukça ilginç, Cordoba'dan Yahudi Hazaristan'a yollanan mektup Hazarların hasretle beklenen Yahudi devletini kurduğu inancını taşıyor, eğer gerçekten böyle bir devlet varsa İspanya'da ve Kuzey Afrika'da tehlike altındaki Yahudiler için kurtuluş umudu olabilir. Olamıyor tabii, Hazarlar akınlara karşı duramayacak kadar zayıflamış, üstelik mesafe aşılacak gibi değil. Yine de böyle bir girişim ne kadar çaresiz olduklarını ve bu çaresizliğe rağmen umutlarını kaybetmediklerini göstermesi açısından önemli. Neyse, kentte sakalını kesmiş bir Yahudi aşırı dincilerin alaylarına hedef olabiliyor, ırkın karakteristik görünümü için sakal şart. Hahamlar genellikle bolluk içinde yaşıyorlar, üzerlerinde pahalı giysiler ve evlerinde hizmetçiler var, Roth için kabul edilebilir değiller. Emekçi kesimin proleterleşmemesini muhafazakârlığa bağlıyor Roth, Yahudiler "fakir halkın" dışında kalmak istedikleri için olabildiğince "hali vakti yerinde" izlenimi yaratmaya çalışıyorlar, bu yüzden sınıf mücadelesine katkı sağlamıyor çoğu, bunun yanında hepsi yaşadıkları ülkelerin sosyalist veya komünist partilerine üye. Bu aslında çok eski bir tartışmayı akla getiriyor, Yahudiliğe halel gelmemesi için yapılacak son şey intihar etmekti ve Yahudiler dinlerini zorla değiştirmek yerine ailelerini katlettikten sonra intihar ediyorlardı. Meymun kutsal kitaplardan alıntılarla yaşamın daha değerli olduğunu anlattıktan sonra her şarta uyum sağlamanın gerekliliği kabul gördü, böylece yaşamlarını sürdürmek isteyen Yahudiler gerekince din değiştirdiler ama asıl inançlarını sürdürdüler, hatta bu yüzden İspanya'da engizisyon din değiştirenlerin inancından şüphelenerek adeta katliam yaptı. Bir partiye üye olmak bunların yanında son derece makul görünüyor ki bunun bile yetmediği zamanlar yaşandı.
Sonraki bölümlerde farklı ülkelerde yer alan Yahudi mahalleleri anlatılıyor, Viyana'dan New York'a pek çok şehirdeki mahallelere dair izlenimler çok renkli, bir o kadar da sıkıntılı. Yahudilerin sabırları bürokratik engellerle sınanıyor resmen, vatandaşlık başvurusu için sayısız belge istenmesi, bazı belgelerin prosedürler yüzünden elde edilememesi, bir dünya dert. Bir şekilde yollarını buluyorlar yine, nüfuzlu bir Yahudi yardımcı oluyor veya rüşvet yediriyorlar, sıradan bir Avrupalı için hızlıca yapılabilecek işlemleri yaptırmak için durmadan para harcamak zorundalar. Harcıyorlar, yaşamak için ellerinden geleni yapıyorlar.
1927'de basılmış bu kitap, dönemin dünyasını detaylı bir şekilde anlatıyor, hoş. Yahudiler yollarda işte, asırlardır.
Son olarak korkunç yazım hatalarından bahsedeyim, düzeltiden geçmemiş bu metin. Bir sayfada altı hataya rastlayabiliyorsunuz, ben bir noktadan sonra hataları yuvarlak içine almayı bıraktım. Takıntılıyım, sinirim bozuldu. Ne diyeyim, bana yollayın metni, ben kontrol edeyim bari, hak ettiği bu değil çünkü.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Deliliğin Dağlarında
Lovecraft'ın Cthulhu Mitosu hikâyelerinden biri, en uzunlarından. Eskiler'in dünyaya gelişleri, Mi-Go'lar, Cthulhu'nun müritleri falan derken ortalık curcuna. Malzeme bol; insanoğlundan önce milyarlık bir boşluk var. Karanlık çağlar. Bir belgesel vardı, adını unuttum, insanlar bir anda ortadan kaybolsa dünya insansız zamanlardaki haline kaç yılda döner konulu.
İnsan kozmik sonsuzluktan korkuyor ister istemez. Düşününce. Çok küçüğüz ya. Neyse, fantazyacılar için bu karanlık çağlar altın madeni. R. E. Howard, Clark Ashton Smith, tayfadan kim varsa...
Miskatonic Üniversitesi'nden 20 küsur akademisyen, Antarktika'ya araştırma yapmaya gidiyor. Zamanın birinde tropikal iklimin hüküm sürdüğü topraklara ulaşmak, fosil falan çıkarmak amaç. Bazı taşlar bulunuyor, bunun üzerine içlerinden biri üç beş kişiyle tayfadan ayrılıp başka bir yerde kazıya gidiyor. Acayip varlıklar buluyor, bunları telsizle kampa bildiriyor ve bağlantı kesiliyor. Esas adamımız, yanına birini alıp kampa gidiyor ve görüyor ki köpekler, adamlar falan deşilerek öldürülmüş. Sonra öneden de dikkatlerini çeken sıradağları aşıyorlar, kadim bir şehir keşfediyorlar. Dilleri falan tutuluyor; dünyanın en soğuk yerinde eski bir uygarlık. İniyorlar, şehre giriyorlar, yer altında keşfe çıkıyorlar ve sonra bir şeyle karşılaşıp kaçıyorlar. Bu kadar.
William Dyer anlatıcı. Miskatonic'ten bir profesör. Hikâyeyi oluşturan metni neden kaleme aldığıyla başlıyor olay. Korkunç keşiflerinden sonra Starkweather-Moore adlı, daha donanımlı bir keşif gezisini engellemek amacıyla, gazetelerde yer almamış bölümleriyle hikâyeyi bir kez daha anlatıyor. Amacının bazı araştırmacıları gezinin yapılmaması yönünde ikna etmek olduğunu söylüyor ama elinde pek kanıt da yok açıkçası, fotoğraflara inanmadıklarını söylüyor mesela. Bu da metni inandırıcılıktan uzaklaştırıyor açıkçası, Dyer'ın çabaları bu yönde olsa da. Her şeyi denemeden pes etmek istemiyor açıkçası, bir de olayın psikolojik yıkımından kurtulmayı amaçlamış olabilir. Kimseye tam olarak anlatılmamış bir hikâye var elde, bu hikâye Dünya'nın ve evrenin tarihiyle ilgili ve bunu bilen iki kişi var sadece.

Cthulhu Mitosu, birbirinden bağımsız hikâyelerden oluşsa da haliyle ortak bazı mevzular var. Olaylar, karakterler. Buradaki karakterlere başka hikâyelerde tekrar rastlayacağız. Bazen sadece isimleri geçecek. Tam tersi de geçerli; mesela gezinin düzenlenmesini sağlayan bir sponsor var: Nathaniel Derby Pickman Vakfı. Pickman soyadıyla sıkça karşılaşacağız, eğer külliyatı okursak. Neyse, başlarda uzun bir yolculuk safhası var. İncelikle anlatılmış. Kutba ulaşınca kampın kurulumu, uçakların inşası (aslında parça parça uçaklar) ve Lake'in bulunan fosilleri incelemesi geliyor. Lake'e göre bu fosiller ileri derecede evrimleşmiş, bilinen hiçbir sınıfa girmeyen bir canlıya ait. Takımdan ayrılıp araştırmaya yollanmasına yol açan şey bu fosiller. Bir diğer olay da dağların tepelerindeki düzgün geometrik şekiller. Dyer önce serap olduklarını düşünüyor, yakından baktığında kadim bir dünyaya açılan kapılar olduklarını düşünüyor. Şunu da söyleyeyim, metin bir bilim adamının diliyle yazılmamış. Necronomicon'lar falan havalarda uçuşuyor, isteri krizine ramak kalmış sanki. Psikolojisini, fikirlerini şekillendiren bir ortamın getirisini metne döküyor Dyer; bir bilim insanı olarak elinden gelen her şeyi yapmış ve son bir çaba gösteriyor. İnandırıcılığı yok edici bir şekilde.
Kısa keseceğim; Lake, bilinen yaşamdan çok daha öncesinde de dünyada yaşam formları olduğunu belirliyor. Sonra o yolculuk, Eskiler'in bedenlerini bulması ve Eskiler'in çözülmesiyle birlikte ayvayı yemesi. Dyer ve Danforth'ın kadim şehirdeki yolculukları, kabartmalardan Eskiler, Cthulhu'nun müritleri ve Mi-Go'lar hakkında öğrendikleri, kaçış... Tembel olmasam alayına girerim ama cık.
Lovecraft canımızdır. Okuyalım. Evet.
Yanıtla
7
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sütçü
Goodreads'te tek bir yorum vardı bir zaman, Yonca İnce'nin: "İçim şişti yeminle!" Güldüm, öyle gerçekten, iç şişirici. Bunda açıklayıcı anlatımın sürekli kullanımı etkili, bütün anlatı bir şeylerin açıklanmasıyla dolu. Diyelim ki anlatıcı on olay anlatıyor, bu on olayın arka planı, ötesi, berisi, şusu busu derken aşırı yavaş bir akım çıkıyor ortaya. Arka planda başka olaylar, başka olayların açıklaması, nedenler, sonuçlar, diyalogların arasına giren değerlendirmeler ağır ilerleyen bir çizgi tutturuyor. Zaman çizgisinde geriye dönüşler, gelecekteki olaylara değinmeler ayrı bir dikkat isterken haliyle böyle bir teknik kullanılınca yoruluyor okur, mücadeleye girmiş gibi hissediyor ki İrlanda'nın oldukça kapalı, siyasi atmosferinden ötürü nefes almaya müsaade etmeyen ortamında yaşamak da tıpkı böylesi bir mücadeleyi andırıyor, bu açıdan anlatıcı kızın yaşadığı bunaltıyı anlatım biçimiyle denkleyebiliriz, iyi buluş ya da gerçekten kötü teknik ama ben oyumu birinciden yana kullanacağım.
Anlatı boyunca çok sayıda insan çıkıyor karşımıza, sadece birinin adını öğreniyoruz, o da bir mektupta adı yazdığı için. Geri kalan herkesin bir lakabı veya anlatıcıyla ilişkisinden yola çıkılarak konan bir adı var. Bilmemkim McBilmemkim'in anlatıcının göğsüne silah dayadığı gün aynı zamanda Sütçü'nün vurulduğu günmüş örneğin, bu isimlerle sıklıkla karşılaşacağız, bahsedilen iki olaylaysa anlatının sonuna kadar karşılaşmayacağız, anlatıcı yaşamındaki birkaç meseleye değinerek ilerleyecek. Sütçü'yle münasebeti başlangıç noktası. Adam retçi, devlete, "öbür taraf"a, "denizin ötesindeki ülke"ye muhalif, anlaşıldığı kadarıyla retçilerin has adamlarından. Aslında sütçü değil, soyadı "Milkman" olduğu için öyle anılıyor. Kızın peşine takılıyor bir de, en olmadık yerlerde kızın karşısına çıkarak aracına davet ediyor, konuşmaya çalışıyor ama üstelemiyor, ortadan kayboluyor hemen. Kızın hangi kurslara gittiğini, hangi saatte nerede olduğunu, kısacası her şeyini biliyor, zaten küçük bir muhit. Belki-sevgilisini de biliyor üstelik, çocuğun öldürülebileceği korkusunu yayıyor. Bu baskıcı ortamın ilk verilerini oğlanın evinde görürüz, oğlan arabalarla uğraşmaktadır, parçaları sökülen bir arabanın en kıyak parçalarından birini ele geçirmiştir. Söylenti yayılır hemen, parçanın üzerinde düşman ülkenin bayrağı vardır. Oğlan tehdit edici bir şekilde konuşan komşusunu kovar, yaşamını sürdürür ama arkadaşları yavaş yavaş uzaklaşır ondan, en sonunda paramiliterlerce dövülür. Karşı muhitte oturmaktadır üstelik, bir gün kafasından vurulmuş halde bulunması işten değildir. Herkes her an ortadan kaybolabilir, herkesin cesedi her yerde bulunabilir, sıradan bir olaydır bu. Bu yüzden aileler parçalanmıştır, anlatıcının ablalarından biri karşı taraftan biriyle evlendiği için kırbaçlanmış, muhitten kovulmuştur, bir abisi öldürülmüştür, civardaki hemen her aileden en az bir ölü çıkmıştır kısaca. Önce uyarılar yapılır, sıkıntılı davranışlar sürerse infaz gerçekleşir, üfürükten bir mahkeme insanların ölüm fermanını hemen imzalayabilir. Bir yaralanma olayında hastaneye gidilmez, zira düşman devletin kurumudur hastane. Polise hiç gidilmez, gidenler muhbir olmaları için tehdit edilirler, karşı çıksalar bile fısıltı gazetesi hızla yayılır, polise giden kim olursa olsun muhitin gözünde muhbirdir artık, kısa süre sonra öldürülecektir. Korkunç bir ortam, kadınlar için daha kötü. Anlatıcının annesi kızını kenara çekip Sütçü'nün metresi olup olmadığını sorar, kızını dinlemeden suçlamalara başlar, belli kalıpların dışında düşünemez hale gelmiştir. Cemaat aynı şekilde düşünür, davranır, alternatif seslere yer yoktur. Feminist hareket yayılır gibi olunca retçiler olaya el atıp feminist oluşumun merkezinden gelen kadını ziyaret edip bir daha muhitte dolaşmamasını söylerler, feminist dalga yedi kişiyle sınırlı kalır böylece. Belli kastlar oluşmuştur haliyle, retçiler bir sınıfken muhitte yaşayanlar potansiyel sempatizandır, en altta da marjinaller bulunur. Anlatıcı yürürken kitap okuduğu ve baskı ortamında aklını kaçırmamak amacıyla kimseyle iletişim kurmadığı için marjinal olarak görülmeye başlandığını öğrenir, bunu ilkokuldan tanıdığı retçi arkadaşı söyler, kızı uyarır hatta. Bilgi uçları hemen her olayda mevcut, bu olayınki anlatıcının arkadaşını üç kez daha görmesidir. İlki evlilik, arkadaş başka bir retçiyle evlendiği ve yakın zamanda ölümler olduğu için düğün cenaze havasında geçmiştir. İkincisi arkadaşın eşinin cenazesidir, üçüncüsü de arkadaşın cenazesidir. İnsanlar ortaya çıkıp kaybolurlar, ansız ölümler anlatıcıyı duygusuzlaştırır. Sütçü'nün etkisi de büyük tabii. Anlatıcı koşmayı sevdiği için sporcu eniştesiyle birlikte koşmak ister, tacizci olmayanla. Burns o ortamda yaşayan, marjinal olmayan ama sınırda bulunan insanlara da yer verir, enişte böyle biridir. Dobra adamdır, retçiler dokunmaz. Kadınlara karşı saygılıdır, sevilir. Anlatıcıyı da sevdiği için uyarır, yürürken kitap okuma alışkanlığı anlatıcıyı bir ucube gibi göstermektedir, zira etraftakiler kızın ne olduğunu anlamadıkları için bir süre sonra tehlikeliymiş gibi algılamaya başlarlar, anneden, enişteden, arkadaştan uyarılar gelir. Bir yandan da "klik" sesleri gelmektedir sürekli, kız hemen herkes gibi takip edilmektedir ve etrafındakilerle fotoğrafları çekilmektedir. Yanındakileri tehlikeye attığını düşünüp telaşlanır kız, sonra hissizliği çoğu telaşı gibi bu telaşını da örter, yaşam devam eder.
Zaman haritası çıkarılmalı, Burns olayları birbirinin arasına sıkıştırarak anlatıyor, hızlı geçişlerle baş döndürüyor. Sütçü'ye geçeyim ben de. Önemli biri olduğu için muhittekiler anlatıcıdan çekinmeye başlıyorlar, aslında Sütçü'yle arasında hiçbir şey yok, adam ne zaman ortaya çıksa bir an önce uzaklaşmaya bakıyor ama artık çok geç, birlikte görüldükleri an yapacak bir şey kalmamış. Kardeşleri için patates almaya gidiyor kız, dükkândaki herkes geri çekiliyor, kıza kaçamak bakışlar atıyorlar, üstelik para almıyor kasiyer. Güçlü bir toplumsal figürle birlikte olmanın etkisi. Adam öldüğü zaman bu kez tam tersi yaşanacak, insanlar intikam almak isteyecek, korkuyor anlatıcı. Belki-sevgilisiyle arası da iyi değil, birbirlerine hemen hemen hiçbir şey anlatmıyorlar, sevişip sohbet ediyorlar sadece, derinleşmeyen ilişki bir noktada kopuyor, anlatıcı zehirlendiği zaman. Adı Zehirci'ye çıkan bir kız, kendi kardeşi dahil etrafında tedirgin edici kim varsa zehirliyor, bizim kız da zehirlenip dört gün boyunca yattıktan sonra yavaştan iyileşiyor ve Zehirci'nin öldürüldüğünü öğreniyor, muhtemelen Sütçü'nün işi. Belki-sevgilisiyle telefonda tartışıyorlar, ardından belki-sevgilisinin evine gidiyor kız, çocuğun en yakın erkek arkadaşıyla aralarında bir şey olduğunu anlayıp gerisin geri çıkıyor dışarı ve çocuğu da anlatının dışında bırakıyor, biseksüel olduğunu bilmediği çocuğa kızıyor biraz da. Böyle uçlar var, bunlar daha iyi işlenebilirdi, havada kalıyorlar çoğunlukla.
Annelerle bitireyim. Çoğu aynı, sevmedikleri bir adamla evlenmişler, aşık oldukları adamlar var ama bir şekilde kavuşamamışlar, mutsuzluk gençken başlamış. 800 yıl önce başlamış aslında, o coğrafyayı cendereye alan siyasi gelişmelerden sonra. 1980'lerde özgürlük, umut, neşe namına pek bir şey yok İrlanda'da, böyle bir ortamda kadınlar silahların gölgesinde yaşamaya çalışıyorlar. Anlatıcının annesi sevmediği bir adamla evlenmiş, adamın hikâyesi acı. Ölüm döşeğindeyken çocukları ve eşi yanında, son anlarında çocukken kendisine defalarca tecavüz eden adamı ve yaşadıklarını anlatıyor. Ailesine bıraktığı miras bu, sonrasında pek de anılmıyor zaten. Annenin esas sütçüye duyduğu aşk tekrar ortaya çıkınca, bir tek o zaman. Esas sütçü marjinalliğin sınırında bir adam, muhitin en yakışıklı adamı, annelerin gençlik aşkı, öldürülmek üzereyken bütün kadınların toplanıp cinayete engel olmaları bu yüzden. Bahçesine gömülen silahları çıkarıp yola atması, öyle pisliklerin başka yere gömmeleri gerektiğini haykırması ipini çekiyor aslında, kadınlara rağmen vurulmaktan kurtulamıyor ama ölmüyor da, şanslı adam.
Bazı detaylar, tekrarlar lüzumsuz, anlatım boğucu, anlatıcının bilinci nasıl akıyorsa işte. Bir film var, ortam hakkında fikir verebilir, iyi de filmdir. Aklıma geldi, kız kendi zamanından öylesine bıkmış ki 20. yüzyıldan hiçbir yazarı okumuyor, önceki yüzyıllardan kitaplar var elinde. Evet, bu kadar. Çok da tavsiye edemiyorum, genel beğeniye ucundan da olsa hitap etmiyor pek. Merak edenin elinden öper.
Yanıtla
8
12
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Güneş Giderken
Zaman Çarkı'nın bütün kitaplarını iki aylık bursumla almıştım. Elimde koca bir kutuyla Kadıköy'den Küçükyalı'ya gelişimi hatırlıyorum, Haydarpaşa'dan trene binmiştim, Küçükyalı'da inip yokuşu ağır ağır çıkmıştım. 2010 civarı olması lazım. Ne güzeldi o yol, tren. Yani rüzgâr her şeyi alıp götürmeyecek.

Ben bunu öykünün tekinde yazdım, basıldığında okunabilir ama tekrar kurgulayayım. Ben bir zamanlar nişanlıydım, ilk kez. Taksim'e gitmiştik, nişan alışverişi için sanırım. Müstakbel metrukum bir işini halletmek için beni yarım saatliğine azat etti. Dükkanlardan birine girdim, bakınmaya başladım. Kızın biri de öbür tarafta bakınıyor. Üç kitabı beğendim, eski baskı şeyler. Entropi sonucu milyon yıl içinde bir araya gelebilirlerdi ancak.

Kasaya gittim. Kız da geldi o sırada. Ben hâlâ kitaplara bakıyorum.

"Ama..."

Dükkan sahibine baktım. Bir kıza, bir bana çeviriyordu başını.

"Farkında mısınız, aynı kitapları seçmişsiniz."

Yıldız Ecevit'in Orhan Pamuk'la ilgili kitabının ilk baskısı, Roland Barthes'ın bir kitabının ilk baskısı, diğerini hiç hatırlamıyorum.

Kıza dönüp bakmadım bile, gözümün ucundan gülümsediğini gördüm. Parayı verdim, çıktım. Bu kadar. Bu kadar olmamalıydı diye düşünmeye başladım, yeni yeni. Kitapları nereye koydum, bilmiyorum. Bulsam ne olur, yine bilmiyorum. Parıltıyı avuçlarımdan yere düşürmüşüm gibi hissediyorum. Bir noktada yaşadığımı hissediyorum, yaşam bana göründü. Ben onu kaçırmışsam da oradaydı. Hiçbir şeyi kaçırmamışsam da oradaydı. Yani rüzgâr her şeyi alıp götürmeyecek.

Necati Tosuner'e geliyorum. Bütün kitaplarını zamanın birinde almıştım ama bu bana hediye edilmiş. Eski bir sevginin izleri var, ilk sayfada kurşun kalemle yazılmış bir not. Rüzgâr bazı şeyleri alıp götürecek ama her şeyi değil. Gerçi bu benim elimde değil, neyin gidip gitmeyeceğini bilemiyorum. Denk gelirsem biliyorum. Buna denk geldim. Raflara bakarken çekip aldım, notla karşılaşınca okudum. İyi oldu.

Tosuner'in kısa cümleleri, kısa sözcükleri, kısa diyalogları ve dolayısıyla küçük parçalardan kurduğu bir öykü dünyası vardır. Bir çocuğun gözünden görülmeye başlanan ilk dünya/öykü, çocukluğun yalın kurgusundan ibaret bir anlatı biçiminin tercih edildiği izlenimini uyandırabilir ama sonraki öykülerde yokuşlardan yuvarlanan zamanın karşısında korkuyla durmayan, ruhuna yaşlılığı dokundurmayan karakterlerin de aynı dille oluşturulduklarını, aynı dili kullandıklarını görürüz. Tosuner yaşlılığın öykülerini yazıyor diyemiyorum, denk gelmeyen duyguların yarattığı acıyı yazıyor. Bu.
Ayten'in Kerem'li Öyküsü'nde Kerem bir çocuk, sokak köpeklerinin havlayıp havlamadığının çetelesini tutuyor, apartman duvarının önünde gazoz içiyor ve dünyayı kendince, kendi sözcükleriyle yaratıyor. Funda'ya aşık. Funda, komşunun büyük kızı. Kerem'in saçlarını okşayıp geçiyor, bir iki laflıyorlar. Anne, Funda'nın evli olduğunu söylüyor. Kerem, "Evliyse evli," diyor. Ayten Teyze bu aşktan haberdar, çocuğun sözlerinden kendi yaşamına çıkıyor. Tuncay'ı çalıştığı şirkette görmeye gidiyor. Tuncay evliyse evli, yine de görecek. Kerem'in aşkını anlatacak, daha önceden anlatmış. Biraz sohbet edecekler, gülüşecekler ve Tuncay, Ayten'den kendisiyle birlikte İstanbul'a seyahat etmesini isteyecek. Pazar günü dönecekler. Olsun, seviyorlar birbirlerini. Belli.

Sıcak Bir Gün, ah! Yazar evini taşıyor, yeni bir eve taşınma telaşı. Telefonu açtır, Esra telefon eder belki. Esra'yı çağır, belki gelir. Kızı üzme, öpmeye kalkma bir daha, kaçtığı zaman canın yanıyor. Aradaki yirmi beş yaşın bir önemi var mı, aşık olmuşsun. Kız da çıkıp gelmiş evine, biraz çekingen ama sana duyduğu yakınlık içini ısıtıyor. Öpmeyeceksin. Öpmeye kalkıyorsun, kendini tutamıyorsun. Kız hiçbir şey demeden geri çekiliyor, hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam ediyor. Evlenmeli mi? Adam iyi, adamın annesi de sevmiş kızı. "Kızım," diyor yazar, pes ediyor. Kız ağlıyor, yazar kanepeyi açıyor. Kız uykuya dalmadan önce adamın kendisini çok mu sevdiğini soruyor. Aslında çok mu sevdiğini sormuyor, adamdan çıkan derin bir, "Ah!" her şeyi susturuyor. Ne kadar kısa ve ne kadar ıskalanmış bir tutku.

Yol, diyelim siz yine yaşadığınız yerdesiniz. Yaşınız hayli var. Karşı pencerede hoşlandığınız biri var, uzun süredir görüyorsunuz onu ama konuşamıyorsunuz. Karşı apartmanın yöneticisi de o birine takık. Ondan erken davranmak istiyorsunuz, bakkalda denk geldiğiniz zaman kendinizi davet ettirip karşıdaki eve giriyorsunuz. Giriyorsunuz, o sokaktaki son gününüz. Taşınıyorsunuz. Her şey biraz gecikiyor, eskiyor.

Halı. Bakın, Tosuner'in Anlatıcılığına Giriş 101. Şiirli. Anlatıcının kendisiyle konuştuğu bölüm diğer öykülerde ara ara var. Anlatıcılığı zaten... Pencereden bakıp her şeyi gören birinin sözcükleri, yağmurun kimlere, neden yağdığını oluşturuyor. Sezilir ki hikâye anlatılacaktır, önemli olan sadece hikâyedir, yorgun ve buğulu gözlerle birlikte.

Mesut Bey ve Dilek Hanım herhalde on beş dakika kadar sohbet ediyorlar, bir çay içimi. Ben bunu beceremeyeceğim, anlatmayayım da mutlaka okunmasını söyleyeyim. Bu kadar naif bir öyküye rastlamak zor. Tosuner ne güzel dünyalar kurmuş, bir bakılmalı.

Dört öykü daha var anlatmadığım. 1999 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı Tosuner'e kazandıran öyküler, keşke okunsa!
Yanıtla
4
1
Destekliyorum 
Bildir