Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geçmişin Tanıklıkları: Portreler...
Gözlemin esas olduğu bir yazı türü “portre”. Kişilerin karakteristik özelliklerini okuyucuya aktarırken, konu olan kişilerin çevresindeki olaylara etkileri, müdahaleleri, çözümleri vb. başlıklarda irdelenir. Sonuçta, dış çevredeki insanların hedef kişilik hakkında, yakın çevreden gelen birebir gözlemlerle bilgi sahibi olmalarını sağlar. Önünüze ilginç anekdotlar çıkar.

Sözünü edeceğimiz kitap,”Moskova’dan Devrim Portreleri” başlığıyla Türkçeye çevrilmiş. Yazarı Amerikalı aktivist gazeteci Louise Bryant. Ekim devriminin ateşli günlerinde ve sonrasında, sıcağı sıcağına devrimin öncü ismi Lenin ve çevresindeki kadrosunu oluşturan isimlere dair gözlemleri sade ve anlaşılır bir dille yazıya dökmüş. Sonraki süreçte bu yazılar “Mirrors of Moscow” adıyla 1920’de kitaplaşmış. Anlatımdaki yalınlık, Türkçe çevirisinde de Yahya Yeşilyurt’un emeğiyle göze çarpıyor.

Doğrusu, ben okurken büyük keyif aldım. Farklı bir perspektiften, Rus devriminin öncü kadrolarına göz atabiliyorsunuz. Fikir sahibi olabiliyorsunuz. Üretilmiş efsaneleri değil; hayali olmayan gerçek gözlemleri okuyabiliyorsunuz.

“Washington, Londra ve Paris’te karşılaşabileceğiniz siyasi liderlerden en büyük farkları, daha dürüst ve kendileri gibi olabilmeleridir.”(s. 12)

Elbette, olayın ideolojik arka planı ve temeli üzerinden yürüyen bir sistematiği var. Devrimlerin dayanağını oluşturan teori ve teorinin pratiğe yansıması. Bir de gerçeklikler. “ Nikolay Lenin, iki amaç uğrunda çabalar: Rusya’yı Batılılaştırmak ve sosyalist devletin kaynağını canlı tutmak.” (s. 18) Bu süreçte eski sürgünler üzerinden “ABD ile daha yakın ilişkide olduğunu hissediyor. Onların Amerika’da eğitim almış olmalarından hoşnut görünüyordu.”(s. 19)

Detay okumaları size bırakarak son bir notu paylaşmak isterim: Tarihimizden yabancısı olmadığımız bir kişiyle karşılaşmak gerçekten ilginç oldu: ‘Enver Paşa’. ”Kaderimizi büyük ölçüde belirleyen tesadüfler, onun dinine yabancı olan birinin tanıyabileceği kadar tanıma fırsatı verdi bana. (s. 94)”, der Louise Bryant. Lenin’den Troçki’ye, Kollontay’dan Krasin’e öncü kadronun portreleri sizleri bekliyor.

Ayrıca Selenge Yayınları’ndan çıkan Francine Hirsch’in “Ulusların İmparatorluğu/ Etnografya Bilimi ve Sovyetler Birliği’nin Ortaya Çıkışı” adlı çalışmayı da okuma listenize eklemenizi öneririm.

İyi okumalar…

Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Biyolog ve Botanikçi'nin kaleminden AŞİİRKÂR
Çok değerli bir eser.
Uzun bir zaman diliminde yazılmış, bahar kokan çiçek görünümlü dizelerle bezeli bir eser.
Her ne kadar şiir denilince sonbaharın hüznü kalbimizi birazcık sıkıştırsa da sarının sıcak tonlarına benzer şiirler içimizi ferahlatmakta. İşte sonbaharın sarı tonlarının verdiği umudu ve aşkı da bize sunan bir eser.
Okurken; aşkla, doğayla, bilgi ve inançla sarmalandım.
Eğer hüzün ve sitem satırlara dökülecekse bu şekilde dökülmeli
Eğer sevinç ve mutluluk anlatılacaksa bu doğayla bütünleşmiş imgelerle anlatılmalı.
Severek ve hiç sıkılmadan okuyacağınız bir şiir kitabı.
Tekrar tekrar okuyacağınız şiirler ve dizelerle karşılaşacaksınız.
Değerli Şair MUHYETTİN ŞENTÜRK'ün ellerine sağlık.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Rusya'nın kadim tarihine dair Türkçeye çevirilmiş en nitelikli eser!
George Vernadsky'nin Rusya Tarihi kitabı, Dünya tarihinin en köklü ve kadim halklarından biri ola Rus halkının kökenlerini, kültürel gelişimini ve coğrafi bölgelerini anlatıyor.

Yazar tarihçi George Vernadsky, Rusya tarihini eserinde beş bölüm üzerinden bir anlatım kurguluyor. Rurik hanedanı, Knaz Svyatoslav dönemi, imparatorluk ve imparatorluğun dağılma süreci, Rusların bozkır hayatları, Türk toplulukları, Moğol istilası, Büyük Petro, Büyük Savaşı ve Sovyetler Birliği'ne kadar Rusya tarihinin en önemli dönemleri detaylı bir şekilde ele alınmaktadır.

Eser, Rusya ve Rus halklarına dair sadece siyasi bir anlatı değil sosyal, dini, kültürel ve ekonomik bir bakış da sunmaktadır. Rus halklarının, uçsuz bucaksız bir coğrafyada sürdürdükleri yaşam mücadelelerini anlatması bakımından keyifli bir okuma imkanı tanımaktadır.

Ahsen Batur tarafından Türkçeye kazandırılan bu eser, Türkçeye çevirilmiş Rusya tarihini konu edinen eserler arasında akademik bir çalışma olarak en nitelikli eserdir. Sayfa sayısı bakımından da hayli hacimli olan bu kitabın, alana dair başta akademik araştırma yapacaklar olan kişiler olmak üzere konuya ilgi duyan herkese hitap etmektedir.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kafamın yoğun olduğu zamanlarda Matt Haig iyi bir tercih oluyor. Dili kolay, anlatımı çok akıcı. Gece Yarısı Kütüphanesi'nden çok çok iyi bir kitap bana kalırsa. Oradaki karakter bu kitaptaki gibi başarıyla kurgulanmamıştı. Ya da belki daha şımarık bir kız çocuğu gibiydi. Buradaki karakterin psikolojisi öyle iyi verilmiş ki, derinliği hissediyorsunuz. Özellikle kitabın son sayfası, oradaki anlatım çok etkiledi beni. Kitabın sonundaki yazarın teşekkür notu da çok samimi. Ve de kitabının filme dönüşeceği haberini bizzat kendi vermesi çok tatlı. Yüzyıllardır yaşayan bir adamın tanıklık ettiği çağları, Shakespeare ve Fitzgerald ile tanışmasını, insanlığın ve mekânların kaçınılmaz değişimini anlatıyor yazar. Okuması keyifli.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türk tirelerinin toplu bir sözlüğü...
Bu eser, 1994 yılında Rusya’da yayınlanan ve Rusya coğrafyasında yaşayan Türk halklarının (yaklaşık 12 bin) isimler sözlüğü diyebileceğimiz onomastik çalışmanın genişletilmiştir halidir. Merhum D. Ahsen Batur’un Türkiye, Irak, İran ve Suriye gibi diğer coğrafyalarda yaşayan 10 binden fazla boy, oymak ve kabile ismini eklemesiyle oluşmuş bu eser, yine Batur’un sözlüğü kullanma konusunda bilgilendirici giriş kısmıyla geliştirilmiş ve genişletilmiş bir eser haline gelmiştir. Batur’un ciddi katkı sunduğu anlaşılan eser, hem ansiklopedik bir sözlük ve hem de Türk halkları ile ilgili kaynakların verildiği bir bibliyografya niteliğindedir.

Şunu özellikle belirtmek gerekir ki Türkoloji, Türk dilleri ve Türk tarihi çalışanlara, bu alanlarda okuyan öğrencilere ve akademisyenlere çok faydalı olacak bir başvuru kitabıdır.

Eserde yaklaşık 23 bin Türk boy, kabilesinin isminin alfabetik olarak yer aldığı bu çalışmada, verilen kabile isminin hangi Türk boyuna ait olduğu ve farklı kullanım şekilleri ve hangi kaynakta bu ismin geçtiği verilmektedir. Örneğin; Çumurlu: Türkmen (Anamuslu), Solak 2002, s. 139.

Anadolu’daki ve Dünyadaki Türk halklarının isimlerini bir arada veren büyük bir emek ürünü olan bu eser, alanında Faruk Sümer’in çalışması gibi çalışmalara katkı sağlamaktadır.
Yanıtla
3
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Klasik Türk tarih anlayışında devletin zayıflamasında, gerilemesinde, dağılmasında ya da tamamen yıkılmasında yöneticilerin hatasının olmadığı düşünülür ve hep bir günah keçisi aranır. Çünkü Orta Asya’dan beri hükümdarın Tanrı tarafından tahta çıkarıldığı (Kut İnancı) düşünülmektedir. Hatta Osmanlı padişahları kendilerini “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olarak nitelerler. Bu nedenle devletin içinde bulunduğu olumsuz durumlarda hep dış ya da iç mihrakların etkili olduğu düşünülür. Osmanlı’nın zayıflaması sürecindeki iç mihraklardan birisi de Yeniçeriler olarak görülmüş ve özellikle 17. yüzyıldan itibaren yaşanan her olumsuzluk Yeniçerilerin sırtına yüklenmiştir. Bu eserde yazar gerçekte tek suçlunun Yeniçeriler olmadığını gayet güzel ve akıcı bir dille anlatmış. Ayrıca kitabın ikinci bölümünde ise Kapıkulu teşkilatı ile ilgili ayrıntılı bilgiler verilmiş. Bu alana ilgisi olanların mutlaka okuması gereken bir kitap.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu ürün araştırmacı bir psikolog tarafından kaleme alınmıştır. Kendi dalım olduğu için üniversitede bunu okuma ve inceleme fırsatı buldum. Devamında ise öğrendiklerimi hayatımdan hiç çıkartamadım. Öyle ki Paul Ekman bu bilgilere ulaşmak için çok çetrefilli yolları tercih etmiş. Afrika'nın yerel kabilelerini gözlemleyip analiz ederek bu kilometretaşı kitabı yazmıştır. Bilhassa okurken sürekli olarak çevreniz gözlerinizin önünden geçiyor, geçmeli de. Çünkü her dakikasından bahsetmiş oluyor. Bir bilim kitabı mı? Evet. Benim hiç alakam yok, anlar mıyım?. Evet. Gayet net anlatıma sahip. Kapağındaki yazılara takılmayın. Sunumu kolay olsun diye böyle bir başlık seçilmiş. Bu konuyla ilgilenenlere özel hayatımda özellikle tavsiye ediyorum. İşleri insan üzerine olanlara ve genellikle esnaf olanlara. Eğer ön bilgi edinmek istiyorsanız ''Lie to me'' adlı dizinin ilk bölümünü izlemeniz yeterli olacaktır.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eksikler ve Kesikler olmak üzere iki bölümden ve toplam 20 öyküden oluşan bu kitap; postmodern anlatım tekniklerinin ustaca kullanıldığı, okuyucuyu yoran, onu konfor alanından uzaklaştıran, zihnini karıştıran öykülerden oluşur.
Öyküler tematik olarak yalnızlığı, iletişimsizliği, bencilliği, toplumsal yapının ikiyüzlü insan ilişkilerini konu edinir.
Tabi yazar tüm bunları soyut olana takılıp kalmadan somut olanı da yani toplumsal sorunları da dahil ederek ustaca bir üslup ile işler.
Okuyunuz. Anlamlandırmaya çalışınız.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bireyin İradesi, Milletin Dileği, Zamanın Ruhu
Bir döneme damgasını vuran olaylar ve şahsiyetler hakkındaki tarihi bilgileri, roman formunda ilgi ve heyecanla okudum.

Geçmişteki olayları; tarihselci bir yaklaşımla, zamanın ruhu ve şartlarına göre değerlendirmek gerekir. Bu mantıklı ve hakkaniyetli kriterin süzgecinde, okuduğum anlatımlardan öncelikle sorular üretmek istiyorum:
-Bir padişah, kral, yönetici, başkan veya başbakan; 33 yıl bir kurumun başında ve siyasi bir iktidarda kalabiliyorsa veya kendini kalmak zorunda hissediyorsa, bundan nasıl bir sonuç çıkarmalıyız?
-Koca imparatorlukta, daha iyi, yedek veya alternatif bir şahsiyet yetişmemiş midir?
-Yetişememişse sebepleri nelerdir?
-33 yıl boyunca ve sonunda, bir gün görevi bırakmak gerektiğinde; geride kalanların da güvenle uyup, kabullenip uygulayabileceği, kalıcı ve kabul edilebilir bir yönetim sistemi, devlet aklı, neden geliştirilememiştir?
-Avrupa ülkelerinde, yeni çağa damgasını vuran; bilim, teknoloji, sanat, etik, felsefe, mantık, hukuk, toplum ve yönetim bilimlerden ne kadarını, ülkemize katabildik?
-Yetenek ve gücümüz, o günün şartlarına göre yeterli olabilir; fakat sınırsız ve sorumsuz olmasından ne kazandık?

Soruların farklı cevapları olabilir. Yanlış, yanıltıcı ve yönlendirici açıklamalarla da karşılaşabiliriz. Daha dünkü bir olay, kaza ve söylemde; ortak bir karar ve kanıya varamıyoruz. Maddi gerçekliğe ulaşamıyoruz.

Sultan II. Abdülhamit’in, birbiriyle hiçbir zaman birbiriyle barışık yaşayamayacak olan; kedi, köpek ve papağan beslemesi, merhametli bir yürek, stratejik bir beyin ve düşünceli bir anlayışın göstergesidir.(s.20) Ayrıca marangozluk mesleği ve müziğe ilgi duyması sanatkarlık ruhu da taşıdığının işaretidir.

Tahta çıkma vaatlerinden olan, Kanuni-i Esasi’yi uygulamadan kaldırması; hukuk ve hürriyet adına elde edilen kazanımların, bir tür askıya alınmasıydı bu. Gereği ve gerekçesi neydi? Şenlikle ilan ettiğimiz Kanun-i Esasi’nin cenaze namazını kılmak neden gerekliydi ve ne kazandırdı?
Hele hele, yanlış kararlar alındığı ve Türklerin azınlıkta kaldığı gerekçesiyle, meclisin kapatılması; istişare, şura, içtihat, çözüm ve alternatif arayışların devre dışı bırakılıp; baskı ve dayatma anlayışından beslenen bir tek adamlık rejimi kurmayı tercih etmesi, ayrışmayı ve çöküşü daha da tetiklemiştir. On iki bin kişinin çalıştığı bir saraydan söz edilmesi (s.53); güç, birikim ve istihdamın, adeta ağırlık noktasını işaret ediyordu.

Tarih felsefesini anlamadan, tarihsel bilgi aktarımını yorumlamakta zorlanırız. Tarih bilinci ise bunların karmasıyla şekillenir. Kurgusal bir anlatım; tarih bilincini tam karşılamasa da, merak uyandıracağı için bir basamak sayılabilir.

Peki, padişah, karar ve uygulamalarında, hadi meclisi kapattı diyelim, emrinde görev yapan 12 bin kişinin fikir, öneri ve deneyimlerine başvuruyor muydu? Yoksa hilafet makamında, ilahi bir vekil olarak tek hüküm ve yetki sahibi miydi? Sorunun cevabı, “evet” değil mi?
Peki o zaman; İslam’ın (fıkıh ve ilahi kitap yoluyla) önerdiği, emrettiği; istişare, meşveret, şura ile karar alıp uygulama emrini nereye koyacağız? Yoksa dünyada uygulanması gereken bir kural, öteki dünyaya ötelenmesi mi tercih edilmişti?

Güvensizliğe, şüpheye dayalı sıkı bir takip/denetim ile daraltılan özgürlük alanı ve hafiyelerin yazdığı, saraya ulaşan ihbar mektupları, sarayın boyunu aşınca, okumadan yakmak zorunda kaldıklarını başka bir kitapta okumuştum. Böyle bir yönetim, böyle bir toplum anlayışıyla elbette kalıcı bir düzen kurulamazdı.

Sayfa 88’de, padişah daha 24 yaşındayken gezdiği Avrupa’ya olan hayranlığını gizlemiyor. İflas eden tüccar, ticari yaşamında başarısız olmuştur, devrilen bir hükümdar da yönetim alanında. Bu olumsuz sonuçların tek nedeni, kötü insanlar olduklarına bağlanamaz. İyi insanlar da batabilir, devrilebilir. Tavan süslemesi için, 14 ton altın kullanılan Dolmabahçe Sarayı için, Fransızca bir dergide, “sadece Dolmabahçe Sarayı bile, borç içinde yüzen Osmanlı maliyesini çökertmeye yeterdi” cümlesi de dün ve bugün için ibretlik bir tespittir. (s. 106)

Sansür, jurnal, ihbar, sürgün, korku ortamı ve kapatılan bir meclis ile oluşturulan baskı rejimi, ne kadar sürebilirdi ki? Ve neden devam etsin, yakıtı biten, sürücüsü katledilen bir araç hareket edebilir mi?

Öneri olarak da şunu ileteyim: Elimizdeki kitap bir roman olsa da; birinci bölüm, ikinci bölüm altındaki konu başlıkları ve ekleri için girişte bir içindekiler bölümü açılabilirdi. Kişiler ve tarihi olaylar ise; orijinal veya çizim fotolarla süslenebilirdi.

Bir kaplanın sırtında yaşamak zorundaysanız; ya kaplan ölünce inersiniz veya siz güçten düşünce. Dilerim hiçbir yönetici, kaplanın sırtında yaşam sürmek zorunda kalmaz.

Verimli okumalar dilerim.



Yanıtla
15
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Lady Hornby'nin Mektuplarında İstanbul
Kırım Savaşı (1853-1856), Osmanlı ve Rus Devletleri arasında yapılan ve tarihimizde önemli sonuçlar doğuran bir savaş. Osmanlı’nın, Kavalalı hadisesi gibi meselelerde zayıflığının daha da gün yüzüne çıkması nedeniyle Rusya, politikasını değiştirerek daha yıkıcı bir tutum takınmaya başlamış, iç işlerine müdahale niteliğinde bir taleple Osmanlı bünyesinde yaşayan Ortodoks cemaatinin hâmiliğini üstlenmek istemişti. Bu talebe aldığı red cevabı, iki devlet arasında gerginliği arttırmış ve İngiltere ile Fransa, Avrupa’daki dengeleri gözeterek Osmanlı’nın yanında saf tutmuştu. Savaş başladıktan sonra Osmanlı donanmasının Sinop’ta yenilgiye uğraması ve dengenin Rusya lehine değişmesi üzerine İngiltere ve Fransa savaşa dahil olmuş, birçok cephede savaşmak zorunda bırakılan Ruslar, antlaşma yapmak zorunda kalmıştı. Savaşı sürdürmek için aşırı dış borçlanmaya giden Osmanlı Devleti, yıllara yayarak ödemeye çalıştığı bu borç yükünü taşıyamamış ve dış mali denetime kapı açan Duyun-u Umumiye İdaresi kurulmuştu (1881).

Kitabın yazarı, Osmanlı savaş borçlarının ödenmesi konusunda İngiltere adına diplomatik görevlerle İstanbul’a gönderilen yargıç Edmund Grimani Hornby’nin eşi. Bir seyahat ve anı kitabı olarak nitelendirilebilecek eser, yazarın ailesine ve diğer yakınlarına yazdığı toplam 65 mektuptan oluşmaktadır. Annesine gönderdiği ilk mektup, 24 Ağustos 1855 tarihinde Paris’te yazılmış. İstanbul Ortaköy’de yazılan son mektup ise 5 Şubat 1858 tarihini taşımakta. İlk baskısı, “In and Around Stamboul” ismiyle yapılan kitap (1858), sonra renkli gravürler eklenerek bir daha yayınlanmıştır (1863).

Mektuplardan anlaşıldığı üzere yazar, Paris, Marsilya, Korsika, Malta, İzmir, Çanakkale rotasını takip ederek İstanbul’a ulaşmış. İstanbul hakkındaki izlenimler 4. mektuptan itibaren karaya ayak basmalarıyla başlıyor. Mektuplarda o dönemin toplumsal yaşantısına ve savaşın gelişim seyrine ve cephelerden gelen haberlerin toplumdaki tesirine dair birçok detay yer alıyor.

“Sivastopol'un alınmasıyla ilgili… haberler, bu duruma müthiş sinirlenen ve hayal kırıklığına uğrayan Rumlar dışında buradaki herkes tarafından büyük neşeyle karşılandı. Rumlar, Rus çarı Ortodoks Kilisesi'nin başı olduğundan, Rus davasının galip gelmesini kendi davalarıymış gibi dört gözle bekliyorlardı ve efendileri Türklerden nefret ettikleri için onların ve Müttefik dostlarının rezil olduklarını görmekten son derece keyif alırlardı.” (5. Mektuptan)

“Kadıköy, Üsküdar'ı geçince Boğaz'ın iyice genişleyip Marmara Denizi'ne karıştığı yerde. İşte kayığın dalgaların üzerinde salınırken, oturduğun yerden çevrendeki olağanüstü güzelliğe, yalnızca kendi gözlerinle görmenin azıcık da olsa bir fikir verebileceği bu rüyamsı çekiciliğe hayretler içinde baktığın yer tam burası. Belki İngiltere'ye döndüğümde, Boğaz'la kadim Marmara Denizi'nin birleştiği bu yeri rüyamda yeniden görebilirim…” (13. Mektuptan)

Dini hayata dair gözlemler de dikkat çekiyor. Bunlardan önemli bir kısmı Ramazan ayı ve oruç hakkında: “Bir Ramazan gecesini görmek için İstanbul'a gidecek kadar iyi olmadığıma çok üzüldüm. Zavallı Türkler bu oruç esnasında korkunç acı çekiyor olmalılar, gündoğumundan günbatımına kadar hiçbir şey yemiyorlar. Geçen gün Bayan Cumberbatch'le birlikte Üsküdar'dan gelirken kayıkçılarımız neredeyse bitkin durumdaydılar ve akıntıya karşı güçbela ilerliyorduk. Güneşe bakıp duruyorlardı ve iftar topu atılır atılmaz bir salatalık kapıp iştahla iki üç lokma kopardılar. Elbette zenginler orucu o kadar hissetmiyor; yalnızca geceyi gündüze çeviriyorlar -bütün gün uyuyor, akşam boyunca yiyip içiyorlar. Her cami günbatımından iki saat sonra ışıklandırılıyor ve her zengin Türk evinden müzik ve cümbüş seslerinden başka bir şey duyulmuyor... Bir Müslüman için gün, Ramazan ayında günbatımından iki üç saat önce başlıyor. Hamal ve kayıkçı gibi gerçekten didinen garibanlar için gün her zaman tan ağarırken başlıyor ve maruz kaldıkları mahrumiyetler bu insanların hayatlarını daha da zorlaştırıyor, ama çoğu kimse öğleden önce kalkmıyor ve çarşılarla Müslümanlar tarafından işletilen dükkânlar öğleden sonraya kadar açılmıyor; Babıali'deki çalışma saatleri bile bundan önce başlamıyor.” (43. Mektuptan)

Savaşı finanse etmek için verilen dış desteğin kullanımı ve genel mali durum hakkında da bazı bilgiler verilmiş: “Edmund, Babıali' de karşılaştığı büyük zorluklar yüzünden endişelenmeye başlıyor ve cesareti kırılmış durumda, bu sebeple nadiren bize katılabiliyor; gerçekten de her gün kendi gözlerinizle görmediğiniz takdirde, Türklerin ahlaksız, haysiyet kırıcı ve utanılacak hareket tarzını tasavvur etmenize imkân yok. Özellikle zihni işlek biri için, her gün bir divanın üzerinde çubuk tüttürerek oturup iş hakkında yarım saatlik aralıklarla birkaç kelime konuşmak, bezdirici ve zalimane bir durum. En kötüsü de, Edmund ve meslektaşı haftalardır endişeyle bekledikten sonra henüz hiçbir yarar sağlayamadıklarını ve ustalıkla idare edildiklerini hissediyorlar… Komisyon bu konuda katı davranmakta ve borç verilen meblağın elmas kolyeler ya da yeni köleler için harcanmasını engellemekte kararlı; oysa burada kesinlikle söylendiğine göre, altınların gelmesinden çok önce Babıâli'ye mensup bazı Türkler yağmadan paylarına düşecek olanı düşünüp sarraflarından yüksek faizli avanslar almışlar… Buradaki her şey acınacak durumda; Padişah büyük bir borç içinde, hatta çarşılarda dahi haremindeki sayısız kadının mücevher ve kıyafetleri için borca girmiş durumda, yine de büyük meblağlar harcayıp saraylar inşa ettirmekte ve hediyeler almakta ısrar ediyor… Dürüst insanlar için azıcık üzüm ve kavun yetiştirmek, kayık çekmek ya da sırtlarında ağır yükler taşımaktan başka dürüst bir iş yok görünüyor. Tüm sistem rüşvet ve ahlaksızlık üzerine kurulmuş durumda ve ‘mevkiinizi’ korumak için herkes gibi davranmanız gerekiyor.” (14. Mektuptan)

Yazar, Kırım’a gitme fırsatı da bulmuş, mektuplarda cephedeki izlenimlerini de aktarıyor: “Bunlar muhteşem savunma istihkamlarıydı; temelleri, kadın ve çocukların bile gece gündüz yukarı taşıdıkları kum dolu yüzlerce sepetten oluşuyordu. Zirveye ve Malakof Kulesi'ne ulaştığımızda güneş batıyordu ve uzaktaki sıradağlar, harabeye dönmüş şehir ve batık gemiler ne kadar da harika bir manzara oluşturuyordu -Mamelon, Redan ve Bahçe bataryası- batan güneşin mor ve menekşe renkli ışıkları, saldırı ve savunmanın müthiş planlarını gözler önüne seriyordu! Sağımızda masmavi deniz parıldıyor ve Kamiyeş’teki görkemli gemilerin direkleri uzakta yükseliyordu.” (41. Mektuptan)

Yazarın anlatımları içinde bize tuhaf gelebilecek yönlerin olması çok normal olsa gerek. Başka bir millete ve farklı dine mensup bir kişinin, yabancısı olduğu bir toplum hakkında her yönüyle objektif değerlendirmeler yapmasını beklemek dün olduğu gibi bugün de doğru olmayacaktır.

Çevirisiyle Kerem Işık, harcadığı zaman ve emek için, övgüyü fazlasıyla hak ediyor. Kitabın baskı kalitesi, dizgisi oldukça başarılı.

Dönem meraklıları için aynı tarihleri anlatan iki eser daha not düşelim: İlk olarak, Selenge Yayınları arasında basılan ve Baronne Durand de Fontmagne tarafından kaleme alınmış “Kırım Harbi Sonrasında İstanbul Günleri (1855-1858)” isimli eser önerilebilir. Bu tarihlerde İstanbul’da görev yapan Fransız Büyükelçisi Thouvenel’in yeğeni olan yazar, bir yabancı gözüyle İstanbul’u farklı yönleriyle kaleme almış. Yazarın eşi, yargıç Edmund Hornby de otobiyografisinde, İstanbul’da görev yaptığı yıllara ayrı bir bölüm olarak yer vermiş. (An Autobiography, Glasgow 1929, “Constantinople”, s. 67-190)

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir