Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bob Dylan
Gökalp Baykal'ın müzisyenliği başarılıdır, 2000'lerin ortasında denk geldiğim şarkılarını sevmiştim. Akademisyenliği hakkında bir fikrim yok, o da iyidir diye umuyorum. Neyse, kendisi Bob Dylan'ın Türkiye amiri olarak anılabilir, 80'lerin ortasında ve sonunda Dylan üzerine iki çalışması ve Roll gibi önemli dergilerde yazıları var. Ben bu iki çalışmaya Kadıköy'deki çok gizli kaynağımda rastladım, biraz da kesenin ağzını açarak iki kitabı da satın aldım. Birazdan anlatacağım bu uzun metin aşağı yukarı on yıldır elimdeydi, biraz göz gezdirmiş olsaydım bu kitabın diğer iki kitabı da içerdiğini görüp para harcamazdım hiç, koleksiyoncu değilim çünkü. Koleksiyona ayıracak param yok, bir şeyleri biriktirmeyi de hiç sevmem, evi dolduran onca kitabı satacağım günü bekliyorum. Muhtemelen bina kentsel dönüşüm kapsamında yıkılacağı zaman olur bu. Neyse, Baykal'ın Dylan konusunda yetkili bir abi olduğunu söylüyordum, kendisi de bir fan olmaktan çok daha öte bir yerde durduğunu söylüyor. "Dylan'ın çocukluk günlerinden başlayıp günümüze uzanan inişli çıkışlı, hatta fırtınalı yaşamını farklı ağızlardan aktarmak sıkça başvurulan bir yöntem olagelmiş. Ben de bu araştırmayı oluştururken benzer bir yol izlemekten çekinmedim. Ancak benim yaklaşımım, ağırlıklı olarak Dylan albümlerini ve filmlerini esas almak oldu; tarih şeridini albümlere dayandırarak, eserlerini yaşam öyküsünün önüne aldığımı baştan belirtmekte yarar görüyorum." (s. 10) Şairin yaşamı şiire dahil, o halde albümlerde bir yaşamın izini sürmek mümkün. İzlerin derinliğine göre elbette, Dylan'ın müziği çalkantılı yaşamıyla paralel bir şekilde değişiyor ama yaşamına dair çoğu detayı atlıyor, belki de yüzlerce şarkı arasında hayatının karanlıkta kalan bölümlerini irdeleyen şarkılar da vardır ama albümlere giremeyenler, düşünsel düzlemde kalanlar, yok edilenler bazı gizemlerin açığa çıkmamalarına neden olmuş olabilir. Baez'le yaşanan kırılma noktalarını Baez'in anlattığı kadarıyla biliyoruz örneğin, Baykal'ın metninde Dylan'ın ve arkadaşlarının Baez'le dalga geçip kadını ağlatmaları, Dylan'ın bir noktaya kadar değiştirebildiği geçmişi bir gazeteci tarafından ortaya çıkarılınca kopan fırtınalar, Dylan'ın bir ödül gecesinde yaptığı sansasyonel konuşma yok, kısacası bu araştırma Dylan'ın hayatına değil, müziğine odaklanıyor. Özel yaşamın detaylarını şarkıların izin verdiği ölçüde görebiliyoruz. Daha iyi, böylece Dylan'ın köklerinin uzandığı kaynaklara ve müziğinin katettiği yola odaklanabiliyoruz.
Aslında Dylan'ın yaşamını I'm Not There süper anlatıyor. Woody Guthrie'nin faşistleri öldüren gitarıyla oradan oraya yolculuk yapan küçük çocuk, Rimbaud, eş, baba, orada olmayan onca kimlikten sadece birinin gölgesi görülebiliyor, uçucu bir varlığın ardında bıraktığı izler belli belirsiz, sadece şarkılar somut, şarkıların ötesinde her şey akışkan. Dylan'ın benimsediği herhangi bir fikir yok. Folk tuttuğu için başlarda folk müzisyeni ama en başından beri rock'n'roll yapmak istediğini söylüyor. 60'ların protest gençliği şarkılarını meydanlarda hoparlörlerden dinlerken herhangi bir politik görüşünün olmadığını, anlık duyguları yakalayıp şarkılarına tıkıştırdığını anlatıyor, buna benzer pek çok sözü var. Ne yana çekilirse ters yana gidiyor, istediği gibi yaşamak, çalmak ve söylemek istiyor, tek istediği şey bu. Hristiyanlık temalı üç albümünde, bu üçlünün öncesinde ve sonrasında yaptığı albümlerde bu görüşünün hayata geçmiş biçimlerini görebiliriz, düşüşe geçtiği 80'li yıllardan tekrar yükseldiği 90'lara, yaşanıp yaşanmadığı kimilerince şüpheli olan motosiklet kazasından Baez ve Susan'la yaşadıklarına kadar hayatındaki pek çok olay, pek çok dönem şarkılarının biçimlerini, uzunluklarını, enstrümantal ağırlıklarını etkilemiş, müziğe bir iş gibi yaklaşmış olsaydı işi formülize edip aynı formatta albümler yapabilir, geçmişin silik bir figürü olarak varlığını sürdürebilirdi ama Dylan'ın en gölgedeki albümünden en iyi albümüne kadar tüm albümleri iyidir, Dylan kendi kendini tekrar etse bile iyidir, zira Dylan'ın kendisi sürekli yenilenen, değişen bir kaynaktır. Bunu kendisi de dile getiriyor, şimdi beş yüz sayfayı tarayıp bulamayacağım ama şuna benzer bir şeyler söylüyor işte: "Kimseyi dinlemedim, bazı şeylerin yanlış olduğunu bile bile yaptım, bazen yanlış yapmak doğrudur." Uydurdum ama onun sözlerine benzedi. Burnunun dikine gittiği için sahnede rezilliğe varan performanslar da sergilemiş, binlerce insana tek bir ağızdan şarkılar da söyletmiş Dylan, hatta konserlerdeki şu çakmak, telefon ışığı olayı ilk kez bir Dylan konserinde yaşanmış. Bir balad, ışıklar sağa sola sallanıyor. Hangi şarkıyla başladı bu gelenek acaba, "Idiot Wind" mi? Yakışırdı. Dylan'ın en kişisel şarkılarından biri. Çok hüzünlü bir kopuşu anlatıyor, majör akorlarıyla minör duyguları taşıyor, öyle bir şey.
Baykal'ın kısa bir değerlendirmesi var başta, Dylan'ın müziğinin dört ana kaynağı olduğunu söylüyor: Yankee, Southern Poor White, Cowboy ve Black. Göçmenlerin müziği günümüzde bile dinlediğimiz türleri yarattı, kuzeylilerin şarkıları daha çok doğayla girişilen mücadeleyi, insanın doğa karşısındaki konumunu anlattı, Dylan da bunları alıp kendi zamanının ruhuyla birleştirerek bir üst seviyeye taşıdı denebilir. Baykal her bir albüm için ayrı bir bölüm oluşturmuş, bu bölümlerde hem albümle, hem de albümün hazırlanışı sırasında Dylan'ın yaşadıkları ve düşündükleriyle ilgili röportajlar var, onlardan birkaçında Dylan geleneğin içinde yetiştiğini, zamanının müzisyenlerini pek dinlemediğini ve çocukluğundan beri Little Richard'a özendiğini söylüyor. 1980'lere doğru elektronik müziğin ağırlıklı olarak kullanılmaya başlanmasından pek memnun değil, bunun doğallığı öldürdüğünü söylüyor. Dylan'ın albümlerini kaydetme biçimi ilginç, tek başına çalıp söylediği albümlerin dışında müzisyenleri stüdyoya topluyor, hemen hiç prova almadan şarkıları çalmaya başlıyor ve müzisyenlerin kendisine ayak uydurmalarını bekliyor. Genellikle kusursuz olarak çaldıkları ilk seferi kaydediyorlar ve üzerinde pek oynamadan albüme koyuyorlar, bir albümdeki gülüşme seslerini hiç atmamışlar örneğin. "One More Cup of Coffee"nin ilk nakaratındaki arızayı da olduğu gibi bırakmış mesela Dylan. Tamamen analog, doğal bir sound -Baykal buna "seda" diyor, bence hoş bir karşılık ama yaygınlaşmadı, bu yüzden de tutmadı" istiyor, bu yüzden biraz zor bir adam. Yapımcıların, diğer müzisyenlerin isteklerine genellikle kulak tıkıyor, gerekirse sert tartışmalara giriyor ve bildiği yoldan sapmıyor.
Hayat hikâyesine ve albüm süreçlerine değinmeden birkaç ilginç hadiseyi aktararak bitireceğim. Araya bu kitapta yer almayan birkaç şeyi de alayım.
* 1956'da liseden sınıf arkadaşlarıyla birlikte müzik yaparken okulun müdürü gelerek mikrofonunun fişini çekiyor. Baykal, okul müdürünün Dylan'ın ilk eleştirmeni olduğunu söylüyor, güldüm buna. Sonradan garip aksanı, garip sesi ve garip stili yüzünden sıkça eleştirilecek olan Dylan'ın daha öğrencilik zamanlarından şerbetlendiğini söyleyebiliriz. Dünyayı takmamaya o yıllarda başlamış açıkçası. Annesinin isteğiyle üniversiteye gidiyor ama okulu bitirmeden New York'a yollanıyor. Ailesiyle yaptığı pazarlıklar sonucunda yaşamından bir yıl "koparıyor", eğer bir yıl içinde kayda değer bir başarı sağlayamazsa dönüp okulunu bitirecek ve Ortabatı'nın sıradan tiplerinden birine dönüşecek. İyi ki tutunuyor New York'ta, önce büyük saygı duyduğu Woody Guthrie'nin ailesiyle ahbaplık kuruyor, sonra büyük singer-songwriter'ın son zamanlarını yaşadığı hastaneye giderek idolüyle tanışıyor, hatta Guthrie şarkılarını Guthrie'ye çalıyor. Ardından Judy Collins'le birlikte takılmacalar, sonra hayatını değiştiren Joan Baez'le tanışması. Baez, konserlerinde Dylan'ı sahneye çıkartıp kendisini göstermesini sağlıyor. Söylediğine göre Dylan'ın ünlü biri haline geleceğini duyduğu zaman hiç inanmamış, bir garipmiş Dylan, sesi garipmiş, görünüşü garipmiş, büyük biri olacağına ihtimal vermemiş kısacası. Sonradan yürüyor Dylan ve Baez'e yaptığı vefasızlıklar bini aşıyor.
* Donovan'la muhabbeti. Donovan'a pek hoş davranmıyor açıkçası, adamı klozete atmaktan falan bahsediyor. İlginç bir şey daha, Donovan'dan bir şarkı çalmasını istiyor Dylan. Donovan çalmaya başlıyor, ortamdaki herkes kıkırdıyor çünkü şarkının bestesi, Dylan'ın bir şarkısının bestesiyle aynı. Dylan besteyi nasıl yaptığını soruyor, Donovan eski bir folk şarkısından esinlendiğini söylüyor ama şarkı Dylan'ın. Garip bir şey.
* Bir ara Grateful Dead'e girmek istiyor Dylan, kayışı kopardığı 80'li yılların sonlarında. Oylama yapılıyor ve grup Dylan'ı almıyor, zaten neden alsın? Bu daha da garip.
* The Beatles'ın elemanlarıyla ve Eric Clapton, Mark Knopfler gibi diğer müzisyenlerle yaşadıkları da ilginç.
Bir dünya hikâye, röportaj ve yorum var kitapta, Dylan'ın şarkılarını sevenler için on numara kaynak.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çılgınsı
1980'lerden öyküler. Tamamında bir eksikliğin izi sürülüyor, en barizi şiire yakın olan son öyküde. "Özeti", bir özlemin sunumu olarak görülebilir. "Yaşanılır yazılmazlık" durumunun çatlaklarından sızanlar dize dize sıralanmış. Geceden korkuluyor, sevilenin acılarının dinmesi bir teselli olarak görülüyor, çalar saate göre sıçranan ve düşülen bir sabah ermiş, kendini yitirmişlik korkusu ayyuka çıkmış. Telefonda bir ses, mesafeleri aşıp gelen yansı. Gece ağırlaşıyor, dünyada bir başına kalmayı öğrenmeye çalışıyor anlatıcı, ömür kadar kısa ve çekilen acılar kadar uzun olan bir şeyin varlığını arıyor ama bulamıyor, biriciklik inci gibi parlıyor, acı körlüğüne yol açıyor. Gözler bitik, görmeye değer bir şey yok. "Kırk yılın sabahı" bütün ağırlığıyla çöküyor, onca zamanın vardığı nokta muazzam bir yük. Unutmak için karanlığın kollarına atılmak, kağıdın bir yüzünde yoksunluğun dile getirilmesinin yol açtığı sevinç, hele gökyüzü paylaşılıyorsa. En tunç ayrılık bile gökyüzünü farklı renklere boyamıyor, aynı mavi. Ağlanacak şeyler için ayrılan zaman, yazı bu zamana ait. Evin içini dolduran tek şey, geri kalanı boşluk. Evler bu zamanlarda bütün kapılarını açıyor, dışarısı daha az anı taşıdığı için. Sokağın hafızası kuvvetli değil, çoğu şey sokakta ve sokak tarafından unutulabilir ama evlerde köşeler var, elektrik süpürgesiyle tozları alınan köşeler, elektrik süpürgesinin temizlendiği, köşesine konduğu, biten bir işin ardından sevginin izlenebildiği köşeler. Eşikler, el ele geçilir. Dolaplarda birlikte alınan kıyafetler. Ne bileyim, evlerden bir an önce kurtulmak gerekiyor. Biri diğerinin gitmesini ister, döneceğini düşünür ama diğerinin dönmeye niyeti yoktur, yorgundur, kurtulmak ister. Dönmez. Birkaç yıl sonra belki önünden geçer de penceredeki saksıyı yerinde göremeyince bir anlığına durup düşünür, yürümeye devam eder. Farklı zamanların acısı değişmiyor da siliniyor yavaş yavaş, garip. İnsan içinde bir yerleri kurcalıyor, eli bir şeye değmediği zaman şaşırıyor, sevinmiyor veya üzülmüyor da, sanki daralıyor. Bu öykü de dar bir öykü, şiir darlığında, şiir darlığı ölçüsünde genişliğinde. "Sevgilim Öğretmenim" diyor anlatıcı, Filiz Tosuner'in gölgesi örtüyor metni. Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum, çekilen acının karşısında susmaktan başka bir şey gelmiyor içimden.

"Seni Bırakmam"a bakıyorum, "Çılgınsı"nın Açıklanması alt başlığıyla isim koymanın izlenimlerine yol açılıyor. Brautigan'ın güzel bir şiiri var, şimdi şiirin adını hatırlayamadım ama çılgın bir şeydi o da, Brautigan üç dizede başlığın altını yıllar boyunca dolduramadığını anlatıyor. İsim koyulmuş ama gerisi gelmiyor bir türlü, burada tam tersi var. Öykünün yazılmasıyla birlikte isim de oluşmaya başlıyor ama her zaman olmuyor bu, bazen öykü hiçbir ismi konduramıyor kendine, yazar için okyanusu geçip bir damla suda boğulmak gibi, tam tersi de geçerli, belki de isim okyanustur. Her neyse, yoldan geçen balıkçının çın çın sesi ismi de peşinden getirir gibi oluyor ama ses kaybolur kaybolmaz anlatıcının hayal gücü duruyor, hiçbir şey gelmiyor aklına, sonrasında çınlamaları bekliyor. Öykü bitmişse de ismi olmadan yarım demektir, bu yüzden sancılı bir bekleyiş başlıyor, baş ağrıları başlıyor, doktorun tavsiyelerine uyuluyor ve nihayetinde isim geliyor: "Çılgınsı". Evdeki kedilerle, anlatıcının konuştuğu -artık her kiminse- sesle birlikte geliyor. Tosuner'in üslubunun parlaklığı bu öyküde ve diğer öykülerde biraz daha göz alıcı, sözcükler imlediklerinden daha fazlasını taşıyor, dolayısıyla yoğun bir okuma şart, yoksa öykünün bir yerinde geçen ayracın finaldeki diyalogda, öykünün son sözcüğünü neden kestiğini anlamak zor. Ayraç varsa isim de vardır, yarıda kalan hiçbir şey yoktur çünkü.

"Esmer Kim, Kim Zenci?" öyküsü. Esmer yavru bir kuş, anlatıcının evine getiriliyor. Adı henüz esmer değil. Çalı bülbülü. Kedilerden korkutan bir kuş, pençelerden uzak tutulması için kediler feda ediliyor. Kimliği belirsiz "o", anlatıcı için "biz" olmaktan çıkmaya yakın, bir kaygının izi var. "O"na söylenenlerin arasında zencilik de geçiyor, mutlu edememek geçiyor, bir adam bulmak geçiyor, biten bir şeylerin ismi konmuş bu kez. Yine de yolculuklara çıkılıyor, Esmer komşulardan birine bırakılıyor ama tatilden dönen sahiplerinin yanında şakımıyor artık, bırakıldığı için susuyor, evine geri dönmek istemiyor. Komşuda bırakıyorlar kuşu, bir süre sonra evden taşınıyorlar, Esmer'e ne olduğu bilinmiyor. Zenci'ye ne olduğu biliniyor onun yerine, yalnız biri haline geliyor. Muhtemelen. "Sonsuz"a bir bağlantı var gibi görünüyor, anlatıcı kendisinin öküzlüğünü ve develiğini belirli anı parçalarıyla sorguluyor. Vapurda bir an, öküzlük. Develik kamburluğu çağrıştırıyor, bıyıklar da o günlerde iyice görkemli olunca Tosuner'in silueti beliriyor. Öküzlüğün belirtisi de en sonda zannediyorum, karşılamaya gidilmeyen bir şey sormuyor, karşılamayan bir şey sormuyor, geceye bakılıyor bir tek. Yorumlara açık öyküler, söylenmeyenler daha bir öykü hatta.

Kalan beş öykünün pek azı aynı izleği sürdürüyor, bazılarında Kafka'nın anlatılarına yakın bir sıkıntı mevcut, bazılarıysa bir nevi yüzleşme. Erinmenin sonuçlarıyla, ertelenenlerle.

Tosuner'in öykülerinde gizlenen anlamları bulmak, acıları duymak, küçük sevinçleri yaşamak hoş bir deneyim. İyi öyküler.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zeynep Altıok Akatlı - Gölgesi Yıldız Dolu
Armağan. Altıok'tan geriye ne kaldıysa. Mektuplar, fotoğraflar, Altıok'un öğrencilerinden arkadaşlarına kadar pek çok insanın anıları, küllerden geriye ne kaldıysa. Metin Altıok'un kızı Zeynep Altıok Akatlı'nın hazırladığı bu metin, Şair'in yaşamına açılan genişçe bir pencere.

Son bölümde Sivas Katliamı'nın ardı detaylarıyla anlatılmış, çok değinmeyeceğim. Göstermelik birkaç hapis cezası verilmişti, ardından dava düştü, hapistekiler salıverildi, ceza alması gerekenler alttan alta kollandı, anma etkinlikleri biber gazlarıyla sabote edildi, pek çok rezillik yaşandı kısacası. Kimin söylediğini hatırlamıyorum şimdi, biri, "O gün devlet orada yoktu," diyor. Devletin orada olup bir köşeye çekildiği en acı olaylardan biri bu, dönemin politikacılarının demeçleri insanlık suçlarının bir derlemesi gibi, korkunç. Bu devlet kendi evlatlarına kıyım kıyım kıydı, kıymaya devam ediyor, dehşetlerle dolu bir dünyada insan kalmaya çalışanlara selam.

İnsanların Metin Altıok hakkında söylediklerine odaklanacağım.

Meral Altıok, kız kardeş. Aile hakkında birkaç şiirden birkaç parça var, Meral Altıok'un söylediklerinden çıkardıklarımızla Şair'in çocukluğuna dair bir şeyler bulabiliriz. "Günlerdir birlikte yaşadığımız mutlu bir çocukluk anımızı hatırlamaya çalışıyorum. Üzgünüm ama bulamıyorum. Biz hiç çocuk olmadık. Ağbi-kardeş hiç oynamadık. Biraz aramızdaki yaş farkından, biraz annemiz yüzünden. Kısacası, mutsuz bir ailede, hüzünlü bir çocukluğu paylaştık seninle." (s. 21) Metin Altıok orta üçe giderken tavan arasındaki odayı vermişler ona, yukarıda kendine bambaşka bir dünya yaratmış. İlk resimler, ilk şiirler orada şekillenmiş. Böyle bir çocukluğun benzerini yaşayanlar kendilerine bir alan, bir uğraş, dünyadan bir şekilde çıkartan biricik bir yol bulur, bulmuştur. Altıok'un daha çocukken sevgisizlikle tanıştığını anlıyoruz, hatırlanan bir acı var, sonrasında Şair'in yaşamı karanlığa boğulduğu için bu anının her an yeniden yaratıldığını, yaşatıldığını söyleyebiliriz.
Sedat Hindioğlu. Camus, Kafka, Sartre okumuşlar, Huxley'nin distopyalarına odaklanmışlar, Neruda, Baudelaire, Lorca okurlarmış, bunun yanında Altıok'un Ezra Pound'a ve T. S. Eliot'a ayrı bir düşkünlüğü varmış. Edebiyat öğretmeni Belkıs Zincirkıran ve resim öğretmeni Şeref Bigalı, Altıok'un yeteneklerini keşfetmişler ve Şair'in çalışmaları konusunda cesaret vermişler. Ertam Özen'in anlattıklarına göre lisedeki tiyatro oyunları Altıok olmadan olmazmış. Bostanlı'daki tek balıkçı kahvesinin bir köşesini kitaplık haline getirmişler, şiir okuyup tartışırlarmış orada. Dernek bir bakıma, birbirlerini besleyen arkadaşların oluşturduğu bir oluşum. Altıok Ankara'ya gidene kadar birlikte zaman geçirmişler, sonra yollar ayrılmış. Abdullah Nefes otuz yıllık tanışlıklarını dönemlere ayırarak anlatıyor, Altıok'un Bingöl yıllarından bahsederken Altıok'un taşra yaşamından hoşnut olmadığını, üstelik resmin peşini bıraktığını söylüyor, resim Altıok'un peşini bırakmamış olsa da. Kültürel çoraklığın orta yerinde şiire sığınmış Şair, Ankara'ya on saatlik mesafede. Dağda bir pars iskeleti, orada ne işi varsa parsın. İntihar provaları, votka, şiir. Alkol bağımlılığı yüzünden/sayesinde erken emeklilik, ardından Ankara günleri. Ahmet Erhan, Behçet Aysan, birçok arkadaşla şiir konuşulan günler. Ankara-İstanbul yolculukları, Mustafa Irgat'ın, dolayısıyla Mina Urgan'ın Moda'daki evlerinde Turgut Uyar, Tomris Uyar, Füsun Akatlı. Ayrılıklar, Altıok'un memleketine yakın bir yerde öğretmenlik için başvurusu, dönemin hükümetinin Bingöl'e çıkardığı tayin, sonrası kavaklar. Oruç Aruoba'nın fakülteden arkadaşı Altıok, sofralardaki muhabbetler: Füsun Akatlı'nın DTCF'den atılışı, Nusret Hızır'ın gariplikleri, Bilge Karasu'yu Bölüm'e sokma entrikaları. "Metin'in -ve daha ılımlı olarak- Füsun'un kendilerine özgü Marx'çılığı ile benim 'ultra-burjuva' Nietzsche'iliğim tokuşurdu, rakı kadehleriyle birlikte; ama, öyle ahım-şahım bir anlaşmazlık oluşmazdı pek." (s. 58) Altıok'un şiir yazdığını bilmiyorlarmış o yıllarda, daha çok resimleri biliniyormuş ki Ankara'da sergi açmış Altıok, şairliği 35'inden sonra.

Ahmet Say'ın tanıklıkları çok önemli. Fazıl Say'ın babası olan Ahmet Say, Altıok'un bir büyüğü ve yakın arkadaşı. Amme İdaresi Enstitüsü'nde çalışan -zamanla bu çalışma tavsamış, Altıok'un memuriyet yaşamı düzenli bir ölümü çağrıştırıyor açıkçası- Altıok'u Fazıl Say da anlatıyor bir yerde, Nâzım Hikmet'in ve Metin Altıok'un şiirlerini gittiği her yere götürürmüş Fazıl Say. Neyse, Altıok'un evliliğinin sallanmaya başladığı yılları anlatıyor, Şair evinden ve işinden ansızın ayrılmış, dokuz yılını geçireceği Bingöl'e gitmiş. Mektuplarında üç yıl kalıp döneceğini söylerken neden dokuz yıl boyunca orada kaldığını anlamadım, zorunluluktan sanırım. Batıya tayinle gelebilmek çok zor, özellikle felsefe öğretmenliği için bu durum daha da zor olsa gerek. Altıok ana caddesi dışında yollarının çamura bulandığı Bingöl'den ara tatillerde ve yaz tatillerinde çıkabilmiş, şiirlerini postayla göndermiş ama kitaplarının basımı konusunda işin kovalanması gerektiğini, birebir görüşmeler yapmasının zorunlu olduğunu anlatıyor. Bingöl Lisesi'nin durumunu merak ettim, öğrencileri tarafından sevilen, okula gelen müfettişlerin tanışmak için can attıkları bir öğretmenin neden başka bir liseye sürüldüğüyle ilgili bir bilgi yok. Oradan da Karaman İmam Hatip Lisesi'ne başka bir sürgün, herkes cuma namazına giderken nöbetçi olarak okulda kalan bir felsefe öğretmeni neyin şiirini, neyin resmini yapacak? "Metin, kendine eziyet etme yöneliminde olduğu için, hatta bunu biraz yaşam biçiminde dönüştürdüğünden, şiirinde de zora koşmuştur kendini." (s. 66) Zorla, kanırta kanırta yaşanılan bir yaşamdan küller ve alevler fışkırdı, yaşamın çatlağı şiirlerden.

Mehmet Taner'den, bir şairden başka bir Şair'e buruklukla dolu sesleniş: Cemal Süreya'nın ikisine de omuz verdiği bir anı, sonra Selahattin Hilav'dan şahane bir edepsizlik: Sofrada otururlarken Hilav, Bâki'den bir dize okuyor, Altıok'a dizenin hangi şiirden olduğunu soruyor. Altıok susuyor, cevap vermiyor. Hilav çıkışıyor: "Bâki'yi bilmeyen adamdan şair mi olur, sana SIFIR veriyorum" diyor, böbürlene böbürlene konuşmaya başlıyor. Konuşması bitince bu sefer Altıok kalkıyor ayağa: "Otur Selahattin, ON!" Severmiş Hilav'ı Altıok, sofraya geçilmeden önce Hilav'ı arkadaşlarına anlatmış, adama duyduğu sevgiyi göstermiş, sonra olanlar ne kadar da can yakıcı. "Bizlere, hepimize kırgın mıydı? Onu Bingöl'de unutmuştuk." (s. 72) Bu çok hüzünlü bir şey işte. Remzi İnanç haricinde değinen yok, Altıok bir gece bileklerini keserek intihar etmeye çalışmış ama ikinci eşi Nebahat Çetin Altıok hastaneye yetiştirmiş hemen, bir gece boyunca ölüm ve kaybetme korkusuyla sabaha kadar beklemiş. Altıok'un anlattığına göre yirmili yaşlarında adamlar olay çıkarıyormuş sürekli, korkunç bir okulmuş, çok zorluk çektiği belli. Bunun üzerine yalnızlık, tek başına sürdürülen şiir uğraşı, çok zor. Bunun yanında bir o kadar da güçlü, başkalarınca biraz olumsuz gözle bakılan bir yorum var, Özdemir İnce'nin Altıok'a söylediği "alaturka şiir" yorumu. Hafifsemeci bir yaklaşım gibi gözüküyor, İnce pek öyle anlatmasa da. Altıok sevmiş bu yorumu, olumlu tarafından ele almış ve şiirinin gerçekten de alaturkalık taşıdığını söylemiş. Biçim Batı'dan Doğu'ya pek çok kaynaktan şekillenmiş, içerik alaturka, o la la. İnce'nin öğretmenlik konusundaki katkılarından da bahsedeyim, İnce'nin arkadaşı Aydın Uğur'un babası Necdet Uğur o sıralarda Milli Eğitim Bakanı ama İnce meseleyi Emre Kongar'a açıyor, Emre Kongar işin tamam olduğunu söylüyor. Tamam olan yer Bingöl, Altıok'un istediği yer İzmir, Muğla. Bir anda ülkenin kuş uçmaz bir yerine yolculuk beliriyor ufukta.

Fotoğraftan kesilen Şair'in omzunda durmadan kanayan bir el var, hikâyesini bilen biri var, şimdi hatırlamıyorum kim, anlatmıyor ama. Acı dolu bir anı yine, şiire taşmış. Merak ettim hikâyeyi ama başka bir detay bulamadım.

Son bir anı, Eren Aysan'dan: "Önceden karar verilmiş... Behçet'in bütün dostları muayenehanesinde toplansın diye... O gün arkadaşları onu anacak... Kapıdan içeri girer girmez o büyük yakıcı sessizliği hâlâ hücrelerimde bile duyumsuyorum. Annem salondaki berjer koltuğun tahta koluna başını dayamış ağlıyor.. Ali Cengizkan sırtını duvara dayamış, ağzını bıçak açmıyor, Şükrü Erbaş Edebiyatçılar Derneği adına gazete için yeni bir ilan hazırlıyor; Ahmet Erhan bir sandalyeye ilişmiş; Akif Kurtuluş gözleri kıpkırmızı, yüzünü yere indirmiş, başını kaldırmıyor... Soru sormuyorum artık... Anladım her şeyi... Onu da kaybettik... Metin'imizi... Metin olmak artık çok zor..." (s. 117)
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanlık 2.0
Bundan on beş, on altı yıl önce arkadaşlarla odaya kapanıp Dream Theater konserlerini deli gibi izlerken -Kazaa'dan indirirdim o zamanlar, tedarikçi bendim- lüle saçlı bir adamla karşılaştık. Derek'in gruptan ayrıldığını biliyorduk, yerine Jordan Rudess'ın geldiğini de biliyorduk ama herifi ilk kez görüyorduk işte, saçlarına kıl olduk ve adamı hiç sevmedik. Sonra ben Disappear'ı dinledim ve adamın hayranı oldum. Hatta -müzik tanrıları beni çarparsa çarpsın- bana göre Space-Dye Vest ayarında bir şarkı. Neyse, bizim tayfa adamı sevmemeye devam etti ama ben adamın yaptığı işleri takip etmeye başladım. O sıralar tabii, şimdilerde geçen yılki Türkiye konseri haricinde kendileriyle hemen hiç işim olmuyor. En son Octavarium'u dinledim ve sevmedim, 2005'ti, biz tayfayla sık sık görüşmeye devam ediyoruz, onlar dinlemeye devam ediyorlar ama ben başka dünyalara zıpladım. Neyse, Kurzweil'ı Jordan'ın klavyesinin markası olarak bildim ilk. Ray Kurzweil ses teknolojisi üzerinde de çalışmış ve çok acayip bir alet icat etmiş. Klavyelerin şahı olarak görülüyor Kurzweil, gerçekten çok değişik bir alet. Neyse, yıllar içinde adamın aslında kafayı hafiften kırmış bir deha olduğunu gördüm ve yazdığı metni de okuyunca kanaat getirdim; bu adam geleceğin elçisi olarak aramızda bulunuyor. Fikirleri çokça eleştiri alıyor, insanın form değiştirirken geçireceği evreleri irdeleyiş biçimini insanlık dışı bulanlar var ama adamın yaptığı şey teknolojinin bizi getireceği konum, ötesine pek bulaşmıyor, bazı denetim mekanizmalarının gerekli düzenlemeleri yaparak bilimin yıkıcı etkilerinden yırtacağımızı düşünüyor. Metnin son bölümlerinden birini kendisine ve fikirlerine yöneltilmiş olumsuz eleştirileri bertaraf etmek için ayırmış, cevapları hazır. Teknolojinin o kadar da ilerlememesi gerektiğini düşünenlere eldeki potansiyellerin yer altına inebileceğini, kontrollü bir ilerleme yerine kontrolsüzlüğün ortaya çıkacağını ve gücü elinde tutan örgütlerin/devletlerin dünyayı cehenneme çevirebileceğini söylüyor. Makul. Buluşların önünde duramayacağız, dalga sürekli büyüyor ve geriye dönmek için artık çok geç. Geri dönülemezlik tarım devrimiyle birlikte ortaya çıktı, yerleşik yaşam ve elde edilen ürün bizi daha çok üretime götürdü, buna uygun olarak sayımız çoğaldı, tabii üzerinden çağlar geçen bir olaydan bahsediyoruz ve biçimlenenden farklı bir yaşamı, eh, hayal edip yaşayabiliriz, bedel olarak kendimizi yalıtmamız gerekir. Her açıdan. Kısacası, dünyamızı çok büyük bir ölçüde bilim şekillendiriyor ve Kurzweil bilimin atlılarından biri. Yazdıklarını dikkatli bir şekilde okuyup gelecekten haber almalıyız. Nostaljiden, geçmişin yararsız özleminden kurtulursak gelecek süper gözüküyor.
Önsöz bölümünde bilime duyduğu tutkunun doğuşunu anlatıyor Kurzweil, on iki yaşındayken, 1960'ta bilgisayarla tanışıyor ama öncesinde çocukken okuduğu bilim serileri var, çocuklar için bilim setleri olur ya, onlar. Kaku Jules Verne okuduğunu söylüyordu, eminim ki Batı'daki çoğu bilim insanı bilimin hikâyeleşmesini sağlayan insanlardan veya doğrudan edebi eserlerden etkilenmişlerdir, ne güzel. Neil deGrasse Tyson da Carl Sagan'la bilim müzesi gezdiğine dair bir şeyler anlatmıştı, önemli şeyler bunlar. Onlu yaşlarımın başında uzaya dair azıcık bilimsel bir şeyler okuduğumda aklım gitmişti, ben de oradan tutuldum. Gerçi edebiyat okudum sonradan ama bu tutkum kaldı, iyi ki kalmış. Neyse, 1990'larda teknolojilerin bilinen ivmeleri hakkında deneysel veriler toplayıp bu verilerle matematik modelleri geliştirmeye çalıştığını söylüyor Kurzweil, zaten bütün paradigma değişimlerini, üstel artan bilimsel hızı bu modellemelere dayandırıyor ve elde ettiği verileri dipnotlarla paylaşıyor. Kendi kaynak kodumuza ulaşıp biyolojik temellerimizi salt bilgiye çevirerek evrenden çıkardığımız bilgiyle birleştireceğiz ve tekilliğe doğru adım adım ilerleyeceğiz, anlattığı şey çok çok özet geçilirse budur. Sonrasında birinci bölüm, Altı Evre. Yapay zekanın satranç ustalarını yenmesi bahsinden giriyoruz ve makinelerin insanın sahip olduğu biyolojik niteliklerin temel inceliklerinden yoksun olduğu fikriyle devam ediyoruz. Tam bu noktada bilimin üstel ilerlemesiyle alakalı uzunca kısım başlıyor. Grafiklerle anlatıyor Kurzweil, doğrusal eğilim ve üstel eğilim hakkında çokça bilgi veriyor. Belirli zaman aralıklarıyla hızlanan bilimsel gelişmeleri doğrusal eğilimle değerlendirmeye meyilliyiz, hep aynı hızla ilerlediğimizi düşünüyoruz ama hayır, her bir buluş hızı katlayarak artırıyor, ta ki doğal sınırlara kadar. Moore Kanunu örneğin, belli bir alana belli sayıda transistör yerleştirme mevzusu ilerleyen teknolojiyle birlikte giderek daha ucuz ve kullanışlı hale getirildi ama işlemcilerin hızlandırılması konusunda fiziksel sınırlara çok yaklaştık, farklı çözümler bulunması gerekiyor, yoksa Kurzweil'ın bahsettiği duvara toslayacağız. Tam bu noktada paradigma değişimleri ortaya çıkıyor, farklı bir çözüm yolu bulunuyor ve ilerleme sürüyor, tekrar üstel olarak. Moore Kanunu konusunda Kaku'nun önerdiği çözümler vardı, süperiletkenlerin kullanımı, kuantuma dair zamazingolarla farklı bir teknolojinin üretilmesi, böyle şeyler. Sonuçta evrimin altı evresinden bahsediliyor, biz dördüncü evredeyiz. Beşinci evrede teknoloji ile insan zekasının birleşimi var, altıncı evredeyse evrendeki madde ve enerji örüntülerinin zeki işlemlere ve bilgiye doyma noktasına erişmesi yer alıyor. Biz bu noktadan çok uzaktayız, Kurzweil her bir aşamayı detaylarıyla anlatıyor ve tekilliğin beşinci evrede ortaya çıkacağını söylüyor.
Tekillik. Lucy'nin, "I am everywhere," dediği sahneyi hatırlıyorum da, her şeyin bilgisine erişildiği için her yerde olma durumu diye düşünebiliriz bunu. Aşırı bir fikir, zaten Kurzweil'ın anlattığı tam olarak böyle bir şey değil. Bilgiye dönüşeceğiz ve bunun için biyolojik yapımızın ötesine uzanacağız. Güzel. Beynin işlerliğinin tam olarak çözülmesi gerekmiyor, örüntülerin anlaşılması konusunda tersine mühendislik uygulamaları devam ettiği müddetçe tekilliğe bir adım daha yaklaşıyoruz demek. İşin bilimkurguya kaçan kısmı da devreye giriyor burada, yazar birçok maddeyle tekilliğin neye benzeyeceğini anlatıyor. Sanal gerçeklikte farklı bedenler seçebileceğiz -ki Ready Player One bu meseleyi şahane işliyordu, gerçi tek bir gözlükle dünya değiştirmekten çok daha muazzam bir şey var burada- ve istediğimiz kişiliğe bürünebileceğiz, olasılıkların ucu bucağı yok. "Uygarlığımızın zekası sonuçta büyük ölçüde biyolojik olmayan zekadan oluşacaktır." (s. 54) Nanobotlar girecek işin içine, biyolojik evrimimizle birleşen yapay zekaları onları "her şeye" evirebilecek. "Gri çamur" mu ne diyor Kurzweil, sisçikler halinde dolanacaklar ve moleküler değişimlerle her türlü nesneye dönüşebilecekler, kendilerini sentezleyip baklava veya araba olacaklar. Tabii kötü amaçlar için de kullanılabilirler, bir tanesi bedenimizle temas ettiği anda bizi çözebilir ve Thanos'un toz ettiği kahramanlara dönüşebiliriz. PKD'nin öykülerinden birinde vardı bunlar, kelebeğe benzer varlıklar bütün gezegeni toza çevirmişti bir güzel. Bu nanobotlar kafalarına göre herhangi bir şekil alıp takılabilirler, balçık halinde dolanabilirler ya da, bilemiyorum artık.
İkinci bölüm, İvmelenen Getiriler Yasası. Algoritmik bilgi içeriklerinden DNA'nın yapısına uzanıyoruz. Bu yapının verdikleriyle karmaşık bilgi kümelerinin sıkıştırılmış bir halde var olabileceklerini, evrimsel bir ilerlemenin mümkün olabileceğini görüyoruz, aslında DNA'yı yapay zekanın yaratımında bir metafor olarak görüyoruz desek pek yanlış olmaz. Bu noktada düzen ve karmaşa da giriyor işin içine, fraktal yapılardan bilginin kümeleniş biçimlerine çok kapsamlı mevzulara giriyor Kurzweil, bunu da canlıların evrimiyle örneklendiriyor. Evrim düzeni artırıyor, düzen karmaşıklığı artırıyor ve bilgi birikiyor, düzenle karmaşa sürekli bir döngü halinde birbirini iteliyor. Evrimin dolaylama yoluyla hareket ettiği düşüncesinden her şeyin daha düzenli, öngörülebilir bir şekilde ilerleyebileceğini çıkarsıyor yazar, evrim yönetilebilir ve istenen biçime sokulabilir, böylece tekilliğe doğru giden yolda koca bir adım atmış oluruz. Teknolojinin yaşam döngülerinden bir parça, cep telefonu teknolojisini örneklem noktası alarak meseleyi açıyor Kurzweil, zaman içinde cep telefonlarının ve bilgisayarların geliştirilmesi süreçlerinin hızlanmasını, adeta uçmasını anlatıyor bir güzel.
Sonraki bölümlerde beynin tersine mühendislikle bileşenlerine ayrılabileceği meselesi nöroloji ve sibernetik temel alınarak irdeleniyor, beynin yapısına dair şahane detaylar var burada ama asıl olay Kurzweil'ın GNR olarak adlandırdığı üçlemede. Genetik, nano teknoloji ve robotbilim. Geleceğimiz bu üçündeki gelişmelerle inşa edilecek, ediliyor. Kafada havai fişekler patlatacak kadar heyecan verici bir biçimde ele alınıyor bu bölümler, geleceğin çoktan geldiği müjdeleniyor aslında.
Kurzweil'ın ölümsüzlüğü "yakalamak" için her gün 300 civarında hap içtiğini, son derece organik beslendiğini ve spor yaptığını söyleyerek bitireyim. Adam 1940'larda doğduğu için pek zamanı kalmadı aslında ama ölümü hastalık olarak gördüğü için elinden gelen her şeyi yapıyor. Aldığı onca vitamine rağmen ölmesine ramak kalırsa bedeninin dondurulmasını garantiye almıştır diye düşünüyorum. İşin hukuki, etik yanını falan hiç bilmiyorum ama öyle bir tutkusu var ki illegal işlere girmiştir, girmemişse girecektir gibi geliyor bana. Bilemiyorum, sonunda öleceğimi bilerek ömrümü uzatmak isteyebilirdim sanırım. Otuz yaşımın bedenini tekrar tekrar kullanmak, yüz yılları böylece aşmak, bunun gibi şeyler. Tabii onca insanı bu dünya kaldırmaz, başka gezegenlere açılmak lazım. Teknoloji biraz daha ilerlemeli. Hızla.
700 sayfalık bir metin bu, çok leş özetledim. Çok daha fazlası var içinde, meraklılar için temel bir metin. Kaçırılmamalı.
Yanıtla
22
13
Destekliyorum  2
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gölgede Kalan Yıllar
"Piraye öldü. Dün gece. Kaçta bilmiyorum. Bir iki kaşık süt içirmeye çalışıp başaramadığımızda saat yediyi biraz geçiyordu. Yan çevirip üstünü örttük. İki gündür gözlerini açmıyor, hiçbir şey yemek istemiyordu. Sürekli uykuda gibiydi." (s. 7)

Nâzım Hikmet'in şiirlerini saklayan, kimselere vermeyen, çoğaltılmadığı sürece Aziz Nesin'e bile vermekten imtina eden Piraye'nin ölümünün ertesi günü, oğlu Memet Fuat anılarını yazmaya başlamış, iki yıl boyunca çalışmış ve anlatacağı daha pek çok şey varken yazdıklarının yettiğini söyleyip bitirmiş. Memet Fuat'ın edebiyat dünyamıza kattıkları malum, toplumcu gerçekçi kanada yakınlıktan ötürü yazdığı öyküler ve şiirler gündelik problemlere ağırlık veriyor, bunun yanında yayıncılığı ve eleştirmenliği -bana göre- daha önemli. Ne yazık ki anılarında bu uğraşlarına pek yer vermiyor, daha çok Erenköy-Göztepe-Altunizade üçgenindeki eski zaman insanlarına ve köşklerine değiniyor, kendi çocukluğuna ve gençliğine yükleniyor, çağrışımlardan yola çıkarak geçmişi inşa ediyor. Tabii bu geçmişte uğruna onca şiir yazılan, doludizgin bir aşkı bir yere kadar, her şeye rağmen sürdüren Piraye'nin ağırlığı var, anne olarak oldukça sevecen, çocuklarına düşkün bir kadın, öte yandan Fuat'ın incelikle anlattığı Nâzım Hikmet'in Piraye'si aşkına sadık, eşi Çankırı'da ve Bursa'da hapis cezasını çekerken elinden geleni yaparak eşini yalnız bırakmayan bir kadın. Çankırı'da ev tutuyor, insanların söylediklerine kulaklarını tıkayarak sevdiği adamı görmek için yüzlerce kilometre yol gidiyor. Utanırmış Piraye, Nâzım Hikmet'in coşkunluğuna sahip değilmiş, herkesin içinde sarılıp yakınlaşmak istemezmiş. Uyumsuz gibi duruyorlar, aşk sürdüğü müddetçe bu uyumsuzluk çekicilikle birmiş ama sonrasında başka kadınlar ortaya çıkınca, Nâzım Hikmet'in de salıverilmesi gündeme gelince bir mektup ayırmış ikisini. Mektupta artık bir araya gelmelerinin mümkün olmadığı yazılıymış, Nâzım Hikmet'in yeğeni, değerli çevirmen Rasih Güran ağlayarak getirmiş mektubu. Piraye soğukkanlılıkla karşılamış ayrılığı, zaten bir gün ayrılacaklarını, aldatılmalara daha fazla katlanamayacağı bir zamanın geleceğini bildiğini söylüyor. Sonrasında Nâzım Hikmet'in barışma çabaları olmuşsa da Piraye için biten bitmiş, geriye dönmek mümkün değil. İlk evliliğini on beş yaşında yapan, iki çocuk doğuran ve on yedisinde kocasının kendisini bırakıp gitmesiyle hayal kırıklığına uğrayan Piraye, ikinci hayal kırıklığından sonra hayatına kimseyi sokmamış bir daha, Nâzım'dan sonra bir daha kimseyi öyle sevemeyeceğini söylemiş ve yalnızlığa çekilmiş.
Memet Fuat hatırlıyor, 1995'ten 1920'lerin Kadıköyü pek parlak, güzel gözüküyor. Küçükyalı'da oturuyorum ben, anlatılan yerlerde birçok kez bulunduğum, boş zamanlarımda sokak sokak gezdiğim için gözümde canlandı her şey. Ethem Efendi'deki köşk otuz dönümlük arazi üzerine kuruluymuş, bir ucu istasyona yakın, diğer ucu bugünkü Bağdat Caddesi'ne bakıyor herhalde. Muazzam büyük bir alan, komşu köşklerle birlikte dev bir yeşilliğin içinde birkaç binadan başka bir şey yok. Hatırlayamadığım pek çok yazar bu yakanın o zamanlarını anlatmıştır, şimdi hatırladığım iki metin: Melih Cevdet Anday'ın Aylaklar romanı, bir de Peride Celal'in bir romanı, neydi o? İnsanlar sahile inip denize girerlermiş, Pendik'e kadar sahil varmış, müthiş bir şey. Sonra parsel parsel satılmış tabii bu arsalar, önce başka köşkler belirmiş, sonra bu köşkler de yıkılıp koca koca apartmanlar dikilmiş. Numunelik birkaç köşke rastlayabilirsiniz, daha çok üst taraflarda. Erenköy Fizik ve Tedavi Hastanesi'nin bahçesinde bir tane var, über süper lüks bir iki sitenin bahçesinde de duruyor öyle, cıvık bir beyaza, kırmızıya boyanmış, geçmiş zamanın güzellikleri berbat edilmiş. Zevksizlikte çığır üstüne çığır açıyoruz, malum. Neyse, Fuat'ın dedesi Mehmet Ali Paşa'nın anılarda aslan payı var, köşkün sahibi olarak hemen her yere burnunu sokan uçarı bir adam. Torunlarını o kadar seviyor ki Fuat'ın aşırı kilo aldığı bir dönemdeki zayıflama çabalarına karşı çıkıyor, torununa yedirdikçe yedirmek istiyor ve istediğini yapamayınca onca orduyu yönettiğini ama bir çocuğu yönetemediğini söyleyip torununu kovalamaya başlıyor. Matrak bir adam. Oğulları, kızları, hepsi ayrı bir alem. Kimin kim olduğuna pek girmek istemiyorum, o kadar çok insan var ki işin içinden çıkamam, çok önemli olaylara değineceğim sadece. Bir iki detay vereyim ama, o dönemdeki çoğu aile birbirini tanıyor, İstanbul o zamanlar küçük bir yer, dolayısıyla ailelerde pek gizli saklı olay olmuyor. Piraye'nin ilk eşi Vedat Örfi Bengü çok yönlü bir adam, yazarlığı var, müzisyenliği var, yönetmenliği var, yerinde duramayan biri. Paris'e gidiyor ve başka kadınlarla takılmaya başlıyor. İlginç bir şey, Vedat Örfi'nin Mısır sinemasının kurucusu olduğu yazılıp çizilmiş bir zaman, Mısır'a geçip orada birkaç film çekmiş, tekniği öğretmiş sanırım. Neyse, kadınlarla olan mevzu hemen duyuluyor tabii, Piraye dört yıl bekledikten sonra ümidi kesip babasının evine dönüyor, talipleri çıkıyor ortay. Sonra Nâzım Hikmet'le tanışıyor ve hayatı bir kere daha değişiyor. Cihangir'deki evde yaşamaya başlıyorlar, Nâzım Hikmet sinema sektöründe çalışıyor o yıllarda, hapse girmeden önce. İpek Film için film çekiyor, seslendirme yapıyor, Shakespeare'den çeviriler yapıyor falan, ekmeğini sinemadan kazanıyor yani. Erenköy'deki köşkte de filmler çevriliyor haliyle, Muhsin Ertuğrul başta olmak üzere pek çok sanatçı gelip gidiyor eve. Bu dönemin anıları çok hoş, yokluklar içinde bir şeyler yapmaya çalışan insanların mücadeleleri. Köşkte çalışanlar, çalışanların çocukları, komşular, komşuların çocukları derken kadro genişledikçe genişliyor, nehir anı bu. Bir iki mesele tekrar tekrar ele alınıyor dolayısıyla, kronolojik bir yapı yok.

Abdülhamid bahsi ilginç. Dede ketum, pek bir şey anlatmıyor, kardeşinin padişah damadı olması dolayısıyla ülke dışına çıkarıldığı zaman da pek bir tepki vermiyor. Dedesinin Abdülhamid'e dair anlattığı tek bir anı var, o da ekmeğe zam yapıldığı zaman Abdülhamid'in odasında döne döne uyuyamadığı. Bunun yanında açıktan bir övgü veya yergi yok. Atatürk'le ilgili de aynı durum söz konusu, doğrudan bir söz, bir şey yok. Cumhuriyet ilan edildikten sonra pek bir şey yok, Fuat anlatmıyor en azından. Tek bir nokta var, mimariyle ilgili bir meselede yeni çıkan bir kanuna uymuyorlar, sorunu tanıdıklarıyla hallediyorlar, sıkı ilişkileri var kısacası. Nâzım Hikmet'le ilgili meseleye güçleri yetmiyor tabii, Fevzi Çakmak'ın kızından yardım istiyorlar, ağır hasta olan ve kızını çok seven Fevzi Çakmak mevzu açılır açılmaz çıkıp gidiyor odadan, kızını dinlemiyor. Çok sonraları yurt dışından yükselen protestolara yurt içindeki sesler de karışıyor da o şekilde serbest kalıyor Nâzım Hikmet, bir süreliğine tabii. Tekrar hapse girme tehlikesi ortaya çıkınca Refik Erduran'ın yardımıyla Rusya'ya kaçıyor, iyi de ediyor. Başka bir ilginç mesele, Yahya Kemal hakkında kötü bir şey söylemiyor ve söyletmiyor Nâzım Hikmet, Galata Köprüsü'nde tek başına eylem yapan annesini görmezden gelen şaire duyduğu saygı büyük. Annesiyle Yahya Kemal arasında bir şeyler yaşanmış, Yahya Kemal evlilikten son anda vazgeçmiş diye hatırlıyorum, yanlış olabilir.

600 sayfa boyunca geçmişin bir muhasebesi tutuluyor, şahane. Memet Fuat'ın okul yılları, üniversite yılları, Nâzım'la geçen zamanları, askerlik dönemi derken kişisel bir tarihin en parlak anlarına şahit oluyoruz, pek hoş. İlgilisi mutlaka okumalı.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Saçmalıklar Çağı
Bu iyi, çağın saçma sapan alışkanlıklarına sahip olmadığımız zaman "çatlak" olarak damgalanacağımızı ve bunun gayet normal bir şey olduğunu söylediği için bile iyi, cep telefonlarını öyle veya böyle kullanmamız gerektiğini, dünyaya belli bir ölçüde uyum sağlamanın mutluluk getireceğini dayatmadığı için bile okunur. Domingo'dan çıkan başka bir kitapta orta yolcu fikirler vardı, uyumsuzluğun ıstırabını dile getirmeden dünyadan çıkış yollarının banal, bayatlamış güzergâhlarını vermekten öteye gitmiyordu kitap. Foley hastalıklı bir topluma uyum sağlamanın sağlıkla bir ilgisinin olmadığını söylüyor, yani kabul edilmenin nimetlerinden faydalanabiliriz ama içeride bir yerde her şeyin yanlış olduğuna dair bir şeyler içimizi kemirir durur. Biraz hassassak deliliği görmezden gelemeyiz.
İlk bölümde "mutluluk" var. Herkes daha fazlasını hak ettiğini düşündüğü için tatminsizlikten ölmek üzereyiz. "Mutluluk gibi bayat, eski bir terim için fazla bilgili, fazla sofistike, fazla alaycı, fazla bilge, fazla post-her şeyiz." (s. 2) Mutluluğun tanımı da muğlak biraz, çizgileri belirsiz olduğu için, Arendt'e göre "erdemli eylemlerin doğaları icabı görünmez kalmaları gerektiği" de hesaba katılırsa mutluluğun dilsiz, sadece hissedilen, düşünüldüğü zaman uçup giden varlığı bizi çıkmaza sokuyor. Dünya ve benlik arasında kurulamayan anlam birlikteliği mutluluk için gereken sessizliği sağlayamamamıza neden oluyor. Asgari ölçüde insani ilişkilere gereksiniyoruz ama etrafımızda "ışıltıyla gülümseyen depresifler" var, bu insanlarla birlikte yaşamak oldukça yorucu. Karakter değiller, tip olarak yaşıyorlar ve belli bir yüzeyselliğin ötesine geç(e)miyorlar. Fromm'a göre "anonim otorite" bu şekilde ortaya çıkıyor. "Anonim otoritenin en etkin numarası, tavsiyelerini aksiyom (doğruluğu genel kabul gören önerme) kılmasıdır. Genel kabul görmüş fikirlere ve anlayışlara karşı çıkmak mümkün değildir; ancak çatlaklar böyle bir şeye kalkışabilir. Bu da bir başka aksiyomdur. Şimdiki yaşantımız, doğa yasası gereğidir." (s. 11)
Seneca'dan bir alıntı var, yarını düşünüp bugünü çöpe atan insan için huzur diye bir şey mümkün değil. Tüketimsel bir itkimiz var, kendimizi bir ürüne çevirip tükendikten sonra değiştirmek de bunun içinde, bir insan bu açıdan kendini ne kadar değiştirebilirse. Selfie çekip her yerde paylaşmak herkes için aynı anlama gelmeyebilir ama derinlerde bir yerde kendini bir ürüne dönüştürme ihtiyacının getirisi/götürüsü de olabilir. "Ben bir ürünüm, kendimi bu biçimde inşa ettim, bir değerim var, ona göre." Sonra başka bir selfie, böyle gidiyor bu. Mantıklı bir hale getirilen saçmalıklar yüzünden her birey kendi saçmalığını üretebilir ve tüketebilir durumda. Sorumluluk duygusunun ortadan kalkmasıyla otoriteye yakınlaşıyor insan, başkasının verdiği kararlardan mesul değiliz, rahatız o zaman. Başımıza gelen kötü şeylerden sorumlu tutulacak birileri, bir şeyler her zaman olacak, böylece talihsizliklerin etrafından dolanabileceğiz. Şahane bir kendini kandırma mekanizması bu, kırılması için insanın bir an durup düşünmesi gerekiyor ama bu da mümkün değil, düşünmemizi engelleyecek milyon tane etken var. Her yerde yüksek sesle çalan müzik, motor sesleri, gözü kör edecek ışıklar var, dikkat dağınıklığı çağın gerekliliği gibi gözüküyor. Aynı anda sekiz kitabı birden okumaya çalışmak, birkaç işi aynı anda götürmeye çabalamak -tabii bu bir şekilde zorunluluktan yapılmıyorsa- canımıza okuyacak dünyanın elini güçlendirmek anlamına geliyor. Bunun bir etkisi de bireye olan inancın azalması olarak ortaya çıkıyor, insanlar artık tek başlarına kitap bile okuyamıyorlar, bir okuma grubu şart. Bir şeyler yazmak için atölyelere gidiliyor, yalnızken yapılan işler değersiz olarak görülüyor. Sessizlik, yalnızlık bir nevi ölüm, acımasızlığın somutlaşmış hali.

"Uygulamalar" bölümünde saçmalıkların derli toplu halleri var, ilk kısım "iş"in saçmalığına ayrılmış. Grup çalışmaları, saçma sapan etkinlikler, takım oyunu, dozunda mizah, rahatlama alanları ve anları, bireyi biçimlendiren bir dolu baskı mekanizması.

Saçmalık çağımızın mutluluk kaynağı olabilir, son bölümün konusu bu. Bir çuval para harcayarak kendi gitarımızı yapabilir, en kısa sürede en çok hamburgeri yeme şampiyonu olabiliriz, bunlar bizi mutlu eden şeyler olabilir. Kendimize özgü bir şeyler yapmak yani, bizi yanılgıya düşmeden mutlu eden şeyleri bulmak. Eh, başarırsak yırtıyoruz işte.

Algan Sezgintüredi çevirisi. Bazı cevaplara ihtiyacınız varsa buraya bakınız.

Yanıtla
6
3
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Decameron
Harold Bloom, Chaucer üzerinden Boccaccio'ya değiniyor. Doğrudan bir incelemeye girmemiş, Batı Kanonu'nun oluşumunda Boccaccio'nun önemli bir etkisi var ama merkeze alınan Shakespeare'in doğrudan beslendiği isimlere odaklanmayı seçmiş Bloom, Dante ve Chaucer odak noktalarda ama Boccaccio için ayrı bir bölüm yok. Neyse, Chaucer Şubat 1973'te Floransa'da dolanıyor. Dante öleli yarım yüzyıl geçmiş, Boccaccio ve Petrarca da kısa bir süre sonra ölecek, Chaucer'ı besleyecek kaynaklardan ikisi yaşıyor yani. "Endişe" kavramını ele alıyor Bloom, Chaucer'ın bu iki isimden ilham ve esin aldığını söylüyor, etkilenme endişesi Chaucer'ı kuşatıyor, belki de metninde Boccaccio'nun adını hiç anmaması bu yüzdendir. İkisinin metinleri de birbirine oldukça benzer, tipler hikâyelerini sırayla anlatırlar ve hikâyelerin anlatımı dışında pek konuşmazlar, hatta Chaucer bir hikâyesini doğrudan Boccaccio'dan alır. Belki de almaz, halk hikâyelerini öyküleştirdikleri için bir meydan okuma da gerçekleşmiş olabilir, Chaucer bu işleri Boccaccio'dan daha iyi becerdiğini göstermek istemiş olabilir. İkisinin metinlerinde de hikâyelerin başlıklarında anlatılacakların özetleri verilir, beklenmeyen olaylar anlatıyı bambaşka bir noktaya götürür ve öykülerde Tanrı'nın gölgesi sezilir, bu tür şeyler. Chaucer'ın Dante'den uzaklaşmasının ve Boccaccio'nun ortaya koyduğu biçime yaklaşmasının nedenini Dante'nin ölümünden sonra geçen elli yılda bulabilir miyiz diye düşünüyorum, gerçi çok kısa bir zaman aralığından bahsediyorum ama burjuvazinin yükselişiyle birlikte toplumsal değişimlerin hızlandığı bir dönemde içeriğin ve biçimin değişmesinin tam zamanıydı belki, ironik hikâyelerin "gerçek olmaması ya da hakikati resmetmesi gerekmediği" fikrini Boccaccio'dan alan Chaucer, İngiltere'ye dönünce otuzlu yaşlarında edindiği birikimi şahane metnini oluşturmak için kullandı. Bloom'a göre "İngiliz Boccaccio" olarak görülmekten nefret ederdi Chaucer, zaten Chaucer çok daha iyi bir hikâye anlatıcısıdır. Şiiri ve öyküyü bir ölçüde birleştirmeyi, hikâye anlatımında ikisini birlikte kullanmayı ustalıkla başarmıştır. Sağlam adamdır ama yine de hikâyelerini Boccaccio'ya borçludur tabii. Ferit Burak Aydar'ın çevirdiği Roman ve Halk'a bakıyorum, Fox'a göre Ortaçağ'ın sonlarına doğru ticaretle uğraşan İtalyan ve İngiliz toplumları modern anlamıyla ilk hikâyeleri ortaya çıkardılar ve hikâye anlatımının içeriği kadar biçimine de kafa yordular, erkeklere ve kadınlara duyulan merakla birlikte anlatım biçimlerini az da olsa çeşitlendirdiler. Fox'un Hazlitt'ten alıntıladığı bölümü doğrudan alıyorum, söylenenler Boccaccio'nun metni için de söylenebilir, büyük ölçüde: "Chaucer'ın karakterleri birbirinden yeterince ayrıdır ama kendi içinde çok az çeşitlilik gösterir, benzer önermeler oldukları hissini uyandırırlar. Chaucer'ın karakterleri tutarlıdır ama tekbiçimdir; başından sonuna kadar onlara dair bir fikir edinmeyiz; bunlara farklı bir ışık tutulmaz ya da tali özellikleri yeni durumlarda gösterilmez; bunlar tasavvur edilemez derecede doğruluk ve kesinlik gibi ayırıcı özellikleri olan ama aynı değişmemiş havayı ve tutumu muhafaza eden portreler ya da fizyonomik çalışmalar gibidir. (...) Yani Chaucer sadece hikâyesinin istediği kadarını, belli bir amaç için gerekli olanını anlatmıştır. (...) Chaucer'da karakterin özünün sabit olduğunu algılarız." (s. 85) Boccacio'nun insanları da benzer niteliklere sahiptir, hümanist fikirlerin bin küsur yıldan sonra tekrar, bu kez daha köklü bir şekilde ortaya çıkmaya başladığı zamanda, o zamandan kısa bir süre önce yazıldıkları için karakter özelliği taşımazlar, tiplemeden öteye geçemezler. İnsanlık komedyasının versiyonlarından birinde rol almaktan öteye geçemediklerini söyleyebiliriz, kaderleri hikâye anlatıcısının niyetiyle çoktan belirlenmiştir, dolayısıyla özgür iradeleri yoktur. Yol açtıkları görece trajik, çoğunlukla komik kazalara göz atarız, hemen her öyküde kıssadan hisseye uygun olarak ders alırlar veya ders verirler.
Metne dönüyorum, çevirmen Rekin Teksoy'un giriş yazısına bakalım. Boccaccio 1313'te doğuyor, halkın konuştuğu İtalyancayla yazıyor, böylece koca bir edebiyat tarihindeki önemli değişim noktalarından birini ortaya çıkarıyor. Grekçe öğreniyor, Petrarca okuyor, Dante'nin ve Petrarca'nın şiiriyle baş edemeyeceğini anlayınca şiiri bırakıyor. 1348'de Decameron'u yazmaya başlayıp 1351'de bitiriyor. "Decameron biçimsel yönleriyle 'ortaçağ' temalarına bağlı kalsa da, hümanizmanın tohumlarını taşıyan bir kültürün habercisidir." Petrarca'ya benzer bir yön. Boccaccio 1350'de Petrarca'yla tanışıyor, Petrarca'nın 1374'teki ölümüne kadar kitap değiş tokuşu yapıyorlar. İlginç bir hadise var, Boccaccio yaşlandığında bir din adamı bu büyük yazara öbür dünyaya hazırlanması gerektiğini, halk ağzıyla daha fazla yazmamasını söylüyor. Boccaccio bunalıma giriyor, o güne kadar yazdığı her şeyi yok etmeye kalktığında Petrarca'nın engellemesiyle kendisine geliyor. Petrarca'ya göre edebiyat da Tanrı'ya hizmet edebilir, bu yüzden yazmaya devam etmesinde bir sakınca yok. Boccaccio bu olaydan sonra eserlerini Latince yazıyor ama hikâyeleri çoktan öyküleştirmişti, üstelik eseri başarılı da olmuştu. Ortaçağ'ın bilinen hikâyelerini anlatmış olsa da yeni biçim ilgi çekti, "insanın mistisizme karşı koyuşu" başlı başına dikkat çeken bir yenilikti. Floransa burjuvazisinin hızlı yaşamı, kentlerden gelip geçen onca insan, onca insanın olayları anlatış biçimleri yeni biçimin temellerini oluşturdu. Rekin Teksoy da müthiş bir çeviriyle bizim nazarımıza sundu bunları, neden böyle bir çeviriye giriştiğini ayrıntılarıyla anlatıyor. O güne yapılan iki çeviride de eksikler mevcutmuş, cinsellik sahneleri sansürlenmiş falan, bir dünya şey.

Yedi kadınla üç erkeğin on gün boyunca anlattıkları öykülerden oluşuyor metin, arada Boccaccio'nun aldığı tepkilere cevap mahiyetinde kısa bir bölüm var, bu kesinti dışında on kişi her gün birer öykü anlatıyor, toplamda yüz öykü okuyoruz. Yazarın aşık olduğu ve kavuşamadığı kadına göndermeler de var, Boccaccio bu kadın için roman yazmış ama yetmemiş olacak ki bu metinde de kadını anmış. Kadının tutkusu yüzünden bir araya gelemediklerini söylüyor, biraz da bu yüzden -buradan sonrası metinden bağımsız gevezelik- öykülerde kara sevdalar, ihanetler, aldatmalar ve kavuşmalar havalarda uçuşuyor, yazar kavuşamadığı aşkını ve dönemin uç noktalardaki kadın-erkek ilişkilerini denkleyerek özellikle seçtiği halk hikâyelerini kaleme alıyor. Her bir gün için her günün konusu etrafında anlatılan on hikâye, hemen hepsi romans niteliği taşıyor ve kadınları anlatının merkezine konumlandırıyor. "Kadınlar örneğinde gördüğümüz gibi, yazgının, güü a olanlar destek vermede cimri davranışının haksızlığını bir ölçüde gidermeye çalışacağım. Seven kadınlara -bunların dışındakilere iğne, iğ, çıkrık yeter- destek olmak, kucak açmak amacıyla artık geçmişte kalan ölümcül veba salgınından kaçmak için bir araya gelen, yedi kadınla üç genç erkekten oluşan dürüst bir toplulukta on gün boyunca anlatılan yüz öykü, masal ya da meseli ve söz konusu kadınların sevdikleri için söyledikleri şarkıları aktaracağım. (...) Sözünü ettiğim kadınlar öykülerimi okurlarsa, hem öykülerin eğlenceli içeriğinden keyif alacak, hem de kaçınılması ya da benimsenmesi gereken davranışlar konusunda hiçbir çaba harcamadan yararlı bilgiler edinmiş olacaklar." (s. 21) Sonrasında iç dünyası duyarlı olan kadınlar için uyarı niteliğinde bir paragrafla başlıyor metin, öykülerin kahkahalara ve özellikle gözyaşlarına yol açacağı uyarısı yapılıyor ve şenlik başlıyor. "Tanrının oğlunun insan kılığına girişinin bin üç yüz kırk sekizinci yılında" Floransa'da veba salgını baş gösteriyor, Doğu'da başlayıp Batı'ya kadar yayılan hastalığın yol açtığı toplumsal kargaşaya dair manzaralar sunuluyor, ardından bir kilisede, yas giysileri içinde bekleyen yedi kadına odaklanıyoruz.

Hikâyeler son derece basit, tek boyutlu. Burjuvazi eleştirisinin yanında yozlaşmış din adamları da iğneleniyor bir güzel, Tanrı'nın adı ne kadar saygıyla anılıyorsa uçkurunun peşindeki rahipler o kadar lanetleniyor. Doğrudan olmasa da hikâyelerde kötü duruma düşürülerek. Rahibeler için genellikle olumsuz bir eleştiri yok, hatta ilk günün öykülerinden biri bu konuda ilginç bir örnek sunuyor. Katolik inancının sert yasaklarını hangi düşüncelerle deldiklerine dair birkaç açıklama var aralarda, tiplemelerden biri Tanrı'nın affedici olduğunu, cinsellik günahının da affedilebilir olduğunu söylüyor örneğin, bu tür değerlendirmeler söz konusu. Kadınların dilediklerince yaşamaları gerektiği fikri ortaya çıkıyor sonuç olarak, hayati ihtiyaçları karşılayamayan eşler ekarte edilip en nihayetinde silkeleniyorlar, aklını başına alanlar kadınlarının sözlerini dinleyerek değişiyorlar veya komşular tarafından dövülüp yollanıyorlar. Öykülerden şunu da anlayabiliriz, mahallelinin yargı konusunda yargıç kadar olmasa da gücü var.Mahalleli hem yargıç, hem kolluk kuvveti, hem arkadaş, hem dalavereci, her şey. Öykülerin içeriği bu minvalde. On öykü anlatıldıktan sonra ertesi günün kralı veya kraliçesi seçiliyor, anlatılacak öykülerin konsepti belirleniyor, kadınlardan biri sevda türküsü söylüyor, ardından herkes uykuya çekiliyor. Böyle böyle yüz öyküye ulaşıyoruz. Bazı öyküler kısa, bazıları çok uzun. Her öykünün başında Teksoy'un düştüğü güzel dipnotlar var, örneğin Boccaccio'nun yaşadığı muhitteki karakterlerin öykülerde yer aldığı bilgisi veriliyor, bir de La Fontaine'in pek çok öyküyü masallaştırdığına dair bilgiler var, hoş.

Boccaccio'nun olumsuz tepkiler üzerine yazdığı bölümle bitireyim. Dördüncü günün başında yazar, eserini bol bol övüp olumsuz eleştirileri cevaplıyor. Doğrudan kadınlara sesleniyor, kadınları çok sevdiğinden ve hoşlarına gitmeye çalıştığından bahsediyor, en sonunda da patlıyor: "Beni çekiştirenler ağızlarını kapatsınlar artık! Kızışmak için bana öfke kusacak yerde, yozlaşmış beğenilerine uygun olarak yaşasınlar titreye titreye. Beni rahat bıraksınlar, şu kısacık ömrümüzü bulandırmasınlar." (s. 336)

Temel bir metin işte, okuna.
Yanıtla
3
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eşyanın Tabiatı
Kudret Emiroğlu'nun Gündelik Hayatımızın Tarihi diye bir kitabı var, şu an tavana değiyor, solumda. Hoca anlatıyor işte, eşyalardan marşlara, caddelerden sıklıkla kullandığımız deyimlere kadar yaşama dair çoğu şey var. Camı anlatıyor mesela, Romalıların camı tabaka halinde üretmelerine değiniyor, zaman içinde camın kazandığı önemden Türkiye'deki ilk cam fabrikalarına getiriyor sözü, orada bırakıyor. Böyle böyle tuğla kalınlığında bir metin oluşmuş, okuyup öğreniyoruz biz de, pek hoş. Miodownik ne yapıyor, terasında çektirdiği bir fotoğrafta görülen nesneler üzerinden eşyanın yapısını inceliyor. Kendisi University College London'ın Malzeme ve Toplum bölümünde çalışıyor, meslekten malzemeci, dolayısıyla bilen bir adam ve bilen adamı dinlemeliyiz. Önce Emiroğlu'nu okuyup ardından Miodownik'i okumalıyız ki kültürel ve sosyal değişimlerden biçim değiştire değiştire bir hal olan nesnelerin atomlarına kadar inelim. Çünkü meraklı insanlarız, öğrenmek istiyoruz. Evet. Miodownik bu işe nasıl başladığını anlatıyor en başta, 1985'te metro beklerken bedeninde on üç santimlik bir bıçak yarası açan adamdan kurtulduktan sonra, muhtemelen travmanın etkisiyle bıçaklara, oradan metallere ilgi duymaya başlıyor. Çeliğe daha doğrusu. Baktığı her yerde çeliği görüyor, zımbalarda bile. İlk zımbanın XV. Louis için yapıldığını öğrenmesi de bu takıntısının sonucu olsa gerek, gerçi alaşımlara dair ne varsa yalayıp yutuyor sonra, sıra diğer nesnelere gelir gelmez ölçek büyüyor, başka malzemeler giriyor işin içine. Fotoğrafta on malzeme var, her birini teker teker anlatıyor Miodownik, bazıları doğada işlenmemiş halleriyle bulunabilirken bazıları için laboratuvarlara ihtiyacımız var, yıldırımlar veya volkanlar dünyanın mikserleri olarak vazife görebilseler de her şeyi yeterli ölçüde ve yeterli ısıda karıştıramadıkları için yapay katalizörlere ihtiyacımız var. Zaten kuantum mekaniği de işin içine girince teorilere doğru küçük bir yolculuğa çıkıyoruz. Miodownik pek uzatmamış kuantum mevzusunu, daha çok görülebilir değişimlere odaklanmış. Örneğin yiyeceklerin normalden daha kıtır yapılmalarının sebebi iştah açmakmış, hatta cipslerin ambalajlarından daha çok hışırtı gelsin diye adamlar oturup kafa patlatmışlar günlerce. Daha çok tükettirmek için uğraşmışlar yani, deneyler yapmışlar, insanların hoşuna giden sesleri ve tatları bulmaya çalışmışlar. Hepsini atomlarla, moleküllerle oynayarak yapmışlar, zincirleri takıvermişler boyunlarımıza. Süper olay. "Bu kitap, malzemelerin ve malzemelerin insan kültürüyle ilişkisinin ayrıntılı bir incelemesi değil, daha ziyade malzemelerin yaşamlarımızdaki etkisini gösteren ve terasta çay içmek gibi masum bir eylemin bile derin bir malzemeler karmaşıklığına dayandığını anlatan bir 'enstantanedir'." (s. 11)

Çelikle başlıyoruz, Taş Devri'ndeki atalarımızın bakır ve altınla haşır neşir olmaya başlamalarından itibaren kemikleri ve taşları bırakmalarının hikâyeleri biraz can yakıcı ama en yakın dostlarımıza, taşlarımıza ve kemiklerimize veda etmek zorundayız bir gün. Sonuçta bakır üretimi başlıyor ve Piramitler inşa ediliyor, Miodownik'e göre Mısırlılar bakırı işlemeyi bilmeselermiş bakır keskiler ortaya çıkmayacak, taş oymacılığı dayanıksız malzemelerden mamul aletlerle yapılamayacağı için Piramitler inşa edilemeyecekmiş. Aslında Aryanlar'ın belli belirsiz tarihinde de metallerin işlenmesi, karıştırılması olayı çok önemli, Mısır'daki Aryan varlığının izlerine bakarsak doğudan ve kuzeyden gelen tayfa Mısırlılara bu tür önemli maddeleri tanıtmış olabilir. Dayanıklı metaller iktidarı ve gücü sembolize ediyor, aslında sembolize etmekten daha fazlasını yapıp sahiplerini muktedir haline getiriyor. Excalibur örneği bu açıdan önemli, kayaya saplı bir kılıcın krallıkla ne gibi bir bağlantısı olabilir ki, saçma değil mi? Bu açıdan bakınca çok mantıklı, kırılmayan bir metali işleyebilecek teknolojiye sahipseniz, ki o zamanlar bu teknoloji birazcık malzemeden, birazcık da yüksek ısı veren yakacaktan ibaretti, dünyanın hakimi sizdiniz o zamanlar. "Dislokasyon" diyor Miodownik, alaşımların saf metallerden daha güçlü olmasını istersek metal kristallerinin hareketini en aza indirgeriz, dislokasyon denen naneyi ortadan kaldırırız, bunun için de malzemeyi olabildiğince sıkıştırırız. Çift su veririz mesela, bizim kültürde çok sağlam kılıçlar için söylenir bu. Sonra sağlam bir döveriz kılıcı, bam güm girişiriz, şekil verdikten sonra suda cos diye soğuturuz, böylece elimizde iyice berkitilmiş bir silah alabiliriz, önümüze gelenin kılıcını ve kafasını kırarız, ne güzel. Tabii sadece savaş aletine çevrilmiyor çelik, tıraş bıçağı oluyor mesela. Romalılar sinekkaydı tıraş olurlarmış ki barbarlardan ayrılabilsinler. Medeniyet göstergesi olan tıraşın kökeni bu. Paslanmaz çelik tamamen şans eseri bulunuyor, I. Dünya Savaşı sırasında laboratuvarda deneyler yapan bir adam parıltısı zamanla kaybolmayan metal bir atık buluyor, ta taa. Bizden önceki nesiller yemek yerken metallerin tadını alırmış ama paslanmaz çelik sayesinde biz sadece yemeğin tadını alıyoruz, koruyucu tabaka sayesinde vücudumuza garip garip metaller girmiyor.
Kağıt, iki numara. Karmaşık yapısını mikroskop olmadan göremeyiz, selüloz liflerini belki eski kitap sayfalarının deforme hallerinde görebiliriz ama günümüzde zor. Çok güzel yapıyorlar bu kağıtları, pürüzsüz, pırıl pırıl. Lignin denen bir maddeden ayrıştırmak gerekiyor kağıdı, yoksa ışığı görünce oksijenle tepkimeye giren lignin çeşitli yaşam formlarına kapı aralar, sonra çürüyen kitaplarla ve gümüşçünlerle karşılaşırız. Yaban arılarının yuva yaptığı kitaplar gördüm, o derece organik bir şey kağıt. Romalılardan önce Çinliler bir şeyler yapmışlar, kağıt benzeri bir materyal üretmişler ama malzemenin tüm potansiyelini açığa çıkaran Romalılar olmuş. Katlanabilir kağıt üretmişler, öncesinde kırılan veya çatlayan malzemeden üretilenler tarih olmuş hemen. Tuvalet kağıdına doğru bir serüven kağıdınki, günümüzde her gün 27.000 ağaç kesiliyormuş tuvalet kağıtları için. Bunları geri dönüşüme de atamıyoruz açıkçası, biraz can yakıyor bu durum. Yapacak bir şey yok. Banknotlar pamuk bazlı bir tür kağıttan üretiliyor, böylece ıslansa da dağılmıyor banknot, kuruduğu zaman işlevini sürdürebiliyor. Son olarak dijital kağıdı almış Miodownik, Janus parçacığı denen bir nane kullanılıyormuş bu tür kağıtta. Mürekkebin her parçacığının bir yanı siyah, bir yanı beyaz olacak şekle getiriliyormuş, iki tarafa farklı elektrik yükü verilince gerçek bir kitap okuma deneyimi oluşuyormuş. Benzer bir kaygıyı gazete konusunda irdeliyor Miodownik, evleri boyarken yerlere serilen, hışırtılarıyla varlığını belli eden, çamurlu botların altına konan gazeteler yavaş yavaş ortadan kalkıyor, kullanışlı bir ev malzemesinden olacağız. Özleyeceğiz, evet, Miodownik doğru söylüyor.

Beton. Yine Roma işi. Romalılar çimentoya taş ekleyince betonu elde ediyorlar ve yapılarında kullanmaya başlıyorlar. Biraz su eklenen malzeme gayet güzel sertleşiyor, iyice karıldıktan sonra koca koca binaların yapımında kullanılabiliyor. Dünyanın en eski su dağıtım sistemini Romalılar kurdu, günümüzde de kullanılıyor. Beton sağ olsun. "Ancak, Romalıların en etkileyici beton mühendisliği eseri başkentlerindedir: Roma'daki Pantheon'un kubbesi. Bugün hâlâ ayakta duran kubbe 2000 yaşındadır ve hâlâ dünyadaki en büyük desteksiz beton kubbedir." (s. 74) Kocaman bir şey, hesabı kitabı nasıl yapıldı bilmiyorum ama tepede öylece duruyor, yekpare, ek yeri yok. Sonraki bin yıl boyunca betonun kullanılmamış olması koca bir soru işareti bırakıyor ortaya, belki de Roma'nın yıkılmasıyla endüstriyel bir imparatorluk ortadan kalktığı için işi bilen pek kimse kalmadı ortalıkta, bu yüzden tarihin o bölümünde beton eserlere rastlamak zor. Yine de varlığını sürdürüyor ve bir şekilde günümüze kadar geliyor, teknolojinin etkisiyle ömrü uzatılarak. Betonun içine belli bir tür bakteri bırakıldığında bakteriler kalsit minerali salgılayarak zayıflayan betonu sağlamlaştırabiliyorlar, tabii teoride. Çözülür bu mevzu, kendi kendini yenileyen beton icat edilir, evimizin kafamıza yıkılma ihtimalini düşünmeden mutlu mesut yaşarız.

Başka ne var, çikolata mesela. Geçiyorum bunu, diyetteyim. Aerojeli de geçiyorum, camı geçiyorum, grafitle bitireceğim. Elmas uzunca bir süre dünyadaki en sert madde olarak bilindi, filmlerde falan camı kestiğini, sivri ucuyla kesmediği bir şey kalmadığını gördük. Bunun en büyüğü Samanyolu'ndaki bir takımyıldızında yer alan, Dünya'nın beş katı büyüklüğündeki bir gezegen. Elmastan. Dünya'da bulunan en büyük elmas futbol topu büyüklüğünde, aradaki muazzam farka dikiz. Elmas çok işe yarar ama en çok duygu sömürüsünde etkilidir, sağlam yapısından ötürü ölümsüz olarak görülür ve ölümsüz aşklarla denklenmiştir, böylece elmas yüzükler moda olur olmaz şapşal aşıklar kendi aşklarını sembolize eden elmaslara yönelmişlerdir, bir güzel söğüşlenmişlerdir ve bu mevzu devam etmektedir. Tabii bu ekonomik hadiseden başka elmasın daha da sertleştirilmesiyle ortaya çıkabilecek maddeler var, yakın zamanda bulunan bir tanesine karbon elyaf diyoruz, uçaklarda kullanılıyor. İnce ve dayanıklı bir malzeme. Bilim ilerledikçe süper iletken denen naneler ortaya çıkacak, muhtemelen elmasın yapısıyla benzerlikleri olacak. Grafen örneğin, elmasın dayanıklılığını aşan bir gücü var, geleceğin yapı malzemesi olarak görülüyor.

Porselen ve implant malzemeleriyle birlikte bir iki şey daha var, bitiyor sonra. İnsanın yolculuğu bu bir yandan, doğayı işlemeyi ve doğayla bütünleşmemizi farklı nesneler, alaşımlar üzerinden görmek geçmişimizi daha iyi görmemizi sağlıyor. Meraklısına duyurulur, çok sağlam bir araştırma bu.
Yanıtla
46
10
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nevrotik Bir Gezegenden Notlar
Haig bilmediğimiz bir şeyi anlatmıyor, telefonlarımızdan uzak durmamızı söylüyor, sosyal medyadan uzak durmamızı da söylüyor, en nihayetinde çok değerli insanlar olduğumuzu ve bu saçmalıklara muhtaç olmadığımızı söylüyor ama söylemleri toplumun katı duvarına çarpıp parçalanıyor. Hastalıklı bir topluma uyum sağlamamız sağlıklı olduğumuzu göstermez, buna mukabil kendimizi sağaltmamız da sağlıklı olduğumuzu göstermiyor maalesef, asgari miktarda sosyalliğe muhtaç olsak da nevrozlardan sıyrıldıkça yalnızlaşıyoruz, korkunç bir şey. En sonunda bir başımıza kalacağız, adalara dönüşeceğiz. Yemyeşil adalar. Cennet gibi, yine de ada. Ortaçgil adaların yer altından el ele tutuştuklarını söylüyor da nasıl olacak bu, ufukta başka bir kara parçası yok. Neyse, Haig günümüzün dünyasını çerçeveliyor, yaşadığımız sorunların tanımını da bir güzel yapıyor, sonra kendi reçetesini sunuyor ve çekiliyor aradan. Benim işime yaramadı dediğim gibi, belki başkalarının işine yarar, azıcık anlatayım. En başta yirmili yaşlarında yakalandığı alkol problemini ve panik ataklarını anlatıyor, bir süpermarketin orta yerinde çöküp kalmış, etrafında doğal olmayan onca ürünün, ışığın, rengin uyandırdığı kaygılardan kurtulamamış, alkolün de faydası olmayınca her şeyi bırakıvermiş, bir anda. Alkol, sigara, kahve yok. Yoga, spor, bu tür şeyler girmiş hayatına, iplerin bir ölçüde elinde olduğunu hissetmeye başlamış. İpin ucunu kaçıranlar, bu metin size faydalı olur. İpleri elinde tutup bilinmeyen bir yere doğru yalnız başına yol alanlar, sizin meseleniz başka. Buralarda dolanmayın.
Haig'in problemlerine ve çözüm önerilerine bakalım. Haberler mutsuzluk pompalıyor, dünyadaki olumsuzluklar istatistiksel olarak azalsa da daha fazla bilgiye daha fazla kaynaktan kolaylıkla ulaşabildiğimiz için felaketlerle iç içeyiz artık. Haberlere bakmamamız gerektiğini söylüyor Haig, kapayacağız televizyonla telefonları. Modern dünya kendimizi kötü hissetmemize yol açıyorsa uzaklaşacağız, deniz kenarına gideceğiz, enstrüman çalmayı öğreneceğiz, kendimiz için bir şey yapacağız yani, yaşadığımızı hissedeceğiz. Benim çalıştığım yer Maltepe sahilinde olduğu için her gün yapıyorum bunu, işe yarıyor ama kısa süre sonra aynılık kendini gösterince geçici bir rahatlamanın son izleri de kayboluyor. Haig'e göre bize sıkıntı veren işleri bırakmalıyız, o an, bir daha geri dönmemeliyiz, mutsuzluk pompalarının dayattığı tüketim ürünlerinden de uzak durmalıyız, doyuma ulaşabilmeliyiz, her şeyin daha iyisini aramamalıyız, dünyanın rezil bir yere dönüşmesiyle kendimizin de o rezilliğe çekildiğini düşünmemeliyiz, düşünürsek de bunu iyi yönde bir değişim için kullanabilmeliyiz. İnsan olarak kalmalıyız yani, Kurzweil'ın "2.0" olarak nitelediği insanlığın, robotlaşmış insanlığın sınırlarından uzağa düşmeliyiz. Hiçbir şey insanlığın sıcaklığını veremez, o yüzden algoritmaların bir parçası haline gelmemeliyiz, verilere dönüşmemeliyiz. Çok hoş şeyler söylüyor Haig, gerçekten. Ben bu olumsuzlukların içinde kısmen yer alan, en azından bilinçli bir kısıtla(n)mayla topluma uyum sağlamaya çalışan insanların aslında çemberin dışına çıkamadıklarını düşünüyorum, "değişime ayak diredikleri" için yaftalanıyorlar ve yavaş yavaş sindiriliyorlar, sonra eski hallerine dönmek için üst üste paylaşımlar, bir şeyler, "değneğin ucundaki havuç" diyor buna Haig. Bir şey yapınca daha mutlu olacağız sözde, paylaşımlarımızı artırdıkça, daha çok etkileşime girdikçe var olduğumuzdan emin olacağız. Böyle bir saçmalık olamaz ama var, ucundan kıyısından da olsa bulaşmış durumdayız, dünyanın biçimlenme aşamalarından birinin kaktırılmış parçalarıyız artık, geriye dönemeyeceğiz. Sahip olduklarımıza değil, sahip olabileceklerimize odaklanacağız, şimdiyi silip geleceğe varmaya çalışacağız bir an önce, mutlu olmak için. Daha nevrotik bağlanma biçimleri, daha dengesiz ilişkiler, daha güdümlü davranışlar bizi tanımlayan verilere dönüşecek. Bu kadar mıyız, bu zamanda bu kadarız. Kitle histerisinin bir parçasıyız. İki örnek veriyor Haig, biri 15. yüzyıldan. Fransa'daki bir manastırda rahibelerden biri miyavlamaya başlamış, onu gören başka rahibeler de miyavlamaya başlayınca kırbaçlar çıkmış ortaya, kadınlar kırbaçlana kırbaçlana bırakmışlar miyavlamayı. İkinci olay daha garip, 1518'de Strasbourg'da 400 kişi bir ay boyunca durmadan dans etmiş, devrilip ölenler olmuş ama insanlar dans etmeyi sürdürmüş, üstelik müzik bile çalmazken. Birileri müziği çalıyor ve ölmemizi bekliyor, insanların peşine takılıp ne yaptığımızı düşünmeden sürükleniyoruz, olan bu. Yaşamlarımız ele geçirilmiş durumda, uykumuzu bile istiyorlar. Netflix'in başındaki adama göre geç saatlere kadar oturan insanlar dizilere ve belgesellere boğuluyorlar, uyku saati de olmasa daha fazla izlenme sayısına ulaşılacak, bu durumda en büyük rakip uyku. Be gebeşler, uykumuzu rahat bırakın bari. İki gramlık akıl sağlığımı dünya yıkılsa da doğru düzgün uyuyabilmeme borçluyum, çekin pis ellerinizi uykumdan.
Basitleşme, çıkış yolu bu. Basitlik odaları kuruluyormuş dünyanın çeşitli yerlerinde, iş koluna dönmüş bu. Dışarıdaki hayat anlamını kaybedince basit bir mekana çekiliyorsunuz, sonrası geçmişin bir canlandırması haline geliyor. Beden işi, sohbetler, bir sürü şey. Budist tapınaklarının mantığı aslında, parayla satılanı sadece. Bu bile metalaşmış, inancın ve yaşam biçimlerinin satın alınabilir hale gelmesi dehşete düşürücü değil mi ya? Teknolojiden, ıvır zıvırdan uzak bir yaşam için para ödemeniz gerekiyor, üstelik Apple gibi şirketlerin yöneticileri çocuklarını günümüzün teknolojisinden uzak tuttuklarını söylüyorlar, insanlara zinciri takıp kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar ama görecekler ki çoğunluk o beğenmedikleri dünyanın egemenliğine tamamen geçtiğinde çocukları yalnız kalacak, zor bir yaşamın içinde debelenmeye başlayacaklar. Gerçi kendi dünyalarını parayla yaratabilecek adamlar bunlar, zengin sitelerinin giderek yükselen duvarları gibi sağlıklı toplumların polislerini yaratacaklar ve ayrışmayı kusursuz hale getirecekler. İyi iş.
Kendinizle yüzleşin, her şeyin sizin suçunuz olmadığını anlayın, Neolitik Çağ'da ölmüş bir insan olmaktansa 21. yüzyılda yaşadığınızı düşünüp mutlu olun. İyi gidiyordu ama bu sonuncuda biraz battı Haig, çünkü bunun neden daha iyi bir şey olduğunu anlamıyorum. Daha uzun yaşam süresinin neden daha iyi olduğunu anlamıyorum, bir aslan tarafından yenmenin uzatılmış ve sömürülmüş bir yaşamı kanser yüzünden terk etmekten neden daha kötü olduğunu da anlamıyorum, günümüzün çoğu insan için nimetlerle dolu olmasının bir anlamı yok, her şey olduğu gibi oluyor ve bana kalırsa kıyas kabul etmiyor, yirmi yıl veya on yıl yaşamanın yüz yıl yaşamaktan farkını göremiyorum açıkçası.
Bir alıntıyla bitireyim, özetliyor durumu: "'İnsanların çoğu sevmedikleri insanları etkilemek, istemedikleri şeyleri satın almak için kazanmadıkları parayı harcıyor.'" (s. 286) Korkunç bir dünyayı anlama yolları var burada, Haig çıkış yolunu gösteremese de sıkıntının temel bir çerçevesini çizme başarısını gösteriyor, o da bir şey.

Yanıtla
70
1
Destekliyorum  7
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Savaş ve Savaş
Bela Tarr'la ilginç işlere imza attı Krasznahorkai, Man Booker'ı kazandı, karanlık işlerin döndüğü anlatılar kurdu, anlatıları için ideal üslupları ve dili buldu, böyle gidiyor. Günümüzün en önemli yazarlarından biri, Can diğer metinlerini de vakit geçirmeden basmalı, nesi varsa basmalı hatta, zorla yazdırmalı gerekirse, böyle şeyler olmalı. Kan istiyorum, ter istiyorum, iyi edebiyat istiyorum, ey! Neyse, György Korin'in hep bir sonraki adımdan anlatılan "geçmiş" yaşamına göz atalım bu seferlik, başka bir zamanda yazarın diğer metinlerine de geleceğim. Sonraki adım bir üslup izleği olarak beliriyor, zira Korin'in yaşadığı çoğu şey başkalarının şahitlikleri üzerinden kuruluyor. En başta ölümden korkmayan, ölümü umursamayan bir Korin'le karşılaşıyoruz, tren yolu civarında yedi çocuk tarafından kıstırılıyor, parasını çaldırmaktan korkmaması bir yana, durmadan, durmadan, hiç durmadan anlattığı şeyler çocukların bu deli adamı dinlemelerine yol açıyor. Kaçığın tekiymiş bu adam, saçma sapan şeylerden bahsetmeye başlar başlamaz oldukları yerde kalmışlar, kıpırdayamamışlar, adamın zihni taşkın bir ırmak gibi akmış aralarından, her bir sözcük dizginlenemeyen atlar gibi fırlıyormuş oradan oraya, kaçığın içine yıllar boyunca sinen ıssızlık, kara atmos hezeyan biçiminde belirmiş, dünyanın belirgin olmayan bir noktası söylemin süreğenliğinde parlamaya başlamış, kırk dört yıllık bir anlamlandırma çabasının sonuymuş bu, ellisindeki adam dünyanın karmaşasına daha fazla katlanamamış ve dünyanın bir karmaşa olduğunu anlar anlamaz bütün yaşamı kartondan bir yapıya dönüşmüş, evliliği "Hermes" adını verdiği bir olay yüzünden bozulmuş, çalıştığı arşivde herkes yanından uzaklaşır hale gelmiş, kendisiyle birlikte her şeyin çöktüğü duygusundan hiçbir şekilde kurtulamayacak hale gelmiş, hallere gelmiş, varoluşun halleri birbirine karşı, yeryüzü gökyüzüne karşı körmüş, bel kemiğiyle kafatası körleşiyormuş giderek, bir süre sonra düşünemeyecek, belki hareket edemeyecek duruma gelecekmiş, bunu Bölge Ruh ve Sinir Hastalıkları Dispanseri'nde söylemişler, düşüncelerinin karışacağı, iki lafı bir araya getiremeyeceği söylenmiş, yaşamının sonlarına yaklaşmakta olduğu anlatılmış, doktorlar bir sürü şey söylemişler, Korin o sırada dünyanın mevcut olmasa da dünyaya ilişkin düşünce süreçlerinin mevcut olduğunu düşünmüş, binlerce süreç varmış ve hepsi aynı boşluğa düşecekmiş önünde sonunda, düşünceleri kaybolmaya başlamış çoktan, Lethe'den bir yudum, tamam bu iş, tarihin kurmacalığına dair düşünceleri kaybolmadan önce çalıştığı işin anlamsızlığını görebilmiş üstelik, onca tarihi belgenin aslında rastlantısal bütünlerden ibaret olduğunu fark etmiş, Macar Hava Yolları'nda karşılaştığı adam anlatıyor bunu, "sonraki adım" çocuklardan adama aktarıyor bizi, anlatıcının sesi aynı olmasına rağmen anlatanlar farklı, anlatıcı bir aracı, belki de Korin'in dağılmaması için uğraştığı, yabancılaştırdığı, depersonalizasyona uğramasının ürünü bir diğer benlik, persona, artık her neyse o anlatıyor şimdi, "tarihi muhafaza ediyormuş ama gerçeği hep ıskalıyormuş", o halde başına bir silah dayayabilirmiş, dayamış ama tetiği çekememiş, ne olursa olsun hepsi birmiş, başka bir ölüm bulması gerekiyormuş, en azından ölümde bir anlam bulmalıymış, çocukluğunda içine çöken, bir daha kurtulamadığı hüzne yakışacak bir anlam olmalıymış bu, neredeyse elli yıllık bir bunaltının hak ettiği çok daha girift bir biçimmiş, Roma'ya gitmeliymiş o halde, başka yerlere gitmeliymiş, geri döndüğümüz çocuklar anlatıyor bu sefer, Korin çocuklara sigara vermiş ve hiç tereddüt etmeden evine gitmiş, malını mülkünü satıp parayı ceketinin cebine dikmiş, arşivden aşırdığı bir elyazmasını da cebine dikmiş, içini kemiren kaygıdan kurtulmak, yıllar boyunca yaşadığı dörtgenin dışına çıkmak ve insanlık için anlamlı bir şey yapmak istemiş artık, bunu uçaktaki arkadaşlarına anlatıyor olabilir, uçak bileti için girdiği sıradaki hostese anlatıyor olabilir, Korin'in kimi neye anlattığına dair bir fikri yok, şeyleri bir araya getirip anlatma yeteneği giderek azaldığı için durmadan konuşuyor, zira zamanı gelince daha fazla konuşamayacak, pek olmayan zamanı gelince, o zaman New York'a gitmeli, vizesi yoksa kısa sürede vize sağlayan bir aracıdan dünya kadar paraya hemen vize çıkartmalı, çıkartsın ve gitsin, Hermes karanlığından uzaklaşsın, kendisini Yunan tanrılarının yaşadıklarıyla özdeşleştirsin ki yitenin boşluğunu mitle doldursun, İkarus gibi uçarken kanatlarını yakmamak şartıyla tabii, sonuçta New York'a indikten ve aktarıcı yine değiştikten sonra göçmenlik bürosunda sorguya çekilmesi kanatlarını tehlikeye atsa da Büyük Plan'ını hayata geçirmek için doğru yerde, şansı da yaver gidiyor, o halde "çatlak bir bilim insanı" olarak damgalanıp koca ülkeye salınmasında bir problem yok, tercümanına telefon edip durmadan konuşması yüzünden adamı işinden etmese, koca şehirde bir başına yaşamaya çalışmasa, zaten azıcık olan parasını otellerde harcamasa ve daha da önemlisi kaygılanmasa, korkmasa, hiç bilmediği bir dili öğrense çok daha iyi olacaktı ama elyazmasından başka, planından başka bir şey düşünemiyor ne yazık ki, adamın da kovulmasına yol açıyor, kişisel ilişkiler kurulmaması gerekiyor sonuçta, Korin için bunun bir önemi yoksa da adama yardımcı olmak istediği, bir yandan da anlatmayı sürdürmek ve elyazması üzerinde çalışmak için tercümanın sevgilisiyle birlikte yaşadığı eve yerleşiyor, küçücük bir mekanda yaşamaya başlıyor, kendisine verilen aylık paranın büyük bir kısmı tercümana gitse de görece rahat bir yaşama kavuşuyor, öncekinden daha iyi durumda en azından, artık elyazmasına geçebiliriz.

Elyazmasını war and war olarak kaydediyor Korin, tercümanın yardımıyla satın aldığı bilgisayar ve internet bağlantısı dünyayı bu metinden haberdar edecek, Korin'in başka bir isteği yok. Kasser, Falke, Bengazza ve Toot nam dört yoldaşın anlatısı var bu yazmada, zamanın ve mekanın sınırlarını umursamadan dolanıp duruyorlar, Girit'te başlayan yolculuklarında Babil dilinde konuşurlarken Korin de İngilizceyi öğrenmeye başlıyor bir yandan, aralara İngilizce sözcükler serpiliyor, anlatıda hoş bir yenilik. Korin'in sürekli anlatımının sürekli anlatımı da Korin'in durumuyla bağlantılı olduğu için bu da hoş bir teknik. Neyse, dört karakter savaştan kaçıyorlar ve Almanya'ya, Venedik'e, pek çok yere geliyorlar, yol boyunca pek çok badire atlatıyorlar, bu sırada Korin metni bilgisayara geçiriyor ve en sonunda internet yoluyla paylaşmak istiyor, kendi gerçekliğinin en doğal yansıması olarak bu metni görüyor, kocaman bir kayıp olarak gördüğü yaşamını bu dünyaya sabitleyemese bile sanal dünyanın bir yerine çakmak, dikmek istiyor. İki düzlemin olaylarını birbirlerine bağlayabiliriz, örneğin dört kafadarın gittikleri her yerde farklı isimlerle ortaya çıkan Mastemann'ın anlatıcı olduğunu düşünebiliriz. Aşırı yorumdur belki ama Maste bir adam var ortada, her yere ulaşabilir ve her hikâyeyi anlatabilir, belki de karakterlerin yolculuk yapmalarını sağlayan adam da bu, her ne kadar tehditkar biri olarak görülse de devinimin bitmemesini istiyor, adamları huzursuz etme pahasına. Gerçi pek bir şeyin farkında değiller gibi gözüküyor, yaşanan ve engellenen felaketleri görüyorlar, Venedik'in bir ticaret kenti olduğunu ve paraya boğulduğunu, başka coğrafyaların kanla yıkandığını görüyorlar, kaçar gibi yolculuk etmeleri gerektiğini biliyorlar, hareketleri bitmiyor, Kasser ortadan kaybolsa da geri kalanlar ilerliyorlar, neyin neden yapıldığı, neyin ne olduğu pek belli değilse de görev tamamlanıyor, Korin'in New York'ta işi kalmıyor. Tabii bunda evi basıp tercümanla kız arkadaşını öldüren adamların da etkisi var, görünüşe göre tercüman uyuşturucu işine bulaşmış, kazandığı onca parayı yiyemeden vurulmuş, o halde zuladan haberi olan Korin eve gelip paraları cukkalasın ve Babil Kulesi'ni oluşturan onca binadan uzaklaşsın, camlardan oluşan bir eskimo kulübesini, bir sanat eserini görsün ve içine girmek istesin, her şeyden sonra. Zürih Gölü kıyısında bir adama anlatsın ne yaşadıysa, sanat eseri çok yakınında ve onu gördükten sonra yaşamaya değin bir şey kalmasın geride, dört adam da içindeyken, onu Amerika'dan İsviçre'ye getirmişlerken böyle olsun, müzeyi gece gece açtırsın Korin, bir dünya para bayılsın insanlara, eserin bulunduğu odanın duvarına kendi adının olduğu bir plaket çaktırsın, müzeye gelmeden önce de serserilerden bir silah edinsin, bir dünya para da oraya versin ama her şeye rağmen ve her şeyin sonunda var olsun, "son" gelsin. Kaçınılmaz savaşların ardından son bir savaş.
Nihayet. Zor bir metin, zorluğunca değerli bir metin, iyi bir metin. Krasznahorkai çok sağlam bir yazar. Bu kadar.
Yanıtla
3
8
Destekliyorum  1
Bildir