Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Başıboş Bir Yolculuktan Notlar
Öncelikle Işık Ergüden’in Pessoa bilgisi karşısındaki saygımı ifade edeyim, sonra da üzülerek bu kitabı sevemediğimi söyleyeyim. Ergüden’in “Pessoa, Pessoa’yı Anlatıyor” kitabı olağanüstüydü, Pessoa’ya dair okuduğum en iyi derlemelerdendi. Ancak bu kitapta bence temel bir teknkik sorun var o da şu; Pessoa’nın cümleleri bağlamlarından çıkıp tek başına küçük aforizmalar olarak ortaya konunca bence biraz içleri boşalıyor. Çok ayıp bir laf edeceğim şimdi ama bazıları neredeyse kamyon arkası yazıları gibi geliyor kulağa ki öyle olmadıklarını çok iyi biliyoruz. Ben bu cümleleri kendisinin hacimli metinlerinin içinden süzmeyi, oralara nasıl vardığını izlemeyi seviyorum. Bu şekliyle böyle “fotoğraf altına yapıştırmalık 250 alıntı” gibi bir şey olmuş bence. Bir de cümleler çok depresifler. Pessoa’yı depresyondan bağımsız düşünemeyiz elbette ama yaratıcı ve bu anlamda oksimoron bir depresyon onunkisi, sadece vardığı yerleri bırakınca depresyonunun o besleyici tarafını yok etmiş oluyoruz gibi. Bilmiyorum anlatabildim mi ama Pessoa’ya dair okuduğum ilk şey bu olsa sevmezdim sanırım. Sonuçta diyeceğim şu ki: Pessoa’yı tanımak istiyorsanız kolaycılık yapmayın, Huzursuzluğun Kitabı’nı okuyun. Üzgünüm, olduramadım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Üç Novella & Ev Sahibesi - Amcanın Rüyası - Ebedi Koca
Önce bir genel not: İletişim Yayınları’nın klasik baskılarına ekledikleri kronolojileri, önsöz ve sonsözleri, fotoğrafları vs çok seviyorum – ve fakat bu kadar özenli hazırlanmış baskılarda bunca yazım hatası görmeyi de kabul edemiyorum, acayip tadım kaçıyor. Önce Kafka’da başıma gelmişti; çok şaşırmıştım, şimdi de Dostoyevski’de. (Borges’lerde hiç karşılaşmadım mesela.) Basbayağı de/da hataları bile var, çok üzücü. Bu serinin çevirilerinin bir elden geçmesi şart gibi. Kitaba gelecek olursak, zayıf bir Dostoyevski eseri kendisi. Dostoyevski külliyatında ve Rus edebiyatı tarihinde (Çernişevski-Dostoyevski atışmasının başlangıcı kabul edebilirmişiz içindeki “Amcamın Rüyası” adlı uzun öyküyü) bir anlamı var muhakkak ve kendisinin görece erken dönem eserlerini içerdiği için zayıf olması anlaşılır ancak okurken çok da keyif almadığımı söylemem lazım. (Nitekim kendisi de “Amcamın Rüyası”nı yazmış olmaktan pişmanlık duyduğunu söylemiş sonrasında.) İçindeki eserler arasında en iyisi Ebedi Koca idi, zaten öğrendim ki o diğerlerinin aksine çok daha sonradan yayınlanmış. Sevdiğim yazarların erken dönem eserlerine dair hep söylediğim şeyi yineleyeyim: her şeye rağmen içlerinde bir büyük yazarın doğmakta olduğunu sezdiren detaylar bulundurdukları için kendilerini seviyor ve kucaklıyorum. Dostoyevski’yi kronolojik olarak okumaktayım, dolayısıyla bu yolun sonunda beni harika şeyler bekliyor, onu da biliyorum. İşte böyle.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşksız İlişkiler
Olmadı, içine giremedim, sevemedim, lütfen beni vurmayın. Beckett’in ilk kitabı, dolayısıyla ondan olması muhtemel, fakat hikâyeler fazlasıyla yorucu (ki zor okumalarla genel olarak sorunu olan biri olmadığım kanaatindeyim), varoluş kaygısı bence fazla baskın, tasvirler sıradan ve üstelik çok uzunlar. Kim olduğunu hatırlamıyorum, bir oyun yönetmeni şuna benzer bir şey söylemişti; “Pek çok insan Beckett’i sevdiğini söylüyor ama bence sevmiyorlar. Kendisinin savaş sonrasının ıssızlığında ürettiği eserlerin şu an pek çoğumuz için kavranılamaz olmasını anlaşılır buluyorum.” Bence de öyle. (Bu arada orijinal adı “More Pricks Than Kicks” olan kitabı “Aşksız İlişkiler” diye çevirmek nedendir yahu? Neyse.)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Muhteşem Bedenlerimizin Coğrafyası
Olağanüstü, olağanüstü, olağanüstü bir kitap okudum. 1996 doğumlu Maddie Mortimer'ın, bu sene Booker Ödülü'ne aday gösterilen ilk romanı "Muhteşem Bedenlerimizin Coğrafyası" çok ama çok acayip bir şeydi. "Bu kadar genç bir yazarın eseri nasıl Booker adayı olabilir ya" diye düşünüyordum; okuyunca anladım. Olabilirmiş, olmalıymış.

Mortimer, 14 yaşındayken annesini kanserden ötürü kaybetme deneyiminden yola çıkarak bir hikâye anlatıyor: Kanser tüm vücuduna yayılmış olan genç anne Lia'nın öyküsü bu; ölümün bir gerçeklik olarak belirmesi ve her şeyi şekillendirmeye başlamasıyla beraber kızı, kocası, eski sevgilisi ve annesiyle ilişkisinin dönüşmesine dair bir öykü. Yakın zamanda bir hastalık ve kayıp süreci yaşadıysanız kitabın çok tetikleyici olabileceğini belirtmek isterim. Nitekim ben bazı bölümlerde
nefessiz kalıyor gibi hissedip durma ihtiyacı duydum. ("Ölümden daha kötü bir şey varsa, o da ölümün yaklaştığını bilmektir" - ah bu cümleyi hiç anlayamasaydım keşke.)

Anlattığı hikâye bir yana, yazım tekniği itibariyle oldukça yenilikçi hatta deneysel bir biçimde yazılmış bir eser bu. Bir tarafta zamanda ileri-geri giderek de olsa daha konvansiyonel diyebileceğimiz bir şekilde hikâyeyi anlatan bir dış ses var, bir de aralarda girip konuşan bir başka ses. Bu sesi ilk başta kanserin, hastalığın sesi olarak okuyorsunuz ancak metin ilerledikçe kanser hastası olan Lia ile birleşip sanki bir tür Tanrı-anlatıcıya hatta Tanrı’nın bizzat kendisine dönüşüyor.

Büyüyen ve küçülen puntolar, bir sarmal şeklinde yazılmış kelimelerle beraber bazı sayfaları adeta tipografik sanat eserlerine benzeyen bu acayip kitap; yaşama, ölüme, yasa, sevmenin biçimlerine, aşka, anneliğe dair 25 yaşında bir yazardan beklenmeyecek derinlikte içgörüler sunuyor.

Bir de tabii dili... Kelimelerle nazikçe dans edişi, oynayışı, o sakin, şiirli anlatımı. Çok ama çok sevdim.

İnsan bazen nasıl seveceğini bilemez. İnsan bazen neye öfkeleneceğini bilemez. İnsan bazen bir büyük yıkıntının altında kaldığını hisseder. Bazı insanlar da işte bir büyük cesaretle soyunup bunları yazar, ortaya böyle kitaplar çıkar. Sevgili Maddie Mortimer, iyi ki yazmışsın ve seninle iyi ki tanıştık.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Babamın Yeri
Okuduklarım arasında en sevdiğim Annie Ernaux kitabı olmadı belki ama artık şunu söyleyebilirim bence: şu kadına bir Nobel verin! Verirken de tıpkı Svetlana Aleksiyeviç’e verirken söylediğiniz gibi, “yeni bir edebi tür yarattığı için” verin ödülü. Zira en bariz şekilde Seneler’de gördüğümüz; bireysel ve biricik olana bakıp acayip toplumsal panoramalar çıkarmak işini müthiş bir maharetle kotarıyor kendisi, bunu bu derinlikte yapan başka yazar ben tanımadım. Babamın Yeri de yine babasıyla küçük, belki önemsiz ve sıradan bile denebilecek anıları üzerinden bir kuşağa, toplumun dönüşümüne, o dönüşümün izlerine baktığı bir eser Ernaux’nun. Sanki soğuk, mesafeli bir yerden babasının ölümünü ve hayatını anlatıyor gibi yazar ama aslında her kelimesine sinmiş hüznü ve duygu yoğunluğunu sezmek zor değil. Bambaşka bir coğrafyada, bambaşka bir kültürde babasıyla ülkemizdekine benzer şekilde ilişkilenmiş / ilişkilenememiş birileri olduğunu okumak da ayrıca çok acayipti. 70 sayfalık bu küçük kitabı okuyunuz lütfen. Seveceğinize eminim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Son Hikayeler
Okuduğum diğer iki Tokarczuk romanına kıyasla (Kadim Zamanlar ve Diğer Vakitler & Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde) zayıf buldum Son Hikâyeler’i. Bir ailenin 3 kuşak kadınının öyküsünü okuyoruz kitapta, öyküler aslında bağımsız gibi; birbirlerine küçük detaylarla bağlanmışlar. Tokarczuk diğer romanlarında koyduğu mesafeyi burada da koyuyor, bunu da kötü anlamda söylemiyorum; okurla kendine has bir ilişkilenme biçimi var bence; mesafeli bir bağ kuruyor, dolayısıyla her eserinde bir garip tekinsizlik hissediyorum okurken. Romandaki 3 bölümden en güçlüsü kesinlikle büyükannenin öyküsünü anlattığı ikinci bölümdü, diğer bölümleri ise biraz yavan buldum. Kimlik, kadın olmak, yalnız bir kadın olarak var olmak temaları üzerinde dönen öyküler kendilerini okutuyorlar ama bir derinlik noksanlığı var gibi. Bir de kişisel not; ölümle ilgili okumak beni hala epey zorluyormuş, onu anladım. Böyle. “İnsanlar birbirlerinden farklı olduklarını anlamak için beraber olurlar yalnızca. Ne kadar farklılarsa o kadar uzun bir arada kalırlar.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlkbahar
Of. İlkbahar'la beraber artık Ali Smith'e iyice teslim olmuş durumdayım, her kitap bir öncekinden daha iyi zira. Alınız beni Ali Hanım, yazacağınız her şeye varım bundan sonra, bu nedir artık?

Kış ile ilgili yazarken yaptığım uyarıyı yinelemek istiyorum: ipuçlarını kaçırmayın. Bu kitapta da daha önceden tanıdığımız biri var.

Mevsimler Dörtlemesi'nin her bir kitabı, bağlantısız gözüken ama aslında bağlantılı olan (o söz ettiğim ipuçlarıyla bulması bize bırakılmış) insanların hikâyelerini anlatıyor. Fakat tabii ki mesele ve bağ bundan ibaret değil: çok kapsamlı, epey yetkin, dört başı mamur bir çağımız eleştirisi asıl bağıntı. İkiyüzlülüğümüz, konformizmimiz, sistemi yeniden üretmek için yaptıklarımız ve yapmadıklarımız, kafamızı çevirdiklerimiz (ve tabii tümünün bir sembolü olarak Brexit)... Çok sert, çok gerçek.

Katherine Mansfield ve Rainer Maria Rilke'nin aynı anda aynı mekânda bulunmuş olabilecekleri ihtimaliyle açılan, ilerledikçe Dickens'a, Shakespeare'e, Chaplin'e doğru genişleyen bu romanda önceki iki kitaba kıyasla çok daha fazla karakter var ancak hikâyeleri adeta nakış işler gibi birbirine öyle bir bağlıyor, mühürlüyor ki yazar! Bir mülteci gözetim merkezinde çalışan Brittany adlı kadının (eh, kendisi aslında bizzat Britanya tabii) ve 12 yaşındaki yasadışı göçmen Florence'in öykülerinin romana dahil oluşuyla beraber anlatı muazzam bir boyut kazanıyor.

Florence, epeydir okuduğum en etkileyici karakterlerden biriydi. Tanrıça gibi tasvir edilmiş biri o. Var mı, yok mu, kendisine inanırsak var olur ve bu çürümüşlüğü yener mi? Florence bize umudu terk etmememiz gerektiğini hatırlatmak için orada.

Bu kitabı bu kadarcık yerde anlatmak imkansız çünkü yüzeyde görünenin ardında onlarca katmanı var. 20'lerden 70'lere ve oradan da bugüne uzanıyor ve değişen toplumsal dinamikleri kusursuz aktarıyor yazar.

Ali Smith sen hem biraz kâhin, hem biraz sihirbazsın besbelli - ama hepsinden öte olağanüstü cesursun. Brexit gibi hâlâ vuku bulmakta olan bir tarihsel hadiseyi alıp üstüne bu ihtişamda bir kurgu bindirmek kesinlikle büyük bir cesaret işi - yazarlar tarihe zaman tanımayı tercih eder çünkü. Sen etmemişsin: iyi ki etmemişsin.

Sıra geldi Yaz'a.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tasfiye
Of. Holokost ile ilgili çok kitap okudum ama böylesini hiç okumadım. Vay canına Imre Kertesz. Ne ihtişamlı bir tanışma oldu bu böyle... Üstelik de daha çok övülen üçlemene gelmedim bile. Beni muazzam heyecanlandırdın.

Macarların son Nobelli yazarı Kertesz. 1929 Budapeşte doğumlu yazar, ilkgençliğinde Nazilerin Auschwitz ve Buchenwald toplama kamplarında tutulmuş ve oralardan sağ çıkan sayılı kişi arasında yer almış. Dolayısıyla çok iyi bildiği bir yerden yazıyor: bizzat cehennemin içinden.

Tasfiye’de, Auschwitz’de doğan ve yıllar sonra intihar eden bir yazarın öyküsünü anlatıyor Kertesz. Auschwitz’den çıkılabilir mi sahiden? Yahut Auschwitz insanın içinden hiç çıkar mı? Kitabın ana sorusu bu. Yazarın keskin üslubu o kadar ama o kadar lezzetli ki. Sanki acı bir yemek yemek gibi bu kitabı okumak, her cümlenin genzinizi yakma ihtimali var ama kaşığı elinizden bırakamıyorsunuz... Öyle acayip bir şey.

Kurgu içinde kurgu ile başlıyor metin. Mevzubahis yazar intihar etmiş, etmeden önce de bir oyun metni bırakmış geriye. Oyunda da yazar intihar ediyor ve intiharından sonra olacakları anlatıyor. Ölümünün ardından da oyunda yazdıkları bir bir gerçekleşiyor. Oyunu bulan arkadaşlarından biri, oyunda bir kayıp romandan bahsedildiğini görünce, o romanı aramaya başlıyor ve yazarın sevgilisine, eski karısına vs gidiyor. Bundan sonra kendimizi bir aşk üçgeni, dörtgeni, beşgeni içinde buluyoruz. İlişkiler karmaşıklaşıyor, hikâye katmanlanıyor.

Bu kitabı anlatmak sahiden çok zor, o yüzden çok uğraşmayacağım çünkü biliyorum ki nafile olacak. Şu diyaloğu bırakacağım sadece buraya. Umarım tez zamanda yeniden basılıp daha çok okura ulaşır.

“- Bir kadınla bir erkek arasındaki savaş. Başlangıçta birbirlerini seviyorlar, daha sonra kadın erkekten bir çocuk istiyor ve o da bundan dolayı onu hiçbir zaman affetmiyor. Dünyaya olan güvenini sarsmak, yıkmak için kadına değişik işkenceler yapıyor. Onu ağır bir ruhsal krize sokuyor, neredeyse intihara sürüklüyor ve bunun farkına vardığında kadının yerine kendisi intihar ediyor.

Sen sustun. Sonra adamın kadını yalnızca çocuk istiyor diye niçin cezalandırdığını sordun.

- Çünkü bunu isteyemez.

- Neden isteyemez?

- Auschwitz yüzünden.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Denizi Yitiren Denizci
Of. Erkek ergenliğini Mişima kadar cesur ve iyi yazan kimse var mı bilmiyorum, sanki yok ve olmayacak. Bu güzelim kitabı sadece erkek ergenliğine indirgeyemeyiz elbette ama beni en çok vuran kısmı bu olduğundan öyle başlamış bulundum, halbuki bin tane katmanı var metnin ve hepsi birbirinden leziz.

Eşini beş sene önce kaybetmiş bir kadın; Fusako, yıllar sonra bir adama, denizci Ryuji’ye aşık oluyor. Ryuji’nin denizciliği denize aşık olmasından değil, karadan nefret etmesinden geliyor ki kitap boyunca bu ikisi arasındaki farkı, bu seçimin ardındaki itkileri bolca irdeliyor ve bunun aslında nasıl bir yanılsama olduğunu mükemmelen aktarıyor yazar. Fusako’nun bir de on üç yaşında bir oğlu var; Noboru. Zaten hikâye; hayata dair perspektifini oluşturma aşamasında olan Noboru’nun Ryuji’yle ilişkisinde düğümleniyor.

Başta da söylediğim gibi, bence kitabın en güçlü kısmı Noboru’nun psikolojisine dair okura sunduğu içgörü. Okuduğum neredeyse tüm Mişima kitaplarında hep aklıma kazınan, sanki bir anda bir soğuk rüzgar çıkmış gibi ürpermeme sebebiyet veren çok tekinsiz erkek çocukları oluyor. Yazarın hayat öyküsünü bilen ve Bir Maskenin İtirafları’nı okuyan kimsenin şaşırmayacağı bir durum bu elbette. Savaş sonrasının anlamsızlığı ve aşağılanmışlığında kendine bir kimlik bulmaya çalışan, Doğu-Batı savrulmasını sadece ülkesinde değil evinde dahi hisseden, kendisini çürütmekte olduğuna inandığı dünyayı yalnızca kanla kurtarabileceğine ikna eden bir erkek çocuğunun zihninin içine giriyoruz - gittiğimiz yer ziyadesiyle tehlikeli bir yer, satırlar arasında gezindikçe anlıyoruz. Bu kimlik ve erkeklik krizi anlatısını, Oidipus kompleksinin en unutulmaz örneklemlerinden birine dönüştürüyor Mişima. Kurnazlıktan değil de asıl saflığın içinden doğan kötülüğün nasıl bir cehennem olabileceği üzerine bana kocaman bir zihin egzersizi bıraktı metin.

Söylenecek çok şey var yahut hiçbir şey yok, anlatmak değil de okumak lazım bu kitabı. Zaten ne desem sizi o unutulmaz finale hazırlayamam. Okuyup kendiniz deneyimleyiniz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hüznün Fiziği
Of! Resmen tadı damağımda kaldı bu kitabın ve epeyce de geçmeyecek gibi. Gospodinov’la Doğal Roman ile tanışmış, epey de sevmiştim ama bunu bambaşka sevdim. Doğal Roman için vaktiyle şöyle yazmıştım: “Bir tür antiroman ama bildiğimiz antiromanlardan da değil, onun alıştığımız bir biçimi oluyor, bu kitap bildiğimiz romanların hayli dışında. Gerçi kategorize etmeye çok da gerek var mı bilmiyorum, adam kendi kategorisini yaratmış, adını da koymuş işte: doğal roman!” Bu kitap da yine kategorize edilmesi zor bir metin (labirent-roman denmiş arka kapakta, çok mantıklı) ama o kadar, o kadar lezzetli ki, her sayfayı kıvıra kıvıra haşat ettim resmen kitabı.

Romanın anlatıcısı (kim o? çok sayıda otobiyografik unsur taşıdığı için Gospodinov’un kendisi sanki büyük ölçüde) başkalarının zihinlerine girip onların anılarını bizzat yaşayabilen bir adam, ki zaten romancı dediğin tam da bunu yapabilmeli, değil mi? (Kitabın epigraflarından birinin Hemingway’in “Paris Bir Şenliktir”inin şahane cümlesi “Okur tercih ederse, bu kitabı kurmaca olarak kabul edebilir” olması da bu açıdan şaşırtıcı değil şüphesiz.)

Roman bu zihin seyahatleriyle başlıyor, en başta da kimlerin geçmişlerini ziyaret edeceğini onların ağzından birer cümleyle özetliyor bize yazar ve girdiği zihinler aracılığıyla ailesinin ve ülkesinin geçmişini aktarıyor. Dedesinin savaş dönemi deneyimlerini, babasının çocukluğunu ve tabii kendi çocukluğunu; anılar ve anlatılar iç içe giriyor, dönemler ve zamanlar kimi zaman birleşip kimi zaman ayrışıyor. Fakat anlatıcımız zaman içinde bu yetisini yitiriyor ve bunun üzerine öyküler toplamaya hatta kimi zaman onları satın almaya başlıyor. (Yazarın buraları kurgularken Borges’in meşhur öyküsü Shakespeare’in Belleği’ni düşündüğüne eminim ama ispatlayamam tabii.)

Çok, çok, çok sevdim. Konvansiyonel anlatıları tercih eden okurlar için tuhaf bir metin olabilir ama ben (ki pek de postmodern düşkünü olmamama rağmen) büyük haz alarak okudum. Minotor’un labirentinden bir labirent-roman devşirebilmiş bu büyük adama selam olsun diyerek bitireyim. (Ve Hasine Şen Karadeniz’e kusursuz çevirisi için teşekkür ederek.)
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir