Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
aşka ve ilişkilere dair kafa yoran herkes okumalı...
"Aşkın ancak insan onun baştaki ayartıcı ihtiraslarına vefasızlık ederse baki kalacağına, ilişkilerin yürümesi için ta en başta kendisini bu ilişkilere gark eden duygulardan vazgeçmesi gerekeceğine kanaat getirecek. Aşkın heves değil beceri olduğunu öğrenmesi gerekecek."

Allahım, nasıl çok sevdim, öpmek istiyorum kitabı! Bu kadar sevmemin sebebi kitabı tam da ihtiyacım olan bir anda okumuş olmam olabilir; aşka, uzun ilişkinin tuzaklarına, sadakate, güvenlik duygusuna dair delice kafa yorduğum bir dönemde ilaç gibi, su gibi geldi bana. De Botton'un 23 yaşında yazdığı Aşk Üzerine'den 20 sene sonra yayımladığı Aşk Dersleri romanı, yazarın 20 senede heybesinde biriktirdiklerini görmemizi sağlıyor. Besbelli çok tecrübe edinmiş, çok akıl yürütmüş, pişmiş, olmuş. Aşk Üzerine'yi de epey sevmiştim ama bu bambaşka güzel.

Birbirlerine aşık olup evlenen Rabih ve Kirsten'in ilişkisi üzerinden uzun ilişkilerin dinamiklerini didikliyor De Botton. Tuzakları, zorlukları, tökezlemeleri... Bunalımlar, sırlar, sabırsızlıklar, tahammülsüzlükler... İkilinin öyküsünü anlatırken bazı bazı araya girip birkaç nasihat da iliştiriyor: buralarda en iyi bildiği işi yapıyor, felsefenin gündelik problemleri çözümlememize nasıl yardımcı olabileceğinin uygulamasını gösteriyor. Tek başına bu kısımlardan ibaret olsa belki ortalama bir psikoloji (hatta neredeyse kişisel gelişim!) kitabı olabilecek metin, kurgunun omzunda öyle bir yükseliyor, bu iki kısım birbirini öyle bir bütünlüyor ki, üf. Acayip lezzetli bir şey çıkıyor ortaya.

Bu kitabı iyi ki evlilik konulu podcast bölümümüzü çekmeden evvel okumamışım zira sanırım bölüm boyunca sadece bu kitaptan bahsederdim; kendisi sürekli dönüp dolaşıp geri geleceğim, kafam karıştıkça, kayboldukça başvuracağım bir kaynak olacak. Altını çizdiğim yerlerin sonu yok ama şu çok sevdiğim cümleyi de buraya alıp bitireyim. Bu kitabı aşka ve ilişkilere dair kafa yoran herkesin (yani aslında tüm insanların!) okumasını fena halde tavsiye ediyorum.

"Bir sürü insanın çocuklara iyi davrandığı bir dünyada yaşamak harika bir şey. Birbirimizin çocukça taraflarına biraz daha anlayışla yaklaştığımız bir dünyada yaşamaksa daha da harika olurdu."
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yer yer hüzünlü, yer yer tatlı, bazen epey felsefik, bazen melankolik küçük hatıralar...
"Aşk tıpkı her biri kendi içinde aynısı olmasa da benzerini bulunduran ama yine de tek bir tane olan Rus bebekleri gibi tektir."

Arjantinli yazar Silvina Ocampo'nun (ki kendisi cağnım Adolfo Bioy Casares'in de eşiymiş, bilmiyordum) yirmi beş sene üzerinde çalıştığı ve aslında tamamlayamadığı kitabı Söz'ü "fantasmagorik" olarak tanımlamış yayınevi, bu tanım önemli, sanırım buradan başlamalı anlatmaya.

Psikolojide ve tıpta, rüyada ya da yüksek ateş sebebiyle ortaya çıkabilecek sanrılı hallerde zihnin türlü çağrışımlar sonucunda gördüğü görüntüleri ve resimleri betimlemek için kullanılan; Walter Benjamin'in ise modern insanın vaziyetini tanımlamak için kullandığı bir kavram "fantasmagorik". (Eğlence endüstrisinin etkisiyle, durmadan tüketerek şahane bir hayat yaşadığını, birtakım parlak görüntüler bütününü deneyimlediğini düşünen insan, aslında kendine ve başkalarına yabancılaşmaktadır, diyor Benjamin.)

Bu kitabı tanımlarken her iki anlamını da değerlendirebiliriz kanımca; zira bir tür yabancılaşma hali de var. Seyahat etttiği gemiden okyanusa düşen bir kadın akıntıya kapılmış sürüklenirken Azize Rita’ya okyanustan sağ kurtulmayı başarırsa hayat hikâyesini yazma sözü veriyor ve sonra da hatıralar geliyor; zihninden geçen kişileri ve mekânları anlatıyor okura. Ocampo gibi hayatının son dönemini Alzheimer ile mücadele ederek geçirmiş bir yazarın büyük eserinin hafızaya dair olması da hayatın tuhaf şakalarından biri gibi.

Ben bu tür fragmanlardan oluşan küçük kitapları seviyorum, biraz Camilo Jose Cela'nın Bayan Caldwell Oğluyla Konuşuyor'u gibi bir tat bıraktı; bölük, dağınık, kimi zaman bağlamlı kimi zaman bağlamsız bir hatıralar bütünü. Yer yer hüzünlü, yer yer tatlı, bazen epey felsefik, bazen melankolik küçük hatıralar. Hangileri gerçek hatıralar, hangilerini hayal ediyor anlatıcı, anlattıkları olurken gerçekten orada mı, değil mi, onu anlamak da güç. Böyle tuhaf, bulutsu, hayalsi bir metin Söz. Çok güzel, çok şiirli yazılmış cümleler barındırıyor ki biliyorsunuz ki severim; nitekim sevdim kendisini de.

Arz ediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir halk masalı gibi bir anlatı...
“Aşk ortaya çıktığında, daha önce gölgede kalmış şeyleri görme yetisi keskinleşir. Ama aynı zamanda, zaten bilinen şeyleri görme netliği bulanıklaşır.”

Kitap’ın Yolcuları, aynı zamanda Tokarczuk’un da kitaplarla yolculuğunun başlangıcı - şu kitabın bir ilk roman olmasına inanamıyorum valla. Mükemmel bir kitap olduğundan demiyorum, çok hırslı ve kapsamı büyük bir iş olduğu için söylüyorum. 2008 Nobel Edebiyat Ödüllü Polonyalı yazar Olga Tokarczuk’un ilk romanı Kitap’ın Yolcuları sonunda dilimize çevrildi. Kendimi psikolojik olarak hala okumaya hazırlanamadığım Yakup’un Kitapları kütüphanemde beklerken Empusyon’dan beri buluşamadığım Olga Hanım’ın kelimelerine geri dönmüş oldum ben de bu romanla.

1685 yılının Fransa’sındayız. Kardeşlik isimli bir tarikatın mensupları, eski bir manastırda saklı olduğunu düşünülen ve dünyanın tüm bilgeliğini içerdiklerine inandıkları “Kitap”ı aramak üzere yollara düşüyorlar, biz de bu yolculuğa eşlik ediyoruz. Gruptan eksilenler oluyor ve biz nihayetinde simyacı Marki, terk edilmiş Veronika, dilsiz arabacı çocuk Gauche ve onun sarı köpeğiyle baş başa kalıyoruz. Her büyük yolculuk gibi, onlarınki de hedefinden ve amacından bağımsız olarak dönüştürücü, yoğurucu, başkalaştırıcı bir yolculuk. Dağ geçitlerinde, vadilerde, ovalarda ilerledikçe karşılarına tuhaf insanlar çıkıyor, bilmedikleri bir dünya önlerine seriliyor.

Ateş başında bir gece boyunca anlatılan bir halk masalı gibi bir anlatı bu. Her yol hikâyesi gibi sürükleyici, merak uyandırıcı. Doğayla ve mistik olanla ilişkimiz Tokarczuk’un tüm kitaplarında olduğu gibi burada da baş rolde. Yazarın seneler sonra Empusyon’da çok daha iyi kotaracağı bir işe de, karakterleri üzerinden okura felsefi sorgulamalar sunma işine yani daha bu ilk kitapta giriştiğini görebiliyoruz ama tabii Empusyon’a göre epey amatörce buradaki diyaloglar.

İnsan bu ilk romanda ne büyük bir yazarın doğacağını sezinliyor. Şüphesiz ki Olga Hanım’ın en iyi kitaplarından biri diyemeyiz, karakterlerini örneğin kanımca pek derinleştiremiyor ama dediğim gibi, daha ilk kitabından böyle büyük bir hikâye anlatmaya kalkması bile başlı başına hayranlık verici bence.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
epeyce absürt ve muzip bir metin...
"Aşk konusunda, aşk dilinde ve aşk jestlerinde kesinlikli olmalıyız. Eğer aşk bizi kurtaracaksa, ölüme bakmayı öğrendiğimiz kadar açıkça bakmalıyız ona. Aşk okulda öğretilmeli mi? Birinci sömestr: arkadaşlık; ikinci sömestr: sevecenlik; üçüncü sömestr: tutku. Neden olmasın?"

Julian Barnes okumaya devam ediyorum, bu kez 10½ Bölümde Dünya Tarihi'nin ardından bildirmeye geldim ve tuttum bu "buçuk" bölümden bir alıntı seçtim. Epey enteresan bir kitap bu, 10 bölümlük, başka türlü yazılmış kurgusal ve alternatif bir dünya tarihi. (Roman diye geçiyor ama aslında öyküler de denebilir.) Bir de işte o buçukuncu bölüm var: Barnes'ın araya girip aşka dair bir deneme ekleyiverdiği (çünkü diyor ki, "aşk bizi düş kırıklığına uğrattığında kabahati dünya tarihinde bulmalıyız") - sanırım en sevdiğim bölüm o oldu, alıntı da oradan geldi.

Nuh'un gemisine sızmış bir tahtakurusunun gözlemleriyle başlıyor roman, anlayacağınız üzere epeyce absürt ve muzip bir metin elimizdeki. Açıkçası ilk bölüm öyle müthiş ve komikti ki (gerçi ben zaten Julian Barnes'ı aşırı komik buluyorum), devamına dair beklentim çok yükseldi, bu ilk bölümde canım Saramago'nun "Lizbon Kuşatmasının Tarihi"nin hissini bulur gibi oldum ve heyecanlandım ama ilerleyen bölümleri maalesef o kadar parıltılı bulamadım. Kötü mü, hiç değil, ama ilk bölümdeki kadar iyi uygulayamamıştı sanki fikri.

Ne peki bu fikir? Kitaptan alıntılayayım; şu bence: "Tarih, olan biten değildir. Tarih, tarihçilerin bize anlattığı şeydir." Barnes da adeta diyor ki "bir de ben anlatayım bakın nasıl anlatıyorum?". Yukarıdaki cümle bana bir başka Barnes kitabında (Bir Son Duygusu) okuyup unutamadığım şu cümleyi anımsattı: "Tarih, belleğin kusurlarının, belgelemenin yetersizlikleriyle buluştuğu noktada üretilen o kesinliktir." 10½ Bölümde Dünya Tarihi'nden yaklaşık 20 yıl sonra bu cümleyi yazarken bir yandan kendi kitabını da tariflediğini şimdi anlıyorum.

Yazarların dönüp dolaşıp takıntılı olduğu mevzulara geri gelmelerini izlemeyi, bunların izlerini tespit etmeyi çok seviyorum ya. Bu kitapla Barnes'ın tarih takıntısının derinine inme şansım oldu, ben mutluyum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
yalın ve sahici...
"Aşk erkeklik işi değildir, insanlık işidir. Cesaretin ne işi var orada? Bilakis, aşık dediğin, şu dünyadaki en korkak adamdır. Karnın ağrımıyor mu mesela?”

Sezgin Kaymaz’ın en sevilenlerinden biri olmasa da bazı öyküleriyle beni fena halde vuran Bakele’si kafamın ziyadesiyle dağınık olduğu bir dönemde bana çok iyi geldi. Bir kere zaten kitaba da ismini veren o ilk öykü, Bakele için bile okunur. Daha henüz onbirinci sayfada burnumun direğini sızlarken buldum, dedim hakkımızda hayırlısı.

Her öykü derlemesinde olduğu gibi bunda da çok iyi olan ve o kadar iyi olmayan öyküler var. “Bakele”, “Aşkın Hasretle İmtihanı” ve “Bakma, Gör” en sevdiğim öyküler oldu. Sezgin Kaymaz’ın bir yandan çok güçlü ve yer yer süslü bir dil kullanırken diyalogları bunca yalın ve sahici yazabilmesini çok şaşırtıcı buluyorum, sanki anlatıları başka, diyalogları başka biri yazıyor gibi ve bence öyküleri çok zenginleştiriyor bu ikili yapı.

Bu ara sürekli Saramago diyorum ama bu kitabı okurken onun şu cümlesi geldi aklıma: “Benim romanlarımda kahramanlar bulunmaz, sadece normal yaşamlar süren normal insanlar vardır. Sıradan insanlar hakkında düşünür yazarım, çünkü tanıdığım insanlar onlardır.” - bu kitap da tam böyle. Sıradan insanlar, normal yaşamlar, onların hayatlarının bir minik anına muzip birer bakış. Ben bu kitapta en çok bu iddiasız, sakin öyküleri sevdim. Daha dramatik meseleler anlatan öykülerden çok daha doyurucu geldi bunlar, sanki bir evin penceresinden başımı uzatmışım da bir bakıp kaçmışım gibi.

Son olarak “Hiç” öyküsünün sonundaki soruya cevap vereyim zira kendimi tutamayacağım: “Kimin lafıydı o? İki insan ayrılırken daha şefkatli konuşan taraf, âşık olmayan tarafmış. Ne kadar doğru geliyordu şimdi.” diye bitiyor öykü. Daha üçüncü kelimeyi okuyunca beynim tamamladı devamını, asla unutamam çünkü bu cümleyi.

Cevap veriyorum o halde: Marcel Proust, elbette.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
hayat yükselme ve düşüş...
"Aşk düşündüğümüz ya da umduğumuz yere götürmeyebilir ama aşk, sonuçları göz önünde tutmaksızın ciddiliğe ve hakikate bir çağrı olmalıdır."

Julian Barnes'ın ilk bakışta birbirinden kopuk görünen ama "daha önce bir araya getirilmemiş iki şeyi bir araya getirirsiniz ve hayat değişir" leitmotifi/nakaratı çerçevesinde aslında müthiş biçimde birbirine eklemlenen üç denemesini içeren küçük kitabı "Hayat Düzeyleri"ni, sırf tüm kitaplarını adadığı eşi Pat
Kavanagh'ın ölümünün ardından yazdığı ve yasa dair olağanüstü bir deneme olan "Derinlik Kaybı"nı içerdiği için bile sevebilirdim. İlk iki deneme de merak uyandırıcı ve zarifti ama bu sonuncusu, üf. Yasa ilişkin okuduğum en dokunaklı şeylerden biriydi kendisi.

Kitaptaki üç deneme de "yukarılara yükselme/aşağılara inme" metaforunu izliyor. Bu yükselme/inme metaforunu her anlamıyla kullanıyor yazar: Kimi zaman gerçek bir balonla göğe çıkmak, kimi zaman kederden yerin dibine inmek. 1800'lerdeki ilk balon denemeleriyle başlayan anlatının organik biçimde kendi biricik yas deneyimine varması gerçekten müthiş. Julian Barnes ne büyük bir yazar olduğunu bininci kez gösteriyor.

Bana "yasa / kedere dair" çok kitap soruluyor, bu kitap da o sorunun cevaplarından biri olacaktır artık. O çok sevdiğim son bölümden birkaç alıntı ile noktalamak isterim bu değerlendirmeyi. Şayet bir kayıp yaşadıysanız size çok tanıdık gelip epey de teskin edici bulacağınız şeyler var o metinde. Sadece yasa değil, en başta yer verdiğim alıntıdaki gibi aşka ve sevgiye dair de (zaten keder, sevgiden doğmaz mı?).

"Ölüm gibi keder de sıradan ve biriciktir. Kederler birbirini açıklamazlar ama örtüşebilirler. Bu yüzden kedere kapılanlar arasında gizli bir ortaklık vardır. (...) Yasa karşı keder meselesi var. Kederin bir durum, yasın ise bir süreç olduğunu söyleyerek onları birbirinden ayırmaya çalışabilirsiniz; ancak kaçınılmaz olarak örtüşüyorlar. Durum azalıyor mu? Süreç ilerliyor mu? Bunu nasıl belirlemeli? Belki de onları metaforik olarak düşünmek daha kolay. Keder dikey -ve baş döndürücü- yas ise ufki. Keder midenizi altüst ediyor, soluğunuzu kesiyor, beyninize giden kan akışını durduruyor, yas ise sizi yeni bir doğrultuya sürüklüyor."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Stalin sonrası Rusya’ya dair bir panorama...
“Aşılmaz, tuhaf bir yasa: Sadece en masumlar meyillidir suçluluk duygusuna.”

Nobel Edebiyat Ödülü için adı en güçlü adaylar arasında gösterilen Lyudmila Ulitskaya ile artık tanışmam şart diyerek okumaya başladım Yeşil Otağ’ı. Stalin sonrası Rusya’ya dair bir panorama aktarıyor yazar, üç çocukluk arkadaşının yıllara yayılan hayat öykülerini kronolojik olmayan bir şekilde takip ediyoruz ve bir yandan da tüm bu hikâyelerde devletin koca elinin nasıl sürekli üzerlerinde olduğunu, o her şeyi kontrol etmeye çalışan mekânizmanın en sıradan hayatları bile ne biçimde dönüştürüp öğüttünü izliyoruz.

Kitaba dair yazdığı yorumda merixien’in de belirttiği gibi, Vasili Grossman’ın muazzam eseri Yaşam ve Yazgı’yı ziyadesiyle anımsatıyor kitap, bir anlamda onun devamı gibi hatta neredeyse. Tıpkı Grossman’ın yaptığı gibi büyük laflar etmeden, didaktikleşmeden, derdini küçük insan hikâyeleri üzerinden anlatıyor, eleştirisini somut gerçekliklerle ortaya koyuyor.

Ancak... Grossman’ın metni ne kadar güçlü ve dokunaklıysa, bu metin de bana maalesef o denli zayıf geldi. Şaşkınım çünkü beklentim çok büyüktü. Ancak yukarıda alıntıladığım tek cümle dışında aklımda kalan bir tane bile cümle olmadı, olamadı. Hızlandırılmış çekimde gibi durmadan, durmadan olay sıralıyor yazar; evet ana karakterlerini iyi çizmeyi başarıyor ki zaten 565 sayfalık bir kitapta bunu yapamasa tuhaf olurdu ancak kimi yan karakterler o kadar tek boyutlu kalıyor, o kadar iz bırakmadan geçip gidiyorlar ki metinden, sırf yazarın mesajını desteklemek üzere oraya konmuş maketler gibi duruyorlar. Dilinde lezzet yok; bence insana, insanın karmaşasına, kendi doğurduğu devletle kurduğu ilişkinin dinamiklerine, o çelişkilere dair pek bir şey de yok.

Ve maalesef çeviri de çok problemli. Kitabın son okuması yapılmamış herhalde diye düşünüyorum zira metnin bu şekilde basılmış olmasının başka bir izahı olamaz. Acayip düşük cümleler, zamanda kaymalar, ayrı yazılması gerekirken birleşik yazılmış de’ler filan var kitapta, insanın bütün okuma keyfini alıyor. Dildeki yavanlık da çeviri kaynaklı mı diye düşünmeden edemedim açıkçası. Böyle önemli bir kitap bundan çok daha özenli bir redaksiyonu hak ediyormuş.
Üzücü oldu epey.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
ufuk açıcı bir kitap...
“Aşık olmak sosyal geçmişimizi ve sosyal arzularımızı şehvetle ve bir başkasının bedeninde tanımaktır.”

Eva Illouz’ün, Edgar Cabanas ile beraber yazdığı “Mutlu Yurttaş İmalatı” kitabına bayılınca, kendisini biraz daha didiklemek istedim, çünkü besbelli ki ilgimi çeken konular üzerine çalışıyor. “Soğuk Yakınlıklar: Duygusal Kapitalizmin Şekillenmesi” kitabı, bir anlamda Mutlu Yurttaş İmalatı’nın önceki bölümü gibi, iki kitap kesinlikle birbirlerini tamamlıyorlar. Aslında tam tersi sırayla okumalı bence çünkü aslında mutlu yurttaş imalatı sürecini daha iyi anlamak için, duygusal kapitalizmin dinamiklerini idrak etmek gerekiyor.

Kitabın temel konusu “benliğin metalaştırılması”, Illuoz’un tezi ise psikolojik ikna, kişisel gelişim edebiyatı, nasihat endüstrisi, devlet, ilaç şirketleri ve internet teknolojisinin modern psikolojik özbenliğin temelini biçimlendirmek üzere iç içe geçmiş biçimde çalıştıkları. Kapitalizmin benliklerimizi de maddeleştirdiğini, duygusal ilişkiler alanında da aslında bir piyasa ekonomisinin hüküm sürdüğünü iddia ediyor.

Üç bölümden oluşan kitap epeyce ufuk açıcı bence; psikolojinin nasıl kapitalizmle beraber yükseldiğini, “kendini gerçekleştirme” meselesinin, her şeyi travmalarla açıklama pratiğimizin aslında ne tür bir araçsallaştırma olduğunu, duyguların ne biçimde metalaştırıldığını oldukça ilginç bir perspektiften anlatıyor. Özellikle online dating pratiklerine odaklanan son bölümünü çok sevdim. Hayatı boyunca hiç dating app kullanmamış biri olarak bu meselelere dair çekincelerimi, beni rahatsız eden şeyleri çok daha somutlaştırdı ve çerçevelememi sağladı. Aşkın çalışma biçimindeki en biricik şeyin kendiliğindenlik olduğuna inanan biriyim ben; algoritma üzerinden, türlü kriterleri gözeterek, “akılcı bir biçimde partner seçme” konusunu niye bunca yabancıladığımı çok güzel anladım, mesudum. Gönderinin başındaki alıntı da bu son bölümden.

Kitaba dair bazı eleştirilerim ve itirazlarım da yok değil (en temeli; sınıf meselesine hiç girmemiş olması yazarın, bundan kaçınarak kapitalizm konuşmayı biraz yadırgıyorum) ve kesinlikle bir “Mutlu Yurttaş İmalatı” değil ama yine de sevdiğimi söyleyebilirim.

Arz ederim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
derdini vicdan ve hatta şefkat ekseninde anlatan çok güçlü bir metin...
"Artık savaşlar hepimizin oturma odalarında sükunet içinde seyredilip dinlenen görüntü ve seslere dönüşmüş durumdadır."

Susan Sontag'ın, ünlü Fotoğraf Üzerine kitabından yaklaşık 20 sene sonra yazdığı ve bir anlamda onun tamamlayıcısı gibi görülebilecek olan "Başkalarının Acısına Bakmak" kitabına elim istemsizce gitti bu dönemde. Filistin'de yaşanmakta olanlardan ötürü başkalarının acısıyla kuşatılmış olduğumuz ve ne yapacağımızı bilemediğimiz bir zamandan geçerken belki biraz anlamlandırmamı sağlar diye umdum.

Virginia Woolf'un benim de çok sevdiğim ve zamanının çok ötesinde bir kitap olduğunu düşündüğüm Üç Gine'si ile başlıyor Sontag anlatısına ve Baudrillard’ın içinde yaşadığımız dünyayı anlamamız için elzem olduğunu düşündüğüm Simülakrlar ve Simülasyon teorisine uzanan bir çerçevede şiddete ve acıya bakma, onunla ilişkilenme biçimlerimizi çözümlüyor ve nitekim mesele şuraya geliyor: "Modernitenin kocaman midesi gerçekliği çiğneyip yutmuş ve sonra da bütün yediğini görüntüler şeklinde geri tükürmüştür. Oldukça etkili bulunan bir analize göre, hepimiz bir 'gösteri toplumu'nda yaşıyoruz. Gerçeklik, tahtından feragat etmiştir. Ortada artık sadece 'temsiller' -yani medya- vardır."

Yukarıdaki paragraf yanıltıcı olmasın, akademik bir kitap değil bu; her ne kadar bazı teorilerden destek alsa da derdini vicdan ve hatta şefkat ekseninde anlatan çok güçlü bir metin. Şu cümleyi unutmamalı mesela: "Vurgulayarak hatırlatmak isterim ki, resimlerin uyandırdığı acıma ve iğrenme duyguları, sizi hangi resimlerin, hangi zulümlerin, hangi ölümlerin, gösterilmediği sorusunu sormaktan da alıkoymamalıdır" - bir propaganda savaşının da içinden geçmekte olduğumuzu unutmamak ve yaşanan şiddetin maruz kaldığımız kısmının seçilmiş parçalardan oluştuğunu hatırlamak lazım. Şiddete bakmak, onunla duygudaşlık kurmak bir insani görev midir, yoksa bizi duyarsızlaştıran bir etkisi mi vardır? Şiddete ve acıya bakmanın ardındaki itkinin ne kadarı bu duygudaşlıktan / görev bilincinden; ne kadarı bir tür dikizleme / teşhir merakından kaynaklanır? Bu soruları tam da şu sıra kendimize sormamız gerektiğine inanıyorum. Sontag da bunlara yanıt arıyor işte. Okuyunuz derim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
son derece yalın ama güçlü bir anlatım...
“Artık korkmuyorum. Bu benim geçmişim, benim evim. Bir özü var; içinde barınan o karanlık uğursuz güç bana ait ve benden geliyor, yeşil pencereli evden değil. Bedenimde dolaşan kan kadar bana ait. Her küçük şey, hem iyi hem kötü, çok iyi ve çok kötü olabilir.”

Tazecik yayınevimiz Tetes’in ilk kitaplarından biriydi Oxana Timofeeva’nın “Bir Vatan Nasıl Sevilir”i. Bir tür iç monolog - öz kurmaca gibi başlayan metin son bölümde birdenbire biçim değiştiriyor ve baştaki tüm hikâyeleri çerçeveleyen bir zihin egzersizine düşünüyor. Timofeeva’nın bir filozof olduğunu düşününce şaşırtıcı değil, bence aksine şaşırtıcı olan ilk üç bölümdeki olağanüstü güzellik; değme edebiyatçının yazacağından çok daha iyi yazılmış bölümler bunlar. Dupduru bir dil, son derece yalın ama güçlü bir anlatım.

Sibirya’da doğup bebekken Kazakistan’a, ilk gençliğinde ise yine ailesinin işi nedeniyle tekrar Sibirya’ya göçmek zorunda kalmış biri Timofeeva. Bu göç hikâyelerini dinliyoruz kendisinden. Yaşadığı yerleri seneler sonra ziyaret de ediyor ve o geri dönüşlerin kendisinde yarattığı duyguyu anlatıyor bize, en sonda da “nasıl buralı olunur” sorusunu yanıtlıyor. Bu arada söylemem lazım; yaşadığı yerleri o kadar müthiş betimlemiş ki okurken Google’dan her birinin fotoğrafına bakma ihtiyacı duydum. Yanlış olmasın, “çok güzel” yerler tarif ettiği için değil, aksine kuzeyin kasvetini çok iyi aktardığı için.

Son bölümde ise “yeniden yurtlanma” kavramını bitki-hayvan-insan üzerinden didikliyor yazar. Bence dünyamızın içinde bulunduğu vaziyeti ve iklim krizini de göz önüne alarak hepimizin üzerine daha çok akıl yürütmesi gereken bir konu bu, zira kendimizi ne zaman birer göçmen olarak bulacağımız son derece belirsiz.

Bu son kısımdan çok sevdiğim bir pasajla bitireyim: “Görünen o ki kişi gerçekten de bir vatan seçebilir. Kişi kendi halkını, toprağını ve kanını da seçebilir. Kişinin vatanını bir faşiste ya da milliyetçiye dönüşmeden nasıl sevebileceği sorusu, kişinin kendi halkını, toprağını ve kanını nasıl seçeceği sorusuyla doğrudan bağlantılıdır.”

İyi ki okudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir