Onaylı Yorumlar

Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Satrançla Değişen Hayat, sadece bir oyunun değil, bir insanın tutkusu için neleri göze alabileceğinin çok samimi bir güncesi. Sabri Can Onay Yontar’ın İTÜ Uzay Mühendisliği gibi zorlu bir bölümü bitirip özel bir jet firmasında uçak bakım mühendisi olarak çalışırken tüm bu 'garantili' kariyeri elinin tersiyle itmesini okumak gerçekten ilham verici. Kurduğu devasa iletişim ağı (network) ve sosyal medyadaki azimli çalışmalarıyla satrancı Türkiye’de nasıl geniş kitlelere sevdirdiğini gördükçe, başarının tesadüf olmadığını bir kez daha anlıyorsunuz. Okurken hem 'vay be' dedirten bir başarı öyküsü izliyor hem de bir insanın kendi yolunu çizme gayretine hayran kalıyorsunuz. Hayatında değişim yapmak isteyen herkesin bu azim dolu hikayeden alacağı çok ders var, tavsiye ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yeryüzünün En Büyük Hapishanesi: İşgal Altındaki Toprakların Hikayesi...
Bu kitabın sadece ismini okumak dahi insanın içini acıtmaya, vicdanını kanatmaya, ruhunu sarsmaya yetiyor. İsrailli tarihçi Ilan Pappé'nin kitabı, Filistin'de ne yaşandığını, İsrail'in ne yapmaya çalıştığını öğrenmek için çok önemli bir kaynak sunuyor.
İşgal altında yaşamanın nasıl bir şey olduğuna dair çarpıcı örneklerin yer aldığı kitabı okuduğunuzda, o topraklarda yaşamanın ne kadar sabır, sebat, iman ve çelik gibi bir ruh hali gerektirdiğini görüyorsunuz...
Dünya tarihinin bu en aşağılık işgalinin adım adım nasıl gerçekleştirildiğini öğrendiğinizde, Filistin mücadelesine bakışınız daha bir değişiyor, saygınız artıyor...
Bu acı kitabı, herkese tavsiye ediyorum...
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Son öyküsünde yazarlığın farklı bir yönüne değiniyordu. Hele ben son öyküsüne bittim. Çoğu kitap okuyan insanın gözünde “ben bu kitabı yazabilir miydim? Günün birinde ben de böyle yazar olabilir miyim?” diyor insan. Son öyküde yazar olmanın kolay olmadığını bize net bir şekilde gösteriyor. Kitabı ilk okulda okumuştum. Uzun sürmüştü ve kopuk bir okumaydı. Ben bu kitaba yorum yazacağım ama kitapta önemli bulduğum kısımlar olmamış. Sonra evde kısa sürede tekrar okudum. Tam anlamıyla bayıldım ve acaba yoruma beğendiğim hangi kısmı koysam diye düşündüm.İlk kitabıymış. Şimdi de “Kitaplar, Prangalar ve Özgürlükler” kitabını sipariş vereceğim.
“Oku da benim gibi ol,” diyebilene de rastlamadım. (119)
İnsanlar yapabilecekleri ama keyiflerine düşkün oldukları için yapmaya yeltenmedikleri şeyleri yapan bir insan gördüklerinde överler. Koşulsuz inandıkları bir şeye karşı gerçekleşen bir eylem gördüklerin ise vermeyi ya da en azından “onun görüşü” deyip sessiz kalmayı yeğlerler. (120)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu kitap benim için sadece bir kayboluş hikâyesi değildi; insanın içindeki yalnızlığı, kırılganlığı ve görülme ihtiyacını çok incelikli anlatan bir romandı. Maggie O’Farrell’in dili öyle sakin ama çarpıcı ki, okurken Esme’nin sessizliğini insan kendi içinde hissediyor. Özellikle aile ilişkilerindeki görünmeyen yaralar ve bir insanın yavaş yavaş kendi hayatının içinde kaybolması çok etkileyiciydi.

Kitap boyunca “bir insan gerçekten ne zaman yok olur?” sorusu aklımdan çıkmadı. Fiziksel olarak değil belki ama anlaşılmadığında, duyulmadığında, bastırıldığında da insan biraz siliniyor hayattan. Bence romanın en güçlü yanı buydu. Gösterişli olaylarla değil, duyguların ağırlığıyla etkiliyor.

Bitirdiğimde içimde buruk ama uzun süre geçmeyecek bir his bıraktı. Sessiz, derin ve insanın içine işleyen kitapları sevenler için çok özel bir roman olduğunu düşünüyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İskender Pala'nın son zamanlarda okuduğum en güzel kitabı. her yazarın bir yazın türünde zirvesi olur. belli bir dönem o zirvede kalır. sonra verdiği eserler kendi zirvesinin gölgesinde kalır. ilk dönem eserlerinin zirve olduğunu düşünürsek kendi zirvesinin gölgesinden özellikle son 3 eseriyle kurtulmuş yeni zirvesine ulaşmış bulunmaktadır. ilk eserleriyle karşılaştırıldığında edebi hazzın da değiştiğini fark ettim. Osmanlı macera anlatısı da yazarın kalemine pek yakıştı. surname, aşk hikayesi ve akabinde soygun.. azdahak sıradaki kitabım. beklentim yüksek. ustayı tebrik etmek lazım. yazar ile ilk kez tanışıyorsanız bu eser sizde karşı konulmaz bir okuma iştiyakına sebep olacaktır. muhakkak tavsiye ederim.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum  15
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kaygı Veren Dostluklar
“Siz hayatı yaşıyorsunuz, bense onu açgözlülükle arzuluyorum. Bu önemli bir fark.”

Okuyacak Fuenteslerim tükenirse mutsuzluktan mahvolurum endişesiyle epeydir kendisine ara vermiştim ama buraya kadarmış, pes ettim, Kaygı Veren Dostluklar’ı okudum. Böylece okuyacak sadece dört adet Fuentesim kalmış oluyor, bu durum canımı fena halde sıksa da yapacak bir şey yok, neyse. Kitaba geleyim ben.

Kendisinin romanlarına bayılıyorum zaten, okuduğum üçüncü öykü kitabı itibarıyla artık öykülerini de çok sevdiğimi söyleyebilirim. Meksikalı yazarın geç dönem öykülerini içeren Kaygı Veren Dostluklar tahmin edebileceğiniz üzere ziyadesiyle tuhaf, sihirli, tekinsiz ve katmanlı.

Öyküler birbirinden bağımsız olsa da hepsinde bir ana izlek var: ölüm. Ölüler sahiden ölü müdür yahut ölü olmanın dereceleri mi vardır gibi bir soruyla yazmaya başlamış gibi Fuentes bu kitabı, zira her öyküde ölümün farklı seviyelerinde bulunan (bunun tuhaf bir tanımlama olduğunun farkındayım ama kitabı okursanız başka türlü tarif etmenin pek de mümkün olmadığını göreceksiniz) karakterler var. Yaşarken ölenler, ölüp geri dönenler, ölmeyi reddedenler, öldüğünün farkında olmayanlar... Meselesi ölüm olan bir kitabın kasvetli olacağını düşünmek anlaşılır olur tabii ama mevzubahis yazar Fuentes olunca öyle olmuyor işte, kasvet dışında her şey var bu kitapta.

Hep diyorum, sevişmeyi en güzel yazan yazar benim için Fuentes diye, bu kitapta da şahane sevişmeler var, bir o kadar da rahatsız edici sevişmeler de var ama, belirteyim. Konu ölüm olunca tabii ki şiddetten de azade değil metin, bolca şiddet, öfke, hasar mevcut kitapta.

Yazarın bu kitabında çok sevdiğim diğer eserlerindeki kadar oyuncaklı bir dil tercih etmediğini, dolayısıyla metnin dili itibarıyla epey kolay okunduğunu söyleyeyim. İçerik için aynısını söyleyemiyorum, dediğim gibi kimilerini zorlayabilir. Her zamanki gibi insanın epey karanlık dehlizlerine dalıyor ve bence muazzam gözlemliyor hepimizi, bana kendimi yine çırılçıplak hissettiren metinler çıkmış ortaya. Özellikle ikili ilişkilerdeki iktidar mekânizmasını didiklediği Calixta Brand öyküsüne bayıldım, müthiş iç görüler barındırıyor.

İşte böyle. Ne çok özlemişim be seni Fuentes, ne çok.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bağımsızlık & Terra Alta Romanları 2
“Siyasette işleyen bir şey yaratmak çok zordur ama onu ortadan kaldırmak çok kolaydır. (...) Bu demokrasiyle ilgili bir sorun: Bir şeye kesin gözüyle bakıyorsanız, onu tehlikeye atıyorsunuz demektir.”

Javier Cercas’ın Terra Alta üçlemesinin ilk kitabını nefes nefese bitirmemin ardından kendimi ikinci kitabı okurken buldum. Buldum diyorum zira pek düşünerek hareket etmedim açıkçası, çocukluğumda uyumam gerekirken annemden gizli macera kitapları okuduğum günlere beni geri götürdü resmen, meselenin kontrolü asla bende değildi bir noktadan sonra, farkındayım.

Serinin ikinci kitabı olan Bağımsızlık’ta ilk kitaptan tanıdığımız Melchor karakteriyle beraberiz yine. Barselona Belediye Başkanı, cinsel içerikli bir video ile tehdit ediliyor, Melchor da geçici süreliğine bu vakayı çözmek üzere taşradan kente geliyor. Bu kent vaktiyle annesini öldürenlerin de yaşadığı kent, bir yandan bu meseleyi çözmeye çalışırken bir yandan da annesinin çözülememiş cinayetinin anısının yeniden canlanmasıyla boğuşuyor karakterimiz.

İkinci kitapla beraber iyice emin oldum ki, bu seri aslında tam anlamıyla bir polisiye değil. Yazarın bize çözümsüz vakalar sunup şaşırtmak, yanlış ipuçları verip heyecanlandırmak, aklımızla oynamak gibi bir derdi yok; bu kitapta da meselenin ne olduğunu büyük ölçüde çözüyoruz başlarda. Bu serinin temel derdi güç meselesine bakmak bence. Gücün, iktidarın ve paranın doğurduğu dehşet dengesini anlatmak, yozlaşmanın nasıl toplumun kılcal damarlarına kadar sindiğini göstermek, polisiyenin dinamiklerini bu anlamda araçsallaştırıyor Cercas.

Ve ne iyi ediyor - ilk kitapta İspanyol İç Savaşı’ydı odağı, buradaysa Katalunya’nın bağımsızlık referandumu ve sonrasının (tıpkı bizdeki gibi adı “süreç”) ardındakine bakmaya çağırıyor bizi. Yani aslında ziyadesiyle politik metinler bunlar.

Bir de bu kitapta öğreniyoruz ki Javier Cercas isimli bir yazar(!), ilk kitaptaki olayları anlatan bir roman yazmış, bir sürü şeyi de uydurmuşmuş. İlk kitap, ikinci kitap boyunca bu şekilde karşımıza çıkıyor. Cercas’ın takıntılı olduğu hakikat-kurmaca ikiliğini bu biçimde hikâyeye sokmasına bayıldım, kendinden bir karakter devşirmiş, nefis. Canım Cercas.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yol Hikayeleri
"Seyahatte okunacak kitap - bayağılık çağrışımlarıyla dolu bir temel kavram. Yaygın anlam uyarınca, seyahatlerde okunanların en hafif ve en yüzeysel şeyler olması gerek, "zaman geçirten" aptalca şeyler. Bunu hiçbir zaman anlamadım. Çünkü eğlenceli kitaplar denen şeylerin kuşkusuz yeryüzünün en sıkıcı kitapları olması bir yana, bir seyahatin sunduğu böylesi törensel-ciddi bir fırsatta insanın neden zihinsel alışkanlıklarına kapıldığını ve aptallıklara başvurduğunu aklım almıyor. Acaba seyahatin getirdiği rahat ve heyecanlı yaşam biçimi sayesinde, aptallığın her zamankinden daha az tiksindirdiği bir ruhsal ve sinirsel durum mu yaratılıyor?"

Thomas Mann hislerime her zamanki nefis üslubuyla şahane tercüman olmuş - o kadar güldüm ki bu pasaja. Seyahate çıkarken yanıma kendisinin Yol Hikâyeleri kitabını almış olduğum için mutluyum, herhalde gökten bakıp bana da "bu ne aptallık" demesinin önüne geçebilmişimdir böylece.

Yol Hikâyeleri; Mann'ın mektupları, seyahat ederken tuttuğu günlükler, romanlarındaki yolculuğa dair bölümler ve yine yolculuk konulu öykülerini içeren bir derleme. Kimi keyfî, kimi zaruri yolculuklar bunlar: Keşfetmek için İstanbul'u ziyaret edişinin izlenimleri de var, Naziler iktidara geldikten sonra Almanya'dan uzaklaşmak için yaptığı yolculuklar da var içinde. Ya da mesela Hans Castorp'un Büyülü Dağ'ın başındaki o unutulmaz tren yolculuğu da.

Ben çok severek okudum, muhtemelen yolculukta okumuş olmamın da payı olmuştur bu kadar içine girmemde. Mann'ın özellikle seyahatnamelerinde ve mektuplarındaki, romanlarına nazaran daha az ciddi, tatlı, neşeli yüzünü görmek de çok güzeldi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Monsieur ya da Karanlıklar Prensi / Avignon Beşlisi 1
"Sevmek; o büyük, ağır fiili çekmek..."

Ah Durrel, ah. Ah. Bu kitaba dair sadece "ah" yazıp bırakasım var aslında ama... Yine de deneyeceğim anlatmayı.

Ahmet Telli'nin "yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor" dizeleri zihnimde dolanıp durdu Avignon Beşlisi'nin bu ilk kitabını okurken. Çünkü muazzam bir yolculuğa çıkmakta olduğumun farkındaydım ilk sayfadan beri. İstikamet Avignon, Fransa; karlar altında bir orta çağ kenti. Durrell'in eşsiz, benzersiz atmosfer yaratma kabiliyeti sayesinde gözlerimi kapıyorum ve işte, oradayım.

Piers’in ölümüyle açılıyor kitap. Piers’in intihar mı cinayet mi olduğu tam anlaşılamayan ölümünü çözmeye çalışırken kız kardeşi Sylvie ve eşi Bruce ile tanışıyoruz. Sonra resme Rob, eşi Pia ve Pia’nın sevgilisi Trash giriyor. Öyle müthiş karakterler ki bunlar, öyle müthiş... Durrell, bu iki üçlünün arasındaki tuhaf, tekinsiz, şefkatli ve bir o kadar da zehirli ilişkiler ağını çözümledikçe yumak karmaşıklaşıyor - Penelope'nin örüp örüp bozdukları gibi tıpkı. Çok ama çok katmanlı, içine girdikçe olağanüstü psikolojik dönüşler sunan ilişkiler bunlar. Sorular, soruları yanıtlayan sorular, yepyeni sorular... "Aşkın bir şifre gibi çözülmesi gerekir mi? Gerekir. Yanıtın hep belirsiz, anlaşılmaz olacağı bir şifre gibi, bir bilmece gibi çözülmesi gerekir."

Karanlık, mistik, gotik hatta denilebilir ki epeyce ezoterik bir öykü bu - isminin "Monsieur ya da Karanlıklar Prensi" oluşundan da belli zaten. Ve elbette ki müthiş cüretkar. Eh, çünkü Durrell'i cüretten bağımsız düşünebilir miyiz?
Söylenecek çok şey var, söylenecek hiçbir şey yok. Tarifi zor, lezzeti benzersiz o acayip kitaplardan biri işte bu da. Benim kelimelerimle oyalanacağınıza gidip kendisini okuyunuz, lütfen. Ve muazzam sürprizli, beyin yakan sonuna da hazırlıklı olunuz! Şimdi istikamet ikinci kitap, Livia.

Bitirmeden, şu cümleler burada dursun:

"Çağımızın aşırı özgürlüğü, insanların bağlılıklarına biçimini ve özünü - yani gerçekliğini veren o incecik örümcek ağını parçaladı. Sağlık, bir diş ağrısı gibi zonkluyor içimizde ama yazıda olduğu gibi, yaşamdaki ince üslup da hoyratlığa yenik düştü."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Duvar
“Sevmek ve başka bir varlık için çaba harcamak çok yorucu bir iş ve öldürmekten ve yıkmaktan çok daha zor.”

Of, bu neydi ya? Neydi? Bu ara hangi kitaba elimi attıysam çok iyi çıktı, edebiyat tanrıları beni gözetiyorlar sanırım. Avusturyalı yazar Marlen Haushofer’in Duvar’ı müthiş, müthiş, müthiş bir metin - insan bu kitabın 1963’te yazıldığına inanamıyor.

Orta yaşlı bir kadın olan isimsiz anlatıcımız, kuzeninin av köşkünde birkaç gün geçirmeye gidiyor. Kuzeni ve eşi yakındaki köye gidip geri dönmüyorlar, anlatıcımız da ertesi sabah onları aramak üzere yola düştüğünde aşılamaz, görünmez, saydam bir duvara çarpıyor. Duvarın ardındaki herkes ve her şeyin öldüğünü anlıyor ve o cam duvarın içinde bir inek, bir köpek ve bir kediyle hayatta kalması gerektiğini idrak ediyor.

Bu hayatta kalma sürecini kadının yazdığı “rapor”dan okuyoruz. Çok sürükleyici bir anlatı olmakla beraber son derece klostrofobik olduğunu söylemem lazım, zira anlatıcımız bize ileride başına gelecekleri en baştan işaret ediyor, neler olacağını, ne tür felaketler yaşanacağını bilerek, büyük bir iç sıkıntısıyla takip ediyoruz hikâyeyi. Ve tabii kendisine eşlik eden kaygıyı da iliklerinde hissediyor insan okurken. Böyle bir hikâyenin kaygısız olması beklenemez ancak bence bu kitabı bunca güçlü kılan şeylerin başında kadını kuşatan asıl kaygının hayatta kalma kaygısı değil, sevdiklerini yitirme kaygısı olması geliyor. Ve zaten metin bu sayede bir tür modern Robinson Cruose değil çok daha katmanlı, başka bir şeye dönüşüyor. Haushofer anlatısının bir yerinde “sevebilme becerisi için ödenen bedel buydu işte” diye yazmış, kitabın meselesi bence tam da bu.

Ama altında nice başka katman var, özellikle anlatıcımızın bedeniyle kurduğu ilişkinin dönüşümü, geri dönüp çocuklarını ve kocasını hatırladığı bölümlerdeki akıl yürütmeleri, hele ki sonlara doğru yüzüne artık nasıl ihtiyaç duymadığına dair söyledikleri üzerine feminist bir perspektiften bakılarak çok şey söylenebilir.

Çok sevdim. Beni mahvetti, yüreğimi düğümledi, nefesimi kesti, ağlattı, korkuttu ama işte zaten: tam da bunun için okumuyor muyuz?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir