Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türkçe Yayınlanmış En Kapsamlı Hun Tarihi Kitabı
Yazar Lev Nikolayeviç Gumilev, önemli bir tarihi kaynak ve referans kitabı olan bu eserinde, Tarih akademisinde mevcut bir kabul olan Hunların dünya tarihine hiçbir katkı sağlamayan, yıkıcı barbar bir halk olduğu yönündeki yaygın kanıya meydan okumaktadır. Özellikle de bu eser, tarih alanında Hunlara dair daha önce hiç sorulmamış soruları gündeme getirmekte ve yeni tartışmalara kapı aralamaktadır.

Eser, Türk ve Dünya tarihinde önemli bir yeri olan Hunların Fransa'dan Mançurya Ovası'na kadar hakimiyet coğrafyalarını, siyasi, sosyal ve ekonomik yaşamlarını akademik bir titizlikle ele almaktadır.

Hunlar, Asya kıtasında büyük bir teşkilatçılık örneği gösteren ve büyük imparatorluk kuran tarihteki en önemli Türk devleti olarak kabul edilmektedir. Bu eserde yazar Hunların teşkilatçılığından ve boyları bir arada tutarak nasıl büyük bir imparatorluk haline geldiklerinden etraflıca bahsetmektedir. Eser aynı zamanda Hun topluluklarının Avrupa içlerine ilerleyişini, kavimler göçünü ve başta Roma olmak üzere Avrupalı devlet ve topluluklarla kurdukları ilişkileri Batılı tarihçilerin aksine yeni bir yorum ve bakışla ele almaktadır.

Eserin yazıldığı tarihe kadar başta Avrupalı tarihçiler olmak üzere Hunlara dair kaleme alınan kitap ve makalelerdeki yanlışlar, eksiklikler ve taraflı bakış açısı neticesinde ortaya çıkan kurgusal problemler, yazar Lev Nikolayeviç Gumilev tarafından tenkid edilmiş ve tarihi kaynaklardan elde edilen bilgilerle yanlışlar düzeltilmeye çalışılmıştır.

Lev Nikolayeviç Gumilev’in bu eseri Türkçe olarak yayınlanmış en önemli Hun tarihi çalışmasıdır diyebiliriz.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mektuplarla başlayan bir diyalog. Ve ortaya çıkan ufak ama devasa bir kitap.

Stanislaw Obirek. Polonyalı teolog, kültür tarihçisi. Zygmunt Bauman zaten biliyorsunuz.

Öyle üstünkörü, gelişigüzel yorum ya da incelemeler yer almıyor burada. Üzerinde düşünülüp çalışılmış, araştırılmış ve alıntılarla desteklenmiş çarpıcı ifadeler mevcut.

Agnostizm üzerine düşüncelerle açılan metinler monoteizm-politeizm ile dallanıp budaklanıyor burada.

Sayfalar ilerledikçe kültür, tarih, modernite gibi kavramlar ekleniyor mektuplaşmalara.

Kardeşin kardeşi öldürmesine yol açan şeyin çeşitlilikten ziyade bu çeşitliliğin reddedilmesinden ileri geldiğinin farkında iki insanın bizlere hediyesi bu kitap.

Fazlasıyla iyi gelecek. Buyurun.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu kitapta sadece DEB/DEHB ve çözüm yaklaşımları anlatılmıyor. Bu bozukluklardan yola çıkılarak daha sağlıklı, daha mutlu, özdeğeri ve özsaygısı daha yüksek bir birey nasıl yetişir/yetiştirilir, bunlar da anlatılıyor.

Bu bozukluklarla mücadele eden hem yetişkin bireylere hem de bu bozukluğa sahip çocukların ebeveynlerine aydınlatıcı olurken, ebeveynlerin, çocuğa birincil bakım verenlerin yaklaşımlarının önemini vurgulamasıyla bu bireylere önerilebilecek bir kitap.

Ayrıca bu bozukluktan muzdarip bireyleri ve ailelerini en çok etkileyen faktörlerden olan eğitim dünyasının ve elbette sosyal çevrenin bu konularda aydınlanması için de önemli bir yapıt.

Evet bazı düşüncelerin tekrarlandığı yerler var fakat her bir tekrarda o tekrarların yanında vermek istediği farklı bir mesaj ya da hayatın içinden bir örnek var.

Yazarın kendi yaşamından örnekler de vermesiyle ve anlatım diliyle sıkıcı olmaktan uzak olduğunu düşünüyorum.
Öneririm.
Yanıtla
21
0
Destekliyorum  4
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kelimeler, kavramlar, değerlerin ölçüsü ve dengesi
Sosyolojik, tarihsel ve politik inceleme/yorum ve tespitler içeren bu kitap;383 sayfa olup 4. baskısını yapmıştır. 9 bölüm halinde, Göktürkler ’den, Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar geçen süreci, sebep-sonuç ilişkilerini irdelemiştir.

Daha önceleri; farklı zaman ve coğrafi bölgelerde yaşanan, etnik kimlik ve inançlardan kaynaklanan, insan hakları ihlalleri konusunda eserler okumuştum. Türklerin de maruz kaldığı haksızlıkları konu edinen eserleri okusam da bu kadar detaylı, derli-toplu ve güncel yorumlarla desteklenen bir çalışmayla karşılaşmamıştım. Bu arada, Selenge Yayınları’nın kurucusu ve Türk Tarihi kitaplarının yazarı; Merhum D. Ahsen Batur (1954-2022) hakkında, kitapta kısa da olsa bir özgeçmiş bilgisinin olmamasını, bir noksanlık olarak görüyorum.

Okuduğum ve incelemeye değer bulduğum bu kitap; yoğun bir şekilde Türklerin geçmişinden ve sorunlarından bahsettiği için; ilk anda önyargılı olarak, “üstün ırk yaratma çabası, ırkçılık söylemi” gibi algılanabilir. Bazı anlatımlara, duygular karışmış olabilir, yanlış/noksan bilgi aktarımı da olabilir. Fakat genel bir çerçeveyle gözlemlediğimizde; gözden kaçırdığımız, görmezlikten geldiğimiz, fark edemediğimiz nice sorunlar olduğunu göreceğiz.

Bireysel, grupsal, toplumsal ve küresel; sorun/ayrışma/çekişme/çatışma ve vuruşmaların ana kaynağı; kelimeler, kavramlar ve ortak değerlerin ölçüsünü ve dengesini tutturamamaktan kaynaklanmaktadır. Bilinç farklılıkları, zihinlerde oluşan enerjilerin çarpışmasından; kanlı savaşlara kadar varan bir kaos ortamını tetiklemektedir. Bu inanç ve düşünce farklılıkları; koca evrende, birlikte yaşam alanlarını daraltmakta ve kıyasıya bir mücadele ortamı yaratmaktadır. İlk etapta hatırımıza; Moğol İstilası, Haçlı Seferleri, Kerbela Vakası ve diğer savaşlar/ihtilaller/ayaklanmalar gelmektedir. En büyük algı ve mantık hatalarımız; elma ile armutların aynı kefeye koyulması, tuz ile şekerin karıştırılması, baskül ile altın tartılması, inançla aklın karşı karşıya getirilmesi, bilimin din ile açıklanması, elekle su taşınmasına benzer çelişkiler ve gereksiz sentezlerden doğmaktadır.

İnanç, kültürel kimlik, coğrafik aidiyet, soy bağı; farklı farklı değer ve anlam ifade etmektedirler. Dayanışma içerisinde olabilirler fakat karıştırıp tek parça yapılmaları; yaradılışa, doğal gerçekliğe ve insanın beklentilerine aykırıdır. Sayfa 342’de anlatıldığı gibi; “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da birbirinizi tanıyasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, en ziyade takvâ sahibi olanınızdır. Allah ise her şeyi bilir, her şeyden haberdardır. K.K. Hücûrat Süresi 13. Ayet) kutsal beyanı da inancın ve soy kimliğinin ayrı ayrı karşılık bulmasının gereğini açıklamaktadır. Bütün Türklerin aynı dini inanca, aynı mezhep anlayışıyla bağlanma zorunluluğu yoktur. Aynı dine inananların da hepsinin aynı etnik soydan olması beklenemez. Bir ateist de inanmadığı için, coğrafik/kültürel ve etnik kimliğinden dışlanamaz. Yaratan ile doğuran özneler farklıdır. Uygulayan ile seçen farklıdır. Eğiten ve öğreten unsurlar farklıdır. Kendi kimliklerimizi koruyarak biz, irademiz, tercihlerimiz ve eylemlerimizden sorumluyuz.

Yazar eserinde; Göktürkler’ den sonra “Türk” kelimesinin kullanılmadığını, Osmanlı’nın son dönemlerinde “Jöntürkler” olarak sürgünden geri döndüğünü belirtmektedir. Çok uluslu Osmanlı Devleti’nin dağılış ve yıkılış sürecinde, her topluluk kendi başının çaresine bakınca, Anadolu’da kalanların, kurtuluş mücadelesinden sonra kurduğu Cumhuriyet ile birlikte Türk olmanın ön plana çıktığı vurgulanmaktadır.

İnanç ve sözde dini gereklilik uğruna, Türk kimliğini/ milli değerlerini/ gelenek ve göreneklerini gereksiz görenlerin; Arap kültürünü ön plana çıkarmaları, İngiliz Muhipler Cemiyeti ve Amerikan mandacılığına taraftar olmaları; mantıksızlık, tutarsızlık, akılsızlık ve bir tür ihanet olmuyor mu? Demokrasi, Laiklik ve hukuk devleti düzleminde; anayasal yurttaşlık bağıyla aynı vatan topraklarını kendine yurt edinmiş bireylerin; diğer kimlikleri de önemlidir/gereklidir/ değerlidir fakat ayrışmaya ve vuruşmaya neden olacak nitelikle, ön plana çıkarılması, bütünlük açısından sakıncalıdır. Ayrıca bir inanç veya ideoloji öğretisi; kültürel ve etnik bir kimliği ön plana çıkararak yürümeyi uygun bulmayabilir fakat bünyesine katıp eritmesi/yok sayması da uygun değildir.

500 Yıl önce İspanya’dan göçe zorlanan Sefarad Yahudilerine kucak Açan Osmanlı, bünyesinde aynı zamanda; Müslüman ve Hıristiyan toplumları da barındırıyordu. Bu birliktelik; gelişen bilimsel, siyasal, teknolojik ve sosyolojik ilerlemeler karşısında, mukavemet ve dayanışmasını sürdürebilseydi, Osmanlı Devleti, dünyanın en güçlü, en gelişmiş, en adil, en örnek alınacak ülkesi olurdu.

30. sayfada, Rus tarihçi Lev Gumilev’den yapılan; “Türkler köle edilecek, hafife alınacak bir millet değildir.” cümlesi her ne kadar bir özgüven aşılasa da, tarihsel gerçekler ve kitabın adının “1200 yıllık sürgün” ile hazin serüvenlerden bahsetmesi, bu özgüven ile çelişiyor. 281. sayfada, Celali(öfkeliler) isyanlarının da, bu tür kimlikleri yok sayma girişimlerine tepki olarak çıktığını anlatmaktadır. Lozan Anlaşması’ndan sonra mübadele döneminde, Anadolu’daki Hıristiyan Türklerin ve Rumların; Yunanistan’daki Müslüman Türklerle mübadele yoluyla anayurtlarından edilmesi de insanın doğasına aykırı, savaş ve kargaşa şartlarında aceleden alınmış hatalı bir karardır. Vatana olan bağlılık ve aidiyette; inanç ve etnik kimlik unsurları arasında bir ayrım yapılmamalıydı.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: “Tanışıp, kaynaşasınız diye sizleri kavim kavim yarattık” ilahi mesajı ışığında da değerlendirecek olursak; “Müslüman değilse Türk değildir, her Türk Müslümandır” reddiyesi yanlıştır, tutarsızdır. “Türk ise başka bir aidiyete, inanca, kimliğe ihtiyacı yoktur” mantığı ve özgüveni hatalıdır. “Türk’ün Türk’ ten başka dostu yoktur” karamsarlığı gereksizdir. “Mutluluğun kaynağını, yeterliliğini, Türk olmaya bağlamak” noksan bir önermedir. “Osmanlı torunu” tarihsel coşkusuyla, kavim kimliğinin, etnik aidiyetlerin yok sayılması hayallere teslim olmaktır. Dört yanlış bir doğruyu götürdüğü gibi, kırk yanlışın toplamından da bir doğru çıkmıyor maalesef. Fakat okuduğumuz/gördüğümüz/gözlemlediğimiz yanlışlar, doğruları bulmamıza kılavuzluk ediyor.

İyi okumalar..

Yanıtla
4
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türk Tarih Araştırmaları İçin Rehber Niteliğinde Bir Eser
Büyük şarkiyatçı, tarihçi ve etnogenez teorisinin kuramcısı Lev Nikolayeviç Gumilöv'in en meşhur eseri olan "Eski Türkler" adlı bu eser, yazarın hayatındaki büyük bir kırılmadan sonra kaleme alınmıştır.

Gumilöv, Leningrad Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü'nde burslu bir şekilde çalışmalarını yürütürken V. Paşuto ve B. Rıbakoff'la girdiği akademik tartışmalar ve polemikler nedeniyle üniversiteden ayrılmış ve bursu kesilmiştir. İşsiz kalan Gumilöv geçinebilmek için Leningrad Psikoterapi Hastanesi kütüphanesinde bir iş bulmuş ve burada hem çalışmış hem de akademik araştırmalarını sürdürmüştür. Nitekim bu dönemde hastane yönetimi tarafından destek gören Gumilöv "Eski Türkler" adıyla kaleme aldığı doktora tezini başarıyla tamamlamıştır.

Ortaya çıkan bu şaheser üzerinden 60 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen, Türk tarihine dair yapılmış en kapsamlı ve nitelikli akademik çalışmalardan biri olma özelliğini taşımaktadır. Gumilöv kaleme aldığı bu eser ilk Türklere, ilk kağanlıklara, Türklerin siyasi ve sosyal yaşamlarına ışık tutan bir rehber niteliğindedir.

Bu eserin önemli ve kıymetli olmasının bir diğer nedeni ise, eserde müellifin analiz ve sentez metodunu kullanarak önemli kanaatler oluşturmasıdır. Yazar eserinde tarihi kaynakları tenkid etmekte, onomastik ve etnogenetik sorunları derinlemesine incelemektedir.
Yanıtla
9
6
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Livaneli'nin Serenad kitabını okumadıysanız mutlaka önce bu kitabını okuyun derim. İki küçük önerim olacak birincisi özellikle bu da sıradan aşk konulu diğer kitaplar gibidir algısına düşmeyin. İkincisi kitabın başlarındaki cinayet olayı ile karşılaşınca polisiye türünde bir eser diye karar vermeyin. Özellikle kitapta anlatılan olay örgüsüne hiçbir son bu kadar etkili olamazdı. Kardeşimin hikayesi ilk başta çok basit bir kitap ismi olarak düşünülebilir peki hikayeyi anlatan kişinin kendi hikayesi olsa nasıl olurdu. Hatta biraz daha zorlaştıralım yaşamayan birinin hikayesini yaşadığını hissettirecek derece de anlatabilir miydi? Şaşırmak ve hiç beklemeyeceğiniz bir son okumak isterseniz işte size harika bir roman. Herkese keyifli okumalar dilerim.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  5
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ahi Evran'a dair bir hikaye...
Romanda Selçuklu İmparatorluğu'nun Moğollarla savaştığı dönemlerde, 13.yy.ın başlarında İran'dan Anadolu'ya gelen Ahi Evran'ın hayat hikayesi çevresinde günümüz İstanbul'unda geçen bir hikaye de katılarak, o dönemin ahilik birliğinin Selçuklu Devleti'ne olan etkisi ve Türklerin Anadolu'ya yerleşme çabaları anlatılıyor.

Yazar, romanda Ahi Evran'ın ve kurduğu Ahilik birliğinin Türklerin Anadolu'ya yerleşmesindeki önemini, biraz tarihi olaylarla biraz da kendi oluşturduğu kurguyla okuyucuya aktarmaya çalışıyor.

Bir çok kitapta, dizi ve filmde karşımıza çıkan, Türk tarihinde kim oldukları hiç bir zaman bilinmeyen fakat tarihimize her zaman yön veren "ak sakallılar" tezi de kabul görüyor kitapta.

Ayrıca kısa kısa da olsa Kayı Obası'nın Anadolu'ya gelişi ve Ahilerle olan temaslarından, Ahilerin Osmanlı Devleti'nin kuruluşuna verdikleri katkılardan, Ahi Evran ile Nasreddin Hoca'nın aynı kişi olduğu tezinden, Ahi Evran ile Mevlana'nın çekişmesinden de bahsediliyor romanda.

İlk defa bir kitabını okuduğum yazarın dili akıcı ve sade. Ayrıca romanın 1200'lü yıllarda geçen bölümleri de dahil, yazar bana göre bir çok yazarın doğru bulmadığım şekilde kullandığı gibi kitaplarında geçen dönemlere ait ağdalı eski sözcükleri kullanmadan ve konu bütünlüğünü bozmadan güzel bir Türkçe ile yazmış.

Selçuklu Devleti'nin o dönemlerdeki durumu hakkında genel olarak bilinen konulardan bahsedilen kitapta, Ahi Evran ve Ahilik Teşkilatına dair çok dile getirilmeyen farklı düşünceler ve tezleri okuyup üzerinde düşünüp araştırma yapılabilecek bir roman olmuş.

"Çok gün görmüş, çok diyar gezmiş ve çok gönüle girip çok sır örtmüşlerdi." (s.16)

"Dünyada bilinmeyen bir şey yoktur, bilmeyenler vardır." (s.88)
Yanıtla
10
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nazilerin Kutsal İncili
Stanford'da klasik eserler profesörü olan Christopher B. Krebs tarafından hazırlanan ve birinci yüzyılda Romalı tarihçi Tacitus tarafından Latince yazılmış, erken bir tarihsel etnolojik monografi olan “Dünyanın En Tehlikeli Kitabı Roma İmparatorluğu’ndan Nazi Almanyası’na Tacitus’un Germania’sı” adlı eser bütün bir ulusun kültürel kimliğini derinlemesine irdelemektedir. Christopher B. Krebs, Germania'nın geniş kapsamlı etkisinin izini sürerek, eski bir metnin nasıl dünyanın en tehlikeli kitapları arasında yerini aldığını ortaya koyuyor.

Romalı tarihçi Tacitus, eski Almanlar hakkında pek pohpohlayıcı olmayan küçük bir kitap olan Germania'yı yazdığında, yüzyıllar sonra Nazilerin onu "bir İncil" olarak göklere çıkaracağını ve Almanya'yı toprakları üzerinde diriltmeye yemin edeceğini öngöremezdi.

Eser, birçok kuzey kabilesinin geleneklerini, tarihlerini ve karakterlerini tanımlamakta ve tüm yönleri ile ele almaktadır. Aynı zamanda eser kurgusu ve anlatısı ile Germen halkları için yüceltici ve kutsallık barındıran bir metindir. Nitekim bu halkların geçmişi ve geleceğine dair ulusal ahlaki erdemleri barındırmakta ve yol göstermektedir.

Kitapta Germen halklarının çetin ve zor şartlar altında nasıl bir ulus inşa ettikleri ve sahip oldukları milli bilince sıklıkla atıfta bulunulur. Bilhassa onların sert, sadık, savaşçı, iffetli ve kahramanlıkları sıklıkla dile getirilir. Almanlar ırksal olarak homojendir. Tacitus, ortak vücut tiplerinin mavi gözler, sarı saçlar, kocaman çerçeveler olarak ifade etmektedir.

Yazar eserinde Alman halklarının yüceliğini ve saflığını şu sözleri ile vurgulamaktadır: “Almanya halkının diğer halklarla evlilik yoluyla asla lekelenmediği ve kendine özgü bir ulus olarak öne çıktığı görüşünü kabul ediyorum. Almanlar, saf ve türünün tek örneğidir.”

Bu kitap, Nazi ideolojisinin fikirsel temellerini inşa eden en önemli kitaplardan biridir. Adolf Hitler’in ve ekibinin eylemlerini harekete geçirmede en temel motivasyon kaynaklarından biri olan bu kitap Alman halklarını, tarihini, gelenek-göreneklerini ve Nazi ideolojisini anlamak için araştırmacıların ilk başvuru eserlerinden birisidir.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Barthold’un Orta Asya Tarihi ve Uygarlığı Yorumları
Vasily V. Barthold, Orta Asya tarihi üzerine yapılan akademik çalışmalarda eserlerine atıf yapılmadan geçilmeyen otorite isimlerden biri (1869-1930). Mezun olduğu üniversitede çalışmalarını sürdürüp 32 yaşında profesör olan yazar, “Moğol İstilasına Kadar Türkistan” ve “Müslüman Kültürü” gibi onlarca verimli çalışmaya imza atmış. Rusya’da yaşanan karışıklıklar ve rejim değişikliği de bilimsel çalışmalarındaki hızını etkilememiş. Bir Rus olarak Arap, Fars ve Türk dillerine değişik lehçeleriyle vâkıf olması, hayranlık uyandıran bir özelliği olmuş. Prof. Dr. Fuad Köprülü’nün davetiyle Türkiye’ye gelen Barthold, Türkiyat Enstitüsü’nde dersler vermiş (1926). Ders notları kitaplaştırılmak suretiyle günümüze kadar ulaştırılmış.

“Orta Asya”, yazarın farklı çalışmalarının bir araya getirilmesi suretiyle 4 bölüm halinde tanzim edilmiş. İlk bölümde Türkistan coğrafyası, tarihi ve Türkler hakkında genel bilgiler verilmiş. “Bozkırdan Türkistan’ın uygar bölgelerine gelen insanlar, yerli kültürün etkisinde kalmak ve yerleşik düzene geçmek zorundaydılar. Bununla birlikte onlar, nüfusça kalabalık oldukları için, yalnızca dillerini korumuyor, aynı zamanda onu yerli halk arasında yaygınlaştırıyorlardı da. Başlayan ve henüz bitmeyen bu süreç, bölgenin tedrici surette Türkleşmesi sürecidir. Geçmişteki Farsça isminin yerine Türkçe isim alan ilk şehir, bilindiği kadarıyla Taşkent’ti. Bu isim, X. Yüzyıl coğrafyacılarının eserlerinde geçen Binket yerine artık XI. Yüzyılda kullanılmaktaydı.” (s. 43)

İlk bölümün dikkat çeken diğer konusu, Moğol istilası öncesi bölgedeki Hristiyanlık inancı. Aslında bu başlık altında sadece Hristiyanlık inancı değil, Budizm ve İslam gibi diğer inanışlar üzerinde de durulmuş. “IV. Yüzyılda Doğuda önemli ölçüde Hıristiyan hareketi başlamıştı (muhtemelen bazı misyonerler buraya daha önce gelmişlerdi); 334’de Merv’de bir Hıristiyan piskoposluğu görmekteyiz. Ama Hıristiyan yayılması düalist faaliyetlere göre bariz şekilde zayıftı. Pers hükümdarlarının Hıristiyanlara karşı dini takibat başlatması, Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nda hakim din haline gelmesinden sonra Batı İran’daki Hıristiyanların (ki oradaki Hıristiyanlar Doğudakilerden hayli fazlaydılar) kolayca Roma topraklarına kaçabildikleri sırada başlamıştı. Bundan başka Rafızilerin yayılışı, yabancı propaganda olarak görüldüğü için, her yerde sıkı takibat altındaydı. Buddistler, Hıristiyanlar ve Marchionitler Horasan’a kapağı atmışlardı; Deysanîler, Maniheistler ve Mazdakîler Sâsânî İmparatorluğu sınırları ötesinde necat bulabilirlerdi.” (s. 53)

İkinci bölümde, Yedisu Tarihi kapsamında 7 başlıkta Usunlar, Karluklar, Türkler, Karahanlılar, Karahitaylar, Kalmıklar ve Moğulistan hakkında detaylar verilmiş. “Türklerin ülkesinde ilk Müslüman hanedan olarak Karahanlılar, elbette İslam’ın yayılmasıyla ilgilenmek zorundaydılar ve bu bağlamda onların saltanat dönemi Orta Asya tarihinde oldukça önemli bir yer tutar. İbn el-Esîr, 349/960 yılında 200 bin çadırdan müteşekkil bir Türk kitlesinin İslam’ı kabul ettiğini nakletmektedir ki, bu kayıt elbette Yedisu ve Doğu Türkistan sakinleriyle, özellikle de Doğu Türkistan’daki göçebelerin sayısı hiçbir zaman bu kadar kalabalık olmadığı için Yedisu halkıyla ilgilidir.” (s. 108)

Üçüncü bölüm, genel olarak Orta Asya tarihinden yansımalara ayrılmış. Bu kapsamda Timuriler, Tacikler, Kırgızlar ve Türkmenler incelenmiş. Burada özellikle Türkmenler için İslam öncesi dönemden 19. yüzyıla kadar ayrıntılı bilgiler verilmiş. (s. 259-337) Kitabın diğer kısımlarında olduğu gibi bu kısımda da dini hayata ve Türklerin İslam’ı kabulüne ilişkin satırlar mevcut: “Halifeliğin Türk komşuları yavaş yavaş İslam kültürünün etkisi altına girmek ve Müslümanlığı kabul etmek zorundaydılar. Kaşgarya’da Müslümanlığın yayılışıyla ilgili en eski efsanelerde, Müslüman kervanlarının taşıdıkları malların, -örneğin pahalı kumaşlar ve şeker- Türklerin hoşuna gittiği, böylece bilâhare bu güzergah üzerindeki Türklerin İslam diniyle tanıştıkları anlatılmaktadır. Muhtemelen aynı şey diğer bölgelerde de olmuştur. X. Yüzyılda Oğuzlar arasında İslam’ın yayılma süreci yavaş seyretmiştir. İbni Fadlan, 922 yılında Oğuzlar arasında tıpkı VIII. Yüzyılda Moğolistan’daki Türklerde uygulanan pagan defin geleneklerine şahit olduğunu yazmaktadır.” (s. 276)

Türkmenlerin, kurulan devletlerdeki konumlarına dair fazlaca bilgiye rastlanılıyor: “Türkmenler, Selçuklu hanedanının tüm fetih hareketlerine iştirak ettiler ve onun çökmesinden sonra atabek hanedanlarını kurdular (küçük yaştaki Selçuklu şehzâdelerine vasilik eden ve bilâhare bağımsız hâkimler haline gelenlere bu isim veriliyordu). Örneğin Suriyeli Nureddin Mahmud 1164’de Mısır’a ordu sevk ettiğinde, ordu saflarında Türkmenler vardı. İşte bu ordunun komutanlarından biri olan Kürd Salahaddin Yusuf, Mısır, Suriye ve Trablus’u ele geçirerek Eyyubi hanedanının temellerini attı; onun Afrika’daki seferlerine ‘Guzlar’ da katılmışlardı ki, bunlardan bir kısmı Kuzey Afrika ve Güney İspanya’yı hakimiyet altına alan Muvahhidlerin emîri Ebu Yusuf Yakub’un (1184-1199) saflarına katılmışlardır. Oğuz beylerinden Şaban adlı birine İspanya’da yıllık 7000 dinar (yaklaşık 35 000 Ruble) geliri olan büyük bir dirlik verilmişti.” (s. 293)

Son bölümde, uygarlık tarihinden yansımalar kapsamında Amu-derya, Sır-derya ve Horasan bölgeleri işleniyor: “Tüm Türkistan gibi, Amu-derya havzasıyla ilgili detaylı bilgilere ancak Arap fetihlerinden itibaren rastlıyoruz. Kitab-ı Mukaddes’teki Gihon nehriyle ilgili rivayetlerden yola çıkarak, ülkenin eski kültürüyle alâkalı bir şeyler bulma girişimleri daha önce de başarısızlığa uğramıştı. Göründüğü kadarıyla İncil’de geçen nehir adı Amu-derya’ya ancak İslamî dönemde verilmişti. Nehrin eski Farsça adı Vahş, Yunanlılar tarafından ‘Oks’ şeklinde tercüme edilmiş ve günümüze kadar nehrin bir kolunun adı olarak korunmuştur. Yunanlılar, bu ismi nehrin orta akımlarında bir yerde işitmişlerdi, ama göründüğü kadarıyla Harezm’de de kullanılıyordu.” (s. 373)

Oldukça kapsamlı olarak hazırlanan bu eserde, derlemeyi ve çeviriyi yapan merhum D. Ahsen Batur’un emeğini vurgulamak gerekir. Ülkemize kazandırdığı diğer eserlerinde olduğu gibi burada da çevirinin ötesinde bir gayretle esere değer kazandırdığını, dipnotlarla, eklemelerle eseri çok daha fazla istifadeye hazır bir seviyeye çıkardığını görmemek mümkün değil.

Eser, Orta Asya üzerine çalışanlar için içeriği ve kaynakları itibariyle çok kıymet arz ediyor. Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Yanıtla
5
2
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şeytan Kapısı, Charlie Priest serisinin ikinci kitabı. İlk kitap olan Mayıs Sineği'ni zevkle okumuştum. Kitap devam niteliğinde. Yani ana karakterlerin özel yaşamlarını bilmek önemli. Bundan sebep serinin ilk kitabı olan Mayıs Sineği'ni okuyup, buna geçin. Ben serinin ilk kitabını unuttuğum için özel hayatlarına dair bölümleri anlamadan geçmek durumunda kaldım. Ama kurgu değişik yani olaylar farklı. Sadece özel hayatları okurken sıkıntı çektim. Kitabın ilk kısmı biraz sıkıcı ya da durağan diyelim. Belki biraz okurken bunalabilirsiniz ama tavsiyem sabretmenizdir. Zaten ikinci ve üçüncü bölüme geçtikten sonra sıkılmanız bir hayli zor olacaktır. Ben keyifle okudum. Zekice yazılmış, titizlikle kaleme alınmış bir hikayesi vardı. Devam kitaplarının puanları iyi. Serinin üçüncü kitabını merakla bekliyorum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir