Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çok Zarif Bir Saygı Duruşu
“’Hayat bir yolculuk yahut bir savaş olduğuna göre’ diyordu Raymond Queaneau, ‘her hikâye ya İlyada ya da Odysseia olacaktır.’”

Nasıl güzel bir kitaptır bu ya! Bir alıntı daha yapayım başlamadan; Montaigne şöyle demiş Homeros için: “İnsanoğlunun dudaklarında, onun eserleri ve adı kadar uzun hiçbir şey kalmamıştır. Troya gibi, Helen gibi ve belki de hiç yaşanmamış savaşları gibi bilinen ve kabullenilen başka hiçbir şey yoktur.
Çocuklarımıza hala onun yarattığı isimleri veriyoruz. Sadece bireysel soyağaçları değil, birçok ulus da kökenini Homeros’un eserlerinde arar. Türklerin imparatoru II. Mehmet, Papa II. Pius’a şu mektubu yollamıştır: ‘İtalyanların bana karşı toplanmasına şaşırıyorum çünkü her ikimiz de ortak Troya kökenine sahibiz ve tıpkı İtalyanlar gibi ben de Yunanlardan, her nasılsa bana karşı sarıldıkları Hektor’un öcünü almak istiyorum.’”

Alberto Manguel’in İlyada ve Odysseia’sı, Homeros’a ve iki dev destanına çok, çok zarif bir saygı duruşu. Manguel bu iki metnin kökeninden başlıyor anlatmaya, Homeros’un kim (yahut kimler?) olduğuna dair savları da sıralıyor elbette (savlar demişken, Homeros’un bir kadın olması gerektiğini çünkü metindeki türlü mantık hatalarını ancak bir kadının yapabileceğini iddia eden bir ‘araştırmacı’ da var, ay yazarken sinirim bozuldu bakın, daha önce Manguel’in başka bir kitabında da okumuştum bunu, burada detayına vâkıf oldum, ah erkekler, ah amcacım ya), tarih boyunca metinle ilişkimizin nasıl evrildiğini, Homeros’un bir dönem ne tür kutuplaşmalara sebep olduğunu ancak sonuçta dinler, ideolojiler, üretim biçimleri, tanımlayıcılar - her şey ama her şey değişirken nasıl dev bir sabit olarak kalmayı başardığını anlatıyor. Homeros’tan başlayan yolculuk elbette Vergilius’a, Dante’ye, Milton’a, Joyce’a, Kavafis’e; hatta Ingmar Bergman’a, Federico Fellini’ye uzanıyor.

Ezcümle, nefis bir metin sahiden. Gözlerim dolarak bitirdim kitabı. Anlatıdan heyecan duyan, hatta anlatmaktan bıkmayan hepimiz bu kör ozanın çocukları, torunlarıyız çünkü - iyi ki öyleyiz. 2025’te İlyada’yı bu kez Erman Gören çevirisinden okumayı planlıyorum, öncesinde bu kitabı okumak şahane oldu!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yabancı bir Ülkeden Gelen Haber..
"- Suda boğulan insanların ölmediği, geri geldikleri doğru mu?

- Asıl huzur bulamayanlar boğarak öldürenlerdir."

Arjantinli yazar Alberto Manguel'den okuduğum ikinci kurgu oldu "Yabancı Bir Ülkeden Haber Geldi"; ilk okuduğum "Bütün İnsanlar Yalancıdır"dan çok daha fazla sevdim bunu. Kanada'da başlayıp geriye; Cezayir'e, Fransa'ya ve Buenos Aires'e uzanan bir öykü okuyoruz. İç savaş, sömürgecilik ve diktatörlük dönemlerinde geçen bir anlatı olduğundan, şiddeti ve işkenceyi içeriyor konu.

Bu kitabın gücünü aldığı yeri spoiler vermeden anlatmak çok zor ve vermek de istemiyorum, elimden geldiğince deneyeceğim.

Öncelikle Manguel sahiden çok "güzel" yazıyor. Çok şiirli, çok müzikli dili. Kitabın "Burası" adlı ilk bölümü karakter enflasyonundan ötürü insanı zorlasa da, ne vakit ki "Orası" başlıyor ve kendini suskunluğa mahkûm etmiş Marianne anlatmaya başlıyor, işte o zaman bambaşka bir biçim alıyor roman. Ne kadın Marianne. Cezayir'de doğmuş bir Fransız kadın o, kendini ve evini arıyor bence ve bunun için sınırları zorlamaya son derece gönüllü. Günahları, yüzleşmeleri, korkuları, cesareti... Bu bölüm boyunca Marianne'i dinlemek olağanüstü güzeldi.

Ama Marianne'in günahları kendisine yönelik. Asıl başka, bambaşka bir günah gizli öyküde. Buradan sonrası spoiler, kitabı okumadıysanız okumamanızı rica ederim. Kitabı çok tavsiye ettiğimi de ekleyeyim.

Metnin belirli bir kısmından sonra insan o korkunç gerçeği öğreneceğini biliyor ama tuhaf bir "belki yanılıyorumdur" itkisiyle okumaya devam ediyor. Belki, belki, keşke, keşke. Kötülüğün sıradanlığı yahut sıradan insanların kötüleşebilmesi meselesine dair kafa yormamız gerektiğini bininci kez hatırlatan bir öykü bu. Seneler önce maalesef kimin yazdığını hatırlamadığım bir yazıda şu hikâyeyi okumuştum: 12 Eylül sonrası gördüğü işkenceleri anlatıyordu yazar. Saatlerce süren işkencenin ardından ara veriliyor ve işkenceci polis odadan çıkarken ayağı çarpıyor adama, gayriihtiyari "pardon" diyor. Saatlerdir elektrik verdiği adama diyor bunu. İnsana dair ne çok şey söylüyor bu hikâye diye düşünmüştüm, hiç unutmadım. Bu kitap bu öyküyü anımsattı bana, benzer şekilde iz bırakacak sanırım bende.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Nisan 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sakin Kalabilmek
Kitabın yazarı Chris Bailey aslında "Kusursuz Dikkat" isimli kitabıyla tanıdığımız bir yazar. Ayrıca üretkenlik üzerine de pek çok araştırması ve çalışması bulunuyor. Yazar bu kitabında sakinliğe odaklanmış. Aslında kendi yaşadığı bir deneyimden yola çıkarak günümüz dünyasında sakin kalabilmenin öneminden bahsediyor. Ayrıca elimizdeki cep telefonları yüzünden dağılan dikkatimizi ve sakinliğimizi nasıl geri kazanabileceğimize dair somut adımlar da öneriyor.

Kitabın anlatımı oldukça sade. Bu sebeple de hızlıca okunup bitirilebilir. Tabii ki okurken durup notlar almak, bazı tavsiyeleri bir yerlere yazmak istiyorsunuz. Tavsiyelerini uygularsanız gerçekten de hayatınızda değişim yaşama ihtimaliniz var. Kitabın içinde temel bir model dikkate alınarak ilerleniyor. Öncelikle sakinliğin tersi olan stres hali tanımlanıp bunun nedenleri ortaya koyulduktan sonra hayatımıza etkileri anlatılıyor. Sonrasında ise sakin kalmanın vücudumuzda yarattığı olumlu etkiler anlatılıp en sonunda da sakin kalabilmek, sakinliği yakalayabilmek için atılması gereken adımlar sıralanıyor.

Kitapla ilgili tek olumsuz yorumum aslında bilinen şeyleri bilinen yöntemlerle anlatması. Ancak bunun dışında okuması oldukça keyifli ve heyecan verici bir kitaptı.

Herkese iyi okumalar dilerim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Mart 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünyada Cenneti Yaşamak
Sezai Karakoç için "Cennet" sadece ahirette vaat edilen bir mekan değil, insanın asıl vatanı ve ruhsal huzurunun kaynağıdır. Yitik Cennet, insanın bu dünyadaki serüvenini bir "gurbet" hikayesi olarak ele alır. İnsan, yasak meyveyi yiyerek yeryüzüne inmiş (sürgün edilmiş) ve o günden beri kaybettiği o ilahi huzuru (cenneti) aramaktadır.

Kronolojik bir tarih anlatısı yerine peygamberlerin getirdiği mesajların özüne odaklanır, Sezai Karakoç. Her peygamber, insanlığın "yitik cennetine" geri dönebilmesi için açılmış bir kapıdır.

Sezai Karakoç bu eserin içeriğinde peygamberlere yer vererek dünyada insanın anlam arayışına yön vermektedir.

Hz. Adem: Yasak ve tövbe, yani insanlığın başlangıç dramı,
Hz. Nuh: Tufan ve kurtuluş, medeniyetin gemisi,
Hz. Yusuf: Kuyu ve saray, sabır ve iktidar,
Hz. Süleyman: Maddeye hükmetme ve estetik,
Hz. İsa: Ruh ve diriliş,
Hz. Muhammed (S.A.V): Bütün bu kapıların birleştiği "Mutlak Cennet"in anahtarı, olarak okuyucusuna ışık tutmaktadır.

Okunması gereken bir eser olarak düşünerek sizlerin de kütüphanenizde bulunmasını isterim. Farklı bakış açısıyla peygamberlerin hayatından günümüze örnekleri, okuyucusuna güzel bir şekilde sunan bu eseri okumanızı tavsiye ederim.

Şimdiden keyifli okumalar…
Yanıtla
4
0
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Mart 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
FOTOĞRAFİK BİR ÇALIŞMA
Deckers’ın yaklaşımı, sanatı sadece estetik bir obje olarak değil, bir arkeolojik veri olarak ele almaktır. Kitap, Hristiyan sanatının Roma İmparatorluğu'nun yeraltı mezarlarında (katakomplar) nasıl filizlendiğini muazzam bir detayla anlatır.

Roma’nın pagan sanat formlarının nasıl yavaş yavaş Hristiyan sembolizmine dönüştüğünü (örneğin "İyi Çoban" figürünün evrimini) Deckers’tan okumak büyük bir keyif. Figürlerin neden o şekilde durduğunu, el hareketlerinin ne anlama geldiğini adeta bir dedektif gibi çözer. Binaların sadece dış görünüşüyle ilgilenmez; o binaların içindeki litürjik (ibadetle ilgili) işleyişi de anlatır. Bir kilisenin planının, o dönemdeki ayin düzenine göre nasıl şekillendiğini bu kitapta çok net görebilirsiniz. Kitabın baskı kalitesi genelde çok iyi. Deckers, metni desteklemek için çizimler ve yüksek çözünürlüklü fotoğraflar kullanmaya özen gösterir. Özellikle: Mozaik detayları: Ravenna ve İstanbul'daki eserlerin mikro düzeydeki incelemeleri. İçerikte sadece devasa katedraller değil, fildişi kutular ve mücevherler gibi "mikro" sanat eserlerine de geniş yer verilir. Deckers’ın dili, biraz teknik ve akademik olması çok doğal. Eğer konuya tamamen yabancıysanız bazı bölümler yoğun gelebilir. Ancak benim gibi Mimari Restoratör ve Konservatörler ile Sanat Tarihi öğrencileri veya bu konuyu derinlemesine öğrenmek isteyen meraklılardansanız, yeterli argümanlara ve görsel belgelere sahip bir kitap. Bu yönüyle Bizans sanatının gökten zembille inmediğini, Antik Yunan ve Roma mirasının üzerine inşa edilen kesintisiz bir süreç olduğunu bizlere görsellerle aktarmaktadır. Kaynak kitap yada konuyla ilgili merak duyanları doyuracak bir nitelikte olduğunu düşünüyorum. Herkese keyifli okumalar.

Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Mart 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Milli ve Manevi Mücadele
Rasim Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam adlı eseri 1979 yılında, Türkiye’de sosyal ve siyasi hayatın fazlasıyla hareketli ve gergin olduğu bir dönemde yayımlanmıştır. Bu dönemde şehirleşme ve modernleşme toplumsal hayatı hızlı ve derinden etkilemektedir. Roman, modernleşmenin toplum üzerindeki etkilerini iki farklı hikâye üzerinden aktarırken, yazarın geleneksel ve millî değerlerden yaşanan kopuş karşısında duyduğu endişe açıkça hissedilmektedir.

Bu romanda iki farklı hikâye var ancak beni asıl etkileyen ve duygulandıran kısım milli mücadele döneminde savaşan ve daha sonra yaşadığı duygusal çöküntü nedeniyle hiç dışarıya çıkmayan ve sadece evinde gül yetiştirmekle meşgul olan adamın hikâyesi oldu. Uğruna savaşılan ve binlerce vatan evladının şehit olmasıyla kazanılan milli mücadelenin sonucunda toplumdaki manevi işgali görünce, toplumu protesto eden ve bilinçli yalnızlığı tercih eden bir adamın topluma ve sosyal hayata dair eleştirisinin çok iyi aktarıldığını düşünüyorum.

Karakterin gül yetiştirmesi, dışarıya hiç çıkmaması ve yalnızlığı seçmesi içinde bulunduğu duygu durumunu bize çok iyi yansıtıyor. Maneviyata yönelen, modernleşmeye karşı bir tepki olarak yalnızlığı seçen karakterimiz gül yetiştirerek manevi ve milli değerlerimizin saflığını ve güzelliğini anlatmak istiyor. Üstelik yazar aslında modernleşmeye karşı çıkmamaktadır. Sadece bireyin ahlaki bir duruş sergilemesinin ve geleneksel değerleri muhafaza etmesinin önemini vurgulamak istemektedir.

Diğer hikâyemiz ise modernleşen bu hayat içerisinde anlatılmak istenen bu geleneksel değerlerden uzaklaşan bir arkadaş grubu arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Bu hikâye, sözde modern yaşam tarzının bireyler üzerindeki etkilerini oldukça çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. İki hikâye gerçekten birbirini çok iyi tamamlıyor. Her ne kadar kitabı okumaya ilk başladığımda anlamsız gelse de kitap bittikten sonra düşündüğümde bu iki hikâyenin aslında birbirini tamamlayacak şekilde kurgulandığını fark ettim. Bir tarafta modernleşmenin etkisiyle değerlerinden uzaklaşan insanlar, diğer tarafta ise bu değişime karşı kendi değerlerini korumaya çalışan bir karakter yer alıyor.

Son olarak akıcı ve anlaşılır bir anlatım tarzının olduğunu belirtmek isterim. Sade fakat derin anlamlar içeren dili sayesinde okuyucuyu düşündüren ve etkisini uzun süre sürdüren bir roman olduğunu söylemek mümkündür.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mart 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gerçekten geçmişi mi taşıyoruz, yoksa ona yüklediğimiz anlamı mı?
Tam olarak “hadi değiş” demeden değişimin mümkün olduğunu anlatan bir metin. Kitabın merkezinde şu soru var: “Gerçekten geçmişi mi taşıyoruz, yoksa ona yüklediğimiz anlamı mı?”

Yazarımız Dilek Cesur, geçmişi inkâr etmeyi değil; onun üzerimizdeki ağırlığını dönüştürmeyi öneriyor. Travmaları, kırgınlıkları, pişmanlıkları romantize etmeden ve küçümsemeden ele alıyor. Geçmişin hayatımızdaki yerini kabul ediyor; fakat direksiyon başına geçmesine izin vermememiz gerektiğini hatırlatıyor. Klasik bir kişisel gelişim reçetesi sunmadan, maddeler halinde “şunu yap, bunu bırak” demeden, bir iç konuşma gibi ilerliyor. En güçlü tarafı da burada: samimi olması.

Kitabın ikinci yarısı umut üzerine kurulu. Ancak bu, pembe bir umut değil. “Her şey güzel olacak” saflığında değil; “Ben değişirsem bir şeyler değişir” gerçekliğinde bir umut. Geçmişle vedalaşmak bir unutma eylemi değil, bir yeniden konumlandırma süreci. En dikkat çekici yaklaşımı şu: Gelecek bir gün gelmeyecek, zaten her gün kuruluyor. Yani “bir gün başlayacağım” cümlesi, aslında başlamamak için kurulan bir erteleme biçimi. Yazar, büyük adımlar yerine küçük ama istikrarlı değişimlerin altını çiziyor. Bir sınır koymak, bir hayır demek, bir alışkanlığı bırakmak…

Dili sade, akıcı ve gündelik. Şunu söylüyor: Geçmiş seni tanımlar ama seni belirlemek zorunda değildir. Okura sert bir yüzleşme yaşatmıyor; daha çok şu soruyu sorduruyor: “Bu yükü taşımaya devam etmek bana ne kazandırıyor?”

"Geçmişe Bay Bay Geleceğe Hay Hay", insanın düşüncelerini sorgulamasına ve hayata daha pozitif bir bakış açısıyla yaklaşmasına yardımcı oluyor. Kendini yeniden motive etmek isteyen, geçmişte takılı kaldığını hisseden ya da hayata daha umutlu bakmak isteyen herkesin okuyabileceği bir kitap olduğunu ifade etmek isterim. Kısa ama düşündüren bölümleriyle özellikle kişisel gelişim okumayı sevenlere tavsiye ederim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mart 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarihe açılan kapı: Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek

Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, tarih okurunu yalnızca geçmişe götüren bir derleme değil, aynı zamanda modern çağın tarih algısını sorgulayan, popüler kültürle şekillenen yanlış bilgileri düzeltmeyi amaçlayan bir eser olarak dikkat çekiyor. Yazarın ön sözde belirttiği gibi kitap, geniş kitlelere Osmanlı tarihinin tahlilini yapmak ve diziler, filmler aracılığıyla edinilen yüzeysel bilgileri sorgulatmak için kaleme alınmış. Böylelikle eser, bir tarih kitabından çok daha fazlasını vaat ediyor: düşünmeye sevk eden, eleştirel bakış kazandıran bir kılavuz niteliğinde.

Kitap, İstanbul’un tarihinden başlayarak Ayasofya, Mimar Sinan, Enderun gibi Osmanlı medeniyetinin temel taşlarına uzanan geniş bir yelpazeyi ele alıyor. İstanbul’un sadece bir şehir değil, aynı zamanda kültürel bir hafıza olduğunu vurgulayan bölümler, okuyucuya geçmişle bugünü bağlayan köprüler kuruyor. Özellikle Ayasofya’nın mimari ve tarihsel önemi üzerine yapılan değerlendirmeler, yapının yalnızca bir ibadet mekânı değil, aynı zamanda medeniyetler arası bir sembol olduğunu anımsatıyor.

İlber Ortaylı, Osmanlı’nın idari yapısını, devşirme sistemini ve aile kurumunu detaylı şekilde ele alırken ideolojik yaklaşımlardan uzak durması dikkat çekmektedir. Bu tarafsız üslup, okuyucuya kendi değerlendirmesini yapma imkânı tanıyor. Devşirme sistemi gibi tartışmalı konuların tarihsel bağlam içinde açıklanması, Osmanlı yönetim anlayışını anlamak isteyenler için değerli bir perspektif sunuyor. Aynı şekilde aile kurumuna dair yapılan tespitler, Osmanlı toplumunun sosyal yapısına ışık tutmakta.

Eserin en güçlü yanlarından biri, tarihsel olayları sadece kronolojik bilgilerle değil, zihniyet dünyasını anlamaya yönelik analizlerle sunmasıdır. Seyahatnameler, kadı sicilleri ve mimari eserler üzerinden yapılan değerlendirmeler, geçmişin yalnızca olaylardan ibaret olmadığını; insanların yaşam biçimlerini, düşünce dünyalarını anlamanın da tarih yazımının bir parçası olduğunu gösteriyor.

Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, Osmanlı tarihine giriş yapmak isteyenler için ideal bir kaynak. Akademik derinliği korurken anlaşılır bir üslup benimsemesi, kitabı hem uzmanlar hem de tarih meraklıları için değerli kılıyor.

Sonuç olarak tavsiyemdir.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nadir Şah ve İran
İran, coğrafyası ve tarihiyle Anadolu sahasına hep yakın bir pozisyonda yer alır. Efsanelerde Farsların bulunduğu ülke İran ile Türklerin bulunduğu ülke Turan arasındaki sınır bir nehir (Ceyhun) ile çizilmişse de aslında zamanla bu hat pek çok kez kaybolmuştur. Öyle ki İranlılar uzun süreler boyunca Türk yöneticiler tarafından idare edilmiş, iki kadim halk aynı topraklar üzerinde beraberce yaşamıştır. Nadir Şah-ı Avşar da İran tahtına geçen Türklerden birisidir. 1736 ile 1747 yılları arasında İran’a hükmeden Avşar Türkü Nadir Şah dönemi İran tarihi için birçok önemli sosyal kırılmanın yaşandığı bir dönemdir. Her ne kadar bilim dünyasında bu dönemin ehemmiyetine tam manasıyla uygun hareket edilmese de M. R. Arunova ve K. Z. Eşrefyan gibi alimlerin çalışmaları Nadir Şah dönemine ışık tutar.

Nadir Şah dönemi İran’ın idari ve sosyal yapısının iyi analiz edilebilmesi için örnek kabilinden bazı verileri talibine sunar. İlk aşamada göze gelmeyen bazı meseleler araştırmalar derinleştikçe açığa çıkar. Nadir Şah döneminin detaylarına inildiğinde ortaya çıkan ayrıntılar ise sadece tarih ilmi açısından önemli olmakla kalmayıp; İran, İslam, Türk ve dünya tarihi açısından benzer sosyal kodları tanıyabilme olanağını okura sunar. Araştırmacılarda bunu fark etmiş olacaklar ki Nadir Şah döneminin pek rastlanmayan bilgilerine kitaplarında yer verirler.

“Nadir Şah-ı Avşar” kitabı her ne kadar bir biyografi hüviyetiyle ortaya çıkıp, okurda bu yönde bir izlenim oluştursa da aslında Nadir Şah döneminin detaylı tahlil edildiği bir eser olarak kendisini gösterir. Bu nedenle 1688 yılında dünyaya gelen Nadir Şah’ın hayatının önemli bir kesimine eserde yer verilmeyip saltanatı süresince (1736-1747) gerçekleşen olaylar aktarılır. Belki de saltanat öncesi hayatına dair fazla bilginin olmaması araştırmacıları buna yöneltmiş olabilir. Ama eserin girişinde yer alan Ahsen Batur takdiminde daha detaylı ve akılda kalıcı biyografik bir sunumun olduğu, Nadir Şah’a dair eserde olmayan bilgilerin paylaşıldığı görülür. Üstelik Nadir Şah figürü Batur tarafından öylesine ilgi çekici bir istikamete oturtulur ki meselenin bilinmeyenlerine dair spekülatif bazı konulara da vakıf olunur.

Ahsen Batur’un kıymetli takdiminden sonra, beş bölüm halinde tasarlanmış eserin birinci bölümüne geçilir. Birçok akademik eserde olduğu gibi çalışmanın kaleme alınmasında istifade edilen kaynakların genel bir değerlendirilmesi yapılıp, sonrasında gruplandırılan kaynaklar detaylı değerlendirilir. Burada eserin en güçlü yönü ortaya çıkar ki Nadir Şah dönemi ile ilgili Kafkas sahasına dair kaynaklarla beraber Rusça ve Farsça ana kaynaklar, Avrupalı seyyah ve tacirlerin notları, diplomatik belgeler, devlet arşivlerine ait kayıtlar yazarlar tarafından takdim edilir. Eserin ne kadar sağlam bir zemin üzerine bina edildiği böylelikle daha iyi anlaşılır.

Kaynaklarla ilgili altı çizilmesi gereken bir husus da vardır ki belirtmeden geçilemez. Nadir Şah’ın 1739 yılında yürürlüğe koyduğu ve kimden ne kadar vergi alınacağını gösteren ferman eserle bilim dünyasına ifşa edilir. Eserin en özgün yönünü gösteren ve ilmi kuvvetini arttıran bu belgenin ayrıntılı tahlilinin birçok ekonomi tarihine kaynaklık edeceğine şüphe yoktur. Zaten eserde Nadir Şah döneminin sosyal, idari ve mali politikalarının derinlemesine analiz edilmesi, her zaman ulaşılamayacak bilgilerin derli toplu bir biçimde sunulması araştırmacıların işini kolaylaştıracak bir unsurdur.

Bu şekilde zengin kaynakça sunumundan sonra eserin ikinci bölümüne geçilir. Bu kısım “Safevi Devletinin Tarihine Kısa Bir Bakış” başlığıyla yer verilir. Ama Safevi Devleti’nin tarihine ilişkin genel bir tablo okurun aklında oluşmaz. Zira araştırmacıların ihtisas alanından mı kaynaklanıyor bilinmez toprak sisteminin yoğun bir anlatısı okurun karşısına çıkar. Üstelik Safevilerin iki yüz küsur yılı aşan tarihleri, her devlette olduğu gibi, birçok unsurun etkisi altındadır. Sosyo-ekonomik yapıya dair bu güçlü değinilerin başka alanlarda da kendisini göstermesi gerekir. Örneğin Nadir Şah’ı iktidara taşıyan siyasi yapı çok iyi yansıtılmasına rağmen öncesine dair pek bilgi verilmez. Zaten eserin genelinde de siyasi tarih anlatısı biraz baskılanmış gibidir.

Eserin üçüncü ve dördüncü bölümde ise Nadir Şah politikaları sayfalara taşınır. Şah’ın tarım politikası, bürokratik ve askeri yapıyı nasıl oluşturduğu, meydana gelen feodal sistem üzerindeki etkisi detaylı anlatılır. Bu bölümler kaleme alınırken yoğun olarak Rus diplomatların raporlarına yer verilir. Şah’ın himaye ettiği yazarlar tarafından kaleme alınan kaynaklardaki taraflı anlatım bu raporlarda görülmediği için daha objektif bir sunum dikkat çeker. Zaten ele alınan tarihi bir karakter ise okuru yanıltan bu tuzakların belirgin gösterilmesi tarafsızlığı layıkıyla besler. Eserin genelinde yergi ve övgüden ziyade salt malumat aktarımının belirgin olması okurda güveni temin eder.

Eserin son bölümü beşinci bölüm ise; bir önceki iki bölümün sonucu gibidir. Bu bölümde Nadir Şah’ın vergi politikalarına bağlı olarak ortaya çıkan ve ülke geneline yayılan isyanlar ele alınır. Bölüm o kadar ayrıntılı çalışılmıştır ki sanki eser ilk olarak Nadir Şah dönemi isyanları olarak yazılmış diğer kısımlar sonra bu esere eklenmiş gibidir. Her isyanın ortaya çıkışı, gelişimi ve nihayete nasıl erdiği satır satır anlatılır. Zengin kaynakça kullanımı sosyal açıdan okuru döneme götürecek düzeydedir. Çünkü görgü tanıklarının ifadeleri birbirini tamamlayacak şekilde aktarılırken, okur adeta isyan ikliminin ortasına götürülür.

İyi kaleme alınmış sonuç kısmıyla sona eren eserin Türkçeye anlaşılır, açık ve yalın bir dille aktarıldığı barizdir. Ayrıca Nadir Şah’la ilgili resimlerin paylaşılmasının eseri zenginleştirdiğine şüphe yoktur. Bununla birlikte eserin 2026 yılında ikinci baskısının yapılmasına karşın yazar biyografileri yoktur. Oysaki bu kıymetli eseri vücuda getiren yazarların kısa biyografik bilgilerle de olsa tanınmasında ve tanıtılmasında fayda vardır. Yine coğrafyayla bu kadar haşır neşir olan anlatı için kullanılan harita sayısı yetersizdir. Bol miktarda harita kullanımının konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacağı bir gerçektir.

Sonuçta; Türk tarihi büyük lider, komutan ve yöneticilerin arzı endam ettiği büyük bir sahnedir. Bu sahneye çıkan ve ismi tarihe kazınan her bir aktörünün iyi tanınıp bilinmesi gerekir. Çünkü milletler yetiştirdikleri değerlerle dünya tarihinde yer ederler. Nadir Şah-ı Avşar Türk tarihinin İran sahasında kaldığı için az bilinen bir lideridir. Sünnilerle Şiileri birleştirmeye çalışan İran’ı ve Anadolu’yu birbirine bağlamaya çalışan Nadir Şah’ın Türkiye kamuoyunda sahiplenilmemesi bazen bilgisizlikten ya da yanlış algılardan kaynaklanmaktadır. Olumsuz algıların kırılması, hem İran coğrafyasının hem de İran coğrafyasında hüküm süren yerleşen, yaşayan ve halen yaşamakta olan Türklerin iyi bilinmesi etnik duyarlılık için gereklidir. Eser bu manada İran’ın Türk yönüne vurgu yapmaktadır.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarih Felsefesi Üzerine Referans Bir Çalışma...
Bu eser, tarih düşüncesinin uzun gelişim çizgisini hem felsefi hem de metodolojik yönleriyle ele alan kapsamlı bir incelemedir. Tarih felsefesinin yalnızca belirli dönemlerle sınırlı bir tartışma olmadığını; aksine, insanın geçmişi anlama, zamanı yorumlama ve toplumsal değişimi kavrama çabasının ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermektedir. Altan Çetin Hoca antik çağlardan modern zamanlara değin uzanan geniş bir entelektüel haritayı titiz bir kaynak kullanımıyla kurgulayarak, tarihsel düşüncenin dönüşümünü bütünlüklü bir biçimde analiz eder.

Çetin, eserin giriş bölümünde tarih fikrinin kadim uygarlıklardaki kökenlerine yoğunlaşır. Mezopotamya ve Mısır gibi erken zamanın kültürlerinde tarihin kutsal zaman anlayışıyla bağlantılı olduğuna dikkat çeker. Tarihin ritüel döngüler ve tanrısal müdahaleler ile açıklanması, insanın geçmişi anlamlandırma biçiminin ilk aşaması olarak sunulur. Ardından Yunan düşüncesine geçilerek tarihin sekülerleşme süreci incelenir. Bu bağlamda Herodotos’un betimleyici ve kültürlerarası karşılaştırmaya dayanan tarihçiliği, Thukydides’in nedensellik, kanıt ve realizm temelli ilerleyen analitik yaklaşımı karşılaştırılır. Çetin, modern tarih biliminin temellerinin Thukydides çizgisinde atıldığına dikkat çeker; böylece Antik Yunan’ın tarih felsefesi yeniden yorumlanır.

Musevi geleneğinde tarihin tanrısal iradeye bağlı lineer bir süreç olarak kavranmasını Batı düşüncesinin ilerleme fikrine kaynaklık eden önemli bir unsur olarak değerlendirir. Bu noktada zamanın doğrusal bir akışa yerleştirilmesi ve tarihin teleolojik bir süreç olarak yorumlanması, modern tarih bilincinin dini temellerini anlamak açısından kritik bir rol oynar. Aynı bölümde İslam düşünce dünyasına geçilerek tarih felsefesinin bu kültür çevresindeki yansımaları incelenir. Çetin, İbn Haldun’a geniş bir alan açarak onun toplumsal yapıları açıklama konusundaki sistematik yaklaşımını modern tarih bilimi açısından özgün bir konuma yerleştirir. İbn Haldun’un devlet döngüsü, asabiyet kavramı ve sosyolojik çözümlemeleri üzerinden tarihe getirdiği yeni perspektif ayrıntılı bir biçimde değerlendirilir. “İbn Haldun, değişimin bir imkân olduğunu ve zaman ve mekân içinde genel şartların yenilenebilir olduğunu gösterir.” (s. 73)

Çetin, modern döneme geçişte tarihsel materyalizm ve Marksist tarih anlayışını ele alarak ekonomik ilişkilerin tarihsel süreçteki belirleyiciliğini tartışır. Altyapı–üstyapı ilişkisi, üretim tarzları ve zorunluluk yasaları çerçevesinde geliştirilen tarihsel materyalist model hem güçlü hem de sorunlu yönleriyle analiz edilir. Ardından Frankfurt Okulu’nun eleştirel yaklaşımı üzerinden tarihin toplumsal rasyonalite, iktidar ilişkileri ve kültürel dönüşümler bağlamında nasıl okunabileceği değerlendirilir. Hermeneutik düşünürlerin tarihsel anlamayı yorumlama, anlama süreçleri ve tarihsel bilinç oluşumu üzerinden yaklaşımları ise tarihin epistemolojik yönüne katkı sağlayan bir çerçeve olarak sunulur.

Kitabın birinci bölümü büyük ölçüde İbn Haldun’un modern tarih anlayışındaki yeri üzerine odaklanır. Çetin, İbn Haldun’un gerçekten modern tarihçiliğin öncüsü sayılıp sayılamayacağı sorusunu çok yönlü bir tartışma ile ele alır. Onun tarihsel bilgiyi sistematize etme biçimi, toplumsal değişimi izah etme çabası ve nedensel analiz kullanımı modern sosyal bilimin erken bir formu olarak değerlendirilir.

“Hülasa İbn Haldun bir tabu ve mutlak bir değişmez değil, belirli zaman ve mekânda medeniyetlerin tecrübelerini okuyup açıklayan büyük bir düşünürdür. Fikirlerinin ideolojik yaftalarla, demagojik riskler, safdillik zemini oluşturma tehlikesi vardır.” (s. 78) Her ne kadar İbn Haldun, modern tarih biliminin doğrudan bir kurucusu olarak nitelendirilemeyecek olsa da, Çetin’e göre modern düşüncenin kavramsal altyapısını önceden sezmiş bir figür olarak özgün bir epistemik konuma sahiptir. (s. 93–94)

İkinci bölümde, Alman idealizminin tarih felsefesine yaptığı katkılar ayrıntılı olarak ele alınır. Mesela Kant’ın tarihte ahlaki ilerleme fikri, Herder’in kültürel çoğulluk ve ulus ruhu temelli tarih anlayışı, Schopenhauer'in doğa ve ruh bütünlüğü üzerine kurduğu süreç anlayışı ve Hegel’in tarihsel materyali diyalektik açılım olarak yorumlayan bu kapsamlı sistemi detaylarıyla tartışılır. Çetin, adını zikredilen düşünürlerin tarihe kattıkları teleolojik ve bütüncül perspektiflerin hem modern tarihçilik hem de sosyal bilimin doğuşunu derinden etkilediğini ortaya koyar. Ancak bu yaklaşımların aşırı genelleştirici ve aynı zamanda idealist yönlerine karşı eleştirel, mesafeli bir tutum sergiler. Pozitivizmin nesnellik, belgeye dayalı araştırma ve nedensellik ilkeleri üzerinden geliştirdiği tarih yazımı metodunun önemine dikkat çeker. Ayrıca Annales Okulu’nun uzun süreli toplumsal yapıları merkeze alan yaklaşımı, yapısalcı tarih okumaları ve postmodern dönemin tarihsel anlatıya yönelik radikal eleştirileri ele alınır. Çetin, bilhassa postmodern göreceliğin tarihsel gerçekliği tamamen çözen tutumuna karşı dengeli bir eleştiri geliştirir. Stepanova’nın tarih felsefesine yönelik sorgulamaları ise tarihsel bilginin sınırlarına dair önemli bir tartışma alanı açar.

Bu eser, genel itibariyle tarih felsefesinin farklı dönemlerde aldığı biçimleri, metodolojik dönüşümleri ve tarihsel düşünceye yön veren temel kavramları ve kişileri bütünlüklü bir biçimde bir araya getirmiş bulunmaktadır. Kavramları tanımlama ve bağlama yerleştirme konusundaki özeni, eserin yalnızca bilgi aktaran değil, aynı zamanda düşünmeye yönlendiren bir karakter kazanmasını sağlar. Kapsamlı kaynak taraması, titiz sınıflandırma metodu ve düşünsel süreklilik–kopuş ilişkisini dikkatle seyreden yapısı ile hem tarih hem de felsefe alanında “başvuru eseri” niteliğinde tarihsel düşüncenin kökenlerini ve dönüşümünü kavramak adına kapsamlı bir referans sağlar. İncelemeyi bahane ile bu şahane eser sayesinde düşünsel açıdan kaleminden istifade ettiğim saygıdeğer Altan Çetin Hoca'ya teşekkürlerimi ve tebriklerimi sunuyorum. Bir teşekkür ve tebrik de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Selenge Yayınları’na...
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir