Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kaplanın Sırtındaki Son Sultan
Livaneli’nin 10 yıl düşünce aşamasında tutup 5 yılda yazımını bitirdiğini belirttiği “Kaplanın Sırtında”, cumhuriyet döneminin belki de üzerinde en çok tartışma yapılan şahsiyetlerinden biri olan Sultan 2. Abdülhamid’i merkezine alıyor. Her kesimin -objektiflikten uzak kriterlerle- bir Abdülhamid figürü çizdiği bu ülkede, Livaneli de çoğunu sığ olarak gördüğü bu tartışmalara taraf olmadan kendi Abdülhamid figürünü ortaya koyuyor. Abdülhamid’i bulunduğu dönemin şartları içinde bir insan olarak ele alıyor ve göklere çıkarmaktan ya da yerin dibinde konumlandırmaktan sakınan bir üslup benimsiyor. Aslında eserin girişinde ve birçok röportajında belirttiği gibi yer verdiği karakterlerden ziyade o dönemin ruhunu (zeitgeist) anlamaya çalışıyor: “Tarihimizin en önemli dönüm noktalarından birisi olan İkinci Meşrutiyet ve Sultan Abdülhamid konusunu ideolojik ve sığ kamplaşmalardan uzak bir biçimde ele alıp, o devrin ruhunu ve zihniyetini yansıtmaya çalıştım.”

Doktor Hüseyin Atıf Bey’in, Abdülhamid’in kızları Ayşe ve Şadiye Sultanların, oğlu Abid Efendi’nin, Zaptiye Nazırı Hüseyin Nazım Paşa'nın, sonradan Başbakanlık görevi de yapacak Ali Fethi (Okyar) Bey’in anıları ve tespitleri yazara kaynaklık etmiş. Kitap her ne kadar bir roman olsa da tarihi belgelere dayanılarak inşa edilmiş. Yazar, eserin sonunda, yararlandığı kaynakları ve romanda geçen tarihi şahsiyetleri tek tek sıralamayı ihmal etmemiş (s. 313-322).

Heyet-i Mebusan’ın ve Heyet-i Ayan'ın 27 Nisan 1909'da aldığı, 2. Abdülhamid'in tahttan indirilmesine ve yerine 5. Mehmed'in geçirilmesine ilişkin kararın ardından 2. Abdülhamid, Selanik'e götürülmüştü. Alâtini Köşkü'nde ev hapsinde geçen günler, 1. Balkan Savaşı'nda Yunan Ordularının Selanik kapılarına dayanmasıyla sona ermişti. 2. Abdülhamid, 1912'de köşkten alınıp bir Alman gemisine bindirilerek İstanbul'daki Beylerbeyi Sarayı'na getirilmiş ve takvimler, 10 Şubat 1918'i gösterdiğinde, 75 yaşındayken kalp yetmezliği nedeniyle vefat etmişti. Roman, sultanın, Selanik’e sürgüne gidişinden Beylerbeyi Sarayı’na dönüşüne kadar olan zaman dilimini içine alacak şekilde, sultana ve ailesine bakmakla görevlendirilen askerî doktor Hüseyin Atıf Bey’in tuttuğu tamamı 12 defterden oluşan günlükler esas alınarak kurgulanmış. Yeri geldikçe de geçmişte yaşananlara dönüşler yapılarak Abdülhamid’in saltanat ve şehzadelik günlerine dair detaylara girilmiş. Gerçekte oldu mu bilinmez ama doktor ve sultan arasında 33 yıllık devrin hesaplaşmasına dair tartışmalara da yer verilmiş.

"Tek istediğimiz Osmanlı'nın da Avrupa gibi olmasıydı, ilme fenne dayalı olarak kalkınmasıydı. Ama siz bu yolda çalışacağınıza, bizlerin peşine hafiyeler takıp ses çıkaranı hapse tıktınız, zulmettiniz."
"İşte bunun için dışarıdan kolay görünüyor dedim. Elimde değildi ki! Koskoca memleket, milyonlarca ahali. Herkesin kendine göre bir fikri var. Ulema ayrı şey söyler, Avrupa'da tahsil edenler ayrı."
" Münevverlerin ağzını kapatmasaydınız onlar halkı aydınlatabilirdi. "
" Hayır hayır," dedi eski padişah, "olmazdı…” (s. 88)

Kitap kapağındaki illüstrasyon, Stanford Üniversitesi'nde tarih profesörü olarak akademik çalışmalarını sürdüren Ali Yaycıoğlu’na ait. Kendisi kitabın metnine de katkılar yapmış.

Livaneli ile kitap hakkında, 14 Temmuz 2022’de yapılmış bir söyleşiyi izlemek isterseniz bkz.:
(1. Kısım) bit.ly/3teyxif; (2. Kısım) bit.ly/3thHBmA

İyi Okumalar!
Yanıtla
5
6
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hüzzam’ın Uçma İhtimali, bugüne kadar yazılan benzer dönem romanlarının en iyisi. Önceden yazılmış 12 Mart ve 12 Eylül romanlarından çok farklı ve derinlikli bir kurguyla, içtenlikle yazılmış bir roman. Hakan Yaman, yakın tarihimize ışık tutmakla, dönemin acılarını birebir anlatmakla kalmamış, romanın merkezine sıcacık da bir hikâye kondurmuş. Kuşkusuz darbe yıllarını yaşayanların kendilerine daha yakın bulacakları, aynı acıları yeniden yaşayacakları, güzel anıları ise mutlulukla anımsayacakları bir roman. Fakat yeni kuşakların öğreneceği çok şey var bu romanda. Türkiye’nin bugüne nasıl geldiğini bir yakın tarih belgeseli hassasiyetiyle kaleme alırken enfes bir kurguyla da taçlandırmış yazar.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu kitabı okumak isteyip çekinen, öncesinde hangi kitapları okumanın gerekli olduğunu merak edenler için yorum yazacağım. Mevcut 3 çeviri içinden bunu tercih ettim ve çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Kitabın sayfa sayısını boyutunun büyük olduğunu düşünerek hesaplamanızda fayda var. Bilinç akışı tekniğine aşina olmayanların zorlanacağı bir kitap olur. Bu kitabı okumadan önce Hamlet, Dublinliler, Sanatçının Gençlik Portresi ve Odysseia'nın okunması okuma zevkinizi bir hayli artıracaktır. Bu kitapla ilgili her göndermeyi anlamak istiyorum, akademik bir bakış açısıyla okuyorum diyenler için son önerim Bloomsday Kitabı ile birlikte okumaları olacaktır. Bloomsday Kitabı'nın çevirisi Armağan Ekici'ye ait olduğu ve kendi Ulysses çevirisinden sayfalar vererek açıklamalar yaptığı için o çeviriyi de tercih edebilirsiniz.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gerçek bir arkeolojik kazının hikayesi...
1939 yılında, İngiltere Suffolk'ta arazi sahibi olan bir kadın arazisinde bulunan höyüklerde hazine olduğuna inanmaktadır. Bu nedenle yerel müze yetkililerinden yardım ister ve arazide kazı başlar. Yerel olarak başlayan kazı ilerleme kaydedildikçe ulusal bir kazıya dönüşür.

Gerçek bir kazının hikayesinin anlatıldığı romanda, kazının hikayesinin yanında kazıya katılanlar ve arazi sahiplerinin kazı sırasındaki psikolojik durumları da anlatılmaya çalışılmış. Ayrıca kazının 2. Dünya Savaşı'nın başlangıç dönemine denk gelmesi nedeniyle insanların savaşla ilgili endişeleri de yansıtılmaya çalışılmış.

Konusu itibari ile ilgi çekici olan romanda yazar, edebi ağırlıklı anlatım tarzı yerine daha sade ve olaylara odaklı bir anlatım tarzını benimsemiş. Kitaptaki heyecan düzeyi hikaye boyunca çok fazla artıp azalmadan ortalama bir seviyede devam etmiş. Kitabın çevirisinde bazı kelimelerde dönem ve mantık uyumsuzluğuna sebep olabilecek çeviri tercihleri dikkat çekiyor.

Kitabı konusu itibariyle ilgi çekici buluyorsanız çok sıkılmadan okuyabilirsiniz diye düşünüyorum.

"Ancak haberleri dinlemeye yönelik hiçbir arzum yoktu, ya telaşlandırıcı ya da moral bozucu, büyük ihtimalle de her ikisi birden olan şeyler duyacağım kesindi." (s.84)
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eserde Kelâm-ı İlâhî-ye giden noktada Allah ile Elçisi arasındaki mesajın iletimi konusu sorgulayıcı ve mukayeseli bir şekilde ele alınmıştır. Bu bağlamda eserin başlangıcında Kur’an-ı Kerim’in yorumlanması ve nasıl anlaşılması konusu işlenmiş ve bu minvalde kelime ve ibarelerin anlam dünyasının dışına çıkılarak Kur’an’dan güncel meselelere dair ilmi temeli olmaksızın istinbatta bulunulmasının yanlışlığına dikkat çekilerek bunun Kur’an’ın evrensel mesajına zarar vereceğine değinilmiş ve ardından Allah’ın konuşması ve Kur’an’da “dedi, söyledi” şeklinde geçen ve Allah’a atfedilen ibarelerin nasıl anlaşılması gerektiği izah edildikten sonra vahyin iniş şekilleri irdelenmiştir. İlah-i Mesaj’ın sorgulayıcı ve araştırıcı bir şekilde nasıl anlaşılması gerektiği konusunda muhtevası hacmini aşan bir eserdir.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İki diyalogdan oluşan, ekonomi ve tarım üzerine güzel bir eser. Ksenophon da Platon gibi hocaları Sokratesi konuşturmuş. İlk bölümde Kritoboulos hocasıyla konuşurken ve pasif bir durumdayken. İkinci bölümde Sokrates İskhomakhos ile ev düzeni içinde kadının önemini ve ev dışında erkeğin sorumluluklarını ve tarıma dair öğrenilmesi gerekenleri konuşuyor. Ancak Platon diyaloglarından en önemli farklı, Platon'da Sokrates genelde insanları önceden konuşturur ve fikirlerini duyar, sonra kendi fikrini onlara empoze ederek kabul ettirir. Ksenophon ise tam tersi bir şekilde, ikinci kitapta İskhomakhos'u tarımda ehil bir insan gibi göstererek onun Sokrates'e bir şeyler öğrettiğini gösterir. Kitap genel olarak çok güzel. Çevirisi çok güzel yapılmış. Sayın Çokona'nın emeğine sağlık. Okumanızı tavsiye ederim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Smirnov'un Kaleminden Kırım Hanlığı Tarihi
Önemli bir Türkolog ve Osmanlı tarihçisi olarak kabul edilen yazar, Vasily Dmitrieviç Smirnov, Petersburg Üniversitesi Doğu Dilleri Fakültesi’nde Arap, Fars ve Türk dilleri eğitimi almış, 1871’de mezun olmuş. 1875’te Türkçe bilgisini ilerletmek üzere ülkemize seyahat etmiş. Bu seyahat dışında da çok defalar İstanbul’a araştırma amaçlı gelmiş. Çalışmalarını, İstanbul dışında Viyana, Londra ve Paris gibi Avrupa şehirlerine gidip elde ettiği Türkçe eserlerle zenginleştirmiş. Görev yaptığı fakültede 49 yıl, Türkçe, Türk Tarihi ve Edebiyatı üzerine dersler vermiş. Koçi Bey Risalesi’ni Rusçaya çevirmiş. Osmanlı şairlerinin ve alimlerinin eserleri üzerine çalışmış. Doktor unvanını, “XVIII. yüzyılın başına kadar Osmanlı himayesinde Kırım Hanlığı” teziyle almış. Ülkemizde Türkçe olarak Selenge Yayınları arasında basılan bu eser, 11 Ekim 1887 tarihinde tamamlanmış ve “dünyada telif edilmiş en mufassal ve en kapsamlı Kırım Hanlığı tarihi” olarak nitelendirilmiş. Yazıldığı dönemde, konu üzerine yazılmış tek kapsamlı Rusça eser olduğunu da belirtmek gerekir.

Eserde Kırım Hanlığı’nın oluşumundan Osmanlı hakimiyetine girmesine ve ardından Rusya’ya dahil olmasına kadar olan tarihi süreç tüm ayrıntılarıyla inceleniyor. Kitabı, benzer eserlerden öne çıkaran özelliği, yazarının yukarda da belirtildiği üzere Türk diline hakimiyeti ve Türkçe kaynaklara doğrudan erişip yararlanmasıdır.

“… eserin iki bölüm halinde yazılması gerekiyordu. Birinci bölüm, Kırım Hanlığı’nın Bâb-ı Âlî’ye bağlandığı tarihten itibaren olan siyasi tarihini, ikinci bölüm ise bu hanlığın hâkim ahalisini oluşturan halkın sosyal yaşantısını ele almak zorundaydı.” (s. 30)

Kitabın ilk bölümü, Türk halklarının Kırım’a gelmesine ve hanlığın oluşumuna kadar süren siyasi duruma ayrılmış. Kırım adının nereden geldiğinden burada hüküm süren ailelerin armalarına kadar bir çok detaylar işlenmiş.

Bilindiği üzere Altın Ordu Devleti’nin gücünü yitirmeye başlamasıyla beraber Hacı Giray, Kırım’da 15. yüzyıl başlarında bağımsızlığını ilan etmiş ve İstanbul’un fethi sonrası Osmanlı ile irtibata geçerek Cenevizlileri Kırım’dan atmak için adımlar atmaya başlamış. 1454’te Osmanlı donanması Kırım’a gelerek Hacı Giray’a destek olmuşsa da bu sınırlı destek, Giray’ın, amacına ulaşmasına yeterli olmamış. Yıllar sonra 1474’te Osmanlı donanması, Gedik Ahmet Paşa komutasında Kefe şehrine gelerek Cenevizlileri yenilgiye uğramış ve burada esir olan Mengli Giray, hanlığın başına getirilmiş. Cenevizlilere ait bütün kaleleri ele geçiren Osmanlı ordusu, bu süreçte, hanlık ile tabiiyet ilişkisini de böylelikle başlatmış. (s. 145- 245)

Sahip Giray’ın azledilmesi ve Devlet Giray tarafından ortadan kaldırılması sürecinde yaşananlar, sona giden yolda, kritik bir nokta olarak kabul ediliyor. Ruslar, Kırım’ın iç meselelerle uğraşmasını fırsat bilerek Kazan’a saldırmış ve 1552’de burayı işgal etmiş. Kazan’ın ardından Hazar’ın hemen kuzeyinde yer alan Astarhan’ı ele geçiren Rusların bundan sonraki hedefleri, Azak Denizi ve Kırım Yarımadası olmuş. 1683 Viyana bozgununu izleyen dönemde, Osmanlıların Avrupa’da ciddi toprak kayıplarına uğraması, Rusların yayılmacı niyetlerini daha da ortaya çıkarmış.

Hanlık yönetiminde yaşanan iç mücadeleler, komşu devletlerle ilişkiler, Osmanlı ile hanlık arasındaki ilişkileri de kimi zaman olumlu kimi zaman olumsuz yönde etkilemiş görünüyor. Fırsatları lehlerinde kullanan Ruslar, 1771’de Kırım’ı ele geçirmiş. Yaşanan bu tarihi kırılma ile Hanlık, İstanbul’a sormadan kendi yöneticilerini belirlemeye başlamış. Böylelikle Kırım Hanlığı’ndaki Osmanlı nüfuzu sona ermiş. Bir müddet süren mücadelelere rağmen 1792 Yaş Antlaşması’yla Kırım, tamamen Ruslara terk edilmiş.

“Kırım Hanlığı, tarihinin hiçbir döneminde tam bağımsız bir hanlık olmamıştır ve bu da devleti oluşturan ahalinin derin milli karakterinin bir tür yansımasıdır. Hanlığın bünyesinde yer alan Çerkes, Kalmık ve diğer etnik gruplara hiç değinmeden, hanlığı oluşturan Türk kabilelerinin dahi birlik ve tesanüt içinde olmadıkları göz önünde bulundurulursa, bu halkların onunla siyasi bir bağının olduğu dahi şüpheli görünecektir. Hanlığın mevcudiyeti boyunca yaşadığı iki başlılık, onun Rus tâbiyetine geçinceye kadar Bâb-ı Âlî ile olan uzun süreli ilişkisinin bir sonucudur…” (s. 29)

Kitaba adını veren Osmanlı dönemi Kırım Hanlığı, oldukça geniş bir tarihi süreci kapsıyor. Bu durum tabii olarak, eserin hacmini oldukça genişletmiş. Kitabı yazan kişinin Rus bir akademisyen oluşu, yaşananların “diğer taraftan” nasıl okunduğunu veya göründüğünü anlamak adına önemli. Bu eseri ve daha nice kapsamlı eserleri titizlikle Türkçe'ye çeviren merhum D. Ahsen Batur’un emeğini takdir etmeden geçemeyiz. Batur, eseri sadece Rusça’dan dilimize çevirmek “tembelliğine” düşmemiş, bu işe ciddi bir zaman ayırarak -kendi tabiriyle Eyüp sabrıyla- yazarın eriştiği Osmanlıca kaynakları da tek tek irdelemiştir. Yazarın Rusçaya çevirdiği metinlerde yaptığı çeviri hatalarını, yanlış anlaşılmaları tespit etmiş ve bazı kaynakları Rusça metinden değil, atıf yapılan Osmanlıca asıllarından çevirmiştir. Esere dipnotlarla katkıda bulunmuştur.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Darüssade ağalığı gibi ehemmiyetli bir görevde bulunan Beşir Ağa'nın çalışılmasını, Osmanlı tarihindeki pek çok önemli isme yapılmış bir atıf olarak görüyorum. Biyografik ve monografik çalışmaların devamının gelmesi umudundayım. Ancak bir tarih sever olarak bu gibi yabancı yazarlar tarafından yazılan eserler daha çok okunmaktadır. Sebebi istisnaları saymazsak Türk araştırmacıların çalışma sırasında din ve ırk hassasiyetini aşamadığı konusudur. Burada kesinlikle yazara veya farklı din, ırk mensuplarına sözüm yoktur. Hatta işlerini iyi yaptıkları için tebrik etmek gerekmektedir. Bu vesileyle kendim başta olmak üzere işimizi en iyi şekilde yapmak zorundayız. Bu iş her ne olursa olsun. Tüm okurlara selamlar.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Cem Kertiş Öyküsü:
Konuca geniş dünya, tipolojik takla yok da benzetiler, cümle kesikleri gırla, kurmacaya yeni soluklar. Eski soluklar da var, Kertişçe bakış bir yerinden yeniye çekiyor illa, hoş. Bazen hoş değil, üzerinde çok durulan, oynanan meseleler tatmin etmiyor, diyalog bir yerden sonra sıkıyor mesela. Örneklere bakalım. Kısaların arasında vasat öyküler çok, "Düğün" tuhaf kurguya yanaşıyor da rüya mamulü olduğunu belirten ithaf olmasa daha doğru algılanabilirdi, belki yazarın istediği gibi görmemiz gerekir ama gerekmez, yazar neyi nasıl görmemiz gerektiğini söyler de umursamama hakkımız saklıdır, o zaman "Estetik kâbuslara..." değil de okurun alımlayışına. Düğüne gelir anlatıcı, tokalaşır, damat soğuk duygular dükkânından giyinmiştir, eh, gelin ateş giyinmiştir, heh. İnsanlar her yerdedir, koşturan çocuklar ve zıplayan kurbağalar. Hayvanlar âlemine girmeye başlarız, Firdevs Ev'in öykülerinde de böyle geçişler vardır da o öyküler Kertiş'inkilerden uzun olduğu için daha yumuşak ve belirsizdir, Kertiş bodoslamadan girer çünkü öykünün kısalığı. Arkadaşlar masaya dizilsin için arkadaşlık, sonra muhabbet ve kertenkele, geldiği masanın rengini alır, kimle konuşursa rengi başkalaşır. Tavuklar ve horozlar piste çıkar, halay çeker. "Sonra ben de halaya kattım kendimi, azıcık rakıyla demlediğim yüreğimi az biraz çalkaladım. Arkadaşlarıma bakındım, kertenkelenin boynundaki zaman ve mekân dondurucusuna pozlar veriyordular. Gülümseşip, şakalaşıyorlardı onunla. Gördüklerim arkadaşlarımı soyuyordu. Önce her bir 'arkadaş'ımın üzerinden 'a'yı soydu, sonra 'r' de gitti ve gece bittiğinde 'ş' bile tutunamayacakmış üzerlerinde. Duyumsadıklarım onları soydukça etçil kuşlar kalıyordu yavaş yavaş, arkamı kollayanlardan geriye. Benim leşimi bekleyen akbabalar ile gezindiğimi anlayacaktım, gece bittiğinde." (s. 10) Aslanın ruhu bütün bunlara direnmeye kalkmış, anlatıcı krallığını ilan edemese de görmesi yeterliymiş her şeyi, gördükleri düşten olsa bile. Atmosfer iyi kurulmuş öyküde, figürlerin dönüşümü başarılı, iyi öykü. "Hayalet Annem"se eh, bir tuhaflık denemesi olarak dışarıda kalmalıymış belki.

Biraz daha uzun öykülere geliyoruz, Kertiş'in has öykülerine yaklaşıyoruz. Çocukluktan kalan bir eksikliğin, beyhudeliğin diyeyim, yetişkinlikte başka bir kimlikle ortaya çıktığı bu öykülerde yiten bir şeyin iki zaman dilimindeki seyrini görürüz. "Sevgibey ve Sarı Çizmeleri" şalvarlı bir ninenin torununu çizmeler konusunda uyarmasıyla başlar. Yerelliği de iyi yedirir Kertiş, Sevgibey "oğul balı"dır nineye göre, çizmelerini giydiği zaman sarı sıcakta fırtınayla yarıştığını düşünür. Çok sever o çizmeleri, ninesi kavurucu sıcağa rağmen üzerine halıları, battaniyeleri neden giyinmişse çocuk da ondan giyer. "Önce ben yıkandım. Sonra tozunu, kirini belki de kendisinden bile çok sevdiğim çizmelerim yıkandı. Ben yatağa sokuldum, çizmelerim naylon poşete ve koynuma koyuldu. Ben fırtınayı düşündüm, çizmelerim ninenin ellerini, masmavi gözlerini düşündü... İkimiz de uykumuzu uyuduk." (s. 29) Bir iki öykü sonra "Babalar Da Ağlar" geliyor, baba olmayanların da ağlayabileceğini gösterebilir, benim gözlerim doldu bazı. Kertiş'in şu iki çizgili anlatım tekniği sürekli tekrarlandığı için sıkabiliyor da bağlama iyi çekildiyse görmezden gelmesi kolay.

Daha da uzun öyküler, "Aysel ve Çiçek", Kertiş'in bu kitaptaki en iyi öyküsü "Aysel ve Çiçek"tir diyesiyim. On numara öykü. "365. Resim" ilişkilerdeki orantısızlığı usulca, perdeyi şöyle hafifçe aralayarak gösteriyor, bodoslamadan değil. İyi seri bu da. Köşeli, öykünün ovalliğini zorlayan diyalogları hariç. Kertiş'i okurum daha.

Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Coğrafyamızın Olağanüstü Varlıklarına Bir Bakış
Okurunu, korkunun kelime kökeni ile karşılayan kitap, korku ve kaygının psikolojik birikimdeki yerini soruşturarak devam ediyor. Beynin çalışma yapısına da kısaca değinerek, korkunun nörolojik sebeplerini de açıklamış olmasıyla kapsamlı bir kaynağı okumaya başladığınızın sinyallerini veriyor zaten. Ayrıca bu durum, ilerleyen sayfalarda bizi bekleyen “varlıklardan” korkma sebeplerinin de yer yer bir açıklaması niteliğinde.

Kitap, esasen iki ana bölümden oluşmakta; fakat üçüncü ve dördüncü bölümler de kataloglama görevi görüyor. İlk bölüm bizi ikinci bölüme, yani asıl konuya hazırlar gibi. Psikolojinin, “korku”yu ilgilendiren kısımlarıyla alakalı sizi bilgilendirdiğinden emin olarak ilerliyor kitap.

İkinci bölümde ise mevzubahis varlıklar, alfabetik sıralanmış başlıklar halinde okuruna sunuluyor. Neye benzediklerine, nerelerde yaşadıklarına, hangi kültlerle ilintili olduklarına (su kültü, ateş kültü vb.), ne tür şeylerle bağdaştırıldıklarına inanıldığı gibi konulara detaylı bir biçimde değiniliyor. Doksandan fazla varlık detaylı bir biçimde listelenmiş durumda.

Üçüncü ve dördüncü bölümlerde ise, bu varlıkların masal ve efsanelerdeki yerleri ayrı ayrı kataloglanmakta. Söz konusu varlıkların bir kısmı hemen herkes tarafından bilinirken, birçoğu da belki de hiç duymadığınız şeyler olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle bu bakımdan kitabı oldukça şaşırtıcı bulduğumu söylemeliyim.
Örneğin; tepegöz, al karısı, cin, peri, şeytan gibi yaygın bilinen varlıkların yanı sıra bizden iyiler, yol azdıran, kaftarküski, hınkır munkur gibi ilginç varlıkları ve daha fazlasını da öğrenmiş oluyor okur.

“Türkiye Sahasının Demonoloji ve Diabolojisi” derken hiçbir abartı olmadığını da eklemek lazım. Zira bölge bölge, şehir şehir, köy köy inceleniyor bu korkulan unsurlar. Nerelerde görülmüş, kaç masal ve efsanede yer almış hepsi detaylıca aktarılıyor. Bu anlamda da çok değerli bir kaynak bana kalırsa. Çünkü, bu kapsamlı analiz sayesinde daha önce adını bile duymadığınız “şeyler” hangi yörelerin efsanelerine ve masallarına konu olmuş öğreniyorsunuz. Dr. İrfan Polat’ı bu titiz araştırma çalışması için kutlamak lazım. Zira bu kitabın alanında büyük bir eksikliği tamamladığını düşünüyorum.

Kitabın boyutları bir araştırma kitabına göre uygun, fakat alışageldiğimiz kitap boyutlarından biraz fazla (16 x 24 cm). Sonuna not alabilmemiz için birkaç boş sayfa eklenmesi harika olurmuş açıkçası. Yine de bu akademik kaynak niteliğindeki araştırma kitabı, gerek anlatımıyla gerekse punto ve boşluklarıyla okumayı kolaylaştıran ve keyifli kılan bir yapıya da sahip bence.

Gerek yerli gerekse yabancı kaynakların, geniş kapsamlı bir biçimde taranması sonucu ortaya çıkmış bu etkileyici kitabı okumayı ilgilisine muhakkak tavsiye ediyorum. Siz de benim gibi kurguda korku unsuru eksik olmasın diyenlerdenseniz, bu kitabı seveceğinizi düşünüyorum. Türkiye sahası özelinde yapılmış bu çalışma, kesinlikle dünya genelindeki bazı korku ögelerini de anlamlandırmaya vesile olabilecek türden bir yapıt.

Yanıtla
6
1
Destekliyorum 
Bildir