Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Merhaba Anadolu
Şadan Gökovalı'nın kitabı değerlendirme bölümünde bir değerlendirme yok. Shaw'dan, Sinclair'dan falan yaptığı çeviriler veriliyor, Balıkçı'nın Anadolu hakkında yazdığı ve Kültür Bakanlığı'na verdiği kitapların hâlâ basılmayışından bahsediliyor. Bir de yazdığı onca makaleden, araştırmadan, hikâyeden, romandan. Gökovalı, Balıkçı'nın yaşadığı evin bodrumunda ıslanıp okunmaz hale gelmiş iki çuval yazıdan bahsediyor. İçim gitti. İki çuval lan. Bir yirmi kitap daha çıkarmış oradan.

Burada bir sürü makale, Anadolu'ya dair bir sürü mitolojik, tarihi hadise. Derya deniz. Bölüm bölüm bunlar, ilk bölüm Merhaba Anadolu.

Burada önce Anadolu ve Avrupa kelimelerinin etimolojik incelemeleri var. Bir de anaerkil yapının Anadolu'da tanrılara kadar kök salması, sonra kaka Batı'nın ataerkil baskınlığı, sonra hepsinin ataerkil baskınlığı. Ya. Bunlar böyle uzuun uzun var.

Troya'nın izi sürülüyor mesela ve Balıkçı'nın dediğine göre İstanbul az kalsın Troya'nın kalıntılarının yanı başına kurulacakmış. Troya sekiz defa falan kurulmuş, efsanevi savaştaki Troya yedinci olanmış. Sonra Konstantin, devleti Troya'ya kurmak istemiş, vazgeçip bilinen yere kurmuş. Bir de ilginç bir bilgi: "Fatih Sultan Mehmet, o zamanın papasına yazdığı mektuplarda kendi atalarının Traklar olduğunu ve kendisinin, Hektor'un öcünü almaya çalıştığını, dolayısıyla kendi müttefiki olması gereken İtalya'nın düşmanlığına bir anlam veremediğini yazar." (s. 20)

Harbici varmış böyle bir şey; İlyada'yı okumuş padişah ve böyle bir mektup yazmış, başka kaynaklarda da hadise mevcut.

Hikâyelerde sıklıkla karşımıza çıkan dalgıçlar burada da anılacak tabii: "Sosyal durumları ne olursa olsun, Anadolu halkını teşkil eden bütün fertler, dalgıçlığa son derece istidatlıdırlar. Akdeniz'in en usta dalgıçları Türklerdir. Eski püskü 'skafandar' dalgıç takımları ve solüsyonla yamanmış delik deşik hava boruları ile 54 kulaç derinliğe dalan Türk sünger avcıları, dünya rekorunu ellerinde bulunduruyorlar!" (s. 25) Yaşa Balıkçı.

Bir nokta çok önemli; Balıkçı mitolojinin gerçek hadiseler olmadığının üstünde önemle duruyor. Mitolojide bahsedilen olayları tarih çerçevesinde inceliyor, yani körü körüne bir inanış yok. Bir hayalciden ziyade araştırmacı olması da bunun sonucu zaten. Mesela Ege'deki ve Marmara'daki deniz savaşlarından ve efsanevi olaylardan bahsederken şöyle diyor: "(...) O yörelerde denize dalınırsa Orfeus'un lirinin denizde bulunacağı pek umulamaz ise de Deniz Tanrısı'nın heykelinin çıkarılması pek muhtemeldir." (s. 29)

"Dünyanın İlk Bankası Anadolu'da Kuruldu" diye bir bölüm var mesela, çok ilginç.

"İsa'dan önce altıncı ve beşinci yüzyılda Efes'teki Artemis Tapınağı, bugün bildiğimiz anlamda bir banka gibi işlemlere girişiyordu. Bu nedenle bazen Latincede Diyana Tapınağı da denilen Efes'teki Artemis Tapınağı; hem dünyanın yedi harikasından biri, Hem İyoniyen mimari üslubunun başlangıç ve prototipi ve hem de dünyanın ilk bankası olmakla ünlüdür." (s. 34)

Bankalar şairlere şiir sipariş edip bu şiirleri kapıya asıyormuş, böylece sanatçıya da destek olunuyormuş. Asıl ilginçlik şu ki bu tapınaklar neyin dinsel kurumlar. Buradan borç alınan para da tanrıdan alınmış gibi oluyormuş, dolayısıyla borç ödenmeyince tanrıların hışmına uğranacağı düşünülüyormuş. Dünyalara gel.

Gökova şöyle iyice bir güzelleniyor mesela, sonda da güzel bir bölüm var.

"Öyleyse, Gökova'yı mutlaka görmenizi önererek ve oraları candan seven, dost Sabahattin Eyüboğlu'nun bir sözünü aktararak bağlayayım Gökova yazısını: Halikarnas Balıkçısı'nı cennete götürmüşler, 'hani Gökova?' demiş.

Merhaba!.." (s. 37)

Şu kadar anlattım, daha kitabın onda birine gelmedim, arada yazmadığım bir sürü şey de var. Öyle dolu dolu, öyle şahane. Daha da anlatmıyorum, içeriğini unutmayacak kadar etkilendim. Garanti kaçırılmasın, gördüğünüz yerde yumulun. İzmir'in Kuruluşu diye bir bölüm var, of. Alın.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Efrasiyab'ın Hikayeleri
Keşke diyorum, keşke Anar şu kendiliğinden büyülü gerçekçi Osmanlı ortamından ayrılsa da bu kitaptan hareketle daha uç noktalara gitse, ezber bozsa ve sokulduğu "fantastik tarih anlatıcısı/vakanüvis" konumundan çıksa.

Okurun yazara yüklediği "çıta yükseltme" hadisesini hiç anlamadım. Önceki kitapları gibi olmadığı için bu kitabı beğenmemiş çoğu. Neyin çıtası, neye göre yükseliyor. Çıta yükseltmek belli bir çizgide çalışmak, o çizgide emek vermek demektir. Öyleyse bütün çıtaları indirelim, yerle bütünleşsin hepsi. Yazdığını daha iyi yazmaya çalışan yazardan yazdığını anımsatmayacak başka bir şey yazan yazara sığınırım.

1960'larda Anadolu'nun orta yerinde bir kasaba. Bu kasabada bir kabadayı var, bu kabadayıya Ölüm musallat oluyor. Kabadayı iriyse bu daha iri, kabadayı güçlüyse bu daha güçlü. Deli Dumrul gibi dikleniyor önce kabadayı, sonra pısıp bir teklifte bulunuyor. Okey oynayacaklar, iki tarafa da eş lazım. Akşama buluşmak üzere sözleşiyorlar, Ölüm Cezzar Dede'nin evin gidiyor. Dedenin bir dünya torunu var, çok hareketli. Dede Ölüm'ün geldiğini anlıyor, çocukları atlatmak için uyumalarını bekliyor. Onlar uyumadan önce Ölüm'ün Efrâsiyâb'ın hazineleri hakkında bilgi vermek için geldiğini söylemişti çocuklara. Çocukların düşüncesine göre ortalıktan kaybolan dede, haber vermeden hazine aramaya gitti. Belki de bütün o arayış, anlatılan bütün hikâyeler ve kıssalardan çıkartılan hisseler, çocukların bu şekilde düşünmelerinin sonucuydu. Çocukların cennetlik olduğuna dair çok şey bulacak okur, öyleyse cennetliklerin koca bir hikâyenin gidişatını etkileyebilecekleri neden düşünülmesin?

Anadolu'nun orta yerindeki bir köyün hemen dışında yatılı bir okul var. Şimdi ben bu romanın Anar'ın en "cesur" romanı olduğunu söyleyeceğim. Neden cesur, çünkü eleştirilen şey kat kat olayın, karakterin altına gömülmüş değil, son derece açık. Ben Anar'da ilk kez rastlıyorum böyle bir şeye. Aslında o güzel cümleleri kesip bir bölümünü buraya taşımak tam bir katliam olacak, bölünmez bir güzellik onlar ama bir hata yapacağım:

"(...) Ayrıca müdürler ve muavinlerin suratlarından pek farklı olmayan duvarlar da, yüksek ve yüce, çirkin, kirli bir renkteydi. Çirkinliğe büyüklük eklendiğinde tiksinme duygusunun korkuya dönüşeceğini bilen devlet, okulların böyle bir renge boyanmasını uygun görmüştü." (s. 19)

Bu açıklıktan bahsediyorum. Buradan hareketle biraz aşırıya kaçmayı seviyorsak tek parti dönemine ağır bir giydirme olarak da görebiliriz. Takdir hakkı okurun.

Anar'ın yine o pek soylu diliyle okuyoruz. Hatta bir kızgınlık anında konuşan karakter için, "Sinirli bir üslupla" gibi bir eklemeden sonra söyleneni veriyor. Hikâyenin dilini ve kurgunun masallığını bozmamak için yapılabilecek en makul yol, yoksa başka bir yerde sırıtır bu. Hikâyelerin binbir zahmetle yaratılmış masal dünyasında, öyle bir kitap bu.

Ölüm'ün kitap boyunca Uzun İhsan'ı kovaladığını en sona bıraktım, kitabın sürmesini ve hatta oluşmasını sağlayan, kurgusal dünyadaki bu karakter çünkü. Hem Uzun İhsan'a, Hem Anar'a ayrı ayrı teşekkürler.

Yanıtla
10
36
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Batış Yılları
İkinci Meşrutiyet yılları Falih Rıfkı'nın çocukluğuna denk geliyor. 10 yılda ülkeyi dört savaşa sürüklemek kolay değil. Büyük başarı.

1894'ten 1918'e bir imparatorluğun, bir şehrin batışı.
Girişe gel: "Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk 'kaba ve yabani demekti.' İslam ümmetinden ve 'Osmanlı' idik. İlmihallerde baş dersimiz din ile milliyetin bir olduğunu öğrenmekti." (s. 11) Yakup Kadri de aşağı yukarı aynı şeyleri yaşamış, bu hadiselerin izlerini Yaban'da ve Sodom ve Gomore'de bulmak mümkün. Yaban'da, "Elhamdülillah Müslümanız, Türk dediğin deha şu dağlarda yaşar," diyen köylü iç burkar. Bir de uzun yıllar boyunca basımı yasaklanmış ve nihayet sansüre uğrayarak basılmış Bozkurt'un yazarı H. C. Armstrong da bu bahsettiğim ikinci kitaptaki, yüzbaşı mıydı, İngiliz asker zannediyorum. Bu alakasız oldu gerçi.
İkinci Abdülhamit dönemi. Vatan, millet, hürriyet gibi şeyler söylediğin an hapisten ey kari. Seni jurnalciler süründürürler, darbe işkencecilerinin eline düşmüş gibi olursun. Bir ilginç anı: Padişahın resmi, fotoğrafı hiçbir yerde yok. O da yasak çünkü. Falih Rıfkı padişahın fotoğrafını bir Fransız gazetesinde buluyor, okula götürüyor. Hocalardan biri çakıyor mevzuyu, iyi yürekli bir adam olduğu için Falih Rıfkı'yı iyi bir dövüp evine yolluyor. İroni diye yazmam gerekir mi? Neyse, Falih Rıfkı'nın abisi de, "Bizi Fizan'a mı sürdüreceksin?" diye daha beter dövmüş bu sefer. Vaziyet bu.
Büyük Köy başlıklı bir bölüm var, fena:
"Önce İstanbul'u ikiye ayıralım: Hıristiyan ve Frenk semtleri, Müslüman semtleri. Tanzimat'tan bu yana Batıkârî gelişmeler Hıristiyan ve Frenklerde, Müslümanların da saray ve Babıâli alafrangalarındaydı. Müslümanların büyük çoğunluğu hazne fıkarası, esnaf ve sokak takımı. Tanzimat çarşıları yüzde yüz Hıristiyanların elinde. 1912'de bir Yunan vesikası bütün Osmanlı İmparatorluğu'nda bir tek Türk bakkal olmadığını yazmaktaydı. Birinci Dünya Harbi'ndeki milli iktisatçılık politikasına rağmen, Rumlar ve Ermeniler çekildikten sonra Anadolu çarşılarının nasıl kapandıklarını gözlerimle gördüğüme göre, bu vesika gerçeğe yakın olmalıydı. İstanbul'da Müslümanların elindeki esnaflık Tanzimat öncesi çarşılarındadır. Müslüman terzisi şalvar diker. Müslüman kunduracı mes, yemeni, takunya, nalın ve terlik yapar. Batı kılığındaki Müslümanların hepsi Hıristiyan dükkâncıların müşterisidirler. Zengin dendiği vakit saray ve Babıâli büyükleri, rüşvetçiler yahut Hıristiyanlarla Frenkler hatıra gelir. Birkaç müteahhit Arap ve Karadenizli zahireci vardır. Türklerden bata çıka, hile veya zulümle mal edinen bir sınıf da aşar iltizamcılardı." (s. 21)
Görüldüğü üzere ekonomi de batmış. Hayırlı olsun. Memurluk o zamanlar da gözde.
"Okuldan çıkınca bir 'kalem'e kapılanmak İstanbul okumuş gencinin başlıca ideali. İlk zamanlar parasız staj yaparsınız. Sonra yirmi kuruş aylığa geçer, yükselmeler için sıranızı beklemeye koyulursunuz. Eğer ailenizin bir geliri yoksa memurluk size ikinci bir kapılanma, varlıklı bir evin içgüveyliği şansını sağlamıştır." (s. 23)
Bunun dışında Beyoğlu alemleri, kibarlık budalası beyefendiler, şuh hanımefendiler... O dönemin romanlarında bolca bulunan şeyler. Bunların dışında yangınlardan da bahsediliyor. Artık nasıl bir etki bıraktıysa Tanpınar da, Ayverdi de, muhtemelen o dönemleri yaşamış veya araştırmış diğerleri de bu yangınları anlatıyor. Yangına ilk kim yetişecek yarışmaları yapılıyormuş falan. Direklerarası, Ramazan Bayramı, Karagöz, Ortaoyunu, bir sürü şey.
1909'a geldiğimizde 31 Mart Vakası. Padişah yanlılarının, "Mektepli subay istemeyiz!" bağırışları arasında İttihat ve Terakki'ye giderin kralı çekilir. İstanbul'da her yer birbirine girer. Kolağası Mustafa Kemal'in yönetimindeki Hareket Ordusu şehre gelir, isyanı bastırır. Zamane gençleri, çocuklar, baskıdan yılanlar İttihat ve Terakki'ye sarılır. İttihat ve Terakki, plansızlığın getireceği yıkıma uğrayacak, ancak o zamanlarda bundan kimsenin haberi yok tabii. Sonrası politik birtakım olaylar, harpler, yenilgiler, Rumeli'nin elden çıkmasıyla ağlaşan insanlar. Falih Rıfkı, bunları bir de karşı taraftakilerin hatıralarıyla destekleyerek anlatıyor, o süper olmuş.
Yanıtla
10
10
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dublörün Dilemması
Mü-kem-mel.

Oyuncu romanları çok severim, oyunların sınırı yoktur çünkü. Mıy mıy hikâye dinlemezsin, zaman, mekan, karakter, ne varsa birbirine girer. İçinden çıkabildiğin ölçüde zevk alırsın. İşte bunun yeni bir örneği, en kralından.
Şundan sonra düz bir roman beklemek mantıksız olur. Belli ki aklımız alınacak, belli ki balatalar yanacak, kayışlar kopacak. Bir sürü çılgın benzetme bekliyor okuru. Eğlendirici gayet.

Bir iki ayrıntı var, onları vermeden geçme yazar. Ahmet Midhat Efendi'ye denk geliyoruz Menteş'te. Neşelere gel: "Konservatuarda geçirdiğim üçüncü senenin son günleriydi. Aldığım burslarla kıt kanaat geçiniyordum. Çevremdeki çocukların tamamı denyoydu. [Denyo: Ortaoyununda budala tipi. Denilo da denir. Yaygaracı, kendisine gösterilen müsamahayla şımarmış, küstah, arsız, küfürbaz, yüzsüz ve sırnaşıktır.]" (s. 25) Metin arasına açıklama sıkıştırmak nedir? Postmodernciler, göreve.

Hemen oraya gelmeyeyim dedim, yine geldim. Murat Menteş izlediğim kadarıyla, ki pek de izlemedim taktığı gözlüklerden ötürü, tüketim toplumundan iğrenen bir şahıs. Beigbeder, Ellis, Palahniuk gibi biraderlerin bizdeki temsilcilerinden biri. Dolayısıyla reklamlar, şunlar bunlar kötü. Eh, şu reklam katakullilerine bakınız. Gerçeği bilmeyip reklama inananlara bakınız, hatta gerçeğin zaman zaman reklam olup olmadığını bile bilmeyenlere bakınız. Bunların hepsi daha büyük bir hadisenin parçası ama oraya bari gelmeyeyim daha. Devam. Bir saniye, şu da var: "Her ev, tüketim çılgınlığıyla satın alınmış lüzumlu lüzumsuz ürünlerle giderek daralmaktaydı." (s. 65)

Oyunlara bakalım; üç dört farklı karakter, yer yer anlatıcı oluyor. Farklı açılardan olayları izleyebiliyoruz böylece. Borges, Tolkien, Nueve Reinas, bir sürü gönderme, bir sürü atıf. İbolu bölümlerde ihtimaller (Kafanıza meteor düşmesi ihtimali 7/3678234682, yani var) mesela.

Son olarak, kitabın kendisi bir simulakr. Baudrillard'ın varlığı da bu sebeple önemli. The Matrix'in efil efil Baudrillard estiğini biliyoruz, Voçoski Biraderler kör göze parmağım şeklinde gösterdilerdi. Murat Menteş, burada Baudrillard'ın kendisini koyuyor romanın ortasına. Bu şahsın sahtelik, kandırıkçılık, simülasyon ve kaotik diğer şeyler temalı fikirlerinden yola çıkarsak maskeler, yüzlerin kopyalanması, ürünler, reklamlar, hatta karakterlerin adları ve hatta kitabın adı da bir gerçeklik-taklit ilişkisini, bu çıkmazı ortaya koymuyor mu? Nuh, Ferruh'un yerine geçtiğinde bazen kim olduğunu unutacak gibi olur. İbo bir bilen abidir, bir yüce dayıdır, maskeler onun başının altından çıkmıştır ama ondan da üstün bir yaratıcı vardır; yazarın ta kendisi. Onun da üstünde birileri vardır, hayatımızı yönlendiren, sadece görünüşlerinin farkında olduğumuz şeyler.

Bir simulakr bile günde iki kez doğruyu gösterir. Menteş'ten komik, edebisi yer yer derin, güldüren, güldürürken düşündüren süper bir roman.
Yanıtla
8
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Babamın Ettiği B*ktan Laflar
Kariler, bazı kitaplar vardır, bitince bir daha dönüp okumazsınız. "Bu ne" fikri kitaptan sonra aklınızda kalan tek şeydir. Bazı kitaplar vardır, belli bölümlerini açıp okursunuz. Benim için böyle sadece bir tane kitap var, Dreamcatcher'da yıllar sonra çocukluk arkadaşlarının buluşması vardı, orası. Bir de tekrar tekrar okuduğunuz kitaplar vardır. Bu da bende bir tane, o da bu kitap.
Justin adlı gencimiz burada babasının söylediklerini yazmaya başlıyor, takipçi sayısı arttıkça artıyor ve senarist abimize süper kapılar açılıyor. Şimdi yeni bir kitap yazıyormuş ilişkilerine dair. Babası da olacakmış kitapta. Zaten böyle bir baba olmazsa olmaz. Her şeyden önce düz bir adam görmek ister misiniz? Ben istemem.

Heh. Sam dayımız evlenmiş, çocukları olmuş, eşi ölünce yeniden evlenmiş. Justin bu ikinci evlilikten ve son çocuk. Biraz çelimsiz, her çocuğun yaptığı gibi saçmalıklar yapıyor, babasını çileden çıkarttığı zamanlarda lafın kralını yiyor. Sam nükleer tıpçı, Justin'ın annesi, adı aklıma gelmedi şimdi, avukat. Baba ve anne çok zor şartlarda büyümüş, özellikle baba. Biraz da bunun etkisiyle oğluna hayatı öğretmeye çalışıyor, kendi öğrendiği şekilde. Çocuk kaç yaşında olursa olsun aynı üslup, aynı sertlik ve aynı içtenlik.

Hikâyeler var, bir de anekdotlar var. Genelde kronolojik bir sıra izliyor bunlar. Bence kaçırmayın.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Pıtırcık Futbolcu
İlkokul 3'te Emre diye bir çocuk geldi bizim sınıfa. Aynı servisle gidip geliyoruz. Bu çocuğun yanına oturabilmek için uğraşıyorum, komik biri. Sonra muhabbeti ilerletip Şirinler dergilerimle bunun evine gidiyorum. Pıtırcık'ı ilk kez orada görüyorum. Dergileri bırakıyorum, Pıtırcık'ın iki kitabını alıyorum. Galiba Pıtırcık Tatilde ve Pıtırcık Kampta. Okuyorum, bir daha okuyorum, bir daha okuyorum. Bugün de okuyorum, galiba her şeyi Pıtırcık'a borçluyum.
Goscinny, Asterix'le Red Kit'in de yazarı. Bir işi de bu seri. Bir zaman önce Pıtırcık'ın bilinmeyen öyküleri de basıldı Can tarafından.
Nasıl anlatayım ki. Pıtırcık ve arkadaşları var, çok şahane olaylar, komiklikler. Lan anlatamam ben bunu ya, garanti okumak lazım. Bu kitapta kırılan vazo var mesela, anneyle babanın çekişmeleri. Müze gezisi var, büyüklerin kafayı yediği. İribaş yakalama hadisesi, futbol maçında yaşanan komiklikler. Büyüklerin dünyasını anlamaya çalışan çocuklar, büyüklerin çocuklukları, öğretmenler -Karagöz- ve her şeyin ortasında Pıtırcık, haşarı ve sevimli bir çocuk.

Yeminle alın, pişman olmazsınız. Benim için al bak. Evin bir köşesinde buldum bunu, yıllar sonra tekrar okudum, aldığım keyfi anlatamam. Süper.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ölüm Pornosu
İşte bizde dava ediliyor kitap, çevirmenine bir sürü saçma sapan sorular, dava süreci. Bu kitabın kültürümüzü bozması, insanları pornoya teşvik, ahlaksızlık. Evet, bu kadar yeterli sanıyorum.

Cassie Wright, son bir filmle porno sektöründen emekli olacaktır. Sonlara doğru ölebilir, o zaman çekime devam edilecek ve snuff türü bir iş çıkacak ortaya. Kitabın orijinal adı Snuff. Tesis diye bir film var, ben şansa izlemiştim. Orada işkenceyle adam öldürmeli bir bey vardı, bütün bu işkenceyi kaydedip satıyordu. Bu tür filmlere deniyor snuff. Burada da hanım ölürse zengin olunacak, eğer polisler ortamı basıp çekimi durdurursa skandaldan meşhur olunacak. İki türlü de yapımcıların işine geliyor..

Şimdi üstkurmaca olarak bunların her birinin bir hikâyesi var, orada olma hikâyesi. Burada anlatırsam bir heyecan kalmaz.

Bir acayip hadiseler, bir acayip ilişkiler. En sonda bir absurd final var, ben böyle şey görmedim.
Ben sevdim. Film yıldızlarıyla ilgili bir sürü ayrıntı veriyor Cassie flashback'lerde, o da güzel. Güzel yani.
Yanıtla
12
14
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Anayurt
Menzoberranzan adlı mağara dünyasında evler var, bu evler hiyerarşik sıralı. İlk sekiz evin Ana'sı, Lloth adlı Örümcek Kraliçe'nin konseyini oluşturuyor. Bu mekan anaerkil, kadınlara büyük saygı duyuluyor ve erkekler damızlık vaziyette. Anadolu'daki anaerkil tanrılar dönemini düşünün… Ya aynı sistem işte.

Menzoberranzan'ın olayı ilginç. Evler birbirine saldırabilir, lakin saldırıdan kurtulan birileri saldıranları suçlarsa saldıranlar ölüyor. Geriye kimse kalmazsa her şey unutuluyor, kazanan taraf kaybeden tarafın yerine geçmiş oluyor sıralamada. Bir de baskıcı iktidarlarda görüldüğü üzere burada yaşayan drow namlı kara elf kardeşlerimizin dışındakiler düşman olarak bellenmiş. Yüzey elfleri, gnome'lar, herkes. Evet.
Şimdi karakterler açısından çok başarılı bir kitap olduğunu söyleyemeyeceğim, saçmalıklar mevcut.
Sonuçta konu uzuyor öyle. Başladık bir kere, devamı gelecek. Keyifli ama öyle çok derin şeyler beklemeyin. Öyle.
Yanıtla
5
6
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cehenneme Övgü
Bu kitap, hiçliğe karışmadan önce nasıl kuşatıldığımızı anlatıyor. Modern hayatın, gündelik hayatın bizi nasıl yönlendirdiğini, hayatımızı nasıl elimizden aldığını anlatıyor. Yaşamak istediğimiz hayatın Baudrillard'ın simülasyonlarından ibaret olduğunu anlatıyor. Yaşam çöktü, insanlar yorgun ve bu yorgunlukla her zaman daha fazlası, daha güzeli isteniyor. Daha çok mücadele getiriyor bu, daha çok yıpranma. Oysa bütün istediğimiz bu, ortada bir yanlışlık yok. İki sayfa yazarın otobiyografisine ayrılmış, küçük bir otobiyografi. Totalitarizm içinde Vassaf'ın kısa geçmişi. Sonu şöyle: "Son yıllarda pek bir şeye karışmıyorum. Ama, olanla da yetinemediğimden, ara sıra yazmaktan alıkoyamıyorum kendimi. Bana da sormuş olsalardı, 'Kapatılan Eskişehir Cezaevi ne olsun?' diye, 'İçi boydan boya aynalarla donatılmış bir müze olsun,' derdim." Bernard Shaw da demedi miydi, "Cezaevleri var oldukça hangimizin içeride, hangimizin dışarıda olduğu hiç önemli değildir," diye?
Kitap Giordano Bruno'nun anısına ithaf edilmiş. Fikirleri uğruna, öldürüleceğini bile bile savaşmış bir adam. İnsan Nasıl İnsan Oldu'da hikâyesini okumak mümkün.
Öncelikle bu kitap bir sistem yıkma gayreti taşımıyor, sadece sistemi birçok yönden ele alıp inceliyor. Bir ergen kitabı hiç değil, isyana sürüklediği yok. Dünyaya belki de hiç bakmadığınız açılardan bakıyor. Bütün olayı bu. Dolayısıyla saçma sapan yorumlara kanmayın, okuyun derim.
Hükümetlerin yeryüzünde cennet kurma hayali. Her cennet totaliterdir, çünkü kabul etmek için şartları vardır. Cehenneme girmenin de şartı vardır, fakat girip girmemek insana bırakılmıştır. Cennet öyle değil. Diyor Vassaf.
İktidar delilikleri olmazsa olmaz. Hitler'i, Stalin'i biliyoruz. Mao'nun demir çıkarıp dünyanın kralı olacağız mantığıyla kırdığı milyonlarca insanı da biliyoruz. Japonların baskınları, ABD'de Japonların savaş yıllarında karantinaya alınıp bok gibi şartlarda yaşaması, say say bitmez. Bitmez, bitiremeyiz. Kurgu dünyalarına bakalım, The Walking Dead'in Governor dayısı. Korkuyla deliliği körükleyebilirsiniz. İnsanlığın en eski problemlerinden biri, birçok kitapta, filmde karşılaşırsınız bununla, iyi ekmek çıkartır. Bir de tersi var, PKD'nin Alfa Ayının Kabileleri adlı kitabına bakınız, akıl hastalarının kurduğu bir dünyada normalleri akıl hastası vaziyetinde görürüz. Doğal değil mi? Gücü olan sağlıklı olur. Gücü olan standartlaştırır, diğerleri sağlığını kazanmak üzere dışlanır.
Kitapta bir çok inceleme var. Hepsi ayrı ayrı güzel.
Yanıtla
73
20
Destekliyorum  5
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İmbat Serinliği
Balıkçı'nın Anadolu'yla, mitolojiyle ilgili kitaplarını alın, süzün, sonuç İmbat Serinliği olur. TRT İzmir Radyosu için yapılmış konuşmalar bunlar, dolayısıyla Balıkçı'nın kitaplarındaki çoğu hadisenin özeti sayılabilir. Gökovalı da bu durumdan şikayetçi olabilecekler için kitabın bir hediye olduğunu belirtiyor, Balıkçı'nın 112. yaşı için. Tabii ne olursa olsun okuyoruz, çok iyi bir konuşmacının eseri bu.
Kabaca üç konu altında toplayabiliriz konuşmaları. Birinci konu, Akdeniz'in tabiatı. Balıklardan ağaçlara kadar. İkincisi, mitoloji. Üçüncüsü de uygarlık tarihi ama ikiyle üç birbirine karışıyor haliyle, yine de kesin çizgilerle ayrılmış başlıklar mevcut.
Nasreddin Hoca'yla başlıyor konuşmalar. Hoca'yla Don Kişot arasında kurulan benzerlikten insanoğlunun hicive duyduğu ihtiyaca kadar güzel bir inceleme. Evet. Böyle de anlatılmıyor, mimlediklerimden gideyim.
Balıkçı, Akdeniz'in kumlarını anlatırken kumların güzelliğinden Afrodit'e bağlıyor olayı: "Tevekkeli değil, Afrodit Hatay açıklarında bu Anadolu denizlerinin köpüğünden doğmuş. Gerçekten Akdeniz köpükleri kaymak lüleleri gibidir, sabun köpüğü değil. Sevgi ve sevinç tanrıçası, denizin böylesinde doğmasın da nerede doğsun? Zaten Akdenizlilere göre güneş doğudan yani Akdeniz'in doğusundan doğuyordu. Afrodit de Akdeniz köpüklerinden, şafakla beraber denizden çırılçıplak doğmuş; gövdesinden akan damlalar inci olarak denize akmıştı. Örtüsü yoktu, çünkü güzellik örtü istemezdi. Denizden çıkınca Kıbrıs adasına gitti. Oradan batıya doğru bir sedef kabuğunda yolculuğuna devam etti. Bir Doğu Tanrıçasıydı. Babilliler, Asurlar ona İstar, Astoreth, Melitta diye bağırarak taptılar." (s. 20) Yani nereden girip nereden çıkacağı belli olmadığı için Balıkçı'nın konuşmaları tam bir kültür bombalaması halinde. Belli ki konuşma için fazla bir süre de ayrılmamış. İzlenecek en iyi yol bu haliyle. Böyle konuşmalarda Balıkçı'nın verdiği tepkiler de yarıcı olur haliyle; işkence edilen bir hayvan için Balıkçı'nın söylediği: "Be adamlar, öldürüp yiyecekseniz öldürün yiyin bari zavallı hayvanı. Böyle rezil ederek, işkence ederek eğlenmek reva mı?" (s. 27)
Anadolu'daki hayvanların anlatıldığı bölümde anlıyoruz ki ayılar, parslar, sırtlanlar gırlaymış bir zamanlar. Ava çıkılırmış, avla geçim sağlanırmış. Şimdi yok öyle bir şey.
Anadolu'yu uygarlığın beşiği olarak gören Balıkçı, Antik Yunan ortamlarının Anadolu'da başlayan göçlerle ortaya çıktığını söylüyor. Sadece bu hadiseyi incelediği bir kitabı da vardı ama adı aklıma gelmedi, Anadolu'nun Sesi olabilir. Neyse, Bergama'yla ilgili bir konuşmada Mısır'ın papirüs ihracını kesmesiyle parşömeni bulan Bergama'nın çok şahane bir iş ortaya koyduğunu belirtiyor.
Bir de dünyanın ilk güzellik yarışması hadisesi var. Mitolojik bir şeyler oluyor, Hera, Venüs ve Athena, Paris'in elindeki altın elmayı alabilmek için çocuğun aklını çelmeye çalışıyorlar. Kazanan Afrodit oluyor.
Pagan inanışların Katoliklere yansımasıyla ilgili ilginç bilgiler de mevcut. Bilindiği üzere ökseotu, Walpurgisnacht gibi olaylar, yok edilemeyecekleri ortaya çıkınca bir şekilde kullanılıyor. Mesela Efes'te on yıl boyunca sönmemesi sağlanacak ateş için rahibelerin evlenmemesi gerekiyormuş, inanç bu. Sonra Katolik rahibelerde de durum bu. Ya. İşte etme bulma dünyası.
Knidos, Halikarnas gibi yerleşmelerin anlatımında Balıkçı'nın hikâyelerinin izine rahatlıkla rastlanabilir. Kendisi diyor şuraya şuraya gittim de çok etkilendim, böyle süperdi, şöyle harikuladeydi diye. Sonra hikâye olarak yazmış.
Yine bir yarıcı bölüm, Bodrum Kalesi'yle ilgili. Halikarnas mozolesi bulunuyor, ardından olay şu: "Alman mühendis Şlegelholt mozoleyi nasıl parçaladığını şöyle anlatıyor:
'Mermer anıtı gördük, yıktık, kırdık, parçalarıyla kireç yaktık.'
Eh maşallah! Yabani herife." (s. 86)
Derya bu kitap, Balıkçı'nın tatlı ihtiyar üslubuyla Anadolu'yu keşfe çıkacaksınız. On numara.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir