Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Veganlığa genel bir bakış
Veganlık sağlığa uygun faydalı ve sürdürülebilir bir beslenme biçimi midir? Yoksa sadece etik bir tercih midir? Biyokimya ve beslenme bilimi uzmanı Prof. Dr. Claus Leitzmann'ın bu kitabında bu soruların cevabını bulabileceksiniz. Aslında kitapta, veganlığın etik ve felsefik boyutları, tarihsel kökleri, veganlığın bedensel sağlık üzerindeki etkilerinden bahsedilmiş ve bu noktada da veganlığın beslenme fizyolojisi açısından değerlendirilmesi yapılmış.
Kitabın başlığındaki Veganlık Temelleri, Faydaları ve Riskleri ifadesinde ağırlıklı olarak B12 vitamini eksikliği ve bu durumun da dışarıdan alınacak takviyelerle giderilebileceği belirtilmiş. Diğer vitaminler, mineraller ve besin maddeleri, işlevleri üzerinde durulmuş, tablolarla gösterilmiş. Farklı yaşam dönemlerini ilgilendiren vegan beslenme biçimlerine yer verilmiş.
Şunu söyleyebilirim ki kitapta, veganlığa dair daha çok temel bilgiler üzerinden gidilmiş. Bir omnivor olarak veganlık hakkında genel bir bilgi edinme adına kitabın ilgi duyanlarca okunabileceğini düşünüyorum. Çünkü bilmek saygıyı doğurur.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dirilerin Dünyasıyla Bağı Olmayan Canlı Cenazeler.
Sadık Hidayet'in okuyucuları hayal ve yaşam dünyası arasında(araf) bıraktığı bir kitap. Kitabın başından sonuna kadar -tam da yazarın istediği gibi- gerçek yaşam ile hayal dünyası arasında gidip geliyorsunuz. Hatta gerçek olan-olduğu varsayılan şeyin bile hayal olabileceğinden kuşku duymaya başlıyorsunuz. Kitapta gerçek bir dünyanın olduğunu var sayarsak ve de bunun üzerine yorum yaparsak eğer, bu şu olabilir: Kitap kahramanının kendi üzerine çöken ağırlık için sık sık hayallere dalması ve düşüncelere kapılmasıdır. Ya da acı eşiklerinden kurtulmak için sık sık çocukluğuna doğru yola çıkmasıdır. Kahramanımız bu şekilde kendini unutabiliyor, acılarından kurtulabiliyor. Ancak şöyle bir durum var ki: kahramanın ya da insanların sürekli hayallere kapılması kitap kahramanını- insanları diriler dünyasıyla bağı olmayan canlı bir cenazeye döndürmüş olabilir. Buradaki cenaze durumu ise salt mecazi anlamda değil gerçekten de bir cenaze durumu olabilir. İnsanların sanrı derecesine varan ve sürekli düşünce ve hayallere kapılması kendisini belli bir zaman sonra cenazeye dönüştürmüş olabilir.

Kuruntular, sanrılar, hayaller... gerçek yaşamımızla iç içe geçmiş olabilir. İkincil dünyadaki motifleri gerçek yaşamımıza aktarmış olabiliriz. Peki, hayal eden insanlar sadece güzel şeyleri mi düşünür; ya hayallerimiz birer kötülükten ibaretse...

İnsanoğlu doğuştan bazı sorulara cevap vermek için didinip durmuştur. İnsanlar çoğu şeyi adlandırmak, anlamlandırmak ve cevaplamak ister. Bir kitap her insana cevap vermek zorunda mıdır? İnsanları kesinliğe götürmek zorunda mıdır? İnsanlara güzel olan şeyi sunmak zorunda mıdır?... Bu kitap size kalın puntolarla yazılmış cevaplar sunmak zorunda mıdır? Ya da şöyle düşünelim: peki ya bir kitap sizi karışıklığın tam da ortasına bırakıp, ardına bakmadan çekip giderse ve kafanızda onlarca soru işareti bırakırsa...
Yanıtla
10
0
Destekliyorum  1
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Moğollar- Cengiz Han'dan Günümüze
Dünyanın yaşadığı büyük felaketler geçmişten günümüze sıralanacak olursa; onların içinde bir kavmin ismi ayrıca zikredilir. Zira herhangi bir doğal afet kadar Moğolların yıkıcı bir etki yaptıkları sıkça tekrarlanır. Ama Moğolları tahrip gücü yüksek bir bomba misali tanımak pek de geçer akçe sayılmaz. Zira tarihi bir kavim değerlendirilecekse; objektif ve genel bir bakış açısıyla ele alınması gerekliliği şarttır. Karenina Kollmar-Paulenz Moğollar isimli eseriyle tam da bahsedildiği gibi tarafsız bir şekilde bir kavim hakkında tarihi görünümün geçmişten günümüze tamamını verir.
Paulenz Tibet ve Moğolistan bölgesine yoğunlaşmak üzere, Asya’nın dini ve kültürel yapısıyla ilgili çalışmalarıyla tanınan bir akademisyendir. Halen Bern Üniversitesi Dini Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Paulenz, Moğolistan, Nepal, Hindistan gibi Asya’nın birçok bölgesinde saha araştırmaları yapmıştır. Onun Asya tarihi ve kültürüne olan derin vukufiyeti Moğollar konusunda kalem oynatmasına sebep olmuştur. Paulenz eseriyle Moğolların daha iyi tanınmasını sağlamak ve alanda yapılacak olan yeni çalışmaların önünü açmayı amaç edinmiştir(s.9).
Paulenz ilk satırdan son satıra kadar engin bilgi birikimini satırlara yansıtmasını bilmiştir. Asya gibi zengin kültür yapısının çeşitlilik gösterir şekilde yayıldığı bir kıtada bilgiye hâkim olmak başlı başına meziyettir. Birden fazla din, dil ve kültür konusunda malumata sahip olma hırsı büyük oryantalistleri bilim dünyasına kazandırmıştır. Paulenz’de geçmişin büyük oryantalistlerinin izinden giderek, Moğolları merkeze aldığı bu anlatısında -her ne kadar kısıtlı bir anlatım alanına sahip olsa da-sadece Moğollarla kalmayıp, onların çevresinde şekillenen dünyayı da ziyadesiyle anlatarak bilimsel manada konunun altından kalkmıştır.
Yazarın bilgi birikiminin satırlara yansıyan en göz çarpıcı öğesi dile hâkimiyeti konusunda ortaya çıkmaktadır. Moğol kültürüne dair tespitler esnasında satır aralarında geçen Moğolca kelimeler bazen etimolojik çözümlemelerle okurun karşısına çıkar. Moğollara ait kültürel unsurlar sadece dil izahıyla değil; tüm kapsamıyla ele alınır. Bozkır kültürünün ana esasları kendisini gösterirken, bilenler için Türk kültür sahasının benzer özellikleri dikkat çeker. Yazar direk söylememiş olsa da Moğol Türk kültürel ayniliği ülkemiz okuru için bazen belirginleşir.
Eserin ülkemizde yayımlanan Moğollarla ilgili diğer kitaplardan doğal olarak farklı olduğu aşikârdır. Zira ülkemizde yazılan her kitap hele şayet Türk yazar tarafından ele alınmışsa; Moğolların Türklüğü konusunu dile getirir. Fakat bu eserde yabancı menşeyi nedeniyle bu tartışmalara hiç rastlanmaz. Hatta Moğollara ilişkin çevresel faktörler zikredilirken, özellikle Türklerin anlatısı azımsanacak boyuttadır. Misal Ayn-Calut’ta Moğolları yenen komutanın- Baybars’ın- ismi bile satırlarda görülmez. Yazarın bu tavrını normal kabul etmekle beraber, eserin teorik yönünün güçlü olduğunu da eklemek gerekir. Bazen satır aralarında yapılan can alıcı yorum ve tespitler öylesine iyi verilir ki sayfalar dolusu tartışma sadece bu satır üzerinden yürütülebilir.
Paulenz’in alanından kaynaklansa gerek; yoğun bir siyasi anlatı söz konusu değildir. Zaten kitabın çapı düşünüldüğünde böyle bir anlatıya yer vermek de pek mümkün olamaz. Dolayısıyla siyasi tarihe dair uzun anlatı yerini kültüre ait çözümlemelerle doldurur. Her ne kadar Moğolların ele alınmasında siyasi tarih anlatısında olduğu gibi kronolojik sıra uygulanmış olsa da; ekonomi, din, kültür, dil gibi ana başlıklardan çatallaşan özel konulara yer verilir. Misal “Hanımların On Yılı” isimli başlık altında ele alınan bilgiler Moğollar hakkında oluşan barbarlığı vurgulayan tarih algısı üzerinde -ezber bozacak şekilde- yıkıcı etki yaratır. Çünkü Türklerde olduğu gibi Moğollarda da kadına verilen önem tarihe genelleyici bakanları şaşırtır.
Yine Moğolların tahrip edici etkisine nazaran onların kültürel ve ticari olarak sağladıkları istikrara kitapta yer verilir (Pax Mogolica). Zira büyük bir coğrafyaya hükmeden Moğollar ticarete önem vererek kültürel transferin önünü açar. Örnekler üzerinden bu konuya yapılan vurgular ve paralel şekilde ortaya çıkan anlatı şüphesiz okuru ikna edecek özelliktedir. Bunda yazarın çok yönlü bakış açısının önemli olduğunu vurgulamaya gerek yoktur.
Eserin iyi bir yazarın yönetimiyle güçlü bir kaynakçadan beslendiği göze çarpar. Öncelikli olarak dönemin birincil kaynakları bam teli diyebileceğimiz güçlü yönleriyle anlatılan mevzunun etrafına ustaca yerleştirilir. Bu kısa ve öz alıntıdan sonra yazarın güçlü yorumu en kısa ve öz haliyle zuhur eder. Yani okur önce delille ikna edilir, sonra yorumla istenilen yere çekilir. Yazar günümüz kaynaklarına da yeterince hâkimdir. Bu hâkimiyetini sentez şeklinde oluşturduğu Moğollar anlatısıyla kanıtlar.
Kitabın sonuna okuma tavsiyeleri yazar tarafından eklenmiştir. Fakat bu kaynakların büyük bir bölümünün Türkçeye çevrilmediği dikkat çeker. Yazarın bu yaklaşımının her kitapta görülmesi okur için beklenilen bir özelliktir. Zira ilgi uyandıran eserlere okurun yönlendirilmesi başlangıç okuması düzeyindeki bahsettiğimiz kitaptan sonrası için önemlidir. Zaten Moğolların yeterince tartışmalı bir tarih mevzusu olduğu dikkate alınırsa yazarın zihinleri berraklaştırma isteği daha iyi anlaşılır. Bu arada kaynak tavsiyesinin bir yerde kaynakça işlevi gördüğünü de belirtmek lazım. Bunun kitabın akademik anlayışına uygun bir görüntü olduğunu söylemek güç. Ama yazarın Moğolları tanıtmak amacı düşünüldüğünde; pek önemi olduğu savunulamaz. Eserdeki dizin kısmı da kitabın kavramsal gücüne pek uymaz. Fakat yine de yeterli olup olmadığı; eserin vermek istedikleri düşünüldüğünde kâfi gelir.
Son olarak eserin iyi bir başlangıç okuması olduğuna şüphe yoktur. Özellikle Moğolların 17. yüzyıldan sonraki dönemlerini hesaba katacak olursak, bu dönemi direk anlatan eserlerin dilimize sık çevrildiği söylenemez. Zira Moğol tarihinin ilk evrelerinden günümüze gelinceye kadar Türk tarihiyle olan ilgisi kademeli olarak azalır. Bu nedenle Moğol tarihinin son dönemleri Asya’nın Türk bölgesinden uzak bölgelerde zuhur ettiği için tarih anlatımızdan ziyade Asya tarihinin konusuna girer. Böylece Moğolların yakın çağ tarihine eserin mütevazı bir katkı sağladığı söylenebilir. Genel olarak bakıldığı zaman dahi Moğollar hakkındaki literatürün belirgin bir kazanımı vardır.
Yine kitapta yer alan bazı şaşırtıcı bilgilerin gün yüzüne çıktığını belirtmek gerekir. Örneğin Moğolların günümüzde Cengiz Han’ı demokrat bir devlet adamı şeklinde düşündüklerine dair anketi satırlar arasında görmek gayet ilginçtir (s.112). Aynı şekilde Moğolların tarihlerinin başlangıcı olarak Hun tarihini esas almaları ve kendilerini Hunların uzantısı olarak kabul etmeleri de dikkat çekicidir (s.113). Fakat bir gerçek var ki Moğollar, Türklerle ortak kültür havzasından doğup büyüdükleri ve lokomotif gücünün büyük kısmını Türklerden almaları nedeniyle Türk tarihi için önemlidirler. Bu tarihi ortaklığın adına, ülkemizde yeterince bilinmelerinin bir mahsuru yoktur. Eserin bu anlamda şüphesiz tarihi malumat birikimine katkı yapacağı aşikârdır.
Yanıtla
23
0
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hint Masallarında Kültürel Aktarım
Kitapta 27 adet Hint masalı var. Bunlardan bir çoğu bizim bildiğimiz ve kendi kültürümüze uyarladığımız masallar... Bir kültür alışverişi sonucu olarak bu masallar da kendi kültürlerine, inançlarına göre oluşturulmuş. Kast sistemi, Çok tanrılı inanç, özellikle de reenkarnasyon ögelerine masallar da sıkça tesadüf ediliyor. Bunlar masalların ana konusunda yer aldığı gibi, çözüm olarak başvurulan ögeler olarak da yer yer karşımıza çıkıyor. Bu motifler, karakterlerin ölüp bir hayvan veya başka bir varlık olarak dünyaya gelmesi, öldükten sonra tekrar dirilme, Tanrıların kusurlu olabilmesi şeklinde işlenmiş. Bunların dışında fabl masal türüne de fazla yer verilmiş. İnsanların vefasızlığı ve güvenilmez oluşu çok sık vurgulanmakta. Buna karşılık, hayvanların dostluğu, yardımsever ve vefalı oluşunun altı çiziliyor. Dili sade ve akıcı. Özellikle Leyla ile Mecnun masalında Fuzuli'ninkinden bambaşka bir hikaye ile karşılaşıyorsunuz. Mecnun olmuş bir Leyla hikayesi... Farklı yorumları merak edenlerin ilgisini çekebilecek bir derleme.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Edgar Allan Poe
Sayfa başına 1 dolar, 5 dolar kazanıyor Poe, bir öyküsüne en fazla 52 dolar veriyorlar. O kadar büyük bir para kazanınca yaptığı ilk iş daha büyük bir eve çıkmak, tüberküloza yakalanacak eşi için daha büyük yaşam alanları istiyor, kendi rahatlığı için de. Yoksullukla mücadelesi bitmiyor bir türlü, iş dünyasında dikiş tutturamaması yüzünden hep aynı basamakta kalmış gibi görünüyor. Editörlüğü başarılı, edebiyat dünyasında önemli biri ama alkol problemleri, çalkantılı duygusallığı bir işte uzun süre çalışmasını engelliyor, işler yoluna girer gibi olunca ekonomik krizler yüzünden hayallerini gerçekleştiremiyor bu kez, yapmak istediklerini yapamıyor. Üst sınıftan tanıdıklarını da küstürüyor ömrünün sonlarına doğru, birlikte iş yapabileceği adamlar yüz çeviriyorlar Poe’dan, geriye aşılamayacak bir yalnızlık ve en iyileri meydan okumalar sonucu yazılan şiirlerle öyküler kalıyor. Son yıllarında az sayıda öyküsü Fransızca ve Rusçaya çevriliyor, Baudelaire’in Poe’yu kendine çok yakın bulmasıyla Avrupa’da biraz tanınıyor Poe, öyküleri İngiltere’deki dergilerde de yayımlanıyor ama kötü ünü yüzünden ABD’de istediği kadar okur bulamıyor ne yazık ki. “Genel olarak bakıldığında, ölümünden sonra Poe’nun ünü iki farklı biçimde şekillendi: İngilizce konuşulan ülkelerdeki okurlar onun dehasını takdir etmekte tereddüt ederken Avrupalı okurlar hem yazarı hem de eserlerini içtenlikle kucakladı.” (s. 9) Ölümünden sonra Rufus Wilmot Griswold’un Poe hakkında yazdıkları çoğu okuru dehşete düşürmüş, “onurdan, ahlaktan ve her türlü insani vasıftan yoksun olan” Poe’nun “edebi vasi” olarak Griswold’u seçmesiyse tam anlamıyla bir liyakat örneği. Hayes’e göre Griswold yazar ve editör olarak isim yapmış önemli biri, iş biliyor, Poe’yla mazisi de var, bütün bunları düşünen Poe adını skandallara karıştırarak ölümünden sonra öykülerinin iyi satacağını düşünmüş. Danışıklı dövüş değil muhtemelen, Griswold yazdığı yazıyla okurların gözünde Poe’yu öykülerindeki garipliklerle aynı seviyeye çekmiş, böylece küçük bir mit yaratmış. Poe’nun öykülerini ve şiirlerini topladığı ciltlerin ilkine malum yazıyı da koyarak Poe’nun karakterine dair olumsuz fikirlerin iyice yayılmasına sebep olmuş, böylece yaşarken göremediği ilgiyi ölümünden sonra kazandırmış Poe’ya. Robert Louis Stevenson 1875 tarihli bir denemesinde muhtemelen Griswold’un yazdıklarından esinlenerek Poe’nun gerçek bir hikâye anlatıcısı içgüdüsüne sahip olduğunu, bunun yanında ne portresinde ne de karakterinde sevilecek bir yan bulabildiğini yazmış. Anglo-Amerikan okurlar ve yazarlar Poe’yu uzunca bir süre hak ettiği noktada görememişler, tartışmalar sürmüş. Avrupa’da durum farklı, Mallarmé 1889’da Poe’nun çok sayıda şiirini çevirip yayımlamış, böylece sembolist şiirin temellerinden biri ortaya çıkmış. Maupassant ve Verne için çok önemli bir esin kaynağı Poe, Baudelaire’in çevirisinden Rusçaya aktarılan şiirler Rahmaninov’da müziğe dönüşüyor, Gauguin’de çizgilere ve renkler Poe’nun izlerini taşıyor, Fellini’nin filmlerinde Poe’nun alaycılığı ve absürtlüğü ortaya çıkıyor, sanata dalga dalga yayılan Poe etkisi Walter Benjamin’in düşüncelerinde, Güney Amerikalı yazarların büyülü dünyalarında tekrar ortaya çıkıyor. Sonsuz bir kaynak gibi Poe, öykülerinde ve şiirlerinde o kadar çok konseptin ilk adımını atmış ki sanatçılar sonraki adımları getirmek istemiş.
Bölümlerden ilki “Yarışma”, 1833’te düzenlenen ve Poe’ya edebiyat çalışmaları için cesaret veren önemli bir dönemi anlatıyor. “Şişede Bulunan Not”la en iyi öykü dalında ödül kazanan Poe, şiirde de birincilik beklerken yarışmayı düzenleyen derginin editörünün birinciliği kazandığını görüyor. Paraya ihtiyacı var, ayrıca kendi şiiri birinci gelen şiirden daha iyi, o zaman neden yumruk yumruğa gelmesin ki? Editör Poe’ya vuruyor, Poe sendelese de düşmüyor ve tam birbirlerine gireceklerken etraftakiler ayırıyorlar. Mesele aslında daha derinlerde, Poe gazeteciliği, dergiciliği sahici bir meslek haline getirmeye çalışıyor, yirmi dört yaşına geldiği sıralarda geçimini edebiyattan sürdürmeye karar vermiş, bu yönde elinden geleni yapıyor, hatta işini o kadar ciddiye alıyor ki maddi getirisi iyi olmasına rağmen çalakalem yazması gereken yazıları, iş tekliflerini reddediyor. Hewitt nam editör amatörlüğün sürmesini istiyor, bu yüzden yarışmaya katılıp ödülü cebine indiriyor, sıkıntılı bir durum Poe için. Ekonomik durum yazarlığını da etkiliyor, edebiyat yarışmaları öykü dalındaki eserleri ödüllendirdiği için Poe kurmacaya yöneliyor, şiiri ikinci plana atıyor bu yüzden. O yıllarda West Point’ten yeni ayrılmış, halası Maria Clemm’in evinde hasta kardeşi Henry, ergenlik çağındaki kuzeni Virginia ve yatalak büyükanneleriyle birlikte yaşıyor. Bir süre sonra evlenecekler, Virginia on dört yaşındayken Poe’da yirmilerinin sonuna yaklaşmış olacak iyice, kalbini kuzenine kaptıracak ama sadece kuzenini görmeyecek gözü, takdir edilme arzusu ve gemleyemediği aşkları pek çok yazarla ilişkiye girmesine yol açacak. Diğer yandan öykü yazmayı sürdürecek, katıldığı yarışmalarda birincilik kazanan eserleri ölçüsüzce eleştirecek, Amerika’ya özgü konuların öykülerin esas meseleleri olmasını isteyenleri iğneleyecek. Poe’ya göre böyle kısıtlamalar tamamen geri kafalılıktı, yazar istediği temayı ve mekânı kullanmakta özgürdü, “eğlendirerek öğretme” eğilimi saçmalıktan başka bir şey değildi. Yeni bir estetik yarattı Poe, modern kurmacanın temellerini attı, gotik ögelerin klişeleriyle dalga geçen öyküler yazmasının yanında gotiği kendince yeniden yorumlayarak korkuya yeni biçimler kazandırdı. Sıkça şahit olduğu ölümler ve doğa gezileri hayal gücünü çocukluktan itibaren etkilemeye başlamıştı, çocukluğunda okumaya başladığı kitapların yanında annesinin ve kardeşinin ölümleri de yaşamını değiştiren olayların başında geliyor. Alkol eşiği çok düşük olduğu için bir kadeh şaraptan sonra kaotik bir ruh haline bürünmesi sosyal ilişkilerini etkiliyor, insanların tepkisini çekiyordu bir yandan da, ilk aşkı sayılabilecek Mary’yle evlilik planları kurarken Mary’nin babası yüzünden ayrılmaları biraz da bu alkol probleminden kaynaklanıyor, bir de Poe’nun değişken mizacının verdiği güvensizlikten. Bir gün Mary’nin piyanoda çaldığı bir şarkı yüzünden nota sayfalarını hışımla yere atıyor Poe, o şarkı aslında ikisinin şarkısı ama Mary bir başkası için de çalmış, Poe sinirlenmiş buna. Editörlerle, patronlarla ettiği kavgalarda bu parlamaların izlerini görebiliyoruz, Hayes mektuplardan ve anılardan yola çıkarak birkaç kavganın detaylarını vermiş, oldukça ilgi çekici olaylar var. Yine son yıllarında genç bir yazarla yumruk yumruğa gelmesi kendine güvendiğini de gösteriyor, askeri okul dönemlerinde ve öncesinde iyi bir atletmiş Poe, boks antrenmanları yapmış ve nişancılığını geliştirmiş. Philadelphia’da yaşadığı dönemde komşusunun oğlunu yanına alıp ava çıkarmış, civardaki bir gölde tekneyle açılıp kuş vururmuş, oğlan da çenesine kadar gelen suda kuşları toplayıp koca bir poşete tıkarmış, genelde ağzına kadar dolu bir poşetle dönerlermiş eve. Poe’nun yaşamına dair böyle pek çok bilgi var kitapta, annesiyle babasının durumları, yaşamının en bilinen yönleri üzerinde durmadan geçiyorum, Hayes de pek durmamış, Poe’nun edebiyat çalışmalarına ve yayın dünyasıyla ilişkilerine odaklanmış daha çok. Bu benim okuduğum üçüncü Poe biyografisi sanırım, aralarında en iyisi bu. Dedikodulara sırtını yaslamıyor Hayes, Poe’nun yaşamını ajite etmiyor da, tanıklıklar ve belgeler üzerinden yazarın mücadelesini anlatıyor. Poe’nun yaşamının belirli noktaları karanlık, Hayes boşlukları doldurmaya da çalışmıyor. İyi bir çalışma yani bu.
İddialar Poe’nun yaşamını belirlemiş gibi gözüküyor, Baltimore’daki barlarda takılanlar şairi iyi bildiklerinden hemen doğaçlama bir şiir isterlermiş “Ozan”dan, Poe da muhtemelen bir kadeh içki karşılığında istekleri yerine getirirmiş. Bu şekilde yazdığı çoğu şiir bilinen şiirleri kadar değerliymiş ama öylece unutulmuşlar ne yazık ki, belki parıltılarını toplayıp yazdığı, yayımladığı şiirlere katmıştır Poe, kim bilir? Nesnelerin tarihlerini önemsemesi, ölüm olgusuna takıklığı gibi pek çok şeyden beslenmiş, dönemin bilimsel gelişmelerini takip edermiş üstelik, bilimkurguya kapı aralayan öyküleri Borges’e göre türün ilk örneklerini oluşturmuş. Üvey babasıyla ilişkisi biraz daha sıkı olsaymış üniversiteyi de bitirirmiş Poe, yardım alabilirmiş en azından ama oğlunun bağımlılıklarından yaka silken baba pek uğraşmamış, Poe’yu yaşamın ortasında bırakıvermiş öylece. Gerisi bitmeyen bir mücadele, dünya edebiyatını kökten etkileyen öyküler, şiirler, bir dünya metin.
Çok başarılı, doyurucu bir inceleme, ilgilisi hemen edinsin.
Yanıtla
3
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Michel Foucault
Michel Foucault (1926-1984),58 yıl yaşamış bir Fransız düşünürü. Bu kitap, yazarın bizzat kendisinin kaleme aldığı bir anı ve özyaşamöyküsü (Otobiyografi) değil. David Macey adındaki bir akademisyen ve çevirmenin farklı kaynaklardan edindiği bilgileri
harmanlayıp düşünürün; doğumu, gençliği, yaşadığı zorlukları, eğitimi, politik tercihleri, çalışma hayatı, düşünce dünyası ve yazdığı kitapların geçmişi, hastalık ve ölüm yıllarını aktarmış bize.
Felsefe ve psikoloji eğitimi aldığından; yaşamı, akademik kariyeri ve düşünce ürünleri bu alanda şekillendi. Bu kitapta; kitaplarından alıntılar, temel fikir ve teorileri olmamakla birlikte, düşünce ve çalışma dünyasının arka planına ışık tutulmaktadır. Okuru, düşünürün kitaplarını okumaya yönlendirmektedir.
İsveç, Almanya, Tunus, Japonya’da akademik çalışmalar yapmış ve Psikiyatri kliniğinde görev yapmıştır. Bu süreçlerdeki deneyimleri, ona çok ilgi duyulan eserler kazandırmıştır.
Türkçeye de çevrilen kitaplarından en çok ilgi görenler; Deliliğin Tarihi, Kelimeler ve Şeyler, Bilginin Arkeolojisi, Hapishanenin Doğuşu, Cinselliğin Tarihi, Bu Bir Pipo Değildir, Akıl Hastalığı başta olmak üzere elli civarında eseri vardır.
Akademisyenliğinin yanında; Fransız düşünür, sosyal teorisyen, tarihçi, edebiyat eleştirmeni, antropolog ve toplumbilimci olarak da bilinen çok yönlü bir kişilik.
Tüm bu özel yaşamı, düşünce eserleri, akademik çalışmaları hakkında, bu kitapta detaylar ve ipuçları var. Felsefe ve psikoloji alanındaki eserlerinden önce bu kitabı okumanız, yazarı daha yakından tanıma şansı verecektir.
Ben henüz diğer kitaplarını okumadım. Yazarla, kimliğini daha önce duysam da yeni tanıştım sayılır. Sosyal medyadan irtibatım olan ve yazarın kitaplarını okuyan bir arkadaşıma sordum: “Michel Foucault’un biyografisini okuyorum. Siz daha önce eserlerini okudunuz. Düşünürü üç cümle ile tanımlamak isteseniz, neler söylerdiniz?”
Tebessüm ederek cevap olarak şu açıklamayı göndermişti:
“Foucoult’u birkaç cümle ile anlatmak çok zor. Bir Fransız düşünür ve teorisyen olarak, çağının çok çok ilerisinde düşünen, özellikle de iktidar/özne, otorite/toplum ilişkilerine dair çok önemli ve aydınlatıcı çıkarımlarda bulunan ve tüm bunlara karşı direniş tavrı sergileyen, düşünür olmanın da ötesinde, düşündüklerini pratikte eyleme de aktararak, bende derin tesir bırakıp kabul gören filozoftur”
Diğer kitaplarını okumasam da okuyandan kısa bilgi almak ve yazımıza eklemek, düşünürü daha iyi tanımaya katkı sağlamıştır umarım. İyi okumalar.
Yanıtla
5
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ali ve Nino: Bir Aşkın Ötesi…
Ali ve Nino, öncelikle saf bir aşkın romanı olarak öne çıksa da ardında yaşandığı dönemin tarihsel, toplumsal örgüsünü ve psikolojisini de yansıtan detaycı bir roman. Romanın, Azerbaycan topraklarında geçmesi ayrıca bizim için önemli. Günümüzde yaşanan ve Ermenistan tarafından 1993 yılında işgal edilen Dağlık Karabağ’da halen süren Azerbaycan’ın haklı savaşının yıllar önceki ipuçlarını ve bölge haritasını önünüze koyduğunuzda hiçte yabancısı olmadığınız bir coğrafyayı, şehir adlarını bir kez daha göreceksiniz.1937 yılında yayınlanmış ve birçok dile çevrilmiş bir roman. 2016 yılında İngiliz yönetmen Asif Kapadia tarafından beyzaperdeye aktarılmış Ali ve Nino.
Romanın anlatım tekniği, üslubu ve akıcılığı, tarihsellik ve mekan tasvirleri, romandaki karakterler okuyucuyu olaylardan koparmadan sonuca kadar sürüklediğini söyleyebilirim. Kahramanımız Ali Han Şirvanşir Azerbaycan’ın köklü ve kahramanlar çıkaran ailelerinden birinin oğludur. Roman, kahramanımızın etrafında şekillenir. Yaşananlar, anılar, mekanlar, dini ve kültürel terminoloji O’nun ve zaman zamanda ikinci kişiler dilinden anlatılır. Romanın merkezindedir. İkinci önemli kişilik Ali Han Şirvanşir’in gönlünü kaptırdığı Gürcü güzel Nino Kipiani. Nino Kipiani ise bir Gürcü Prensin kızı.
Romanı okurken romandaki ana kahramanın yerini aldığınızı hissetmek farklı bir duygu. Ali ve Nino size bunu yaşatıyor. Bir diğer gerçeklik, coğrafyasından kaynaklanan farklı milletlerin ve bağlı oldukları dinlerin bir arada yaşaması ve Çarlık Rusyası’nın egemenliğinde olması. Farklı kültürlerin birbirlerini tanıması. Roman size bu ayrıntıları vererek geniş bir havuz oluşturuyor. Ali Han Asya’yı yani Doğu’yu, Nino Batı’yı yani Avrupa’yı temsil etmektedir. Ancak bu durum Ali Han’ın içsel sorgulamalar yapmasını engellemez. Babasının yaptığı öğütleri (sf.26) dinler, bu öğütlere uyacağına söz verir, artık büyümüştür.
“Bir banka oturdum. Güneş; karmakarışık, gri ve dört köşeli evlerin arasından parlıyordu. Arkamdaki ağacın gölgesi uzadıkça uzuyordu. Bir kadın mavi çizgili çarşafı ve ayaklarında takırdayan terlikleriyle geçip gitti. (…) Hayır, Nino’yu çarşafa sokmayacaktım! Yoksa ileride fikrim değişir miydi? Bilemiyordum. Birden karşımda, batan güneşin ışığında parlayan Nino’nun yüzü belirdi. Oh, o güzel Gürcü ismini taşıyan Nino Kipiani! Saygın ve bir Avrupalı gibi yaşayan ailesi! Bana ne oluyordu böyle?” (Sf.27)
Ali ile Nino’nun evliliğine giden süreçte yaşadıkları maceraları ve coğrafi bölgede ait oldukları ve ailelerin büyüklüğü nedeniyle çok sayıda şehrin gezildiğini ve kalındığını anlatan bölümler romana okuyucuyu bağladığını söyleyebilirim. Gürcistan Tiflis, İran Tahran, Karabağ’da Şuşa, Gence, Dağıstan Mahaçkale gibi.
Romanda 1905 yılından 1920 yılına kadar olan tarih diliminde birçok siyasi, tarihi ve yönetimsel değişim yaşandığını görebiliyoruz. İlk olarak Çarlık Rusya’sının işgali ve asimile politikaları; ardından Ekim devrimiyle Bolşevik işgali ve Osmanlı Kafkas İslam Ordusunun Bakü’ye girişiyle kısa süreliğine de olsa Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu. Mondoros Mütarekesi ile Osmanlı Ordusu’nun geri çekilmesi yerini İngiliz kuvvetlerine bırakışı. İngilizlerin çekilmesiyle Bolşevik güçleriyle Azerbaycan Ordusunun mücadelesi. Bolşeviklerin tekrar Azerbaycan’ı işgali.
“Ben artık yaşlı bir insanım, Ali Han,” dedi. “(…) Sen ise gençsin, cesursun! Azerbaycan’ın sana ihtiyacı var.” (sf.231)
Ali Han bu gelişmeler karşısında eşi Nino’yu ve kızını Tiflis’e gönderir. Ardından Bolşeviklerle olan savaşta Gence Köprüsü’nde şehit düşmesiyle roman sona erer.
Romanın son sayfalarında Almanca’dan Türkçe’ye çeviren Dr.Orhan Aras’ın Romanın yazarı Kurban Said ve romanın yazılış ve yayınlanış serüveni üzerine emek verilmiş bir değerlendirmesi yer almakta.
Özetle, bu romanı okumanızı ısrarla öneririm...
Yanıtla
11
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanlığın sorunu: Hukukun üstünlüğü/hukuk devleti ve iktidarın sınırlandırılması
Hukukun üstünlüğü/hukuk devleti ideali yüzyıllardır insanlığın hedefi olmuştur. Olan ile olması gereken arasındaki farkın giderilmesi bununla giderilmeye çalışılmıştır. Hukukun üstünlüğü/hukuk devleti kavramı modern anlamda 19. yüzyılda ortaya çıksa da kökü Antik Yunan’a kadar uzanmaktadır. Konuyla ilgili kitapların önemli bir kısmı teorik açıdan çetrefilli ve anlaşılması zor bir çerçeve çizdiğinden bunlar genel okuyucu kitlesi tarafından kolayca anlaşılamamaktadır. Kitabın girişinde de belirtildiği üzere bu durumun farkında olan yazar genel okuyucu kitlesine hitap ederek siyaset ve hukuk teorisine dair bir dizi zorlu mesele içeren hukukun üstünlüğü/hukuk devleti kavramını ele almıştır. Bu açıdan eser ele alındığında amacına uygun olarak kaleme alınmış ve konu son derece anlaşılır bir şekilde ifade edilmiştir. Bu minvalde eserin tercümesinin de anlaşılır ve sade olduğunun altını çizmek gerekir.
Özellikle son on ila on beş yıl içerisinde bir kısmı ekonomik krizlerden kaynaklanan sorunlardan dolayı Batılı ülkelerin önemli bir kısmı da dâhil olmak üzere hukukun üstünlüğü/hukuk devleti ilkesinden taviz verme yoluna gitmekte ve akılla, hukukla değil demagojiyle ülkelerini yöneten liderlerin sayısının hızla artmakta olduğu gözlemlenmektedir. Bu bağlamda korona virüs tedbirlerinin de güç devşirme aracına dönüştüğünü düşündüğümüzde konunun arz ettiği önem daha iyi anlaşılır. Günümüz ülkelerinin hukukun üstünlüğü/hukuk devleti bağlamında karşı karşıya kaldığı sorunlar kitabın önemini ortaya koymaktadır. Yazarın Türkçe basım için Şubat 2020’de yazdığı önsözde de dünyanın dört bir yanında birçok ülkede hukukun üstünlüğünün kuşatma altında olmasının eserin değerini arttırdığına değinmesi de bu bağlamda son derece anlamlı ve değerlidir.
Kitapta hukukun üstünlüğü/hukuk devletinin Antik Yunan’dan başlayarak günümüze kadar geçirdiği değişimler, hukuk ve siyaset felsefesi bakımından konuyla ilgili eleştirel bakış açılarına da yer verilerek ele alınmıştır. Ayrıca konunun uluslararası boyutuna da yer verilerek daha geniş bir bakış açısı ortaya konulmuştur. Son yıllarda dünyanın hukukun üstünlüğü/hukuk devletinin aşınması bağlamında karşılaştığı duruma kitapta değinilmemesi bir eksiklik gibi görünse de kitabın İngilizce aslının 2004’te yayınlandığını dikkate aldığımızda bu durumdan yazarı sorumlu tutamayız.
Hukukun üstünlüğü ile hukuk devleti kavramları farklı felsefi temellere işaret etse de genellikle birbirinin yerine geçen kavramlar olarak kullanılmaktadır. Anglosakson bir kültürden gelen yazarın eserinin tercümesinde “hukukun üstünlüğü” tabirinin kullanılması son derece makul olsa da genel okuyucular bakımından konu hakkında kısa bir açıklama ile iki kavramdan hukukun üstünlüğünün tercih edilme nedeni hakkında bilgilendirme yapılması faydalı olacaktı.
Kitabın tercümesi anlaşılır ve sade olmakla birlikte bazı eksikliklerden azade değildir. Metin içerisinde geçen eser isimleri ve Latince ifadelerin sadece aslına yer verilerek tercümesine yer verilmemesi uygun olmamıştır. (s. 9, 77, 126, 154, 158) Ayrıca dipnotlarda yer alan eser isimlerinin tercümesine de parantez içerisinde yer verilmesi faydalı olacaktır. Az sayıdaki bazı terimlerin kullanılmasında Türkçede kullanımda olanların tercih edilmesi daha doğru olacaktır. (“dağıtımcı adalet” yerine “dağıtıcı adalet” vb.) Bazı hâllerde yabancı kelimenin tam karşılığı Türkçede olmadığından kelimenin orjinali de yer verilerek kelimenin ne anlama geldiğinin izah edilmesi gerekir. Yabancı sözcüğün Türkçe cümle içerisinde adeta çıplak bırakılması amaca hizmet etmemektedir. Örnek “oksimoron” (s. 154).
Kitapta önemli ölçüde yazım kurallarına riayet edilmiştir. Az sayıda gözden kaçan hususların da sonraki baskılarda düzeltilmesi faydalı olacaktır. Türkçede ve TDK Türkçe Sözlüğü’nde yer almayan “içerim” (s. 22, vb.) kelimesinin kullanılması isabetli olmamıştır. Bunun yerine “içerik” veya “muhteva” kelimesinden biri tercih edilebilirdi. “imanı serimlemek” (s. 44) tabirinin de ne anlama geldiği anlaşılamamaktadır.
Tercümanın kaynakçada yer alan eserlerden Türkçeye tercüme edilenlerin bilgisine yer vermesi son derece isabetli ve konu hakkında bilgilerini derinleştirmek isteyenler bakımından faydalı bir hizmet olmuştur. Tabii bunu yaparken kitapların tespit edilmesi makalelere nispeten daha kolaydır. Bu nedenle olmalı ki konuyla ilgili üç önemli makalenin Türkçe tercümelerinin bilgisine yer verilmemiştir. "Hukuk Devleti Hukuki Bir İlke Siyasi Bir İdeal" adlı eserde (Editörler: Ali Rıza Çoban, Bilal Canatan, Adnan Küçük, Adres Yayınları, 2008, Ankara) yer alan Joseph Raz’ın “Hukuk Devleti ve Erdemi”; Michel Rosenfeld’ın “Hukuk Devleti ve Anayasal Demokrasinin Meşruiyeti” ve Christine Sypnowich’in “Ütopya ve Hukuk Devleti” adlı makalelerinin künye bilgisine sonraki baskıda yer verilmesi okuyucular bakımından faydalı ve yol gösterici olacaktır.
Küçük eksikliklerine rağmen eser, özellikle hukukun üstünlüğü/hukuk devletinin karşılaştığı sorunların anlaşılması ve doğru bir değerlendirmede bulunulması bakımından önem arz etmektedir. Kitap zaten genel okuyucu kitlesine yönelik hazırlandığından sade ve anlaşılır bir anlatıma sahiptir. Geçmişten günümüze yönetimin nasıl olması ve iktidarın sınırlandırılması, daha iyi bir yönetimin ortaya konulması bağlamında insanlığın bu zamana kadar bulduğu en iyi yöntemlerden biri olan hukukun üstünlüğü/hukuk devletinin anlaşılması bakımından son derece faydalı bir eserdir.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hukukun Üstünlüğü & Tarih, Siyaset ve Teori

Hukuk felsefesi ve hukukun üstünlüğü konusunda farklı kitap ve makaleler okudum. Bu kitabın, konunun tarihsel sürecini de dikkate alarak, bütüncül ve akıcı bir anlatım içerdiğini belirtmeliyim. Yazar bir hukuk profesörü. Hukuk bilincini tarih, siyaset ve teorik anlatımlarla aktarmış eserine.
Hukuk felsefesi, elbette ki hukukun kendisi değildir. Fakat felsefeden, bilimden, mantıksal bir kurgudan kopmuş bir hukuk, adalet doğuramaz.
Kitapta doyurucu, sade ve hukuk birikimine katkı sağlayacak detaylı anlatımlar var. Ben ise yazımda, diğer kitaplardan kavradığım mantığı da ekleyecek, hukuk ve üstünlüğünden ne anladığımı/beklediğimi, kendi lisanımca anlatmaya çalışayım. Tanımlamayı ve anlatımı önemseyenler, zaten merak edip, kitabı okumak isteyeceklerdir.
İnanç, ideoloji, ekonomik vaat ambalajıyla sunulan hiçbir hukuk kuralı; evrensellik, genellik, adillik, eşitlik, doğallık, pozitiflik, kabul edilebilirlik değerleri içermez.
Hukukun üstünlüğünün ve bağlayıcılığının olmaması; adalet arayışı, yargı bağımsızlığı, demokrasi, adil yargılanma, bireysel hak ve özgürlüklerin de olmadığının işaretini verir.
Hukukun üstünlüğünün olmaması; dinde, siyasette, sivil yaşamda, kayıt dışı ekonomide “baronlaşmayı” tetikler. Hukukun üstünlüğünün olmadığı toplumlarda, keyfilik, otoriterlik ve şahsilik hükümran olur.
Politikacının buyruğu, eşittir hukuk diyemeyiz. Hukuk insanlığın ortak bilinci, birikimi ve mirasıyla şekillenir, gelişir, yönetimin yetki ve eylemlerinin sınırını belirler.
Mantık, bilim, etikle barışık olmayan bir yasa; hukukun üstünlüğüne hizmet edemez. Yasalar; açık, genel, eşit, kesin, denetlenebilir ve anayasaya uygun değilse, hukukun üstünlüğü tesis edilemez.
Hukukun üstünlüğü genel ilkesi; hukuk felsefesinden, toplumların ortak birikim mirası, evrensel ilkelerden, insan hak ve özgürlüklerinden, toplumsal ortak faydadan, bilimsel mantıktan, hukuki realizmden, yargı etiğinden beslenir.
Hukuk eğer; sadece siyasal iktidarın gücüne hizmet ediyor, her icraat, yetki ve tasarrufuna yasal dayanak üretiyor ve gücünü sınırlandırmıyorsa; bireysel hak, özerklik ve hürriyetler karşısında, hukukun üstünlüğünden bahsedilemez.
Yürütme organı eğer, evrensel ilkelere göre yürürlüğe girmiş anayasa, yasa ve yargı organlarını icraatlarını engelleyen “ayak bağı” olarak görmeye başlamışsa, üstünlerin hukuku, keyfi uygulamalara başlamış demektir.
Hukukun üstünlüğü tüm teori, ilke, yasa, karar ve icraatlara etik nitelik ve meşruiyet kazandırır.
Bu tür kitapları neden okumalıyız, bize nasıl bir katkı sağlayacak?
Görev ve sorumluluk bilinciyle, hak arama, savunma kültürü ve özgüvenimiz artmış olacak. Olay ve kavramlara bilimsel, sistematik ve metodolojik bir açıklama/tanımlama ile yaklaştığımızda kavgaya açık bir kapı bırakmayız. Öneri, tespit ve teorilerimizin zayıf ve kuvvetli yönlerini biliriz. Karşı tez sunulduğunda da bakış açımızı değiştirme, geri adım atma, eleştirilerle ufkumuzu daha da geliştirme onur, erdem ve nezaketini yakalamış oluruz. Bilimsel ortak hafızaya ve mirasa içerik katkısı sağlamış oluruz. Kitabı bu bağlamda okuyup gözlemlediğimizde, “hukukun üstünlüğü” gibi tüm insanlığı ilgilendiren evrensel bir ilkenin geçmişi, geleceği, güncel durumu hakkında kapsamlı bir bilgi edinmiş oluruz.
Demokrasi, erkler ayrılığı işliyorsa anlamlıdır. Demokrasi, çoğulculuk, hukuk güvenliği, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı hissediliyorsa vardır. “Hele yargı organlarına politik yandaşlarımızı iyice yerleştirelim, ilerde daha bağımsız bir yargıya kavuşabiliriz” gibi sinsice bir yaklaşım zihniyeti; değerlerin ve ilkelerin itibarsızlaştırılması ve altının oyulmasından başka bir anlam ifade etmez.
Bu nedenledir ki, evrensel anlamda ve yerel uygulamada, hukukun üstünlüğü, yedeksiz, alternatifsiz, vazgeçilemez bir değerdir. Hukukun üstünlüğünü savunup koruyamazsak, hukuk da bizleri koruyamayacaktır.
Bir toplumda hâkim teminatı, hukuk güvenliği, yargı bağımsızlığı, erkler ayrılığı gibi temel değerleri oturtamazsanız, “hukukun üstünlüğü” de küser, çeker gider. Adalet; teorik, bilimsel, akademik ve siyasal söylemlere dayanak olmakla birlikte, hak eksenli bir yargı modeliyle dağıtılamıyorsa, hukukun üstünlüğünden söz edilemez.
Hukukun üstünlüğü; yargıda görev alanların, imtiyazlı, üstün, denetlenemez, sorgulanamaz anlamına gelmez. Hukukun üstünlüğü, saygınlığı ve bağlayıcılığının geçerli/inandırıcı/kalıcı olabilmesi için, zincirleme olarak bazı yasa, ilke, norm ve kuralların aynı anda, o toplumda aktif olarak geçerli olması gerekir. Bunlar: tam bağımsız, demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti, açıklık, şeffaflık, insan haklarına saygılı, ehliyetli, liyakatli, yargı denetimine açık bir siyasi yönetim anlayışı, erkler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, temsilde adalet, hak ve özgürlük eksenli bir anayasa ve bunların türevleri, tüm yurttaşların özümseyip kabul ettiği, alternatifi ve yedeği olmayan değerler olarak, yaşamımızda yer almalıdır. Birbirine bağlı dişlilerden bir tanesinin çalışmaması, makinenin üretimini aksattığı gibi, saydığımız değerlerden birinin ihmal/ihlal edilmesi, hukukun üstünlüğünü devre dışı bırakabilir. Siyasi söylem ve vaatlerle gelişebilecek bir değer değildir hukukun üstünlüğü. Bilgi, deneyim, birikim, irade, mantık, istek ve toplumsal bir vicdanın oluştuğu bir ortamda yeşerebilir ancak.
Siyasi iktidarların her eylem ve beklentisini meşrulaştırmak için ısmarlama kanun çıkarmak, hukukun üstünlüğü ile çelişen bir uygulamadır. Hukuk, iktidarların etki ve yetki sınırlarını çizebiliyorsa üstündür. Milletin bireylerine güven sağlıyor ve özgürlük alanını genişletebiliyorsa üstündür.
Ve varsın birileri kendisini hukukun üstünde göremeye devam etsin. Biz hep adalet türküleri söylemekten ve hukukun üstünlüğünü savunmaktan asla vazgeçmeyeceğiz.

Yanıtla
7
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Anlatım Teorisine Giriş
Anlatımın zaman, anlatım, karakter gibi ögelerinin çeşitlendirildiği, örneklerle aktarılarak uygulamayı da kuramla birlikte veren iyi bir kaynak. 1990'dan beri defalarca baskı yapmış, tam bir başvuru metni. Derli toplu bir terminoloji sunuyor, sistematiği var, diğer disiplinlerle edebiyatbilimin tokuşmasını önemsiyor. Kurmacaya bakışın farklı geleneklerdeki yansımalarına değiniyor, Propp'la Barthes'ı aynı başlık altında görebiliyoruz, kıyaslamalı ve denklemeli yapı bugüne kadarki çoğu mühim çıkarımı bir araya getirip kavramlar arasında koşutlukları ve farklılıkları işliyor. "Anlatmak"la başlıyoruz, sözlük anlamlarından sonra "anlatılan zaman" ve "anlatım zamanı" özetleniyor. Zamanla ilgili bölümde detaylarıyla açıklanacak, en başta gerçekçilik-kurmaca ikilisi inceleniyor. Tarihî olayları anlatan eserlerde "gerçekçi anlatı" mevcut, uydurulmuş olaylar veya dalavere yok. İçime sinmiyor yıllardır, belli tarihlerde gerçekleşen belli olayların, belli kişilerin gerçekliği şüphe götürmezse de tarihin yapısı da kurmacaya, hikâye anlatmaya dayandığı için elle tutulur bir gerçeklik bulamıyormuşum gibi hissediyorum. Neyse, Teneke Trampet'in kurmacalığının ölçüsü bu tarih meselesiyle birlikte ele alınıyor, Oskar'ın anlattıklarının gerçekliğiyle uydurukçuluğu ne ölçüde ayrılıyor, bitmiş bir olayın tasviri gerçeği yakalar mı, ikiliği Batı'nın edebiyat anlayışı tarih boyunca nasıl değerlendirmiştir? Aristoteles'e göre dille birlikte bahsedilen de edebiyatın önemini artırır, tarihçiyle edebiyatçı mutlak olarak ayrılırlar, biri gerçekte olan bir olayı anlatırken diğeri olabilecek olanı aktarır. Platon ideal devletinde ikincisine yer vermez, kurmaca lüzumsuzdur, yer yer zararlıdır, insanların kafalarını olmayanla meşgul eder çünkü. Lukianos başta Ay'a yolculuğun ilk örneğini verdiği eseri olmak üzere hemen hemen bütün eserlerinin bir yalanın ürünü olduğunu belirtir, böylece "en az efendilerinin yaptığı kadar onurlu bir tarzda yalan söylediğini" açıklar, böylece o dönemde gereksinen gerçekçilik payını sunar, okurla doğrudan anlaşmaya çalışır. Gerçek Bir Hikâye adını verdiği metninde denizler, gemiler, fırtınalar gerçeğe en benzer gerçektir, ötesini bu yanılsamanın artçı etkisine ve kendi itirafına bırakır. Sidney'e göre ampirik bir gerçekçiliğe ihtiyaç duyulmaması bağlamından doğar kurmaca, en başta böyle bir şart olmadığını savunur, 1595'te ortaya koyduğu fikir yüzyıllar sürmüş bir geleneği sarsar aynı zamanda, anlatılana körü körüne inanç beklenmemelidir, anlatılanın var olduğu düşünülmelidir. Sidney'e göre böyle bir algının oluşabilmesi için eserin bütünlüğü şarttır, daha da önemlisi diğer eserlerle birlikte benzer bir gerçekçiliği, yapıyı paylaşması gerekir. Kanonun temelleri. Kurmacanın tanımında varılan noktadan ilerleyebiliriz: "Kurmaca anlatım, kendini düşünmenin muhtelif biçimleriyle biçim ve içerikte kendi özel statüsünü yansıtır ve hem üretiminin temellerini belirgin hâle getirir hem de alımlanması için açıklamalar ihtiva eder." (s. 23) Açıklama epigraf yoluyla olabilir, yazar çok uçtuysa azıcık inerek yüzeyi, görüşü genişletir, okur için anlamlandırır, bu da olur ama fazlası da yavanlaştırır, okura hakaret edilmiş olur. Yazarın kendi düzleminde kalmasının en iyisi olduğu söylenir, maksada göre yoruma açık. Okurun bilinç örüntüsü çizgiselliğe yakınsa anlatının aynı biçimde kurulması okuru cebe koyar, diğer türlü anlatıcıyı yazardan ayırt edemeyecek durumdaki okur için çetin bir yol ortaya çıkıyor. Yazarın paşa gönlü faktörü önemli. "Anlatım ve Anlatılan" bölümünde Felski'nin de incelediği bir konu yer alıyor, "ne" ve "nasıl" ayrımı hangi saiklere sahip olabilir? Kurmaca metin açıksız bir biçimde inşa edilmişse yoruma kapalıdır, köşeleri bellidir, yine de Werther Ateşi'ne kapılmak mümkündür. Sonuçta Frye'ın ve daha pek çoğunun söylediği noktaya geliyoruz, aynı hikâye sayısız biçimlerde anlatılıyor. Okura gedikleri kendisiyle doldurmak düşsün veya düşmesin, okur metni alımlayabilsin veya alımlayamasın, "ne" kısmı aşağı yukarı belli. "Nasıl" başka dünyalar demek, başarılıysa bir parçası haline geliriz. Yanılsamanın oluşumu ve bozuluşu Rus biçimcilerince "fabula" ve "suje" kavramlarıyla, ardından Todorov'un "histoire" ve "discours"uyla incelendi, terminolojide bir bütünlük yok, bu yüzden olay alanında dört temel unsur belirlenmiş. "Vaka", "olay", "hikâye" ve “olay şeması"nın yanında tasvir için de iki kavram var, "eser/anlatı" ve "anlatım". Birçok kuramcı bu olguları kendi kavramlarıyla açıklıyor, kitapta Propp'tan Barthes'a kadar pek çok kuramcının kavramları tablo halinde verilmiş, şahane iş.
"'Nasıl'ın Tasviri" için başvurulan kaynak Queneau, malum metninden birkaç parça alıntılanarak belli bir olay örgüsünün nasıl çeşitlendirildiğine değiniliyor, ardından tasvir modeli "zaman", "ifade tarzı" ve "anlatıcı" olarak üçe ayrılıyor. "Anlatım zamanı" ve "anlatılan zaman" üzerinde duruluyor çokça, birçok metinden örneklerle anlatıda zamanın kurulumu terimlerle açıklanıyor. Genette'in anlatılan hikâyenin zamanıyla eserin zamanı arasında kurduğu bağlantılar temel alınmış, "analepse" ve "prolepse" meselenin özünü teşkil ediyor. İlkinde daha önceden vuku bulmuş bir olayı daha sonra anlatma tekniği var, ikincisinde tam tersi. Örnekler üzerinden gideyim, Muriel Spark'ın Siren'den çıkan bir metni var, Bayan Jean Brodie'nin Sonbaharı. Sınıfta geçen bir muhabbet var, öğrencilerden biri anlatıcı, Bayan Brodie öğretmen. Mary adlı biraz safça, başarısız bir öğrencinin sınıftaki bir saflığı anlatılıyor, sonra bir anda yıllarca öteye gidip Mary'nin ölüm ânını görüyoruz. Sınıftaki saflıktan çıkarılabilecek bir ölüm şekli, zamanda ani atlamayla anlamlı hale geliyor. Güvenilmez anlatıcıların geçmişteki çok önemli bir bilgiyi saklamaları da mümkün, Ölümüne Sadakat iyi bir örnek sunuyor. Esas oğlanla kızın arasındaki gergin ilişki, ayrılık aşamaları, oğlanın eylemleri okuru belli bir yere kadar getiriyor, sonra anlatıcı oğlan çok kilit bir noktayı, ilişkisini berbat eden bir olayı itiraf ediyor, fısıldıyor adeta, ortalarda bir yerde yapıyor bunu. Pek çok örnek, pek çok teknik var, bizde Ersan Üldes'ten Zafiyet Kuramı böyle bir zaman oyunu içeriyor, oldukça da iyi bir oyun. Anlatının zamanıyla anlatılanın zamanı çakıştığı zaman anlatı bir anda çift katmandan üç katmanlı duruma geliyor, anlatının yazılış aşamasının anlatısı da anlatıya dahil, meta-anlatı. Tekniklerin hepsi sistemleştirilmiş şekilde incelenmiş kitapta, karakterle eş güdümlü bir biçimde. Karakter konusunda da güvenilmez anlatıcının ötesinde bir karakter düşünüyorum, Henry James'in Yürek Burgusu'nda kıyısından köşesinden yer verdiği bir teknikle anlatan karakter mesela, gerçekliği farklı bir biçimde algıladığının farkında olmayan, dolayısıyla güvenilmezliğinin de farkında olmayan çünkü bildiği dünyaya sonuna dek güvenen, anlatının absürt, garip noktalara ulaşmasıyla her şeyin farkına varacağını düşündüğümüz, aslında farkına varılacak bir şey olmadığını sezdirecek, belli bir mantığa oturmayan, anlatının mantığına da oturmayan, yeri geldiğinde kafasını sayfalardan çıkaracak kadar etkin, gizemsiz, dümdüz biri. Mümkün mü? Genette "mesafeli" ve "mesafesiz" anlatımlardan bahsediyor, klişeler klişesi bir tabirle "anlatıya hizmet etmeyen detaylar" aslında okuru okurluk paradigmasını değiştirmeye yönlendiriyorsa ve okur bunun farkında değilse, yazar yaşamın rasyonel olmadığını göstermeye çalışıyorsa diyelim, okur kendini kandırılmış hissetse? Frye yaşamı, gerçekliği edebiyatta canlandırmanın edebiyatın aygıtlarını kullanmaktan geçtiğini söylüyor, belli bir kurgu, belli bir üslup örneğin, okurla doğrudan sözleşmenin temelleri. Ben bundan bıktım sanırım, "kusursuz" metinler son derece kusurlu, kurgunun belirli dinamikleri aşına aşına törpülenmiş. Kusurlu bir metin yazdığını bilecek kadar iyi yazarları arıyorum, hatta iyi yazarlığın kusurları olabildiğince eksiltmekten ama tamamen silememekten geçtiğini iddia edeceğim. Burada kusur ne kadar kusursa tabii, kastım anlatının dışına düşen ama aslında doğrudan anlatıyla ilgili olan bir şey. Neyse o. Mantık hatası değil, hikâyeyi şişiren oyunlar değil, başka türlü.
Metinlerde neyin neden yapıldığını anlamak için çok temel bir eser bu, meraklısı kaçırmasın.

Yanıtla
4
6
Destekliyorum 
Bildir