Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Rüyalar ve Karabasanlar- 2
Bütün Kargaşanın Sonu: Sağlıklı bir ailede büyüyen iki çocuk. Biri zeki, diğeri en zeki. Dahi gibi bir şey. Çocuk yaşta profesör falan oluyor, bilim dalından bilim dalına atlıyor. Aç bir herif. Abisiyle ilişkileri gayet doğal. Çocuk ev yapımı planörle yüzlerce metre yüksekte uçarken abisi aşağıda haykırarak peşinden koşuyor. Doğal; küçük kardeşi dizginlemek için koşar insanlar. Değişik; kardeş dahi olunca ev yapımı bombayı patlatmasın diye peşinden koşturabiliriz.

Yıllar geçiyor, küçük büyüğü ziyaret ediyor. Dünyanın kafayı yemesinden şikayetçi. Her kanalda cinayet, kıtlık, bilmem ne. Yanında iki kovan var, arı kovanı. Arıları salıyor, sokmuyor arılar. Sebebi de Teksas'taki bir su kaynağı gibi bir şey. Oradaki suyu içenler gayet sakin insanlarmış. Bir çember istatistiğiyle kasabanın ve civarındaki bölgelerin suç istatistiği çıkarılmış. Kasabada tık yok. Bu suyu damıtıp Malezya civarındaki bir yanardağa döküyorlar. Korkunç bir miktardan bahsediyoruz tabii. Amaç, bulutlar yardımıyla insanları sakinleştirmek. Lakin gencimizin atladığı bir şey var; insanlar sakinleşiyor ama zekaları da geriliyor. Alzheimer.

Bütün hikâyeyi kendisine ölümcül bir karışım enjekte eden abiden dinliyoruz. Kan grubuna göre kendisine bir zaman biçiyor ve o sürede ne olduysa anlatmaya çalışıyor. Sonlara doğru karışımın etkisiyle saçmalamaya başlıyor, harfler birbirine giriyor, bir şeyler. Mükemmel.

On numara, üçüncüsünü bulursam kaçırmam. Oku.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gizli Çekmece
Ahmet Oktay'ı bildiniz? Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları gibi, Bir Yazı'nın Arayışları/Bir Arayışın Yazıları gibi araştırmalarıyla fark yaratmış, şiirleriyle duygu dünyamıza doink diye dokunmuş, Mavi hareketi içinde yer alarak 1950'lerin edebiyat dünyasına bodoslamadan dalmış bir dayımız. Lise terktir, kendini çok iyi yetiştirmiştir. Evet.
Bendeki ilk baskı, 1991 tarihli. Böyle şekil bir kapak yok. Kaşkollü bir Ahmet Oktay, "üşüyorum lan" ifadesiyle okuruna bakıyor.

Öncelikle bu bir otobiyografi değil, anı kitabı hiç değil. İkisinden de parçalara rastlamak mümkün, yine de bütüncül bir yaklaşımla yazmamış kitabı Oktay. Bir tür kolaj tekniği kullandığını söylüyor. Konudan konuya atlaması bunun ürünü.

Gazetecilikle başlıyoruz. Önce Türkiye'de gazetecilikle ilgili görüşler var. Tiraj meselesi, doğru habercilik, iktidar-basın yakınlaşması, ne kadar çarpık şey varsa alayı. 50 yıldan sonra şimdi de aynı problemler var, bir gıdım değişme yok. Her neyse, bu bölümde Oktay'ın gazeteciliğe başlayışı, 27 Mayıs, zor koşullar var. Anısal hadiseler.

Askerlik geliyor, Sivas'a gidiyor Oktay. Dediğine göre o sıralarda Kürt sorunu yeni yeni ortaya çıkıyor. Oktay, Barzani'yle röportaj yapmak için tey Cilo'ya kadar gidiyor ama yapamadan dönmek zorunda kalıyor. Yine de elinde bir malzeme var. Kamyon arkasında, at sırtında vs. Anadolu'nun derinlerine yolculuk. 1962'de bu yolculuğu yazıyor, Sivas'ı yazıyor. Aklında Yaban. İnsan manzaraları çok canlı, çok renkli. Genelevlerden tutun, kahvelere kadar birçok ortamı yaşıyoruz. Meseleler var elbette, Oktay'ın üslubuyla daha bir iç yakan sosyal meseleler. Mesela şu:

"Dil, Doğu Anadolu'nun en önemli, en yürek ağrıtıcı konularından biri. Sivas'tan itibaren, insanlarla aranızdaki bağların kopmaya başladığını, bir başka ülkeye doğru yol aldığınızı acı şekilde anlıyorsunuz. Bütün bağlar kopmaya başlıyor. Ne dil, ne kader bağı. Kutup günlerinin altı ay süren gecelerinden birdenbire altı ay süren gündüzlerine geçer gibi her şey kesiliyor ve Anadolu toprağı üzerinde yapayalnız kalıyorsunuz.
İşin en kötü yanı, doğu halkının bu durumu olduğu gibi benimsemesi, kendini aynı vatan toprağının insanlarından saymaması... O dil birliğini sağlamak için en küçük bir çaba harcamıyor. Ama buna karşılık, biz de hiç ama hiçbir şey yapmamışız. Üç yılın, on yılın aldırmazlığı, unutmuşluğu değil bu. Yüzyıllardır Doğu Anadolu, tropik iklimlerin garip bitkileri gibi, kendi üzerine kapanarak yaşamış. Kendi sınırlarıyla ilgisi ancak bir başka seferberlik emri çıkınca, başı ezilmesi gereken bir yedi düvel olunca kesilmiş. Bu kez de yayan, yapıldak, o cepheden bu cepheye gidip gelmiş. Yemen çöllerinde, Trablus ve Kafkas cephelerinde telef olup gitmiş.
Cumhuriyet'ten sonra da durum değişmemiş. Onlar yine kıraç topraklarının üzerinde her şeyden uzak yaşamışlar. Kimse dillerini, kültürlerini ve üretim hayatlarını bizimkine bağlamaya çalışmamış. Doğu Anadolu insanının yabancılığı bir yara gibi işlemiş. Hâlâ işliyor.
Ve biz kendi toprağımızın öz insanlarına birer turist şaşkınlığı içinde bakıyoruz. Aynı hayret ve aynı korku ifadesi yüzleri bir bıçak gibi ikiye bölüyor. Yaptığımız tek davranış sadece bu." (s. 38-39)

Yine değişen bir şey yok.

TRT dönemi... Darbelerden kurtulamıyor Oktay, bu sefer de 12 Mart geliyor, kurumu askerler dolduruyor. Asker usulü brifingler veriliyor, işten olmamak için.

"(...) Sonunda yakalandılar ve yok yere asıldılar.
Radyo 7.30 sabah bülteninde idamları açıkladığında traş oluyordum. Tülây duvara yaslanmıştı. İçeri gittim, pikaba Dokuzuncu Senfoni'yi koydum. Finale, koro bölümüne geçtim ve sesi sonuna kadar açtım.
Yapabileceğim buydu." (s. 53)

Denizler hakkında yazılanlar.
Schiller şiiri. Neşeye mi övgü, özgürlüğe mü övgü artık, bilmiyorum. Lakin o güzel insanlar, o çirkin, insanlığın leş çukuru darağaçlarında ölüp gittiler.

İsmail Cem'le, Mehmet Barlas'la ilişkiler. Yaşasın Edebiyat adlı program mesela, Balıkçı ölmeden kısa bir süre önce görüşmüş Oktay. Balıkçı, "Laf çok, ömür yok be," demiş. Balıkçı'ya merhaba diyek? Merhaba!

İş hayatı burada sonlandı, bundan sonra daha kişisel olaylar. Bohem hayat gibi, sanatçı dostlar gibi, Hayalet gibi. Bir dönemin yansıması var burada, edebiyatla ilgilenenlerin az çok merak ettiği mekanlar, insanlar.

"Bohem, bir tarih döneminin sanatçıya biçtiği yaşam biçimiydi. Doğrusunu söylemek gerekirse seçim şansı yoktu: Şair olmak, yazar olmak bohemlikten geçer sanıyorduk biraz.
Bu 40 yılda, sanatçılarla aydınlar ve kendilerini bu çevreye yakın sayarlar; üç askeri müdahale gördüler ve ara rejimlerde yaşamak zorunda kaldılar. Umutlar kırıldı ve umutlar doğdu." (s. 72)

Kısaca şu: Yaşam çirkinleşmeye başladıkça çizginin dışına çıkmak istiyor insanlar. Sanatçı olmak şart değil. Doğ-oku-çalış-evlen-çocuk yap-öl zincirini daha en başlarda kıran insanlar görüldüğünde garipsenmiyorlar mı? "İşsiz, tembel, aylak, hayırsız..." Neler neler söylenir. Olması gereken şekilde yaşamayan insanlar için hayat zor, sanatçılar için elbette çok daha zor. Oktay'ın konu hakkında söyledikleri: "Söylemek bile fazla. Sanatçı bohemini, en berbat uyuşturucular aradığı ve kullandığı dönemde bile, lumpenden ayırmak gerekir. Amacı gerçekliği değiştirmek, bu yoldan da asla varolmamış bir dünya kurmak olan sanatçıya ne olmuşsa burada olmuştur. Yani yaşadığı toplumda. Kuşku yok: Toplumla uyuşan sanatçılr da vardır. Gelgelelim, zamanı yenebilenler, uzak geleceğe kalabilenler daha çok uyumsuzlar olmuştur. Uyumsuzluğun çeşitli sosyo/ekonomik ve kültürel/ruhbilimsel nedenleri var elbet. Burada söylenebilecek olan şu: Kimsenin yapamadığını yapmak, göremediğini görmek ister sanatçı. Buysa tehlikeli bir uğraştır. Açıklamak çünkü, rahatsız eder normlar benimsemiş insanı. Bu; yeni biçimlerin, düşüncelerin niçin ilkin sanatçılar, yazarlar arasında belirebildiğini ve onlar tarafından benimsenebildiğini yeterince açıklar." (s. 77) Sanayi Devrimi'nin zortlamasıyla birlikte düş güçlerine biraz daha sıkı sarılan insanlar değil miydi fantastiği, BK'yi bir anda patlatan insanlar? Bununla da yetinmediler, distopya adlı muazzam hazine keşfedildi. Verne'ın Yirminci Yüzyılda Paris'i aklıma gelen ilk örnek. Elbette bu yolu takip etmeyenler de var, zamanın Paris'inin bohem yaşamıyla yayılmış bir gettonun çeşitlilik hakkında vereceği çok fikir olmalı. Sanatçı manzaralarında çoğunu inceleyeceğiz.

Cahit Sıtkı'yla bir anı: 16 yaşında bir genç olan Oktay, Cahit Sıtkı'yı Ankara'daki Şükran Lokantası'nda görür ve akşam aynı masaya otururlar. Cahit Sıtkı ketum, keyifsizdir. Ancak şiir okunduğu veya okuduğu zaman canlanır.

"(...) O günlerde bana bir şairlik durumu gibi göründüğü şüphesiz olan 'içe kapanıklığın' anlamına ancak şimdilerde varabiliyorum:
O tül perdenin ardında, horlanan, hiç sevilmeyen, sürekli suçlanan Türk aydınının, yazarlarının, sanatçısının simgesel heykeli olarak oturuyordu Cahit Sıtkı. Yüreğindeki acıyla taşlaşıp kalmış bir heykel." (s. 74)

Cahit Sıtkı gibiler için kaçılacak tek yer meyhaneydi, bir de kafe-barlar vardı. Beyoğlu'nda sıklıkla karşılaşacağız buralarda. Baylan mesela, kuşağın sanatçıları en az bir kere Baylan'ı söyler. Ferit Edgü, Demir Özlü, Demirtaş Ceyhun, Orhan Duru, Yılmaz Gruda ve diğerleri Baylan'da takılırlarmış. Ülkü Tamer, Attila İlhan'ın da orada takıldığını söylerdi ama İlhan'ın görevi yazılacak bir yer bulmakmış. Bir yere gidiyor, orada yazıyor ne yazacaksa ve gençler de kendisini takip ediyor. Pek takılmalık bir durum yok yani. Hatta Oktay'a falan, "Sağlıktan vazgeçtim, asıl zamanınıza yazık ediyorsunuz," dermiş.

Yüksel Arslan geliyor aralarına, 1955'te. Ferit Edgü getiriyor. Yüksel Arslan'ı anlatamam, tam avantgarde bir bay. Ressam diyeceğim, ressamdan da ötesi. Arslan'ın gençliğiyle ilgili anılar, bir işçi çocuğunun tek başına çıktığı sonsuz yolculuk.

İlhan Berk'in çaldığı mısralar da var. Ülkü Tamer bir ilan bile yayınlıyor: "Bundan böyle şiirlerimi İlhan Berk'e okumayacağım." İlhan Berk harbiden de dostlarından dinlediği şiirlerden üç beş bir şeyler kırparmış, altına da kendi imzasını atarmış. "Şair mısra çalar," sözü ona ait.

Cahit Irgat, Dürnev Turnaselli, Ömer Uluç, Sevim Burak ve daha bir sürü insan hakkında anılar var ama ben Oğuz'la bitirmek istiyorum, Hayalet Oğuz'la. O Pera'daki Hayalet'i tekrar okuyasım geldi, okuyacağım. Neyse, Oğuz Haluk Alplaçin. Düzenle ilgisiz bir hayatın sahibi. Evi olmadı, eşyası olmadı, parası oldu-olmadı, çünkü ele geçen para anında dostlarla yenirmiş. Tezer Özlü bahseder, Orhan Duru bahseder Oğuz'dan, o dönemin sakinlerinin tümü yakından tanır Oğuz'u. Böyle bir hayat yaşanmamıştır, Hayalet bir ilk oldu. Şunu verip bitireyim, lütfen izleyin:

Kitap on numara, bence herkeşler okumalı.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hoş Geldin Ölüm
Hoş Geldin Ölüm, Sevgi Soysal'ın göğüs kanseriyle mücadele ettiği Londra'da yazmaya başladığı roman. Bitirememiş ne yazık ki. Bitirseydi 12 Mart'la mücadele eden insanlarından birazını daha görecektik. Üstüne başka romanlar da yazacaktı ve kendisini sürgün eden, hapseden düzene karşı duruşunu sürdürecekti. Hâlâ sürdürüyor; yarattığı karakterler çektikleri acılarla, hatalarıyla, yaşamlarıyla capcanlı örnekler olarak duruyor karşımızda.

İlk cümle şu: "'Niye hep Yenişehir'deyim? Yenişehir'deyiz?' Bu soruyu sorup duruyor Sema."

Londra, Paris, neresi olursa olsun, Yenişehir'den bir türlü ayrılamamak Bachelard'la açıklanabilir. "Mekan, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar" der kendisi. Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'nde görüleceği üzere şehrin ayrıntıları capcanlıdır, hem bir gözlemcinin, hem de bir yaşayıcının şehridir Yenişehir. Ne yazık ki kitap yarım kaldığı için aynı iki şehirle bir önce-sonra karşılaştırması yapamıyoruz.

Sema, Yenişehir'de dergi satıyor. Yanında Ömer var, yeni eşi. Sema'nın üniversitede hocası. Eski hocası diyelim, ikisi de 12 Mart zamanında şutlanıyorlar üniversiteden çünkü. Hapis günleri geçiyor, önce Hasan'la evleniyor Sema. Hasan, üniversiteden arkadaş. Yoksul çocuğu, mücadeleye girişi bundan. Yapamıyorlar; hapis, mücadele yoruyor. Hasan hapisteyken bir mektup geliyor Sema'nın ayrılmak istediğine dair. Ayrılıyorlar, Sema Ömer'le evleniyor. Hasan'dan olan çocuğu Ali, Hasan'ın anası Hayriye'ye kalıyor.

Dergi satma işini bırakıp kalabalık bir dolmuşla Hayriye'ye giderken Sema yorgun. Ucu bucağı olmayan bir mücadeleyi sürdürürken yıpranmış. "Her insandan biri olmak; şu anda Sema'ya en iyi gelen tek düşünce bu." Sema'nın sorgulayışı öncelikle kendine yönelik. Hayriye, ailenin babası Sefer, Hasan ve evlat Ali. Her biriyle yaşanmış anılar, gecekondu mahallesinin anıları geliyor aklına Sema'nın. Su basmış evde sabahlara kadar su boşaltmalar, Sefer'in satıp parasını alamadığı naylon leğenler, Ali'nin gürbüzlüğü, Hayriye'nin tutunabilme savaşı. Zor bir hayata alışık olmadığı için Sema'nın Ömer'e kaçtığını söylersek belki haksızlık olur, belki olmaz. Fakat çocuğu ardında bırakması, çocuğun küskünlüğü, Sema'nın işin içinden çıkamaması bu noktada başlıyor.

Sema'daki suda yaprak gibi sürüklenme hadisesini güvensizliğin, sevgisizliğin getirdiği aşırı sevgide bulabiliriz. Hasan'la Sema'nın fakülte dönemindeki konuşmalarını, anlatıcının bir iki cümlesini alıyorum:

"Sema sevilmeyi hep hak etmediğini sanıp sevilmemekten ödü kopanlardandı."

Özgeci insanlardır bunlar, yani hep kendilerinden verirler. Sevilmeyeceklerini düşünürler, bu yüzden aşırı, aşırı olmasına rağmen içten bir sevgi gösterirler. Sonuç önemli değildir, bir görevmiş gibi yaparlar bunu. İnsanlar arasında var olabilmek, tutunabilmek için koşulmuş gibi. Sonsuz sevgi göster ve insanlar da seni sevsin. Bazıları kötü anılmamak için de yapar bunu, sanıyorum yapmacıklık burada başlıyor. Sema'nın kaygıları gerçek, bu yüzden yanlış veya doğru yapıp yapmadığını bilmiyor, sadece yapıyor.

Yıllar önce, daha en başta Ömer'le birlikteyken Ömer'in Anadolu'ya gitmesi, ilişkinin boyutunun tam olarak ortaya çıkmaması dedikodulara sebep oluyor fakültede. Sema daha birinci sınıfta, Ömer grubun lider kadrosunda, Hasan da üçüncü sınıfta iki kez çakmış bir öğrenci. Neyse işte, dedikodu falan oluyor, Hasan Sema'yla konuşup anlamak istiyor işi.

"'Peki sen neydin yani, durumun yani, Ömer'in yanındaki durumun neydi? Sormama kızmıyorsun ya?'
'Durumum ne olabilir? Yetiştirmem gerekiyordu kendimi, daktiloya yazıyordum bazı şeyleri, Ömer'in önerdiklerini okuyordum.'
'Kızım, aklın yok mu senin?'
'Nasıl olacak, akıl şıp diye olmaz ki, geliştirmek, beslemek gerekir onu?'
Hasan bu sözleri, bir insanlaşmış tavşanın yumuşaklığıyla söyleyen Sema'ya içi yanarak bakmıştı."

Eh, daha da bir şey söylemem.

Bundan sonrası Sema'nın üst sınıf ailede büyüme süreci, bir de Ömer'in arkadaşlarıyla toplandığı bir gecekondu ortamı. 50 küsur sayfa bir şey zaten, son daktilo sayfasının fotoğrafıyla bitiyor. On numara roman olacakmış, belli.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Malcolm X
OZ diye bir dizi var, izlememişseniz izlemenizi rica ederim. Kült bir dizi. Dizinin güzelliği bir yana, Kareem Said adlı bir karakterden bahsetmek istiyorum. Goodson Truman, gençliğinde birçok pis iş yapmış, sonradan Müslüman olmuş, beyazların sahip olduğu depo gibi bir yeri havaya uçurmaktan hapse girmiş bir kardeşimiz. Mücadelesi tamamen haksızlıklarla mücadele üzerine, bu yolda silah kullanmaktan da geri kalmıyor. Chaotic Good diyebiliriz kendisi için. Yazdığı kitaplarla takipçilerine yol gösteriyor, eşitlik uğruna hapishanedeki tayfası tarafından dışlanıyor, bir dünya olay. Özgürlüğünü elde etmeye bir adım kalmışken, çok affedersiniz, iyilik kisvesi altında şov yapan güç sahibi adilere sittiri çekmesiyle dostlarını yalnız bırakmıyor falan. Böyle bir adam.
Fotoğrafta duvara asılı postere bakalım. Solda Martin Luther King Jr. var, "I have a dream," diye başlayan konuşmasından hatırlarsınız. Sağda da bizim adam, Malcolm Little. O zamanlardaki adıyla Malcolm X.
Bu adamlar ne yaptı? Öncelikle benzer şeyleri hayal ediyorlardı, benzer şeyleri söylediler, benzer şeyler yaptılar. Bir noktaya kadar. King, nefretin sevgiyle giderilebileceğini söylüyordu. Meşhur konuşmasında insanların derilerinin rengiyle değil, karakteriyle değerlendirileceği günleri beklediğini söyler mesela. İyi bir eğitim almıştır, iyi bir hatiptir, sağlam bir düşünürdür. Nobel Barış Ödülü bile almıştır kendisi. Sonrasında ölüm tehditlerinden usandığı bir zamanda öldürüleceğini bildiğini, yine de bir şeyleri değiştirebildiyse mutlu olduğunu söyler, ardından bir suikasta kurban gider. Boğazından vurulur.
Malcolm X, işte sokaktan gelmiş bir adam. Kendi kendini bir nokta kadar eğitmiş, doğru bildiği fikirleri savunurken yanlışlar da yapmış, yine de davasından vazgeçmemiş bir fikir adamı. Hayatına geçiyorum artık. Kareem Said'i niye anlattım, çünkü Kareem Said gerek fikirleriyle, gerek zayıflıklarıyla King'ten ziyade Malcolm X'tir. Bu yüzden, evet.
Kitabın ilk 100 sayfası Hailey'nin kitabı yazma aşamasını anlatıyor. Geriye kalan 600 sayfadan daha dikkat çekici bir bölüm diyebilirim, X'i Hailey'nin, bir araştırmacının gözüyle görürüz. Sadece bu da değil, King'in de başına gelecek olan suikast felaketini tanıkların söyledikleri vasıtasıyla yaşıyormuş gibi oluruz. X'in hayatı, eşiyle ve çocuklarıyla olan ilişkileri, birçok şey var bu sayfalarda.
1963'te Hailey, X'e hayat hikâyesini kitaplaştırmak istediğini söylüyor. O zamana kadar çok yakın bir ilişkileri olmamış ama bir basın mensubu olarak Hailey'den hoşlanmış demek ki X, kabul ediyor. Detaycı ve pimpirikli bir adam olarak Hailey'yi üstadı Elijah Muhammed'ten izin koparmak için Phoenix'e yolluyor. Bu Elijah Muhammed'e geleceğiz, Malcolm X'in zihnini açan bir bay.
Yazım aşamasında, Malcolm X hemen her gece Hailey'nin evine gidiyor, sabaha kadar çalışıyorlar. Geçmişin bazı ayrıntıları X'i üzüyor, bu yüzden sinirlenip eve gittiği de oluyor, peçete, prospektüs vs. gibi hemen her şeye beyazlar hakkında notlar çıkardığı da oluyor. Tabii sadece beyazlar hakkında değil, şuna gel: "Bugünün hızlı dünyasında tefekküre ya da derin düşünceye yer yok. Bir mahkumun iyice kullanabileceği bol vakti oluyor. Bir insanın düşünmeye ihtiyacı varsa, gidebileceği en iyi yer, bana sorulursa üniversiteden sonra hapishanedir. İnsan teşvik edilirse hapishanede hayatını değiştirebilir." (s. 19) Amerikan filmlerinde falan duyarız, "Yeterince düşünecek zamanım oldu," diye, havalı bir cümledir. İşte hapishanelerin ikinci amacı bu, düşünmeye teşvik ederek kişisel aydınlanma sağlamak. Aslında ilk amaç bu. Mesela hırsızlık yaptınız, beş yıl hapis verirler, bu beş yılın iki yılı şartlı tahliyesiz süre. Bu süreyi garanti yatarsınız. Üçüncü yılın başında, eğer o zamana kadar bir vukuatınız yoksa bir kurulun karşısına çıkarsınız. İşte ben böyle aydınlandım, şöyle erdim, on numara insan oldum diyerekten adamları ikna ederseniz özgürsünüz. Gözetim altında olursunuz ama hapse girmemiş gibi yaşarsınız. Tabii en ufak yamukta hapse döndüğünüz zaman önceki yatmadığınız süreyi de yatarsınız, bu da suç işlememek için kamçı. İşte bu ilk tahliye aşamasında insanlar meslek öğreniyor, kitap okuyor, ne bileyim, geliştiriyorlar kendilerini. Malcolm X de hapishanede yetiştirmiş kendini. Helal.

Neyse, yazılış sürecinde Malcolm X çok yoğun, ara ara görüştükleri de oluyor, her gün çalıştıkları da oluyor. Lakin bir şekilde tamamlamaya yaklaşıyorlar kitabı. Bu arada yazar, Malcolm X'le yakınlaşıyor ve bazı ilginç şeyler öğreniyor. Mesela X, çocuklarına hediye almamış hiç. Karısını ihmal ediyormuş, Elijah Muhammed'in yolunda harcadığı zamana hem üzülüyormuş, hem üzülmüyormuş. Muhammed Ali'yle yakınlıkları var, Ali'nin Müslüman olduğunu söylediği zamanlardan kalma. Eskinin iki iyi arkadaşı, Elijah Muhammed Malcolm X'i cemaatinden çıkarınca, Ali de Elijah Muhammed'in sadık bir müridi olduğu için konuşmamaya başlıyorlar. Ali kaçıyor X'ten daha doğrusu. X'in öldürülmesiyle ilgili ayrıntılı bir inceleme de var. Polislerin sallamaz tavırları, X'in konuşma sırasında defalarca kurşunlanması. Of, hatırlayınca içim karardı. X'in hayatına geçelim artık.

Baba vaiz, anne işsiz. Ku Klux Klan, babanın evde olmadığı bir gün baskın yapıyor ve camları indirip tehditler savuran beyaz kukuletalı adamlar geldikleri gibi gidiyor. Baba dönünce olayı öğreniyor ve çok sinirleniyor. Bu sıralarda doğuyor Malcolm Little, 19 Mayıs 1925'te, çok yoksul bir ailenin dördüncü çocuğu olarak. Babanın önceki eşinden üç çocuğu var, onlardan biri olan Ella, X'in hayatında önemli bir yere sahip olacak.

Baba öldürülüyor, kaçınılmaz son. İntihar ettiği söyleniyor ama kafada kocaman bir ezik, bir de ölüyü taşımışlar, izler belli. Yine de olay kapatılıyor, dört çocuğun yetiştirilmesi, anne Louise Little'a kalıyor. Kadın çıkış yolu arıyor, bir türlü bulamıyor ve psikolojisi bozuluyor. X'in beyazlara karşı olumsuz şeyler hissetmeye başlamasının ilk örneği burada ortaya çıkıyor; sosyal sağlık bir şeyinin adamları defalarca geliyor, çocukları devlet himayesine almak için. Kadın akıl sağlığının yerinde olduğunu göstermek için uğraşıyor ama her seferinde gücü biraz daha azalıyor, çünkü bu beyazlar yardım ödemelerini geciktiriyor, kadına deliymiş gibi davranıyor falan. En sonunda kadını akıl hastanesine kapatıyorlar. Olaya gel.

Çocuklar akrabalara dağıtıldıktan sonra okul dönemi başlıyor. Malcolm çok başarılı bir öğrenci. Beyaz bir öğretmeni var, Malcolm'ı pek seviyor. Çocuğa ne olmak istediğini sorunca, "Avukat," diyor Malcolm, kendinden gayet emin. Lakin adamın dediği şeye gel: "Ya sen avukat olup napıcan, sen marangoz ol, tornacı ol. Böyle işler yapmak istemez misin?" Çocuk siyah ya, toplumda da yer yok kendisine. İşte meslek edinsin bir an önce, parasını kazansın. Asla "kötü" yola düşmesin, hak aramasın. Kafa bu, böyle ortamlarda büyüyor Malcolm. Mesela bir yurtta kalıyor, yurttakiler pek seviyor bu siyah, akıllı küçük çocuğu. O kadar seviyorlar ki çocuğun yanında, "Kahrolası zenciler böyledir işte," falan diyorlar ama çocuğu kastetmeden, yani çocuk da kendilerindenmiş gibi. Malcolm zeki tabii, lan ben de zenciyim gebeşler, diye düşünse de bir şey söylemiyor. Düşünceleri böyle böyle şekilleniyor.

Kardeşler de bir şekilde yırtmaya bakıyor. Biri papaz oluyor, biri işte bilmem ne oluyor. İrtibatı koparmıyorlar ama uzunca bir süre. Malcolm şehre gittiği zaman bir ölçüde kopacak ama hayatının dönüm noktasında kardeşlerinin etkisini bayağı bir hissedecek.

Malcolm bakıyor ki okuyan siyaha yer yok, şehre gidiyor, Ella'nın yanına. Şehir hayatı bir 200 sayfa kadar var, uzun bir süreç. Başlarda saçları beyazlarınkine benzetmek için kül suyuyla yakıyorlar mı, bir şey yapıyorlar. Amaç fiziksel görünümlerin dahi beyazlar gibi olması, beyazlara karışma dürtüsü. Sonrasında birkaç arkadaş ediniyor genç Malcolm, ayakkabı boyacılığı yapıyor ünlü kulüplerde. Burada müzik gruplarıyla kurduğu ilişkiler de ilginç; Duke Ellington'ın yakın arkadaşı oluyor ve ona esrar falan buluyor mesela. Bu yıllarda geyik bir deyişle sokakların kanunlarını öğreniyor, ileride hitap ettiği insanlara ulaşma konusunda en büyük yardımcısı, ulaşmak istediği insanların nasıl bir hayat yaşadıklarını bilmesi olacak. Neyse, torbacılık falan derken Ella'nın yardımıyla New York trenlerinde çükilata, büskivik gibi şeyler satıyor ve daha büyük bir şehirde yaşamanın hayalini kuruyor. Gidiyor da o şehre. Başka arkadaşlar, başka sevgililer, hırsızlık. Süper bir çete kuruyor ve zenginlerin evlerini soymaya başlıyor. Yakalanıyor bir gün, doğru kodese.
10 yıl.

Aydınlanma burada başlıyor. Philbert ve Reginald, hapisteki kardeşe aynı şeyi söyleyen mektuplar yazıyorlar: "Sakın domuz eti yeme kardeş, hapisten kurtulmanı sağlayacak yolu göstereceğiz." Reginald gelip gidiyor ara ara ve İslam Cemaati'nden, Elijah Muhammed'ten, kurtuluştan bahsediyor. Sallamıyor önce Malcolm, sonra yavaş yavaş daha fazlasını merak ediyor. En sonunda Elijah Muhammed'e mektup yazıyor. Cevap gelince görev tamamlanmış oluyor, bir üstadın yoluna girmiştir artık.

Elijah Muhammed, ermiş olarak gördüğü bir adamla karşılaşıp değişmesinin ardından tüm siyahların Müslüman olması için uğraşmış, İslamiyeti ABD'de örgütlü bir şekilde yaymaya çalışmış bir dayı. Peygamber gözüyle bakıyorlar adama, o derece etkili biri. Neyse, Malcolm hapiste iyice bir kitap okuyor falan, çıktığı zaman Elijah Muhammed'le görüşüyor ve yavaş yavaş cemaat işlerine giriyor. Harlem civarında zencilerle konuşuyor mesela, broşür dağıtıyor, böyle şeyler. Muhammed'in sağ kolu haline geliyor, lakin bu olay onun sonu olacak. Muhammed, X kadar bilgili, televizyona çıkan falan bir adam olmadığı için aslında en başından beri X'in arkasından konuşurmuş, çekiştirirmiş falan. Ama X işini iyi yaptığı için de dokunmuyormuş. Böyle acayip acayip işler. Sonra bu Muhammed kardeşimiz sekreterlerini falan hamile bırakmış, X dedikodulara kulak asmamış, Muhammed öl dese ölürmüş falan.

Kariler, X'in yolunda büyük saçmalıklar olduğunu görürüz, ne kadar eşitliğe yönelik bir yol olsa da. Birincisi, kahramana bağlılık. Gündüz Vassaf'ın kahramanlar hakkında yazdıkları geliyor akla. Bir kahramanı körü körüne takip ederseniz boşu boşuna ölebilirsiniz, çok affedersiniz. Kahramanların değil, fikirlerin yolunda yürümek gerekir. Eh, X'in 10 yıllık cemaat mücadelesinde gözlerini kapayıp vazifesini yapması, böyle bir körlükten kaynaklanıyor. Zira arada çok büyük bir düşmanlık olmamasına rağmen cemaat, X'in sahip olduğu tek eve mahkemeyle el koydurtuyor mesela. Muhammed'in X'in cenazesinde yaptığı konuşma daha berbat. "Hırsından yandı bitti kül oldu" havasında. X iyi ki daha fazla rezillikle karşılaşmadı. Hayatında, en azından.

İkincisi, İslamiyeti çıkarlara göre yorumlama. Kariler, buradaki İslamiyet anlayışı, X'in daha sonra itiraf edeceği üzere çarpık, deli gibi çarpık. Çarptırılmış daha doğrusu, araç haline getirilmiş. Irkçılığa ırkçılıkla karşılık veriyor X, tüm siyahlar kötüyse tüm beyazlar da kötüdür, alayı dombilidir gibi. Eh, o şartlarda oluyor böyle şeyler. Sonra domuz eti yememek dışında hiçbir ibadet yok. Aslında yanlış söyledim, çarpık inanç yerine İslamiyetin fikri boyutu demeliydim ele alınan. Neyse, namaz kılmaktan bihaber X kardeş. Hacca gittiği zaman namaz kılmayı, abdest almayı vs. öğreniyor, öğreneceği ne varsa. Sonra orada görüyor ki beyazlar da var. Müslüman beyazlar. Düşünüyor, ulan demek ki bütün beyazlar şeytan değil, diye aydınlanıyor. Memlekete döndüğünde fikirleri bayağı bir değişmiş şekilde kameraların karşısına geçiyor ve bütünleyici bir yaklaşımla siyah-beyaz meselesine ancak o zaman eğiliyor. Çok geç bir zamanda, çünkü kısa denecek bir süre sonra vurularak öldürülecek.
Bir dünya sözü var X'in, onları almadım. Sözlüklerde istemediğiniz kadarına rastlayacaksınız. İyi günler diliyorum.
Yanıtla
53
5
Destekliyorum  12
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
13. Savaşçı
Ahmet İbn-i Fadlan adlı bir Arap kardeşimizin 922'de başından geçenler. Öncelikle şunu belirteyim, ne İbn-i Fadlan, ne de kendisinin el yazması kurgusal.Her şeyin kurgu olduğunu söyleyenlere denk geldim. Öyle bir şey yok. Perec mi lan bu, Crichton.

Michael Crichton, kendisi Jurassic Park'ın da yazarı, bir ön metinle mevzuyu açıklıyor önce. Yazmanın kökenini, nüshaların başına gelenleri anlatıyor mesela, sonra Viking kardeşlere geçiyor. Bu yazma, İskandinav toplulukları hakkında bilgi veren bir erken dönem kaynağı olduğu için çok önemseniyor. Görece gölgede kalmış Viking yaşamı hakkında birçok ayrıntıya bu yazma sayesinde ulaşılmış. Vikingler hakkında bazı araştırmacıların görüşlerine de yer veriliyor. Biri diyor ki bu aslında barbar diye nitelenen adamların kendi kültürleri vardı, lakin medeniyet kurmak için gereken hümanizmden mahrumdular. Arkalarında pek eser de bırakmadılar falan. Crichton'a göre bu görüşlerin geçerliliği tartışılır hale gelmiş, çünkü karbonla yaş belirleme olayıyla birlikte Doğu'nun gelişmiş medeniyetinin yayılmasından önce kuzeydeki topraklarda maden işlemeciliği çok ileri bir seviyedeymiş. Eh, uzaylıların yapmadığında hemfikirsek Stonehenge de var. Böyleyken böyle.

Son olarak Ahmet kardeşimiz. 900'lü yılların Bağdat'ında, zenginlik ve refah içinde yaşayan, muhtemelen eğitimli bir insan. Şair olduğunu söylüyorlar. Halifeye yakın olmasına rağmen aralarında pek sevgi falan yok. Neyse, son derece objektif, tarafsız ve gerçekçi bir dayı İbn-i Fadlan. Ahmet diyeceğim bundan sonra.

Açıklamalar bu kadar. Romanın yazılış aşamasından bahsetmeyeceğim, yine de bazı eksik bölümleri Crichton'ın tamamladığını söyleyeyim. Neresi tamamlanmış, onu bilmiyorum.

Ahmet, halifenin emriyle bir tüccara mektup götürmek için adamın evine gidiyor, bakıyor ki adam yok. Adamın eşi orada. Gençten bir kadın. Sevişiyor bunlar, tüccar da sonradan bir şeylerden şüphelenince Ahmet'i halifeye şikayet ediyor. O sırada Saka elçisi saraydaymış. Halife, Ahmet'i elçi olarak Saka diyarına gönderiyor. Aylarca sürecek bir yolculuk. Sürgün diyelim buna, ağır bir ceza.

Bu noktadan sonra kitabın kırılma noktası kuzeye doğru giderken Vikinglerle karşılaşmak olacak, karşılaşmadan önce yolculuk faslı var. O coğrafyada Türkler de bulunduğu için Tekin el-Türki, Bars el-Saglabi gibi isimlere rastlıyoruz. Hazar Türkleri var daha çok. Türkler önemli olaylarda pek gözükmüyorlar, Crichton arada kurguya dahil olarak uzunca zaman dilimlerini özetleyerek geçiyor. Yine de Oğuz Türkleri mesela, Ahmet'in ilgisini çektiği için biraz detaylandırılmış.

"Hiçbir Müslüman kendisini ağırlamayı kabul edecek ve yanında kalabileceği bir Oğuz olmadan Türk topraklarına giremez. Tabii kabul edilmek için ev sahibine kendi ülkesinden kıyafetler, takılar, karısına da biber, darı, kuru üzüm ve fındık getirmek zorundadır. Misafir kabul edildiğinde ev sahibi onun için bir çadır kurar ve ona kesmesi için bir de koyun verir. Oğuzlar asla koyun kesmezler, bunun yerine hayvan ölene kadar kafasına vururlar." (s. 33)

Oha. Bunun dışında aile, eşcinsellik gibi konularda söylenenler de ilginç. Balballar ve sahipleriyle birlikte gömülen atlar anlatılmış.

Ahmet, gideceği yere ulaşmasına bir adım kalmışken Vikinglerle karşılaşıyor. Buliwfy önderliğindeki dana adamlar. Bu adamlarla takılıyor bir süre Ahmet. Neyse, tayfaya bir haberci geliyor, kuzeydeki bir krallıktan zannediyorum, ya da krallık gibi bir şey. Haberciyi gönderen, Buliwfy'nin tanıdığı bir yaşlı kral. Yardım istiyor. Buliwfy de yardım için harekete geçiyor, Ahmet'i de yanına alarak. Ahmet yoluna gitmek istiyor ama bırakmıyorlar, çünkü Ahmet 13. Savaşçı. Yani gruba lazım bir adam, uğursuzluğu engellemek için. Böylece ikinci bölüme geçiyoruz, Viking diyarına doğru yelkenler fora.

Asıl eğlenceli bölüm burası, o yüzden kısa keseceğim. Kralın yardıma çağırış sebebi, sisin geri dönmesi. Sisten ölümüne korkuyorlar, çünkü sisle birlikte gelenler o kadar korkunç varlıklar ki adlarını söylemek bile yasaklanmış, kötü şans getireceğine inanıldığı için. Bu sis olayı, uzun zamanlardan sonra tekrar ortaya çıkan yaratıklar falan tanıdık geldi mi? Benim aklıma Game of Thrones geldi direkt. Benzerlikler çok. Neyse, olayın gittiği yeri anlatmayayım da keyfi kaçmasın, heh heh.

Savaşıyorlar, birileri ölüyor, ölenlerin cenazesinde üzülen yok. Vikingler değişik adamlar. Bir insan için en aşağılık ölümün yatakta gelen ölüm olduğunu düşünüyorlar, o zaman üzülüyorlar işte. Bunların Valhalla, Valkyrie hadiseleri falan var ya, o sebepten. En kutlu ölüm de savaşta gelen. Ondan sonra, deli gibi içiyorlar. Öyle böyle değil. İçerken kavgalar çıkıyor, dişler kırılıyor, umursadıkları yok. Kolayca adam öldürebiliyorlar, göz kırpmadan. Ahmet'e tek tanrıya inanmanın nasıl yeterli geldiğini falan soruyorlar, adamlarda tanrı çok.

Böyle. Güzel bence.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sevimsiz Hikayeler
Bu Babil Kitaplığı, Kütüphanelerin Efendisi Borges tarafından hazırlanmış bir fantastik edebiyat dizisi.
Borges'in önsözünde Bloy hakkında şunlar var: "Yazma işine girişip de bir başkasına dönüşmeyen, en azından kendi özellikleri ve gerçekliklerini abartmayan bir insan belki de yoktur. Bernard Shaw, George Bernard Shaw'un pantomim yoluyla canlandırılan bir zürafadan daha gerçek olmadığını söylemiş; alçakgönüllü gazeteci Walt Whitman, büyük bir yüreklilikle, okuyucular da dahil olmak üzere gezegendeki tüm insanlara dönüşmüştür. Valle Inclan, kendini düellocu ve aristokrat mertebesine yükseltmiş; pasif ve korkak Leon Bloy öfke dolu iki ayrı yaratığa bölünmüştür: Prusya ordularının korkulu rüyası, nişancı Marchenoir ve şimdiki nesil için gerçek Leon Bloy olan ve bizlerin de tanıdığı acımasız polemikçi.
(...) Leon Bloy ise evreni, her insanın bir sözcük, bir harf ya da sadece bir noktalama işareti olarak yer aldığı bir tür ilahi şifre olarak kabul eder. Kozmik uzamı reddederek tüm uçurum ve ışıkların insan bilincinin yansımasından başka bir şey olmadığını iddia eder. Bir keresinde, zaten cehennemde yaşadığımızı ve her insanın en yakınındaki kişiye işkence etmekle görevli bir şeytan olduğunu söylemiştir." (s. 9-10)
Bloy, dönemindeki tüm yazarları aşağıladı, hatta Borges'e göre tüm insanları. Yahudiler, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, kim varsa yerin dibine soktu. Hikâyelerinden tahammülsüzlük akıyor zaten, insanlara katlanamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz, bir de Bierce gibi, Saki gibi yazarların babası, Le Fanu'nun ikinci versiyonu olduğunu. Gotik romantizm seviyesi büyükten küçüğe azalıyor, değişiyor.
Longjumeau Esirleri: Borges der ki bu hikâye Kafka'yı müjdelemektedir. Gerçekten; içinden çıkılamaz bir durumda kurtulmaya çalışan, umutsuzluğa kapıldıkça daha da çok çabalayan bir çiftimiz var. Küçük bir yerde yaşıyorlar ve oradan ayrılamıyorlar, çünkü ne zaman trene binecek olsalar ya birinin ayağı burkuluyor, ya araba çarpıyor, ya tren erken gidiyor. Bir şey oluyor yani illa. Bu yüzden adam işinden oluyor, akrabalarla iletişim kesiliyor, yalnızlaşıyorlar. Bir gün vagona binmeyi başarıyorlar çok şükür, onda da vagon hareket etmiyor. Lokomotife bağlı değilmiş. Şöyle bir son var, benim çok hoşuma gitti: "Kaçırmayacakları tek yolculuk, ne yazık ki, kısa süre önce çıktıkları yolculuktu elbette, ve kişilik yapılarını iyi bildiğim için, bu son yolculuğa da çıkamamaktan korktuklarını ve son hazırlıklarını titreyerek yaptıklarını düşünmekten kendimi alamıyorum." (s. 46)

Evet, kitap gayet hoş. Aralara sıkıştırılmış birçok mitolojik gönderme keyifli, büyük yazarlardan alıntılar da güzel. Böyle. Fantastik.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ekmek Arası
Kimi en edebi romanı olduğunu söylüyor, kimi öyle söylemiyor da başka bir şey söylüyor. Bana göre bu adam Chinaski olarak doğmuş. Yani başlarda törpülenme süreci o kadar kısa sürüyor ki adam sanki doğar doğmaz içmeye başlamış gibi. Tabii tam olarak öyle değil.

Çocukluk anılarıyla giriyoruz, anlık görüntüler haricinde hatırladığı bir şey yok. Yemek yiyor, masa altında emekliyor, böyle şeyler. 1922, "Henry Junior" bir veya iki yaşında. Almanca konuşuluyor evde. Mantıklı, çünkü macera Almanya'da başlıyor.

Aile de bir acayip; babaanne, "Hepinizi gömeceğim!" deyip duruyor, tek başına yaşayan dede var bir tane, altın zincirli saat veriyor falan. Babayla anne hakkında belli belirsiz imajlar var, negatif bir şey yok. Başlarda. Babanın arızaları yavaş yavaş çıkıyor ortaya. Portakal toplamak için bir bahçeye giriyor adam, bahçenin sahibi gelince de tartışıyorlar ama sanırsınız Chinaski bir iki şey daha söyleyip adama girişecek. Chinaski için model, direkt. Baba belli ki zor bir hayat yaşamış. Kimi zor günlerden sonra rahatlar. Çocuklarına tutunur, eşine tutunur, annesine tutunur, alkole tutunur, ne bileyim. Düze çıkınca sıkıntıları da kaybolur, şeker gibi adam olur. Bazıları da hayatını hiç eder. İşte Baba Henry böyle bir adam. Hayatını hiçe çevirdiği için düze çıkma ihtimali de yok, çıksa bile düzelmeyecek.

Bu baba olayını biraz uzatacağım, çocuğun nasıl bir ailede büyüdüğünü göstermek istiyorum. Adam düz manyak. Birkaç hadise daha var, adam olay çıkartmak için yaratılmış adeta. Sadece kendini yaksa neyse, çocuğu da zehirliyor bir yandan.

"Başka çocuklarla oynamama izin yoktu. 'Kötü çocuklar onlar,' derdi babam, 'fakir ailenin çocukları.' 'Evet,' diye katılırdı annem. Annemle babam zengin olmayı arzuladıklarından kendilerini öyle görüyorlardı." (s. 18)
İlk yazarlık deneyimi çok acayip, çok önemli. Başkan Hoover'ın konuşmasının çocuklar üzerindeki etkisini ödev olarak veren öğretmen, Henry'nin kağıdını çok beğeniyor, sınıfta okutuyor hatta.
Eh, pek de kolay olmayacaktı aslında. İlk hikâyesini dergilere 24 yaşında kabul ettirebildi, ondan sonra 10 yıl boyunca yazmadı. Hayatını anlatmama gerek yok. İşte, insanların ahmak olduğunu, kendisinin de bu ahmaklardan biri olduğunu anlaması bu olaya dayanıyor. Ahmaklar içinde daha az bir ahmak. Yine de aidiyetin izlenimleri belli belirsiz gösteriyor kendini. Ortaokul yılları da ilkokuldan farklı değil, kendisi gibi birçok fakir aile çocuğunun arasında. Kıymet bilmedikleri konusunda suçlandıklarını söylüyor Henry. Dövüşüyorlar ve yaşıyorlar. Suçlandıkları şey bu.

Ben yarısında anlatmayı bırakıyorum, öbür yarısı daha keyifli. Chinaski'nin doğuşu, burada.
Yanıtla
17
14
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İhtiyar Dost
Zerdüşt'ü veya Cibran'ın Ermiş'ini alalım. Tamamen almayalım, çok derin, inanılmaz felsefik şeyler söylemesin. Böyle hayat hakkında küçük tespitler yapsın, babacanlık yapsın, hey gidi hey filan desin. İşte İhtiyar Dost tam olarak bu. İhtiyar Dost için Halid Ziya'nın yansıması diyebiliriz. Kitabı hazırlayan Şemsettin Ünlü'nün tespiti şu: "(...) Daha başka bir ifadeyle Halid Ziya bu eserinde, yukarıda belirttiğimiz türlü çeşitteki dünya görüşlerini doğrudan doğruya kendi ağzından değil de hayalinde yarattığı İhtiyar Dost adlı bir tipin ağzından anlatmış, bunları ortaya dökmüş, enine boyuna incelemiştir. Ne var ki bunları doğrudan doğruya değil, bir düşünürün ya da vaizin monoton konuşmaları olarak sıralamamış, yarattığı İhtiyar Dost'un ağzından dile getirmiştir. Onları monotonluktan kurtarmanın yolu olarak da araya birtakım küçük kahramanlar, değişik tipler ve olaylar katıp zaman zaman öykü kılığına da bürüyerek hareket kazandırmıştır.
Durum böyle olunca eser düşünceler romanı, daha doğrusu, Halid Ziya'nın Düşüncelerinin Romanı karakterini kazanmıştır." (s. 8-9)

Bunun yanında Halid Ziya'nın kendi görüşleri de var. Bunun bir makale kitabı mı, yoksa hikâye kitabı mı olduğunu kendisinin de bilmediğini, yargıyı okura bıraktığını söylüyor.
Mevzu şu ki bir tane gencimiz var. Genç dediğim belki otuzlarında, belki yirmilerin sonunda. İhtiyar, dostumuza "çocuğum" diyor. Bu genç, ara ara "köye" gidip İhtiyar'ı ziyaret ediyor. Köy dediğimiz yer de Yeşilköy. Halid Ziya'nın yaşadığı köşk yaklaşık 30 yıl önce yıkılmış galiba, yerine apartman dikmişler. İşte apartman öncesi dönemler. Halid Ziya'nın Aşiyan'ı orası.

Üç beş tane hikâyeye bakalım, bir fikir verir.

Yegâne Dost: Genç adama Cemil diyelim. Cemil, İhtiyar'ı anlatıyor. Beraber doğmuşlar, beraber yaşamışlar da tek fark 10 yıllık bir zaman farkıymış gibi. Cemil'in İhtiyar'a karşı hissettikleri böyle. Tabii bir de kuşak farkının yarattığı düşünüş biçimleri var. Cemil, İhtiyar'ın daha analitik düşünebildiğini söylüyor. Olaylar arasında sağlıklı ilişkiler kurabilme, çıkarımlar yapıp geleceğe dair görüşler öne sürme. Bu tarz. Ya bildiğin adam çok şey biliyormuş işte. Filozof diyor Cemşit.

"İşte kaç yıldır hayatı açıkça bir ortaklıkla yaşıyoruz. O önce benliğimin altında açık seçik ama çizilmemiş bir biçimle uyurken ben kendisini bütün bellibellisizlik sislerinden sıyırarak meydana çıkardıktan sonra, kimi zaman hayat dedikleri ağır yükü sürekli birlikte asılıp çekerek, kimi zaman yalnız yokuşlara ve engebelere rastladıkça ben onun yardımına başvurarak, iki dost, bir ikiye katlanmış varlıkla yürüyoruz." (s. 17)

Böyle bir yakınlık var. Cemşit kaç kez zorluklara rastlamış, işte başına ne felaketler gelmiş, bu İhtiyar ona ışık olmuş. Falan. İhtiyar'ın tanıtımı.

Yeni Bir Maraz: Geçmişe saygısı olmayanın, geçmişi kabul etmeyenin ayvayı er geç yiyeceğine dair bir hikâye.

"Bir yüzyılın adamını yaratacaksınız. Ama yarının adamı olmak düne ilişkin tarihi unutturacaksa, toplumun eline geçen faydalı değil, zararlı bir öğedir. Kendi benliğine güvenen bir birey ortaya koyabilmek için eğer eski kuşaklara kin ve öfke taşıyan, kendi kişiliğinin saygınlığını babalarının horlanmasıyla elde edilebilir bir şey sayan bir inkarcı meydana getirilecekse, bilinmelidir ki geçmişe tüküren bir kimse geleceğe hak kazanmış değildir..." (s. 21)

Böyle hisler. Odaya İhtiyar'ın tanıdığı bir genç geliyor üstüne, Türk sanatı diye bir şeyin olmadığını kanıtlayan bir eser yazdığını söylüyor. Çocuk tam tip, karakter de değil. Batı tarzı giyinmiş, el sıkışı falan "Robert College çeşnisini" akla getiriyormuş. Neyse o. Tabii bunları Uşaklıgil'in zamanına göre değerlendirmek gerekiyor. Tabii Uşaklıgil'in kendi dönemini savunması olarak da ele alabiliriz. "Dekadanlık" olayının üstünden yıllar geçmiş olsa da o şekilde suçlanmak hâlâ üzücü olsa gerek. Mevzuyu bilmeyen kariler için biraz açıyorum: Acayip hisli, acayip kelimelerle dolu, dönem okuru için yabancı gelen metinlere, tabii yazarlara da, Ahmet Midhat'tan "Dekadan" suçlaması geliyor. Neyse, gerek Hüseyin Cahit, gerek Cenap Şahabettin gayet yardırıcı bir savunmaya girişiyorlar. Ahmet Midhat da mevzuya biraz daha yakından bakınca, "Gençler haklıymışsınız, sizi biraz yersiz suçladım, kusura kalmayın," diyor, geri adım atıyor. Böyle. Neyse, yani edebiyatta farklı şeyler denemiş olsalar da bu adamlar öz sanatlarını çok çok iyi bilen adamlar. Farklı şeyler deniyorlar diye kendi sanatlarını bilmemekle suçlanmak da ayrı bir bırroluk.

Okuma Kudreti: İhtiyar'ın insan sarraflığı. Yalan söyleyeni şıp diye ayırıveriyormuş, bundan ötürü elemliymiş. Gerçekten da yalan olduğunu bile bile inanmak istiyoruz bazen. Şimdi böyle insani hadiselerin yanında dönemin ince ayrıntılarını veren hikâyeler de mevcut, kitabın en önemli kısımlarını bence bunlar oluşturuyor. Mesela İstibdat Dönemi, mesela ithal mallar ve bunun gibi şeyler.

Tasarrufa Riayet: İhtiyar bir yemek yiyor, böyle bir yiyiş yok. Neyse, dayımız yiyor ama çikolata Amerika'dan, şeker Cava'dan, işte kahve Brezilya'dan, bilmem nereden.

Sağır Osman: II. Meşrutiyet zamanında Abdül'den kurtuldukları için başa gelen yeni elemanları tutmuştu Servet-i Fünun, sonradan gelenin gideni aratmasıyla bıraktılar. İşte bu hikâye Enver ve tayfasının tutulduğu zamanlardan. Sağır Osman, İhtiyar'ın kalfası mı, uşağı mı, öyle bir şey. Parasını ölü yatırımlarla ziyan ediyor. İhtiyar da diyor ki, "Bıro, sen gel, devletin iç borçlanma olayına gir. Bir verip beş al. Zengin ol, beni de gör." Devlete yardım etme temalı bir şey.

Bunun üç katı daha hikâye var, hepsinde dönemden ayrıntılar bulabilirsiniz. Metaforlar, dönemin uçarı genç nesli falan. Bir sürü.

Güzel işte, Halid Ziya seven okusun.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tavandaki Kukla
Kabaca şu: Tecavüz kurbanı, akıl hastalığından mustarip kardeşini ara ara ziyaret eden hanımımız, tecavüzcü bayı bulup psikolojik işkenceye başlıyor. Adam gayet saygın, tanınmış biri ve aile kurmuş. Geçmişte hiçbir şey olmamış gibi. Bu sebeple hanım telefon sapıklığı yapıyor, adamın eşiyle arkadaş oluyor falan. Onlarla yemek yiyor, geziyor, bu sırada adamın hayatını mahvetmeye başlıyor yavaştan. Sanki hiçbir şey yapmıyormuş gibi. Hissizleşme değil, yenen soğuk bir yemek gibi düşünün. Aynen böyle.

Bununla bitmiyor, Ambjörnsen'ın Norveç'i ana karakterlerden biri, üstüne Leo var. Otostopla Rebekka'nın, yani hanımın arabasına binen Leo, gayet "gore" işlerle ilgilenen bir sanatçı. Kendi çapında ünlü. Gore derken işte kanlı bağırsak, dalak, ciğer, organlar falan, parçalanmış şeylerden bahsediyorum. Leo'nun da kendine özgü bir intikam hikâyesi var; çocukluğunda ölümüne korktuğu Cato adlı köpek. Bu köpeği besliyor, onunla dost oluyor ve gırtlağını kesiyor. Bizi korkutan şeyle dost olmayız, tekrar düşman olma ihtimalini göze alamayız çünkü.

Neyse, iyi arkadaş, iyi sevgili, iyi dost, ne oldukları önemli değil. Leo, Rebekka sapıklık yaparken ona yardımcı oluyor. Mesela Rebekka sapık adamla ve eşiyle yemek yerken Leo telefonla arayıp kapatıyor ki sapığın Rebekka olmadığını düşünsünler. Böyle şeyler. İkisi de bildikleri işi yapıyor. Hepsi bu.

Bir serüven değil bu sadece, Rebekka'nın ruhsal hedeleri biraz da Norveç'in yardımıyla şahane inceleniyor. Bildiğimiz Ambjörnsen üslubunda. En sevmediğim şeyi yapıp bitiriyorum, tonlarca alıntı.

"Tepeden kente inen yolda yürürken çürüme ve yok olma süreci üzerine düşünceler geçti aklından. Bu süreç hayatın ilk anında, yani döllenmeyle başlıyor, insan daha ilk saniyelerden itibaren tüm çıkış noktalarının ölüm tarafından tutulmuş olduğu bir gerçekliğe adım atıyordu. Yol üzerinde sağlı sollu sıralanan ahşap villalarda oturmuş bir şeylerle meşgul olan her yaştan insan, yavaş yavaş ölmekteydi. İnsan ne yapsa, ne söylese boş! Yol üzerine sağlı sollu sıralanan ahşap villalarda onlardan önce de birileri oturmuştu. Artık ya toprak olmuş, ya da deniz suyuna karışmışlardı. Ne derin düşünceleri, ne geri zekâlılıkları, ne boş muhabbetleri, ne de kallavi tutkuları engelleyebilmişti o sıfır noktasına nihai yolculuğu." (s. 36)

Felaketlerde düşünüyor insan bunları daha çok, sebebi de sanırım acımızı paylaşabileceğimiz insanların aynı acıları çeken insanlar olduğunu düşünmekte yatıyor. Bunları kısa bir sürede bulamayacağımıza göre en yakınımız ölüler, onları düşünüyoruz. Sadece felaket olarak da düşünmeyelim, herhangi bir duyguyu büyük bir yoğunlukla yaşarken. Cihangir'den karşıya bakarken, Moda'dan Kınalı'ya bakarken. "Kaç kişi benim şu an hissettiğimi hissetti, tam burada?" Kariler, yürüdüğümüz yollarda yürüyen binlerce insan öldü, onların ruhlarının ağırlığını bir Kadıköy'de, bir Beyoğlu'nda hissetmiyor musunuz? Belki yaşadığımız dairede değil ama apartmanımızın arazisinde eskiden bir ev, köşk vs. vardı, buralarda kaç insan yaşadı, kaç insan öldü? Belki göremiyoruz ama hayaletlerle çevriliyiz ve bunların arasında ister intikam alalım, ister mutlu olalım, gideceğimiz yer onların yanı. Evet. Gitmek de değil aslında, hâlâ aynı sokaklarda yürüyor olacağız ve birileri bizim de kendileriyle aynı şeyi düşünmüş, hissetmiş olma ihtimalini düşünüp huzursuz olacak, ürperecek.

"Ya cennete gidemezsek Rebekka?
Ya bir hayatın tamamını yaşamak zorunda kalırsak bu dünyada Stina?" (s. 37)

Stina tecavüze uğrayan kardeş tabii.

Çok malzeme var çok.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sandman/ Kısa Hayatlar
Kayıp kardeşi geçen sayıda görmüştük, düğüne geliyordu. Kızıl saçlı bir dayımız. Bu sayıda Hezeyan'ın kafayı yemesini takiben bu kardeşi arayış başlıyor, yolculuğa çıkıyoruz.
Hezeyan sokakta yürüyor, tam bir berduş. Girdiği bir ortamda haykırıyor falan. Ablasını istiyor. İhtiras geliyor, konuşuyorlar. Hezeyan Yıkım'ı bulmak istiyor, çünkü bunalımda. Aileyi tekrar toparlarsa bazı şeylerin yoluna gireceğini düşünüyor. İhtiras, Yıkım'ın umrunda olmadığını söylüyor. Hezeyan Umutsuzluk'a gidiyor. O da yardımcı olmayacağını söylüyor ama Yıkım'ı deli gibi özlüyor o da. Ya herkes bu adamı özlüyor ama yardım eden yok, çünkü Yıkım kendi isteğiyle bıraktı onları. Onlardan uzaklaşmak, yalnız kalmak istedi ve istediğini yaptı uzun bir zaman önce. Dolayısıyla bulunmayı istemeyen bir adamı bulmak pek kolay olmayacak ki Hezeyan'a yardım eden olmadığı için durum daha da içinden çıkılmaz bir halde.

Sandman aşk acısı çekiyor bu arada, kendi dünyasında sürekli yağmur yağıyor. Eh, acı çekerken yağmurun yağmasını hepimiz isteriz sanırım. Bir de bir şeylerle meşgul olmayı. Rüya da bunu yapıyor; oyalanmak için Yıkım'ı arama konusunda Hezeyan'a yardımcı olacağını söylüyor ve Hezeyan'ın hazırladığı listede yer alan varlıkları bulmak üzere yola çıkıyorlar. Rüya'nın amacı Yıkım'ı bulmak değil, zaman geçirmek.

Yıkım'la yaşanmış olaylar, Yıkım'ın saklandığı yerdeki hayatı, listedeki varlıklardan bazılarının arazi olması, bazılarının yol göstermesi falan, hepsi iç içe geçmiş bir şekilde sırayla ortaya çıkıyor. En sonunda buluyorlar adamı, oturup yemek yiyorlar ve Yıkım dönmeyeceğini söylüyor. Zorla geri götüremezler tabii, Yıkım veda edip uzuyor yine. Rüya bulmak istemiyordu başlarda, fakat bir süre sonra o da Yıkım'ı bulmak isteyecek ve bulmak bile yetecek ona, özellikle Yıkım'ın kendisi yüzünden gittiği suçlamalarından sonra. Sonuçta Hezeyan da, Rüya da Yıkım'ı son bir kez görmekle teselli buluyor. Böyle. Güzel sayı.
Yanıtla
0
3
Destekliyorum 
Bildir