Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Camda Yürümek
Rock Laneti'ni bildiniz mi? Lisenin uzuun günleri boyunca bir defa, iki defa... Evet, bildiniz; üç, dört, beş falan. O kadar defa okumuştum o kitabı. Çünkü eski bir rockstar'ın hayatıydı ve mükemmel bir kitaptı. Ondan sonra Iain Banks okumak kısmet olmadı, iki gün öncesine kadar.
Bence kitaplar üçe ayrılır. Şu anda ayırdım, başka bir zaman ayırırsam daha aza ayırabilirim, daha çoğa ayırabilirim, keyfim bilir. Allah Allah, nedir yani. Evet, üçe.
1) Öyle Kitaplar: İşte araştırmadır, tarihtir, öyle kitaplar. Bilgi verme amaçlı diyelim ama Tanpınar'ın 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi kitabı gibi kitaplar bu kategoriye girmez. Adam hiçbir olaya sanatsız yaklaşamadığı için. Neyse.
2) Çeşitli Kitaplar: Bunlar böyle işte oku-unut kitapları.
3) Çeşitsiz Kitaplar: Bunlardan fazla yok. Anlatım teknikleriyle, kurgusuyla, tabii kurgusuzluğuyla da olabilir, işte çeşitli şeyleriyle kafada bir tat bırakan kitaplar. Camda Yürümek böyle bir kitap.
Üç farklı adamın öyküsünü okuyoruz adım adım. Graham Park, Steven Grout ve Quiss. Kitap altı yedi bölümden oluşuyor, her bölümde bu üçünün yaşadıklarını sırayla okuyoruz. Üçünün de ayrı bir hikâyesi var ve bunlar sonda birleşiyor.
Graham, sanat okulu öğrencisi, resim çiziyor. Slater diye gay bir arkadaşı var, Sara diye bir kızı gösteriyor buna dolaylı olarak. Neden öyle? Çünkü sonunda çok acayip işler dönüyor, oraları söylemem.
İşte bizim saftirik aşık oluyor kıza derken kızla yakınlaşmaya çalışmalar, sonra sürpriz son.
Grout dünyanın en anormal adamı olabilir. Galaktik bir savaştan kurtulduğunu sanıyor, stres basınca mikrodalga tabancasıyla kendisine ateş edildiğini düşünüyor, kitap okuyor sürekli ve başında daima bir baret var. Asfalt dökücü bu adam, sorunlu biri olduğu için kovuluyor, işsizlik sigortasından yararlanamıyor. Derken baretini çıkardığı bir anda, kendi asfaltladığı yolda başına talihsiz bir kaza geliyor.
Quiss de işin fantastik yanındaki adam. Çıkmak istediği bir şato var, çıkamıyor. Kafka'ya göndermeler var zaten, onun şatosu gibi. Ajayi var yanında, yaşlı bir kadın. Şatodan çıkabilmeleri için, "Durdurulamayan bir cisim, kımıldatılamayan bir diğer cisme çarparsa ne olur?" gibi paradoksal bir soruyu cevaplamaları lazım. Cevap hakkı için de çok acayip oyunlar oynamak zorundalar: Tek boyutlu satranç, açık-alan go, noktasız dominolar ve Çin Scrabble'ı. Zamandan bol bir şeyleri olmadığı için hepsini bitiriyorlar bir şekilde, fakat soruya verdikleri cevaplar yanlış olduğu için bir türlü çıkamıyorlar.
Romanın eleştirel boyutu Graham üstüne kurulmuş. Saf, naif bir insan. Uç cinsellikten, kapitalizmden, kendisi için nefret edilecek ne varsa nefret ediyor ve eleştiriyor. Evet.
Yani roman süper, bence herkes en az iki kere okumalı. Üç.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kırk Yedi'liler
Vücudun korkması. Ömer Seyfettin'in Perili Köşk öyküsünde vardı. Periye dokunmadan önceki andan bir monolog. Emine'de şöyle oluyor:
"Emine," diyordu. "Korkma. Nasıl olsa bu bitecek. Kimseyi ele vermedin; verecek kim vardı ki. Geçecek hepsi. Sen güçlü kızsın. Olduğun yeri biliyorsun. O yere aklınla, yüreğinle geldin. Korkmaktan utanma. Vücudun korkuyor..."
Aklın vücuda söz dinletemeyişi bir değil mi? Periye dokunmak, işkenceden korkmak çok mu farklı? Bilinmeyenin korkusu, insanoğlunun en derin korkusu değil miydi hani, hele hele 24-25 yaşında bir kız için?
Selahattin kızı Emine Semra Kozlu. Nüveyre'den doğma. Doğum 1947. İstanbul. Beşiktaş.
Nereden başlasam?
Emine İstanbul doğumlu. Ailecek Erzurum'a gidiyorlar çocukken, anne baba öğretmen. Cumhuriyetin ilk öğretmenleri. Vatana, millete hayırlı bireyler yetiştirmeleri için idealizm pompalanmış emekçiler. Kardeşinin adının Kubilay olmasından belli değil mi? Bir de Seçil var, abla.
Esaslar bunlar. Kurgu şöyle: 72'de yakalanıyor Emine, sorguya çekiliyor. İşkenceler çok fena. Bu noktada geçmişe dönüşler hakim. Bunları ikiye ayırabiliriz:
Büyükler: Erzurum anıları, üniversite arkadaşlarının anıları. Bu üniversite arkadaşlarının bahsi geçtiğinde yukarıda yazdığım şekilde arkadaşların tutanağa mı diyeyim, neye diyeyim bilemedim, yazılı bir belgeye geçirilmiş isimleri, cisimleri yer alıyor. Bunlardan başka Seçil'in intihar girişimi var. Oraya geleceğim.
Küçükler: Bilinç akışı gibi. Bir yerden küçücük bir olay çağrışıyor, bir paragraflık bir geriye dönüş yaşıyoruz, sonra kurgunun asıl yolundan devam ediyoruz.
Adım adım inceleyeceğim şimdi. Ben böyle güzel bir nokta yakaladığım zaman sayfanın üst köşesini kıvırırım. İçim de acımaz. O kadar para veriyorum kitaba, onun da canı yanacak arkadaş. Her şey karşılıklı. Allah Allah yav. Neyse, o köşelerden de kopya çekeceğim biraz.
Erzurum: Erzurum, Emine'nin siyasi olmayan yönünün geliştiği yer. İnsanlığının diyeyim.
Erzurum'da kaldıkları ev iki katlı. Alt kat buz gibi, üst katta soba yanıyor, nispeten daha iyi. Apartman dairesine taşınmaya çalışıyorlar. Sürekli daha iyiyi kovalayış var, daha iyiye ulaşma arayışı var ailede.
Anne Nüveyre. Sahip olduğu idealizmle kişiliği birleşmeyen bir kadın. Elinde bir öğretmenlik, katakulli sonucu evlenmek zorunda bıraktığı bir adam ve üç çocuk var. Kazanmaya oynuyor, kaybetmeye tahammülü yok. Çocuklarının hatalarına hele, hiç yok. 70'lere doğru Emine'yi evlendirmeye çalışırken şunları söylüyor:
"Aç açık olmayınca mutsuzluğa alışılıyor kızım. Herkesi nasıl yaşıyor sanıyorsun yani. Ailelerin çoğunluğu... Yorgunluk var Emine çocuğum, yorgunluk."
Anne böyle. Seçil de bir teğmendi galiba, ona aşık oluyor. Annesi kızını İstanbul'a yollayıveriyor çat diye. Öyle bir anne. Baba biraz anlayışlı gibi gözüküyor, sessiz. Öyle bir eş varken normal.
İclâl diye bir öğretmen var, şeker gibi kadın. Emine'nin en sevdiği öğretmeni. İclâl, sevdiği evli bir erkekle basılınca doğruca Erzurum'a gönderiliyor, orada öğretmen oluyor. İşte Türk kadınlarının en büyük eğlencesi olan dedikodu devreye giriyor burada. Bu dedikodular üstünden hem Nüveyranım'ın karakterini, hem de dönemin ahlaki, sosyolojik, psikolojik falan yorumunu öğreniyoruz. Kadının İclâl için dediği şeye bak:
"İyi ailesi olsa öğretmen olur muydu?"
Kadın problemli, baba suskun, çocukların biraz manyak olması kaçınılmaz.
Bak çok ince noktalar var anneyle ilgili, almazsam olmaz. Konu yine İclâl.
"Birden annesinin, 'Demek ki bayağı tutulmuş İclâl'e adam,' deyişindeki özlemi sezerdi Emine. Oysa yüzünde açık vermeyen bir örtülme olurdu annesinin."
Her şeyi de almak istemiyorum, 113. sayfada kadın-erkek meselesinde kadının düşündükleriyle ilgili güzel şeyler var mesela. Anne burada bitsin. Anne böyle yani.
Seçil... Seçil bir zenginle evleniyor sonra, intihar girişiminde bulunuyor. Oğlu oluyor, pek umursamıyor. Hayatından memnun değil. Öylesi bir parçalanmışlıkta zaten memnun olması da pek mümkün değil. Başka bir şey söylemiyorum Seçil hakkında, okuyan bilsin.
Kubilay varla yok arası bir şey, içten pazarlıklı bir genç izlenimi bırakmıştı bende. Anneye çekmiş olabilir.
Erzurum'da ilgimi en çok çeken kişi Leylim nine oldu. Bir Marquez romanından fırlamış gibi bu ninemiz. Açlık yüzünden bir torununu alıp Kars'tan Erzurum'a yürüyor. Torun Kiraz, sonradan Emine'nin en yakın arkadaşı oluyor ve onlarda kalıyor. Bu vesileyle Leylim nine de arada geliyor, bu iki kızcağıza uyku vaktinden hemen önce yaşamla ilgili çok güzel şeyler anlatıyor. Romanın TDK'dan ödül almasının en büyük etkeni bu Leylim nine bence. Dil, kelimeler çok güzel.
Üniversite arkadaşları/İstanbul: Burada Emine kızımız artık bir üniversite öğrencisi, devrimci. Etrafında bir sürü arkadaşı var, bu arkadaşların çoğunun akıbetini biliyoruz aslında, anlatmaya gerek yok. Kitabın kapağına bakmak yeterli.
Soldaki Mardin doğumlu arkadaş muhtemelen Haydar. Emine'nin sevdiği adam. Abisinin uğraşlarıyla okuyor, yoksa çiftçi olacak. Haliyle fakirliğin bilincinde, İstanbul'a gelip iktisat okuyor ve bir eylemde yakın arkadaşı Zülkadir'in vurulup ölmesine şahit oluyor. Yine diyorum; anlatmaya gerek yok. 70 başlarının kaotik ortamında bir grup gencecik insanı izliyoruz.
Kurgusal yapıyı anlatmıştım. Kitabın ortalarının sonunda, sonlarının başında işkence zamanına dönüyoruz ve bir iki geriye dönüş dışında o zamanda kalıyoruz. İşkence tasvirlerini nasıl anlatayım şimdi. "Çok güzel" dersem içim huzursuz olacak.
Erkek-kadın mevzusu demiştim. Başka bir örnek:
"Eh... bak en iyi sözü ettin, "bir erkek gibi" lafının alaylı yükünü çocukluğumuzdan beri biliriz. Bir kadın gibi olmak, bir erkek gibi olmak... bunlar iki cinsin sınırlarına çekilmiş çok kurnazca düzlemler Seçil."
Gerisi geliyor.
Haydar'ın kendini anlattığı sahnelerde bir Anadolu insanının sıcaklığını, içtenliğini buluyoruz. Eleştirel boyut elbette mevcut, hükümetlerin politikalarından çokça çekmiş, torpil olmadan iş dönmeyeceğine inanan, devlet karşısında ezilmiş insanlar bunlar. Haydar gibi bataktan çıkmak isteyen insanlar oluyor. Haydar çıkıyor, adam zeki beyler. Sınıfsal bir eleştiri var burada. Sayfa 302'de başlıyor.
Daha da yazmıyorum, zira hem karnım aç, hem de ne yazcam. Pazar günü sabah sabah yazı yazıyorum ya. Bir gideyim uyuyayım. Seçil'in intiharı kalmıştı. Yaşamına, ailesine uyum sağlayamadı. Uyumsuzdu, dayanamadı diyelim.
Çok güzel kitap, zengin. Okuyunuz. İyi günler.
Yanıtla
8
8
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Şehre Gidememek
Üç hikâye, hikâyelerin epigrafı niteliğinde aynı izlekteki üç metin karşılıyor bizi. Hikâyeler ayrı olsalar da epigrafik metinlerin oluşturduğu yapı, kitabı bir bütün halinde tutuyor.
Levi'nin geçmişe dönük yüzünü, sadece bu yüze ait olan ayrıntılarda böyle buram buram hissederim. Gidilemez bir şehirdir veya gitmeye niyetlenen, ne ki bir türlü adımını atamayan bir gidemezdir öykülerdeki. Bakalım meselam.
İlk öyküde bir Gracinda var, Rio ikâmetli bacımız.
"'Döneceğini biliyordum' demişti Gracinda 'çünkü bu şehre gelecektin istesen de istemesen de ve beni bir kez daha görme hasreti yıllarca peşini kovalayacaktı.'"
Ne diyeyim şimdi; günlük yaşamın zaman hırsızlarından mı bahsedeyim, özlediklerimizin orada, uzakta ama istediğimiz zaman görebileceğimiz bir yerde olduğunu bildiğimiz için inceden hissizleştiğimizi mi söyleyeyim? Bu ilk öyküde gayet, bol bol var hepsinden. Ha, epigrafından Tezer Özlü geçen bir öykü ve yazarı, dediğini göre en başta bir dil yolcusu. Mario Levi'nin cümlelerini biliyorsak hak veririz. Ben düşünüyorum ki bu cümleler yığılıdır, iç içe geçmişlerdir ve bir yandan girip bambaşka bir yandan çıkarız. Matruşka gibi düşünelim, giderek büyüyen Matruşka.
"Ama sonuç ne olursa olsun hep bir yerlerde kaldığımızı, kendi hayaletimizce kovalandığımızı ve tüm çabalarımıza karşın bireysel serüvenimizde sürekli olarak bir sürgünü ve tutsaklığı yaşamaya zorunlu olduğumuzu hiç unutmamamız gerekiyor."
İkinci öykü. Eşref Bey bir edebiyat öğretmeni. Hikâyeleri var falan. Onun da geçmişinde gidilememiş bir yer var, Raşel. Raşel bir yerdir, bir apartman dairesidir, bir sahildir.
Biri Eşref Bey'in yerine gidiyor bu kez. Kendisinin genç bir dostu. Raşel'le konuşuyor, Raşel de bir şehre gidemeyen. İstanbul gözünde tütüyor. 6-7 Eylül olaylarında İsrail'e gitmiş. Gidiş o gidiş. Eşref Bey, duvara asılmış çerçevelerin en parlaklarından, ve tozlu. İstanbul'sa bir daha görülmeye korkulacak bir yer. Neresinin değişmesinden korkmayız ki? Soru sorarak anlatıp şekil yaptım. Süper. Kızlar... Heh heh.
"Yıllar sonra ulaşılan sonuç ne olursa olsun geriye hiç olmazsa bir küçük savaş kalabiliyor. Ve sanımca bir insanı en çok bu savaş anlatıp tanımlayabiliyor."
Son hikâye. Hiçbir şey yazmıyorum, zira şu bölümden sonra kitabı bir kenara atıp yatağa uzandım ve bir sigara yaktım. Yok lan, oda kokarsa anneden bir ton azar işitirim. Sigara falan yakmadım ama düşündüm.
"(...) Tüm bu sözcüklerden sanırım şu sonucun çıkarılması gerekiyor: Aramızdaki her şey bir incelikti Sevil, sana anlatamadığım ve belki de hiçbir zaman anlatamayacağım bir incelik. Benzeri yenilmeleri yaşadığım insan ilişkilerinde de hep aynı incelik sözkonusuydu. İncelik, uyumsuzluk, korkaklık ya da aynı anlama çekebileceğin binbir olumsuz nitelik."
Kitabın epigrafı, Kavafis'in Şehir şiiri kitabın kendisi kadar güzel.
Lunapark Kapandı'da da bir gidemeyiş vardı en kralından. O tabii tuğla gibi roman olduğu için karakterlerin her bir olayını öğrenip gidemeyişlerine bir yorum yapabiliyoruz. Burada öyle değil. Levi'nin hikâyelerinde küçük küçük isteyişler var; görmek, koklamak, son bir kez daha görmek. İnsanlar gitmiyor, gidemiyor ama. Özlemle yetiniyorlar.
Geçmişin yüceltilmiş özleminin Tanpınar'la, İleri'yle birlikte üç güzelinden biri Levi. Hepsi ayrı olsa da Levi biraz daha ayrı, onun öykülerinde sokaklar, apartman daireleri vardır çünkü. İleri'nin apartmanlarının, semtlerinin aksine; apartmanlarla, şehirlerle özdeş insanlar mevcuttur. Kişisel yalnızlık diye bir şey türetip mantıklı olmasını beklesem tokadı basar mısınız? Ben basmam, Levi anlatıyorsa mümkün değil.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kızıl Oda
Wells'i biliyoruz. Öykülerini bilmiyoruz. Ben bilmiyordum, görmüş oldum. Çok güzelmiş. Üç beş tanesine biraz daha yakından bakalım.
Mor Mantar Başı: Azıcık sünepe bir beyefendinin şans eseri birkaç mantar bulup yemesi, sonra kafayı yiyip karısına, sevmediği tanıdıklarına gider yapması. Komedi gibi, biraz da Stephen King'in kafayı yiyen garsonunun olduğu hikâyenin biraz daha özü, basiti. Süper.
Felaket: Çok zor durumda kalan adamın ani kurtuluşu, sürprizli. Bunu ele almamın sebebi şu:
"Bu olaydan okurların onun tamamen umutsuz olduğunu düşünmemeleri için söz edilmiştir."
Ahmet Mithat Efendi tadında bir cümle, tabii onun kadar okuyucuyla yüz göz olma olayı yok. Arada bir iki tadımlık cümle var böyle. O zamanlar bunlar mevcutmuş demek ki.
Genel olarak bakınca öykülerin bazılarında muazzam bir olaya şahit olan bir tek kişinin olayı anlatması tekniği var. Dolayısıyla gerçeklikten emin olamıyoruz. Zaten o kaygı da güdülmediği için daha güzel. Ben mesela bir adam, "Cennete gittim, şöyle şöyleydi," dese ve oraları süper anlatsa hemen inanırım. Çünkü neden inanmayayım. Yani. Winslow adlı eskici gibi bir adam var, bir öyküde kahraman kendisi fakat başka bir öyküde de adı geçiyor. Neden bu ayrıntıyı verdim, bilmiyorum. Böyle ortak kişili metinleri çok seviyorum, sanırım ondan.
Deniz Avcıları: Stephen King'in Raft'ını bildik mi? Orada bir raftta mahsur kalan gençler vardı. Burada da denizden gelen acayip hayvanlar var, onlarla mücadele. Bu da gayet güzel.
Kristal Yumurta: İşte en somut benzerliği kurabileceğim öykü bu. Clark Ashton Smith'in Ubbo-Sathla'sına gidelim. Paul Tregardis, eskici gibi bir yerde bir küre mi diyeyim bilemedim, yuvarlak bir şey bulur. Dumanlı süt rengi diye bir şey var mı bilmiyorum, onun renginde bu yuvarlak şey. Kürede bazı şekiller görür, bakar da bakar. Meğersem Zon Mezzamalech isimli bilinmeyen çağlardaki bir büyücünün hayatını yaşıyormuş kürede. Çok acayip şeyler görüyor tabii, ilk zamanlara kadar gidiyor ve Ubbo-Sathla'nın çamur deryası halindeki Dünya'da hükümranlığında buluyor kendini. Sonra ortadan kayboluyor.
Bu yumurta da şeklen aynı. Işık doğru açıda düştüğünde içinde başka dünyaların görüntüleri var. Meğer orası bir yermiş ama söylemeyeceğim, heh heh. Alın okuyun arkadaş. Bay Cave de bu yumurtaya bakıyor da bakıyor, bağımlısı oluyor derken öykü süper.
Bıçak Altında: En baba öykülerden biri de bu.
Pollock ve Porrohlu Adam: Bir lanet öyküsü, lanetten kaçmaya çalışan bir adam var. Thinner gibi. Amma lakin ki tam öyle değil; Robert E. Howard'ın Cehennem Güvercinleri öyküsünde yılan gönderme olayı vardır. Voodoo gibi işlere girip yamuk yaparsan ayvayı yersin, kıçından ısırıverir yılan. Nalları dikersin. O öykü ABD'de geçiyor, burasıysa Sierra Leone. Burada da yılan gönderme olayı var. Atalar Amerika taraflarına göçmeden buralardaki ritüellere güzel örnekler var. Bu öykü de güzel.
Örümcekler Vadisi: Yine Stephen King, Yağmur Mevsimi. Örümceklerden nefret ederim. Ürpertici.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tiffany'de Kahvaltı
Bende bir takıntı var; böyle baba yazarların çoğu kitabını almazsam okumaya başlamıyorum onları. Arka arkaya devirmeliyim ki o yazarın tadı beynimde yer etsin. Capote böyle. Yedi sekiz tane var sanırım, ucundan giriştim. Sonra da diğer kitaplarını okumaktan vazgeçtim. Ne yaptığımı ben de bilmiyorum. Neyse.
Evet, kitap. Kitap güzel. Bence filmin çok büyük bir payı var kitabın bu kadar tanınmasında. Yani çok fırtınalar koparmış sanırım, lakin ben giderek hissiz bir öküze döndüğüm için bende tesiri kısa sürdü; bir iki yerde içim bir hop etti, ne de güzel yazmış, helal dedim içimden. O kadar. Kürk Mantolu Madonna'nın bir tık altında ürperdim. Bence buradaki "hanım", Holly Golightly, çok süper bir insan. 14 yaşında evlenmiş, kocası alkolden gebermiş, işe giriyor, patron tacizinden sonra kaçıyor. Yaşlı bir çiftçiyle evleniyor, ondan da kaçıyor. Sonra büyük şehire geliyor, takılmalık abla olarak hayatını kazanıyor. Hediyeler, para, bilmem ne.
Audrey Hepburn ne kadar güzel ama filmi o açıdan gömüp atmış bence. Ben anlamadım o olayları pek, kendimden de bunu beklediğim için hiç şaşırmadım. Neyse, Holly'nin bir iki tribi var, bence muazzam. Cevaplamak istemediği bir soru sorulduğu zaman burnunu kaşıyor, direkt sallamıyor. Anahtarını kaybettiği, kaybedeceği için bir fotoğrafçının ziline basıyor sürekli.
Bir mantık hatası var, çeviriden kaynaklı da olabilir gerçi. José diye bir arkadaş var, bir yerde İngilizceyi pata küte konuştuğu belirtiliyor. Adam sular seller gibi konuşuyor sonra.
Holly bir yerde tutuklanıyor gibi bir şey oluyor, Paul da Holly'nin planlarının gerçekleşmeyeceğini, Brezilya'ya gidemeyeceğini söylüyor. Gitse bile vatanına bir daha asla dönemeyeceğini söylüyor. Holly'nin dediği şu: “Ne olur yani, zorlu küçük. Neymiş sanki, vatan dediğin rahat ettiğin yerdir. Ben hâlâ arıyorum.” Anladın mı, sürekli arayışlarda Holly. Bu yüzden sürekli yer değiştiren sevgileri, duyguları ve hayatı var. Kedisini azat ettiği bir bölüm var, orada da kimseye hiçbir söz vermediğinden bahsediyor. Kendisini bağlayan hiçbir şey yok. Bu yüzden de çekip gidebiliyor.
Yanıtla
2
7
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Saf ve Düşünceli Romancı
Böyle kitapları okurken, eğer iyi bir okuyucuysanız ve yazı işleriyle uğraşıyorsanız kitap yorumu dışında okuma ve yazma olayıyla alakalı söyleyeceğiniz üç beş şey oluyor. Zaten bir yazarın kendi yazı serüvenini anlatması, bir anlamda kendi otobiyografisi olmaz mı? Kuramsal olaylar bir açıdan bunun dışındaysa da aslında olayın içindedir; yazarın neyi nasıl yazdığı, yazarla ilgili bir fikir oluşturur. Tabii buradan Pamuk'un "gerçeklik-kurmaca" zıtlığına geliyoruz. Neyse, adım adım gidelim. İşte, söylenecek üç beş şey oluyor. Ben de uğraşan biri olarak biraz fikir belirteceğim.
"Saf" demek, böyle içinden akarsular akar ya, foşur foşur. Aktığı gibi yazmak yani. "Düşünceli"yse o akarsuya bent yap, baraj yap, şekiller yap, çok acayip aksın. O. Kullandığın anlatım teknikleri falan. Pamuk diyor ki bu ikisini süper şekilde birleştiren iyi yazardır. Evet. Çok güzel demiş. İşte bu kavramları ilk kez kullanan Schiller var, bilmem kim var. Öyle eski eski adamların kitaplarından düşünceler var.

Bağlantılarla uzayalım. Saf olsun, düşünceli olsun, yazar bir ressamdır. Yani yazara ressamlık vasfını yüklemen lazım. Bir kitabı okurken -vapurda, trende, otobüste, koltukta, yatakta- her paragrafta, satırda, harfte farklı bir resim görmek gerekir. Ben kitabı okumadan önce resimlerden ziyade bir film gibi düşünürdüm kitapları, arka arkaya akan sahneler bütünü. Diyalogları gözümde canlandırmaya çalışırdım, tabii kulaklarımla duyduğumu da biliyorum. Yolculukların bir an önce bitmesini sağlayan da bu kişisel filmler değil midir? Mesela eğer betim mevcutsa eşyaları, manzarayı olabildiğince detaylı olarak görmek isterdim, öbür türlü odayı, parkı vs. kendimce canlandırırdım. Sanırım ben bu ikincisini tercih ediyorum. Kitapta da yer alan Goriot Baba'yı düşünelim. Ben Goriot Baba'yı lisedeyken okumuştum ve ilk yüz sayfada ölüyorum sandım, çünkü pansiyonun bulunduğu sokak, pansiyon, duvarlar, tabaklar, insanlar öyle uzun uzun anlatılıyordu ki artık canımdan bezmiştim. Zevksiz değil, söylemek istediğim şey; okuyucuya hissettirilmeden verilen ayrıntıların okuyucuda resimleştirilmesi bir tık daha üstte. Tamamen kendi hayatımıza, kendi düşüncelerimize, kendimize göre gözlerimizin önünde belirmesi. Süper bir şey. Burada devreye giren olay işte "gerçeklik-kurmaca" zıtlığı. Pamuk'a göre ikisiyle de yaşayabiliriz, zira insan zıtlıklarla yaşayabilir. Orhan Pamuk'a, "Sen Kemal misin pampa?" diye soruyorlarmış, bahsedeceğim şey tam olarak bu tür bir gerçeklik değil.

Okuduğum hiçbir romanı gerçeklik açısından ele almadım, daha doğrusu gerçekliğini sorgulama ihtiyacı duymadım. Bütün romanların bir şekilde gerçek olduğunu biliyordum, fakat söz gelimi çok sevdiğim bir yazarla tanıştığımda, yazara kitabım(n)ı imzalattığımda, bir iki konuşabilme şansı elde ettiğimde romanlarıyla alakalı hiçbir şey sormadım, sormak bana ayıp bir şeymiş gibi geldi. Çünkü adamın aylarca uğraşıp ortaya koyduğu bir gerçekliği sorgulamak, o gerçeklikle yaşam arasında dandik bir soruyla bağ kurmak, adama hakaret etmekle aynı anlama geliyordu benim için. Romanların başka bir yaşam olduğu doğrudur, fakat her romanın ayrı bir can taşıdığını düşünmek daha çok hoşuma gidiyor. Yazarla olduğu kadar okuyucuyla da alakalı bir şey; ben kurduğum bu dünyanın yıkılmasını asla istemediğim için bunlara inanıyorum. Elimde hiçbir şey kalmadığı zaman bir tek romanlar kalacak çünkü, romanlar ve müzik.

Kitaba devam edek. Romanın okuyucuda uyandırdığı gerçekliğin temel öğeleri: zaman, karakter, olay örgüsü.

Pamuk'a göre yazar, karakterlerle özdeşleşebildiği, bu yolla başarılı karakterler ortaya koyabildiği sürece romana inanış güçlenir. Burada benim dandik hikâyelerimden, yazmaya çalıştığım romandan öğrendiğim bir iki şeyi anlatmak isterim. Karakter her şeydir aga. Kurgunun kralını yap, tekniğin kralını kullan, karakterin başarısızsa dük gibi kalıyorsun ortada. Fransız dükü gibi. Şekilli şemalli, haritalı bir roman yazım tekniğin yoksa, "saf" bir romancıysan biraz, karakterinin nereye gideceğini, nasıl davranacağını, ne düşüneceğini, ne yapacağını bilmen gerekir. Onu bir insan gibi tanıman gerekir, yoksa sırıtır.

Karakter yaratımıyla alakalı birçok teknik var. Kimisi anne kızlık soyadına kadar özellik kağıdı hazırlar. Bir şablon üstünden karakter yaratır. Bu işte "düşüncelilik". Pamuk da diyor ki, "Teyzeciğim, ben Kemal olduğumu söyleyemem, bazen de söylerim." Anladın mı? Kemal'de Orhan'dan parçalar elbette olacak. Romanda siyaset açısından da olaya bu yolla yaklaşıyor Pamuk. Ben o adamları anlayabilmek için, onların neler hissettiğini duyumsayabilmek için onları yarattım diyor. Bu durumda o karakterlerin Pamuk'tan ne kadar farklı olduklarını düşünebiliriz ki? Lacivert'i düşünelim mesela. Tamamen bir ayrılık yok, çok büyük bir benzerlik de yok. Ortası işte, en süperi.

Karakterle ilgili başka bir şey; Pamuk biraz da okuyuculara güvenin diyor yazar adaylarına. Küçük ayrıntılardan ruh hali çıkarmak, derin karakter tahlillerine yeğdir. Evet.

Eşyalar, eşyalar... Eşyalar insanı delirtmezse başka ne delirtir, bilmiyorum. 85. sayfada eşyalarla ilgili güzel bir bölüm var, buraya almayıp direkt oraya yönlendiriyorum.

Olay zaten olay, kurgulayışına göre... Zaman konusunda Aristoteles'ten örnek veriyor Pamuk. Şiir, romanlar, sonsuz bir andan parçalar sunar. Film demiştim yazının başında, kare kare düşünelim. Romanın yaptığı budur; zamanı parçalamak veya zamanı bir bütün halinde, geçmiş-şimdi-gelecek şeklinde içermek. Proust örneği var, Tanpınar örneği var.

Son olarak "merkez" mevzusu. Saf olalım, düşünceli olalım, romanın bir "merkez" noktası var. Ne kuruyorsak o merkezin etrafına kuruyoruz veya merkezin dışına çıkmadan kuruyoruz. Merkezin yeri azıcık değişirse koca bir romanı baştan yazmaya girişebiliyoruz. Kitapta örneklerle anlatılmış bu. Benim merkezden anladığım şu oldu: Romanı bir şey anlatmak için yazıyorsak -ki kendimizi kendimize anlatmamız da buna dahildir- merkez işte tam olarak bu anlatmaya çalıştığımız şey. Saflık, düşüncelilik, her şey, her şey bunun içinde veya çevresinde. Kuracağımız her bir cümle, seçeceğimiz her bir kelime bu merkezle alakalı olacak. Tabii artık merkezler kayabilir, birden çok merkez bulunabilir. Edebiyat çok acayip bir şey, istediğini yap.

Yani kısaca böyle bir kitap bu. Çok güzel.
Yanıtla
5
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gül Mevsimidir
Mesaadet Hanımefendi, yetmişlerini aşalı çok olmuş bir hanım. İstanbul'da, sahibi olduğu apartmanda üç torunu, oğlu ve geliniyle birlikte yaşıyor, bir de hizmetçiler var. Bir pazar sabahı başlıyor uzunöykü, öğleden sonra gibi bitiyor.

Başta Mesaadet'in sülalesine, İzmir'e gidiyoruz. Dürrüzadeler'den Mesaadet. Annesi Perran Hanımefendi. Sözlüsü Sermet Vasıf Bey. Aşık olduğu adam Rüştü Şahin. Ölü.
Ailecek zenginler, babasının mağazası var, deli iş yapıyor. Tarlaları varmış, satmışlar. Babasının dava vekilinin oğlu bu Rüştü Şahin. Zeki bir genç. Mesaadet'e aşık oluyor. Mesaadet de aşık buna. Yunanlılar işgal ediyor İzmir'i sonra, Rüştü Şahin savaşa gidiyor kendi isteğiyle. Dönemiyor. Sevmediği bir adamla evleniyor Mesaadet, İstanbul'a yerleşiyor. Sonra duygusuz, ruhsuz bir yaşantı. Seksene merdiven dayamış, huysuz bir kadın haline geliyor.

Kabaca böyle, şimdi derinlemesine bakarsak şöyle.

Burjuva ya Mesaadet, Rüştü'yle evlenmesi sıkıntılı tabii. Fakir bir aileden geliyor Rüştü. Perran Hanımefendi servet yönetmeye, aile yönetmeye alışık, duygularını kaybetmiş bir anne. Kızının Rüştü'yle evlenme düşüncesini aklından bile geçirmiyor. Mesaadet'se kurtulabilir bir insan o sıralarda, daha 17 yaşında bir kız. Rüştü'nün şöyle bir sözü var:

"'Mesaadet', demişti, 'böylece kaçsan evlensek, zengin kızı yoksula kaçtı olur. Eğer savaştan sonra asıl hak sahipleri yerine gelirse, sevdiği adamla evlendi, doğruyu yaptı diyeceklerdir. İlk söz gerçi önemli değil ama, ikincisi çok önemli. Bunu dedirtmeliyiz. Anca sevilenle yaşanılacağını da öğreteceğiz bilmeyenlere, birçok yapacaklarımızla birlikte. İzmir'in dört bir yöresinde dağ ateşleri yanıyor. Orta Anadolu'da kadınların, çocuklarının ölümüne ağlamaya vakitleri yok. Sen bir beni tutturmuşsun. Canının çektiğine, her şeyin hemen olmasına alışmışsın. Bekleyeceksin, herkesle birlikte mutlu olacağız.'"

İşte sınıf çatışmasına vurucu, kısa bir örnek. Ailenin Rüştü Şahin'e bakışı olumsuz değil, olumlu hiç değil. Tamamen kayıtsızlar. Bir ara Rüştü'nün babası, çocuğunun zeki olduğundan, Darülfünun'a yollamayı düşündüğünden bahsediyor, Mesaadet'in babasının cevabı şu: "Kardeş, biz okuduk da mı zengin olduk? Onun da eli ekmek tutsun, bak biz nasıl tuttuk." Rüştü'nün tuttuğu yolun bir çıkışı var kendi düşüncesine göre. Döndüğünde her şey değişmiş olacak, asıl hak sahipleriyle paylaşılacak zenginlikler, paralar falan. Bu rüyanın iki ayrı yıkılışı var. Biri, Rüştü zaten savaşta ölüyor. Mesaadet'in gitmemesi için yalvarmalarına, "Gitmezsen de savaş kazanılacak," demelerine aldırmıyor, gidiyor. Davasına inanmış bir adam, ne ki dönmek kısmet olmuyor. İkincisi de dönenler... Savaştan dönenleri büyük bir heyecanla izliyor Mesaadet, fakat Rüştü aralarında değil. Bir süre sonra dönmeyeceğini anlıyor, yıkılıyor. Reküyem Fore Dırim. Zafer kazanıldıktan sonra savaştan dönenlerle ilgilenilmiyor, sanki zaferi onlar kazanmamış gibi. Meydanlarda coşkulu konuşmaları yapanlar yine zengin kesim, işgalde malları yağmalanmasın diye toprağa hazine gömenler. Düzen aynen devam ediyor. Rüştü dönseydi bile istedikleri gibi olmayacaktı belki.

Mesaadet'in yalnızlığı da bir başka boyut. Aşık olduğu, bütün kalbiyle sevdiği adamın ölüsü bile gelmiyor geri. Konuşacağı kimse yok, yarı deli bir dadı olan Edadil'den başka ki onunla bile konuşulmuyor. İşte bu noktada kaybediyoruz Mesaadet'i; umutla dolu o genç, güzel kız bedenen olmasa da ruhen çöküyor. O artık bir ölü kadındır.

"Deli, tutkun Mesaadet, İzmir'de bırakılmıştı. Boş bir konakta, bakımsız, örümceklenmiş piyanosuna yaslanıyordu. Ben, vapurun güvertesinde, gözlerime basan yaşların buğuları ardında acıyla izliyordum onu. İzmir'de kalan küçük Mesaadet'e çok yazık oldu diyordum kendime."

İstanbul'a gitmeden önce babası tarafından sözlendirilmiştir, üç dört dil bilen bir bürokrat beyle. Arada sevgi yok, görev icabı yapılmış çocuklar var. "Kokusuz çiçeklere benziyorsun," diyen bir koca... Mustafa Kemal'in beğenisini kazanmış bir kadın Mesaadet, Atatürk, "Gazi" onun için. Öylesine güzel bir kadın. Kokusu Rüştü'yle beraber kaybolmuş.

İstanbul günleri bir servetin yönetiminden ibaret. Servetin yönetimi, zenginlikler ve incelikler. Burjuva incelikleri, adetleri, Mesaadet'in her şeyi olur. Kocası erken ölür, bir serveti yönetmek ona kalır. Yaşlılıktan yatağa mahkum olmuştur beş yıldır. Hizmetçisi vardır, uzunöykünün ortalarında ayrı bir bölüm vardır, italik. O bölümde Mesaadet'i dışarıdan, hizmetçinin gözünden görürüz. Kendi cümleleri, kendi düşünceleri yoktur artık, bir garip, huysuz kadındır Mesaadet. Harikalar odasında her şeye söylenen bu kadın, büyük abdestini yapmak için hizmetçisine muhtaçtır. İnsanlara muhtaçtır daha doğrusu, kaba insanlara, "köylülere" muhtaçtır.

Bir de Nedim var, torun. Komünist galiba. "Burjuvaların acıları olmaz," diyor, "Başkalarının yoksulluğu üstüne şato kurulmaz," diyor. Mesaadet beğenmiyor kendisini, o ne bilir yoksulluğu havalarında. Kendi de bilmiyor ya, çürümüşlüğünün son evresinde olduğunu gösterir bu.

Kitabın kapağında İstiklal Madalyası var, Rüştü Şahin'in.

Füruzan'a özgü spiral anlatı var yine. Çağrışımlarla bir geçmişe gidiyoruz, bir şimdiye geliyoruz. Bir bakıyoruz, Rüştü var yetmiş yaşındaki Mesaadet'in odasında. Bir bakıyoruz, meğer annesi olmuş Mesaadet. Süper.

Ellerinden öpeyim Füruzan, büyük keyif aldım okurken. Okuyun bence.
Yanıtla
6
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Peruk Gibi Hüzünlü
Yalçın Tosun'u Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'le tanıyalı bir yılı biraz geçti. Üç saatlik bir bekleyişte bitirmiştim kitabı. Peruk Gibi Hüzünlü de kısa ve yoğun bir okuma sürecinde bitti... ve arkadaşlar, yıllar sonra Van Halen dinlediğinizde ilk günkü gazı alıyorsanız Van Halen dinlediğiniz içindir. Van Halen çok yaşa!
Evet, kitap. Yalçın Tosun'un Peruk Gibi Hüzünlü şiiri dört parçaya bölünmüş, bu dört parça da dörder öykü içeren izleklere, epigraflara dönüşmüş. Matel Matiz şiiri bestelemiş, ben bir dakika falan dinledim, kapadım sonra. Kül Hece'yi biraz sevmiştim, lakin sonradan dinlemedim. Bana kalırsa bu memlekete iki Murat Yılmazyıldırım fazla. Tabii ki bana kalmasın, albümler çıkarsın Mabel Matiz. Lazım böyle sakin müzikler.
Yalçın Tosun'un öykülerini seviyorum, lakin bazı cümleler var ki orada ne aradığını düşünüyorsunuz.
Evet, böyledir. Yalçın Tosun'un yeni kitabını merakla bekliyoruz. Özel bir yazar; orada olduğunu bildiğimiz, fakat bir türlü aklımıza getiremediğimiz insanlarıyla, olaylarıyla bir öykü güzellemesidir Yalçın Tosun. Yalçın Tosun, 58. Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazanmış. Süper.
Yanıtla
1
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Factotum
Okumadığım Bukowski kitabı pek kalmasa da genelleme yapmaktan çekiniyorum, yine de yapayım: Bu kitapla başlamak lazım Bukowski'ye aslında. Kaptan Bir Şeye Gitti ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi Aman adlı türküde Chinaski'nin at yarışı eksperi olduğunu biliyoruz. Factotum'da işi daha yeni öğreniyor oysa. Zaten Chinaski 24-25 yaşlarında zannediyorum. Bukowski'nin gençliği yani, her şeyin başladığı dönem. Diye düşünüyorum.

Filmi de izledim, bence izleyin ama kitabı okuduktan sonra. Kurgu belasına olayların yerleri değiştirilmiş falan, gerek yok. Kitaptan öğreniniz.

Factotum vasıfsız gibi işçi demek. Chinaski/Bukowski böyle bir adam. İşe giriyor, işten çıkıyor. İşsizlik kurumu kendisine başka bir iş buluyor, ona giriyor. Ondan çıkıyor. Çoğunlukla kovuluyor. En fazla üç hafta çalışıyor, sonradan sigorta olayları başladığı için. O sürede ucuz şarap, viski ve oda parası çıkıyor zaten.

Aliesiyle ilişkileri sıkıntılı. Anne normal pamuk anne tadında bir insan. Sorun babasında. İki yıl gazetecilik okumuş Bukowski, sonra devam ettirmemiş. Babasına göre düzenli bir iş, düzgün bir yaşam her şeyden önemli, böyle yaşamamak cinayet işlemekle bir. Eh, durmuyor Bukowski yerinde.

Dövüşler, dayaklar meşhur. Büyük Zen Düğünü'nü hatırlar mıyız, ben orada yenen sopa kadar hiçbir şeye gülmemiştim kitap okurken. Gerçi gülmüştüm; Mezarlık Kitabı'nda kötü adamlardan birini haklayan Nobody'ye şair hayalet, "Adamı çok süper hakladın, bunun için şu kadar yüz dizelik kaside yazmamı ister misin?" diye bir şey söylüyordu. Ölüyordum gülmekten ya. Tabii böyle anlatınca komik olmadı. Evet, burada da dövüşmeler var ama bunların hiçbiri bir macera hevesiyle yaşanmıyor. Ya da şöyle diyeyim; Chinaski için bu on sene süren odalar, işler spiralinde kavga, sokakta yatmak, açlık normal şeyler. Adamın hayatı bu. Biz ekmek almaya gidiyoruz, adam kavga ediyor. Şuradaki olağanlığa bak:

"Biriyle dövüşmek için dışarı çıktım bir kez. İyi bir dövüş olmamıştı. İkimiz de çok sarhoştuk, yerdeki büyük çukurlar dengemizi kaybetmemize neden oluyordu. Vazgeçtik..."

Chinaski'nin modern dünyaya giydirmeleri de güzel. Al:

"Otobüs garı Times Square yakınlarındaydı. Elimde eski bavulumla yürümeye başladım. İş çıkışıydı. Akın akın insan çıkıyordu metrolardan. Karıncalar gibiydiler, yüzleri yoktu, çıldırmışlardı, üstüme geliyorlardı, gergindiler. Zaman zaman itişip, çarpışıyorlardı; çıkardıkları sesler korkunçtu."

Bitmek bilmez bir kalabalık bir yanda, Bukowski bir yanda. Tam böyle değil de, kalabalık fobiniz varsa anlarsınız. Felaket bir şey.

Bir tane daha:

"Patronlar daha fazla adam çalıştırmaktansa birkaç kişiyi fazla çalıştırmayı yeğliyorlardı. Adamlara sekiz saatini veriyordun ama yetmiyordu, fazlasını istiyorlardı. Altı saat sonra seni eve yolladıkları görülmemiştir mesela. Düşünecek zaman kalmamalıydı."

Düşünecek zaman kalmamalıydı, bu kadar. Daha çok örnek mevcut bu konuda.

Chinaski, kendini yazar olarak tanıtıyor. Çünkü o bir yazar, her girdiği ortamda yazarlığı bir şekilde geçiyor. Rehincilere daktilo bırakmaktan bıktığı için öykülerini deftere yazıyor, büyük dergilere yolluyor. Bu şekilde on yıl yaşamış Bukowski; dolanarak ve yazarak. Öyküleri sürekli geri geliyor ne var ki. Bir gün biri kabul ediliyor gerçi. Jack London paralelliğine geleceğim, biraz var.

Bir yerde Chinaski insanların doğuya ve batıya gittiğini söylüyor, herkesin aynı yöne yürümesi halinde dünyada hiçbir problemin kalmayacağından bahsediyor. Başka bir bölümde, sanırım Jan'le ayrıldıkları zaman, Jan'in gittiği yönün tersine gidiyor. Böyle bir şey bu da. Jan'le ilişkileri ilginç, kitabın yarısından sonra olaya giriyorlar. Çok sayıda insan var romanda, hepsini anlatsam buradan bilmem nereye yol olur. Anlatmıyorum.

Jack London'a bakalım. Kendisi fabrikalarda, atölyelerde, ütü mekanlarında(?) vs. çalışmış bir adam. Çalışırken öykülerini yolluyor sürekli bir yerlere, reddediliyor öyküler. En sonunda biri kabul ediliyor, sonra diğeri, sonra diğeri... Alıyor başını yürüyor, London. Martin Eden'dan biliyoruz, gayet güzel yardırıyor. Sonra parayı bulup kendine ev, tekne falan yaptırıyor, lakin ki, "Bu nasıl sosyalist lan?" diyen adamlar evini yakıyor, teknesi de cortluyor bu arada. Sosyalist hareketlere katılmış bir insan kendisi. Bir de boş zamanlarında kütüphaneden çıkmaz, durmadan okur. Özellikle Spencer okur, deli gibi etkilenir.

Bukowski'nin ne ev yaptırayım, ne dünyayı gezeyim derdi var. Adam zaten geziyor. Kitap okuma gibi bir derdi de yok, zaten kendisi de en son on yıl önce okuduğunu mu ne söylüyordu kitapta. Zengin olma gibi bir kaygısı yok, lakin biraz para bulunca pahalı elbiseler almaktan da geri kalmıyor. İkisi de aynı tutkunun peşinde, hayatlar farklı. Bukowski'de alttan alta kapitalizm eleştirisi mevcut, Uçurum İnsanları gibi keskin, köşeli eseri yok zannediyorum. Alter'den çıkan Charles Bukowski'nin Kavgası ve Satır Aralarındaki Solculuğu diye bir kitap var bende. Okumadım.

Böyleyken böyle. Bukowski ne güzel.
Yanıtla
13
10
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sodom ve Gomore
Yakup Kadri'nin yaptığı da bu iki şehri 1920-1923 arası İstanbul'unda canlandırmak. Kitabın 1927-1928 arasında yazılmış olması da önemli; ayrıntıların canlılığını bu pek geçmemiş zamanın izlenimleri sağlıyor.
Evet, mütareke yılları. İngilizler, Fransızlar, Ruslar memlekete doluşmuş. İki üç ABD'li de var. Bunlar yabancı arkadaşlar. Türklerde Sami Bey var, kızı Leylâ var, Leylâ'nın nişanlısı Necdet var. Necdet Almanya'da okumuş bir genç. İşgalcilere nefretle yaklaşıyor. Yaklaşmıyor hatta. İşte balolardır, çay partileridir, içkili ortamlardır derken böyle bir eğlence düşkünü meclis ortaya çıkıyor. Hani savaş ortamının içinde aşk hikâyesi de olsun tipinde bir roman. Bu gönül işleri boyutunun bence tek işlevi, ecnebi askerlerin ve bazı Türklerin ne kadar ahlaksız olduğunu falan göstermek. O kadar. Ülke uçuruma sürüklenirken ortalığı boş bulanlar... Ya Yakup Kadri'nin bu tip olayı sıkıntılı. Karakter değil, tip yaratıyor.
Yakup Kadri'nin ta kendisini, Necdet'in okuduğu bir kitaptan etkilenip şekillendirdiği düşüncelerinde de buluyoruz bir noktada: "Bu tamamıyla hicivci bir duygulanma değildir. Hicivci gülen, kızan veyahut hatalarımızı, kusurlarımızı acı bir dille yüzümüze vuran adam demektir. Lakin ben, bu manzara karşısında sadece iğreniyorum ve bir leş önünde burnumu tıkayıp gözlerimi kapayarak kendimden geçmek istiyorum ve bu toplulukta hâkim olan tesir de asıl budur."

Yazar bölmemiş ama romanın iki farklı bölümden oluştuğu söylenebilir. Birincisi; bu bahsettiğim leş İstanbul. İkincisinde Türk ordusunun İzmir'e doğru ilerlemeye başlamasıyla ortadan kaybolan veya Türk dostu kesilen insanların hayatları var. Böyle. Güzel tabii, klasik.

Yanıtla
7
19
Destekliyorum  1
Bildir