Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir tematik kardeşliği olan öyküler bunlar...
“Liminalite” diye bir kavram var; Türkçesine “eşiktelik” diyebiliriz sanırım. Antropolojide kullanılan bir kavram aslında ama özellikle pandemi sonrası psikolojide de yaygınlaştı. Bir şeylerin bittiği ve sonsuza dek değiştiği ama yeninin henüz kendini inşa edemediği o tuhaf, tekinsiz yerde olma halinin duygusunu tariflemek için kullanılıyor. (Gramsci’yi analım: “Şimdi canavarlar zamanı.”) Deborah Levy’nin Siyah Votka’sı tam da bu eşiktelikte gezinen öykülerden müteşekkil.

Levy ile ilişkimi derinleştirme girişimlerim kapsamında bu kez öykülerine uğrayıverdim. On kısa öyküden oluşan Siyah Votka, sahiden tam uğramalık bir metin. (Yaşayan Otobiyografi serisine doğru gidiyor sanki bu yol bu arada, herhalde yavaş yavaş oraya ulaşacağım, bakalım.)

Birbirinden bağımsız gözüken ama aslında bir tematik kardeşliği olan öyküler bunlar. Uzakta olmak, kimlik, aidiyet, yalnızlık, göç, sevmenin biçimleri gibi tekrarlayan temalarla bağlılar birbirlerine. Karakterlerin her biri silik ve müphem, bu başlangıçta öykülerle ilişkilenmeyi biraz zorlaştırıyor gibi ama kitabı bitirince bir tuhaf duygu bırakıyor insanda. Levy’nin okuduğum iki romanında da aynı uçucu hüznü hissetmiştim, öykülerini de benzer bir duyguyla okudum.

Göç dedim yukarıda, başıma bir silah doğrultulsa ve bu öyküleri tek kelimeyle özetlemem istense herhalde onu seçerdim. Çoğu karakter ait olmadığı bir ülkede veya mekânda, sanki yurtlarını terk etmemişler de yurtları ve dilleri tarafından terk edilmiş gibiler. Şu pasajı mesela alıntılamak isterim, çünkü bence kitaptaki düm öykülerin ortak duygusu burada gizli: “On dakika önce bacaklarını müthiş umutsuz bedenine sarmış olan Orta Avrupa tarafından kullanılmış, aldatılmış, istismar edilmiş, alay edilmiş hissettiğini düşünüyor; ve evliliğiyle aynı zamanda sona ermiş olan yirminci yüzyılı.”

Kitaptaki tüm karakterler üç aşağı beş yukarı bu duyguda - yahut bu eşikte diyeyim hatta. Kendi travmasını başkasına aktararak kurtulmaya çalışan bir karakteri anlatan Yıldız Tozu Ülkesi ile cinsiyet değiştirme ameliyatıyla “başka tür bir kadın” olmak isteyen bir kadını anlatan Mağara Kızı öyküleri en sevdiklerim oldu. İşte böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öyle usta işi bir iç içe geçme...
"Le temps du monde fini commence": Bitmiş dünyanın çağı başlıyor.

Başlıyor, çünkü ikinci kitapta ayak seslerini işittiğimiz savaşın göbeğindeyiz çünkü artık. Savaş evvelindeki son yaz ile açılıyor kitap, sonrası kan, top sesleri, bombadırmanlar, şiddet, karanlık. Constance; ya da yalnızlıklar... Avignon maceramın temposu ikinci kitap Livia ile bir duraksar gibi olmuştu ama bu kitapla tekrar lezzetini buldu bence. Çok sevdim seni Constance, çok.

İlk kitabın sonunda doğan, ikinci kitapla netleşen sorular bu kitapla beraber iyice görünür hale geliyor, kurgu ve gerçek birbirinden ayrılamaz biçimde iç içe geçiveriyor ve öyle usta işi bir iç içe geçme ki bu - Durrell'in beni göbeğine attığı renkler, sesler ve hayaller aleminin içinde savrulmaktan müthiş bir haz duydum okurken.

"Romancının hem yaratıcı, hem yaratılan konumunda olduğu ve sayısız ayna oyunlarına bir başlangıç noktası oluşturan romanın doğuşundan başlayarak..." diyor arka kapakta - sayısız ayna oyunları çok doğru bir ifade. Bir noktada aynadaki aksime mi bakıyorum, hatta aynadaki benim görüntüm mü, ben bu hikâyenin neresindeyim, kestim düşünmeyi. Kendimi Durrell'in kollarına bıraktım, sarıldı bana.

Sarılmak, dokunmak demişken - zannediyorum artık gönlümdeki "sevişmeyi en olağanüstü biçimde anlatan yazar" tahtında oturmakta olan Carlos Fuentes'e "azıcık kaykıl bakalım, Lawrence abine de yer aç" demem gerekiyor. Fuentes'i oradan hayatta kaldıramam ama bu kitapta öyle muhteşem yazılmış sevişmeler var ki, sanırım Durrell'i de o tahta oturtmamın, Fuentes'in yanına iliştirmemin zamanı geldi. Kitabın özellikle Affad'ın resme girdiği ve mevzubahis sevişmelerin olduğu ikinci kısmından sonrası muhteşem akıp gidiyor ve kusursuz bir son bölümle ("Kentin Düşüşü") kapanıyor. Ah, Avignon.

Şu cümleler eşliğinde Sebastian'a doğru yola çıkıyorum ben. Çünkü yol çok güzel.

"Ölümün sahneye çıkışıyla insan birden her şeyin akıl almaz derecede tatlılaştığı duygusuna kapılıyor - insanın her zaman kaçtığı, korktuğu süreksizliğin verimliliği. 'Ölüm düşüşü' hepimiz için geçerli: soytarılar, kahramanlar, sevgililer, namussuzlar, aptallar, ucubeler, krallar, halk, akıllılar, deliler ya da suskunlar için."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öyle usta işi bir iç içe geçme...
"Le temps du monde fini commence": Bitmiş dünyanın çağı başlıyor.

Başlıyor, çünkü ikinci kitapta ayak seslerini işittiğimiz savaşın göbeğindeyiz çünkü artık. Savaş evvelindeki son yaz ile açılıyor kitap, sonrası kan, top sesleri, bombadırmanlar, şiddet, karanlık. Constance; ya da yalnızlıklar... Avignon maceramın temposu ikinci kitap Livia ile bir duraksar gibi olmuştu ama bu kitapla tekrar lezzetini buldu bence. Çok sevdim seni Constance, çok.

İlk kitabın sonunda doğan, ikinci kitapla netleşen sorular bu kitapla beraber iyice görünür hale geliyor, kurgu ve gerçek birbirinden ayrılamaz biçimde iç içe geçiveriyor ve öyle usta işi bir iç içe geçme ki bu - Durrell'in beni göbeğine attığı renkler, sesler ve hayaller aleminin içinde savrulmaktan müthiş bir haz duydum okurken.

"Romancının hem yaratıcı, hem yaratılan konumunda olduğu ve sayısız ayna oyunlarına bir başlangıç noktası oluşturan romanın doğuşundan başlayarak..." diyor arka kapakta - sayısız ayna oyunları çok doğru bir ifade. Bir noktada aynadaki aksime mi bakıyorum, hatta aynadaki benim görüntüm mü, ben bu hikâyenin neresindeyim, kestim düşünmeyi. Kendimi Durrell'in kollarına bıraktım, sarıldı bana.

Sarılmak, dokunmak demişken - zannediyorum artık gönlümdeki "sevişmeyi en olağanüstü biçimde anlatan yazar" tahtında oturmakta olan Carlos Fuentes'e "azıcık kaykıl bakalım, Lawrence abine de yer aç" demem gerekiyor. Fuentes'i oradan hayatta kaldıramam ama bu kitapta öyle muhteşem yazılmış sevişmeler var ki, sanırım Durrell'i de o tahta oturtmamın, Fuentes'in yanına iliştirmemin zamanı geldi. Kitabın özellikle Affad'ın resme girdiği ve mevzubahis sevişmelerin olduğu ikinci kısmından sonrası muhteşem akıp gidiyor ve kusursuz bir son bölümle ("Kentin Düşüşü") kapanıyor. Ah, Avignon.

Şu cümleler eşliğinde Sebastian'a doğru yola çıkıyorum ben. Çünkü yol çok güzel.

"Ölümün sahneye çıkışıyla insan birden her şeyin akıl almaz derecede tatlılaştığı duygusuna kapılıyor - insanın her zaman kaçtığı, korktuğu süreksizliğin verimliliği. 'Ölüm düşüşü' hepimiz için geçerli: soytarılar, kahramanlar, sevgililer, namussuzlar, aptallar, ucubeler, krallar, halk, akıllılar, deliler ya da suskunlar için."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öyle usta işi bir iç içe geçme
"Le temps du monde fini commence": Bitmiş dünyanın çağı başlıyor.

Başlıyor, çünkü ikinci kitapta ayak seslerini işittiğimiz savaşın göbeğindeyiz çünkü artık. Savaş evvelindeki son yaz ile açılıyor kitap, sonrası kan, top sesleri, bombadırmanlar, şiddet, karanlık. Constance; ya da yalnızlıklar... Avignon maceramın temposu ikinci kitap Livia ile bir duraksar gibi olmuştu ama bu kitapla tekrar lezzetini buldu bence. Çok sevdim seni Constance, çok.

İlk kitabın sonunda doğan, ikinci kitapla netleşen sorular bu kitapla beraber iyice görünür hale geliyor, kurgu ve gerçek birbirinden ayrılamaz biçimde iç içe geçiveriyor ve öyle usta işi bir iç içe geçme ki bu - Durrell'in beni göbeğine attığı renkler, sesler ve hayaller aleminin içinde savrulmaktan müthiş bir haz duydum okurken.

"Romancının hem yaratıcı, hem yaratılan konumunda olduğu ve sayısız ayna oyunlarına bir başlangıç noktası oluşturan romanın doğuşundan başlayarak..." diyor arka kapakta - sayısız ayna oyunları çok doğru bir ifade. Bir noktada aynadaki aksime mi bakıyorum, hatta aynadaki benim görüntüm mü, ben bu hikâyenin neresindeyim, kestim düşünmeyi. Kendimi Durrell'in kollarına bıraktım, sarıldı bana.

Sarılmak, dokunmak demişken - zannediyorum artık gönlümdeki "sevişmeyi en olağanüstü biçimde anlatan yazar" tahtında oturmakta olan Carlos Fuentes'e "azıcık kaykıl bakalım, Lawrence abine de yer aç" demem gerekiyor. Fuentes'i oradan hayatta kaldıramam ama bu kitapta öyle muhteşem yazılmış sevişmeler var ki, sanırım Durrell'i de o tahta oturtmamın, Fuentes'in yanına iliştirmemin zamanı geldi. Kitabın özellikle Affad'ın resme girdiği ve mevzubahis sevişmelerin olduğu ikinci kısmından sonrası muhteşem akıp gidiyor ve kusursuz bir son bölümle ("Kentin Düşüşü") kapanıyor. Ah, Avignon.

Şu cümleler eşliğinde Sebastian'a doğru yola çıkıyorum ben. Çünkü yol çok güzel.

"Ölümün sahneye çıkışıyla insan birden her şeyin akıl almaz derecede tatlılaştığı duygusuna kapılıyor - insanın her zaman kaçtığı, korktuğu süreksizliğin verimliliği. 'Ölüm düşüşü' hepimiz için geçerli: soytarılar, kahramanlar, sevgililer, namussuzlar, aptallar, ucubeler, krallar, halk, akıllılar, deliler ya da suskunlar için."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öyle usta işi bir iç içe geçme...
"Le temps du monde fini commence": Bitmiş dünyanın çağı başlıyor.

Başlıyor, çünkü ikinci kitapta ayak seslerini işittiğimiz savaşın göbeğindeyiz çünkü artık. Savaş evvelindeki son yaz ile açılıyor kitap, sonrası kan, top sesleri, bombadırmanlar, şiddet, karanlık. Constance; ya da yalnızlıklar... Avignon maceramın temposu ikinci kitap Livia ile bir duraksar gibi olmuştu ama bu kitapla tekrar lezzetini buldu bence. Çok sevdim seni Constance, çok.

İlk kitabın sonunda doğan, ikinci kitapla netleşen sorular bu kitapla beraber iyice görünür hale geliyor, kurgu ve gerçek birbirinden ayrılamaz biçimde iç içe geçiveriyor ve öyle usta işi bir iç içe geçme ki bu - Durrell'in beni göbeğine attığı renkler, sesler ve hayaller aleminin içinde savrulmaktan müthiş bir haz duydum okurken.

"Romancının hem yaratıcı, hem yaratılan konumunda olduğu ve sayısız ayna oyunlarına bir başlangıç noktası oluşturan romanın doğuşundan başlayarak..." diyor arka kapakta - sayısız ayna oyunları çok doğru bir ifade. Bir noktada aynadaki aksime mi bakıyorum, hatta aynadaki benim görüntüm mü, ben bu hikâyenin neresindeyim, kestim düşünmeyi. Kendimi Durrell'in kollarına bıraktım, sarıldı bana.

Sarılmak, dokunmak demişken - zannediyorum artık gönlümdeki "sevişmeyi en olağanüstü biçimde anlatan yazar" tahtında oturmakta olan Carlos Fuentes'e "azıcık kaykıl bakalım, Lawrence abine de yer aç" demem gerekiyor. Fuentes'i oradan hayatta kaldıramam ama bu kitapta öyle muhteşem yazılmış sevişmeler var ki, sanırım Durrell'i de o tahta oturtmamın, Fuentes'in yanına iliştirmemin zamanı geldi. Kitabın özellikle Affad'ın resme girdiği ve mevzubahis sevişmelerin olduğu ikinci kısmından sonrası muhteşem akıp gidiyor ve kusursuz bir son bölümle ("Kentin Düşüşü") kapanıyor. Ah, Avignon.

Şu cümleler eşliğinde Sebastian'a doğru yola çıkıyorum ben. Çünkü yol çok güzel.

"Ölümün sahneye çıkışıyla insan birden her şeyin akıl almaz derecede tatlılaştığı duygusuna kapılıyor - insanın her zaman kaçtığı, korktuğu süreksizliğin verimliliği. 'Ölüm düşüşü' hepimiz için geçerli: soytarılar, kahramanlar, sevgililer, namussuzlar, aptallar, ucubeler, krallar, halk, akıllılar, deliler ya da suskunlar için."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
iki isim sanki çok net bir rol dağılımı yapmış gibi yazışıyorlar...
"Kurmacalarla rahat rahat ve baştan sona ayakta kalan birinin hayatından, alenen romana benzeyen bir roman çıkarmak zor ve belki imkânsız hatta. Bu kurmacaları ifşa ederek roman yapıyoruz ancak. Bir tür olarak romanın, şeylerin göründüğü gibi olmadığı, görünürdeki hayatlarımızın gerçek hayatlarımız olmadığı iddiasından yapısal bir çıkarı var sanki. Ve bence psikanaliz de benzer bir şeyden bahsediyor."

Güney Afrikalı / Avustralyalı yazar J.M. Coetzee ile İngiliz klinik psikolog Arabella Kurtz'un mailleşmelerinin kitaplaştırılmış hali "İyi Hikâye: Hakikat, Kurmaca ve Psikoterapi Üzerine Yazışmalar"ı okumaya büyük bir merakla başladım. Bu iki isim sanki çok net bir rol dağılımı yapmış gibi yazışıyorlar: Coetzee sanatçı, Kurtz ile bilim insanı. Dolayısıyla metinde şöyle bir ritm var: Coetzee'nin düşünceleri uçuyor, kaçıyor, oradan oraya atlıyor, keskinleşiyor, provokatifleşiyor; Kurtz da onu daha serinkanlı bir eksene çekiyor cevaplarıyla.

Muhtemelen bu iki disiplinden edebiyata daha meraklı oluşumdan mütevellit, ben Coetzee'nin e-postalarından daha çok keyif aldım. (Ve sanırım azınlıktayım zira kitabın eleştirilerine baktığımda herkes Coetzee'ye sinir olmuş!) Sorduğu cevapsız soruları çok sevdim, o soruların cevapsız olmalarının tam da edebiyatı mümkün kılan dinamik olduğunu düşünüyorum çünkü. Hem edebiyatın, hem psikanalizin işinin kendimize anlattığımız hikâyelerle olduğuna, hakikatin tek bir biçimi olamayacağına, belleğin çalışma biçimlerinin nasıl manipüle edilebileceğine, grup psikolojisinin (en küçük grup olan aileden en büyüklerine, uluslara dek) anlaşılmasındaki yöntemsel eksikliklerimize dair konuştukları bölümler epey ilgi çekici olmakla beraber, biraz fazlaca tekrara düşen bir sohbet olduğunu söylemem lazım.

Edebiyattan yola çıktıkları kısımlar (Dostoyevski, Flaubert, Hardy ve W.G. Sebald bölümleri) bence nefisti, Kurtz'un uzmanlığından kopmadan bu konularda akıl yürütmesini de sevdim ama genel olarak sohbetin bir akışkanlık problemi var gibi de hissettim, tutuk ve bir çember etrafında dönüyor gibiydi maalesef, o nedenle beklentimin biraz altında kaldı bu kitap. Yine de parlak kısımları hatırına okunur bence.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
sahiden zamansız bir metin Othello...
“Kötülüğün asıl yüzünü açıkça görebilmek için, kötülük etmek gerekir.”

Shakespeare külliyatını baştan sona okuyup tamamlama hedefiyle çıktığım yolda ağır ağır da olsa ilerliyorum, sonunda kendisinin kült metni Othello’ya vardım. Kendisini her okuduğumda Shakespeare’i niye hala okuyoruz sorusunun cevabı daha da netleşiyor: çünkü insana dair her şey var içinde ve hepsi hala son derece geçerli.

Othello, yabancısı olduğu bir toplumda yükselmeyi başarmış, saygın bir pozisyon edinebilmiş bir adam; dışarıdan son derece dürüst, ilkeli, soğukkanlı ve ahlaklı gözüken bir adam o. Ama işte duygular - her insan gibi o da duygularıyla yönetiliyor, yönlendirilebiliyor, darmadağın olabiliyor. Onun çözülmesini tetikleyen duyguysa kıskançlık oluyor. Karısının kendisini aldattığı şüphesi içinde yeşerince (yahut yeşertilince diyelim ki burada da kötülüğe ve hırsa dair bolca akıl yürütüyor Shakespeare) bambaşka bir insana dönüşüyor.

Fakat bu tragedyada bende en çok iz bırakan karakter ne uzun uzun anlatılan Othello, ne hırs ve intikam duygusuyla yakıp yıkan Iago, ne korkunç bir kumpasa kurban giden güzel Desdemona oldu. Tüm bu karmaşanın içinde “iffetsizlik”le suçlanan hanımına sonuna kadar sadık kalan ve bugünden bakınca aslında muazzam bir kadın dayanışması sergileyen Emilia, bence bu metnin en güçlü karakteri. Ölürken hanımının şarkısını söyleyen, “kuğu olup müzikte ölmek istiyorum” diyen o kadının inancı ve inadı bence müthiş yazılmış, herkesin bir iç gıcıklayıcı yalanın peşine takılıp gittiği o hengamede Desdemona’ya sonuna kadar sadık kalan bir kadın o. Kadın ta o zamanlarda da kadının yurduymuş sahiden, bu hep böyleymiş, onu düşündürdü bana.

İlk katmanında belki hırs, kıskançlık, iktidar, kötülük gibi temalar olsa da bence kazıdıkça kadın dayanışması, ahlak ve hatta ırkçılık ve zenofobi gibi nice tema bulabileceğimiz, sahiden zamansız bir metin Othello. Shakesepare’in, insanın nüvesine dair önüme kristal berraklığında koyacağı daha ne çok şey var ve bunu düşünmek ne kadar heyecan verici. İyi ki öyle.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
artık kült kabul edilen metni...
“Komik, tam etkisini gösterebilmek adına, kalbin anlık uyuşturulmasına benzer bir şeye gereksinim duyar: Saf akla hitap eder. Ancak bu aklın diğer akıllarla temasta kalması gerekir. (...) Kendimizi soyutlanmış hissetseydik komiğin tadına varamazdık. Görünüşe bakılırsa gülmenin bir ekoya ihtiyacı vardır. İyi dinleyin: Bu vurgulu, net, bitmiş bir ses değil; bu yavaş yavaş yayılarak uzayıp gitmek isteyen, şimşekle başlayıp gürlemelerle devam eden bir şey, tıpkı dağa düşen bir yıldırım gibi. Yine de bu yankının sonsuza kadar sürmesi zorunlu değildir. İstediğimiz kadar geniş bir çemberin içinde dönüp durabilir; bu, çemberin kapalılığını azaltmaz. Gülmemiz daima bir topluluğun gülmesidir.”

Henri Bergson’un artık kült kabul edilen 1900 tarihli metni “Gülme: Komiğin Anlamı Üzerine Bir Deneme”yi sonunda okudum. Açıkçası biraz fazla yaşlanmış buldum bu metni ve biraz üzüldüm. Perspektifi biraz, örneklemi epeyce yaşlanmış demek daha doğru olacak sanırım.

Yukarıda alıntıladığım şahane pasaj giriş bölümünden, kitap böyle başladı ve “uf” dedim, “nefis bir şey okuyacağım.” Aklımda sürekli Kundera, onun agélaste, kitsch ve litos kavramları uçuşuyordu, oralara doğru gideceğiz diye umdum ama günlük hayata dair örneklerden ziyade tiyatro metinlerine odaklandığı için Bergson, bir süre sonra ilgimi kaybettiğimi fark ettim. Hayat ve sanat ne kadar ayrıştırılabilir sorusunun geçerliliğini kabul ederek yine de söylüyorum, anlatı bir noktadan sonra tamamen dönemin tiyatro metinlerine odaklanıyor ve odağına bu şekilde sanatı alınca bence hayatın içinde olan “komik”ten fazlaca kopuyor. Gülme itkimizi tetikleyen şeyin insanla özdeşlik kurmak olduğu ve “insana benzeyen” şeylere güldüğümüze dair tartışmaları ilginç olsa da, kitabın yazılmasından bugüne dek geçen 125 senede bazı bakış açılarının geçerliliğini yitirdiğini düşünüyorum. Ve gülmeyi sadece bir “cezalandırma” perspektifinden ele almasıyla ilgili de ciddi sorunlarım var ama uzatmayayım. Olmadı maalesef.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
yazar sanırım bir sürü şey söylemek zorunda hissetmiş...
“Kış, hikâye anlatma vaktidir. Görünürde sonu olmayan hikâyeler. Şehrazat’a adanmış bir mevsimdir, şiire değil.”

Bu kitap beni acayip üzdü çünkü of, ne kadar iyi olabilirmiş ve fakat olamamış! Epeydir bu kadar iyi başlayan bir romanın bunca dağıldığını görmemiştim, ilk 150 sayfayı hazdan hazza koşarak okudum ve fakat maalesef sonrası öyle gelmedi, keşke gelebilseydi.

Hasret Koordinatları, Hint yazar Shubhangi Swarup’un ilk romanı. Bir ilk roman olarak epey iyi aslında ama nelere muktedir olduğunu sezdirip sonra kendi kurduğu dünyayı darmadağın ettiği için kızdım kendisine. 1940ların Hindistan’ında başlıyor anlatı; yeni evli çiftimiz Grija Pasad ve Chanda Devi’nin öyküsünü okuyoruz ilk bölümde. Allahım bu nasıl güzel yazmak. Nasıl şiirli, sihirli bir üslup, ne lezzet. Chanda Devi kanlı canlı gözümde belirdi resmen, unutulmaz bir karakter, müthiş bir kadın. Anlattığı coğrafya zaten başlı başına büyülü, bu iki karakterlerin doğayla, geçmişle ve gelecekle kurdukları ilişkinin gizemine kendini bırakıveriyor insan, öyle güzel.

Adalar isimli bu ilk bölümün ardından kitap dağılmaya başlıyor. Yarattığı iki muhteşem karakteri öylece terk edip onlarla kısmen bağlantılı başka insanların öykülerini anlatmaya başlıyor yazar. Anlatı ilerledikçe iyice uzaklaşıyoruz o tattan, hele ki günümüze gelip dünya daha hatları keskin bir şeye dönüştükçe kitap iyice dağılıyor: o efsunlu dil çalışmıyor çünkü bu zamanlarda, kendi kendini tekrar eder hale geliyor yazar. Karakterler silikleşiyor, birinin hikâyesine kapılamadan diğerine geçiyoruz filan, nihayetinde de tam ne olduğumuzu anlamadan bitiriyoruz kitabı.

Yazar sanırım bir sürü şey söylemek zorunda hissetmiş; siyasete, savaşlara, sömürgeciliğe, yoksulluğa, teknolojinin insanı doğadan nasıl kopardığına, diktatörlüğe... Ama işte, sen Marquez değilsin sevgili Shubhangi Swarup ve bu da bir Yüzyıllık Yalnızlık değil, hepsini söylemeye çalışınca ortaya bu karmaşa çıkmış.

Her şeye rağmen, o ilk 150 sayfa öyle güzeldi ki okuduğuma pişman değilim diyerek bitireyim. Bu arada çeviri çok iyi olmakla beraber çok fazla dizgi ve tapaj hatası var maalesef. Yeni baskı yaparsa gözden geçirilmesi çok iyi olur.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
hikâye ilginç, anlatı sürükleyici...
“Kitabın kaderini okurun yeteneği belirleyecektir.”

Arjantinli yazar Guillermo Martínez’in “Son Kez: Bir Edebiyat Entrikası” romanı, tüm hikâyesini bu cümle üstüne kuran bir metin. 1990lı yılların Barselona’sındayız. Ağır hastalığı nedeniyle evine kapanan ünlü Arjantinli yazar A., son romanını bitirmiş ve yayımlandığın göremeden ölmekten korkuyor. Bir derdi daha var: şöhretini, eserlerinin hiçbir zaman anlaşılmamış olmasına borçlu olduğuna dair bir kaygı taşıyor. Bu nedenle dürüst ve sivri eleştirileriyle tanınan genç bir eleştirmeni, edebiyat ajanı aracılığıyla çağırmaya ve son romanını herkesten önce ona okutmaya karar veriyor, en azından ölmeden önce bir kişi tarafından anlaşılmak için. Bunca yıldır kitaplarına sakladığı ve kimsenin çözemediği gizemleri bu eleştirmenin çözeceğine inanıyor; genç eleştirmen Merton da Buenos Aires’ten yola çıkıp A.’nın evine geliyor, olaylar gelişiyor.

Hikâye ilginç, anlatı sürükleyici. Bir psikolojik gerilim gibi ilerliyor, ortada çözülmesi gereken bir gizem olduğu için bir polisiye tadı da var kitapta. Meşhur yazarın Arjantinli olması ve olayların Latin Amerika’nın boom kuşağı yazarlarının sürgün gittiği ve uzun yıllar yaşadıkları Barselona’da geçmesi nedeniyle o dönemin edebiyatçılarına dair de tatlı detaylar barındırıyor, sahiden alt başlığındaki gibi bir “edebiyat entrikası” yani okuduğumuz. Bir yandan da edebiyat dünyasının tuhaf ilişkilerine, yazar egosuna, anlamak/anlatmak/anlaşılmak meselesine dair ilginç düşünce malzemeleri sunuyor metin ve kendini okutuyor.

Ancak yazarın öyküye sokuşturduğu aşk üçgeni bence metni lüzumsuz yere bayağılaştırıyor. A.’nın eşi Morgana ve kızı Mavi neredeyse yürüyen vajinalar gibi anlatılmış, buna gerek var mıydı emin değilim, bence hikâyeye de bir şey katmıyor bu kadınların sebep olduğu cinsel gerilim. Hikâyeyi odağından saptırıyor ve tuhaf bir katman ekliyor yazar bu iki karakterle, üstelik bir yere de bağlanmıyorlar, sahiden anlam veremedim.

Neyse, başa döneyim: kitabın kaderini okurun yeteneği belirleyecektir ve benim yeteneğim bu kısmı anlamlandırmaya yetmedi. Yine de sürükleyici, kendini okutan bir metin diyeyim ve bitireyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir