Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mrs. Stone'un Roma Baharı
Kitabın çevirmeni Fatih Özgüven, Karanlığın Yüreği, Venedik'te Ölüm ve Williams'ın oyunlarındaki kadın karakterler üzerinden yaptığı değerlendirmede Williams'ın novellasının iskeletini kuruyor. Kolonyal bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde geri dönmek üzere Afrika'ya gidip bilinmeyenin ortasında mahsur kalan karakterle Bayan Stone'un macerasındaki paralellik, sezilen ve sonrasında bilinen ırkçılık son derece aşikar. Sömüren-sömürülen yer değiştiriyor, biri ekonomik olarak sömürürken öbürü kültürel bir bozuma maruz bırakıyor.

Mann'ın karakteriyle Karen Stone arasında da belli bir benzerlik var; ikisi de bilmedikleri bir yere geliyorlar ama motivasyon kaynakları farklı; biri imgelerle dolu bir yaşantı kurarak sonbaharda ölümü aramak için geliyor, diğeri baharın yeni başlayacağı Roma'da yeni bir başlangıç ve kendinden kurtulma çabasına girişmek için.

Özgüven, Williams'ın diğer kadın karakterleriyle bir kıyaslama yapınca ortaya bıçak sırtında yaşamaya çalışan, yaşamdaki onlarca etkeni dengede tutmaya çalışan karakterler ortaya çıkıyor. Mücadele içinde geçen yaşamlar, ince hesaplar, anın kaçırılışı onulmaz yaralar açıyor ve zaman içinde biriken yaralardan kurtuluş, kaçıştan öteye geçmiyor. Karen Stone'un yaşamı böyle.
Kronolojik anlatmayayım da meselelere değineyim, zaten kurguda geri dönüşler çok. Ben ortaya karışık sunuyorum.
Önce şehir. Her zaman bir yerlerden su sesinin gelmesi, sırtüstü uzanmış yatan dev kadınların memeleri gibi kabararak evlerin köşeli çatıları üzerinde yükselen eski kubbelerin altın rengi bir ışıkla yıkanması, Roma'nın akışkanlığını, akar gönüllüler için aşkın çağlayıp dinme döngüsünü çok iyi anlatıyor. Roma kadim bir şehir, binlerce yıllık tarihinde çok aşk, çok yıkım, çok ölüm görmüş, insanlığın aynası olmuş bir yerleşim. Bu durumda taş çatlasın 300 yıllık tarihe sahip bir ülkenin karşısında birikimsel avantajı büyük. Karen'dan para sızdırmaya çalışan Paolo'nun oyunun kurallarına uymayışında, daha doğrusu bu kadim şehrin kurallarıyla oynayıp Stone'u yerle bir etmesinde bu birikimin rolü var. Paolo kendisi de ara ara söyleyecek, Stone gibiler çok gelip geçti Roma'dan, fethetmeye geldikleri topraklarda bir kilit daha takıp boyunları bükük olarak ayrıldılar. Kadim bir kültürün içinde yetişmemiş, en azından kendisini bu şekilde kandırmamış insanlar için hayatta kalmak zor. Paolo'nun durumu biraz daha komplike; genç dostumuz Roma'nın köylerinden gelip aç kaldığı günlerden sonra yaşlı bir kontesin yaşlı kadınları ayartıp paralarını yemek için kullandığı bir silaha dönüşür. Kontes'in Stone'a önerdiği üçüncü adamdır Paolo, sonuncudur aynı zamanda.

Karen Stone'un okul arkadaşı Meg Bishop, Roma'da karşılaştığı arkadaşını yaptıklarından dolayı uyarır, Stone'un herkesin dilinde olduğunu söyler ama kendini dinletemez. Aralarındaki cinsel gerginlik bu iletişim kanalını kapatmıştır, okul yatakhanesinde Bishop'ın Stone'a yakınlaşma çabalarının gölgesi yıllar sonrasına dek uzanır ve Stone'un gerçeği görmesini engeller. Gerçi sadece bu değildir gözüne set çeken, kadının geçmişindeki sayısız gerilimin sonucunda yol Roma'ya çıkmıştır.

Stone ünlü bir tiyatro oyuncusu. Şaşalı günlerini geride bırakması, eşinin ölmesi ve menopoza girmesi üst üste gelir, yitirdiğini düşündüğü saygıyı bulabilmek için Roma'ya gelir. Hikâyenin bu boyutunda geri dönüşler çok mühim, Paolo'yla kurulan ilişkiye ayna tutacak nitelikte.

Stone, çocukluğundan itibaren mücadelelerle dolu bir yaşamı sürüklüyor. Oyun oynarken ele geçirdiği tepeye yaklaşan diğer kızları tekme tokat dövdüğü günlerden sonra oyunculuk kariyerinde de benzer bir tutum sergiliyor. İyi bir oyuncu değil, bunun farkında ve bu eksikliğini kapatmak için ezber yeteneğini kullanıyor. Kendinden daha alımlı bir oyuncuyla karşılaştığı zaman onu cinselliğiyle kontrol altına alıp içten içe yenik, yıkık haliyle kocasına dönmesinde bir günah çıkarma havası var ama kendine verdiği bir hesap değil bu, kendiyle çözemediği meseleleri kocasında bulduğu baba figürünün sıcaklığıyla perdeliyor. İlginç; zira ilişkileri tam tersi bir istikamette doğmuştu, kendinden daha yaşlı olan eşi için bir anne şefkati taşıyordu, adamsa anne sıcaklığını nihayet bulduğunu düşünüyordu. Gerçek bir tutku yok, sevginin maskeleri takılmış halde.

Kocanın ölümü, Karen'ın sağlık problemlerini umursamayarak tatile çıkmaları yüzünden gerçekleşiyor. Kadının hatası: Her şey kontrol altında illüzyonu yüzünden gerçekleri göremeyecek kadar kör, öngörüsü dumura uğramış durumda. Karen'ın özgürlük algısı son derece çarpık; oyun yazarlarının kuklası olduğunu düşündüğü, yaratıcılığı da oldukça kısır olduğu halde sosyal ilişkilerini iyi tuttuğu, iyi göründüğü zaman bağımsız olabildiğini düşünüyor. Böyle bir paradigmaya sahip, bir yeni dünya bakışı. Paolo'da tutmayacak bu, kendine saygısını, özgürlüğünü yitirecek ve bir zamanlar ne kadar meşhur olduğunu anlatmaya çabalayacak ama bu onun sonunu getirecek, öz saygısını yerle bir edecek yegane şey. Geçmiş hayatıyla şimdi arasında kurduğu anlık köprüler, hatıralarının Paolo'yla birlikteyken beliren görüntüleri, Karen'ı peşi sıra takip eden yenilgilerin yankılarından ibaret.

Karen'ın yaşadığı çatışmalar, Paolo'nun gladyatörlere özgü hayatta kalma yolu, medeniyetler çatışması falan, çok katmanlı güzel bir novella.
Yanıtla
1
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bilim Sağduyuya Karşı: Bilimin
Zonguldak'ta çalıştığım son sene okula yeni bir fizik öğretmeni gelmişti. Parlak bir zeka, değerlendirilememiş bir yetenek. Sohbetlerimizden birinde, "Düşünce yapısını bilimin şekillendirdiği insanların, bilim adamlarının zihinlerini sokaktaki insanlarınkiyle birmiş gibi düşünmemek lazım. Dünyaya daha farklı bir pencereden bakıyorlar; analitik zekaları öyle gelişmiş olabilir ki onlar için her şey sayılardan, verilerden, neden-sonuç ilişkilerinden ibaret olabilir," demişti. Wolpert bu durumu sistemleştirmiş; bir kefeye bilimi, diğerine sağduyuyu koymuş ve olabildiğince hassas bir ölçümle argümanlarını sunmuş. Kendisi de bir bilim insanı, embriyoloji dalında araştırmacı biyolog. Uzmanlığında boğulmadan, okuru da boğmadan güzel bir araştırmaya imza atmış.

Epigraflardan biri Asimov'dan: "Bilimin nasıl çalıştığını anlamayan bir halk son derece kolayca cahillerin pençesine düşebilir... anlamadıklarıyla alay edenler ya da bilimcileri günümüzün paralı askerleri, militarizmin araçları olarak ilan eden slogancılar. Aralarındaki... fark... anlamak ve anlamamaktır... Ayrıca bir yandaki saygı ve hayranlıkla öbür yandaki nefret ve korkunun farkıdır." (s. 9)

Giriş bölümünde BK'nin de katkısıyla bilimin açılmaması gereken bir kutu olarak algılanmasıyla birlikte distopik gelecekten kaçılamayacağı korkusu üzerinden bir başlangıç yapılıyor. Sanatın yaratıcılığıyla bilim birbirinden tamamen kopuk değil aslında; nebulalar, gök cisimleri, zamanın fantastik, günümüzün olabilir yaratıları kaynaklarını sanatta buldular zira insanın hayal etme gücünün bir sınırı yok. Bu noktada bilimsel yaratıyla bilimsel yöntemi ayırmak gerekiyor; Clarke'ın uzay araştırmalarına dayanan romanlarında ilki mevcut ve herkes tarafından anlaşılabilir, ikincisiyse bilimin asıl kimliği: Araştırmak, sonuca ulaşmak, sonucu kanıtlanabilir hale getirmek ve yanlıştan dönebilmek. İkincisi bilimin izlemesi gereken yol ve laboratuvarlardan başka bir yerde uygulanamaz gibi duruyor, en azından sosyal yaşamda. Terminoloji bilgisi, soyut düşünme becerisi, deneyler, halkın anlayamadığı ve haliyle konuşamadığı bir dil haline geliyor. Bu bir anlamda kutsal olandan uzaklaşmak demek, öyle bir misyon taşımamasına rağmen Tanrı'yı öldürdüğü düşünülen bilime karşı reaksiyon gösteriliyor ve sağduyu/sezgi yüceltiliyor. Bilimin belli bir noktaya kadar sezgiyle dirsek teması var ama sonrasında işi bilimsel süreç devralıyor, olması gerektiği gibi. Sağduyu ve sezgi hataya açıktır, bilimsel yöntemin aksine. Doğadışı Düşünceler adlı ilk bölüm bu görüşe ayrılmış. "Bertrand Russell'ın işaret ettiği gibi hepimiz şeylerin gerçekten olduğu gibi göründüklerine kanan 'safdil bir gerçekçilik'le yola çıkarız ve çimenin yeşil, taşın sert ve karın soğuk olduğuna inanırız. Oysa fizik bize çimenin yeşilinin, taşın sertliğinin ve karın soğukluğunun bizim kendi deneyimlerimizle bildiğimiz yeşillik, sertlik ve soğukluk olmadığını, tamamen farklı şeyler olduğunu öğretir. Hatta aynı şey ekonomi için de doğru olabilir. Nobel ödülü sahibi James Meade mezar taşına şu sözlerin yazılmasını istemişti: 'Bütün yaşamı boyunca ekonomiyi anlamaya çalıştı ama sağduyu her zaman onu yolundan alıkoydu.'" (s. 21) Tabii işin buraya kadar olan kısmı gözlemlenebilirlikle ilişkilidir, iş belirsizlik ilkesine doğru kaydıkça su bulanıklaşıyor. Hayal ediyorum; belki de o noktayı da anlayabilecekse insan, bilimsel yöntemin getirdiği belli bir aşamadan itibaren sezgileriyle harekete geçmesi gerekir. Kim bilir?
Sağduyuyla bilimsel düşünceyi çocuklar ve yetişkinler üzerinden değerlendirir Wolpert, çocukların sezgisel dünyasında sebep-sonuç ilişkilerinin varlığından söz edilemez, keza animizmin ortaya çıkması da böyle bir boşluğun ürünüdür ve günümüzde animistik düşünceye rastlanan topluluklar hala vardır, bilimsel düşünceye en uzak olanlar da haliyle onlar. Neyse, bu mevzuya Homo Deus'u anlatırken gireceğim. Hume'un getirdiği nedensellikse her şeyi mantığa oturtmaya çalışan insanoğlu için temel dayanak haline gelmiş durumda. Böyle bir düşünme yapısıyla da kronolojik boyutun ötesine geçemiyoruz, iş Arrival'a geliyor bu noktada da. Bir çizgi üzerinde ilerliyoruz ve arkamızda bıraktıklarımızın yanımızdakiyle ve önümüzdekiyle bir bağlantısı olması gerektiğini düşünüyoruz, bu da yanlış bağdaştırmaya yol açıyor. Dar ve uzun kaptaki su, geniş ve kısa kaptakine göre daha çokmuş gibi geliyor, zira insanoğlunun yükseklik algısı genişliğe göre daha baskın. Sadece tek bir örnek bu, Wolpert birçok örnekle konuyu zenginleştiriyor.

Teknoloji Bilim Değildir başlıklı bölümün temelini anlatıp geçiyorum. Bilimin mantığını yukarıda anlattım, teknolojide olay işlevsellik temelinde yükseldiği için metodoloji farkı var. Temel prensiplerin bulunması bilimin işi, kullanılması ise teknolojinin. Teknoloji bilimsel bir veri yaratmıyor. İşin uygulama safhası gibi düşünebiliriz. "(...) Bir yapıya etki eden güçleri doğru ve kesin olarak hesaplamaksa ancak 18. ve 19. yy.'da mümkün oldu. Ancak bu bilgi yapı sanatlarında ilk kez 19. yy.'da uygulanmaya başlandı. Bundan önce yapılan yapıların hiçbirinde bugünkü modern mühendislikte kullanılan bilimsel prensipler kullanılmamıştı. Onlar muhtemelen '5 dakika' kuramını uyguluyorlardı: Eğer bir yapı payandaları kaldırıldıktan sonra 5 dakika süreyle yıkılmadan durabiliyorsa sonsuza kadar ayakta kalacağı varsayılırdı." (s. 50)

Thales'in Yükselişi: Batı ve Doğu nam bölümde insanı "mitolojinin deli gömleğinden kurtaran" Thales'in bilimsel bakış açısını doğuran başarısı anlatılıyor. İnsan, Thales'le birlikte ilk kez doğayı gözlemlemeye ve çıkarımlarda bulunmaya başladı, genel-geçer kuralları ilk kez bu dönemde keşfetti. Aristo, bilimsel merakını sezgilerinden yola çıkarak dindirmeye çalışıp yanlış sonuçlara ulaşsa da mantığının durmadan cevap arayıcı niteliği bilimsel yönteme yol gösterdi. Tabii uygarlıkların kurdukları kozmolojiler bir müddet daha devam etti, Anlatının Gücü'nde de değinildiği gibi insanları bir arada tutmak için hurafelere, inançlara ihtiyaç vardır ve egemen sınıfın bir enstrümanı olarak inanç günümüzde hala varlığını sürdürmektedir ama tokatlanmadığını da söyleyemeyiz. Yunan düşünürlerin ellerinden öperiz. Tabii bilimin mezar taşları üzerinde yükseldiğini de söylemeden geçmemek lazım, her bir buluş başka bir soruya yol açmakta ve doğru bilinen yanlışlar bilimin ışığında düzeltilmekte, bu durumda Aristo'nun mekaniği de çoktan çöpü boyladı ve fikir üretilmesine katkıda bulunduğu için saygıyla hatırlanıyor.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yükşehir
İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı'nın yanına koyuyorum bunu, aynı sıkıntıyı yaratabildi ki oyun bitse de hava alacağım bir yere çıkabilsem diye kıvranıp durmuştum. Kitabı elimden bırakamadım, zaten bir solukta okunuyor. Meselesiyse uzun süre peş bırakmıyor, fazla sıkılmış ve gevşetilemeyen bir kravat gibi. Az sonra okkalı bir sopa yiyecek, hacamat olacakmışsınız da saksıya fesleğen gibi oturacakmışsınız anlamı da çıkar.
"Bü" yük, atılmış. Çeşitli geçim problemleri, kuşak çatışmaları, akışkan aşklar derken nirengisi kayıp insanlar arasında İstanbul'un bildiğimiz manzaralarına karışıyoruz. Beyaz yakalıların dünyası; gecekondulara pek bulaşmadan, çadır kentlerin kıyısından dolanarak ilerliyoruz. Gülünecek hale mi ağlanıyordu neydi, öyle bir mizahi yaklaşım var ama insanın gülümsemeye hali de kalmıyor açıkçası. Pandomima'nın Paskal'ına, ünlü hatıra defterinin yazarına gülmek isteyenler için değil bu. İnsanların zorlukla taşıdığı bir şehrin türlü çarpıklığı karşısında İstiklâl Marşı okunurken sırıtıp hemen ciddileşen çocuklar oluruz ancak. Tepemizde sopa, ona inat gülünecek bir şey bulunur.
Çirkin Havuz: Bozuk para atılan havuzu okumadan birkaç gün önce Emre'yle aynı şeyi Moda'da yapmıştık. Bir şeylerden memnun değildik, erken gelen baharı bir an önce kutlayıp soğukları yetiştirmek için öğle vakti deniz kenarına indik. Memnun olmadığımız şeyleri denize dökmeye geldiğimizi sanıyorduk, biz döküldük. Benden 1 TL, ondan 2 TL sulara bırakıldı. Sonrasında bu öyküyü okudum. Havuzun bir zamanlar Bahariye'nin sonunda yer alan havuz olduğunu hayal edip mutlu oluyorum, lisede okulu kırıp kenarında az oturmamışızdır. Öykünün karakterleri de o sırada oradaymış da ne yaptıklarını anlayamamışız gibi. Biz büyümüşüzdür, onlar daha da büyümüştür ve ilişkiler, işler iyice güçleşmiştir. Anlıyoruz onları artık, 2000'lerden sonra zamanın hepimiz için durduğu fikri uzun süredir aklımı kurcalıyor ve işinden olan, sıkıntılarla boğuşan arkadaşlarıma yardım edebilmek için kenara para ayırmaya bakıyorum. Öyküdeki abimiz gibi açlıktan hırsızlığa meyleden ve yakalanınca dayak yiyen bir arkadaşım olmadı, olmasın. Çıkarsak birlikte çıkalım, batarsak birlikte bakalım. Together we stand, divided we fall. Hemen ardından Sait Faik'in Havuz Başı öyküsünü hatırlıyorum, kıyaslıyorum ve kara suya atılan paraların çağrıştırdığı bekleyişi düşününce kara bir çağda sürdürdüğümüz yaşamımızda fıskiyeler karşısında hayrete düşmeyecek olmamıza derinden üzülüyorum.

Yükşehir: Ali Bey, camdan gördüğü kadarıyla kendisini bir kaşık suda boğmak isteyen gri, kalabalık, stop lambalarının pusunda kirli şehrin nesine kanmış? Babasının zeytin ağaçlarına bakmak istemediği için memlekete dönmemesine rağmen çarpıklığın nesine kanmış? İş görüşmesinde 1500 TL teklif eden kadını masaya yatırıp iyi etmek istemesine rağmen, adı söylenince adresini arayan sperm gibi fırlayan kardeşimiz Ali Bey, aynalarda kim olduğunu bir türlü hatırlayamayan, babasının gölgesinde yaşamak istemeyen Ali Bey, az mahsul, Suriye krizi, işsizlik, aylık hesaplar, sap koalisyonunda baş içkici... Ali Bey! Ali Abi! İstanbul'dan uzaktayken hayatı kaçırıyormuşum gibi bir hisse kapılırdım, ikinci senenin ortalarında Kadıköy'ü özlemekten bir hal olurdum, ormanı ve denizi ve yolları ve insanları ve daha neleri bırakıp doğup büyüdüğüm yere, İstanbul'a, Kadıköy'e geldim de ne buldum? Ali Bey, sen ne buldun?

Artçı: Bu acıtır, hatırlamak istemiyorum.

Fırdöndü: Hikâye benim için tanıdık. Zonguldak'ın beldesi. Okuldan çıktım, deniz kenarına yürüyorum. Taşlığında balık ağları asılı bir evden adamın teki apar topar çıkıyor, dönüp karısına bağırıyor: "Ulen bütün gün balık tutuyom, içmeyip de n'apçem?"

Tuttuğu balıkları üçe beşe okutup bir kısmını da yiyerek yaşayanlarla ilgilidir, daha çok onların sıkıntılarıyla.

Sarı Bira: Kitaptaki iki üç öykünün karakterleri ortak, bir karaktere başka bir öyküde rastlayabilirsiniz. Murat ve Ali böyle.

Murat içmeye başlamayabilirdi, başladı. Annesini üzmeyebilirdi, kendisi üzgün olduğu için böyle bir şey mümkün değil. Nohut-pilav satarak geçindi, tamam. Kadim Kaptan'ın vapur kaçırma teklifine onay verdi, mangal yapacaklar. Arkadaşı Ali'yi ayarladı, o da iyi. Hadi bakalım. Fatura ödenecek bir de, öde Firuze. Murat.

Arife Günü: Ah!

Kuşak farkı, müzisyen, kovulu ve başarılı oğul, kızgın baba. Söyleyemiyorum daha. Birkaç öykü daha var, giremedim.

Kitabı beğenmeyenler olmuş, çiviye alışkın olmayanlardır. Çakır'ın çivi gibi öyküleri var; puanla değil de havlu attırarak kazanır. Sağlam bir yumruğa hazır olun.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kum Adam
Auster işi bir anlatı. Hayatı belirsizliklerle dolu karakterlerin Afrika'da arayışa çıkma konulu romanlardan biri. "Zihnim bir uçurum" epigraflı, hatırlayışın geleceği kurduğu başlangıçta damdan aşağı itilenin boşalan zihni kana bulanır ve dünya paramparça olur, anlatıcının her şeyi toparlaması gerekecektir. Formülize edebiliriz; kolonize edilmiş yabancı topraklarda aranan Batı dünyası, değerleri, yaşama dair her bir parçanın kurmacaya karışması, hiçbir şeyden emin olamamanın getirdiği tedirginlik, böyle şeyler.
Quint ellilerinde, küçük yaştaki oğlu Julian'la Tunus'a gidip oğlunun bir zamanlar bakıcısı olan Helen'i arıyor. Eşi Christine kitaplarını çevirdiği adamla birlikte Paris'te bir yerde, hayatın Christine'siz devam etme olasılığı yaralayıcı. "Yanıbaşımda yatan minik bedeni görünce bir an şaşırdım: Sanki Christine küçülmüş de yanımda yatıyordu. Sıkıntı kapladı içimi, doğruldum ve gidip Helen'in oturduğu yere oturdum." (s. 11) Geride bırakılamayanın hayaleti Quint'in yanında, oğlan geçmişi deşip durmasına yol açacak.

Tunus'ta Helen'in kaldığı odada kalıyorlar. Küçük Huzur Oteli, ironik. Otelin sahibi olan hanımla Quint'in ilişkisi bir nebze nefes aldırıyor ama anılardan kurtuluş yok, Helen bulunacak. Anssızın ortadan kaybolduğu zaman izi Tunus'a kadar sürülebiliyordu, duygusal yoksunluk Quint'i bu garip yolculuğa çıkardı. Aralarındaki derin ilişki de var tabii; Christine'in mağrurlukla boğulmuş öfkesinin ışıkları altında filizlenen bir orman. Radyo programcısı olan Quint, eşinin çok kültürel faaliyetlerinin karşısında boğulduğunu hissettiği an kaçışı Helen'de aramaya başlıyor. Aralarındaki otuza yakın yaş farkı, arayışlarının benzerliği karşısında pek bir önem taşımıyor. Helen gidene kadar iyiydi, sonrası karanlık. Tunus'un yakıcı güneşi altında aranacak cevaplar var, belki yeni sorular.

Quint'in köksüzlüğü her şeyin başı. Camiden yükselen sesleri duyduğu zaman tanrıya olan inançsızlığından ötürü üzülüyor, hayatını kolaylaştırabilecek değerlerinin kaybının yasını tutuyor. Helen'le hiçbir zaman cinsel bir yakınlık kuramamış olması da bir diğer üzüntü. "Birbirimizi hiç çıplak görmemiştik. Bir insanı çok iyi tanıyıp da karnını hiç görmemiş olmak tuhaf değil mi?" (s. 19) Paylaştıkları dünyada böylesi bir yakınlığa pek zaman olmadı, yaşanamayanlar nostaljiye dönüştü ve Quint'i zehirlemeye başladı. Helen ortada yok, başka insanlara kapı aralanıyor. Uçarı ilişkiler, Dr. Brazenger'la kurulanı böyle. Avrupa'nın entelektüeli, Afrika'nın münzevisi haline gelmiş. Julian ve Quint'le kurduğu ilişki Helen'in ardında bıraktığı defterle birlikte derinleşiyor ama oyun oynamak için daha az yaralı birini seçse daha iyi olurmuş.

Helen'in günlüğü kurmaca çıkıyor ve deliliğin kızıl güneşi altında Quint önündeki bedeni boşluğa doğru itiyor. Arayışına rağmen, onca çabasına rağmen gerçeğe ulaşamayacağını öğrendiği an o da şehirde savrulan kumlardan farksız artık, peşinde getirdiği konçertolar, kitaplar, hiçbir şey onu eskiye bağlayamayacak. Sürüklenecek, Helen'den veya Helen'in imgesinden uzağa. "Akşam Sydney'de, birbirimizden ayrılırken yüzünü ellerime gömdü, o an şunu düşündüm: Birbirimiz hakkında bundan daha fazla bir şey bilemeyeceğiz." (s. 34) Bilinecek bir şey kalmıyor, parçalar toparlanmamak üzere dağılıyor ve tam ortasında kalıyoruz. Günlükte bir araya gelirler, yaşamda sonsuza kadar ayrılırlar, Helen'in sonu kusursuz bir biçimde gizlenmiştir ve bu işte etraftakilerin payı büyüktür, Helen'in isteği doğrultusunda.

Esirgeyen Gökyüzü'yle birlikte okunursa keyfi katlanabilir, tavsiye.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Paris Öyküleri
Gallant öykülerin roman bölümleri olmadığını, arka arkaya okunmamaları gerektiğini söylüyor. Her öykücü için aynı şey geçerli olmayabilir ama kendi öykülerinin kozmosundan çıkabilmek için bu yöntem şart. Tek bir öyküsüyle kıyaslayınca çok rahat okunabilen romanlar biliyorum, okuru vakumlayıp içeride tutmazlar ama Gallant'ın dünyaları öyle yoğun, karakterleri o kadar detaylı ve kanının aksine o kadar basit bir şekilde kurulmuşlar ki çekim gücüne karşı koyabilmek mümkün değil. Olumsuz bir durum yok, sadece mekandaki en küçük bir detayın bile karakterler üzerinde derin etkiler bırakabileceğini aklınızdan bir an bile çıkarmamanız lazım. Bu öyküleri okumak emek isteyen bir deneyim olacak.
Bastıkları bütün kitapları almıştım, aynı çizgide devam ederlerse kaçırmam, ne basarlarsa alırım. Böyle yetenek kumkuması yazarlarla tanıştırmaya devam etsinler, ne güzel!
Gallant gazeteci olarak çalışırken gözlem gücünü geliştiriyor ve anlatacağı hikâyeleri bu süreçte biriktiriyor ama çocukluğundan itibaren gelen bir anlatımcı ruhu var, kağıt insanlarını durmadan konuşturur ve hikâyeler uydururmuş. Diyaloglarının duyulmadığını sanırmış ama sesli bir dünyaymış onun kurduğu, belki diyaloglarının son derece doğal ve başarılı olması buna bağlıdır. "Belki de yazar, aslında kılık değiştirmiş bir çocuktur, yetişkinleri bir çocuk berraklığında, atmosfer netliğinde görür, yetişkin davranışını anlamlandırmaya çalıştıkça doğaçlamaya girişir." (s. 438) Bir fotoğraftan veya tanıklık edilen bir andan yola çıkabiliyor Gallant, karakterleri çerçeveye oturttuktan sonra sözcükler beliriyor ve planlı olduğu kadar plansız da ilerliyor hikâye, bazı öykülerin sonu belli olduğu kadar bazılarının gideceği nokta belirsiz kalıyor, ta ki oraya varıldığı sezilene kadar. Yaşamın küçük bir kopyasını çıkarıyor Gallant, bunu sezgilerine yaslanarak yapması kurguyu gerçeğe yaklaşabileceği kadar yaklaştırıyor.
Öykülerin içeriğini nasıl anlatacağımı bilemiyorum, sadece detaylara odaklansam fikir verir.

Fularlar, Boncuklar, Sandaletler: Theo Schurz ve Mathilde üç sene önce boşandı, Mathilde Alain Poix'yle evlendi, üçünün arası iyi. Küçük şeyler var; mesela Theo için adamın soyadı değişkenlik gösterebiliyor. Poids olur, Poisse olur, akılda tutulmayacak kadar önemsiz bir detay. Mathilde için problem değil, Theo'nun sosyal ilişkilerdeki duyarlılığı bu kadar, boşanmalarına yol açan şey de bu yetersiz duyarlılık zaten. Mathilde'in bahsettiği "ruhsal düzey" nedir, ne anlama gelir, bilmiyor Theo ama bu düzey Alain'de iyi, onu biliyor. Mathilde'in Alain'le daha mutlu olacağını da biliyor, kendi akışkan dünyası Mathilde için bir dayanak noktası oluşturmuyor. Başlarda aralarında bir şeyler vardı, Mathilde'i çeken şey Theo'nun görkemli geçmişi ve ressamlığıydı ama adam mesnetsiz olunca dünyaları çatırdıyor ve anlaşmazlıklarının bir yığın oluşturan küçük sebepleri ayırıyor onları. Hayat devam ediyor sonra, ne olursa olsun.

Matmazel Dias De Corta: Ev sahibi kadın, oğlu Robert ve adı geçen matmazel hakkındadır. Birkaç öyküde görüleceği üzere zaman olaylarla belirlenir, yıllarla değil. Uzamın mekan boyutu daha ağırdır. Neyse, aralarında derin bağlar kurulur, oyuncu olmak isteyen matmazelin telaffuz hataları üzerinde çalışılır ve paylaşımlar arttıkça -Robert'la aynı yatağı paylaştıkları da olmuştur- kopuşun etkisi de ağırlaşır. Birkaç yıl sonra matmazeli televizyonda görürler, kadın istediğini elde etmiştir ama geride kalanlar özlem içindedir, kadının ödemediği kirayı bile istemezler, sadece onunla haberleşmektir istedikleri. Bu.

450 sayfalık bir canavar, benden bu kadar. Sağlam öyküler, ben on günde araya birkaç kitap sokarak bitirebildim, bir solukta okunacak bir şey değil yani. Şiddetle tavsiye ediyorum. Sopayla, silahla, ağır sanayi hamlesiyle falan.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Koca Gringo
Ambrose Bierce aklımı almıştı, sonra İthaki'nin bastığı diğer kitaplarını bulup okudum, hayatını araştırdım biraz. Amerikan İç Savaşı gazisi, Meksika Devrimi sırasında Pancho Villa'nın yanında savaşmak için yola düşüyor ve kendisinden bir daha haber alınamıyor. Gizemli bir son, yanlış bilmiyorsam başına ne geldiği bugün bile bilinmiyor.

Buradan şuraya: Zeyyat Selimoğlu'nun bir kitabını okudum, son sayfalara bakıyorum, AFA'nın bastığı kitapların tanıtımları var. Fuentes, Koca Gringo. Gözüme "Bierce" çarpıyor. Fuentes, Bierce'ın son günlerini kurmuş! Elimde birkaç Fuentes var, acaba bu kitap aralarında olabilir mi? Olabilir, varmış! Listede bir gedik açıyorum hemen, bu kitabı sıkıştırıyorum.

Bodoslamadan girmeliyim, Harriet Winslow'a sunulan bir hayal var, Meksikalı General Tomas Arroyo'nun bir ihtimal olarak sunduğu gelecek. Gerçekleşmeyecek, hayallerin kader haline gelmesinin yavanlığı bir yana, muhtemelen gerçekleşmeyecek olması da umutsuzluğa yol açıyor ve Winslow'un Arroyo'yu affetmemesinin sebeplerinden biri bu, diğeri de arkadan kurşunladığı adama duyduğu sevgi.

Baştan alıyorum.

Yaşlı kadın geçmişi anımsıyor, onca yıldan sonra. Uzun zamandır hissetmediği duygularla baş edebilmek için acıyı bastırması gerekiyordu, başardı ve Meksika günleri önünde bir atlas gibi açıldı. Anlatı kadının hatıralarından oluşmuş değil ama bu hatıralar önemli bir yer tutuyor, tabii anlatıcının sunduğu daha masalsı bir dünya var. Bitmek bilmeyen savaşlar yüzünden gerçekliğin yara haline geldiği bir coğrafyada masallar da mutsuzluğa doğru evriliyor. İmgelerle dolu bir düzyazının şiire vardığı sıklıkla görülüyor, Fuentes geleneği sürdürüp kendi topraklarının kanıyla yazıyor.

Gringo tek başına yolculuk ediyor, ülkesinde aşmadığı sınır kalmadığı için yaraya yakışmak için, ölebilmek için savaşın hüküm sürdüğü topraklara geliyor. Anımsanmak, öykülerindeki gibi tuhaf dünyaları arayıp bulabilmek için orada. Garezin anılarla aynı anlama geldiği çöller, aynalarını arayan bulutlar ve ABD'nin bombalayıp yeni yaralar açtığı topraklar, ölümünü arayan bir gringoyu izliyor. Bierce adı sonlara kadar hiçbir yerde geçmiyor, o bir gringo. Kendi ülkesinin dışında bir yabancı. Yabancı toprakların üzerinde, yabancıların arasında, yetmişli yaşlarında bir adam. Coğrafya insana da kazındığından ve bir daha birleşmeyecek bir şekilde, kanla ayrılan sınırlar yüzünden insanlar arasındaki çizgiler hiçbir zaman kesişmiyor. Yaslanacak omuz hiç bilinmeyen dağların sarplığını taşıyorsa, nereye döküldüğü bilinmeyen nehirler gibi geliyorsa kulağa sözcükler, o zaman içe kapalı dünyaların çarpışmasından her şey yerle bir oluyor, birkaç kurşun birbirine bakan yüzleri ayırabilir, eğer hiç birleşmişse. Kurşunların sırası henüz gelmedi.
Gringo, Arroyo'nun tayfasıyla karşılaşır ve general gringoyu dener; havaya bozuk para attığında gringo parayı tam ortasından vurur. Savaşın diliyle anlaşırlar, gringo tayfaya dahil olur ve iki adam arasında aynı dili konuşan insanların dostluğuyla birbirlerine garez duyuracak acılardan doğan düşmanlık belirir. Tayfadakilerin her biri bir kimlik biçer, çölün ortasından gelen bir azizdir gringo. Ölümü arayan bir kayıp ruhtur. Felaket tanrısıdır. Masmavi gözleriyle çorak topraklara tufan getirecek bir lanetlidir. Yanında Don Kişot'u getirmiştir bir tek, parçalanmış yaşamının ve rüzgâra sıktığı kurşunların yansıması. Karşısındaki insanlar bir, henüz müstakil bir kişiliğe sahip değiller. "'Biz hepimiz Villa'yız!'" (s. 26) Negan'ı hatırlayın, kurduğu sistemin bir benzeridir buradaki. Mücadeleleri hayatta kalmak ve emperyalist güçlerin uzantılarını topraklarından atmaktır. Hikâyeleri birçok kitapta yazılıdır ama Arroyo için sayfaların bir önemi yoktur, gerçeklik kurmacanın veya tarihin içinde değil, tam oradadır, o anda. Fuentes bu noktada muktedirlerin biçimlendirdiği dünyaya bir temiz sallar, insanın ürettiği her şeyin bir paradigma ürünü olduğunu ve gerçeğin paradigmalara sığmayacağını anlatır. Arroyo gringoya okumayı bilmediğini ama belleğinin olduğunu söyleyip ekler: "'Ben kim olduğumu biliyorum, ihtiyar. Ya sen?'" (s. 34) İhtiyar da bilir, oğullarının kendinden nefret ettiğini, intiharlarına kendisinin sebep olduğunu, insanları paramparça etmekten başka bir şey bilmediğini, kırılganlıklara oyuncak muamelesi yaptığını, yıkımdan başka bir şey getirmediğini bilir. Ait olduğu toplumun bir yansımasıdır, bu yüzden kurşunların ama kurşunların sırasına daha var.

Hacienda. Bizdeki toprak ağalığına benziyor. İsyancıların hedeflerinden biri de ağaları indirmek olduğu için bir ağanın evini -sonradan ortaya çıkıyor ki Arroyo'nun o evle ilgili hoş anıları yok- basıyorlar ve evde aynalar hariç her şeyi kırıyorlar. Winslow bu noktada hikâyeye dahil oluyor. ABD'den zincirlerini kırarak kaçıyor ve ağanın çocuklarına İngilizce öğretmek için evde yaşamaya başlıyor, isyancıların saldırısına kadar. Arroyo'ya ve askerlere aynalara bakmalarını söylese de kastettiği anlaşılmaz. Kadınla ilgili izlekler var, tekrarlanan cümleler. Üç tane sanırım, biri bu aynalar meselesi. Aynalara bakın, kendinizi görün, ne yaptığınızı anlayın, yıkımdan başka bir şey taşıyın yanınızda. Hayır, Arroyo'nun dediği gibi herkes ne olduğunu bilir, bunu başka bir yerden görmeye lüzum yoktur.

Winslow-Arroyo-gringo arasındaki üçlü ilişki başlı başına bir konudur, girmeye cesaretim yok. Şunu söyleyebilirim, Winslow-gringo arasında bir sevgi var, birbirlerini yabanda bulmuş kardeşler onlar. Gringonun bastırmaya çalıştığı aşkın altında daha derin bir bağ var, birbirlerini anlamaya en yakın iki insanın gücü yaşamaya devam etmelerini sağlıyor. Arroyo'yu öfkelendiren bu derinlik oluyor, Winslow'la aralarındaki şiddetli aşka rağmen topraklarının taşıdığı öfkeyi hatırlayıp gringoya kurşun yağdırıyor sonunda. Villa'nın olaydan haberdar olup gringoya ölümlü bir ölüm sunmak için çürümeye başlamış adamı mezardan çıkarıp göğsünden kurşunlatması, cenazesini Winslow'la ABD'ye göndermesi ve Arroyo'yu kurşunlatması radikal bir çözüm gibi gözükse de pratik çıkarlar gereği. Bireysel mücadeleler davayı tehlikeye atabilir, ABD'ye kafa tutmak için pozisyon alan bir yapılanmanın bunlara tahammülü yok. Sonuçta kadın memleketine dönüp yaşlanıyor ve her şeyi hatırlıyor.

Karakterlerin hikâyeleri anlatılan masalla eş zamanlı, bir geçmişten veya gelecekten bahsetmek mümkün değil, sanki toprağı kaynayan bir denizin ortasına oturtulmuş ve insanların yaşamları durmaksızın devinen yaşamın içinde olabildiğince cömert bir şekilde anlatılmış gibi. Yoğun, büyülü bir hikâye bu.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cinselliğin Önemi: Arzuya Yeniden Kavuşmak
Cinselliğin eklemlendiği her noktayı nasıl dönüştürdüğü ve insanın bileşenleri arıza yaptığı zaman cinselliği nasıl bir sıkıntı kaynağı haline getirdiği üzerinedir. Aile, toplum, duygular, zibilyon kalemde bir cinsellik incelemesi. Tek bir vaka üzerinden yürüyor gibi gözüküyor ama diğer vakalar da fragmanlar halinde beliriyor, problemin çerçevesini genişletip öz farkındalık yaratımı noktasında yardımcı güç olarak yer alıyor. Öz farkındalık önemli, toplumun dayattığı hastalıklı cinsellik algısı denetleme mekanizmasının tornasından çıktığı için bireyselliği parçalıyor ve başarısızlıkla birleştiriyor. Seks ve Ceza: Arzuyu Yargılamanın Dört Bin Yıllık Tarihi'nde cinselliğin biçimlendirilişi ve cezaya tabi kılma şekilleri hakkında verilenlerin sonuna bu kitabı ekleyebilirsiniz, uygulamalı bir devam niteliğindedir.

Cinselliğin ve cinselliğe bağlı başarının/başarısızlığın sınırları son derece muğlak. Cinsel devrimler, cinsellik karşısında süren ikiyüzlülük, mükemmel bir ereksiyon, şahane bir orgazm, güç, iktidar derken işler iyice karışıyor ve aslında son derece basit, basit olduğu kadar da güzel bir edim insanın en büyük bilinmezi, acısı olup çıkıyor. "Başarılı cinsellik kendine özgü zevki diğeriyle paylaşmaktır. Bu bir karşılaşmadır; başkasını kullanmak değildir." (s. 21) Ben bunu bir sohbet olarak görmekten keyif alıyorum, vapur beklerken hiç tanımadığınız biriyle konuşmak gibi. Söylediklerinden yola çıkarak kişiliğini oluşturabilirsiniz ama söylenmeyenler her zaman gizemini korur, keşfedilmeyi bekler. Bunun dışındaki her şey yüktür, cinselliği örseler, olmadığı bir şeye dönüştürür. İyi değil.
Karine otuz yaşında, cinselliğin anlamını arıyor. Birçok seanstan birçok konu çıkıyor, ben ortaya karışık bir şeyler yapayım. Karine cinsellikle cinsel ilişkiyi karıştırıyor ve her şeyin büyük bir hızla tüketildiği heyecan evresi -ben bu evreye bir anlam veremiyorum, duygusal replikadır tükenen, öbür türlü her şey devam eder bence, gerçekten bir şeyler hissediliyorsa, neyse, bu ara cümleyi kesmem gerekiyor artık çünkü bağlamdan koptuk ve bu konuda canım birkaç kez yandığı için devam etmek istiyorum ama edemem, konu ben değilim, ben olsam da ben değilim- geçtikten sonra cinsel isteğini kaybediyor. Bir görev halindeki cinsellik sağlam talepler içerir ve cinselliğin doğasına aykırı bir şeydir bu. İnsanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söyleyen yüz çeşit denetleme aygıtı var, korkunç! "Seksi şöyle yapın, bunu böyle edin, kişiliğiniz umrumuzda değil, mutlu olmak için bunlar yapılmalı." Sanki bir boş zaman aktivitesiymiş gibi yaklaşılır cinselliğe, öyle bir şey değil. Cinsellik gerçekten önemlidir, biçimlendiricidir.

Karine'in aile yaşamı önemlidir; çocuk cinselliği denen naneyi, dolayısıyla yetişkin cinselliğini de etkilemiştir. Abinin gölgesinde bir çocuk Karine, bütün yıldızlar abiye takılıyor ama kendisi bir ölçüde görmezden geliniyor. Baba uçarı, anne içe kapanık. Babanın yakınlaşma çabalarını anne, "Zamanı mı arkadaşım?" diyerek bertaraf ediyor. Oysa sevginin nasıl bir şey olduğunu çocuğa gösterseler böyle olmaz. Değer verme, ilgi, umursama, bir sürü şey çocuğa gösterilebilir ve çocuğun aklında bir ilişkinin veya evliliğin nasıl bir şey olduğu şekillenebilir. Neyse, Karine küçük, akıllı kız imajını bürünüyor ve bu şekilde büyüyor. Sonrasında abisinin eve getirdiği kız arkadaşlarını gördükçe kendisinin erkek arkadaşlarını hiçbir zaman davet edemeyeceğini düşünüyor. Aile/toplum yapısı kişiliğin olumlu yönde biçimlenmesine engel oluyor. Sokakta sarılan insanları görünce, "Devlet buna bi' şey yapsın yav!" diyen insanların ülkesinde yaşıyoruz, bizde de durum aynı. İnsanımdan, özellikle hemcinslerimden utandığımı çok söyledim, buraya da yazayım. Sonrasında yasaklar geliyor haliyle, aile Karine'in ergenliğini zincirliyor. Fena bir şeydir bu, kendi hikâyemi anlatmak istedim. Biraz komik.
Böyle işler... İlk seansa kız çocuğu gibi gelen Karine, sonuncuya genç kadın kimliğiyle geliyor. Cinselliğe hak ettiği değeri vermek her zaman mümkün, yeter ki yaşamda doğru konumu bulunabilsin.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Baba Bana Top At!
Esas adı Batı'da Çocukluğun Tarihi.

Coğrafyanın kader olmasına değinilir başta. Çocukların yetişkinler için anlamı coğrafyaya ve ekonomiye göre değişiklik gösterir, mesela Afrika'nın belirli bölgelerinde çocuklar piyadedir, Rebelle'de yaşadıkları dehşeti görebiliriz. Polinezya'da kabilenin ortak çocukları mülkiyet konseptinin olmadığı bir ortamda büyürler. Çocukluğun kimlikleri muhtelif, biz Batı'ya bakacağız.

Giriş bölümünde yazar, çocukluğun nispeten yeni yeni anlaşılan bir dönem olduğunu belirtip tarih boyunca çocuğun/çocukluğun ele alınış biçimlerini özetler. Aziz Augustinus'un kendi çocukluğundan bahsetmesi bir istisna olarak görülür, o dönemde çocukluğa dair hiçbir şey yoktur. 18. yüzyıla kadar edebiyatta da yer almamıştır. "Çocuk, yetişkinler dünyasında olsa olsa marjinal bir figürdür." (s. 8) Odakta olmasa da çocukluğun kıyısından köşesinden irdelenmesi, çocukların "eksik yetişkinler" olarak görülmesinin yavaş yavaş terk edilmesiyle ortaya çıkar; Dante'nin yaşam çağları buna bir örnektir. Öncesinde sadece tanımlamalar yapılmıştır, Aristo'nun çocuğun kim olabileceğiyle daha çok ilgilenmesi misal. Pek çok örnek mevcut, geçtim. Çocukluğun masumiyet, zayıflık ve cinsiyetsizlikle eşleştirilmesi yeni bir olay, psikolojinin etkisi aşikar. Çocukluk, bilimsel verilerin ışığında inşa edilmiştir denebilir.

Kitap üç bölümden oluşuyor, ilk bölümde "bir kavram olarak çocuk" inceleniyor. İkinci bölümde çocukların çevreleriyle ilişkileri ve büyüme süreci var. Üçüncüde iş, sağlık ve eğitim mevzuları. Kronolojik değil, tematik bir inceleme.
Değişen Çocukluk Anlayışları'nı özetleyeceğim. Farklı kültürlerin farklı değerlendirmeleri oluyor tabii, toplumlar kendi doğalarını şekillendirebildikleri ölçüde çocukluğu da benzer bir şekilde inceliyor. Mesela önceleri çocukluk, bebeklik diye bir şey yok. Bebek ve hoop, eksik bir yetişkin. Bu noktada araştırmacı Aries'e geniş bir yer ayrılmış. Derli toplu ilk araştırmalardan birini yapan bu zat, önemli bir boşluğu doldursa da yöntemleri oldukça eleştirilmiş, yine de araştırmasından bolca yararlanılıyor. Neyse, bebek İsa'ya tapan ve çocukların masum ruhlar olduğunu söyleyen azınlığın aksine Orta Çağ'ın elit ve eğitimli tayfasına göre çocuk "iç çeken zavallı bir hayvan" ve günahkâr. Dini söylencelerden doğan bir görüş bu, Augustinus'un nesilden nesile geçen günah lekesini taşıyan çocuklara sevgiyle yaklaşmadığı söylenebilir. Vaftiz edilmeyen bebeklerin cehenneme gitmesi de bu görüşün bir yansıması. 12. yüzyılda muhalif seslerin yükselmesiyle bu görüş gücünü yitirse de asla kaybolmamış.

Aslında çocukluğun ne olduğuna pek de dikkat edilmemiş, dönemin mühim şahıslarının anılarından bunu çıkarıyoruz. Bir de şu var: "(...) Örneğin Amerika'da boy kelimesinin yetişkin bir köleyi veya Fransa'da garçon kelimesinin Fransız kafesinde çalışan servis elemanını tanımladığı gibi, 'çocuk' için kullanılan puer, kneht, fante, vaslet veya enfes gibi kelimeler de genellikle bağımlılık veya kölelik anlamı taşıyan sözcüklerdi." (s. 25) Dile bakmak gerekir, tarihte kelimeler birden fazla anlamı karşıladıkları gibi anlam değişimine uğrayarak geçmiş hakkında bilgi verebilir. Çocukların sanıldıkları gibi "kötü" olmadıkları uzgörülü bilginlerin çabalarıyla ortaya çıkıyor. Çocuk yavaş yavaş kimlik değiştiriyor ve sosyal-psikolojik yatırımların artmasıyla anlaşılabilir hale geliyor. Locke, Rousseau ve dönemin diğer bilginleri eserlerinde çocuğun neliğine dair tartışmalara giriyorlar. Tabula rasa, mesela. Emile de diğer bir kilometre taşı. Çocuğun masumiyeti ve bilgeliği resimde de kendisini gösteriyor, örneklerle anlatımı mevcut. Victor Hugo'nun şu dediği de önemli: "'Kristof Kolomb sadece Amerika'yı keşfetti. Bense çocukluğu keşfettim.'" (s. 35) Makine Çağı'yla sonlanan süreçle birlikte çocuğun dünyanın pisliğinden uzak oluşu yüceltildikçe yüceltilmiş.

Çocuğun yetişmesinde kalıtım-çevre ilişkisi de incelenmiş. Rönesans sonrasına kadar çocuğun ailesinin her şeyi belirlediği fikri baskınmış, sonrasında çevre faktörü güçlenmiş. Bu konuda Golding'in Deniz Üçlemesi sağlam fikirler verebilir, Talbot biraderin gelişimi ve kişiliğini sorgulaması bu mevzuya cuk oturuyor. Ekonomik durumun bağımsızlığa pek bir katkısı olmuyor gerçi; çocuk ölümleri yüzünden Püritenlerin küçücük beyinlere İncil'i sokuşturma çabaları anlaşılabilir, çocukların özgür oldukları pek söylenemez. İşin ekonomik boyutu korkunç, sonda bahsedeceğim. Bir de mastürbasyonun ölümcül bir hastalık ve günah sayıldığı zamanlarda çok parlak fikirli bir bilim adamı, çocuklara kâfuru emdirilmiş kilotlar giydirilmesi gerektiğini söylemiş. İnsanoğlu cahillik yüzünden ortadan kalkabilirmiş, böyle kaç vaka vardır acaba? Ucuz yırtmışız.

İkinci bölüme geçiyoruz, Büyüme: Ebeveyn ve Yaşıtlarla İlişkiler. Çocuklar için şimdiden bir mum yakmalıyız, masum oldukları kadar şiddete maruz kalmaya açıktırlar ve bazı araştırmacılar ebeveynlerin gerçekten rezil insanlar olduklarını söyleyecek kadar ileri gitmiştir. Doğru mu peki? Doğruluk payı var. Sömürülen çocukların varlığı bir yana, aile hem bir hediye hem de bir lanettir. Bazıları lanetle daha sık yüz yüze gelirler.

Doğum kontrolü, ciciannelik mefhumu gibi pek çok konu var, ben ilgi çeken kısımları alacağım. 18. yüzyılda tıp eğitimi almış kadınlar yerine çok sayıda doğumda bulunmuş kadınlar tercih ediliyormuş, bu makul. Geleneksel yöntemle doğum yapılması uygun görülürmüş, bu da iyi. Cerrahların, eczacıların ve ebelerin bilgisizlik ve donanımsızlık yüzünden çocukları parça parça çıkarmaları, bebeği almak için anneleri doğramaları, bu korkunç işte. Bilim mühim. Doğumdan sonra batıl inançlar geliyor tabii, bizde de Albastı/Alkarısı/Çarşamba Karısı nam doğaüstü varlık olarak kendini gösteren öcülere karşı alınan önlemler garip. "Köylü kadınlar pencereleri kapatır, rüzgarın -ve kötü ruhların- gelmesini engellemek için çatlakları onarırlardı. Bu durum, sonunda tıpta 'kapama metodu' adını aldı." (s. 61) Vaftiz meselesi buraya bağlanabilir.
Aklımda birkaç soru var, cevabını bulana kadar döndürüp dururum. Birinin cevabını buldum. Bir bebeğe bir azizin/azizenin adını verme geleneği ilk defa 12. yüzyılda Akdeniz'de ortaya çıkmış ve yavaş yavaş kuzeye yayılmış. Protestanlar ve Katolikler arasında isim mevzusundan da tartışmalar çıkmış, Ichabod ve Ebenezer gibi Eski Ahit'ten isimler kullanılmış. Kız-erkek bebek ayrımı, bebek ölümleri gibi meseleler her ne kadar cinsiyetçilikten nasibini alsa da ebeveynlerin ölümler karşısında genellikle üzgün oldukları söyleniyor. Doğal. Sütannelik bir zenginlik göstergesi olarak kullanılmış, kundaklamanın ortaya çıkardığı kamburlar ve sakatlar bu uygulamadan vazgeçilmesini sağlamış, bir sürü şey. Bebeklerin kasıtlı veya kasıtsız öldürülmesiyle alakalı anlatılanlar, değer yargılarının çok farklı olduğu bir zamanı aydınlatıyor. 10. yüzyılda İzlandalı babaların bebeklerini öldürme hakları varmış, 14. ve 15. yüzyılda Floransa'da kazara bebek öldürenler tazminat ödeyerek yırtabiliyorlarmış. Cezalar endüstri toplumunun biçimlenmesiyle birlikte zorunlu çalışmaya dönüştürülmüş. Terk edilmiş çocuklardan oluşan yetimhanelerde soyluların terk ettiği sakat çocuklar varmış falan, çocuk terki de zamanın güncel problemlerinden.

Üçüncü bölümde politik ekonominin çocuk fikrini adım adım değiştirmesi incelenmiş. Hiç bulaşmayacağım, sömürünün yüzleriyle karşılaşacaksınız. Yanında H. G. Wells'ten Kipps'i okursanız görev tamamlanmıştır.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Konuk Kaplan
"Bugüne dek yeryüzünde Çin kadar batıl inançları güçlü bir başka ülke daha var olmamıştır." (s. 5) Borges'in ilgisini çeken rüyalar, kabuslar ve olağanüstü varlıklar Çin'de cirit atıyor, güpegündüz ve gecenin karanlığında. Önsözde kısaca değiniyor Borges, ben daha da kısa bir biçimde aktarayım. Konfüçyüs tinsel yaratıklara saygı duyulmasını ve onlarla araya mesafe koyulmasını öğütler, iki dünyanın birliği Taoizm ve Budizm tarafından zayıflatılmışsa da inançların baskı yoluyla kaybolmayacağı malum, doğaüstünden korkuluyor ve görüldüğü üzere bu durum kolaylıkla ortadan kalkmayacak. Şaman geleneklerinin dinler tarafından asimile edilmesi tehlike ama böylece yok olmaları önlenmiş oluyor bir yandan. Bilemiyorum, farklı kültürler birbirini incelediği müddetçe hiçbir şey yok olup gitmeyecek. "Bunu bir de doğaya söyle delikanlı," dedim kendi kendime, siz zahmet etmeyin.

Çin'de doğaüstü olayların imkansız ya da gerçekdışı gibi algılanmadığını söylüyor Borges, Bir Çin Yazı Odasından Öyküler nam metni yazan P'u Sung-ling'e bakarsak bunların kurgusal olduklarını söylemek güç. Borges, cehennem tasvirini ve diğer mevzuları Poe, Hoffman ve Quevedo yazınıyla kıyasladığında paralellikler bulur ama işin ilginç yanı, yazar anlattığı harikalar karşısında büyülenmez. Cehennemin yönetiminde bürokrasinin varlığı, yöneticiler, yazıcılar, tanrılar ve başka pek çok öge günümüz dünyasına tutulan bir aynadan yansıyanlardır sanki. Devam eder Borges, Çinlilerin imgelem dünyalarının geniş olduğunu ve anlatılanlarla yaşananlar arasında pek de bir fark bulunmadığını düşündüklerini söyler. Adamların gerçeklikleriyle karşılaştığımızda uyum sağlamakta zorlanabiliriz, hatta okur olarak kültürel bir çatışma da yaşayabiliriz ve öyküler bize saçmanın saçması gelebilir, bu bizim kültürel geçişkenliğimize, aynadan yansıyanı kabullenebilmemize bağlıdır.

Çok sayıda öykü varmış, Borges birkaç öyküyü derlemiş. Cao Xueqin'in Kırmızı Köşk Düşleri nam metninden de iki fragman mevcut. Bu abimizin yazdığı metin roman kişilerinin en çok olduğu metinlerden biri olabilirmiş, tam dört yüz küsur karakter! Tamamını çevirmek zor, yayımlamak daha da zor. İki parçayla yetineceğiz.

Koruyucu Meleklik Sınavı: Çin'de her şehrin bir koruyucusu var, tanrılar tarafından seçiliyor. Olay gerçektir, anlatıcının ablasının kocasının Sung Tao adındaki dedesinin başından geçmiştir. Aynı gerçeklik oyununa Yeats'te de rastlanıyor, tanıdık birinin başından geçen mitik, doğaüstü olayların anlatımı, işi kurgunun dışına çıkarmada güzel bir yöntem.

Beyefendi mühim bir sınavdan geçer, verdiği cevap beğenilir ve ataması yapılır ama bakılması gereken bir ana vardır, Yazgı Kitabı getirilir ve tanrılar Sung Tao'nun annesinin dokuz yıl daha yaşayacağını görürler. Dokuz yıllık bir erteleme yapılır, Sung Tao evine dönerken uykudan uyanır gibi gözlerini açar. Üç gündür ölü olduğunu fark eder, tabuttan çıkar ve görevinin devredildiği diğer kişinin de öldüğünü öğrenir. Dokuz yılın ardından Bay Sung görevi için ayrılır, arkasında ölüsü kalır.
Bu öykülerde kafalar kopar, yürekler çıkarılır ve ölümle münasebet kurmalık pek çok eylem gerçekleşir ama ölüm başka bir dünyanın, daha ötelerin bir gerçeği gibidir. Bu dünyaya çok yakın ve çok uzak. Kopan kafalar yerine oturunca yaşam sürer, yüreklerin yerine başkaları konur ve kişi nefes almaya devam eder, bunlar tinsel hadiselerdir, kaba gerçekle pek alakalı değildir.

Ch'ang-ch'ingli Budist Keşiş: Seksen yaşındaki keşişle otuz yaşındaki prens arasındaki ruh göçü öyküsüdür. Keşiş düşüp ölür, oralarda avlanan prens de atı tökezleyince tepetaklak düşer, o da ölür. Keşişin ruhu prensin bedenine girer, bundan sonrası çevresinin ve kendisinin inanca dört elle sarılmasıyla her şeyin düzelmesinin anlatısıdır.

Ölüler Ülkesi'nde: Akutagava'nın benzer bir öyküsü vardı, acının sonu selamet konulu, bol cehennemli, bol bürokratlı bir eziyet öyküsüdür. Babasının iblisler tarafından işkence gördüğünü düşünen hayırlı evlat, kendi dünyasından ayrılıp ölülerinkine geçtiğinde seksen çeşit eziyet görür ama davasından vazgeçmez, tanrılarla karşılaşınca muradına erer.

Bu minvalde işler. Çin kültürü zaten olabildiğince ortada, detayları ilginç. Bizdeki leb değmezin mantığına benzer bir mücadelenin varlığından haberdar oldum, sevindim, farklı kültürlerde sanatsal atışmaların nasıl yapıldığını hep merak etmişimdir. Gerçi çevirmen C. Hakan Arslan, fonetik bir yapı üzerinden yürüyen atışmanın o kültürle ilgili bilgisi olmayan okurlar tarafından pek anlaşılamayacağını söylüyor. İşin inceliği anlaşılmıyor gerçekten, Çince bilmek lazım. Hayvanların kutsallığından bahsetmeye lüzum yok. Bilgelik her öyküden çıkarılabilir, öğretici öykülerdir bunlar. Mesela şu: "Doğan yuvarlak olsun, eylemin köşeli." Düşün dur.
Yanıtla
0
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Son Şenliklerin Davetlisi
Umut İşkencesi: Aragon Yahudisi haham Aser Abarbanel, İspanyalı engizisyoncular tarafından idam edilmeden önce teselli edilir; sevinmesi gerekmektedir zira dünyadaki sınanışı sona ermek üzeredir. Rakip(!) dinin sayı kazanması da işin içindedir ama çok ulu din kisvesinin altında lafı bile edilmez. Neyse, günahlardan arınma zamanı gelmiştir, sıralamada sonuncudur Abarbanel, en son o yakılacaktır. Kendisini karanlığa terk ettikleri hücrenin kapısının kilitli olmadığını fark etmesiyle birlikte ateşten kurtulabileceğini düşünür, umudu doğurur. Umut acıyı uzatır ama öncesinde erteler, dehlizlerde oradan oraya koşturan ve askerlerle göz göze gelmesine rağmen görülmeyen haham, tanrısının yol gösterdiğine inanır ve çayıra çimene çıkar, koşmaya başlar. Özgürdür, Büyük Engizisyoncu karşısına çıkana kadar. "'N'oldu, evladım? Tam kurtuluşun eşiğindeyken... bizi terk etmek mi istediniz?'" (s. 22) Babasının kendisini neden terk ettiğini sorması amaçlanmışsa eğer, kurtuluş gerçekleşmiş demektir, ateşten önce gelmiştir. Kaçış sırasında adamın umudunun kademe kademe artması ve tanrının işiymiş gibi gözüken şansının yardımıyla birçok kez yırtması, acıyı öz yıkıma, inancın yitirilmesine yol açacak kadar çoğaltır.
Ortam fena gotik, Borges'in belirttiği gibi Poe'nun Kuyu ve Sarkaç nam öyküsündeki mekanın bir benzeri var. İşkencenin türü farklı; burada psikolojik bir işkence var, Poe fiziksel bir açmaz sunuyor. Sanıyorum buradaki daha ağır. Poe'nun çizdiği duvarlar bellidir ve deus ex machina sayesinde mevzu çözülür. Buradaysa daha şeytani bir iş vardır; duvarların varlığı unutturulur.

Tse-i-la'nın Serüveni: Çin'in sihirli dünyasına bir yolculuk. Konuk Kaplan'da Çinlilerin doğaüstünü aynadan yansıyanlar olarak gördüğünü söylüyor Borges, burada da Pussahlar varlıklarıyla bu durumu perçinliyor. Tanrıların ülke sorunlarına doğrudan müdahale edebilmeleri, Buda rahipleri tarafından hurafelerin sürmesi gibi pek çok etkenin arka planını oluşturduğu bu öykü, bir nevi "kral çıplak" durumunun anlatısıdır. Villiers de l'Isle-Adam, öykülerinde sıkı bir uzam yaratmadan olaya girmiyor.

Kafası çalışan bir adam gelir, adamlarının önünde imparatora bir teklifte bulunur. Güruhun içinde kendisini kimlerin öldürmek istediğini söyleyecektir, karşılığında imparatorun kızını ve okkalı bir hazineyi alıp uzayacaktır. Olayın aslı da şu; imparator bu berduşu öldürse kimlerin kendisini öldürmek istediğini bilmediğini gösterecek ve kendisini savunmasız bırakacaktır. Tam tersi blöftür ama sağlam blöftür, imparator şartları kabul eder ve hiçliğin üzerine kurulmuş bir güvene ve var olmayan bir bilgiye sahip olur.

Koz: Yazarın sözcükleri incelikli yaratıcılardır, en ince detaylara kadar kurulan karakterler ve mekanlar basit fikirler üzerine kurulmuş öyküleri katman katman derinleştirir. Bu öykü güzel bir örnek. Tussert nam rahip, kumar oynarken bitirdiği parasına karşılık ortaya kiliseyle ilgili bir sırrı koymayı teklif eder. Teklifi kabul edilir ve rahip kaybeder. Kilisenin sırrını söyleyip mekandan çıkmasıyla öykü biter: Araf diye bir şey yoktur.

Borges'e göre bu öyküyü muazzam kılan şey rahibin ruhunu çoktan kaybettiğini itiraf ediş biçimidir. Rahibin betimi küfre varan hareketlerini önceler. Mekanda rahiple gönül ilişkisi olan bir kadın da vardır, Tussert'nin şeytanı anımsattığını söyler. Tussert karşısında herkes biraz huzursuzdur, sırrın açıklanmasından az önce herkes bir boşluğu hisseder, ümitsizlik mekanı doldurmuştur, gelecek itirafın korkusu herkesi sarar. Bir din adamından duyulan sır, adamın kişiliği göz önüne alınarak gözardı edilir, unutulur. Burada mitle gerçek arasındaki çatışmanın insanda başlayıp yine insanda bittiğini görüp geçiyorum.

Kraliçe Ysabeau: Güzel bir intikam öyküsüdür. Kraliçe, aşığının başkalarıyla yattığını öğrenir ve adamla seviştikten sonra onu yaktıracağını anlatır, sevgiyle ve yavaş yavaş.

Kitaba adını veren öyküyle bir diğer güzel öyküyü geçip Vera'ya geliyorum. Son Şenliklerin Davetlisi, atmosfer değişiminin ne kadar kusursuz olabileceğiyle ilgili bir meydan okuma gibi geliyor bana. Bir grup uçarı gencin eğlencesi, aralarına yeni katılan bir adamla birlikte yavaş yavaş renklerini yitirmeye ve korkutucu olmaya başlar. Yeni katılanın oluşumu yavaştır, gençlerin diyalogları sayesinde gerçekleşir ve korkunç bir öyküyü açığa çıkarır.

Vera'ya geldim bu kez. Borges, bu öykünün Poe'nun dünyasına en yakın öykü olduğunu söyler, gerçekten de Lady Ligeia'daki ölümsüzlüğe yakın bir durum vardır ama inancın getirdiği somut gerçeklerin anlatımı belirgindir bunda.

Aşk ölümden daha güçlüdür fikri üzerine kurulmuştur. Athol Kontu'nun pek sevgili eşi öldükten sonra çekilecek acının tarifi yoktur, şuradan çıkarılabilir belki: "Birbirlerinin kalp vuruşlarıydılar." (s. 101) Bundan daha güzel bir aşk tarifi duymamış olabilirim. Neyse, bu çift karanlık bir konağa kapanıp dış dünyadan yıllar boyunca korunarak yaşıyorlar ve kadın ölüyor, kont bütün hizmetçileri gönderip bir tanesini yanında tutuyor ve günden güne erimeye başlıyor, eridikçe kadın canlanıyor ve bir gün gerçekten de karşısında beliriyor ama adam kadının öldüğünü kendine hatırlatır hatırlatmaz her şey karanlığa gömülüyor. Mezarın anahtarı hariç kadından geriye hiçbir şey kalmıyor. Anahtar, birlikte olmaları için son bir hediye.

Wagner'in dostu, Anatole France'ın hayranlık duyduğu Villiers de l'Isle-Adam, "retorik bir romantik" olarak küstahlığı ve inceliği birlikte taşır. Kısa boyludur, yoksuldur ve aristokrattır. Yapıtlarında olduğu kadar yaşamında da oyunculdur, Borges bunları söyledikten sonra kendisinin Buenos Aires'ten başka bir yerde şiir yazıp yazamayacağını merak etmesi gibi Villiers de l'Isle-Adam'ın da kendini İspanya'dan ayrı düşünüp düşünemediğini sorgular. "İmgelem gücü ne denli zengin olursa olsun, bir şair nereye kadar zaman ve uzamdaki yerinden kaçabilir?" (s. 10) Borges'e göre yazar bunu yapabilmiştir, öykülerde İspanya yeni Fransa'dır.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir