Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sahteci Thomas
Gerçeğin kırılma noktası olarak savaştan daha büyük bir facia bilmiyorum. İlk dünya savaşının son savaş olacağı söylenirken bunu kimse düşünemiyordu sanırım, herkes bilimde atlanan çağın getirdiği ve getireceği zenginliği hayal ediyor ve sömürü düzenine dahil olarak saatlerce çalışmaya, onca yorgunluğa rağmen refahın uzağından yakınından geçmeyen bir fakirliğin içinde can çekişiyordu. Dünya öyle veya böyle ilerliyordu, Polinezya'da binlerce yıllık gelenekler sürüyor, herkes mülkiyetsiz çocuklara bakıp ağaçlardan yiyecek topluyordu, Japonya'da tapınağında oturan bir rahip sonsuzlukla bütünleşiyordu ve Fransa'da bir asker, birkaç metre ötedeki cephede konuşlanmış Alman askerleriyle sohbet ediyor, papara yememek için arada havaya kurşun sıkıyordu. Black Mirror'ın bir bölümünde deniyordu ya, I. Dünya Savaşı'nda askerlerin silahlarındaki kurşunların %15'i kullanılmış, genellikle havaya sıkılırmış kurşunlar, komutanlar düşmanlara ateş etsinler diye askerlerini sopayla döverlermiş, o hesap. Savaş her şeye rağmen insanlığın sürdüğünü gösteriyordu, farklı bir cephede. Bombalar ortaya çıktığı zaman bu insanlıktan da eser kalmadı, Vonnegut'a ve Remarque'a baktığımızda son noktayı görebiliyoruz. Hatta Cocteau'yla Remarque'ı karşı cephelerde birbirleriyle sohbet eden iki asker olarak da hayal ediyorum, savaşların ikincisinde Böll'le Vonnegut'u hayal ettiğim gibi. Remarque olanca gerçekliğiyle anlatıyordu her şeyi, kopan uzuvlar ve yanan ciğerler vardı. Cocteau'da durum biraz daha değişik. İçki şişelerine benzetilen askerler, eğlenceye benzetilen savaş ve sarhoşluk sırasında kırılan şişeler bir arada. Bu işte, bahsettiğim kopuş. Savaş gayet gerçek dışı bir olgu, insana dair ne varsa zıt kutbunda. Belki Spartalılar şikayet etmezlerdi ama biz savaş gerçeğinden çok uzaktayız, savaşı anlayamayız. "Baby Boomers" derler, son savaştan sonraki ilk nesil. Verdikleri eserlere bakınca sıkıntılarının şöyle sıkı bir savaş görmemek olduğunu söylüyorlar, ondan önce her şey son derece anlamlıymış, gerçekmiş gibi. Kendi savaşlarını kendi bunaltılarında yaratıyorlar. Coupland'ın çöle taşınan veya hava alanında terör estiren insanları, Ellis'in ne yapabiliyorsa onu yapan -dilencinin gözüne bıçak sokmak, dünyaca ünlü arkadaşları havaya uçurmak vs.- insanları, hepsi boşluğun ürünü. Dolulukta ne vardı, uğruna savaşmaya değer bir şey?
Cocteau'nun karakterleri savaşın öyle pek de özlenmeyecek bir şey olduğunu gösteriyor, savaş da yaşamın bir parçası ve oyuna dahil. Bu yüzden herhangi yüce bir amaç uğruna değil, varoluşlarını sürdürmek için oyunlar yaratmak uğruna savaşa katılıyorlar. Çevirmen Özel Aydın'ın sunuş yazısına bakarak Cocteau ve yazdığı metin hakkında çok şey anlaşılabilir. 26 yaşında bir kaçak olarak gidiyor savaşa Cocteau, kendisinde uyanan coşku, düş, tedirginlik ve tehlikelerin yansıması metinde ortaya çıkıyor. Eleştirmenlerin Sahteci Thomas hakkında yazdıkları olumsuz eleştirilere verdiği cevapta hiç gitmediği, uydurma bir savaşı anlattığını söylediklerini, oysa bulunmadığı ve yaşamadığı hiçbir sahneyi metne almadığını söylüyor. Lispector'ın "kendini kurma"yla alakalı sözlerini, G.H.'nin bitmez çilesini bilirsek Cocteau'nun acıyı bal eylediğini, kendini olmayan bir şey olarak değil de olabilecek bir şey olarak anlattığını söyleyebiliriz. Adamın şöyle bir sözü var: "Ben her zaman gerçeği söyleyen bir yalanım." Yalanı yalan olarak değil, kurma edimi olarak göresim var. Savaşta -askerlikte de böyledir bu, örneklerini gördüm- kimlikler baştan yaratılabilir, herkes istediği kişiye dönüşebilir, o kaosun ortasında insanın kendi yaşamını kurmacaya çevirmesi çok kolay. Dolayısıyla Cocteau'nun oyunları için savaştan daha elverişli bir eylem yok. Thomas biraderimizi Cocteau'nun bir ölçüde yansıması olarak görmek çok kolay, kendisi bir nevi Chauncey. Kosinski'nin Bir Yerde'yi yazarken Thomas'ı bir anlığına da olsa aklından geçirdiğini hayal ediyorum. Anlatıcı da çanak tutuyor buna: "Savaş tam bir karışıklık içinde başladı. Bu karışıklık hiç durmadı bir uçtan ötekine. Kısa bir savaşta düzen sağlanabilirdi ağaçtan düşer gibi. Oysa garip çıkarlar yüzünden daha zorla tutturulmuşçasına uzatılan bir savaş sürüyle başlangıç ve akıma yol açan düzeltmeler sunuyordu hep." (s. 7)

Birkaç insanın garip çıkarlar, belki garip huylar peşinde yaptıkları, metnin kabaca özeti bu. Sadece Thomas üzerinden yürümüyor, belki farklı bir isim, daha kapsayıcı olanı kullanılsaymış daha anlamlı olabilirmiş ama Cocteau kitabın diğer adının Tarih olduğunu söylüyor zaten. Evet, tarih de tepedeki insanların garip huylarından başka bir şey değil, bir açıdan. Neyse ki tek açıdan değil. Diğer insanlara da bakınca her birini bir araya getiren özelliklerini görebiliriz, mesela Prenses Clemence Bormes ve kızı Henriette. Bormes, yoksulları sevmediğini ve hastalardan tiksindiğini söyler, savaşa katılması uçarı ruh halinden kaynaklanır. Sonradan oyuna dahil olup prensese tutulan bir doktor, kadının çok hafif olduğunu düşünür ve onu etkilemek için elinden geleni yapar. Clemence gerçekten de kafasına estiği gibi yaşar, bir süre önce ölen soylu eşi vasıtasıyla girdiği ortamlarda istenmeyen kadın damgası yemesine rağmen gerçekleri söylemenin cesaret istediğini ve bunun ödüllendirilmesi gereken bir erdem olduğunu düşünen birkaç kodaman Clemence'in arkadaşı olur. Savaşta da bu ilişkilerini kullanacak, yaralıların taşınması konusunda çok insanın yardımını görecektir.

Notlardan birine denk geldim, Clemence'in düşünceleri: "Savaş ona hemen bir savaş oyunu gibi geldi. Erkeklere ayrılmış bir oyun." (s. 12) Kendinden daha büyük bir şeyi yıkamayacağını anlayan kadın, onun bir parçası olmak ister ve kadroyu toparlamaya başlar. Kendisini binbaşı-hemşire olarak tanıtan Bayan Valiche, çıkarcı ve entrikacı bir kadındır, çıkarcılığı haricinde entrikacılığı Clemence'le yakınlaşmalarını sağlar. Guillaume Thomas de Fontenoy da bu sırada sahneye çıkar. On altı yaşında bir çocuk. Soyadı, meşhur bir generalin soyadıyla aynıdır, dolayısıyla herkes onu generalin akrabası sanır, o da aksi bir şey söylemez, kendisine verilen kişiliği sorgulamadan giyer. "Herhangi bir çocuk gibi kendini olmadığı şeyler sanıyordu, at ya da arabacı." (s. 19) Kemik kadro tamam, macera başlayabilir, absürt olaylar yaşanabilir, deli halayı çekilebilir, mantık bir süreliğine rafa kaldırılabilir, zira bombaların altında sayısız parçaya ayrılma tehlikesi var. "Bir Guillaume'u, Bir Bayan Valiche'i, Bir Bormes Prensesi'ni hangi gizem dolu yasa dipdiri bir araya getiriyor? Serüven anlayışları onları dünyanın sonuyla buluşturmaya götürüyor." (s. 22)

Yolculuk boyunca kendi oyunlarını oynarlar. Sırlar açığa çıkar, kapatılır, aşklar doğar, yıkılır. Bu yıkılma olaylarında Dehşet Çocuklar'daki katakullinin bir benzeri görülür, bu metin Cocteau'nun ilk metinlerinden biri olduğu için temeli burada bulabiliriz. Cocteau güzel yıkıyor, seviyoruz ama asıl anlatımını seviyoruz. Savaş atmosferini kurma biçimi müthiş, insanların deneyimledikleri duyguları kısa ve yalın bir biçimde aktarıyor. Mesele burada; anlatı bizimkilerin dünyasına geçtiği zaman her şey eğretilemelere, garip özdeşimlere dönüşüveriyor. Akıl alan bir zıtlık ve o kadar doğal bir şekilde beliriyor ki geçişin nerede olduğu anlaşılmıyor. Eleştirmenlerin Cocteau'yu gömmelerinin bir sebebi de bu benzetmelermiş, Özel Aydın öyle söylüyor. Savaşı bütün dehşetiyle aktaran yazarların yanında Cocteau çok laubali kalıyormuş, askerleri kırılmak için hazır bekleyen şişelere benzetmesi, insanın kafatasını patlamış mısıra dönüşebilecek bir nesneymiş gibi ele alması, bunun gibi şeyler bayağı bir kişiyi kızdırmış, böyle şey mi olurmuş, savaş bu kadar dalgaya alınmazmış, bilmem ne.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uçurumun Kıyısında
Steinhof'un boğuculuğunu Bernhard anlattı, bildik. Ölümü bekleyenlerin bitmek bilmeyen öksürükleri, yavaş yavaş çıkardıkları çürüyen uzuvları, doktorların merhametsizliği, her şey genç Bernhard'ın aklına kazınmıştı, zamanı gelince otobiyografik anlatılarda belirdi. Şimdi bir kez daha karşılaşıyoruz Steinhof'la, Franz Lindner'ın kaldığı ve aklını sayısız saçmaya açtığı bir sirk olarak. Üç karaktere ayrılmış anlatıda anlatıcı olarak yer alanlardan biri Lindner, aklından neler geçtiğine bir an bile bakılsa insanın beyin yerine havai fişeklere sahip olmasının nasıl bir şey olduğu anlaşılabilir. Kendi otoportresine bir göz atalım; uçabildiğini söylüyor. Kulakları fil kulağı gibi. Yeryüzünün 1330'da doğuşuna tanık oluyor. Annesiyle babası tarafından 1741'de dölleniyor. Öldüğü zaman bilincini yitirdiğini, bir daha kendine gelemediğini söylüyor. Anlatının üç karakterinden biri olan arkadaşı Alois Jenner ziyaretine geldiğinde ayrı bir bölüm açılıyor, Lindner anlatmaya devam ediyor. Jenner babasının ölümüne üzülmemiş, onun göğü toprakmış, başının üzerindeki mavi ise bir sınırmış. Duygular bu biçimde beliriyor, eylemler çok daha ilginç. Jenner gitmeye kalktığında bambaşka imgelerle karşılaşıyoruz; "Canis minoris" biçiminde gökyüzüne yerleşiyor. Gitmeden önce söyledikleri de elinde tuttuğu bir göktaşının ağzından duyuluyor: "'Sen yoksun. Yalnızca yaşadığını sanıyorsun; gerçekteyse her şey senin kavrayamadığın, ama ağaçkakanın gagasıyla bir ağaca vurmasından daha fazla bir anlam da ifade etmeyen bir süreçtir ancak.'" (s. 14) Lindner, Jenner tarafından hastaneden çıkarıldığında bu deliliği sosyal yaşamın bir parçası haline geliyor, iletişim kurduğu insanlar onun biçimsiz vücudundan, ucubeliğinden hoşlanmıyorlar ama söylediği şeylerin çekiciliğine kapılabiliyorlar.
Bölümlere uyarak ilerliyorum, Jenner'ın notuna bakıyoruz. Jenner, yaptığı tek hatanın Lindner'a suçundan bahsetmek olduğunu söylüyor. Ele verilme ihtimali çılgın imgelerin uçuşları yakalanırsa var, düşük gerçi, yine de adam göz önünde tutulmalı. Bu yüzden birlikte yaşamaya başlıyorlar. Jenner hukuk öğrencisi, hukuka inanmasa da. Kendi ahlaki değerlerini oluşturmuş biri, bu sayede insanları öldürmekte herhangi bir vicdani çekincesi yok. Evine girdiği yaşlı insanların kendisine yardımcı olmalarına rağmen onlarda delikler açmasının ahlaki olabilirliği sabit, bir problem teşkil etmiyor bu. Sosyal normlara göre, Lindner'dan daha az havai fişeğe sahip olsa da Jenner da akıl sağlığı bozuk bir adam. Birlikte büyüdüğü, liseye kadar okula birlikte gittiği arkadaşından daha "canlı" görüyor kendini. "İntihar etmiş bir insanla konuştuğum hissine kapılıyorum sık sık." (s. 17) Suskunluğuyla kendini tükettiğini ve bunun bir rol olmadığını, gerçek kişiliğinin suskunluğa dönüştüğünü söylüyor. Lindner konuşmuyor, herhangi bir ses çıkarmıyor, sadece yaşıyor. Duru bir yaşam, Gulliver'in Seyahatleri'ni olduğu gibi kopyalamasının sebebi, kendisini ait olmadığı bir yerde hissetmesi. Bütün bunları bir kendini keşfetme isteğiyle yazıyor Jenner, insanları öldürmesi bir keşif, inanmadığı hukukun bir temsilcisi olmaya çalışması da öyle. Ne ki kendini ne kadar üstün görmeye çalışırsa çalışsın, Lindner'ın anlayamadığı parçası yüzünden tetikte, bu adamdan, arkadaşından çekiniyor. Şuradan çıkarabiliriz; Jenner anlatıcı olduğu bölümlerde kendi perspektifinden anlatırken Lindner'ın bakış açısına geçebiliyoruz birden, bir göldeki bütün balıkların uzaya fırladığını ve yıldızlara dönüştüğünü görüyoruz. Anlatıcının gücünü elinden alan başka bir güç var, Lindner'ın nereden çıkacağı pek belli olmuyor.

Lindner şehirde. Jenner okula gittiğinde Lindner sokağa çıkıyor, yürüyüş yapıyor ve şehri kendi renkleriyle donatıyor. Kendini de: "Şehre gittim; orada bir bacağımı kestiler. Bu bacağı o zamandan beri yanımda taşırım: Bazen bir yıldızdır, bazen bir güneş saati, bazen de bir balta." (s. 33) Gün diye bir öyküm var, onda her şeye dönüşebilen bir nesneye sahip olan anlatıcı, nesneyi yanında taşıyor ve bu durum onu sürprizlere açık hale getiriyor haliyle, yaşamın getirdiği her şey o nesnede gizli. Bu metni bir yıl önce okusaydım kesinlikle etkilenirdim ve o nesneyi öyküye koymazdım. Lakin aklıma geldi, koydum. Bu beni Lindner kadar deli yapmasa da aynı meşrepten geldiğimizi gösterir. Bu yüzden Lindner'ın düşünce biçimi, daha doğrusu düşünmeme biçimi oldukça hoşuma gitti. Güneşin ikiye ayrılıp geceyle gündüzü ortadan kaldırması, bir müezzinin sıçmasının buna sebep olması, başka pek çok şey bana göre müthiş mantıklı. Bu mantıkla uzun bir yaşam için gereken her şeye sahip Lindner, bir kere kendiyle kalabiliyor. Kimse olmadan bir başına yaşayabilir, sosyalliği kendi zihninde, bir birey olarak zaten kendinden menkul, o yüzden ayakları yoksa kahveye giremeyeceğini söyleyen garsonu kendi zihninde hacamat ediyor, uzuvlarını dönüştürüyor ve giremeyeceği hiçbir yer kalmıyor böylece. Çok amaçlı bir adam Lindner, amaçlarından görünmüyor bile. Jenner'ın takıldığı kızın, Eva'nın aklının Lindner'da kalması, arkadaşı Julia'ya iki arkadaşı anlattığı bölümde gösterinin ne kadar çekici olduğuyla gerekçelendiriliyor. Jenner çekici, zarif, iyi giyinen bir adam ama Lindner'ın sözleri bambaşka bir dünya kuruyor, mutlak anlamsızlığın insanı eyleme sürüklemesiyle ilgili şeyler söylüyor Lindner, Eva'nın aklını çeliyor. Bir de cinayetler var tabii, Jenner için tehlike çanları çalıyor artık, bir de soruşturma başladığı için diken üstünde artık. Lindner'ın kaybolmasıyla birlikte her şeyi oluruna bırakıyor Jenner.

Üçüncü bölüme geçebiliriz.

Sonnenberg bir soruşturma hakimi, onu dış bir anlatıcı vasıtasıyla göreceğiz. Bu adam işlenen cinayetlerin araştırılması sırasında Steinhof'a gidiyor ve oraya tekrar dönmüş olan Lindner'la konuşmaya çalışıyor. Şenlik bu bölüm, geçiyorum. Jenner'ın notlarının olduğu bölümler de şenlik, onları da atladım. Çok şeyi atladım, özellikle okunması gereken bölümler onlar. Roth hakkında birkaç şey söyleyecektim zaten ama şunu şimdi diyeyim; karakterlerinin etrafına ördüğü dünya şahane. En az iki türü var bunun sanırım, karakterin kendi etrafına ördüğü ve anlatıcı tarafından örüleni. İlkinde anlatıcının bir aktarıcıdan öteye geçmediğini düşünüyorum, ikincisindeyse aktif olarak yer alıyor zaten. İkisi de müthiş. Devam, Steinhof'un karanlığı yer yer Bernhard'ın anlattığı karanlıkla yarışıyor, hatta üslupsuz bir betimleme kullanıldığı için buradaki Steinhof daha korkunç. Sonnenberg'in iç dünyasının diğer iki adamla benzeştiği ve ayrıştığı noktalarla metnin tam ortasında ansızın belirmesi herhangi bir kopukluk yaratmadığı gibi, katili arayan Sonnenberg'le Jenner'ın satranç oynanan bir mekanda karşılaşmaları ve birbirlerine gülümsemeleri, gerginliğin zirve yaptığı bir bölüm. Sonuçta dava görülüyor, masum bir adam mahkum ediliyor ve her şey çözümleniyor. Bu üç çarpık yaşamın sürmesi, her şeyin olabileceğini ve olduğunu gösteriyor bir yandan, son bölümde Lindner'ın otoportresi metnin başıyla sonu arasında yaşanan her şeyin yaşanmamışçasına bayağı olduğunu imliyor.

Roth'un günümüz Avusturya edebiyatının Bernhard ve Handke'yle birlikte üç atlısından biri olduğu yazıyor arka kapakta, muhtemelen doğrudur. Akıl hastanesinin yalıtılmış ortamında dış dünyanın karmaşası olmadan, Lindner gibi bir adam mutluluğu bulabilir, Jenner'ın küçük hobisi bütün dünyayı bir akıl hastanesi rahatlığına kavuşturabilir, Sonnenberg'in akışa kapılıp görmesi gerekenleri görmemesi doğrunun sorgulandığı, Lindner'ın kaçtığı bir dünya yaratabilir. Üç karakter de birbirinin mutsuz olduğu dünyaların yaratıcısı, bitimsiz bir döngünün.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Evlerin Yüreği
Kimya teknisyeni olan Eroğlu Aksoy 1968'li ve öyküleri biricik imgelerle yüklü, dil ölçülü bir kapalılıkta, ataerkil toplumda kadının konumu meselesi ağırlıklı. Yeni soluklu öyküler, konu ve anlatım tekniği açısından olmasa da sözcüklerin yarattığı imajlar açısından. Klasik anlatıda hiç kullanılmayan pencerelerin açılması gibi düşünülebilir. Bir manzaraya hiç bakılmamış bir yerden bakmak gibi de düşünülebilir. Olur yani bunlar.
Çığlık nam öyküyle başlıyorum, gırtlağı delik kadınların yaşadığı distopik bir mekândayız, tekmelenen kadınlar, bağırılan kadınlar seslerini kaybetmişler ve buraya konmuşlar. Sesleri olmadığı için birbirleriyle iletişimleri de kısıtlı. "Çığlık; korku, karşı koyma, yardım isteme, acı, var olduğunu hatırlatmaydı." (s. 9) Neredeyse yaşamıyorlar, yoklar. Nazilerin gaz odalarına benzetiyor mekânı anlatıcı, oraya geldiği ilk günlerde çok korkmuş olmasına rağmen alışmış. Etrafındakilerle kurduğu yakınlık da sosyallik ihtiyacını bir ölçüde karşılıyor, yetinmesi mümkün olmayan kadının anlatıcı olarak bir hikâye anlatmaya başladığını düşünebiliriz. Oraya nasıl konduğunu, sesini nasıl kaybettiğini anlattıktan sonra Aysel'in hikâyesini de ekleyerek bitiriyor anlatısını. Aysel dövülüyor, tekmeleniyor, sesini kaybetmesi yeterli değil, bazı insanların sınırı yok, kötülükse konu.

Abis, bir celladın hem kendi ağzından, hem de bir anlatıcı tarafından anlatılan hikâyesi. Cellat hiç evlenmiyor, sessiz sedasız tekme vuruveriyor sandalyelere, insanları havada bırakıyor, boyunlarda bir ip. Yalıtılmış, tek başına yaşıyor, kasabanın dışındaki tepelerden birinde. Astığı bir adamın oğlunun kendisini öldürmesinden korkuyor, çocuk alenen tehdit ediyor adamı. Cellat bir tüfek alıyor, evinin civarındaki hayvanların üzerine kurşun yağdırarak nişancılığını keskinleştiriyor. Geçmişini hatırlıyor bir yandan, hapisten çıkınca bir tekmelik para vermişler ona, sandalyesine vurduğu adam havada öylece dönerken meyhaneye gidip parayı orada yemiş. Ailesi de pek sağlam ayakkabı değilmiş, kimsesi yokmuş, cellat olmuş o da. Gece vakti patırtılar yükselince sıkarmış sesin geldiği yere, o geceden sonraki gecelerde evin etrafında yine karaltılar olurmuş. Kime sıkıyormuş kurşunları cellat? Korkularına, kendiyle birlikte ölebilecek şeylere.

Arka Bahçe, etrafında olup biten yaşamlara -yaşam olup biter, evet- uyum sağlayamayan, sevdiği adamı gözlemekten başka bir işi olmayan yalnız bir kadınla ilgilidir. Biyolojik saati çalmaktadır, yavrulayan köpeklerle, çiftleşmeyle ve çocuklarla ilgili detaylar öykünün her yerine yayılmış durumdadır, ne ki adam birkaç aylığına iş için gitmiştir oradan. Birkaç ay, beklemek için çok uzun bir süre, karnında bebeğiyle umut eden bir kadına göre. Muhtemelen birkaç ay sonrası da beklemekle geçeceği için.

Sis, mahallenin yosmasıyla genç bir aşığı arasındaki kavuşamama öyküsüdür. Başakların arasında yapılır bu iş, kadın oldukça güzeldir ve gencin kalbini çalar ister istemez. Başakların arasında yapılana bu genç dahil değildir, o penceresinden izler her şeyi. Kendisiyle birlikte pencere de, binalar da, kentin kadınlarıyla adamları da izler, bütün kent yosmayla müşterisini izler. Sonrasında genç adam mektup yazar bir dolu, kadına gönderir ama kim olduğunu söylemez. Kadın mektupların müellifini merak etse de çok da üstüne düşmez, işinden ötürü yaşamının suyu kesilmiş gibidir. "Mabetlerinizde etimden tuğlalar. Biraz daha ayırıyorum bacaklarımı. Eteğimi kaldırıyor adamlar, aldırmıyorum." (s. 27) İzlek olarak tek bir söz: "Seveyim mi seni?" Genç, tarlaya gidip sevdiği kadını öldürdükten sonra kadının kulağına bunu fısıldar.

On sekiz öyküden dördü böyledir, sondaki üç öyküyse ayrı bölümlenmiştir. Onat Kutlar'dan, Oğuz Atay'dan ve Tezer Özlü'den birer öyküye uçlar. Uçlar, öykülerin içlerine sızar ve o öykülerdeki karakterlerden bazılarını taşırlar, karakterleri taşımasalar da öykülerin dünyalarında kendilerine yer bulurlar, dünyalara eklemlenirler.

Şenay Eroğlu Aksoy iyi bir öykücü, dünya kurabiliyor. Belki biraz daha farklı anlatım biçimlerine yönelse öyküleri daha çok renk taşıyabilir. Bilemiyorum, kendi görüşüm. Kitaplardan anlamadığım için lüzumsuz da olabilir. Okuyun, seversiniz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gatien'in Tutkusu
Bir cin tarafından hacamat edilip kuş formuna sokulmuş anlatıcı vasıtasıyla dinlediğimiz hikâye, aşkın bütünlenip parçalanmasıyla ilgilidir. İnsanın sayısız parçası bir araya geldiğinde, kusursuz bir yapı ortaya çıktığında aşık olunur, sanırım böyledir bu iş. Aşkın bir durum olduğu ve en uygun nesnenin bu duruma yerleşir yerleşmez biricikliğe kavuştuğu söylenir, zaten orada olan yaraları taşımak için doğmuş olmakla benzer bir mevzu. Niklas Luhmann'ın aşk konusundaki incelemesini okuyorum şimdi, orada ilk görüşte aşık olmanın böyle bir doğum olduğu söyleniyor. Bir şeye hazır olma durumu gerçekten vardır, parçaların kusursuz birlikteliği diyeceğim ben buna. Aşık olmalık durum oradadır yani, bu tamam, ama kuvvetli bir vurulma için nesnenin varlığı çok daha önemliymiş gibi geliyor bana. Azıcık bilen adam olarak konuşuyorum; tek bir kez ilk görüşte aşık oldum ve hiçbir parçam buna hazır değildi, Luhmann'ın iddia ettiğinin tersini savunuyorum. Aşk kesinlikle bir hazırlıksız yakalanma olayıdır. Aşk, düşen ilk dolu tanesini kafaya yiyecek kadar şanslı olma halidir. Evet, tanesi. Şanssızlık değil ki, dolunun oluşmasından itibaren kafaya inene kadar çizdiği yolu okuyabilseydik eğer... Sanırım aşkı yine çözemezdik. Aşkı anlayabilmenin bir yolu yok, Luhmann aşkın yarattığı iletişime onca taban oluşturuyor ama kesin bir açıklaması yok. Dolayısıyla aşkın, tutkunun bürüneceği kimlikler de bu ansızlıktan doğan bilinmezin niteliğine sahip. Aşkın paylaşılabilirliği, paylaşılmazlığı, yarası, onarısı, sayısız yüzü var ve her birinin ne zaman ortaya çıkacağı belirsiz. Onca parçanın kusursuz birleşimi dedim, bir parça arıza çıkarsa sihir sönüyor. Aşk çok kırılgan, çok belirsiz, çok yorucu. Bunların tersi aynı zamanda, çakılı bir kaya gibi, tam şurada.

Her şey hazırdır, şartlar olgunlaşmıştır, zemin sağlamdır, aşık oluruz. Engelleri aşıp bir araya geliriz, arkamızda yıkıntılar bırakırız, arkamız diye bir şey kalmaz, şimdinin doludizginliğinde bilmediğimiz bir yere doğru sürükleniriz. Cordelier, iki aşığın bu sürüklenişini anlatıyor diyebiliriz. Anlatıcı kuş -bundan sonra Gatien olarak geçecek- sahibesine aşıktır, kadının her davranışını izler, hatta tanrılığa soyunup ne düşündüğünü, ne hissettiğini bilir, çok uzaklarda gerçekleşen olayları bile bilir. Cin çarpmış bir adamdan beklenecek hareketler. Yine de, aşkın kıyım kıyım kıydığı çiftin anlatısında yersiz gibi duruyor, bu tekniğin anlatıyı derinleştirdiği herhangi bir nokta yok, bir paspas da anlatabilirmiş hikâyeyi mesela. Tek bir nokta var, onca sadakatsizlikten sonra -birbirlerinin gözü önünde gerçekleşen olaylar bunlar, ben bir noktada üçlü ve dörtlü ilişki bekledim ama Cordelier o kadar yürütmemiş mevzuyu- sahibe, kendisine aşık olan Gatien'e "aşk" demeyi öğretiyor. Sahibin hediyesine öğretilen kelime, kadının peşinde koştuğu heyecanın en saf haline dönme özlemini taşıyor bir yandan. Kadın adama hâlâ aşık, onca onur kırıcı hadiseden sonra basitleşiyor, yaşamındaki ağırlıktan kurtulmaya çalışıyor -aşktan değil- ve kuşa dönüyor, o güne kadar pek de umursamadığı, hatta kötü davrandığı kuşa. Bunun dışında Gatien'in dahil olduğu pek bir mevzu yok.

Nedir, sahip ve sahibe tanışırlar. Sahibe, çoksatar birkaç kitabın yazarıdır, eşiyle çok sağlıksız bir ilişkiyi sürdürmeye çalışırken sahiple tanışır. Sahip, işi gereği uzaklara seyahat edip durur ama kadını unutamaz, bir süre sonra kadın, kendisine korkunç bir biçimde bağlı, saplantılı eşinden boşanır, adamla evlenir. Aşkın doğuşu ve serpilişi keyif vericidir, kavuşma tablosu mutluluk saçar ama, işte, sayısız parçalar. Bu parçalardan haberdar değiliz, aşık olduğumuz kişinin parçalarını hiçbir zaman tam olarak bilmeyiz, sadece bir arada durmaları için dua ederiz. Kadının parçalarından birkaçı yitiktir, muhtemelen nevrotik ebeveyn yüzünden. Kendisi de bunaltıcı bir ilişki kurar. Sanırım şöyle; başta her şey bütünken aşkın sağaltıcılığı ortaya çıkıyor ve zirveyi gören bir sağaltım uyguluyor ruha veya eksik olan her neyse ona. Aşkın ilk günleri bu, insanın en "iyi" olduğu zaman. Sonrasında, biraz alışıldıktan sonra... Parçalar dağılıyor. Sahibe, sahibi delicesine kıskanmaya başlıyor, zaten en başından beri adamdan çocuk yapmak istiyor delicesine. Çocuk, yer yer başka bir şey düşünmediği söylenebilir. Bu uğurda zorlu bir ameliyat oluyor, ölümden dönüyor, çocuk oluyor nihayet ama sahibe aklını iyice kaçırıyor. Başka dünyalardan, başka varlıklardan bahsetmeye başlıyor ve adamı da kendinden uzaklaştırıyor böylece. Gerisi son derece acılı bir kopuş-kopamayış hikâyesi. Bol cinsellikli, bol kırık kalpli. Kuşun basit dilinden.

Eh, çok boş bir zamanda okunabilir. Sırf ideal aşıkların birbirlerinin katili olmalarının seyri için okunur aslında.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Al Kumsallar
Öyküler muhteşem, Ballard'ın Al Kumsallar civarındaki insanları her türlü olasılığı gerçek kılabilecek ölçüde kaçık. Yakın gelecekte geçen öykülerde Black Mirror havası var, teknolojinin sosyal yaşamı evirip çevirip kabusa dönüştürmesi her öyküde izlek olarak karşımıza çıkıyor.
Cennete Bir Koşu, Milenyum İnsanları gibi anlatılarda da görülebilir, Ballard'ın evreninde Akdeniz'e kıyısı olan bölgeler her türlü kaosa açık. Lefebvre'in görüsünün distopik alternatifleri oluşmuş gibi; seks, doğa, insan, tüketilecek her şey için Akdeniz'den daha iyi bir alternatif yok. İnsanlar deniz kıyılarında kimliklerinden geçici olarak kurtuluyorlar, böyle bir sanı var, meta haline gelen her şey bir temiz yenilip yutuluyor ziyadesiyle, sonrasında harcanan parayı yerine koymak için tekrar şehre dönülüyor, çalışılıyor, sonra tekrar. Ballard'ın bu döngüyü anlattığı metinleri ayrı, Akdeniz evreni ayrı değerlendirilmeli. Şehirde çıkan isyanlar, hatta bir binada çıkan isyanlar, coğrafi yayılım göstermiş karmaşanın mikro örnekleri olarak görülebilir. Ballard'ın türe kattığı bir şey; güncelden pek uzaklaşmadan, uç teknolojiyi kullanmadan, tamamen insanın sıyırma sınırlarına dayalı bir kurgu yaratması. "Zaman ve mekandan ne kadar uzaklaşmış olursa olsun bilim-kurgunun hemen tamamının aslında bugüne dair olması, tuhaf bir paradokstur." (s. 9) "Geleceğin gerçekte nasıl olacağına dair bir tahmin" olarak Al Kumsallar'da geçen öykülerin 1960'larda düşünüldükleri, yazıldıkları göz önüne alınırsa düşünülen geleceğin henüz gelmediği, buna rağmen insanların karakterlerle aynı delilik seviyesine ulaştıkları düşünülebilir. Ballard'ın öykülerle ilgili düşündüğü, bu son alıntı: "Al Kumsallar; düş, yanılsama, korku ve fantezilerden de payını fazlasıyla almış durumda, ama tüm bunların çerçevesi daha az sınırlayıcı. Onun; parlak, korkutucu ve tuhafın savsaklanagelmiş etkisini kutladığını düşünmekten hoşlanıyorum." (s. 9)

Öykülere baktığımızda teknolojinin merkeze alındığı bir anlatıyla karşılaşıyoruz. Diyelim ki "Çukamoli Ekranı" diye bir alet icat edilmiş, bu alet sayesinde kişinin mutsuzluğunun kaynakları pırıl pırıl izlenebiliyor. Mutsuzlukların izlenmesinin olumlu bir yanı vardır elbet, bizi ilgilendiren olumsuz yanı. Tabii böyle üfürükten nesnelerle çıkmıyor okurun karşısına Ballard, daha sofistike, daha teknolojik ve kaotik nesneler, eylemler, zamazingolar etrafında örülmüş anlatılar var. Kolu veya bacağı sakatlanmış insanlar, bir Ballard klasiği olarak yine oralarda bir yerlerde dolanıyor, karşımıza ara ara çıkabilirler. Başkaca, insanın doyumsuzluğu dipsiz bir kuyu.

Mercan D'nin Bulut-Heykeltıraşları adlı öykü, tutkunun yok ediciliğine dairdir. Lagoon West'e giden otobanın kenarındaki mercan kulelerinin civarında bulut-heykeltıraşları, günümüzün grafiti sanatçılarının evrileceği yön hakkında hoş bir yorumdur. Bu arkadaşlar kimyasal gereçler yardımıyla, bir de planör yardımıyla tabii, rüzgarda salınarak bulutları oyarlar, yontarlar, müthiş figürler yaratırlar. Dördü bir takım oluşturur, doğum günü partisi veren zengin bir kadının daveti akıllarını kaybettirir, kadının etrafında pervane olurlar, gizemli kovalamacalarla anlarız bunu. İçlerinden biri parti sırasında koca bir hortumu yönetmeye başlar ve arkadaşlarından birini bu hortum vasıtasıyla öldürür, ortadan kaybolur. İki mesele var; bir bulutu yontmak için güvenilir arkadaşlara ihtiyaç vardır ve bir kadın için arkadaşını öldüren adam müthiş heykeller yapabilir.

Prima Belladonna adlı öyküde doğanın nitelik olarak bambaşka noktalarda yer alan iki yaratısının yapay yollarla yaklaştırıldıkları zaman birbirlerine meydan okuyacakları görüsü işlenir. Jane Ciracylides sıkı bir ses sanatçısıdır, koro-çiçeklerin şahını görür görmez çiçeği akort etmeye çalışır ama çiçek direnir, kendi kafasına göre ses çıkarmaya devam eder. Böcek gözlerine sahip olan kadın çiçeğe meydan okur, neredeyse dükkanı yıkacak sonik bir mücadeleye girişir. Çiçek ertesi gün ölür, kadın ortadan kaybolur.

Perde Oyunu öyküsünün olayı, akıl sağlığını korumak için nereye kadar gidilebileceğinin sorgulanmasıdır. Mekanı yapay yollardan tümden değiştirerek akli dengesi bozuk birini iyileştirebilmenin denenmesi, ne pahasına olursa olsun. Bir filmle ilgili dönen muhabbette öykünün temeli de kurulmuş oluyor: "Tüm ilişkilerde var olan ve ilişkiyi sürdürmeye yarayan sanrıları ve kendimizi diğerlerinden gizlemek için isteyerek kabul ettiğimiz engelleri sorguluyor. Soru şu: Ne kadar gerçeğe dayanabiliriz?" (s. 65) Gerçeğe hiçbir zaman ulaşamayacağız, her zaman kurgusal bir parça olacak, belki de bilinç, savunma mekanizması olarak soyut düşünce yeteneğini kullanarak ham gerçekliği bir parça olsun kuruyordur. Ben şahsen kendisine minnettarım, bilincimin ellerinden öperim.

Venüs Gülümsüyor'da bir sanatçının bütün dünyaya şarkı söyleterek intikam alması anlatılır. Sonik heykellerin sanatın bir parçası olarak kabul edilmesinden sonra müzayedeler, sergiler bu heykeller üzerinden yürür. Mahler, Stravinsky ve diğerleri, eserlerinin metal alaşımlardan ve nanoteknoloji ürünü yapılardan geldiğini duysalardı çok şaşırırlardı. Sonuçta böyle bir sanat dalı doğuyor, sanatçılardan birinin eserinin sergilenmesi konusunda haksızlık yapılıyordu galiba, hatırlamıyorum, sanatçı da yaptığı bir heykeli kendi kendine büyür hale getiriyor. Yapıtın insanların kulaklarını patlatmasına yakın, macerayı seven arkadaşlar mevzuyu bitiriyor, heykeli parçalarına ayırıp geri dönüşüme yolluyor. Sanatçı dava açıp tazminat alıyor, üstelik metal parçaların eritilip tekrar biçimlendirilerek dünyanın dört bir yanına dağıtıldıktan sonra şarkı söylemeye devam ettikleri anlaşılıyor. Artık bütün dünya şarkı söyleyecek, herkes Vivaldi dinleyecek, hiç durmadan.

Birkaç öykü daha var, en şahanesi sahiplerinin ruh hallerine göre kendini biçimleyen akıllı evle alakalı olandı bence. Evleri değiştiriyoruz, evler bizi değiştiriyor, en sonunda evler tarafından öldürülüyoruz veya evleri öldürüyoruz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beyaz İnsanlar & Kızıl El
Machen, Lovecraft dahil pek çok yazarı etkilemiş, türe Kelt söylencelerini sokmuş bir korku yazarı. Borges'in derlediği kitaplıkta yer alıyor, onun dışında Karanlıkta 33 Yazar derlemesinde vardı diye hatırlıyorum, bir de Monokl ve yakın zamanda İthaki tarafından iki metni basıldı. Türkçeye kazandırılması gereken bir yazar, kozmik korkunun atalarından biri olduğu halde bizde pek bilinmiyor, en azından türün sıkı takipçilerinin dışında bilen yok. Çevrilsin yani, Doğan Abi iki öyküsünü bastı ama yetmez, daha çok eseri basılmalı. Sadece korku da değil kendisini çekici kılan, korkunun kaynaklarını irdelemesi karakterlerin psikolojik derinliklerini de ortaya çıkarıyor, sadece doğaüstü varlıklar tarafından değil, bilincin oyunlarından da korkar hale geliyoruz. Kolektif bilinçaltının derinliklerinde çok eski, kadim varlıkların gölgeleri büyüyor, üstelik bu sadece zihinde gizli bir dehşetin gölgesi değil, yemyeşil doğasının ve tarih öncesinden gelen kültlerinin mistik bir hava kazandırdığı Kelt diyarlarının derinliklerinde barınan varlıkların keşifleriyle ortaya çıkan bir gerçeklik-fantazya dünyası. Tekinsiz, karanlık bir bölge. İnsanın en kadim korkusu olan bilinmeyenin korkusu, köklerini Ortadoğu topraklarındaki eski anlatılardan aldığı kadar bu cennet çayırlarından da alıyor, böylece insanların huzur buldukları yerler bir anda her türlü doğaüstü varlığın gezindiği, korku dolu bölgeler haline geliyor. Machen, çağdaşı Yeats gibi Kelt kültürünü merkeze alarak Yeats'in romantizmi yerine karanlığın doğurduğu tedirginliği koyuyor.

Machen'in izlekleri dönemin korku öykülerin izlekleriyle benzer özellikler taşıyor. Diyaloglardan türeyen hikâyeler, belli bir yörede yaşayan yaşlı insanların anlattığı söylenceler, anlatılanların gerçekliğini tasdikleyen objeler, inançla bilginin kesişim noktasında gerçeği arayan insanlar öykülerin temel taşlarını oluşturuyor. Beyaz İnsanlar'a baktığımızda gizemli bir adamın azizlerle günahkârları kıyasladığı, günahın doğasını anlattığı başlangıç bölümü çoğu korku öyküsünde görülebilecek bir teknikle ilerliyor. "Bilen adam", meraklı olana yaptığı açıklamalarla karşısındakinin inançlarını sorgulanabilir hale getiriyor ve fantastik bir dünyanın kapılarını aralıyor, Cotgrave adlı meraklı adama tanıdığı bir kızın yazdığı defteri vererek doğaüstünün mucizelerine şahit olan insanların tecrübelerini aktarıyor. "El yazması tekniği" her zaman başvurulabilecek bir yöntem, metinde bir başka katmanı oluşturuyor. Defteri yazan kız, Yeşil Kitap adını verdiği bir kitaptaki Kelt inanışlarını, tanrılarını, varlıklarını öğreniyor, annesinin ve bakıcısının anlattığı hikâyeleri aktarıyor. "Ay'a kadar uzanan beyaz yer" adını verdiği bir bölgede ritüellerin izlerini arıyor, ağaçların arasında dolanıp denk geldiği varlıkların olağanüstü dünyalarını anlatıyor, korku dolu kaçışlarında yaşadıklarını civarda anlatılan masalsı hikâyelerle bir tutarak kendisini de bir masal karakterine dönüştürüyor. Defterin okunması bittikten sonra Cotgrave, defteri veren ilginç adam Ambrose'a kızın akıbetini sorduğunda Ambrose'un kızı bulanlardan biri olduğunu öğreniyor, kız köklerin ve dikenlerin arasında, defterde anlatılan bembeyaz, Roma işçiliğinin izlerini taşıyan bir heykelle birlikte bulunuyor. Sonrasını anlatmıyor Ambrose, hikâyenin anlatıldığı kısmıyla güzel olduğunu belirtip öyküyü sonlandırıyor.

Beyaz El, sokak ortasında bir ceset bulan iki arkadaşın yaşadığı macerayı anlatan, biraz polisiye ve çokça korku öğesi taşıyan sıkı bir öykü. Kentte geçiyor, büyük bir bölümünde kırsalın dehşetinin kente akın ettiği zamanlarda, karanlık ve izbe sokaklarda yaşanan cinayetlerin kaynağı araştırılıyor. Adım adım ortaya çıkarılan bir gizem, yine okült bir obje, paranormal hadiseler derken yeterince korkmuş bir vaziyette bitiriyoruz öyküyü.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ressamın Günlüğü
Addan yola çıkarak günlüğü tuvalin farklı bir formu, belki metaforu olarak görmek mümkün, anlatıcı H.'nin de iki dalın olanaklarını kıyaslayarak benzer bir noktaya varması, aranan gerçekliğin farklı bir sanatsal uğraşıyla yakalanabileceği umudunu taşıyor. Yüzeyin değişmesi -aslında bakışın değişmesi belki, renklerle değil de sözcüklerle biçimlenen bakış- farklı tonların kullanımına kapı aralar, göz değişir, görüşün niteliği yol alınacak farklı istikametlerin varlığını ortaya çıkarır. İkinci resmi yapmaya devam eden, ilk resmin doğurduğu mutsuzluğu ardında bırakmak isteyen H., üçüncü bir resme geçmek yerine beyaz sayfaların ne sunabileceğiyle, bir bakıma kendisinin kendisine ne sunabileceğiyle ilgileniyor, "kendinden milyonlarca ışık yılı uzakta dönüp duran bir dünya" olarak kendisini biçimlerse sözcükler, ne yapacağı hakkında bir fikri yok, bu olasılığı düşünmek bile istemiyor. Onun resmin ve yazının doğasıyla ilgili, söylemeye gerek yok ama kendisiyle ilgili meselelerinde Saramago'nun klasik izleği olarak "kendini arayış" baskın. Hatta bu, Saramago'nun yazdığı ilk roman olarak sonrakilerin de parçalarını taşıyor, Saramago metinlerini kendi metinlerinden doğuran bir yazar, doğum ve ölüm belgelerini düzenleyen kâtibin bahsinden tarihi çarpıtma fikrine kadar, sonradan işleyeceği ve ayrı metinler olarak karşımıza çıkaracağı konularını derliyor. Metinlerin öncesi nasıl beliriyorsa yazarın öncesi de belirmiş olabilir; varolmama halini bir varoluşa dönüştürebilmekten bahsediyor H., "henüz doğmadığını" söylüyor, oyma kalemiyle kendisini izleyen biri var, bu belki okurdur, belki bir başka kendiliktir, sonuçta gözlenme hissi bariz. Diyebiliriz ki H. ne yaptığının son derece farkında. Unutulduğunun, izlendiğinin, ne yapmak istediğinin bilincine varır varmaz kendini bir başka biçimde var etmeye çalışıyor.
Günlük yazımının anlatım tekniği kullanılmış, tarih düşülmeden. Kapının çalmasıyla kesildiğini anladığımız, bir paragraf sonrasında anlatının saatler sonrasına atladığını öğrendiğimiz bir günlük. Zamanda atlayıp zıplamalarla, konudan konuya ani geçişlerle dolu, H.'nin iç dökümü, sanatta gerçekliğin katmanlarıyla birlikte. H.'nin resim ve edebiyatla ilgili görüşlerini kendi yaşantısının pratiklerine, hatta metnin biçemine bile bağlayabiliriz, aslında metnin nasıl oluştuğunun da bir anlatımı haline geliyor söylenenler, örneğin bir portrenin geçmişin gerçekliği açısından gerçekten daha gerçek olduğu söyleniyor, günlük de içeriğinden ötürü aynı işlevi taşıyor, kendine içkin bir mesele. Biçimlenme şekli de zaten çoktan yaşanmış bir ânın bir taklidi halinde ortaya çıkıyor, H.'ye göre bir portreyi nasıl yapacağını düşünmesi, zaten yapılmış bir şey üzerine düşünmek anlamına geliyor. Zaten gerçekleşerek üreyen bir zamanın tekrar üretimini iktidar odağının gücünü sabitleme çabası olarak gördük, Yüz Üzerine Antropolojik Bir Deneme'de fotoğraftan önce portrenin bu istencin bir ürünü olduğu anlatılıyordu uzun uzun, Berger de Görme Biçimleri'nde benzer meseleleri anlatıyor, H. de benzer meseleleri anlatıyor ve sipariş edilen portreleri tamamlamaya çalışıyor, yaratıcı konumunda kendisini de yorumlamak zorunda kalıyor.
Çok meselesi var metnin, Saramago'nun yığmaca bir üslubu var, biçem göz önüne alınırsa olumsuz bir durum yok, kurmacaya halel gelmiyor. Aksine, kurmacanın ta kendisi bu. Müthiş bir uyum var burada, Gökdemir İhsan'ın bir röportajını izlerken denk gelmiştim, tekniği bilmenin onu ters yüz etmeye muktedir olmak anlamına geldiğine dair birkaç söz vardı. Uyum, bir günlüğün günlük olmaktan çıkmasıyla meseleleri yığma biçiminin birbirini etkileyen iki dişli olmasından kaynaklanıyor. Önemli bir metin bu; hem Saramago'nun kurmaca dinamikleri hakkında bir girizgâh, hem de sanatın doğasıyla yaşamın doğasının karşılaştırılması, bir kefenin aynadaki yansımasıyla kendini tartması.


Yanıtla
4
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Arafta
Çadırın ipeği kutsal bir ışıkla parlıyor, idea ipeği, gizlediği alanda geçişin son aşaması için birtakım ölçüm işlemleri yapılıyor. İsa-prens bizzat gözlemliyor, kalbi tartılacakların başında Osiris misali bekliyor, ki İsa'yla Osiris arasındaki benzerlikleri inceleyen müstakil bir eser mutlaka vardır, neyse, tek bir soru. "Nasıl yaşadın?" Bu, cevabı soranlar tarafından bilinen bir soru, önemli olan muhatabın kendiyle ilgili bir sorunun cevabını bilip bilmediği. Kitabın son bölümünde Saunders'la yapılmış bir röportaj var, Saunders orada İsa'nın bir sözünden etkilenip bu dürüstlük meselesini değerlendirdiğini söylüyor. İçimizdekini açığa vurunca kurtuluruz, açığa vurmadığımız müddetçe onun verdiği acıya mahkum olacağız, kısacası insan kendi cehennemini kendi yaratacak. Bir cevabında da Tibet metinlerinde insanın ölümden sonrasıyla ilgili ne düşünüyorsa onunla karşılaşacağına dair yazılanları irdeliyor Saunders, uzun süredir düşündüğüm ve biraz olsun inandığım bir şeydi bu, dengini bulmak güzel oldu. İyice dağıldı mevzu, soruya dürüstçe cevap verenler için ışıktan kapılar açılıyor ve Krallık'a bir yol açılıyor, kendini kurtaran ruhlar yolculuklarını mutlulukla tamamlıyorlar. Dürüst olmayanlar ipek çadırın bir anda insan etine dönüştüğünü, İsa-prens'in biçim değiştirerek Şeytan'a benzediğini görüyorlar ve acı çekecekleri mekâna doğru sürükleniyorlar, korkuları tarafından. "Dürüstçe söyle!" sözü yankılanıyor, Rahip Everly Thomas nefret ettiği dayısının sesiyle söylenmiş bu sözü işitir işitmez, kalbi tartılırken İsa-prens'in ve yardımcılarının aşırı karamsar tepkilerini görünce dönüp kaçıyor, kimse onu kovalamıyor. Herhangi bir kötülük yapmadığını söylüyor önce, Tanrı'nın Kelâmı'nı yaydığını, hayırsever biri olduğunu söylüyor ama kendinden emin değil, ara sıra şüpheye düştüğünü itiraf ediyor, lanetlendiğini düşünüyor. Gerçeği söyleyememek gibi bir laneti var, uzun süredir birlikte yaşadığı arkadaşlarına öldüklerini, arada bir yerde kaldıklarını söylemek istiyor ama emredildiği gibi sessiz kalıyor, gerçeği bir tek kendisi biliyor. Aslında öldükten sonra, bilinmeyen bir diyarda bile Tanrı'nın buyruklarını yerine getirmeye devam ediyor, insanların/ruhların düşüncelerini toparlamalarına yardımcı oluyor, çizgiyi aşmadan. Çoktan gidebilirdi, bir süre sonra gitmek zorunda ama görevinin onu orada tuttuğunu düşünüyor, en azından gidişini böylece geciktiriyor, kendisiyle yüzleşmeye henüz hazır değil.
İlginç bir teknik kullanmış Saunders, Willie'nin öldüğü gecenin ve sonrasının tanıklıklarını derlemiş, farklı kaynakları kullanarak olayları kronolojik olarak sıralamış. Bakış açıları değişince güzel bir karma-gerçeklik çıkmış ortaya; Abe'in gözlerinin gri, mavi-gri, gri-mavi ve mavi olduğu söyleniyor, hepsini denklemek bir sonuç çıkarmaya yetiyor. Saunders, bu iş için günlerini harcayıp sayısız kaynağı incelemiş, "romancı" kavramını "küratör"ü de içerecek şekilde genişletmiş, mevzu bahis pastiche aslında. Bu bölümler metnin büyük bir kısmını oluşturmasa da genişçe bir yer kaplıyor. Hayaletlerin yaşamlarının olduğu bölümlerde yine değişik bir iş var; diyaloglar ve monologlar halinde kurulan bir anlatı var, hayaletlerin sözlerinin altında isimleri yazıyor. Tiyatro metnine benzer bir metin, isimlerin altta olması dışında.
Sayısız hüzünler metni bu, kaybetmekle ve kabullenmekle ilgili. Daha çok kabullenmenin acısıyla ilgili. "Ah, çok hoştu, dedi hüzünle. Orada olmak çok hoştu. Ama geri dönemeyiz. Eskiden olduğumuz halimize. Tek yapabileceğimiz, yapmamız gereken şey." (s. 382)
Öyle işte. Metin iyi. Çok iyi. Tez okuna.

Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ödüllerim
Hakikatin İzinde'yle birlikte en son okunacak Bernhard metni, final. Ödülleri neden kabul ettiğini anlayabilmek için anlatılarında ele aldığı meseleleri bilmek gerekiyor, özellikle Avusturya'daki iktidar partilerini, muktedir şahısları. Herhangi bir onaya, gönenmeye ihtiyacı yok Bernhard'ın, paraya ihtiyacı var. Hükümet onca saçma işe para dökerken en azından kendisine verilen paranın nereye gittiğini biliyor Bernhard, kendi yaşam standardını koruyabilmek için harcıyor parayı veya kişisel zevkini tatmin etmek için kullanıyor. Ödüllerin çoğu gençlik zamanlarında verildiği için Bernhard kendi tarihinin de izini sürüyor her bir ödülle, böylece metinlerinde ve röportajlarında bahsetmediği parçalar ortaya çıkıyor, örneğin teyzesiyle yaptığı yolculuklar, jüri üyelerinin -günümüzde bizde verilen ödüllerde de benzerini görebileceğimiz- kazananı seçmek için yaptıkları aptalca işler, pek çok olay bu şekilde unutulup kaybolmuyor. Belki de yazarın en samimi metni bu, kendisi de bunu bildiği için ölümüne yakın bir zamanda -1980- kaleme alıyor ve Mart 1989'da yayımcısına gönderilmesi için not düşüyor, yaşamının son döneminde.

Ödüllerle ilgili daha detaylı bilgiye Hakikatin İzinde'de yer alan röportajlarda rastlanabilir, bir de Bernhard'ın söylemlerinden çıkarılabilecek çok şey var, baştan sona izlenmesi lazım. Sanırım aklında belirli bir yaşam biçimine erişebilmek var, satın aldığı çiftliğe çekilip orada yaşamaya başlaması ve insan içine pek çıkmaması bu ödüllerden sonra gerçekleştiği için, eh, kazanılan paraların iyi bir amaç için harcandığını söyleyebilirim. Hatta otobyografik beşlemesini bu şartlar altında yazdıysa daha iyi, keşke devam ettirseymiş, devam ettirebileceğini söylüyor bir yerde ama beşte bırakıyor. O da iyi gerçi, geri kalanı anlatılarının satır aralarından çıkarılabilir, Bernhard yorumlamak ve aşırı yorumlamak için gereken alanı bırakıyor. İşin güzelliği şurada; aşırı yorumlasak bile gerçekten daha gerçek bir hale gelebilir yorumumuz, Bernhard için her şey gerçek, en aleni kurmaca bile öyle, dolayısıyla bir yaşamı sınırsızca yaratabiliriz, eldeki veriler yeterli, Bernhard kendini yeterince teşhir ediyor, parçalıyor ve içsel süreçlerini en ince detaylarına kadar anlatılarına dahil ediyor. Bu açıdan gıyabında öğrencisiyim. İnsan kendisini yok etmedikçe, en derinlerinde olan biteni anlatmaya yeltenmedikçe ne anlam taşır? Hiç. Böyle bir incelikten yoksun olan metin kurmaca oyunundan başka bir şey değilmiş gibi geliyor bana. "Gerçeğin ciddiyeti" diye üfüreyim hemen, bunun olmadığı metin tatsız geliyor. Bu açıdan söylemeye gerek yok ama söyleyeyim, Bernhard'ın her metni zirveye ulaşıyor. Ödüllerim de son noktadır herhalde.
Gençliğinde ödül almaktan, edebiyat çevrelerinde takılmaktan keyif aldığını itiraf ediyor Bernhard, o zamanlar edebiyatın bunları da kapsayan bir şey olduğunu düşünüyormuş, ilerleyen yıllarda sürdürdüğü sayılı arkadaşlıklarını bu dönemde kurmuş olsa gerek, röportajlarında ve Odun Kesmek'te çeteleşme işini yerin dibine sokarak o arkadaşlıkları da yerle bir ediyor ve bağları bir bir kopartıyor. Bernhard, son otuz yılını ilk otuz yılını temize çekmekle geçiriyor sanki, var oluş biçimine yol açan yolları bir bir gömüyor ve ölümüyle doğumunu denkliyor, yalnızlık açısından. Ödülleri ve ödülleri almadan kısa bir süre öncesini anlattığı parçaları bu edimiyle okumak lazım, bu da bir temize çekme metni çünkü. Grillparzer Ödülü'ne bakalım. Viyana Bilimler Akademisi tarafından verilen bir ödül. Bernhard ödüle gitmeden önce şık giysiler satan bir mağazaya gidip birkaç kıyafet alıyor ama her zaman giydiği kazak ve pantolonla gitmek istiyor törene, yirmi beş yıl boyunca giydiğini öğrendiğimiz, berbatlaştıkça sevdiği iki kıyafet, kişiliğinin bir parçası ama ödül töreni yeni bir görünüm istediği için şık giyiniyor Bernhard, insanların isteklerine boyun eğdiği için kendisinden nefret ederek. "Kaderini kabullenmek" diyor kendisi buna. Neyse, teyzeyle törene gidiyorlar, ilgilenen birileri olmayınca salonda arka sıralara oturuyorlar. Koşturmaca başlayınca keyifleniyor; törenin başlaması lazım ama yazar ortada yok, herkes Bernhard'ı arıyor. Onu tanıyan biri yanına geliyor sonunda, neden ön sıralara oturmadıklarını soruyor. Bernhard eğer bay başkan Hunger bizzat gelip onları ön sıralara davet etmezse öne geçmeyeceklerini söylüyor. Başkan geliyor, ön sıraya geçiyorlar. Filarmoniciler Mozart'tan bir parça çalıyorlar, davetlilerden bir bakan uyuyor, arada horluyor. Tören zevksizlik abidesi, Bernhard ödülü alıp çıkıyor, mağazaya gidip üzerindekilerin bir boy küçüğünü alıyor. İlk ödülün olayı bu.

Alman Endüstrisi Birliği Kültür Dairesi Ödülü. Böyle bir ödül var, ilginç. Otobiyografik beşlemede Bernhard'ın hastanede geçen günlerine tanık oluyorduk, orada tanıştığı bir elemanla felsefe, müzik ve sair pek çok konuda geyik yaptıklarını, elemanın kısa bir süre sonra etraftaki bütün hastalar gibi öldüğünü, Bernhard'ın da ölümü beklerken ucu ucuna yırttığını biliyoruz. Bernhard bu ödülle hastane günlerini denklemiş, ödülü aldığının haberini yine bir hastane seferi sırasında, canıyla boğuşurken öğreniyor. Yayımcısından borç alarak gidiyor, zira hastaneye yatmak için gereken para teyzeden borç alınmış, Bernhard parayı ödemek zorunda, ödül de bu yüzden tam zamanında veriliyor açıkçası. Bernhard bu tür parasızlık hikâyelerinin tam ortasında yer alan bir adam olduğu için ödülleri kabul etmesini tekrar anlayışla karşılıyoruz. Karşılıyorum. Ödülü almaya giden Bernhard'ın şehri kötüleyişini, Salzburg başta olmak üzere pek çok şehri gömüşünü okuduktan sonra başka bir ödüle, Bernhard'ın pek sevdiği Bremen'de verilene geçiyoruz, Bernhard'ın edebiyattan nefret etmeye başladığı zamanlarda verilen ve belki de tekrar yazmaya başlamasına sebep olan bir ödül bu. Bernhard'ın tam da kırsaldan bıktığı, kırsalın insanından tiksindiği sırada şehre davet edilmesi onu yaşama döndürüyor bir anlamda. Bu kez almak istediği bir ev var, para onun peşinatına gidiyor. İkinci taksit için nereden para bulacağı hakkında hiçbir fikri yok, yine de alıyor evi. Ödülü kazandığı için bir sonraki yılın ödülünün sahibini belirleyecek jüride yer alıyor. Tam bir kara komedi. Oyunu Canetti'den yana kullanıyor Bernhard ama ödül jürinin Yahudi düşmanlığı yüzünden Canetti'ye verilmiyor, kimsenin metnini okumadığı bir yazara veriliyor, öylesine. Bizdeki ahbap-çavuş ilişkisine benzer bir durum. Rezillik. Bizde verilen birkaç ödül hakkında birkaç şey duydum, özellikle genç bir şaire verilen ödülün ne şartlarda verildiğini öğrenince jürilerden de, ödüllerden de, sanatçı tayfasından da tiksindim, nefret ettim. Kokuşmuş bir toplumun sanatçısı da ortalama kokuşmuşlukta oluyor, vasatlığın tam orta yerinde yüzüyoruz, her konuda. Bir ayrıntı verebilirim sanırım; Ercihan benim çalıştığım okula geldikten sonra ondan Veysel Çolak'la yaşadığı münakaşayı dinledim, insanın niteliğinin erdemli olma konusunda pek de bir işe yaramadığını düşünüyorum açıkçası, özellikle yetkinliğini kanıtlamış insanların hâlâ ödüllere başvurduğunu göz önüne alırsak. Bernhard'a bir tek bu konuda katılmıyor olabilirim, kendisi genç sanatçılara verilen bir ödülü de almış. Ödüllerin ne kadar saçma sapan olduğunu düşünsek de teşvik edici yanlarını gözardı edemeyiz, gençler için itici güç olabiliyor, o zaman ey genç olmayanlar, akbabalık yapmayınız.

Başka bir sürü mesele var ama burada bırakıyorum, okuyan görsün. En son okunacak bu, önce birkaç Bernhard metni okunmalı, hatta şiirleri de okunabilir, bir kısmını Edebi Şeyler bastı.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sodom ve Gomorra
Sodom ve Gomore, Tanrı tarafından yerin dibine sokulmuş iki şehir. Tenasüliyetten şaşmış ilişkilerin gırla yaşandığı, eşcinselliğin adeta bir Woodstock havasında özgürce sürdüğü bu şehirler, şu an nerede okuduğumu hatırlamadığım bir metinde yazdığına göre melekler tarafından uyarılmış. İncil'deki bahis anlatılıyordu o metinde; şehirlere gelen meleklere hallenmiş halk, tabii böyle anlatılmıyor ama orijinal kelimelerden bu anlam da çıkıyormuş, sonra Tanrı'ya haber gitmiş, Lut ve İbrahim girmiş işin içine derken arkaya dönüp bakınca ortadan kaldırılma hadisesi burada da ortaya çıkmış, sonuçta şehirler yerle bir edilmiş. Proust bu iki şehrin hikâyesini kendi keşfiyle birleştirmiş, Guermantes Prensesi'nin gece daveti verdiği ev ve dört bölümlük anlatının hemen her bölümünde karşımıza çıkan, anlatıcının uzunca bir süre tatilini geçirdiği otel sembolik olarak iki şehri karşılıyor olabilir. Gazaba uğramıyorlar tabii, eğer anlatıcının hatıralarını dramatik bir şekilde biçimlendirmeleri söz konusu değilse. Metnin başlarında M. de Charlus'ün erkeklere duyduğu ilginin keşfedilmesi meselesi ele alınıyor ve geri kalan bölümlerde Albertine'in bir kadın tarafından "duygusal bir eğitimden" geçirildiğinin düşünüldüğü bölüme kadar salon hayatının böyle anlarını görüyoruz, anlatıcı için çiçek-böcek ilişkisine indirgenen ve doğanın çiftleşme oyunları vasıtasıyla alegorik bir hale getirilen, belki de "katlanılır" hale getirilen bir sürecin yansıtılması bu.

Davetin sürdüğü bölüm önceki kitabın sonuna bağlanıyor, kendi yaşamının anlatısının yanında önünde açılan bu yeni dünyaya da derinlemesine bir bakış atıyor anlatıcı, ilginç benzetmeleri ve anlatıyı ansızın kesip olayların kendisinde yarattığı anlamları açıklayan paragraflar dolusu ruhsal çözümleleri sürdürüyor, üslupsal bir nitelik. Anlatıya girip çıkan onca soylunun, sosyetik şahsiyetin bir biçimde ana izlek etrafına yerleştirildiğini unutmadan her biri için bambaşka bir pencereden bakabiliriz, Proust anlatısını böylesi bir sıkılıkla, detaycılıkla örer.
Unutma ve uyku meselesi yine es geçilmemiş, anlatıcının fikirlerinden Bergson'un hatıra ve bilinç örüntüsüne pek çok teorik veriye rastlayabileceğimiz gibi işin pratik boyutu da mevcut; anlatıcının "seçilmiş" hatıralarını okuyoruz, inceliyoruz. Bergson'un her şeyin hafızada yer almasına rağmen her şeyin anımsanamayacağına dair fikrini anlatıcının kendi yaşamına uyarlayabiliriz. Bir anıyı geri getirmenin zorluğu veya kolaylığı bir yana, anlatıda bilinçli olarak atlanmış bölümlerin varlığını sezebiliriz, örneğin M. de Charlus'ün anlatıcıya ulaşma çabalarından sonrasını aralarındaki münakaşa ve mesele çözüldükten sonraki barış zamanları haricinde bilmeyiz, bu nokta karanlıkta kalmış. Bilinçli bir tercih veya bilinçsiz bir eylem. Bir anlatım tekniği olarak kullanılmış olabilir, zira anlatıcının şahit olamayacağı konuşmaları duymuş gibi aktarması, hatta okurlara doğrudan seslenerek kendisinin aslında yazarın kendisi mi, yoksa anlatıcı mı olduğu konusunda şüphe uyandırıp ortadan çekilmesi işi sadece belli bir aralığın tarihini aktarma çabası olmaktan çıkarıp ustalıklı bir kurmaca oyununa dönüştürüyor. "Ne olursa olsun, unutuşla hatırlama arasında bazı geçişler varsa da, bu geçişler bilinçdışıdır." (s. 1603) Hem bilimsel bir gerçek, hem de anlatının bütünü hakkında neyin anlatılıp anlatılmadığına dair bir ipucu. Bu konuda okurla tek taraflı bir tartışmaya bile girer anlatıcı/yazar, ya da her neyse. En sonunda kendisini ve anlatısını sorgulayanları son kez cevaplar: "Kusursuz bir hafıza, hafızaya ilişkin olayları incelemeye pek teşvik etmez insanı." (s. 1604) Piklere ve dip noktaların yansımalarına bakarak bir fikir edinebiliriz; salon yaşamı en ince detaylarına kadar gözlemlenmiştir, kişiler ve soyluluk dereceleri hakkında verilen ayrıntılara bakarak anlatıcı için bu tür bir sosyal çevrenin anlatıcının yaşamının en önemli zamanlarını geçirdiği toplumsal alan olduğunu söyleyebiliriz, hastalık anlarının yol açtığı düşüncelere bakarak dip noktalarını hastalık ve uykudan uyanma anları olduğunu söyleyebiliriz, anlatılması tercih edilenler ve edilmeyenler birbirini tamamlar. Bir önceki ciltte bahsi pek geçmeyen Swann'ın bu anlatıda ortaya çıkışı, Dreyfus Olayı'nın yarattığı bölünmenin Swann'ın Yahudi kimliği üzerinden biçimlenmesi ve kendisinin davetlere çağrılıp çağrılmamasının bu kimlik üzerinden belirlenmesi, bütün bir anlatının karakterler, olaylar ve anıların kusursuz bir biçimde birbirine eklemlenmesini örnekler.

Metnin asıl ağırlığını taşıyan bölümler sayfiyede geçenler bence; Verdurinlerin davetlerine katılan kişilerin apayrı dünyaları başlı başına bir cildi doldurabilecek ölçüde detaylı, bir yandan diyaloglardan çıkarılanlar var, diğer yandan M. de Charlus'ün Morel'le olan ilişkisi -nasıl sonlandığını bir başka cilde ertelemiş anlatıcı, bundan da bir cilt çıkarmıştır- ve katıldığı her davette ortamı şenlendirme şekli, büyükanne özlemi, ölümle hesaplaşma, anneyle olan ilişki, Albertine'den ayrılmaya karar verip onunla evlenme kararı alan anlatıcının değindiği konular. Nefesim yetmeyecek, ayıramıyorum hiçbir olayı, benden bu kadar. Sanırım külliyatın en keyifli cildi bu, kalanlar da böyleyse şahane.

Yanıtla
9
16
Destekliyorum  9
Bildir