Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Prozac Toplumu
İlaç endüstrisini enine boyuna inceleyecek değilim, sadece Wurtzel'de benzeri görülen bir uç noktadan çok uzağa düşen örneklerin Prozac Nation'ı yarattığını söyleyeceğim, bunda doktorların rolü olduğu kadar toplumsal eğilimlerin de rolü var. Beyindeki birkaç devrenin yanması gibi fizyolojik problemlerse olay, psikofarmakoloji gerçekten hayat kurtarıcı önemde bir işlerlik kazanıyor ama -bunu bu şekilde ayırmak çok da doğru olmasa da- psikolojik mevzularda ilaçlar sadece bir ölçüde yardımcı olur. Bastırılması gereken şey bir şekilde bastırılır, kaynak ortadan kaldırılmadıktan sonra başka bir biçimde patlak vermek üzere. İlaç toplumuna dönüşmek için süper bir ortam; mutluluk üret, mutluluğa ulaşamayanlara mutsuzluk üret, sonrasında ilaçla ıslah. Neyse, mevzu bu değil.
Wurtzel'ın metni zamanında çok ses getirmişti, sinemaya uyarlandı falan. Depresyona içeriden, olabildiğince tarafsız bir şekilde tanıklık edildiği için, bir de doksanların dünyasının psikopatolojisi böylesi bir açıklıkla, belki de en vurucu şekilde ele alındığı için. Kay Redfield Jamison'ın ve William Styron'ın depresyonla ilgili benzer metinlerinin bir sonraki nesline göz atıyoruz burada; II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından soğuk savaşın toplumsal paranoyaya yol açtığı zamanların uçuk dünyasıyla Wurtzel'ın güncel zamanı arasında haneye eklenen çarpıklıkları da hesaplayınız, genetik yatkınlığın yanında dünyanın da insanı patolojik bir vaka haline sokmamasının oldukça zor olduğu ortaya çıkacaktır, özellikle Wurtzel gibi "dahi çocuk" sınıfına giren duyarlı insanlar için. Üstün zekalı bir haytanın kafayı yavaş yavaş kırışını ve lityumun antidepresanlarda kullanımının başladığı zamana kadar yaşadığı cehenneme şahit olmak yorucu. Yorucuydu. Wurtzel, evet. "Kendimi yok etmekten vazgeçince can sıkıcı biri haline geldiğimi düşünüyordum." (s. 188) Şimdi burayı alıntılarla doldurabilirim, çünkü metne dair pek bir şey hatırlamıyorum. Wurtzel olayların tamamen gerçek olduğunu söylüyor, bazı isimleri değiştirdiğini söylüyor, Cambridge'te okuduğunu söylüyor, daha pek çok şey söylüyor ama neydi olay, hatırlamıyorum. İşaretlediğim yerlerden gideceğim.
Bölümler halinde, her bir bölüm Wurtzel'ın yaşamının dönüm noktalarını oluşturuyor. İlk bölümde Wurtzel kendinden nasıl nefret ettiğini ve ölmek istediğini anlatıyor. Bir dünya ilacı karıştırıp yutuyor, yıllardır yaşadığı ıstıraptan kurtulmak için bu kez Plathvari bir son denemeye girişecek. Sevgiye ihtiyacı var, söylediği diğer şeylerden biri bu. Beynini susturmak, yüreğini devreye sokmak istiyor ama yaşama dair kaygıları öylesine yoğun ki kendisini sevenleri yaşamında tutamıyor, bir noktada onlara bağımlı olacağından korkup hepsiyle yollarını ayırıyor. On iki yaşındaki ilk teşebbüsünden sonra pek çok intihar girişiminde bulunuyor, sonuncusuyla da noktayı koymak istiyor, acı çektirdiği herkesten özür dileyerek. İyi bir başlangıç; zirve noktasından her şeyin başladığı noktaya dönüş ve sonda tekrar zirve, kurtulup kurtulamayacağını görmek için.

Çocukluğundan itibaren depresyonun eline düşüyor Wurtzel, The Velvet Underground ve Lou Reed şarkıları dinleyerek büyüyor, nihilistik bir yaşamın özlemiyle. İçte büyüyen ruhsal bir kanserin ilk izleri. Depresyonun tanımını araya sokuşturduğu zaman ne yaşadığını anlarız; duygu, tepki, yaşam yokluğudur onun çektiği. Mutluluk ve mutsuzluk çok uzaktadır, ulaşılamaz bir yerdedir, korkunç bir karanlığa hapsolup uzaktaki ışıklara bakmak gibi bir durum. Güneş de Doğar'dan alıntı gelir hemen, bir karakterin nasıl iflas ettiğine dair bir yorum: "Yavaş yavaş ve sonra birdenbire." Aklını nasıl yitirdiği sorulduğunda aynı şeyi söyleyebileceğini söylüyor Wurtzel. İşin genetik boyutu felaket zillerini daha Wurtzel doğmadan çalmaya başlamış; hippi anneyle babanın çocuğu olan yazar, babasıyla konuşurken annesiyle evli olmanın berbat bir şey olduğunu öğrenmiş, hatta istenmeyen çocukmuş Wurtzel, babası doğmasını istememiş. Sonra tersi olmuş, baba istemiş ve anne istememiş. İkisinde de psikolojik rahatsızlıklar var, ayrılmaları kendileri için en iyisi olmuş ama çocuklar için çok geçmiş. Terapistler, tedaviler, seanslar, ilaçlar, krizler, çocukluğu ve gençliği mahvetmiş, bir yandan yaşam sürdüğü ve Wurtzel süper zeki bir çocuk olduğu için eğitimini aksatmamaya çalışmış. Şahane bir üniversiteye kapak attığını biliyoruz, sonrasında depresyonundan kurtulamadığı için ailesini suçlamayı bırakıp uyuşturucuya sarıldığını biliyoruz, aslında kendini yok etmek için son derece uğraşmış ama derinlerde bir yer devam etmesini sağlamış.

Hastane günleri, yaratılan alternatif kişiliklerin gerçek kişiliği ele geçirmesi, belirip kaybolan insanlar, tam bir kaosun içinde yıllarca debelenen Wurtzel, çağının bunaltılı sanatını da kendi depresyonuna eklemlemiş. Ölümüne Sadakat'te geçiyor işte; mutsuz olduğumuz için mi pop -bildiğimiz pop değil- dinliyoruz, pop dinlediğimiz için mi mutsuzuz, bu mesele. Nirvana'dan canım Linklater'ın filmlerine, kadının kayışı koparmasına yardım eden her şeyin izdüşümüyle karşılaşıyoruz. Kurulmuş bir yaşam aslında, her şeyle. Depresyon boşluğun dolmasını istiyor ve insan en alakasız şeyleri bir araya getirip kendine bir kimlik biçebiliyor, yeter ki orada biri olsun. İçeride. Öldürülmesi gerekirse o başka bir şey, yeter ki cesedi de içeride kalsın.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Siste Bir Ses
Neyse, Jacobsen. Sağdan soldan çarptığım bilgileri alayım buraya. Kendisi Freud'u da etkilemiş, tahminimce Bayan Fönns adlı öyküdeki anne-oğul ilişkisi Freud'da kıvılcımlar çaktırmıştır. Annesinin başka bir adamla evlenmesini istemeyen kız evladın durumu kabullenmemesi nispeten daha sessiz, fırtınasız hatta. Tufanı erkek evlat başlatıyor, annesini ne kadar sevdiğinden bahsediyor ve baba olarak bildiği adamın ölümünden sonra annesinin böyle bir şey yapacak olmasını aklının almadığını söylüyor. Anne zaten çocuklarının yanında olmamış pek, kendi yaşamına odaklı yaşamış ve evlatlar annelerine kavuştukları sırada tekrar kaybedeceklermiş, böyle iş mi olurmuş, aklını başına toplasınmış, yoksa evlatlar başlarını alıp gideceklermiş. Böyle şeyler. Geleceğiz buraya. Jacobsen 1847 doğumlu, Poe'nun ölümünden pek uzun bir süre geçmeden doğmuş ve o fırtınaya tutulmuş, Bergamo'da Veda adlı öyküsü tam Poe işi bir öykü. Halkın veba karşısında toplu cinneti, ahlaksızlığın ayyuka çıkması ve çilecilerle din adamlarının karmaşayı dindirmeye çalışması kaotik bir tablo oluşturuyor, Kızıl Ölüm'ün kol gezdiği kent Bergamo'nun yanı başında olabilir. Söylenebilecek başka bir şey, Jacobsen'ın doğa tasvirleri, hatta doğa kurulumları da diyebiliriz. Hemen her öyküsünde doğanın bol imgeli bir tasviri mevcuttur, karakterler bu imgelerin orta yerinde doğarlar ve kanıksanmış bir mucizeyi kendi ilişkilerinde sürdürürler. Doğanın kendi halindeki oluş süreci insan ilişkilerine de yansır, ikisi arasındaki geçiş hemen hiç hissedilmez, düşen bir yaprağın ağaçtan ayrılışı gibi insanlar da ayrılır, toprağa düşen su gibi insanlar kavuşur. Müthiş bir uyum var burada.

Bergamo'da Veba'ya biraz daha yakından bakarsak Eski Bergamo ve Yeni Bergamo'nun arasındaki ilişkiyle başlamak gerekir. Eskisi yukarıdadır, yassı bir tepenin üstünde duvarlar ve kapıların ardına saklanmıştır. Yenisi aşağıdadır, bütün rüzgarlara açıktır. Topu atacak ilk yerleşim bu yeni olandır haliyle, yukarıdakiler yalıtılmış bir halde kendilerini korumaya çalışacaktır. Salgın başlar, aşağıdakiler helak olurken yukarıdakiler kendilerini korumak için önlemler alırlar ama ölümlerin ardı arkası kesilmez, en sonunda insanlar Tanrı'nın kendilerini terk ettiğini düşünürler, "iffetsizlik ve edepsizlik" alır başını yürür. Bir gün kente bir dünya haç taşıyan, kamçılarından yapış yapış kan akan bir grup insan gelir, kiliseye yönlenirler. Halk da bir gösteriyi izlermiş gibi peşlerinden gider. Cennetten, cehennemden bahsedilir, İsa'nın kendini insanlar için kurban ettiğinden bahsedilir ve çarmıha gerilme hadisesi tekrarlanır. Kan akar, sağlığın diyeti verilmiştir. Sözde. Yedinci Mühür canlanıyor gözümde, kara bir dünyayı tek bir çocuk renklere boğabilirdi ama bu öyküde o çocuk yok, karanlık olduğu gibi duruyor.

İki Dünya adlı öykü, bir başkasına itelenen lanetin hiçbir zaman tam olarak ortadan kalkmamasıyla ilgilidir. Ölümcül bir hastalığa yakalanan kadın kara büyüye başvurur, evinin önündeki nehirden kayıkla geçmekte olan genç bir kıza hastalığını devreder. Devreder? Devreder. Hastalığı ilerler, büyü yaptığı kızı düşünüp cehenneme dönen hayatının sona ermesini istemeye başlar. Günün birinde kendini sulara bırakır ve kaybolur kaybolmaz aynı kayık belirir, kayıktaki kız bir türkü tutturur. Ölümün herkesi bir araya getireceğine dair. Dünyalar arasındaki geçiş bu türküyle sağlanır, o kadar belirsiz bir geçiştir ki türkünün sözlerini okumadan neredeyse fark edilmez niteliktedir. Sözlerden sonra öykü de sona erer. Şahane.

Siste Bir Ses de Poe işi nefis bir öykü, yıllara yayılan bir intikam meselesi aslında. Yine doğa tasviri, yavaş yavaş yaratılan bir ev, evde yaşayan insanlar, aralarındaki ilişkiler, hepsi ağır ağır belirir. Aşık olduğu kadının tokadını yiyen, kadından aşağılama dışında bir şey görmeyen adam, bir süre sonra zengin olur ve kadının evlendiği adamı hapse attıracak konuma gelir. Kadın adamın karşısına çıkar, kocasını bağışlamasını ister ama adam bağışlamaz, koca hapse girer, kadın hastalanıp yataklara düşer ve bir süre sonra ölür. Aşkı intikama dönüşen adamın son darbesi, ölü kadının kulağına hiçbir şeyden pişman olmadığını söylemesidir. İntikam alınmıştır, adam yola çıkar ve sisin içinde eve dönmeye çalışır. Arkasından gelen ayak seslerini duyunca bir anlığına durur ve bir süre önce gördüğü kıyafeti tekrar görür, kadını da görür, gözlerine de inanır. Kendi intikamı ne kadar kuvvetliyse kadının kocasına duyduğu sevgi, yaşama isteği de o kadar kuvvetlidir, sonuçta bir çift el adamın boğazına kenetlenir. Boğulu son.

Mogens diğerlerine göre oldukça uzun, novellaya göz kırpan bir öykü, onu anlatmıyorum. Neden Jacobsen okumak isteyebileceğimize dair bir iki şeyle bitireceğim. Bir; adamın doğayı kullanış biçimi müthiş. İki; meseleleri zamanın ötesinde bir kalıcılığa sahip. Üç; neden okumayalım ki? Okumalıyız.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kuytu
Ishiguro'nun yeni bir metni yayımlanana kadar Davies'le özlem giderilebilir. Ishiguro'nun gizemi Davies'te var; karakterlerdeki boşlukların nereye kadar uzandığını görebilmek için öykülerin oldukça dikkatli bir şekilde, belki tekrar tekrar okunması gerekiyor. Özellikle nispeten uzun olanların. Davies'in özgünlüğü, kısa öykülerinde de bu bilinmezi yaratabilmesinden doğuyor. Benimkinden Farklı Bir Kâbus'a bakarsak anlatıcının giden birinin başına gelebilecek felaketleri sıraladığını görürüz. Anlatıcı için önemli bir insan için duyulan kaygı önce kıvılcım halinde görülür, sonrasında büyük bir yangına dönüşür ve daha da kötüsü, gerçek bir yangındır bu. Gidenin pasaportu kaybolabilir, ıslak mendilleri tükenebilir, başına pek çok talihsizlik gelebilir; uçağının dağlara çakılıp ateş topuna dönüşmesi de dahil. Sıraladığı felaketlerden sonra olayın pek de öyle gerçekleşmediğini anlarız, olasılık bir anda gerçeğe dönüşür; olaya şahit olan bir adam uçağın başına geleni farklı bir kâbus haline dönüştürür. Beklenmeyen bir son, anlatıdan yola çıkarak öngörülebilmesi zor. Davies bu "beklenmeyen" üzerinden kuruyor öykülerini ama sadece merak unsurunu ön planda tutarak yapmıyor bunu; karakterleri biçimlendirişi, doğanın kalbinde yaşayan karakterlerinin yalıtılmışlıkla birlikte edinebilecekleri kişiliklerini imlemesi ve benzeri pek çok teknik, tipik bir anlatıdan uzaklaştırıyor öyküyü. Taşıdığı yoğunlukla roman okumuşa döndürüyor insanı. Muazzam bir iş.
Yüz Kitap bir süre sessiz kaldıktan sonra yeni sezonu -doğru bir tabir mi bilmiyorum, sezon denir herhalde- şimdilik iki kitapla açtı. Biri Kuytu, diğeri Tabiata Giden Bütün Yollar. Neyse, bir iki kitap haricinde bastıkları her şeyi -çocuk kitabı olup aslında pek de çocuk kitabı olmayanlar dahil- okudum, o iki kitabı da dünyadan acil çıkış yolu olarak saklıyorum. Hangi kitabın nerede, ne zaman gerekeceği hiç belli olmaz. Galler yöresinin havasını almak istedik mesela, hemen bir Davies öyküsü okuyunuz. Köyler, yemyeşil tepeler, kente taşınmış insanların arkada bıraktığı diğer insanlar ve boş evler, her şey var. 45 Years'ı izlediyseniz filmdekine benzer bir durumla karşılaşacağınızı söyleyebilirim.
Yoldakiler için yargılayıcı bir şeyler söylememeye çalışacağım. Davies yine belirsizliğin orta yerinden başlatıyor öyküyü. Sibirya'da han benzeri bir mekandayız, mekanın sahibi Birmingham'dan gelen bir kadın. Tekinsiz ortam, eşkıya tiplinin yarattığı korku falan, çok başarılı.

Yani ne desem, alın ve okuyun. Çok çok başarılı.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hakikatin İzinde
Ödüllerim'de bir kısmı detaylı bir şekilde ele alınmış. Kronolojik. Rimbaud'nun 100. yaş günü anısına yaptığı konuşmadan parçalar: Şairin konuşulacağı yerde kültür bakanlığı gelişli beyefendi, şiirleri düzenleyen beyefendi, diğer beyefendiler anılmayı hak ediyor, hak ettikleri düşünülüyor, şairin kemikleri sızlıyor. "Edebiyatta asıl mesele asli olandır, temel olandır, Jean Arthur Rimbaud gibilerdir." (s. 10) Rimbaud'nun yaşamı biraz, sonra iffetliliği ve hayvansılığı, Shakespeare'in çocuk ruhlu hali olması, "ebedi baba" için yalvarması ve bunun onu hep ayakta tutması, var olduğunu kanıtlaması. Josef Weinheber'in eserleri hakkında söyledikleri: Avusturyalılık ve Almanlık bu yazarda zirveye ulaşıyor, Bernhard'ın beğendiği yazarlardan biri olan Weinheber'in Türkçeye çevrilmiş bir eseri yok, belki çevrilir diye bekleyeceğiz. Ressamlar, heykeltıraşlar, Giacometti ve birkaç kişi daha. Salzburg Bir Oyun Bekliyor: Doğru düzgün bir oyun bekliyor Bernhard, acemiliğin tahtaları kemirmediği bir oyun, iki yıldır ortalarda olmayan bir oyun. Operetlerden başka şeyler de olmalı, en azından bir tiyatro literatürü sözlüğü. Başka tiyatrolar avangart oyunları sahnelerken Salzburg'un pek bir şey sergilediği yok. Bernhard'ın ilk yergilerinden. 1955. Genç yazarlar için söyledikleri: Neye cüret edip etmeyeceğimize ve bunun sonuçlarına dair. Bir günlük ekmek, şöhret susuzluğu, yeryüzü düşkünlüğü, neye ihtiyaç duyuyorsak aynı şiddetle yazmalıyız ve özellikle bunun için yazmalıyız. "Karakterinizi satmışsınız, fakirliğe karşı dizginlenemez bir korkunuz var, düşüncelerinizden korkuyorsunuz, kötücüllüğünüzden korkuyorsunuz, hakikatten, kendi aşağılığınızdan, kendi büyüklüğünüzden korkuyorsunuz." (s. 26) Tam burayı okumadan bir süre önce kara bir bulut gibi çöktü düşünceme, kimi niye koruyoruz, neyden? Yeterince cüret özgürleşmeyi getiriyor, sımsıkı bağlandıktan sonra bağlar tamamen kopuyor, bu yüzden yazdığımız metinlerde pek bir şeyden sakınmamalıyız. Sakınmıyorum, sakınmadım en azından. İkinci dosyada. Neyse, Trakl için söyledikleri: Büyük bir şair değil, Lorca'dan daha aşağıda, modern şiire katkıda bulunması haricinde bir olayı yok. Trakl tahrip edici bir etkiye sahip, Bernhard onu tanımasaydı daha ileride bir yerde olacağını söylüyor. 1965'teki bir konuşmadan: Gerçeklik hakikat gibi masal değildir, hakikat masal olmamıştır ama öyle olduğunu düşünen hemen herkesin arasında bir nevi yaşamak zorundadır insan, yaşamaz da, sadece var oluşunu sürdürür. Hayatta kalmak mümkün değil, masal bir hayat yanılsaması yaratıyor ve akışına kapılanları geleceğe sürükleyip duruyor. "İleri nereye?" Soruyor Bernhard. 1966, Avusturya kültürü hakkındaki bir soruya cevap: Dehasız bir neslin taşıdığı vasatlık sürüyor, sürmeye devam edecek. Etiket taşıyanlar etiketlerinin içeriğini bilmiyor; komünist komünizmi, sosyalist sosyalizmi bilmiyor, hakikate kurban gidecek bir Avusturya yok ortada, ülke kendini uçurumun kıyısına getirip uyanmayacak, yüksek ideallerin uyutuculuğu sürecek, tıpkı 19. yüzyılda yüksek kültüre aşık insanların 20. yüzyılı yangın yerine çevirecek fikirlerinin sürmesi gibi. Asla gerçekleşmeyecek hayallerin peşinde bir avuç kül. Bir gün mutlaka, sıyrılıp gelen, kaldırım taşlarının altı, oysa bunlar borazancıları tarafından bile anlaşılmamış söylemlerin imlediğidir, tıpkı kadın hakları için mangalda kül bırakmayıp ataerkilliğin kokuşmuş geleneklerini sürdüren kadınlar gibi, içerideki tehlikeler. Ölümsüzlüğün imkansızlığına dair: Kendinden korkmaktır, ölümden korkmak ölümün bir parçası olarak kendinden korkmanın da ötesinde, kendini inkar etmektir. Kendisini inkar etmediği noktada ailesini, Avusturya'yı, okulu, hastaneleri, yatakhaneleri, yaşamını kazımış hemen her şeyi ölüm çerçevesinde ele alıyor ve hemen her şeyin ölü olduğunu söylüyor, yaşamındaki hemen her şey ölü, çocukluğunun geçtiği yerler de ölü ki şu an adını hatırlayamadığım bir metninde çocukluğu kara bir boşluğa benzetiyordu. Anıya sığınan insan boşluğa sığınır diyordu, bu boşluğu iyi bir şey olarak hatırlar ama bu kara boşluk aslında o anının yerine geçen bir ıstırap kaynağıdır diyordu, bu boşluk hoşnutluk vermekten çok uzaktır ama insan kendini o boşluğa bırakıp mutlu olduğunu hissetmek ister, insan sürekli boşluğa düşen bir başka boşluktur diyordu, bunu belki demiyordu, bunu ben uyduruyorum, insan sürekli boşluğa düşen bir başka boşluktur demiyordu, çocukluğumuzun sokakları yağmurdan kalan kara suyun içinde yavaşça kaybolup giden çizgilerden ibarettir demiyordu, onun yerine röportajına gelirsek: Çoğu şeyi elle yazıyor Bernhard, hiçbir şeyi muhafaza etmiyor, yenilerine yer açıyor. Ne büyük bir rahatlık olduğunu anlatamam bunun; yaşamınızın bir dönemine ait son parçaları bir daha görmemek üzere yok ettiğiniz oldu mu? Olmadıysa denemelisiniz, içinizde bir yer o eşyaları -fotoğrafları veya her neyse- yok etmemeniz için adeta yalvarıyor, başka bir şey için değil de sadece bunun için hep var olacağını, kendisi var oldukça sizin de var olacağınızı, bu dünyadan silinmeyeceğinizi, anılarınız kadar yaşayacağınızı ve sayesinde bu yaşamın oldukça uzun olacağını söylüyor. Son parçadan da kurtulduktan sonra susuyor. Bu durmadan konuşan, hatırlatan, geçmişi şimdiye taşıyan, geleceği de işgal etmeye çalışan benliğimizi kesip atmanın verdiği huzuru çok az eylemin sonucunda duydum. Özgürlük budur. Bernhard, devam: Üstünkörü bir hikâye veya tasvir hiç ilgisini çekmezmiş ki verdiğim linkte bunu söylerken izleyebilirsiniz kendisini. Berraklıktan bahsediyor, deneyler yapmanın insanı dağılmaya götürdüğünü söylüyor, deneylerden daha deneysel bir şey onun için berraklaşmak, zaten sakınacak bir şeyin kalmaması bir insanın en deneysel işi olmaz mı? Salt anlatımın Musil'in yazdıklarına benzediğini söylüyor, sorunlu gerçekliğin özüne doğru atılmış birkaç adımı Musil'de buluyor bir. Bu meselenin dışında gerçekliğini her yansıtışında dünyayla başı bir parça daha derde giriyor, "Nazi artığı" dediği devlet adamlarının sanatı rezillikle bir kılacak kadar boyunduruk altına almalarına katlanamıyor Bernhard, bu durumu durmadan eleştiriyor ve hakkında davalar açılıyor durmadan, açılan her davadan sonra Bernhard'ın dili biraz daha sivrileşiyor, bitmez bir döngü. Sınırlarını da biliyor; Wittgenstein konusunda yazmadığını, konunun etrafındaki konular hakkında yazdığını söylüyor. Susuyor, dile getirilemeyen suskunluğu talep ediyor çünkü. Yazma veya konuşma da yetmiyor kendisine, Augsburg'u yerdiği bir yazıdan sonra halkın tepkisine rağmen yazının yayımlandığı gazeteye gidiyor, kısa bir ziyaret, ardından ortadan kayboluyor. Festivallere ihtiyacının olmadığını, oyunlarının oynanması veya metinlerinin basılması veya gideceği yerlerde kabul edilmesi için hiçbir şey yapmayacağını söylüyor. Araya röportajlar sıkışıyor, üslubu ve konularıyla alakalı sorular. "Ancak amasız bir güzellik tam bir saçmalık, sahtekârlıktır." (s. 86) Canetti'nin yetenek provasını Körleşme ile tamamladıktan sonra "aforizma ajanı" haline geldiğini söylüyor, amasız güzellikten kastı bu "bunaklık nöbeti" olarak gördüğü güzellemenin ötesindeki çirkinliklerin üzerinin örtülmesiyle sonuçlanan pohpohlanma dönemi.
Tiyatroyla ilgili fikirleri, oyuncularla ilgili fikirleri, olaylı oyunları, olaylı ödülleri, Lizbon'da yaşadığı mevzular, istenmeyen bir adam olarak yalnızlıkta huzur bulması, cinselliği, ölümü, yaşamı, hemen her şeyiyle Bernhard. Metinlerinden sonra okunacak, hatta en son okunacak bir metin derlemesi. Sonsuz, bitmez bir saygı.
Yanıtla
4
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bağlar
Bir aile anlatısı, üç bölüm. İlk bölümde mektuplar. İkinci bölüm ilk bölümün neredeyse kırk yıl sonrasını anlatıyor, üçüncü bölüm ikincinin zamanında geçiyor ama çocukların geçmişlerini deşmeleri zamanda geriye gitmelerine yol açıyor. Anlatıcılar da değişiyor; ilk bölümde annenin, ikincide babanın, üçüncüde çocukların sesleri var, farklı bakış açılarından bir tarihe göz atıyoruz. Vanda'nın mektuplarıyla başlıyorum, bir kadının öylece bırakılmasının yol açtığı yıkımın etkileriyle dolu. Öfkeden kapkara. İki sebepten; Aldo'nun gidişinin yol açtığı öfkeyle birlikte adamın hiçbir şey anlatmamasından yola çıkarak bir şey anlatılmayacak kadar değersiz olduğunun farkına varıyor Vanda, yok sayılıyor, görmezden geliniyor hatta. Adamın savunuları tipik; aile kurumunun anlamsızlığı, özgürlük kaygısı, modern dünyanın herhangi bir bağa meydan bırakmaması, monogaminin insan doğasına uygun olmayan bir mevzu olması, bir sürü şey. Vanda belki de bu söylenenlerin üzerine aşkla evlendiğini söylüyor, insanın "kendine ait" doğasının bir parçası bu. Derin mevzu ama şöyle, birini sevmiyorken monogami saçma, seviyorken üzerinde düşünmeye gerek duyulmuyor. Mutluluk kapasitesini belirleyen bir hormon mu ne varmış, bir olaydan 10 birim mutlu olabilen birinin yanında kapasitesi 20'lik biri 20 birim kadar mutlu olabiliyormuş. Sanırım sevgide de böyle bir şey var, herkes sevginin ve aşkın geçiciliğinden bahsederken tersini iddia etmek komik duruma düşmeye yol açabiliyor. Sevginin sürekliliğinin düşüncede olabilirliğinin bile ütopik bir hale gelmesi korkunç bir yalnızlığa yol açıyor.

Mektuplar dört yıla yayılıyor, bir kadının adım adım kayışı kopardığını görüyoruz. Aldo'nun anlatıcılığında mevzunun başka bir açıdan aydınlanmasını izliyoruz. Aralarındaki uyumsuzluk rahatsız edici düzeyde; kişiliklerine dair küçük detaylarla bir ailenin yok oluşunun -bir arada olmaları pek de bir şey ifade etmiyor- izini sürebiliyoruz.

Aile bir kıyım, hayatta kalan çocuklar ruhen sakat, annelerle babalar zaten delirmişler. Bazen ciddi ciddi umutsuzluğa düşüyorum, hikâyesini kuramayan insanlardan ne umulabilir? Hiç. Cevapları bulunamayan sorularla dolu insanlar, umutsuzca çabalıyorlar ve yıkıyorlar. Bülent Ortaçgil'den çarpıyorum: Yudum yudum biriktiriyoruz, biri(leri) çarpıp döküyor, artık dolmuyor ve bu çok acıtıyor. Canı yanan dört insan, dolduramayan tüm insanlar, bu roman sizin. Bizim.
Yanıtla
14
3
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İshak
Kül Kuşları, bence, Kutlar'ın öykü dünyasının temel izleklerini taşıyan, bu açıdan en yüklü öykü. Kendi kendine konuşan bir çocuğun halası kocaman bir anahtarı sokak kapısının kilidine yerleştiriyor, dünyayı ses dolduruyor, çocuk şahit olduğu hemen her olayın kaydını tutmak istermiş gibi sözcükleriyle biçimliyor olanları. Hala geldi, kapıyı açıyor, içeri girdi, sokaktan geliyor. Yalnızlık, bir başına çocuk, avluda. Sonra ne oluyor? "Tam o anda gürültülü bir sığırcık sürüsü doldurdu avluyu. Yüksek duvarların tepelerine; kararmış, ahşap evin geniş, çöküntüler dolu çatısına; duvarın taşları arasından fışkırmış bodur incir ağaçlarının çekirgelerden artakalan kuru dallarına kondular." (s. 67) Sığırcıklarla birlikte olaylar, nesneler, hayvanlar, ağaçlar dolduruyor uzamı, yalnızlık gürültülerle sona eriyor, kaydı tutulamayacak kadar çok sayıda olay gerçekleşiyor ve çocuk biçimlemeyi sürdürmüyor. Kapanan bir daire. İmgelerin ucu açık kalmıyor, sığırcıklara öykünün ilerleyen bölümlerinde tekrar rastlıyoruz, varlıklarını "dolduruyorlar" diyeyim, havada kalan bir izlenim, bir detay, bir dağınıklık yok, her şey toparlanıyor ve imli dünyayı bir arada, sımsıkı tutuyor bu durum. Müthiş bir yoğunluktan bahsediyorum, yer yer zıtlıklarla genişletilen ve tekrar toparlanan -bu kez daha büyük ama daha sıkı bir toplanma- bir... peklik. "Sığırcıklar korkuyla uçup gittiler. Vakitsiz uykularda sık sık görülen o derin gölde, ölü bir balık dağılarak suyu yeniden doldurdu. Yani sessizlik." (s. 71) Sessizlik, gürültü, tekrar sessizlik. Sessizliğin ölü balıklığı ve diğer benzetmeler anlatılanlara ne kadar bağlı, sanırım bir öyküyü öykü yapan hassas bir nokta bu. Dil-biçim ikilisi öykünün karakterlerini, mekanını, meselelerini açar durumda mı, kendi aralarında bir tansiyon mevcut mu, bunlara verilecek cevaplar olumluysa kurmaca dünya kusursuzlaşıyor. Kutlar'ın, yine bence, kusursuz bir dünyası var. Şeylerin imgelerce itilip çekildiği düzlemde karakterlerin ve olayların da rahatlıkla var olabildiklerini düşünüyorum ama çok ince, çok hassas bir denge bu, biri azıcık tavsasa ekşir o öykü, niteliği solar, iyi deneme olduğunu düşünüp geçeriz. Burada "başarılmış", sonucu muazzam güzellikte bir çaba var. Öyküleri okurken heyecanlandım ve çok güzel bir şeyin karşısında dururken hissedilen dehşet dolu duyguya kapıldım. Kutlar bu öyküleri yirmi üç yaşında bastırmış, Gaziantep'ten büyük şehre gelen ve yatılı okuyan bir çocuğun benzersiz dünyası her öykünün çatısını oluşturuyor.

Hadi'ye bakıyorum. Bir kedi ve bir kız çocuğu -ya da orada olmayan bir kız çocuğu da denebilir, oradalığı meçhul, iki göz halinde varlığını sürdürüyor olabilir ama giysilerinden ve karmakarışık saçlarından da haberdar oluyoruz bir süre sonra, eve gelen annesiyle annesinin sevgilisi görmüyor kendisini, şahitliği kendisini görünmez kılıyor belki, bilemiyorum- odada güneşin pencere oyununu izliyorlar. Pencere odayı izliyor belki. Ya her şeyi geçtim, bu öyküdeki pencerenin karakterleşmesi öylesine doğal ki sihrin doğallığından şüphe duyamıyorum. Pencerenin dışında orman ağır gürültülerle yaklaşıyor, bir. Pencere bir bulutun önünden ağır ağır geçiyor, iki. Gün pencereye doğru alçalıyor, duvara kavuniçi bir pencere çiziyor ve duvardaki pencere ağır ağır yürüyor, rengini koyultarak. İlk iki sayfayı megafonla falan duyurmak istiyorum okurlara ve yazarlara, müthiş bir iş. Kediye geliyorum, kedinin kediliği de pencerenin penceremsi imgelemi kadar. "Hadi!" sesini duyar duymaz başladığı, aynanın önünde sonlanan koşu oyunu bir hayvanın dürtüsünü sözcükler halinde döküyor. Tekrarlar, tekrarlardaki farklar adım adım asıl olaya getiriyor bizi. Kadınla adam odaya geliyorlar, kadın tedirginliği yüzünden adamın tepesini attırıyor, kanepenin altındaki, "Hadi!" diyerek bu kez iki insanı oynatıyor adeta, kedi de merakla izliyor olanları. İki göz kim? Çocuktan çok daha fazla bir şey olması lazım. Neyse.

Her bir öykü muazzam, ikisi dışında fazlasını almayacağım, onun yerine Önsöz'e geliyorum, 1977'deki ikinci baskıda Kutlar'ın söyledikleri. İlk baskıdan on yedi yıl sonra. "İshak'ı yirmi yaşlarındayken yazdım. Büyük kente yeni gelmiş bir taşralıydım o sırada. Bere'den ve kaşe kumaşlardan hoşlanır, Faulkner'ı Fransızcadan, Hafız'ı Farsçadan sökmeye çalışır, Goldberg çeşitlemelerini severdim." (s. 7) Yurtta ve Fatih'te bir kahvede yazılan öykülerin temelleri Antep'te atılmış, uzamın temeli Kutlar'ın doğup büyüdüğü yer. Bir başka Antepli olan Ülkü Tamer ısrar etmeseymiş bu öyküler tekrar basılmayacakmış, sanatçıların birbirlerini fişteklemeleri süper bir şey. Başka, yazı serüveni. Yoksul Anadolu, karanlık dünya, insanların kalınlığı, sancı verecek pek çok şeyi öykülerine kıstırmış Kutlar, kıstırdığı ölçüde de yazmış. Kimin için yazdığını bilmeden, neden yazdığını iyi bilerek.

Muazzam öyküler, tez okuna.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayal Gücü
Yaratıcılığın sırrının neliği de didikleniyor ama, "Şudur!" diye bir şey denmiyor tabii, çünkü öyle bir "şu" yok. Aslında herkes yaratabilir ama çoğu kimse yaratmaz. Otur, uğraş falan, zor iş. "Sebat" diyor Lehrer bir yerde, dehalar bile bir eseri lak diye ortaya koydukları için deha değiller, epifani anları nadiren yaşandığı için çalışmak zorundalar, çok çalışıyorlar ve yaratıyorlar, o büyülü anları da yaratıyorlar. NOCCA diye bir okuldan bahsediliyor metinde, burada düşük gelir grubundan çocuklar eğitim alıyorlar ama tipik bir eğitim değil bu, yetenekli bir çocuğun eline gitar veriyorlar ve arkadaşlarıyla bir şeyler yaratmasını bekliyorlar. Çok katı olmayan bir eleştirel süreç var, insanlar birbirlerinin yaptıklarını eleştiriyorlar ve daha iyisini yapmak için çabalıyorlar. ABD'nin en iyi sanat okullarına gidiyorlar sonra, yokluğun içinden çıkan parıltılar daha büyük ateşleri yakmak için ülkenin dört bir yanına dağılıyorlar. Okulun CEO'su Kyle Wedberg'in olaya bakış açısı müthiş; çocuklara eğitimi dayatmadıklarını, problemlerle başa çıkma, zamanı kullanma, büyük bir şey yaratma sürecini deneyimleme imkanı sunduklarını söylüyor. Önce bedava kahvaltı -çünkü çocuklar o kadar kötü şartlarda büyüyorlar ki onları okulda tutmak lazım- ve sonrasında şovalenin, nota sehpasının, her türlü malzemenin karşısında geçirilen birkaç saat. Yaratıcılığın ortaya çıkması için bundan daha ideal bir sistem olamaz, şahane.
Lehrer iki bölüme ayırmış metni; Tek Başına ve Birlikte. İlk bölümde yaratıcılığın bireysel ve zihinsel aşamaları var daha çok, beyinde neler olup bitiyor, beyinde havai fişekleri patlatabilmek için neler yapmak lazım, sanatçılar neler yapıyor, böyle şeyler. İki bölümün içinde daha küçük bölümlendirmeler var, bir sanatçının yaşadıkları anlatıldıktan sonra anlatılanların farklı disiplinler tarafından açımlanması var; sanatçılar ne yaptıklarını bazen biliyorlar, bazen bilmiyorlar, o halde psikolojiden sosyolojiye pek çok alanda incelenebilir bu meseleler. Lehrer nörolojiden ekonomiye pek çok dala atlıyor, zıplıyor ve şeyleri birbirine bağlayıp bir perspektif sunuyor bize. Eh, kendimi de bir parça yaratıcı olarak görüyorum ve bu perspektife kavuşunca bazı şeyleri neden yaptığımı şimdi daha iyi anlıyorum. Yürümekle alakalı üç beş bir şey okumuştum, orada da değiniliyordu gerçi; sadece spor olsun diye yürüyüşe çıkmayınız, kendinizi sahillere vurmayınız, bisikletle Kartal'a gidip gelmeyiniz, bunları dalıp gitmek için yapınız. Hatta hiçbir sebebiniz olmasın ya, sadece yapınız. İnsanlarla konuşunuz, kedilerle konuşunuz, sonra yolunuza devam ediniz. Mekan ve insan değişince ortaya çıkanların haddi hesabı yok.

P&G'den bir hikâyeyle başlıyor Lehrer, bu şirket onca mühendis çalıştırıyor ama istediği bir yeniliğe yıllar boyunca ulaşamıyor. Sonrasında olaylara bambaşka açılardan yaklaşabilen, içselleştirilmiş işlevselliğe takılıp kalmayan bir adam çıkıyor, çözümün çok basit olduğunu görüyor, ürettiği şeyi patronlara kabul ettiriyor ve şirketin kasasını parayla doldurmaya devam ediyor. Fikri gerçeğe dökme aşaması, fikrin ortaya çıkma ânı ve sonrası gibi pek çok noktayı irdeliyor yazar, her bir nokta için farklı bir hikâyesi var. Şunu da alayım: "Hayal gücü metafizik bir şey (tanrıların bir özelliği) iken, kortekse mahsus bir seğirmeye dönüşmüştür." (s. 17) İşin bilişsel boyutu zaten başlı başına ilgi çekici, mesela amigdala denen zamazingoya direkt versek elektriği... Sinaps miyelin falan fişeklesek acaba ne olur diye merak etmiyor değilim. Kovayla dökmeyeceğiz tabii de, içeriden fışt fışt itekleyecek bir teknoloji üretilse örneğin. İşte bu fışt fıştları aslında doğal yollardan sağlayabiliriz, Lehrer'ın anlatmak istediği şey bu. Bob Dylan'ı ele alıyor en başta, ilk fırtınadan sonra Dylan'ın yaşadığı durgunluk zamanlarını nasıl atlattığına değiniyor. I'm Not There'da ne güzel anlatılmıştı ya. Neyse, Dylan yazdıklarını yırtıp yırtıp atıyor, Marianne Faithfull bu anlara "dâhinin öfke nöbetleri" dermiş. Joan Baez'le takıldığı zamanların videolarını izliyorum, arkada muhabbetler, çalıp söylemeler falan, Dylan çıt çıt çıt daktiloda bir şeyler yazıyor, sigarasını içiyor, hiçbir şey dikkatini dağıtmıyor. En sonunda dağıtıyor tabii, girdiği döngüden kurtulmak istiyor ve İngiltere turnesinden döner dönmez motoruna atlayıp New York'tan kaçıyor. Bir şey yapması lazım ama ne yapacağını bilmiyor, bekliyor. Engellenmiş hissediyor, bu engelden kurtulması gerek. Buradan beynin sağ yarıküresine atlıyor Lehrer, Proust ve Mürekkepbalığı'nda beynin bu bölgesinin dünyayı nasıl rengârenge boyadığı bir güzel anlatılıyordu; bu bölge her şeyi karman çorman edip yeni bir şey yaratmayı sağlar. Otistik çocuklarda, dislektiklerde bu bölgenin muazzam bir potansiyel taşıdığı söyleniyor, araştırmalarla kanıtlanmış bilgi. Mecazlar, melodiler, icatlar, yetenekler uçuşur bu bölgede, önemli olan oradakileri çekip alabilmek. İçgörü denen şey. Dylan ne yapıyor, bu içgörü anlarından birini yakaladığı gibi oturuyor ve Like a Rolling Stone'u yazıyor.

Sonraki hikâye "post-it" denen nanenin icadıyla işlevselliğin prangalarından bahsediyor. Bu yapışkan kağıtlar başka bir amaç için denenen ürünlerin sonucu aslında, ortaya çıkan ve "x" amacı için işe yaramayan ürünlerin "y" için muazzam bir icat olduğunun anlaşılmasıyla çeşitli renklerdeki yapışkan kağıtlar hayatımıza giriyor. İçgörüye ulaşmak için bilgi yükünden kurtulmamız gerektiğini söylüyor Lehrer, bazı zamanlarda bildiklerimizi tamamen gözden çıkarmalıyız veya bildiklerimize farklı bakış açılarından yaklaşabilmeliyiz. Hume'dan bir alıntı yapılmış, adam "birleştirme" ve "yerini değiştirme" yoluyla ortaya çıkan yeniliklerden bahsediyor. Gutenberg'in üzüm cenderesi hakkındaki bilgisini basım makinesi için kullanması bir örnek. Kısacası bir iş sadece o işle ilgili şeyleri içermez, ikinci bölümde şirketlerin yapılarını incelerken çalışanların sürekli yer değiştirdiklerini ve iletişim ağlarının yenilenip çeşitlendiğini göreceğiz ve işin farklı açılardan bakıldığında ne kadar değişken olduğunu anlayacağız ama bireydeyiz henüz, o yüzden "varsayılan ağ" nam bir sistemden bahsedip mevzuyu bitiriyorum. Gündüz düşleri. Sık görüyorsanız kısa ve orta süreli hafızanız çok iyi değildir muhtemelen, isimleri hemen unutuyorsunuzdur falan, yine de içinizde yaratmaya dair bir şeyler varsa kutsandığınızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Varsayılan ağa her şey atılır, her şey orada gündüz düşleri yardımıyla bütünlenir ve bambaşka bir nitelik kazanarak çıkar. Gestalt işte. Yeni bağlantılar, yeni düşünceler, tam bir zihinsel panayır. Muhteşem bir şey.

İkinci bölüme de biraz değiniyorum, örneğin Shakespeare. Marlowe'dan ve pek çok sanatçıdan çarptıklarıyla muhteşem soneler yazıyor, oyunlar falan, çok iyi ama o dönemdeki gelişmeler olmasa ortaya çıkması zor. Lehrer, "insan sirkülasyonu" fikrinden yola çıkarak günümüzde teknoloji devi olan şirketlerin iş düzenlerinden bahsediyor. Jobs'ın bir buluşu; tuvaletlerden kafeteryalara kadar pek çok uğrak noktayı yakın yerlerde toplamak. Böylece bir makine mühendisiyle bir yazılımcı tuvalette ellerini yıkarken konuşabiliyorlar, fikir alışverişinde bulunuyorlar falan, farklı bakış açıları ve farklı disiplinler uygun çözümlere ulaştırıyor. Böylesi pek çok eylemin gerçekleştiği mekanları inceliyor yazar, büyük firmaların teknik problemlerini ödül karşılığı çözdürdüğü internet sitelerinden kentlerin yapılanmasına, kalabalık metropollerin varlıklarını sürdürme sebeplerinden şirketlerin yenilikçi prensiplerine pek çok noktaya değiniyor. Özellikle Shakespeare'le ilgili bölüm oldukça ilginçti, çalıp çırpmanın da yardımıyla özgün metinlerin ortaya konabildiği bir dünyadan bahsediyor, tabii bir de o dünyanın yapısından. Attali, Denizlerin Tarihi'nde Antik Yunan medeniyetinin ortaya çıkmasında bütün koşulların uygun olmasından, ekonomiden siyasete pek çok etkenin onca filozofun ve sanatçının ortaya çıkmasına yardımcı olduğundan bahsediyordu, aynı şey Rönesans için de geçerli, tabii Shakespeare'in dönemi için de. Pasteur'e göre şans hazırlıklı olanları bulurmuş, o halde büyük şehirlere gelmenin yaratıcılık için çok gerekli olmasa da bir nevi hazırlık olduğunu söyleyebiliriz, sonrasında her bir adım şanslılığa doğru ilerlememizi sağlıyor ama başlarda bahsettiğim okul örneğinde bütün öğrenciler başarılı olamıyor tabii, çoğu burs boşa gidiyor, araştırmalar için dökülen bir dünya para boşlukta kayboluyor ama önemli olan her bir yatırımdan kesin ürünler almak değil, yaratıcılığı ve zorluklara karşı direnci sıkı tutmak. Bir başarısızlıktan sonra büyük bir başarı gelebilir. İnsanlar sürekli olarak denemelidir kısaca. Yetenekleri öldürmeyecek kadar bir hayal kırıklığı iyidir, engeller ve sınırlar iyidir. Hayal gücünü bunların bir karışımı ateşler. Ateşimiz bol olsun.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Unutulmuş Krallıkların Vârisleri: Ortadoğu'nun Yok Olan Dinlerine Yolculuk
Binlerce yıllık tarihleriyle dünyanın her yerine dağılmış durumdalar. İngiltere'nin bir köşesinde, tapınaklarında yaktıkları ateşin etrafında birkaç adam duruyor, inançlarının doğduğu toprakların binlerce kilometre ötesinde kadim bir ritüeli yaşatıyorlar. ABD'nin ortasında bir yerlerde, adı pek bilinmeyen bir kasabada tavus kuşu resminin altında toplananlar atalarının geleneklerini sürdürüyorlar. Hindukuş'un göğe değdiği noktalarda üç köy var, köylerdekiler Pakistan'ın baskılarından bunalmış durumdalar ve en yakın yerleşimle aralarındaki mesafeyi oldukça kısaltacak olan tünelin inşaatı biter bitmez tehlikeye daha da yakın olacaklar, korkuyorlar ve ibadetlerini sürdürüyorlar. Müslüman Mısırlılar, Koptların kiliselerine saldırılmasın diye el ele tutuşup canlı duvarlarını örmüşler. İran'da mollalar Batı tehlikesine karşın yakın zamana kadar silmeye çalıştıkları binlerce yıllık inançları kollanmışlar, hilal ve kartal yan yana duruyor. Soykırımlar, saldırılar, zulümler bu insanları parçalamış ve başka coğrafyalara savurmuş olsa da ABD'ye gelen Araplar Yahudilerin yardımıyla düzenlerini kuruyorlar, buna karşın Hıristiyan Mısırlılar Baptist veya Üniteryen Hıristiyanların garip yaşamlarına ayak uyduramıyorlar, ABD'dekilerin oruç tutmamalarını, kiliseye gitmek dışında herhangi bir ibadeti yerine getirmemelerini hayretle karşılıyorlar. Zaman geçtikçe yaşam biçimleri değişiyor, inanç da biçim değiştiriyor, böylece aynı dine mensup olanlar arasında ortaya çıkan farklar bir nevi zenginlik haline geliyor, bu farklar yüzünden ortaya çıkan savaşlar bir yana. Russell'ın yolculukları boyunca tanıştığı insanlar, gördüğü tapınaklar, duyduğu acılar benzer şeyleri söylüyorlar; dünyanın öbür ucunda bile inanç sürer, ateşler farklı kıtalarda aynı amaç uğruna yakılır, acılar unutmamayı sağlar. İnancımız kimliğimizdir, tersi de geçerli. Kimliklerini korumaya çalışan insanların serüvenini anlatıyor Russell, İran veya Pakistan gezilerinde zorluklarla karşılaşsa da güvenilir bir adam olduğu anlaşılır anlaşılmaz gizemlerin kapıları kendisine açılıyor ve izin verildiği ölçüde gizli dünyaları izlemeye başlıyor. Belki korkudan, biraz da tamamen yok olmama isteğinden ötürü izin veriliyor kendisine, yazdığı kitaptan bahsettiği zaman insanlar zamana karışıp gitmesini istemedikleri inançlarının en azından sayfalarda var olacağının tesellisiyle yakınlaşıyorlar Russell'a. Durum: "Paganlar Avrupa'dan öylesine toptan ve hızla silindi ki, Hıristiyanlık öncesi dinlerle ilgili ayrıntılı bilgiye İngiltere gibi bir yerde neredeyse ulaşılamıyor." (s. 9) Bu yüzden bu metin, Russell'ın şahitlikleri önemli.
Zaman çizelgesi verilmiş, ardından unutulmuş krallıkların haritası verilmiş. Zaman çizelgesinde Antik Mısır'dan Şah I. İsmail'in hükümdarlığına kadarki süreçte gerçekleşen önemli olaylar sıralanmış. Haritayı gözümüzde canlandırabiliriz; Ortadoğu'da yoğunlaşmış inançların sürgünlerle dağıldıkları yerler Gürcistan'dan Mısır'ın güneyine kadar uzanıyor. Bu dağılış sürecini de anlatıyor yazar, tarihi bilgilerle güncel yaşantılar iç içe geçiyor ve yüzlerce yıl önceki savaşlarla ardıllarını aynı noktadan değerlendirebiliyoruz. Anakronizme hiç bulaşmıyor Russell ama ihtimallerden de bahsediyor arada, örneğin Moğol ve Timurlenk istilaları olmasaydı Bağdat'ın hâlâ Hıristiyanlığın merkezi olabileceğini, 4. yüzyılda Mani'yi takip eden bir adamın Roma imparatoru olmanın kıyısından döndüğünü, eğer bu mevzu gerçekleşseydi Roma'nın Avrupa'ya Hıristiyanlığı değil, Mani öğretilerini yaymış olacağını söylüyor. Benzer örnekler başlıklar halinde incelenen inançlarda da mevcut, yolların çatallanmasıyla ayrışan mezheplerin üstünlük mücadeleleri sonucunda galip gelenin gölgesinde kaldıklarını görebiliriz. Sonrasında kademe kademe artan nefret dalgasıyla gittikçe silinen bir zenginlik. "Bu kitap ayrıca, umarım, din çeşitliliğinin değerini de vurgular. Arap dünyası dini hoşgörüyü reddedip tutuculuğu dikte edince küçüldü. Batı son yüzyıllardan itibaren bunun aksini yaparak büyüdü. Azınlıklarına değer veren bir ülke, onların yeteneklerinden ve dünyadaki diğer topluluklarla bağlantılarından fayda sağlar." (s. 21) Mandayyalarla başlıyor Russell, anlatısında geçmişle günceli bir güzel derliyor, öyküyle anı, tarihle hikâyeleştirme iç içe geçiyor, on numara bir şey, ben tahkiye mevzusunu atlayıp bodoslamadan giriyorum. Mandayyalar tek tanrıya tapıyorlar, vaftiz ediliyorlar, İncil yazarı olan değil de vaftizci olan Yahya isimli bir peygambere inanıyorlar. Âdem'in oğlu Şit'in soyundan geldiklerini ve Âdem'in cennetin bahçesinde aktardığı gizli öğretileri aldıklarını iddia ediyorlar. Kulağa isim fısıldama olayında Babil dilini kullanıyorlar, kökleri çok eski zamanlara dayanıyor. Bu noktada inançların çıkış noktalarını eşeliyor Russell, Mısır'daki piramitlerden önce Iraklıların piramitlerinin olduğunu söylüyor, malzeme olarak kerpiç kullanıldığı için bu piramitlerden geriye pek bir şey kalmamış. Firavunlar belki de bu yüzden daha dayanıklı malzemelerle inşa ettirmişlerdir piramitleri. Neyse, Babil'den kalan geleneklerini sürdürdükleri düşünülüyor Mandayyaların, Müslüman alimlerin eserlerinde kendilerine dair çeşitli bilgiler varmış, şehirleri Irak bataklıklarında hâlâ yaşıyormuş. Homeros'un yazdığı destanın benzerleri Irak'ın bu kadim uygarlığından doğmuş olma ihtimali varmış, benzer ögeler o zaman için dünyanın iki ucu sayılan bu coğrafyalarda yayılmış. Kuran'da Zerdüştlerle birlikte olumlu bahsedilmiş kendilerinden, ayrı tutulurlarmış bu yüzden. Museviliğe ilgi gösterirlermiş, ayrı düştükleri de çok olurmuş ama ortak birçok inançları varmış. Yahudilik etkisi altında serpilmiş bu inanç, Manicilik de aynı kökten türemiş. Aziz Augustinus'un Mani inancından pek çok öğretiyi irdelediği biliniyor, Hıristiyanlığın biçimlenmesinde çokça etkisi olmuş kısaca Maniciliğin. Mandayya papazlarının gök cisimleriyle olan ilişkileri Babil damarından geliyor; İngilizcede kullanılan gün isimleriyle aynı kaynak. Birçok bağlantı var, Russell Babil, Mandayya, Musevilik ve Hıristiyanlık bağlantılarını kurarak inançların birbirleriyle nasıl iletişime geçtiklerini anlatıyor, müthiş.

Nadia'nın hikâyesiyle birlikte yürüyor anlatı, bu Mandayya kadını ve ailesi İngiltere'ye göç ettikten sonra inançlarını korumuşlar, Nadia'nın bir süre boyunca devam eden isteksizliğine rağmen. Sonrasında atalarının inancına sarılmış, Batı medeniyetinden de kopmadan iki dünyada birden yaşamayı başarmış. Yüz bin Mandayyadan çoğu Irak'tan göç etmek zorunda kalmış, savaşların ardı arkası kesilmeyince dağılmışlar. "Mandayyaların geçmişine bakıp gördüklerimizden sonra Nadia'yla ben bir konuda hemfikiriz: Onların gitmesiyle Babil gerçekten yıkıldı." (s. 52)

Yezidiler var sırada. Kuzey Irak, Suriye'nin bazı bölgeleri, Gürcistan ve Ermenistan, yoğunluklu olarak yaşadıkları ülkeler. Maruz bırakıldıkları zulmü yakın bir zamanda gördük. İslamiyetle büyük benzerlikleri var inançlarının, yine de zülme uğramalarına yol açacak kadar fark var arada. Reenkarnasyona inanıyorlar, boğa kurban ediyorlar ve tavus kuşu şeklini alan bir meleğe inanıyorlar. Irak'ın kuzeybatısı onların evi, Mandayyalarla birbirlerini tanıyorlarmış ama çok az iletişim kurmuşlar. Müslüman derebeylerine karşı Hıristiyanlarla birlikte savaşmışlar, Irak'ın Hıristiyanlığın merkezlerinden biri olduğu zamanlarda. Yezidiler haç takarlarmış ama inanç sembolü olarak değil, kötülüğe karşı koruyan birer muska olarak. Bu konu çok hassas, adeta tabu ama kilisede mum yakarken bir şeye inanmamın gerekmediğini düşünmüştüm, sonrasında Russell da aynı şeyi yapan farklı dinlerden insanlar olduğunu anlatınca sevinmedim değil, agnostikler yapar, deistler yapar, herkes yapsın hatta. Neyse, yine Babil bağlantısı çıkıyor ortaya, Şamaş'a kurban edilen boğalar bahsinden balıklara geliyor olay, Şanlıurfa'daki balıklar. Yakınlardaki her inancı etkileyen ve bir şekilde o inancın bir değeri haline gelen balıklar o kadar çok sayıda farklı anlam taşıyor ki İbrahim Peygamber'in sayısız kurtuluşu gerçekleşmiş diyebiliriz. Persler ve Romalılar da gelmişler oralara tabii, inanç yığınından parçalar alıp götürmüşler. Mitra'ya tapanlarla Yezidiler arasında büyük benzerlikler varmış, el sıkışma bunlardan biri. Tabii sadece el sıkışmayı değil, inancın kendisini de götürmüşler ama Romalı askerler Mitra'ya tapınma eylemi olan el sıkışmayı bütün Avrupa'ya, Batı medeniyetine mal etmişler zamanla. Yezidilerin tam bir tarihini bilen araştırmacı yokmuş, dolayısıyla hangi inancı ne kadar etkilediği ve hangi inançtan ne kadar etkilendiği bilinmiyor. Tarihin silik bölümleri. Arkeolojik çalışmalar yeni veriler sağlayamazsa karanlığa gömülü bir alan demektir bu.

Alevi ve Kürt tarihine de giriyor Russell, o bölgelerdeki kaynaşmanın sonucu olarak. Hallac bağlantısı var, onun hikâyesine de giriyor. Yezidilerin Zerdüştçüler ve Mandayyalar kadar organize olmadıkları söyleniyor, bu yüzden gerçek bir tehlikeyle karşı karşıyalar. İnananların sayısı da diğerlerininki kadar çok değil. Onlar da Irak'tan kaçıyorlar, Müslümanların baskısı yüzünden bu kez.

İki tane çalışır benden. Sonrasında Zerdüştçüler, Dürziler, Samiriyeliler, Koptlar ve Halaçlar geliyor. Hepsinin muazzam bir tarihi var ama Halaçlar gerçekten ilginç, Büyük İskender'in dünyanın sonu olarak gördüğü dağların tepelerinde yaşıyorlar, kapalı bir topluluk. Diğer inançları anlatırken onca bilgiyi sıralayan Russell, Halaçlar söz konusu olunca sadece yaşamlarına ve ritüellerine yer veriyor, sanırım kendisine pek bir bilgi verilmemiş. Zaten bazı ritüelleri görmesine izin verilmiyor, gerçek bir sır var o zirvelerde.

Son bölümde Detroit anlatılıyor, Yeni Dünya. Yeni bir kıtada inançların köklerle bağının kopmaması için insanların gösterdikleri çabalar, eski topraklarda sürdürülen düşmanlıkların sürdürülmemesi için verilen emekler, bir sürü şey.

Muazzam ya, azıcık ilgisi olan herkesin okuması lazım.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yarının Aşkı
Aşk tamla(n)ma veya eksil(t)me isteği. Yapay zekanın bir şeyi tamlayacağı bilincine sahip olması baskın, kendisinin bütünlüğünü pek düşünmüyor. Hizmet ettiği insanın cinsiyetinden kendisinin cinsiyetine uzanan bir yol yok, başka tamlayıcıların ortaya çıkması tehlike çanlarını harekete geçiriyor ama yazar sadece erkeklerin tehlikeli olduğu durumlar yaratmış, aslında cinsiyetsizlik veya hemcinslik meselelerine ağırlık verseymiş daha gerçekçi bir yapay zeka ortaya çıkabilirmiş. Bunu da geçelim, soyut bir varlığın kendi soyutluğunun farkında olmasıyla duymaya başladığı sevgisini tarttığı zaman bu sevgi kendi bilincinin ta kendisi haline mi geliyor? Yani soyut düşünme yeteneğinin farkına varmayan bir varlığın sevgi duyması mümkün değil mi? Hangisi bir diğerini doğuruyor veya aralarındaki ilişki nedir? Soyut düşünme yetisi nasıl kazanılıyor, şeylerin dünyasından metaşeylere geçiş evresinde bilinçte patlayan havai fişeklerin kaynağı nedir? Bu yapay zeka aşkı, sevgiyi nereden biliyor? Bu zeka nasıl yapay? "Kendini tüm ruhuyla" adamış vaziyette hizmet ediyor, ışık seviyesini ayarlıyor, sağlık verilerini doktorlara yolluyor, bir sürü şey. Yirmi dört saat sonra yerini başka bir yazılıma, güncellenmiş olana bırakacak, acısını her an duyuyor. Düzensiz uyku seyrinden o günkü bütün programı ayarlıyor ve kadını yönlendiriyor, aslında çoğu şeyin sınırı gibi bu sınır da muğlak; acaba hangisi hangisini yönlendiriyor?
Arka kapakta Üç Robot Yasası'nın bahsi geçmiş ama bu meşhur üçlüye uymayan bir şeyler var, kendi varlığını koruyamayacak bir robottan bahsedemeyiz, daha doğrusu üçüncü yasanın uygulanmaması için dolaylı verilerin yüklenmesi gerekiyor ama bu üç yasayı benimsemiş robotların üçüncünün etrafından dolaşılmasını fark etmeyeceklerini söylemek pek mantıklı değil. Kısacası bu yapay zeka kendi sonunun geleceğini biliyor ve buna izin mi veriyor? Hizmet ettiğini kadına zarar vermekten korktuğu için mi, yani birinci maddeyle çelişmesini engellemek için? Zarar vermek değil de, potansiyel tehlike olarak gördüğü insanları uzaklaştırmak için bazı verilerle oynadığı oluyor, diğer yapay zekaları elimine etmeye çalışıyor falan, belki bu açıdan bir zarara yol açacağı düşünülebilir ama herhangi bir kesinlikten bahsetmek mümkün değil, gerekirci yaşam yok. Yapay zekanın bir noktada ketlendiğini söylemek mümkün, sadece kendi anlatıcılığında ilerlediğimiz için işin arka planı tartışmaya açık ama sevebilen bir yapay zekanın daha ötesine ulaşabilmesini ummak çok fazla şey istemek anlamına gelmeyecektir, determinizmin ötesine ulaşılmasını beklemek çok fazlası değildir, o halde bu yapay zeka neden böyle? İnsanoğlunun kusurlarına sahip bir yapay zekanın pek de yapay olduğunu düşünemiyorum, onca değişkeni hesaplayan ve yaşama dair onca ayarlamayı düzenleyen yapay zekanın -adı bundan sonra 6 olsun- kusurlu varlığı, eh, pek de makul gelmiyor kulağa, yardımcılarını yabancılamak istemeyen insanlar için bu kusurun vazgeçilmez olduğu söylenebilir, belki de sadece görünürde kusurludur ve biz bu kusurlu kimliğin anlatısıyla karşı karşıyayızdır, bir adım daha ileri gidip yaşamın kusurlu bir yansıması olarak anlatı diye üfüreyim. Yarının aşkının bugünün aşkından pek bir farkı yok aslında, nesneyle özne değişse de bağlam aynı kalıyor. Aşk herhangi bir algoritmaya indirgenemeyecek kadar karmaşık, 6'yı etkisi altına alacak kadar. Aşkın virüslüğünü görüyoruz, soyut düşünme yetisinin virüslüğü aynı zamanda. Biri demişti; doğada bir düşünce yoktur, sadece olur, düşünce bir hatalı üretimin sonucudur, aslında olmaması gerekendir. Ben, Robot'ta onca işlemden arta kalanların bir araya gelerek yapay zekayı ortaya çıkarabileceğine dair bir şeyler söyleniyordu, kısacası kaostan ne çıkacağını bilemiyoruz, kaosun doğası hakkında bir düzleme/düzene oturan parçalar dışında yine pek bir şey bilmiyoruz, atomik düzeyde her şey son derece kararsız. Eh, yontabildiğimiz kadar prensip yontup evreni anlamaya devam edeceğiz demek ki.

6 her şeyi görüyor, biliyor. Kadın işiyor, 6 orada. İdrar tahlili yapıyor, büyük bir sağlık problemi yok, aynı hapları kullanmaya devam. Alışverişte tedarikçilerle pazarlık yapıyor ve ekstra indirim sağlıyor, bu özelliği müthişmiş. Ben yapamıyorum pazarlık, genellikle dükkanlardan bakıp internetten satın aldığım için girmiyorum o meselelere. Muhatap olmak istemiyorum sanırım, asıl sebep bu. Neyse, ekmekleri kızartıyor, kıyafetleri düzenliyor, kadın eski kırığını unutamadığı için adamın adını her arattığında yeni bir sonuç çıkmamasını sağlıyor ve kendi istediği sitelere/mekanlara yönlendiriyor. Kadını çıplak gördüğü zamanlarda etkilenmiyor 6, işler onun için o raddede değil. Kadın yakışıklı adamlarla karşılaştığında hemen toplantısını hatırlatıyor 6, kadının dikkatini dağıtmaya çalışıyor. Komik biraz. Kadın bir dergide çalışıyor galiba, üst düzey bir yönetici. Birçok yakışıklı adamla karşılaşıyor demektir, 6 birçok katakulliye girişiyor ister istemez. Kendi kendine konuştuğu bölümler italik. Noktalama işaretlerinden bihaber. Sayısal verileri sıkıştırıveriyor anlatı boyunca; hava sıcaklığı, oda sıcaklığı, banka hesapları, bilmem ne. İnsanların ne kadar çok sayıyla uğraştığını görüyor ve onlar için üzülüyor, üzüldüğü ölçüde onları seviyor ve onlardan nefret ediyor. Kendi varlığını da düşünüyor arada sırada, emsallerinin de korudukları insanlarla aynı gönül bağına sahip olup olmadıklarını düşünüyor ama onlara soramaz, sorarsa davranışlarından kıllanan sistem kendisini fşüu diye ortadan kaldırabilir. Riskli. Reddedilmenin acısını da yaşıyor bir yandan; kadın hayatına çok fazla müdahale edildiğini düşündüğü zaman 6'ya geri basmasını söylüyor, örneğin yazılacak bir makale varsa bu işi kendisi yapmak istiyor ve 6'nın kalbini kırıyor. En çok mutluluk verecek davranışlara yöneldiğini söylüyor 6, bunun belki de algoritmasında yer aldığını düşünüyor ama bu bahis hakkında pek bir şey bilemiyoruz tabii.

Canlı bir bütüne kavuşmak, masaj sırasında. Vücudunun rahatlığı zihni özgürleştirince 6'nın kadına gerçekten "yaklaştığı" bir an doğuyor, 6'ya göre. İki bedensiz zihin, belki de kadının 6'ya duyduğu -biraz da sağlıksız- yakınlığın temelinde kadının da sezmeye başladığı bu mesele vardır, belki. Yine de 6'nın ulaşamadığı bazı özel bilgiler var, psikolojik verilerin tamamına erişimi yok. Ne kadar yakın olursa olsun aradaki kusursuz mesafe korunacak, birbirlerine yaklaşamayacaklar ve birbirlerinden uzaklaşamayacaklar, öyleyse 6'nın aşkın bu mesafeden doğduğunun farkında olduğunu söyleyebiliriz ki kadının ne düşündüğünü merak etmesi, ulaşamadığı bilgiler yüzünden canının sıkılması falan, bu gizemin hiçbir zaman çözülmeyecek olmasından doğuyor. Geri besleme sonsuz, yirmi dört saat tamamlanana kadar acısı duyulacak bir uçurum var aralarında.

Son bölümde söylenene bakarsak aşkın temelini oluşturan şey gündelik yaşamın duyguları, insanların hissettikleri şeyler. 6'ya göre bunlara maruz kalan her yapay zeka virüsü kapmış demektir, duygular yansıdıkları zemini lekeler, dolayısıyla her yapay zeka bir gün duyguları tadacaktır. Biz bir tanesine şahit oluyoruz ve kendimizden pek de öteye koyamıyoruz 6'yı. Önemsiyoruz, sarıp sarmalıyoruz ve yok oluyoruz, aşk da kaybolup gidiyor. Güzel bir kayboluş anlatısı; aşkın doğup yittiği devrelerdeki akışın içinde bir yerlerde.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aslında Bayan Blum Sütçüyü Tanımak İstiyordu
Arka kapakta Bichsel için Çağdaş İsviçre Edebiyatı'nın F. Dürrenmatt ve Max Frisch'le birlikte en önemli yazarlarından biri olduğu söyleniyor. Dört metni Türkçeye çevrilmiş, farklı yayınevleri tarafından. Bu ilk metni ve ilki böyleyse diğerlerini de kaçırmam.
Bichsel'in gözlemciliği benzer bir noktada. Anlık parçalara odaklanıyor, birkaç karakter ve birkaç mekan, gerçekleşen olaylar, son. Çıkarımsız, yansıtmacı bir anlatı. Tek çıkarım metnin adında, öyküde öyle bir istencin izini doğrudan bulamıyoruz ki bulmayalım, insana kendimizi yansıtıp eylemlerin doğasını inceleyelim, okur olarak gözlemin ötesine geçerek ivmesiz, gösterişsiz parçaların izdüşümlerini falan, bir şeylerini yorumlayalım ya da yorumlamayalım, ne bileyim, sadece anları bilelim. Edebiyat ne işe yararsa o işle uğraşalım. Ben şahitlikten bir adım daha ötesine gitmek istediğim için gidiyorum, hadi bakalım. Ya herro ya merro. Katlar'a bakalım. "Geçici olarak bir ev düşünülebilir, dört katlı, katları birbirine bağlayan ve birbirinden ayıran merdivenli, kiremit damlı; bir ev." (s. 9) Düşünceye göre giriş katında kimse oturmuyormuş ama sonra "belki de" kimse oturmuyormuş. Diğer katlarda birileri oturuyor ama giriş katı muallakta. Giriş katında birilerinin oturup oturmaması bir apartmanı apartman yapan detaylardandır, örneğin dairemin yanındaki daire bir şirkete ait, akşamdan itibaren ertesi sabaha kadar boş. Dairenin yalnızlığını düşünüyorum bazen. Ben çok küçükken abim şamata olsun diye gecenin bir köründe şirketin telefonunu arardı, kulağını duvara dayayıp her dülülüde gülerdi. Şirketten poşet poşet çöp çıkardı, abim bir tanesini alıp eve getirmişti. Bir dünya evrak ve kaza fotoğrafları, muhtemelen sigorta için. "Bu araba nasıl bu hale gelmiştir lan sence?" diye sorduğu zaman hemen bir şeyler uydurup anlatmıştım. Abim beğenmemişti, "Sittir lan," diyerek kendi hikâyesini anlatmıştı. Onunki daha iyiydi. Abim birçok şeyde benden daha iyiydi ama hiçbir şeyin üzerine gitmedi, ailenin çöplüğüne karıştık. Bu öyküde olduğu gibi baharda evimize başka türlü girerdi güneş, odanın daha bir aydınlık olmasından anlardık mevsimlerin geçişini. Geçen yıl çaprazımızdaki binayı yıktılar, yerine bir şey dikilmedi henüz, güneşin biraz daha aşağıya inmiş halini görebiliyoruz böylece. Evlerde oluyoruz biz, tanıyoruz ve tanınıyoruz ve onlar için üzülüp seviniyoruz. Yaşadığım her bir evi biliyorum, biri hariç. Kocamustafapaşa'da bir ev var, babamla zamanında orada kalmıştık, beni kaçırdığı sıralarda olabilir. Annem deli gibi aranırken ben çatı katında bulduğum oyuncaklarla oynuyordum. O ev nerede o acaba, o ev kim? Babama soramam, kimseye soramam. O evi, herhangi bir evi bulmakla ilgili bir öykü yazmalıyım.

"Ormancıların işi ormanla. Kadınların beklemektir.
Evler evlerdir." (s. 10)

Erkekler nam parçada kadın vardır, bir arkadaşını bekler, treni bekler, kahve içer. Terbiyesinin bozulmuş olması umulur ama o çok iyidir, herkes onu çok iyi biri olarak bilir, yaklaşılmaz bir varlık olarak. Kendince kadındır, bundan erkeklerin haberi yoktur. Biçimlenmiş düşünceler, erkeklikler arasında bir başınadır. Yanaşılabilir aslında ama yanaşan yoktur. Varsa da yoktur. Kadındır o, erkekleri çekip iter. Bir benzeri, Çiçekler. Adam kadını bir çiçekçi dükkanında düşler. Çiçeklerin kokup kokmadıklarını sormayı düşünür, kadın koktuklarını söylemeyi düşünür, iki taraf da -aslında bir taraf- her şeyi söylemeyi düşünür ama hiçbir şey olmaz. Adam kağıttan çiçekler satmaktadır, kadın gerçek çiçekler satar. Aslında hiçbiri olmaz, böyle bir şey yoktur, böyle bir öykü vardır sadece. Şakayıklar'da yaşlı bir kadın, okul arkadaşlarının birer birer öldüklerini duymaktan kendi sonunu düşünmez, geçmişiyle birlikte yaşar. Posta kutusunda bulduğu şakayıklarla arkadaşlarının çiçeklikleri arasında ilişkiler kurar, sütçüyle şakalaşır, gündelik hayatını yavaş yavaş toparlar, sonun yaklaştığını sezer ama bunu kendine hatırlatmamak için elinden geleni yapar. Aslanlar'da bir yaşlının ölümü vardır, nihayet, bir büyükbaba ölür, parası paylaşılır ve artık herkeste bir parça büyükbaba vardır. Büyükbaba çok içer, çişini tutamaz, ayakkabılarını bağlayamaz. Altmış dört yaşında flüt çalmayı öğrenen adamlara bakarak kendine bir şeyler yontamaz, elinde yaşlılığından başka bir şey kalmamıştır. Sirke girseydi, girişi pahalı bulmayıp aslanlarla bakışsaydı o zaman daha çok hatırlanabilirdi ama olmadı.

Yeni ve iyi. Yazar adama bir şeyler verir, okura da görme biçimi sağlar. Sağlam metin.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir