Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Taklitçiler
Naipaul çocukluğunun renkli dünyasını ele aldığı metinlerden sonra daha ciddi meselelere giriyor, kendinden başlayarak çıktığı yolda doğduğu toprakların siyasi meselelerine, postkolonyal dönemde var olmaya çalışan devrik liderlerin yaşamlarına eğiliyor. İlk metinlerinde siyaset ve siyasetçiler kurgulanan mikro dünyanın bir parçası olarak yer alıyordu, mahallelerin ağır abilerinden genel seçimlere katılan kodamanlara doğru genişleyen bir perspektiften baktığımızda bu kez başrolde Londra'ya sığınmış "vatansever" bir politikacı var. Yerleştiği pansiyonda otobiyografik bir kurmaca yazmaya başlıyor, yazdığı metni okuyoruz. Kırk yaşında, vatanını sömürgeleştiren Batı kültürünü iyice benimsemiş -metnin orijinal adı The Mimic Men, kültür kodlarını çorlayarak modernleşmenin yan sanayi ürünleri haline gelen adamlarla karşı karşıyayız- ve çöküşünü de kabullenmiş bir adam. Meslek hayatının şablonlara son derece uygun olduğunu düşünüyor, Batı'nın sömürge politikasına son derece aşina olduğu için belki biraz olsun her şeyin farklı olacağı hissine kapılmış olsa da kaçınılmaz sonla karşılaşıyor nihayetinde. "Adama ve siyasi hayatıma dönmenin imkânsız olduğunu biliyorum. Sömürgelerde olaylar çok hızlı gelişir, liderler çok hızlı devrilir. Ben de çoktan unutuldum." (s. 9) Liderliğin ve toplumunun özetini birkaç sözcükle ortaya koyuyor sonra, aslında sadece kendi toplumu değil söz konusu olan, çok tanıdık bir tabloyla karşı karşıyayız: "Bizde düzen yoktur. Her şeyden öte, güç yoktur, ve biz bu iktidar eksikliğini anlamayız. Kelimeleri çarpıtır ve güç kazanmak için kullanırız ama blöfümüz görülür görülmez de kaybederiz. Bizim için politika, yap ya da öl demektir. İlk ve son kez taarruz demektir. Kendimizi bu işe adadık mı, siyasi çatışmalarla yetinmez, çoğu zaman gerçek anlamıyla, hayatımızı ortaya koyarak savaşırız. Değişken ve kaypak toplumlarımız da bize destek olmaz." (s. 9) Yer aldığı toplumdan kopmuş, yeni kodlarıyla kendini biçimlemiş devrik bir lider konuşuyor, Ralph Sing, kitlelerin sevgilisi ve katili. 1950'lerde Trinidad üzerindeki İngiliz sömürgesi kalktıktan sonra başa geçirilen kukla. Pansiyonda tanıştığı insanlarla yaşadıklarını anlatırken dünyanın geri kalanının ne durumda olduğunu anlıyor, birçok ulustan birçok insanın arasında kendisini bulmaya çalışıyor ve sık sık geçmişine dönüyor, geldiği noktayı anlamlandırabilmek için temel taşları bulmaya çalışıyor. Bu sırada odasına kız atmayı sürdürüyor, günlüğünü okuyan pansiyon sahibi de odaya uğruyor bir ara. Kadınlarla olan günlük ilişkilerini karakterinin bir parçası olarak görüyor Singh, küçük zaferler çıkarıyor kadınlardan. Kişiliğini sabit tutacak bir şeye ihtiyacı var, kendini tam bir insan gibi hissedebilmek için. Parçalar dağılmak üzere, kadınları kullandığı gibi günlüğü de bir nevi ataç gibi kullanıyor.
Ailesi Hindistan'dan gelmiş, Isabella nam gayet sömürülesi bir adada ikamet ediyorlar. Ralph burada doğuyor, İngiliz vatandaşı olduğu ve ailesinin durumu da elverdiği için Londra'ya geliyor, okumaya. Kaldığı yerin aynı pansiyon olması şaşırtıcı değil, sonuçta her şey bittikten sonra her şeyin başladığı yere dönmek fena çuvallamış insanlar için iyileşmenin ilk adımı gibi geliyor. Unutmak isteyenler için bir ipucu, bunu yapmayın. Süreci tamamen ortadan kaldırmak için başıyla sonu belli olduktan sonra iki ucundan tutarak atınız, üste başa bulaştırmadan. Yoksa Ralph gibi aynı acıları tekrar tekrar yaşarsınız. Neyse, eleman okuyor bir güzel, soylu insanlarla ilişkileri oluyor, birkaçını düzüyor hatta. Sonrasında memlekete dönüyor ve kakao tarlalarıyla ilgilenmeye başlıyor. Ralph için kakao çok önemli, ekonominin ve midesinin can damarı. Basit bir yaşamı hatırlatıyor; tarlada çalış, eve dön, mahsulü okut, yaşa git. Aslında karmaşayı istiyor, Londra'daki ortamı istiyor ama küçük memleketinde parlak bir yaşamı bulmak mümkün değil. Kodlar çalışıyor, imitasyon Londra küçük adaya getirilmeye çalışılıyor. Sandra yanında, Ralph'in aşkı ve açık yarası. Evlilikleri ve boşanmaları oldukça sarsıcı. Adamda sorumluluk bilinci pek yok, o yüzden evlendikten birkaç dakika sonra pişman oluyor, züppenin cezasını bulduğunu düşünüyor. Sahtekarlığıyla, evliliğiyle ve birçok serseriliğiyle ilgili şöyle bir aydınlanma anı var: "Bunu ancak şu anda, yazarken görüyor olmam garip geliyor; tıpkı bir devrimin tarihini yazarken, bazı küçük ve önemsenmemiş hareketlerin bir felaketin tohumu olduğunu farkeden bir tarihçi gibi, ben de ancak şimdi, bunca yıl içindeki bütün faaliyetlerin, parantez içinde var olduğunu belirttiğim her şeyin, bir tür geri çekilişi temsil ettiğini ve kendimi içinde hep hayali, dağılmış, amaçsız ve akışkan hissettiğim üç boyutlu şehrin bende yarattığı tahribatın bir parçası olduğunu görebiliyorum." (s. 62) Sandra da işleri kolaylaştırmıyor, Ralph'in ailesiyle ve adayla girdiği mücadelede sömürülen insanları küçümsediğini belli ediyor, Ralph'i umutsuzluğa sürüklüyor iyice. Bir dünya masraf ediyorlar evlerini döşemek için, sonra adadaki kozmopolitliklerini kutluyorlar. Bu hikâyeyi biliyorum, kendini harcanan para kadar değerli gören insanların dünyasında yalınlığı bulmak mümkün değil ne yazık ki. Ralph her ne kadar vurdumduymaz bir adam olsa da ülkesine ve ailesine bağlı bir adam, sonuçta kadınlarla olan maceraları sömürene karşı bir öfke patlaması olarak görmek mümkün. Şimdi sömürülme sırası kendisine gelmiş durumda.

Aile ve ırk muhabbeti. Anne kırılgan, baba pasif, kardeşler yaygaracı. "Bir ara ırktık biz, genlerimiz pasifti, iki kuşak sonra üç ırktan herhangi birine karışıp kaybolma kabiliyetine sahipti; belki bir gün bizim genlerimizin etkisi sadece bir göz biçimi ya da ince bir bileğin esnekliğiyle anılacaktı." (s. 68) Trinidad'a Hindistan'dan ve pek çok yerden göçmen gelmiş, karman çorman bir şey olmuş orada, Naipaul'un ilk metinlerinde gördüğümüz insanların çoğu başka memleketlerden gelenler veya onların çocukları, aralarında kültür farkları var, politik ayrımlar var falan, tam sömürülesi bir haldeler kısaca. Kolaylıkla kışkırtılabilirler ki savaş çıkıyor nihayetinde, bir liderin devrilmesi savaşsız olmaz. Neyse, Ralph para kazanmaya başlıyor ama Sandra'nın dizginleri eline almasıyla birlikte sinir krizleri geçiriyor, arabasının direksiyonunu yumrukluyor, meşru müdafaa sonucu evlendiklerini söylüyor, bu kısımlarda evlilikle, kolonyalizmle, makroyla mikro dünya arasındaki benzerliklerle dolu düşünceler var, güzel.

Sonrası politika, sosyalizm ve kapitalizm arasındaki savaşın figürleri, hakim kültürden kurtulmaya çalışıp vatanını ferah bir memleket haline getirmeye çalışan ama aslında iç çatışmaları yüzünden çoktan kayışı kopmuş insanların mücadeleleri, böyle şeyler. Naipaul Mahallesi diyeceğim mesken burada da var; adadaki insanlar yine pek renkli ve her an tutuşmaya hazır. Ortalık yangın yerine dönünce kös kös Londra'ya dönüş ve kuyruğu kısıp düşünmek, yazmak, tarihi itirafname haline getirmek. Ralph Efendi kişisel tarihini sundu, şimdi hava durumu.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Son Kadeh
Yesayan 5 Şubat 1878'de Üsküdar'da doğmuş, 1895'te ilk edebi eseri yayımlanmış, "ümit vaat eden genç bir yazar" olduğu söylenmiş. 1890'ların ortalarında Ermeni katliamları sürerken babasının tavsiyesi üzerine diğer pek çok Ermeni gibi Fransa'ya gitmiş, Sorbonne'da edebiyat ve felsefe derslerini takip etmiş, üniversiteye giden ilk Ermeni kadın olmuş. Orada İstanbul doğumlu ressam Dikran Yesayan ile evlenmiş, iki çocuğu olmuş. 1902'de İstanbul'a dönmüşler, sonrasında Zabel Yesayan pek çok edebi eser kaleme almış ama burada geçinemeyip Paris'e geri dönmüşler, genç çiftin yeteneğinin bilinmediğini söyleyenler İstanbul Ermeni cemaatini eleştirmiş. Jöntürk Devrimi'yle birlikte İstanbul'a dönmüşler, sonra Yesayan Kilikya'daki Ermeni katliamının izlerini belirleyen aydın ve siyasilerin arasında yer almış. Jöntürklerin talimatlarıyla öldürülen Ermenilerden biri olmamak için kılık değiştirerek Bulgaristan'a kaçmış, oğluyla yıllar sonra buluşabilmiş. 1933'te önceden ziyaret ettiği Sovyet Ermenistanı'na yerleşmiş, 1937'de Stalin kovuşturmaları sırasında tutuklanmış ve 1942'de veya 1943'te bilinmeyen bir yerde ölmüş. Önsözden aktarıyorum, bunun yazarı belli değil ama muhtemelen çevirmen Mehmet Fatih Uslu yazmıştır. İkinci bölümde Yesayan'ın edebiyatıyla ilgili birtakım bilgiler yer alıyor, yazdığı metinler ve yaşamına dair detaylar bir arada verilmiş, Ermeni yazarların en büyüklerinden biri olduğu söylenmiş. Dönemin yazarlarından daha üstün, daha modern bir tekniği olduğunu söyleyebiliriz, romanın zirve yaptığı memleketlerden birinde yıllarca yaşamış olmasının etkisi.

Son Kadeh, kendisinin en iyi metinlerinden biri olarak görülüyor. Başlangıçta metnin uzaklardaki "sevgili bir dosta" ithaf edildiği söyleniyor. Uzaktan bile olsa fikirlerin ve duyguların bir olması için sarf edilen çabanın sebebi geçmişi canlandırmak, anımsamanın mutluluğuyla güzel zamanlara dönmek gibi gözüküyor. Metnin bir nevi mektup olduğunu söyleyebiliriz, iç dökmenin samimiyeti yer yer Lispector'unkini anımsatsa da öylesi bir derinlik yok. Zaten anlatıcı edebi bir eser yazmaya niyetlenmiyor, dostunun isteğiyle ruhunu tanıtmak istiyor ve bunun için farklı anlatım tekniklerine, alengirli anlatıya başvurmuyor. Zamanda yolculuk yaparak anılarını canlandırıyor ve geçmişini kuruyor, bu başlı başına bir teknik zaten, geçmiş her kuruluşunda bir anlatı biçimine kavuştuğundan anlatım biçimi de kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. Işıldayan bir saadetin aydınlığını yakalamak için kaleme alınan metnin hüzünlü bir hikâyeyi sakladığını anlıyoruz, daha en başta. "Ben kalbimi ifade etmek istiyorum, saadetimin şarkısını söylemek istiyorum, ben sadece senin için yazıyorum, sevgilim..." (s. 19) Aileyle başlıyoruz, babasının şımartılmış ve biricik kız çocuğu olarak büyüyen anlatıcı, annesinin ölümünden ve kendi zayıf bünyesinin yol açtığı hastalıklardan ötürü sıkıntılı zamanlar geçirmeye başlayınca kendisini hayaller kurarak avutmaya başlıyor. Kayıp var yine, travmatik bir yokluk ortaya çıkar çıkmaz kişisel doldurma şekli geliştiriliyor ve hayat anlatıcıyı saf ve iyimser kılıyor. Adrine kendisini güzel bulmasa da erkekler etrafından eksik olmuyor, babası gülerek kızında şeytan tüyü olduğunu söylüyor. Mikayel çıkıyor sahneye, gerçek bir adam. Kendi fikirleri, duruşu, yargıları var ve kararlılığı sayesinde Adrine'nin yıllar süren inadını kırıyor. "O hakiki bir adamdı. Ancak kadınlar bilir ki, hakiki bir adam nadirattandır." (s. 26) Sonrasında insanların gizledikleri yönleri olduğunu, Mikayel'inse açık bir adam olduğunu söylüyor Adrine, adamı bu yüzden beğeniyor ama yanlış bir ölçüt kullanıyor bu noktada, evleneceği adamı düşünceleriyle tarttıktan sonra seçiyor, duygularıyla tartmadan. Dolayısıyla mutsuzluğa mahkum bir evlilik doğuyor böylece. Mikayel'in kendisini tutkuyla sevdiğini anlıyoruz satır aralarından, adam Adrine'nin drahomasını gayet akıllıca işletiyor ve parası olmasa dahi Adrine'yi yine seveceğini, sevgisinin samimi olduğunu söylüyor. Burası çok ince bir nokta, aslında bütün kırılma bir tarafın tutkusuz, diğer tarafın aşırı tutkulu olmasından doğuyor. Adrine, insanların belirli şartlarda belirli şekillerde hareket ettiklerini söylüyor, eleştirel bir tona sahip olduğu söylenebilir. Kendisini de eleştirmiş oluyor böylece, o da bahsettiği insanlardan biri haline geliyor, zaman içinde. Aslında aralardan çıkarılacak çok şey var ama yargılayıcı olmak da istemiyorum, sadece güvenilmez bir anlatıcıyla karşı karşıya olduğumuz ihtimalini hatırlatıyorum. Adrine'ye göre Mikayel'in kasvetli ve kederli ruhu uzlaşılabilir değil, dolayısıyla yıllarca birlikte yaşamışlar ve çocukları olmuş ama iki insan için gerekli olan en önemli şeyi bir türlü ortaya çıkaramamışlar; aralarında sevgiye dayalı tek taraflı bir bağ var. "On senelik evlilikten sonra aynı heves, aynı ateşle seviyordu beni." (s. 31) Burası çokomelli. Son derece basit bir denkleme indirgeyebiliriz geri kalanını. Adam tercih ediliyor, bu güzel. Tercih edilme sebebini kendi tercih sebebinden bağımsız düşünemiyor ki düşünemez, duyguları yüzünden başka sesleri duyamıyor, bu çok kötü. Sonuçta adam Adrine için hayatı önce üzüntüsüyle ve durgunluğuyla ıstıraba çeviriyor ve sonrasında, olayların koptuğu noktada kadına şiddet uyguluyor, Adrine günlerce baygın yatıyor. Bu hikâyeyi bir de Mikayel'in tarafından okumak isterdim açıkçası.

Çok ince, özünden gelen bir dille anlatıyor yaşadıklarını Adrine, neler hissettiğine dair söyledikleri, yaptığı benzetmeler, çektiği ıstıraplar çok içten. Tutkularını canlı tutmak için her şeyi yapıyor, kocasına genelgeçer kanunlara uyarak sadık kalsa da kendisini suçluyor durmadan, karşısına çıkan erkeklere duyduğu uçucu ilgiyi daima yaşamak istiyor. Aslında ihalenin bu hitap edilen adama kaldığını söyleyebiliriz, Adrine'nin önceki kırığı savaşta öldükten sonra çektiği acı ve Mikayel'in sorgulamalarının verdiği sıkıntı büyükçe bir oyuk bırakmış geride, aşık olunan son adam önceki bütün acıları temize çekiyor sanki. Yargılayıcı olmayayım diyorum ama bunu söylemeden de duramayacağım, Adrine'nin bir bakıştan çıkardığı anlamlar için ayrı bir metin yazılabilirmiş, aşka duyduğu açlık korkunç bir noktaya erişiyor ve Mikayel'in her şeyi anlamasına yol açıyor nihayetinde. Mikayel'in onca beklemesinin sebebi hakkında bir şey bilmiyoruz, bir tek en sonda çocuklarını alıp İzmir'e gittiğini, Adrine'yi terk ettiğini öğreniyoruz. Kadın için yıkım, evlatlarından ayrı kaldığı için. Sonuçta çocuklarından kopamıyor Adrine, eşinin peşinden İzmir'e gidiyor ve sevdiğini ardında bırakıyor. Bu metin sevdiği insan için.

Hatalar silsilesi, tutkunun herhangi bir toplumsal kurala, ataerkil baskıya gelememesi, bir kadının arzuyu özgürce yaşama biçimi. Özeti budur. İyi metin.
Yanıtla
4
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ve Günler Yürümeye Başladı
Bazı günlerin gerçekleri Galeano'nun diğer metinlerinde de var, örneğin katliam yapan askerleri küfürlerle kovan hayat kadınlarının hikâyesi, diğer kadınların hikâyelerinin çoğu Kadınlar nam Galeano metninde vardı. Güldeste gibi bir şey bu, yeni metinlerle birlikte eskilere de yer verilmiş ve yılın her bir gününe gerçeklerden biçimlendirilenler yerleştirilmiş. Epigrafta Mayaların bir deyişi var, günlerin yürümeye başlamasıyla birlikte insanları "yapmasına", günlerin çocukları, sorgulayıcılar ve yaşamı arayanlar olarak insanların doğmasına dair güzel bir deyiş, Mayalara göre yaradılış. Yaratıldık ve yürüyoruz, günlerle birlikte. Nereye, önce İsa'ya. Vatikan Roması tarafından icat edilen bu gün dünya çapında yılın ilk günü olarak kabul edilmiş durumda. İsa bundan aşağı yukarı 2019 yıl önce doğdu ve onun doğumu günleri başlattı, din belirledi ve evrensellik kazandırdı. Paralel bir evrende Hicri takvimin kullanıldığına şahit olabilirdik ama frekansımız farklı, paralel evren başka bir evrendir, oraya ulaşamayız. Bilinen fizik kanunlarına göre en azından. Neyse, "January" adı bile Roma tanrısından geliyor, Janus'tan. Batı kültürü yükünü çoktan bıraktı ve yerleşti, Dune'daki hikâyelerin anlattığı büyük bir değişim lazım ki bu köklü değerler sistemi değişsin. Şimdilik zor gibi gözüküyor. İkinci günde Müslüman İspanya düştü, 1492'de, aynı tarihte Amerika'nın fethi başladı ve sonrasında Müslümanların, Yahudilerin ve Hristiyanların kutsal metinleri bir bir yakıldı. Ateş ayırt etmeksizin her bir dini -sözde- cezalandırdı, inananları cehenneme yolladı. Geçtiğimiz yıllarda kiliselerin önüne etten duvar örüldüğünü gördük, Mısır'da birkaç aklı başında insan katliamları engellemek için küçücük de olsa bir umut ışığı sağladı ama nefret dalgası yeterince büyüdü, politikacılar çıkıp başka milletleri, dinleri, insanları aşağılamayı sürdürüyor. Korkunç. Clash diye bir film var, izlemediyseniz mutlaka izleyin. Mısır'daki olayları anlatıyor. Karşıt grupların tek bir polis aracına sıkıştırılmaları, insanların insan olduklarını hatırlamaları ve muazzam bir son, şahane bir film. Kısacası şu, yeterince kışkırtılmış bir topluluk doğruyu yanlıştan ayırt edemez hale geldiğinde orada merhamet bulmak mümkün değil.
Bazı hikâyelerin günlerle ilgisi yok, bazılarıysa doğrudan ilgili. Örneğin Newton'ın doğduğu günde Newton anlatılmış derken hemen ardından Nazım Hikmet'le karşılaşıyoruz. 2009'da vatandaşlığının geri verilmesiyle ilgili bir şey, tabii o bunu görmek için elli yıl daha yaşayamadı. Giderayak'tan bir bölüm paylaşmış Galeano, cuk oturmuş. Bu arada dünyanın büyük bir şairinin dizelerini çevirisiz, dolaysız okumanın ne kadar kıvanç verdiğini anlatamam, çok güzel bir duygu.
Genellikle büyük insanların hemen ardından küçük ama dev insanlar geliyor, sırayla. Peygamberlerin ardından ismini hiç bilmediğimiz, adalet duygusuyla hareket edip katledilen insanların hikâyeleri anlatılıyor. James Watt'ın geliştirdiği buhar makinesinin dünyayı makineleştirmesi, köylüleri işçiye çevirmesinden hemen önce kutsal su meselesi var, Kutsal Engizisyon İspanya'da yıkanan insanlara Müslümanlık günahı işlemiş gözüyle bakarmış, kir Tanrı'dan geldiği için sökülüp atılmamalıymış falan, öyle bir hikâye var. Sonrasında Güegüence geliyor, Nikaragua'da sokak tiyatrosunun babası. "Kazanamayacaksan berabere bitir. Berabere bitiremiyorsan karışıklık çıkar" sözü ona aitmiş, iş yapıyor açıkçası.
"Hayatta üç kişi oldular: gitarı, atı ve o. Ya da, rüzgârı da sayarsak, dört." (s. 41) Şubat'a yeni gelebildik bu arada, atladığım sayısız hikâyenin önünde de sayısız hikâye var ama sadece işaretlediklerimi anlatıyorum. Violeta Parra'nın yaşamı. Yeni Şarkı'nın arkasındaki isimlerden biri, aşk acısı yüzünden gitarındaki deliğin bir eşini kendi vücudunda açıyor. Gitarla birbirlerini çağırıyorlar, yıllar boyunca ama gitarın son çağrısına cevap vermiyor Parra, başka bir gitara dönüşüyor. Çok hüzünlü.
Son bir şey, benim ben olduğuma dair. Karl ve Gudrun Lenkersdorf Almanya doğumlu iki profesör. 1973'te Meksika'ya gidiyorlar, Maya dünyasında bir Tojolabal kabilesine kendilerini takdim edip "öğrenmeye geldiklerini" söylüyorlar. Yerliler susuyorlar, sessizliğin sebebini içlerinden biri açıklıyor: "Biri bize bunu ilk kez söylüyor." İki adam orada yıllarca kalıyorlar, öğreniyorlar. Selamlaşmayı öğreniyorlar önce: "Ben diğer bir senim." "Sen diğer bir bensin." Sonlarda bir hikâye daha var, Attâr'dan alıntı. Kapı çalıyor, kimin geldiği soruluyor, gelen, "Benim," diyor, kapı açılmıyor. "Senin kim olduğunu tanımıyorum." Aynı şey tekrarlanıyor, kapı kapalı. Üçüncü kez, gelen, "Ben senim," diyor ve kapı açılıyor. Dün pek bir şey okumadım, özellikle bu iki hikâyeyi düşündüm.

İnsanlığın binlerce yılından, Lucy'den Bell'e 365 hikâye.
Yanıtla
6
3
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Filozofların Karnı
Filozofların yedikleri, içtikleri üzerinden felsefe devşirme çabası ilginç sonuçlar vermiş, yürümekle ilgili bir şeyler de yazmış olan Onfray bir tema etrafında düşünce dünyasına eğilme işini iyi yapıyor. Epigraf Ecce Homo'dan, Nietzsche'ye göre insanlığın selameti için Tanrıbilimci antikalıkların hepsinden daha önemli olan şey beslenme sorunuymuş. Vücudun girdisinin çıktısının hesabı bir açıdan, bunun içinde kültürel farkların etkisi, düşünürlerin yaşadıkları coğrafyaların sunduğu besinlerin niteliksel ayrımı düşünme biçimlerini de etkiliyor, Onfray sofralarla düşünceler arasında bağlantı kurmaya çalışıyor. "Diyetetik" diyor buna, yediğimiz şeyden ibaretsek o zaman sofraya gelen kanlı etlerden, masada ete yer bırakmayan çeşit çeşit yeşillikten okunabilecek bir şeyler var. Yazar bu okumayı yapıyor işte, metinlerde kafa patlatılan meselelerin beslenme alışkanlıklarıyla ilgili olduğunu gösteriyor ama pek derinleştirmeden yapıyor bunu, birkaç örnek üzerinden gidip genel bir yargıya varmadan durumu ortaya koyuyor. Ben bu Diogenes ve şürekasını pek severim, Köpeklerin Bilgeliği nam metinde kendilerine dair pek müthiş şeylere rastlayabilirsiniz. Araya diğer filozofları da sıkıştırıyor Onfray, Descartes'ın yiyip içtiklerinden ve fikirlerinden yola çıkarak bol miktarda şarabın, kadının ve düellonun varlığından bahsediyor. Spinoza tereyağıyla hazırlanmış bir çorba ve bir testi bira ile geçirirmiş gününü. Biz sadece beslenme noktasına odaklanıyoruz bir tek. Diyetetiğin paganizmin önemli bir koşulu olduğu söyleniyor. "Yiyecek, besin Tanrısız -ve tanrılarsız- bir yaşama sanatının maddeci ilkeleri haline gelir." (s. 25) Beslenme işi kendilik estetiğinin bir parçası olarak görülebilir, bunu en son Nietzsche'nin düşündüğünü söylüyor Onfray. Foucault'nun bunu bir öznellik sanatı haline getirdiğini söyleyerek de bitiriyor, şimdi kinikler. "Bizim iflah olmaz melankoli çağlarımız, olası tüm yanılsamalara kapılır oysa. Diogenes'in kinik estetiği, aydınlık istenci olarak bu karanlıkçı sapmanın panzehiridir." (s. 29) Diogenes bir fıçıda -amforaymış aslında, fıçı Galya icadıymış- yaşıyor ve pişmiş aşa işiyor açıkçası, Prometheus'u ve ateşi reddediyor, uygarlık göstergesi bunlar. Çiğ et yiyor, siyasal-dinsel koşullardan kaçabilmek için hayvanların beslenme düzeyine inmeye çalışıyor. Diogenes Laertios'un dediğine göre -güvenilirliği pek yüksek olmayan bir derleyici bu adam- insan eti yemeyi de uygun bulur Diogenes, nihilist bir toplumsal bakış açısına göre gayet makul bir istenç ama birçok anekdot onun zeytin ve yabani meyvelere insan budundan daha düşkün olduğunu gösteriyormuş. Toplayıcıymış kendisi, ne bulursa yiyor ve pınarlardan su içiyor. Hatta onun muydu şu kap hikâyesi, hiçbir şeye sahip olmamak isteyen birine su kabının ne iş olduğunu soruyor da adam kabı kırıyor falan, böyle bir şey vardı. İşin hazcı boyutuna bakarsak Diogenes yazdığı bir mektupta yediği onca şeyi bedenini eğitmek için değil, zevk aracı olarak gördüğü için yediğini söylüyor. Rousseau'ya geliyoruz. "Filozofun, modernliği ve kendi çağını eleştirme saplantısına sahip olduğu, buna bağlı olarak da ancak mitik denebilecek, doğaya uygun yaşama yatkın olduğu bilinir." (s. 39) Doğanın bizi bilimden korumak istediğini düşünen Rousseau göçebelik ve yerleşiklik, doğanın doğası gibi konularda birtakım ileri geri düşünceleri üretirken yemeyi bilmemiz gerektiğini söylüyor. Basit ve kırsal ürünler tüketmeliyiz, en azından son derece az hazırlık gerektiren besinler bulmalıyız. Voltaire mantarlı hindi diyor, güvercin palazı eti diyor, Rousseau da süt ürünleri ve sebze diyor. Bu garip yemekleri merak ediyorum ben ya, örneğin portakallı ördek kuşkonmazı. Rousseau davetlerin nasıl olması gerektiğine kadar kafa yormuş, herkes herkese hizmet edecek, herkes kardeş olacak. İtiraflar'da söyledikleri alınmış, bir köy ekmeği kadar güzel bir ikram düşünemiyormuş falan. Bu arada filozofların metinlerinden parçalar kırpılmış ve aralara serpiştirilmiş, diyetetik böyle oluşturuluyor. Beslenme tipinin insanın bir anlamda kaderi olduğunu söylüyor Rousseau, fazlasıyla ot ve sebze yedikleri için İtalyanların kadınsı olduğunu, ete gömüldükleri için İngilizlerin sert ve barbar olduğunu, esnek ve değişken Fransızların her türlü besini tükettiğini söylüyor. Yoğurdu övüyor, karma yemeklere karşı olduğunu belirtiyor, etin tadının insanın doğasına uygun olmadığını iddia ediyor, canilerin kan içtiğinden ve çiğ et yediğinden bahsediyor falan, Rousseau'nun beslenme kuramı oldukça kapsamlı. Spartalılara özgü olduğunu söylüyor Onfray, vazgeçişin, çilenin ve manastır kurallarının kuramı bu.

Marinetti'nin fütürist kurguları bu incelemenin en matrak ve okunası parçası ama girmiyorum oraya, hatta burada bırakıyorum, kalanlar: Fourier, Nietzsche, Marinetti ve Sartre. Sartre'ın deniz ürünlerinden duyduğu tiksintinin izlerini romanlarında ve diğer metinlerinde aramanın sonucu da kapsamlı bir bölüm çıkarmış ortaya, Simone de Beauvoir'nın Sartre hakkında söyledikleriyle birleşince ilginç bir Sartre portresi çıkıyor ortaya.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Kuşun En İyi Öttüğü Yer
Jodorowsky'nin otobiyografik filmlerinden annesiyle babasını biliyoruz, annesinin muazzam bir sesi var, biraz irice bir kadın ve babadan uzun. Babası otoriter, sonrasında yola gelmeye hafiften meyilli de olsa başlarda ıstırap olan bir adam. Gerçeküstü bir dünya, gündelik olaylar çocuğun sihirli dünyasında çeşit çeşit harikaya dönüşüyor, çok hoş. Acılar da aynı ölçüde sihirli, şiddeti artıyor böylece. Bu dünya olabildiğince fantastik olsaydı nasıl olurdu, bu filmlerdeki gibi. Güzellik burada sona ermiyor, Jodorowsky ailesinin hikâyesini de yazmış, en az filmleri kadar uçuk bir şekilde üstelik. Bir de şimdi gecenin köründeyiz, bu vakitler benim için kör vakitler. Yarın çalışmıyorum, dersim yok. Düzelti işlerini bitirdim, bisikletle Kartal'a gidip geldim, bitirmeye çalıştığım öyküyü bitiremedim, tam bu metin hakkında birtakım atıp tutmalarda bulunmalık zaman yani, çok keyifli. Metin de Latin Amerika'nın sürreal atmosferini hayli hayli içerdiğinden bence tam gecelik. Jodorowsky gece okunmalı, sessizliğin içinde. Kuşun ötüşünü duyunuz. Epigrafta Cocteau'dan bir söz, kuşun en iyi kendi soyağacında öttüğüne dair. Sonrasında Önsöz, Jodorowsky'den. "Bu kitap -eğer başarıyla yazılmışsa- bir roman olmanın yanında okurlarına kendi aile anılarını bir kahraman destanına dönüştürmek için örnek olmayı da amaçlar." (s. 9) Yola aileden çıkmak isteyenler için güzel bir rehber, bunun dışında metindeki tüm karakterlerin, yerlerin ve olayların gerçek olduğunu söylüyor yazar, dönüştürülmüş ve destansılaştırılmış bir şekilde. Soyağacımızın varlığımızı sınırlandıran ve zenginleştiren yanları olduğunu da söylüyor, çatışmalar genellikle ailenin uyumsuz üyelerinin birbiriyle çekişmelerinden doğuyor ama acıların asıl kaynağı dünya. Yurtlarından edilen Yahudiler, zorunlu göç, yeni dünyada karşılaşılan yeni güçlükler, sanki her şey aileleri parçalamak için düzenlenmiş bir tuzak. Ayrılma ve kavuşma noktaları her şeyin olurluğunun basit yapısına sahip, her şey sadece oluyor ve geçiyor, yas tutuluyor ve geçiyor, mutluluklar geçiyor, kendi doğumuna kadar hemen her şeyi, bütün fantastik olayları son derece doğal bir şekilde anlatıyor Jodorowsky, kendi dünya görüşünün temelini kullanıyor. Yaşam başlı başına büyülü bir şey, tarot ve fal bu büyüyü açımlamaktan başka bir şey yapmıyor. Psikobüyüye bu metinde de rastlamak mümkün, karakterlerin destansı anlatıları bu performans ve sağaltım edimiyle biçimleniyor biraz, kartlara ve diğer "zaman okuma" biçimlerine de yer yer rastlıyoruz. Aralarda verilmiş, "şimdi"nin sonsuzluğundan bir parçayla karşılaşıyoruz ve anlatıya kapılır kapılmaz her şeyi -okur olarak- normalleştiriyoruz.
Toplamda beş bölüm, ikincisi Babamın Kökleri. Aile ağacı verilmiş, üç kuşağın üçüncüsünde anlatıcının babası olan Jaime'yi görüyoruz. Babaanne Teresa Groismann, dede Alejandro Jodorowsky. Ukrayna'dalar, Dnieper Nehri taşınca evlatlarından Jose'yi kaybediyor, Tanrı'ya demediğini bırakmıyor, inanan Yahudilere de kallavi küfürler savuruyor. Dinle bağlantısı kopuyor böylece, eşi Alejandro'nun dinden başka bir şeyi olmadığı için aralarındaki ilişkinin gerilmesi bu döneme denk geliyor. Sonradan öğreniyoruz ki görev icabı evlenmişler, birbirlerini sevmeden. Beş çocuk yapmışlar, biri daha en başta sele kapılıyor. Alejandro Aradünya denen bir yerde dini vecibelerini yerine getirirken Rene'yle tanışıyor, ilahi bir ruh Rene ve Alejandro'nun ruhunun bir parçası haline geliyor, Tevrat'ı ve Talmud'u ezbere bildiği için adamın beyninde Tanrı'nın sözleri dönüp duruyor. Rene kriz anlarında çıkış yolunu gösteren bir role de bürünüyor ama her zaman en doğru yolu gösterdiğini söyleyemeyiz, yine de elinden geleni yapıyor. Nesiller boyunca varlığını sürdürüyor sonrasında, önce oğlan Jaime'ye geçiyor, oradan da bizim Alejandro'ya. Neyse, bir süre sonra Odesa'ya taşınıyorlar ve baba tarafının ailesini tanıyoruz, akrabalar orada. Saymıyorum, çok insan var. İnsanların yanında yerel inanışlar ve birtakım mucizeler de var, soğuk toprakların adetleri oldukça ilgi çekici. Doğum yapan bir kadından ölümün haberi olmasın diye kat kat çarşaflara sarınma işi mesela. Teresa'nın ablasıyla babası arasındaki ilişki buna dahil değil, ensestin o topraklarda -çoğu yerde olduğu gibi- kabul görmediğini bir mektuptan öğreniyoruz. Teresa, Alejandro ve dört çocuk birlikte hayatta kalmaya çalışıyorlar, sonra Teresa pirelerle birtakım cambazlıklar yapabileceğini düşünüyor, sirk numaraları hazırlıyor, bu şekilde para kazanıyor. Bu sırada Alejandro orduya katılıyor, çizmeciliği öğreniyor. Babasından kalan parayı da alıp doğruca Polonya'ya gidiyorlar, zira 19. yüzyılın sonlarında başlayan Yahudi soykırımı Odesa'yı yaşanmaz bir yer haline getiriyor. Babamın Özyaşamöyküsü'nde o dönemlere ait dehşet dolu anılar okunabilir. Neyse, dünyanın öbür ucuna gitmeye niyetleniyorlar, yeni dünyalara. Dolandırılıyorlar falan, bir sürü iş geliyor başlarına. Yahudi diasporası etkin bir şekilde çalışıyor ama göç dalgasına hazırlıklı olduklarını söylemek mümkün değil. Şili'ye gidiyorlar.

Annemin Kökleri bölümü. Anneanne Jashe Litvanya'da yaşıyor ve Teresa'nın olayının tersi gerçekleşmiş; Tanrı ve cemaat kendisine kızgın. Aşık olduğu goyla evleniyor, kendini bitirmiş oluyor böylece. Eşinin adı da Alejandro, iki dedesinin adını almış anlatıcı Alejandro. İspanya'dan gelen atalardan miras. 1492'de Katolik İsabel Cadısı'ndan kaçıyorlar ve Avrupa'nın içlerine yayılıyorlar, sıcak topraklardan geriye kalan tek bir isim oluyor. Dede aslan terbiyecisi, hayvanlarla arası çok iyi. İspanya'ya yolculuk ediyorlar, gezici bir ekipteler. Tarottur, karttır, anne tarafından geldiğini öğreniyoruz Alejandro'ya. Bu kartlar kaderlerinin okunmasında anlatı boyunca yardımcı olacak, o yüzden çekilen kartlara dikkat ediyoruz, tek bir ayrıntıyı bile kaçırmıyoruz. Neyse, bir gemiye yerleşip yeni dünyalara doğru yola çıkıyor onlar da, yanlarında aslanlar. Geminin sahiplerinin köle tacirleri oldukları anlaşılıyor bir süre sonra, bütün yolcular kendilerini zincirlenmiş bir halde buluyorlar. Kadınlara tecavüz ediliyor, erkeklerin kelleleri uçuruluyor, bir dünya şey. Jodorowsky'nin son derece sansürsüz bir anlatıcı olduğunu söylemeliyim; cinayetler fışkıran kanlarla, kopan damarlarla ve kırılan kemiklerle süsleniyor, tecavüz anları en ince detaylarına kadar anlatılıyor, aynı şekilde cinsel ilişkiler de mecazi anlatımlar da dahil olmak üzere bütün coşkusuyla birlikte, adım adım betimleniyor. Neyse, ailenin üyeleri transa girip pek çok hastayı tedavi ediyor, büyülü işler yapıyor ve sonuçta kurtuluyorlar. Atalarının Moskova'da ve civar bölgelerde yaptıkları işler de anlatılıyor, Napolyon'un Rusya'yı basması sırasında canlarını kurtarmak için çevirdikleri alengirli işler, Kabala'nın gücünü kullanış biçimleri, şehrin cayır cayır yanması gibi pek çok detay var, bir nevi romanlaşmış bir tarih de anlatılıyor.

En Uzak Ülke. Kıta yeni ama eskisindeki bütün baskılar, yoksulluk olduğu gibi devam ediyor, yeni dünyanın sunduğu az şey de önceden gelenler tarafından kapılmış. İki aileden biri Şili'ye, diğeri Arjantin'e yerleşiyor ve önceki hayatlarını hatırlayıp artık yenisini başlatmak isteyen anlatıcının dediği üzere bir araya getirilmeleri için çokça çalışmak gerekiyor, neyse ki en sonunda anneyle babanın bir araya gelebileceği şartlar sağlanmış oluyor ama yaşamları kaç kez tehlikeye giriyor, saymak mümkün değil. Askeri darbeler, diktatörlerin saçtıkları dehşet, patlayan bombalar, taranan işçiler, Lenin'in dünyasını görüp hiçbir şeyin düzelmeyeceğini anlayan komünist liderlerin umutsuzluğu, ölümcül olan ne varsa bir bir yaşanıyor ve karakterler başlarına gelenleri soğukkanlılıkla karşılayıp ölüyorlar ya da budanmış olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. En sonda geriye birkaç kişi kalıyor ki içlerinden ikisini söyledim. Jodorowsky doğuyor, yaşamın sihrini son bir kez hatırlatarak. Metnin sona erdiği nokta.

Marquez'in metinlerini sevenler Jodorowsky'yi de severler, nesiller boyunca süren destansı olaylar, yaşam mücadeleleri, otuz iki kısım tekmili birden. Bu adamı hayal gücünün zirvelerinden birine koyuyorum ben, çok yaşasın.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Can Sıkıntısının Eğlenceli Tarihi
"Eğlenceli" konusu tartışmaya açık, çevirmenin tercihi ama daha farklı bir tercihte bulunulabilirmiş sanki, "canlı" veya başka bir şey olabilirmiş, filmlerden ve metinlerden verilen örnekler can sıkıntısının farklı formlarını açığa vuruyor, bir nevi canlandırıyor bu güzel hissi. Veya hissizliği; can sıkıntısını uzun bir süredir hissetmiyorum çünkü sürekli olarak bir şeyler hissediyorum.
Toohey bu "zamanı bir şeyle doldurma" kısmına birkaç bilimsel bulguyu sıkıştırıyor, The Shining'den Jack Torrance'ın cinnetinden parçalar bulup ekliyor falan, pek çok yönden inceliyor meseleyi. Duygular Sözlüğü'nün ilk maddelerinde denk geldiğimiz acedia nam din odaklı sıkıntıdan Sartre'ın bulantılarına uzanan bir serüven. Malum sözü söyleyerek başlayayım; sıkı can iyidir, kolay çıkmaz. Bu sözün Darwinci paradigmada karşılığının olması hoş, can sıkıntısı türümüzün devamlılığını sağlayan bir savunma mekanizması aslında, canın kolay çıkmamasını sağlıyor. Ölümü merak etme noktasında bu iş nereye varıyor, u dönüşü sağlıyor mu, hiç bilmiyorum ama en basitinden yine bir tıpa, bir eşya vazifesi görüyor sanırım.
Önsözle birlikte yedi bölüm. İlkinde can sıkıntısının çocukça bir duygu olup olmadığı, ne anlama geldiği, gerekli olup olmadığı tartışılıyor. Nörolojik gelişmeler de ışığında baktığımız zaman beynin bölgelerinin birbiriyle bağlantıyı kesmesi durumu oluyormuş sıkıntı, başka bölgelerde başka hareketler gerçekleşiyormuş o zaman. Gündüşleri bu sırada ortaya çıkıyor galiba, hepsine minnettarım, bilmediğim yollar beliriyor böylece, yürümeyi severim zaten, elime direksiyon daha geçen sene değdi. Gidon değecek bundan sonra, motora bağlı. Bağlantılar kesildi dedim, sonra başka yerler çalıştı, duyguların birbirine karıştığı akmaz bir andan kurtulduk o sıra, Toohey'nin arkadaşı David Londey'ye göre bütün bu karışımın toplamına can sıkıntısı deniyormuş, aslında modası geçmiş bir terim olabilirmiş bu, "birbirinden bağımsız rahatsızlıklar kümesini maskeleyen bir terim" olabilirmiş. Olur. İki can sıkıntısı şeklinden bahsediyor Toohey, biri önceden kestirilebilir durumların sonucunda beliren sıkıntı. İnsanı kendinin dışına atan, bir noktaya hapseden cinsten. Diğeri varoluşsal sıkıntı, bu türde literatür zengin. Etimolojik açıdan bakarsak her kültür kendi tanımlarını oluşturmuş, edebiyatta da ciltler boyunca işlenmiş, karakterlere adam öldürtmüş, intiharlara yol açmış, bir dünya mesele.
Can sıkıntısını yerine yerleştirmek ikinci bölüm. Vanya Dayı'dan bir alıntı, sıkıntıdan ölen bir karakterin söylediği. Öngörülebilirlik, monotonluk, kısıtlanmışlık, üstesinden gelinebilecek dertler güçlendikçe sıkıntı da güçleniyor, insanı harekete geçirmek için. Aşırılık ve tekrar, durumsal olarak pek bir yol kat edemediğimizi gösteren iki önemli etken. Bir fotoğraf verilmiş, Avustralya'daki Bore Yolu uzayıp gidiyor, bulutlar ve toprak, başka bir şey yok. Bakanda sıkıntı uyandırdığı söylenen bir fotoğraf beni neden heyecanlandırıyor, bunu düşünüyorum kaç gündür. Bulunduğum yerden memnun olmamı düşünüyorum, o yolda yürüsem buraya dönmek isteyeceğim, bunun umudu güzel. Yürüyüşten sonra o yola dönmek isteyeceğim, bunun umudu da güzel. Sanırım umut fazlalığı, istencimle bir kavgamın olmaması, bu tür şeyler. Neyse, sıkıntının mideyle bağlantısının izi Latinceye kadar sürülebiliyor, aynı anlama gelen bir sözcük üzerinden Sartre'ın meşhur metnine ulaşıyor Toohey, Filozofların Karnı'nda Onfray'in yazdıklarına bakarsak Sartre ve sindirim sistemi temalı başlı başına bir sıkıntı kaynağı var, doğru bir bağlantı. Tiksintiyle birlikte ortaya çıkan sıkıntının kapsamı muazzam bir şekilde genişliyor böylece, fiziksel problemden psikososyal arızaya bir yol. "Eğer tiksinti insanları hastalıklara karşı koruyorsa, can sıkıntısı da 'hastalıklı' sosyal durumlardan, yani hapsedilmişlik, öngörülebilirlik ve kişinin akıl sağlığı açısından fazlaca aynılık taşıyan durumlardan koruyabilir." (s. 22) Sıkılıyorsak bir şeyleri değiştirmemiz gerektiğini bilelim, bu bilgiyle gönül eğleyici işlere girişebiliriz. Sanatçılar ne yapıyor, edebiyatın efsane karakterleri can sıkıntısıyla nasıl baş ediyor veya edemiyor, bir süre bunun üzerinde duruyor Tooley, İlyada'dan yola çıkarak Camus'ye, Woolf'a, Kafka'ya ve Baudelaire'e ulaşıyor, spleen inceleniyor az biraz. Oblomov'la ilgili bölümler de hoş. Melankoliyle can sıkıntısı arasındaki ilişki güzel, fizyolojik olarak can sıkıntısı vurguları gibi meseleler insanlara başka bir gözle bakmamızı sağlayabilir. Dirsekler, bilekler, ellerin ve parmakların duruşu, ünlü resimlerdeki figürlerin incelenmesiyle ortaya çıkan sıkıntı biçimlerini incelememiz için sağlam bir başlangıç noktası oluşturuyor bir yandan ama fotoğraflar konusunda, ne bileyim, bilişsel bir kodum olmadığından mıdır, neydendir bilmiyorum ama sıkıntıyı hissedemiyorum. Bir fotoğraf daha var, dere kenarında fabrika. Sisli bir hava, güneşsiz. İngilizlerin canı ekseriyetle sıkılıyormuş ama onların da başka kaynakları var, şahsen fotoğraflara bakıp kendime bunaltılar yontamıyorum. Basit can sıkıntısını aşmak basit, kronikte problem var. Kronik can sıkıntısı dünyayı tek bir sıkıntıya indirgeyip insanı kilit altına alan bir şey, depresyondan pek uzağa düşmez. İkinci bölüm tamamen kronik can sıkıntısına ayrılmış. Sıkıntıyı bastırmak insanı patolojik bir vakaya çevirirmiş, aşırı öfke ve mutsuzluğa yol açarmış, patlamaya hazır bomba gibi olurmuşuz, yerli yersiz havaya uçarmışız. Öz farkındalığımız sağlamsa uçmazmışız ama bunu elde etmek de başlı başına bir sıkıntı kaynağıymış. Bir kere, tam sıkılıp sonra çıkarız dipten, süper iş. Bu vampir mitine ciddi ciddi inanan insanların canlarının gerçekten sıkıldığını söyleyebilir miyiz acaba, araştırmalara göre aşırı sıkılan insanlarda paranoya yaygınmış. Bir moda olarak bu mite inananlar için sıkıntıyı alt etme gayesi baskın geliyor olabilir ama modayla modernliği karıştırmak, ikisinden sonsuz bir şenlik, neşe beklemek de ne saçma şey. Wilde'dan alıntı yapıyor Toohey: "'Hiçbir şey aşırı modern olmak kadar tehlikeli değildir; bir bakarsınız modası geçiverir insanın.'" (s. 65) Bir de şu: "'Bizimki, medya tarafından alevlendirilen cinselliği evrensel bir can sıkıntısına dönüştüren ilk yüzyıl olabilir.'" (s. 67) Cinselliğin abartıldığını düşünürüm, bu söz alkışlamalık.

Dördüncü bölümde insanlar, hayvanlar ve hapsedilmişlik var, hayvanların da can sıkıntısına benzer bir şeyleri deneyimleyip deneyimlemediklerine dair birtakım fikirler, araştırmalar, bilmem ne. Kafayı yemiş hayvanları yediğimiz için ömrümü kısalttığımı düşünüyorum, sıkış tepiş bir ortamda, korkunç şartlarda kesilmeyi bekleyen hayvanlarla ilgili inceleme bu bölümde var ama bu tür ortamların onlar için çıkardığı problemler tam olarak tanımlanabilmiş değil. Bir papağan türünün kapatıldığı ortamda kafasını vura vura intihar ettiğini biliyoruz ama insanla denkleyemeyiz hayvanları, süreç bambaşka bir şekilde ilerliyor olabilir, belki de intihar etmiyorlardır da umut patlamasından ötürü kafalarını yeterine vururlarsa kurtulacaklarını düşünüyorlardır, bilemeyiz. Wittgenstein'ın dediği gibi, "aslan gibi acıkmak" veya benzeri ifadeler ne saçma. Neyse, hapis cezalarına geldik. İnsanı yalıtmanın yol açtığı psikolojik felaketler ve sonuçları genişçe bir yer tutuyor. Söylenen şu ki insanları delirtmek hiç kimseye, hiçbir kuruma yarar sağlamıyor. Ceza sistemini baştan düşünmemiz gerekiyor, hatta cezayı ortadan kaldıracak ideal sistemi bulmalıyız diye düşünüyorum, alıyor bir gülme. Neyse, öğle vakti şeytanına geldiğimizde Kilise babalarının dini sıkıntılarını ve bu sıkıntıların Şeytan'la eşleştirilmesine dair kısa bir tarihçe çıkıyor karşımıza. Çölde yaşıyoruz, yiyecek pek bir şey yok, yeni yüzler yok, sadece ibadet ediyoruz ve çile çekiyoruz. Uyarıcı az, uyarılan zaten kafayı yemek üzere, o zaman acedia elimizden öper. İlgimi en çok çeken bölüm bu oldu, gerçek sıkıntıyla yıllarca baş etmek zorunda olan bu insanların inançları ve inançlarının kırılma biçimleri ilgimi çekti.

Sıkıntının tarihine ve niteliklerine dair güzel bir çalışma, tavsiye ediyorum ve okurken canınızın sıkılmayacağını garanti etmiyorum ama ben sıkılmadım. Ara ara açıp yönetmelik veya prospektüs okuyorum, o zaman da sıkılmıyorum. Ha, lakin bu metinde yer alan, sıkıntılı bir tip olup olmadığımıza dair olan testin sorularını okurken sıkıldım, yalan yok. Kendimle ilgili herhangi bir şey düşünmüyorken kendimle ilgili bir şey hakkında düşündürülmem canımı sıkıyor, evet. Her insan kendi sıkıntısını çözümleyebilir aslında, bu metnin öyle de bir özelliği var. Rastgele.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sakal Felsefesi
Çok ilginç bitkiler var, fraktal yapıları çıplak gözle gördük. Ormana girdik, garip ağaçların fotoğraflarını çektim. Doğanın çocuk parkı gibi. Birkaç alet verilmiş, "Alın oynayın," denmiş, ağaçlar ve otsu bitkiler, meyveler de dahil, kafalarına göre biçimlendirmişler kendilerini, öyle bir şey. Rüzgarda eğilenleri, kayayı delenleri, çeşit çeşit. Tarlalara çıktık ama çitle çevrilmişler, ötesine geçemedik. Tepelerde dolandık, dalların altında oturduk, otlayan hayvanları izledik. Sokaklarda dolandık, Yeşim'e eski evleri gösterdim. Dışarıdan bakınca, eh, yaşanabilir gibi geliyor ama pencereye yaklaşıp bakıyoruz, çatının ortası çoktan uçmuş, içeriyi ot bürümüş. Evler yalnız değil diye avundum kendimce, pek hüzünlü gelmedi bu. Üç gün boyunca dolandık durduk, yorgun argın döndük. Batı Kanonu canavar gibiydi, yedi zamanımı. Başka şeyler de birikti, elimden geldiğince yazayım. İyi gezdik ama. Yenice usulü köfteye doyduk, dağ bayır koştuk bazen. Aya Yorgi'ye çıkarken kız kazanmıştı, çayırda koşarken de geçti beni. Bacak boyu benim boyum kadar, kaslı maslı, yetişemiyorum. O zaman neden sakalla ilgili bir şeyler yazmayayım. Ben de yeni bırakmaya başladım, normalde sakal sevmezdim ama alıştım sanırım, iyiymiş sakal. Sonra bir yerde denk gelip malum kitabı aldım, okumaya başladım. İlginç. Çevirmen Özlem Koşar'ın sunuş yazısına bakıyorum, zorlandığı noktaları anlatıyor mesela, tanıdığı sakallı erkeklerden birinin totem olarak sakal uzattığını söyledikten sonra onca çevirisinin arasında en dertlisinin bu metin olduğunu, bunun sebebinin 1800'lerin ortasında yapılan, ağdalı, eski bir dil kullanılan konuşmanın metninin niteliğinden çok işin manevi boyuta bağlı olduğunu söylüyor. Cinsiyet ayrımcılığının yenilir yutulur tarafı yok, gerçi konuşmacı bazı noktalarda terbiyesi elvermediği için bazı alıntıları halk arasında söyleyemeyeceğini ifade ediyor, duyarlı davrandığı söylenebilir ama aradan yüz elli yıl geçtikten sonra gösterdiği hassasiyetin günümüzde hassasiyet olmaktan çıktığı ortada. Devam ediyor Koşar, bir kadın olarak metni çevirmesinin vebalini üzerinden atmak için giydiriyor konuşmacıya ve metnin adının istenirse, Bir Kıl Folikülü Üzerinden Cinsiyet Eşitsizliğinin Trajikomik Anlatısı olarak okunabileceğini söylüyor, teşekkür bölümünde de diğer pek çok şeyle birlikte yazara birlikte küfretmelerinden ötürü Yeşim Numan'a teşekkür ediyor.
Yayıncının Notu bölümünde Özcan Sapan'ın bir nevi günah çıkarması var, otuz yıldır sakal bırakan biri olarak konuşmacının sözlerine katılmadığını, kadınların süper olduklarını söylüyor ve böyle bir metni bastıkları için şakayla karışık özür diliyor. Onca sosyal problemin yanında sakal üzerinden kadınların hakir görüldüğü böyle bir metni bastığı için üzgün. İyi iş ama, 1850'lerin İngiliz aristokrasisine bakan bir pencere olduğu söylenebilir bu metnin, kadınların ve erkeklerin toplumdaki yerlerini doğrudan görebiliyoruz, hoş. Çevirmen olarak değil de, okur olarak sövebiliriz. Çünkü bu ne lan böyle, çenesinde sakal çıkmıyor diye kadınları aşağılamak nedir? Onu geçtim, aslanların yelelerinden krallıkları meşru kılınıyor, sakal olarak görülüyor yele. "Sakalı olmayan" hayvanlar ikinci sınıf hayvan olarak görülüyor. Parodi değil kesinlikle, vasatın altı insanın düşüncelerinin derlemesidir bu metin, okuyacağız ve gülüp geçmeyeceğiz, bu kafayı şöyle köşelerine kadar iyice bir temizleyip pırıl pırıl etmek insanlık vazifesidir. Evet. Başladım, Hamlet'le açılıyor. Sanki Bloom'un Shakespeare'i boca etmesi yetmemiş gibi biraz daha Hamlet. Sonrasında sakalın harikulade bir şey olduğunu unutan insanlara bir uyarı geliyor, modaya uyan insanların düştükleri yanılgıya lanet okunuyor, sakalı unutturan her şeyin köküne kibrit suyu dökülüyor, ardından fasıl başlıyor. Sakalın ne olduğundan giriyoruz, iyice bir tanımlanıyor, vücudun diğer bölgelerindeki kıllardan farkı anlatılıyor, yokluğunun fiziksel ve manevi güçsüzlük yarattığı söyleniyor. Sakalın faydaları için genişçe bir yer ayrılmış, bizi hastalıklardan koruyan kıllarımıza elbette müteşekkiriz, havadan bol bol tanecik soluduğumuz bir işimiz varsa sakal bir ölçüde işe yarar gerçekten, burun kılları gibi. Sıcak tutar, serin tutar, kesilmesi zaman kaybettirir ve sivilcelerin çıkmasına yol açar, surat savaş alanına döner, bir sürü şey. Aralara başka metinlerden bol bol alıntı konmuştur, sakalın yüceliği edebiyatta kendine yer ayırmıştır zira simgelediği nitelikler kurmacada bol bol kullanılmıştır. Tarihten inciler de sunulur, örneğin İskoç Demiryolu Hizmetlileri kendileri için getirilen sakal kuralından çok memnun olduklarını, diğer memurların da sakal bırakmalarını tavsiye ettiklerini söyleyen bir bildiri kaleme almışlar zamanında, boğazlarını soğuktan koruyabildikleri için devlete müteşekkirler. Konuşmacı pek çok güzellemeden sonra sakalın ölüme kadar -hatta sonrasında da- uzayan tek kıl yumağı olduğunu söyler, saçlar dökülürken sakal sıkıntı çıkarmadan uzamayı sürdürür. Bu işte bilgece ve hayırlı bir husus olduğunu teslim etmeyen insanın yaradılışa karşı duyarsız olduğunu söyleyerek faslı sonlandırıyor adam, bitirirken kadınların sakalsız olmalarını erkekler kadar zor bir hayat yaşamamalarına bağlıyor. Tarihte sakal bırakmış kadınları överken bu sözlerini unutmuş olsa gerek.

Sanatsal kısımda Grek heykellerinden girip Rönesans sanatçılarının yapıtlarından çıkıyor. Grek heykellerinde aslanların başlarından esinlenilmiş, sakal ayrı bir estetik değer katıyormuş, oyulması zormuş çünkü. Sakalsız, yaşlı bir adama bakmanın işkence olduğunu ekliyor, yüzdeki çatlaklar, kırışıklıklar, yaralar, bin türlü fecaat sakal yardımıyla gizlenebilirmiş, böylece insan içine çıkılabilirmiş falan. Acemlerin sakallarını çivit otu ve kırmızı kınayla boyamaları, başkalarının başka şekillerde sakalla ilgilenmeleri gibi örnekler üzerinden sanatsal yaratıcılığa ulaşıyor konuşmacı, böylece herkesin yüzünde kendine ait bir sanat eserini taşıyabileceğini müjdeliyor. İş zaman kaybından sanatla uğraşmaya kadar geldi, araya birkaç fabl sıkıştırıldı ki dinleyicinin ilgisi canlı tutulsun. "Maymun götlü" tabirinin maymunlu fabldan doğduğunu sanmam ama anlatılan hayvanlardan maymun olanı yerin dibine sokuluyor, keçinin sakalını kesmek istediği için. Her aklıma geldiğinde gülüyorum bu arada, "maymun götlü". Alfred Jarry bir maymunu ve götünü en iyi anlatan yazar olabilir diye düşündüm şimdi, çoğu maymunlu metinde götlerinden eser yoktur, oysa bazı maymun türlerinin çok karakteristik bir götü vardır ve anlatıyla alakalı hale getirilmelidir ki bu nadide organdan mahrum kalmayalım.

Tarihe bakış bölümünde çeşitli milletlerin sakalla ilgili münasebetleri yer alıyor. Mısırlılar bazı özel durumlar haricinde sakal bırakmıyorlar, sakalı pis bir şey olarak görüyorlar ve tepeden inme bir şekilde haftada üç kez tıraş oluyorlar. Heredot'un dediğine göre hiçbir Mısırlının sakallı hiçbir Grek'i dudaktan öpmeyeceği, eşyasını kullanmayacağı ve elleriyle kesilmiş bir hayvanın etini yemeyeceği söylenmiş. Sakal iki millet arasında bu tür ayrılıklara yol açmış, vaziyeti kes. Yahudiler, Asurlular ve Babilliler, Acemler, Araplar ve Türkler anlatılıyor sırasıyla. Doğu kültüründe sakalın önemli bir yeri var tabii, birkaç örnek verilmiş. Türkler kendi sakallarını gösterip, "Bu ulu Sakal yalan mı söyleyecek?" derlermiş. Metinde ne zaman geçecek olsa büyük harfle başladığını söyleyeyim bu arada. Sakal Sakal Sakal. Peygamberin sakalı üzerine yemin etmek gibi huylarımız var, Allah'ın sakala zeval vermemesine dair temennilerimiz var, bir dünya kıl, tüy, yün sözü üretmişiz veya civardaki kültürlerden devşirmişiz. Romalıların ve Etrüsklerin sakal pratiğiyle ilgili değişik meselelerine de yer verilmiş. Sonrasında Kilise tarihine geçiyoruz ve azizlerin sakallarından sakal yasaklarına kadar geniş bir konu çorbasında ilerlemeye çalışıyoruz. Çorba biraz, çünkü metin konuşma olduğu için oradan giriyor, buradan çıkıyor, aşırı bir dağıtım olmasa da konu zor toparlanıyor.

Modern toplumlara geliyoruz, Britonlardan başladık. Komşuları Galyalılar gibi sakallılarmış bunlar da. Druidler de sakallı, o coğrafyadaki hemen herkes sakallı. Normanlar mekanı basıyor, onlar da sakallı. Sonra Judas İskaryot'un kızıl sakallı olduğu hatırlanıyor bir anda, sakallar anında kesiliyor. Bir şey oluyor, tekrar sakal uzatılıyor. Siyaset kılın hükmünü veriyor, hemen her çağda. Bir de Thomas More'un giden kellesinin öyküsü var, kralla ters düşen bu nadide ütopyanın nadide yazarı büyük bir cesaretle kellesini vermeye gidiyor, boynunu kütüğe dayadığı zaman sakalını kenara çekiyor ki balta sakallarını da kesmesin. İhanet suçunu sakalının işlemediğini, cezayı kendisinin çekmesinin yeterli olduğunu söylüyor ve gidiyor öbür tarafa, sakalı burada kalıyor, sağlam bir şekilde. Sonrası çokça sakal modaları, hükümdarların sakalla ilgili garip kararları, sakal vergileri altında inleyen halk, bir dünya olay.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gündemdeki Konu
Kutlar sözünü sakınmıyor çünkü. Sözünü sakınmayan insanların başına neler geldiğini görüyorum, şaşırıyorum. Bir şiir eleştirisi kaleme alınıyor mesela, gayet eleştiri, çarpıtma yollarına başvursa da eleştiri, başvurmasa da eleştiri ama gel gör ki şairin tayfası cıngar çıkarıyor hemen, karalama kampanyası başlatıyor, sanat hakkında birtakım muazzam düşünceler ortaya atılıyor ve eleştirinin yazarı gömülüyor oracıkta, selası okunuyor. Yetmiyor, yazı yayından kaldırılıyor, özür dileniyor üstüne. Vasatlıktan öleceğiz, bu ne ya. Takip etmemek istiyorum ama elime patlamış mısır alıp yerken film izliyormuş gibi hissediyorum, engel olamıyorum da. Edebiyat sürüsünün yönlendiği yeri görmek istiyorum galiba. Lanet. Neyse, Kutlar gayet sıkı argümanlarla sanat dünyamızın nabzını tutuyor. Sonra bırakıyor. Sinemadır, edebiyattır, siyasettir, ilgisini çeken hemen her alanda kalem oynatan bu büyük yazarın günlük dilini görmek de ilginç oldu; öykülerinden sonra başka bir Kutlar'la karşılaşmak heyecan vericiydi. Okumaya başlarken de garip bir mutluluk duyuyordum, ta ki İlhan Selçuk'un yazdığı önsözü okuyana kadar.

"Bu önsöz, sıradan bir önsöz değil.
Hayır, yazının içeriğinden doğmuyor bu sıradandışılık; yazgısından oluşuyor. Çünkü bu önsözün yazımı sırasında Onat Kutlar gözlerini yaşama kapadı." (s. 5)

Okur, otur ağla, ne diyeyim. Hastane faslını da anlatıyor Selçuk, ziyarete gittiğinde Kutlar'a on güne kadar iyileşeceğini, gazetedeki yazılarına devam edeceğini umduğunu söylüyor, dostça tabii. Bomba omuriliği kesmiş, Kutlar'ın belden aşağısı tutmaz hale gelmiş ama ondaki insani gücü bilenler kısa sürede yaşama döneceğini sanıyorlarmış, ne yazık ki öyle olmadı. Şiirler, öyküler, senaryolar ve bu yazılar kaldı geriye işte, yetinmek durumundayız. Selçuk'un şöyle bir saptaması var: "Onat'ın yazı söylemi ilginçtir, hem olayın içinde bütün duyarlığıyla yaşar, hem kendisini olayın dışında tutar; ikilem gibi görünen bu bütünlükte, sencil yazar kimliğiyle benci edebiyatçı kişiliğinin gelgitleri yazı boyunca süregelir." (s. 6) Kutlar anılarına başvuruyor sık sık, ele aldığı konuyu çok bağlantısızmış gibi görünen bir noktadan, kendi yaşamında deneyimlediği olaylardan yola çıkarak biçimliyor ve ardından asıl söylemek istediği noktaya geliyor. Doldurma anılar değil, anlatımı ve argümanı destekleyici anılar sunuyor, ardından enine boyuna ele aldığı meseleyi noktalayıp arkasına yaslanıyor, şöyle bir gözden geçiriyor, düzeltilecek yerleri düzeltiyor, sonra başucu lambasını yakıp bir şeyler okuyor ve uykuya dalıyor. Bence böyle olmuştur, Kutlar'ı dinginliğin ve coşkunun nöbetleşe beklediği bir adam olarak görüyorum. Yazılarında eğriye doğru demeyip bildiği yoldan şaşmamasını kendinden eminliğine, bilgisine ve coşkusuna bağlıyorum, anılarını anlatırkenki sakinliği ve mutluluğu da dinginliğinden doğsa, şahane. 1993'ten 1995'e kadar yirmi yedi yazı kaleme almış Kutlar, hemen her yazısında bu döngüyü bulmak mümkün. İlk yazılara bakalım, Amerikan filmlerinin atak yaptığı zamanların incelenmesi. Hollywood tekel zaten, dağıtım olayı da tüy dikiyor işe. Sinemamızı kurtaracakları söyleniyor, Doğan Hızlan, Sinan Çetin ve Adnan Kahveci bu fikirde. Doğan Hızlan, üç büyük film yapımcısı firmanın temsilcileriyle oturmuş galiba, anlaşmalar yapılmış, sonra Hızlan Amerikan güzellemelerine geçmiş ama Kutlar sessiz kalamamış bu duruma. Türk filmlerinin gösterime girmesi engellenmiş haliyle, iddiaların aksine fena sayılmayacak bir izleyici kitlesine rağmen. Kutlar'a göre Amerikan filmleri gösterime elbette girmeli ama tekelleşme sonucu Türk sinemasını bitirecek noktaya geldiyse mevzu, kültür sömürüsü her şeyi yıkıp geçiyor ve yerel girişimlerin halka ulaşmasını engelliyor. Sinan Çetin filmlerimizin yeterince iyi olmadığını, aynı zamanda Amerikan filmleri dışındaki yabancı filmlerin de iyi olmadığını, iyi olsa talep göreceğini söylemiş. Kutlar bu görüşü alıyor, enine boyuna eleştiriyor ve Fellini'ye kötü diyecek insanın sanat anlayışından şüphe edeceğini söylüyor. Yirmi beş yıl geçti, durum aynı. İki yüz elli yıl da geçse aynı olur, vasatız çünkü. Vasat mıyız? İnsanların kuru gürültülü filmler istediğini söyleyenlere de lafı var Kutlar'ın. Filmler açısından bakmıyor bir tek, televizyon programlarından giriyor önce. Biraz izliyor, "Türklerin ne mene yaratıklar olduğunu yabancı gözüyle" görmek istiyor. Vatandaşı olmasak eğlenceli bir ülke Türkiye aslında, bu kalıbı Kutlar icat etmiş olabilir, çok benzerini yazmış. Neyse, programları izledikten sonra insanlara dair yorumlarının bir kısmı: "Bir defa büyük kısmı konuşma ve zekâ özürlü. İki lâfı düzgün bir Türkçe ve doğru tonlama ile yan yana getiremedikleri gibi, aptallık ya da aptal görüntüsü vermek fevkalade 'in'. Erkeklerin önemli bir bölümü çirkin, eciş bücüş, kadınların önemli bir bölümü ise, sanırım aynı estetik cerrahın elinden çıktıkları için birbirine benziyor." (s. 20) Güldüm ve üzüldüm. Elim kumandaya gitmeyeli on beş yıl falan olmuştur herhalde, en son CNBC-e'deki filmleri izlemek için açıyordum. Şimdi maruz kaldığım zamanlarda bakıyorum biraz ve rahatlıkla söyleyebilirim, toplum kafayı yemiş. Öyle veya böyle televizyonu açanından o "freak show" tarzı programlardaki tiplere kadar hemen herkes deli. En ufak bir abartma yok, televizyon açan insanlardan ölümüne korkar hale geldim, bir şekilde kafayı kırmış oldukları için bana bulaşmamaları için elimden geleni yapıyorum. Kutlar umutlu adam, insanların bu tür programları istemeyecek kadar bilinçli olduğunu, insanları bu programlara maruz bırakmamak gerektiğini söylüyor, belki o zamanlar eşik henüz aşılmamıştı ama artık çok geç, tertemiz tırlatmış insanların arasında yaşamak zorundayız.

1980'lerden iki anısı var Kutlar'ın, birinde belediye tarafından tutuklanıyor. Yanında Ömer Kavur var, belediyeye Yusuf ile Kenan'la alakalı bir belge götürmeleri gerekiyor, gösterimlerden daha az vergi kesilmesi gibi bir sebepten. Gidiyorlar, askerler her yerde. Bir anda bina kapatılıyor, giriş çıkışlar yasaklanıyor, herkes korku içinde. Millet koşturuyor, bilmem ne. Film gösterime girecek, belgeleri yetiştirmek lazım ama o şartlarda mümkün değil. Kutlar komutana durumu anlatıyor, komutan telefon ediyor vergi indirimini bildirmek için, telefonda, "Alo, Atıf, evladım, yaz!" diye bağırıp bilgi veriyor. Telefonu açan Atıf Yılmaz, ne olduğunu anlamıyor tabii. Sonuçta sabah girilen binadan 18.30'da çıkılıyor. Sebep de komutanın ipliklerden örülmüş bir karikatürünün ortalık yere asılmış olması. Failin bulunması için bir gün boyunca kıyamet havası estiriliyor, olaya bak. Kısacası Kutlar Türk insanına bir yandan kızıyor, bir yandan da ondan daha iyisini yapmasını umuyor ama ülkede demokrasi diye bir şeyin olmadığının farkında. Bilinçli, bilgili bireylerin olduğu topraklarda işler demokrasi, bizimki gibi üçüncü dünya ülkelerinde kepazelikten öteye gitmiyor ne yazık ki.

Son olarak Yabandji'den bahsedeyim, Kutlar'ın ağzından anlatıyorum. Yabandji, Anadolu çıkışlı olup erken yaşlarda yurt dışında okumaya giden, muhtemelen bir müddet oralarda çalışıp sonrasında memlekete dönünce deli Anadolucu ve Türkçü kesilen insana denir. İyi eğitimlidir, dışarıyı görüp geçirmiştir, en iyisini kendi bilir ve bu topraklardan uzak kaldığı için sanatsal, kültürel dinamikleri bilmez, bilmediği gibi hemen her yerde ahkam keser, kendi insanını dışarıyı görmediği için aşağılayıp yapılması gerekenleri kendinden emin bir şekilde makine gibi sayar. Rönesans ister, memleketine dünyayı yakalatmak ister, çok şey ister ama, işte, böyle biri Yabandji.

Pek çok mesele, pek çok konu. Kültürel hegemonyadan karaoke mekanlarına kadar dokunmadığı mesele kalmıyor Kutlar'ın.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Değişen Kahramanımız
Minyatür bir dünya, kurallar, iktidar, kolaylıkla yönetilebilen kitle, benzer ortam Munyol'un kurmacasında birebir mevcut. Güney Kore'deki baskıcı rejimin okul versiyonu, sembolleştirilmiş hali. Politikanın bütün kirli işleri taşradaki bir okulda, okuldaki sınıflardan birinde kusursuz bir şekilde hayata geçiyor, on beş yaşlarında bir çocuk sınıfa kök söktürüyor resmen. Olay 1950'lerde geçiyor, Liberal Parti hükümetinin son dönemleri, halka korkunç dayatmaların isyanlara yol açtığı zamanlar. Bizim on iki yaşlarındaki tıfıl anlatıcımız Byongte Han, babasının punduna getirilip taşrada bir memuriyete itelenmesiyle birlikte Seul'deki güzel ortamı, demokrasinin işlediği okulunu bırakıp kasabanın okuluna kaydoluyor. Başkentteki pırıl pırıl öğretmenler ve öğrenciler yok kasabada, herkes derdest, kıyafetler eski ve lekeli, yoksulluk kol geziyor. Byongte bu ortama alışmaya çalışıyor, sınıf arkadaşlarını tanımak için gözlemde bulunurken Sokde Om nam bir elemanın kendisini çağırdığını duyuyor. Gitmiyor bizimki, Seul'de sınıf başkanının emir verdiği görülmüş şey değil, dolayısıyla yerinde kalıyor ve Sokde Om'un iktidarının köklerini ilk bu vakada görüyoruz. Byongte Seul'deki ortamla yeni ortamını kıyaslıyor, muktedire boyun eğip eğmemeyi düşünüyor ve Sokde Om'un yanına gitmiyor. Konuşuyorlar biraz, tanışıyorlar ama yine de bir şekilde Sokde Om'un baskıcı yönetimini kabullenmiş gibi görünüyor başta. Tabii yaşadığı ilk olayın ardından mevzuyu babasına açıyor. Baba dürüstlükten şaşmayan bir adamken katakulli sonucu rahat yaşamından olduğu, ailesini yokluğun içine sürüklediği için iktidarın üstünlüğünü kabul etmiş durumda, oğluna sınıf başkanına uyması gerektiğini söylüyor. Anne de benzer bir tutum geliştiriyor, sınıf öğretmeniyle konuştuktan sonra Sokde Om'un iyi bir çocuk olduğunu söylüyor, oğlundan arıza çıkarmamasını istiyor. Sokde Om kusursuz bir sistem kurmuş, öncelikle sınıf öğretmeni çocuğun yönetiminden memnun, hemen hiçbir şeye karışmıyor. Bizim komutan gibi. En tepeden onayı alan çocuk istediği gibi at koşturmaya başlıyor tabii. On altı yaşında bu, diğerlerinden daha büyük ve sosyal zekası yaşıtlarına göre çok ileri. Bazı çocuklardan eşyalarını alıyor, bazılarından haraç topluyor, ödevlerini yaptırıyor çocuklara falan, her türlü nane var bunda. Byongte en başta karşı çıkmaya çalışıyor, elemanın açığını yakalamak için haftalarca uğraşıyor ama ne zaman öğretmenine gidip şikayet etse öğretmen Sokde Om'u tutuyor. Byongte giderek dışlanıyor, oyunlara alınmıyor, kavgalarda dayak yemeye başlıyor. Ağır ağır büyüyen bir zulüm, korkunç. En sonunda pes ediyor, sistemi yıkamayacağını görünce rahat etmek için Sokde Om'un huyuna gidiyor ve çocuğu sevmeye başlıyor. Bu dönüşümün ve benzeri dönüşümlerin anlatımları detaylı, güruhtaki bireyin psikolojisini anlamak için süper kaynak.

Byongte pes ettiği noktada öğretmeninin görüşlerini paylaşmaya başlıyor. Son şikayette öğretmen çocuklara boş kağıt veriyor ve sınıfta dönen işleri yazmalarını istiyor, isim vermeden. Çocuklar Sokde Om'u şikayet etmek yerine Byongte'yi şikayet ediyorlar, zavallı çocuk kara koyun oluyor hemen. Uyum sürecinden sonra Sokde Om'un nimetlerinden faydalanmaya başlıyor, mamalanıyor. Oyunlar, dövüşler, dersler, her şey yoluna giriyor. Zinciri takıyor eleman, Sokde Om için resim yapıyor ve çocuğun resim dersinden iyi notlar almalarını sağlıyor. Bazı çocuklar sınavlarda doldurdukları kağıttan kendi isimlerini silip Sokde Om'un ismini yazıyorlar, böylece Sokde Om okul birincisi oluyor her yıl. Kusursuz bir sömürü sistemi, nöbetleşe kötülük ve nöbetleşe iyilik, sürüye dahil olunca problem yok. Sistem nerede patlıyor, yeni bir gocuklu celep çıkıyor ortaya, o zaman. Bu yeni mezun öğretmen insanlığını henüz yitirmediği için sınıftaki havayı alıyor, sözlüye kaldırdığı Sokde Om'un bir halt bilmediğine kani olunca yazılılardaki yüksek notlardan işkilleniyor, sonra çocuğun ipliğini pazara çıkarıyor tabii. Sokde Om okulu bırakıyor, yolda denk geldiği çocukları dövüp okula gidememelerine yol açıyor. Öğretmen bu duruma çok kızıyor, çocukları dövüp Sokde Om'a karşı çıkmalarını söylüyor. Bizim zorba dayak yiyor bir güzel, piyasadan tamamen siliniyor. Doğan otorite boşluğu çeşitli çatışmalara yol açıyor, demokrasi kültürü gelişmediği için kavga edenlerin yanında eski düzeni özleyenler de var, yeni bir Sokde Om çıkar diye umut ediyorlar. Okul bu hay huyla bitiyor.

Son bölümde otuz yılın ardından gelen öz eleştiri mekanizması çalışıyor. Byongte okulu bitiriyor, tam o sırada isyan çıkıyor ve yönetim değişiyor. Daha iyi bir gelecek ufukta gözüküyor ama Byongte doğru tercihler yapmıyor, yaşamı zorlaştığında kişisel Sokde Om'unu arıyor içten içe. Sopanın altında mutlu ve huzurluydu, emirleri -ki emir yok aslında, sistemin sürmesi için yarı istençli boyun eğme var- yerine getirmekten başka bir yükümlülüğü yoktu, hayatı çok güzeldi. O zamanlar. Sorumluluklarının arttığı yetişkinlik zor geliyor ona, yarı özlem ve yarı kızgınlık içinde anlatısına nokta koyuyor.

Demokrasi nedir, tiranlık nedir, bazı şeyler nasıldır ve nasıl olmalıdır, bu tür şeylerin merkezde olduğu bir novella, son derece başarılı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ay Aşkları
Kemal Selçuk'u yeni ekledim ve hemen sıranın önüne aldım, Mustafakemalpaşalı çünkü. Ben üç yaşındayken baba tarafının izi kalmadığı için annemin memleketini memleket bildim, sözde Malatyalıyım ama hissettiğim Mustafakemalpaşalılık. Mustafakemalpaşalılık süper bir şey, herkese tavsiye ederim. Deresi olsun, eski evleri olsun, güzel bir Anadolu kasabası. Ben çocukken daha güzeldi tabii, şimdi her yere bina dikip beton döktükleri için merkezi rezalet durumda ama beş on dakikalık yürüyüşle muktedirin beton fetişizminden kaçabiliyorsunuz, çok güzel. Neyse, Kemal Selçuk 1971'de Mustafakemalpaşa'da doğmuş, 1991'den itibaren öykülerini yayımlamaya başlamış. Benim ayıbım, geçen hafta kitabına denk gelene kadar adını duymamıştım. Duyduğuma memnun oldum, Ay Aşkları iyi bir metin çünkü. Mustafakemalpaşa'dan iz bulabilir miyim diye düşünmüştüm, buldum, o da güzel.
Epigraf Maharaj'dan, hayata bağlanmanın kedere bağlanmak olduğunu ve bize acı vereni sevdiğimizi söylüyor. Üç acıyla karşılaşıyoruz, hatta acıyı güzelleyen bir dilin doğurduğuyla birlikte dört. Selçuk hoş bir anlatım tekniği kullanmış, metni Hilal, Yarımay ve Dolunay olmak üzere üç parçaya ayırıp üç neslin aşk acısını anlatmış, Werther'in acılarının zemininde. Hilal bölümü 21 Temmuz 1999'da, Yarımay 20 Temmuz 1969'da, Dolunay 19 Temmuz 1949'da başlıyor, üç farklı zaman diliminin güncel meselelerini de görüyoruz böylece; Dolunay'da II. Dünya Savaşı'nın siyasi çalkantılarını ve devamındaki siyasi çekişmelerin toplumsal yansımalarını görebiliyoruz, Bekir'in -Bekir'di sanırım- babası belediyenin eski başkanı ve Demokrat Parti ortaya çıkınca sahneden çekilmiş, unutulmuş bir adam. Bekir başkanın oğlu olduğu için kasabada tanınmış bir isim ama daha çok serseriliğiyle tanınıyor. Adam dövüyor, haplanıyor, Josephine'e duyduğu aşktan ötürü dengeden yoksun. Karısının yüzünü görmeye dayanamıyor, soluğu Josephine'de alıyor ama kadın bir süre sonra Bekir'e duyduğu sevgiyi yitirince, sevilmek değil de gönlünce sevmek istediği için kasabadaki erkeklere aşkı öğretip mutsuzlar ordusu yaratınca Bekir'in şirazesi hepten kayıyor. Üç bölümün ilk örneklerinin başında Werther'in acılarının yansımaları var, alıntılardan Dolunay'a düşeninde Josephine'in kutsallığına denk bir durumun eşleniği var. Otuz altı yaşında bir adam, evli, aşk acısı yüzünden birilerini dövmek istiyor ve herkesin içinde kuyumcunun oğlunu ağlatana kadar tokatlıyor. Ermeni kuyumcuyla arası bozulmuyor, adam her gördüğünde selam vermeye devam ediyor Bekir'e, kasaba havasıyla ve esnaflıkla ilgili bir şey. İtle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmanın iyiliği çıkıyor ortaya, Bekir'se acısını Josephine'in kendisini görmek istemediği ilk günlerin dolunayıyla bir tutuyor. Tepede, bütün parlaklığıyla duruyor, yıllar geçse bile her döngüde acısını hatırlayacak, eğer yıllar kendisi için geçerse. Josephine'in evini bastığında, sevdiğinin yanında kuyumcunun oğlunu görünce cıngar çıkıyor tabii, bazılarını acı bir son bekliyor. Bekir'in hikâyesi kabaca bu. Geçmişi düşündüğü zaman babasının bazı sözlerini hatırlıyor, örneğin kasabanın Kurtuluş Savaşı'na katılmamasından ötürü duyduğu pişmanlık incelenmeye değer. Varsayımsal konuşacağım ama kanıt güçlü. Yunan ordusu ve çeteleri mekanı basınca Kirmastılılar -Mustafakemalpaşa'nın eski adı Kirmastı, Tatar Ramazan'ın yanında gördüğümüz Kirmastılı nam adam geliyor akla- sinmişler, çetelere yardım etmişler falan. Savaşmayı geçtim, can ve mal korkusundan yapmadıkları iş kalmamış. Sonrasında Mustafa Kemal bölgeye gelmiş ama Kirmastı'ya uğramamış, olanlardan haberdar olduğu söyleniyor. Kasabalılar ilçenin adını Mustafakemalpaşa olarak değiştirmişler sonra, olaya bak. Kısacası, anlatının mekanı Mustafakemalpaşa diyorum ve Bekir'in kuyumcunun oğlunu eski belediye binasının önünde dövdüğünü hayal ediyorum, meskenin en civcivli yerinde.

Ayın varlığı acının büyüklüğünü gösteriyor Bekir için, Hilal bölümünde başka bir durum var. Var olan bir sevilenin acısı dolunay olarak beliriyor, Hilal'deki genç çocuğun "Sevdiğim" dediği kadın ortalıkta olmadığı için acı benzer şiddette ama ay küçük, daha az aydınlık saçıyor. Bölümün epigrafına bakınca aşksız dünyanın hiçbir anlamı olmadığına dair bir alıntı var yine Werther'den, sevilenin hayali olup olmadığını düşünüyoruz ister istemez. Bakalım. Eleman mimarlık okumuş, üzerine edebiyat fakültesine girmiş. Çokça okuyup ettiğini biliyoruz, intihar edemediğini biliyoruz, babasıyla annesinin kaygılarını dindirememesinin oburluğundan kaynaklı olduğunu da biliyoruz ama oburluğa yol açan dürtünün ne olduğunu anlatının ortalarına kadar bilemiyoruz. Basit, sevgiyi yiyeceğe eşleyen ve çok konuşan, bol konuşan, oral takıntı geliştiren mesele aşkı koruma ve kollama yollarını ararken bedenin çarpık savunma mekanizmalarını üretmesi. Adam yiyor ve mide fesadı geçiriyor bir yerde, hastanelik oluyor ama midesindekileri çıkarmak istemiyor, ölüm pahasına. Bunun yanında doksanların dünyasına kapı aralıyor, toplumun hızlı değişiminden kaynaklanan birtakım çarpıklıklar, sıkıntı veren meseleler bu bölümde irdeleniyor.

Yarımay'a bakıyorum, 1960'lı yılların sonunda özgürlük, isyan ve umut bizim topraklara pek uğramasa da Amsterdam'dan öğretmenin yaşadığı köye staj yapmaya gelen Türk kızı Avrupa'da esen rüzgarı peşinde getiriyor. Herkesle konuşan, kısa sürede köylünün sevdiği biri haline gelen kız öğretmenlik yapacak, Amsterdam'a dönmeden önce kendi toprağını tanımak, insanlarıyla vakit geçirmek istiyor ve öğretmenin kalbini yakıyor. Öğretmen evli, çocuğu olacak, karısını sevmiyor ama sever gibi gözüküyor, kıza abayı yaktığı için ne yapacağını bilemiyor ve kızın etrafında pervane oluyor. Ay var bir de, Ay'a gidilecek o sıralarda. Kız bu olaya kafayı takmış durumda, Amsterdam'a döner dönmez teleskobuyla Ay'ı gözleyecek, öğretmen köyünde kalacak. Böyle oluyor, öğretmen uzaklara giden aşkının ardından yürekte bukağısıyla kalıyor. "Yarımay", kız yanındayken Ay'ın parıltısı seçilemiyor, gittiği zaman orada, bu açıdan güzel bir sembol. Sosyal meselelerde elimizde kurnaz bir hoca var, insanlara dünyanın iki boynuz arasında durduğunu söylüyor, okulların çocukları gavur yaptığından bahsediyor, böyle bir tip. Öğretmenle hoca arasındaki çatışma gizliden gizliye sürüyor. Günümüzde de sürüyor. Sanırım hep sürecek.

Coşkulu bir dil, Werther'in hoşuna gidecek kadar romantizm esintili. Güzel bağlantılar, üç anlatının kesişme noktaları ilgi çekici, iyi bir teknik var. Kemal Selçuk'u takip edeceğim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir