Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşlı Adam ve Deniz
Yaşlı Adam ve Deniz olarak biliniyor şimdi, zamanında İhtiyar Balıkçı olarak çevrilmiş. Yaşlı bir balıkçımız var, bir de işi öğrettiği bir çocuk. Balıkçı 85 gündür hiçbir şey yakalayamıyor, çocuk kendisiyle ava çıkmak istiyor eski günlerdeki gibi ama başkalarıyla takılıyor artık, işi kapınca daha büyük oynamaya başlamış. Yine de aralarındaki dostluk bozulmamış, çok yakınlar. Çok odunlamasına anlatıyorum tabii, aralarındaki dostluğun derinliğini beyzbol maçı muhabbetlerinden, birlikte yaptıkları şeylerden anlıyorsunuz.

Adam eli boş döndüğü bir avın ardından uzaklara açılmayı düşünüyor, çocuk onunla gelmek istiyor ama izin vermiyor adam, çalıştığı gemide kalmasını söylüyor, açılıyor denize. Asıl olay denize açıldıktan sonra başlıyor.

Diyorlar ki her şey bir sembol. Deniz, balıkçının avlanması, tuttuğu dev balık, saldıran köpek balıkları... Hayat, mücadele, yenilgi... Doğrudur, basit bir avlanma hikâyesinin ardında yaşam var, tam olması gerektiği şekilde. Balıkçımızın aslanlı düşleri, evindeki boş kutular, yalnızlık ve her şeye rağmen yaşamak. Şiir gibi konuştum...

Olay kabaca şu: Dayımız balığa çıktı. Kıyıdan uzaklaşıyor, açılıyor, sabah oluyor, akşam oluyor. Tabii bu arada adamın hayatına dair geri dönüşler, denize dair, yaşamaya dair basit fakat olabildiğince gerçek ayrıntılar... Bir iki küçük av, bu sırada dayımızın ellerini yaralaması. Sonra büyük avın oltaya vurması. Dayımızın bu büyük avla mücadelesi, bir veya iki gün sürüyor. Sabrına ve gücüne rağmen tükenmek üzereyken avına üstünlük kurması, balığı tekneye bağlaması. Sonra köpek balıkları. Kıyıya döndüğünde adam yarı ölü, tuttuğu balığın sadece kafası kalmış.

Özellikle büyük avı yakalarken ve köpek balıklarıyla mücadele ederken korkularına rağmen kendinden emin bir şekilde savaşması çok etkileyici. Ortam şu:

"Okyanus böylesine vahşi ve acıması olurken zavallı kuşlar niye böyle narin ve güzel yaratılmış acaba. Deniz çok güzel, çok merhametlidir. Fakat birden öyle değişiverir, öyle zalimleşir ki; başımızın üstünde fırıl fırıl dönen bu ufacık ötüşleri hüzünlü kuşlar için dayanılmaz olur." (s. 26)

Deniz değişken, hele açık deniz daha fena. Life of Pi'den hatırlayalım. Burada yaşlıyı ayakta tutan şey mücadele üstüne kurulu bir hayatının olması. Günler boyunca tek başına denizde durması, avıyla savaşı hep bu mücadele üstüne kurulu. Adam mücadele etmeden yaşadığını anlayamıyor çünkü. Zafer kazanmadan yaşadığını anlayamıyor, bu yüzden de avsız 85 günün ardından okyanusa açılıyor. Daha büyük bir mücadele, daha derin bir yaşama hazzı.

Doğayla mücadele sırasında anılarına kapılan balıkçının adını da öğreniyoruz: Santiago El Campeon. Gençliğinde öylesine güçlüymüş ki günlerce süren bir bilek güreşi mücadelesinde zebellah gibi bir zenciyi yenmiş, kimse bileğini bükemezmiş. Adam fiziken de sağlam. Yaşlılığına bu sağlamlıktan çok şey kalmış belli ki.
Böyle. Tadı kaçmasın diye onlarca küçük detayı anlatmadım, kısa olmasına rağmen büyük bir roman bu. Doğaya karşı yaşlı bir balıkçı. Mis.

Görüldüğü yerde alınabilir. Pişman olmazsınız.
Yanıtla
27
85
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beyhude Ömrüm
Anadolu insanının kendince bir kurtuluş çabasının anlatımı bir yana, Anadolu'ya bir bahçe üzerinden gösterilen bağlılığı bu kadar güzel anlatan bir hikâye okumamıştım. Kaçırmayın, o kadar güzel.
Anlatıcı, aile babası bir dayımız. Bundan sonra kendisini dayı olarak anacağım.

Tarlada ekin biçerken ara veriyor, bir cıgara yakıyor. Oğlunu, mahsulü, o dağ başını mamur eden beyi düşünüyor, sonra gözü ıslak kayaya takılıyor. Kayanın dibinde bitmiş otlar var, ulan buradan su çıkar diye düşünüyor anlatıcı. Toprakla ve insanla mücadele buradan itibaren başlıyor.

Dayının kayınbaba, köyle oğullarının yaşadığı şehir arasında gidip gelen, karısını hizmetçi olarak kullanan, huysuz bir adam. Arada kalmışlar için güzel bir sembol; ne tam şehirli, ne tam köylü. Dayıya da şehre gitmelerini söylüyor, köyde hiçbir şey kalmamış. Buradaki "hiçbir şey", dayının hayatı aslında. Toprak, ekin, sakin bir yaşam, cennet bir bahçe... Azla yetinmek, istenilen şekilde yaşayabilmek en önemlisi. Kaynata için şehir yepyeni bir dünya. Şehirden başka yerde yaşam yok. Şehir yaşamını böylesi cazip kılan ne var onlar için, merak ederim. Cevabı bilmiyorum, Kutlu da pek girmemiş buralara. Ya da ben okuyup da unuttum. Kutlu'nun karakterleri öyle derinden derine incelemek gibi bir huyu, üslubu yok zaten. Kısa cümleler, olaylar, bir iki düşünce. Bir paragrafı beş dakika düşünür oldum metinlerini okurken.

Dayı, kayadan su çıkarma ve toprağı çevreleme konusunda kasabadaki Hacı Abi'ye gidiyor. Dayının babasıyla Hacı Abi yakın arkadaş, define tutkuları var. Arıyorlar da arıyorlar ama bir şey çıkmıyor. Baba ölüyor, Hacı Abi dayıya kol kanat geriyor. Çok yakınlar yani.

Neyse, akıllar alınıp veriliyor, dayı girişiyor kayaya. Kazıyor ediyor, dinamit falan patlatıyor yarmak için. Burada Muhtar Halil giriyor devreye. Muhtar Halil'le dayının babası vukuatlı, düşmanlıkları var. Muhtar, bahçe konusunda dayıya zorluk çıkarıyor bir sürü. Dedikodu yayıyor, dövdürtüyor falan. Bir sürü olay, fena.

Bahçenin kurulmasından sonra ikinci bölüm; dayının oğluyla çekişmesi. Oğul da şehre gitmek istiyor, kavga ediyorlar bu yüzden. Dayının eşi ölüyor, köy-şehir arasında, oğluna gidip geliyor adamcağız. Yaşlılık. Köy boşalıyor, kasaba kuruyor. İnsanla birlikte toprak da yalnızlaşıyor.

Son bölümü alıp bitiriyorum, nefis bir son:

"Pembe-beyaz şeftali çiçekleri, süt köpüğü gibi kabarmış erik, kaysı, vişne, kiraz çiçekleri; sarışın kızılcık çiçekleri yağıyor üstüme, serpiliyor gökten.
Aman Allahım, ne güzel, ne güzel.
Yağsın durmadan, yağsın ve örtsün üstümü bu çiçek kokuları, nerdeyim ben?
Gözlerimde yaş, dilimde dua.
Öldüm ve bir bahçeye gömüldüm." (s. 211)

Derviş, Muhtar, Emrullah Hoca, bir dünya karakter var, hiçbirini almadım buraya. Okusanız uzaklarda bir yerlerde gerçekten yaşadıklarını anlayacaksınız. Başka da bir şey diyemiyorum, ben anlatamıyorum en azından. Lütfen okuyun. On numara.
Yanıtla
25
3
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri I
Freud'un öğrencisi Fromm, sonradan kendi yolunu bulmuş, almış yürümüş bir filozof. Birey-toplum ilişkileri üzerine çalışmış daha çok. Ben bilmiyorum tabii, meraklı bir okurum, o kadar. Kendimce üç beş bir şey anlatacağım işte.

6 yıllık bir araştırmanın ürünü bu. Nöropsikolojiden antropolojiye, geniş bir çerçevede birçok disiplin ele alınarak çalışılmış. Gayet kapsamlı, öküz gibi bir çalışma. İki cilt, bu birincisi.

Saldırganlığın terimsel olarak anlamı üzerinde duruluyor ilk olarak. Saldırganlık salt yıkıcılık anlamına gelmiyor, savunucu saldırganlık gibi olaylar var, Fromm bunları ayrı ayrı incelemiş. Gelecek oralar.

İçgüdüler ve İnsan Tutkuları
Giriş bölümünde saldırganlığın terimsel boyutları incelendikten sonra psikolojik yaklaşımların konuya açıklık getirme denemeleri ele alınıyor. Bu bölüme Fromm'un bazı şahıslara ve deneylere giydirme bölümü diyebiliriz, ayarlar verilmiş. En başta Fromm, içgüdücülükten veya davranışçılıktan birinin seçilip diğerinin yanlışlanması fikrini doğru bulmuyor. İkisini de içeren, doğacak bir sentezle kendi açıklamasını getirmeye çalışacağını söylüyor, sonra ayarlara geçiyor. Ardı arkası yok, ben bir örnekle geçiştireceğim. Konrad Lorenz, uzmanı olmadığı bir alan olan psikoloji üstünde çalışmış, hayvanları inceleyerek vardığı sonuçları olduğu gibi insanlara mal etmiş bir araştırmacı. Saldırganlığın ve yıkımın insanın biyolojik kodunda bulunduğunu belirtiyor. Fromm da adeta "yav hee he" çekerek ayarlara girişiyor.

Yumuşak-savunucu saldırganlıkla kırıcı-yıkıcı saldırganlığın sadece insanda bulunduğunu söyleyen Fromm, bunu da içgüdü ile kişiliğe bağlıyor, kişilik yerine "organik dürtüler" kavramını kullanıyor. Lorenz'e giydirmesinin temeli de bu; Lorenz'in kişiliğe yer vermemesi. Fromm'a göre içgüdüler ve kişilikle ilgili tutkular, varoluşsal farkındalığa yol açıyor. İnsanı yönlendiren şey de bu. Hangi tutkular ağır basıyorsa oraya yönelim oluyor. Eğer bu tutkulara dış bir etken yüzünden ulaşılamazsa Freud'un "engellenme" hadisesi ortaya çıkıyor, engellenmiş insanın öfkesi de fena olur tabii. Allah esirgeye. Freud'un cinsellik ve şiddet üzerine fikirleri de inceleniyor. Ayrıntılara inemiyorum, inersem bu yazı bitmeyecek. Freud'un içgüdü ve şiddet fikirlerinin incelenmesinden sonra şu var: "Bu inceleme, sevme, özgür olma uğraşları olarak ve yıkma, işkence etme, denetim altına alma ve boyun eğme dürtüsü olarak bu tutkuları içgüdülerle olan zoraki evliliklerinden boşamaktadır. İçgüdüler katıksız bir doğal sınıflamadır; oysa kişilik-kökenli tutkular sosyobiyolojik, tarihsel bir sınıflamadır. Bu tutkular,her ne kadar doğrudan doğruya fiziki varoluşun hizmetinde değilseler de, içgüdüler kadar -hatta sık sık onlardan daha çok- güçlüdürler. İnsanın yaşama duyduğu ilginin, onun coşkusunun, heyecanının temelini bu tutkular oluşturur. Yalnızca insanın düşleri değil, sanat, efsane, tiyatro -yaşamı yaşanmaya değer kılan her şey- bile bu kaynaktan doğar. İnsan, fincanla atılan zar gibi, salt bir nesneymişçesine yaşayamaz. Yiyip içen ya da üreyip çoğalan bir makine düzeyine indirgendiğinde, gereksinme duyduğu bütün güvenceye kavuşmuş olsa bile, çok acı çeker." (s. 31-32) Akla direkt Amerikan Sapığı ve Biz geliyor. Birinde seçim özgürlüğü kisvesi altında sunulan standart bir yaşam var, diğerinde erkin topluma dayattığı bir yaşam stili. İkisinde de fizyolojik ihtiyaçlar, hatta kimi toplumsal ihtiyaçlar karşılanır, fakat sürekli bir huzursuzluk içinde arayışa yönelmiş bir insan için bunlar yeterli değildir. Şurası Amerikan Sapığı'nın çıkış noktasıymış gibi gözüküyor: "İnsan canlı, hareketli bir yaşam ve heyecan arar; daha üst düzeyde bir doyuma ulaşamadığında da yıkmaya dayalı canlı, hareketli yaşamı kendisi için kendi yaratır." (s. 32) Bundan sonrası insanın tutkuları yüzünden intihar edebildiğine, fakat cinsel doyum yoksunluğu yüzünden böyle bir yolu seçmediğine dair birtakım fikirler. Tutkular insanlar için çok önemlidir. Böyle şeyler.


İçgüdücülük, Davranışçılık, Ruhçözümleme
Anladığım kadarıyla -dsfd- Fromm şunu diyor: Cinsel arzu kuramının bir üst modeli olan yaşam-ölüm içgüdüsü konusunda yer alan saldırganlıkla ilgili mevzular kanıtlarla desteklenememiştir, bu yüzden Freud cortlamıştır. Bu mevzular fizyolojik-mekanik olmaktan ziyade biyolojiktir, Freud katı bir mekanizmden biyolojik bir incelemeye geçmiştir ama ölüm içgüdüsünün getirdiği saldırganlığı insanlarda başarıyla incelemesine rağmen bu olay hayvanlarda yer almamaktadır. Yer almamaktadır değil de, bunu gösteren bir veri yoktur. Ayrıca Freud, saldırganlık terimini bütün saldırganlık çeşitleri için kullanıp mevzuyu bulandırmış. Falan.

Lorenz, şiddetin falan insanın hep içinde olduğunu söylüyor. Ortaya çıkabildiği zaman çıkıyormuş. Bu bölümde Fromm'un Lorenz'dan yaptığı alıntılara ayarlar vermesi var. Bir de Freud ve Lorenz'in karşılaştırılması: "Freud, yıkıcı bir içgüdünün varlığını savunuyordu; Lorenz'e göre bu varsayım, biyoloji bilimi açısından savunulamaz nitelikteydi. Onun savunduğu saldırganlık dürtüsü, yaşama hizmet eder; Freud'un ölüm içgüdüsü ise ölümün hizmetçisidir." (s. 49) Bununla birlikte saldırganlığın insanı yönlendirdiği ve ortaya konulmamasının psikolojik hasara yol açacağı fikri ortak.


Çevreciler ve Davranışçılar
Aydınlanma Çağı düşünürleriyle giriyoruz. İyi toplumun iyi insanı yaratacağını, böylece insanın doğal iyiliğinin açığa çıkmasının kolaylaşacağını söylemişler.

Buradan davranışçılara geçiyoruz. Pavlov'un köpekleriyle yaptığı deneyler var, klasik koşullanma diye geçiyor. Zil çalarsınız bir tane, sonra et gösterirsiniz ve köpek salya üretir. Sonraları zili çaldığınız an köpek salya üretir, et aradan çıkmış olur. Tabii eti vermediğiniz sürece zille birlikte salya üretme olayı sönecektir. Neyse, kabaca olay bu. Uyarıcı-tepki bağı.

Skinner'ın edimsel koşullanması da şu: bir davranış ortaya koyarsınız ve sonuç olumluysa davranışınız pekiştirilir, siz de bu davranışı tekrar göstermeye meyilli olursunuz. Mesela odanızı topladınız ve anneniz size pasta yaptı. Odanızı pasta için toplamadınız ama ödül aldınız. Odanızı tekrar, hatta daha sık toplarsınız. Bu. Fromm bu mevzuları anlatıyor önce, sonra ereklere ve değerlere geçip Skinner'ı eleştiriyor. Skinner, kültürel mevzularda konuşurken hala laboratuvardan bahseder gibidir, oysa kültür özgür bir irade sonucu, deneysiz oluşur. Çıkış noktası bu. Bu konuda atom bombasının yapılmasının kültürel değerlerle ilgili olup olmadığı konusunda bir tartışma var, güzel. Skinner'a göre gelişmiş toplumların efendi-köle ilişkisini kullanması düşünülemez bile. Oysa Fromm, gelişmiş toplumların tam da bu düzen üstüne kurulacağını söylüyor. Sonraki bölümlerde avcı-toplayıcı toplumlardan günümüzün üretim toplumlarına kadarki süreci değerlendirirken mevzuyu iyice açacak. Bunun dışında tüm olumlu pekiştirmelere rağmen kafayı yiyen insanlara bir açıklama getirilemediği söyleniyor. Mutsuzluk, huzursuzluk ve tamamlanamamışlık hissi. Fromm için yeni-davranışçılık -Skinner'ın görüşleri- bencilliğin ve öz çıkarın öncelik taşıması üzerine kurulmuş. Skinner'ın çok tutulmasının sebebi de bu; herkesin çıkarı uğruna yapılması gerekeni yapmak, pekiştirece ulaşmak.

Fromm'un Skinner eleştirisi: "Sibernetik çağda birey gitgide yönetilmeye açık hale gelmektedir. Onun çalışması tüketimi ve boş zamanı reklamlar, ideolojiler, Skinner'ın 'olumlu pekiştirmeler' olarak adlandırdığı şeyler tarafından yönetilmektedir. Birey, toplumsal süreçteki etkin, sorumlu rolünü yitirmektedir; bütünüyle 'uyarlanmış' hale gelmekte ve genel düzene uymayan herhangi bir davranış, hareket, düşünce ya da duygunun çıkarlarını fena halde zedeleyeceğini öğrenmektedir; gerçekte o, kendisinden nasıl olması bekleniyorsa öyledir. Eğer kendisi olmakta diretirse, polis devletlerinde özgürlüğünü, hatta yaşamını tehlikeye atar; bazı demokrasilerde işinde ilerleyememe ya da daha seyrek olarak, işini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalır ve belki de en önemlisi, hiç kimseyle iletişimde bulunamama, kendini soyutlanmış hissetme tehlikesine girer." (s. 81)

Okurken şöyle bir ürperdim açıkçası, aklıma, "Yavaş yavaş delirdim, kimse fark etmedi" geldi, "Ne çok acı var" geldi. Birazcık olsun böyle hissetmişseniz ne demek istediğimi anlamışsınızdır. Son nokta da şu: "Skinner, sibernetik çayın soyutlanmış, yönetilen insanının cehennemini, ilerleme cenneti olarak salık vermektedir." (s. 82) İnsanoğlunun ilerleyebilmesi için insanlığın katledilmesi, süper. Josef Mengele geliyor akla. Deneyleriyle genetiğin babası olarak kabul edilir, tabii deneyler sırasında yaptığı inanılmaz işkenceler olmasa iyiymiş.

Davranışçıların şiddetin kaynağını araştırmalarındaki çıkmazı, bilişsel disipline kapalı olmaları. Fromm'un verdiği örnek şu: İki baba var, ikisi de kendi oğlunu aynı şekilde cezalandırıyor, kıça şaplak atarak ama bir tanesi cezanın haklılığını çocuğa sezdiriyor, çocuk durumu anlıyor. Diğeri anlamıyor, babanın sadistik karakterli olduğunu düşünüyor. İşte davranışçılık için ikisi de aynıdır, çocuklar babalara aynı şekilde tepki gösterecektir. Lakin ki öyle değildir; cezasını kabullenen çocuk için uyarı alınmıştır, herhangi bir kin güdülmeyecektir. Diğeri için öyle değil.

Ruhbilimsel deneyler bölümü var, buradaki deneylerin incelenmesi ve neden geçerli olmadıklarına dair görüşler var. Alamayacağım, çok uzun. Bir deney direkt Das Experiment zaten, izlediyseniz mevzuya vakıfsınızdır. İşte bu tür deneylerin oluşturulmasında ve sürdürülmesinde çok fazla değişken bulunduğu üzerine fikirler öne sürüyor Fromm, bu değişkenler deneylerin geçerliğini düşürüyormuş. Gibi şeyler.


Saldırganlık Anlayışı Konusundaki Ruhçözümsel Yaklaşım
Fromm'un tuttuğu kuram da bu. "Ruhçözümlemeci kuram, hem genel kuramsal kavramları yönünden içgüdücü, hem de tedavi yönelimi açısından çevrecidir." (s. 132) Bu kuramın öncekilerle karşılaştırılması var, sıkıldığım için yazmıyorum dsfd. Ulan daha bayağı da var be. Neyse.

İkinci bölüm nörofizyolojik yaklaşımla başlıyor. Nörofizyolojinin eleştirildiği nokta, saldırgan davranışın sinirsel merkezi bulunurken hayvanların temel alınmış olması. İnsanlarda mevzu biraz daha farklı. Bundan sonra psikolojiyle nörofizyoloji arasındaki ilişkiler, daha çok nörofizyolojinin saldırganlığın incelenmesinde daha yetkin bir şekilde kullanılabileceği görüşü var. Mesela beyindeki değişik sinir bölgelerinin duyguların yaratımında etkin rol oynamaları var, kitap 50 sene önce yazıldığı için bunların incelenmesine büyük bir olasılık gözüyle bakılıyor ama şimdiye kadar çoktan incelenmiştir sanıyorum. Fromm'un anlattığı şu: Savunucu saldırganlığın izleri beyinde bulunabilir. Savunucu saldırganlık, türün devam etmesi için tehlikelere karşı koymada kullanılan bir silahtır. Nefsi müdafaa kabaca. Kaçış içgüdüsü de savunucu saldırganlığın bir önceki aşaması ve Fromm'a göre tarih, saldırganlıktan çok kaçış içgüdüsüne dayalı olarak belirleniyor.

Hayvan saldırganlığının incelendiği bir bölümde şu var: "Bir kitle katliamcısı ve sadist olan tek memeli hayvan insandır." (s. 168) Bu bir yana, hapsedilmiş hayvanların özgür olanlardan farklı olmadığı fikri var. Yanlış. Elbette bir kavram olarak özgürlüğü anlamaları beklenemez ama hayvanat bahçesindeki primatlar, doğal ortamlarında takılan kuzenlerine göre daha saldırgan oluyormuş. İlginç. Bir de dar alana konmuş çok sayıda maymunun yer aldığı bir deney var, bu deney çok farklı olaylara bağlanacak sonra. Yer yetmezliği yüzünden sadistik hareketler görülür olmuş. Tabii yer yetmezliğine besin, su vs. yetmezliği anlamı da verebilirsiniz. Fromm'un primat saldırganlığı konusunda söyledikleri: "Bu ayırım (yaban ortam-hayvanat bahçesi) insan saldırganlığının anlaşılması açısından temel önem taşır; çünkü insan, bu zamana kadarki tarihinde, İ. Ö. 5000 yılına kadar olan avcılarla yiyecek toplayıcılar ve ilk tarımcılar hariç, kendi doğal yaşam çevresi içinde pek yaşamamıştır. 'Uygarlaşmış' insan her zaman 'hayvanat bahçesinde' -yani çeşitli düzeylerde tutsaklık ve özgürlükten yoksunluk altında- yaşamıştır ve bu, en ileri toplumlarda bile hala doğrudur." (s. 169)

Üç gündür yazmaya uğraşıyorum, harbi sıkıldım, Fromm'un gidişatını söyleyip burayı kapıyorum. Bu fikir üzerinden toplayıcı-avcı insanı inceliyor, avcılığın sadistik kökenlerinin olmadığını, tarihin o döneminde insanların mülkiyet kavramı olmadan mutluluk içinde yaşadığını, "uygarlaşmamış" toplumların pek savaş da yapmadığını söylüyor. Teknolojik ilerlemeler, medeniyet kurma çabaları biriktirmeciliğe, güce, yani korkuya dayalı. Bu yüzden sonuç şu: Günümüzün insanı, atalarımızdan çok daha vahşidir ve günümüzün medeniyetleri geçmişteki medeniyetlere göre çok daha yıkıcıdır. Bu görüşte toplumların izlediği kişilerden tutun, dünya nüfusuna kadar pek çok şey bir arada inceleniyor.

Üçüncü bölümde işin pratik yönüne doğru ilerliyoruz, saldırganlık çeşitleri inceleniyor. Falan. Bir bu kadar daha şey yazılır. Süper kitap.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Futbol Ateşi
Ölümüne Sadakat'i lisede okudum, Cthulhu Mitosu Öyküleri'yle takas etmiştim. Filmi de var, John Cusack oynuyor. Ben kendisini çok severim. Başrolü almayı çok istemiş, ondan başkasını düşünemiyorum o rol için. Gerçi kitabı daha iyi, önce onu okumanızı tavsiye ederim. Neyse, adamın takıntılarına hayran kalmıştım. Bir plak dükkanınız var, yıllardır sabit bir şekilde yaşıyorsunuz ve size en çok koyan son ayrılığın ardından başarısızlıkla sonuçlanmış, sizi darmaduman etmiş beş ilişkinizin bitiş sebebini sorguluyorsunuz, bu esnada bu olaylarda rol oynamış bütün kadınlara ulaşıp ilişkinin neden bittiğini soruyorsunuz. Hayat toparlamak için en ideal yol değil belki ama herkes en ideal yolu bulsaydı kimsenin herhangi bir problemi olmazdı, hiçbir konuda. Futbol Ateşi otobiyografik bir metin. Ölümüne Sadakat, İyi de Nasıl?, Çat! gibi Hornby romanlarını bu metin üzerinden değerlendirirsek bunlardaki birçok mevzunun aydınlandığını, takıntıların vs. doğrudan Hornby'den geldiğini görebiliyoruz.

"Bu kitap, kendi saplantımla arama belirli bir mesafe koyma çabasıdır. Liseli bir oğlanın aşkı olarak başlayan bir ilişki, nasıl olur da hayatımda kendi irademle girdiğim diğer tüm ilişkilerden daha uzun, tam yirmi beş yıl sürer? (Aileme çok düşkünüm, ama onlar tam anlamıyla bizzat kendi irademle kurduğum ilişkiye dahil sayılmazlar ve 14 yaşından önce kurduğum arkadaşlıklardan hiçbiri -okuldaki Arsenal taraftarları hariç- sürmüyor.) Peki bütün o, zaman zaman üzerime çöken umursamazlık, keder ve hakiki nefret duygularına rağmen bu ilişki bozulmadan sürmeyi nasıl başardı?" (s. 9)

Çocuklukta edinilmiş bir Arsenal aşkı ve Arsenal maçları üzerinden yazılmaya çalışılan kişisel bir tarihçe. Babayla sürdürülmeye çalışılan bir ilişki, büyüme sıkıntıları, kızlar, aylaklık, öğrencilik, değiştirilen işler, yazar olmak için bırakılan işler. Tabii bu kadarla sınırlı değil, futbol üzerine düşünülmüş onca şey de cabası. 32 kısım tekmili birden.

Ebeveynlerin ayrılmasıyla Arsenal aşkının başlaması aşağı yukarı aynı zamanlara denk geliyor. Babanın çocukla birlikte zaman geçirebilme kaygısı çıkıyor ortaya; çocuk tiyatroya, sinemaya gitmek istemiyor. Baba, maça gitme fikrinin çocuk tarafından geri çevrilemeyeceğini keşfediyor ve Arsenal maçlarına gitmeye başlıyorlar. Arsenal o zamanlar, 60'lı yıllarda sıklıkla kazanan bir takım değil. Arsenal'i takip eden biri değilim ama şimdi daha sık kazandıklarını söyleyebiliriz sanırım. Şampiyonlar Ligi'nde genelde son sekize kalıyorlar ama Barcelona'dan çekiyorlar bayağı. Bu sene Mesut da gitti Arsenal'e, daha iyi şeyler yaparlar umarım. Henry'li, Pires'li, Bergkamp'lı zamanlardaki gibi. Neyse, o zamanlar pek kazanamıyorlar. Bu takıma aşık bir çocuk için yenilginin bir yaşam biçimi olduğunu düşünün. Sıkıntı büyük olur. "Acı çekerek eğlenme benim için yeni bir şeydi ve galiba ben de yıllardır böyle bir şeyi bekliyordum." (s. 19)

Bunlardan sonra futboldaki yenilgilerin Hornby'nin hayatındaki yenilgilere doğru evrilme tehlikesi beliriyor ve Hornby, hayatını bir parça olsun değiştirebilmek için futbolla ilgilenmeyi bırakıyor bir süreliğine. Üniversiteye giriyor, Cambridge'e. Cambridge United'ı desteklemeye başlıyor. Küçük bir takım ama kazanıyor en azından. Küçük takım taraftarlığı, ayrı bir zevk. Sonrası kalsın, bir yerden edinip okumanızı tavsiye ederim.

Taraftar olmakla, bir takımı sevmekle ilgili söylenenler de ilgi çekici. Mesela tuttuğunuz takımın bütün maçlarına gitmek veya takımda yer almış herkesin -20 sene öncekiler dahil- adını bilmek sizi iyi bir taraftar yapar mı? Fanatizm nerede başlar, nerede yıkıma doğru evrilir? İyi bir feministten iyi bir taraftar olur mu? Maçlardaki şiddet olaylarını düşünürsek, o heyecan insanı birkaç dakikalığına da olsa savaş koşullarını mı yaşatıyor, yani insan insanlığını unutup her şeyi yapabilecek bir hale mi geliyor? Endüstriyel futbol, taraftarlığı öldürüyor mu, yoksa şiddetten arınmış bir futbol için lazım bir şey mi?

Müthiş. Sadece futbol kitabı olarak bakmayın buna. Saplantıyla tutulan bir takımın bir hayatla nasıl bütünleştiği, iki tarafın yenilgilerinin birbirine benzemesi ve her şeye rağmen başarılı olmaya çalışırken takımın da başarılı olması. Bazılarımız takıntılardan ibaretmiş gibi duruyor, en azından yazdıklarında. Nick Hornby böyle bir adam. Kaçırmayın.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Taş Uykusu
Toplu taşıma araçlarındaki tiplerden yola çıkarak bir şeyler yazmaya bizde Halid Ziya başlamış olabilir. Onun zamanında tramvay vardı. Hayat-ı Şikeste hikâyesinde yanlış yöne giden bir tramvaya binen kızla bu kıza yardımcı olan adamı anlatır. Başka bir hikâyede tipten tipe atlayarak kişilerin ruh hallerini, hayatlarını yüzlerinden okur adeta. Bu konuları muhtemelen bir tramvay yolculuğunda, onca yüzü inceleyip nasıl bir mevzu çıkaracağını düşünürken buluyordu. Tam hatırlamıyorum, kaynak da İstanbul'da kaldığı için bakamıyorum ama kendisinin şuna benzer bir sözü vardı: "Bana bir tramvay dolusu insan verin, size bir roman yazayım." Eh, böyle bir şeydi. Aristo söylemiş gibi oldu ama anlayın işte. Aynı sıralarda Hüseyin Rahmi de yazıyordu, Şık'ın girişindeki tramvay sahnesi efsanedir. Vapurlu bir hikâyesi de var, Ada Vapurunda, o da oldukça komikti. Yani o zamanlardan toplu taşımadaki tiplerden yararlanarak üretilen metinler mevcuttu ve gayet başarılıydı bunlar, günümüze kadar daha kaç metin vardır böyle.
Aslı Tohumcu'nun toplu taşıma deneyinde bütün karakterler sırayla anlatıcı oluyor. Her birinin iç dünyasına odaklanabiliyoruz, böylece Türkiye'nin kişisel ve sosyal çöküntüsünü falanını filanını görebiliyoruz. Otobüste vs. insanlara bakıp "bunların hayatları nasıl lan acaba" diye düşünmüşünüzdür illa. Şimdi aynı taşıttayız, aynı manzaraya bakıyoruz ama düşündüklerimiz, düşüneceklerimiz çok farklı. Nereye gidiyorsunuz, ne derdiniz var, kimsiniz? Beş dakika sonra birbirimizi bir daha görmemecesine, görürsek de hatırlamamacasına ayrılacağız. Hayat akıp gidecek. Bu kitapta, yolculuklarda hayatlarını merak ettiğiniz kişilerin bir bölümü, birtakım düşünceleriyle birlikte dondurulmuş, muhafaza edilmiş. Bu açıdan, yani anlatıcının kişi kişi gezmesinden ve karakterler ele alınırken ortaya çıkan üslup değişiminden bahsediyorum, başarılı bir metin bence. Farklı sıkıntıların bir süre sonra birmiş gibi algılanmasını sağlıyor bu anlatıcı değişimi. Korkutucu bir şey; onca farklı yaşamın aynı noktada birleşmesi, bunlardan kurtuluş yokmuş gibi hissettiriyor. Kurtuluşun olmadığı yerde de şiddet doğuyor haliyle. Arka kapakta "Türkiye'nin şiddet yüklü yüzü" deniyor bu çıkmaz için. Şiddet, şartlar uygun olduğunda kolaylıkla ortaya çıkan bir şey. Savaş gibi. El bombasının pimini çekeriz, karşı tarafa sallarız. Elimizdeyken bir nesnedir sadece, bütün olağanlığıyla basit bir eşya gibi. Attığımız zaman sadece sesi gelir bize, öbür tarafıyla karşıdakiler ilgilensin. Şiddet de böyle. Sinirleniyoruz ve olağan hareket ediyoruz. Bize göre. Bu olağanlık tekme olur, yumruk olur. Bunu da bunları yiyen düşünsün.
Bu insanlar eve ekmek götürmeyi, kocadan yenecek dayakları düşünürken erdemli bir insan olmak bunun neresinde kalacak? Kalmayacak bile.

Şoförle başlıyoruz. Şoför, metni de yolculuğa çıkartan dayımız. Yaşadığı bildiğimiz bir bunaltı: Aynı duraklar, aynı insanlar, her şeyin tekrar etmesi. Üstüne akbil basmadan geçenler, beleşçiler vs. derken kayışı koparmamaya çalışıyor.

Kişilere ayrı ayrı değinsem bu yazı destan olur. Bir iki anlatayım. Polis olmak isteyen, polis olunca istediği kızı elleyebileceğini düşünen bir genç. Karısının sertliğinden bezmiş, evden ayrılmış, oğlunu görmek isteyen bir adam. Kendi çocuğunu öldüren, olaya şahit olan kızını da öldürmeyi düşünen başka bir adam. Kocasının tecavüzüne uğrayan bir kadın. K. adında gizemli bir adam. Beş on kişi daha ekleyin böyle. Kadro sağlam yani, dertler şelale.

Şiddet, Aslı Tohumcu'nun özellikle üzerinde durduğu, başarıyla normalleştirdiği bir olgu. Bütün kişisel facialar için. Trajik değil, yıkıcı değil, su içmek gibi bir şey, basit. Korkunç tabii ama bu normalleşmenin sonu daha da korkunç, belki de bir sonu olmadığı için. İlerleyen bölümlerde şiddetle ilgili bir bölüm var, küçük bir kısmını alıyorum: "Ara sıra karşımızdakini yok etme arzusu duymamız tamamıyla normaldir. Ama bunu eyleme dökmemiz başka faktörlere bağlıdır; sosyal ve ekonomik şartlara." (s. 76)

Final tam bir kaos, malumu ilam. On numara.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Trenin Tam Saatiydi
"Yakında ölüyüm. Öleceğim, yakında. Sen kendin söyledin bunu, senin içinde biri, senin dışında biri söyledi bu 'yakındanın' yerine geleceğini. Her neyse, bu yakında, savaş içinde gerçekleşecek. Bu bilinen bir şey, hiç değilse kesin bir şey. Savaş daha ne kadar sürecek?" (s. 10)

Sonrasında çeşitli senaryoları düşünüyor Andreas. Amerika taarruza geçmezse, Rusya geç kalırsa, bir dolu ihtimal. İhtimaller ölümü geciktirebilir mi, bunları düşünüyor. Tren tam saatinde kalkıyor, Andreas ölüme doğru bir yolculuğa çıkıyor ve bu yolculuğun her anı kurşunlar tarafından delik deşik edilme düşüncesiyle sürüyor. Kurşunlar, bombalar da önemli değil aslında, daha yirmilerinin başında olan Andreas'ı korkutan şey ileride öylece duran, devinimsiz bir şekilde bekleyen o koca karanlık.

Öğrencilerime Saving Private Ryan'ın açılış sahnesini izlettim geçenlerde, 29 Ekim'e gelene kadar nelerin atlatıldığını gözlerinde birazcık da olsa canlandırabilmek için. Törenlerde savaşlarla ilgili çok şey söylenir, çok şey anlatılır ama savaşın nasıl bir şey olduğunu kimse bilmez. Çanakkale Savaşı'nı çok okuduk, Mehmet Akif'in dizeleriyle gözümüzde canlandırdık, yine de savaşın yıkıcılığından çok uzağız. Kıyımın sonsuz dehşetini yaşamadık biz, umarım yaşamayız. Neyse, o sahnede sahile yaklaşan çıkarma gemilerindeki genç askerlerin davranışlarına pek dikkat etmemiştim. Sırf o bölümleri iki üç defa izledim sonra. Gemiler sahile yaklaşırken artan bomba sesleri, bombaların etkisiyle yağmur gibi yağan deniz suyu, askerlerin kusmaları, dua etmeleri, bir sürü şey. Birkaç dakika sonra öleceklerini bilen bu gencecik insanların kimlikleri, isimleri yok. Bahsettiğim koca bir boşluk var önlerinde, düşecekler. Başka koşullar altında iyi dost olacak insanlar, farklı üniformaları giydikleri için birbirini öldürecek. Bütün hayaller, umutlar, yaşanmış onca şey tek bir üniformada. Düşman, o zaman öldür ki o seni öldürmesin. İnsanlığı öldürmek açısından savaştan daha başarılı bir şey düşünemiyorum.
Andreas'ın cepheye yolculuğu, D-Day'de sahile ulaşmak için bombaların arasına dalan askerlerin yolculuğuyla temelde aynı. O askerlerin içinde kaç tane Andreas vardır kim bilir? Gerçi orduya katılma biçimleri farklı, üniformaların rengi farklı ama dünyanın her yerinde asker aynı askerdir, ne yazık ki.

Yazacak çok şey var ama bu kadar yeterli. Her ne kadar eğitimliyse de eğitimi geçtim, varoluşunun farkında olan bir gencin savaş-ölüm yolculuğu. On numara bir novella mı diyeyim, roman mı diyeyim, bilemedim.
Yanıtla
4
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Victoria
"Hamsun, Victoria ile bütün zamanların en güzel aşk romanını yazmış oldu."

En güzellerinden biri şüphesiz. Romantik dönemin aşk romanları gibi ince ince örülmüş, yarattığı insan-tabiat eksenli dünyadaki başarılı karakterleriyle on numara bir roman. Aşk ve doğa olduğu gibi yalın, karakterler de öyle. Kısacık bir metin, yolda falan rahatlıkla okunabilir.
Değirmencinin oğlu Johannes, yakınlardaki malikanede yaşayan Victoria ve arkadaşlarını sandal gezintisine çıkarır. Arkadaşların arasında Otto var, Victoria'nın çok daha sonra nişanlanacağı çocuk. Çocuklar daha, onlu yaşlardalar. Johannes'i kayıkta bırakıp gidiyorlar, o da hayal kuruyor; bir sürü kölenin kendisine hizmet ettiği, çıktıkları adanın sahibi olduğu bir rüya. "(...) Şato çocukları adadan ayrılıp giderlerken, Victoria, imkansız, yapamayacaktı bunu. Kendini, önünde yerlere atacak, hıçkıracaktı; çünkü Victoria kendisine aşık olacaktı. 'Bırakın da ben de kalayım, reddetmeyin beni efendimiz; kulunuz, köleniz olayım!'" (s. 8)

Adada yalnız kaldıkları bir zaman da oluyor Johannes çocuk saflığıyla Otto'dan çok daha güçlü olduğunu, Victoria'nın adını bir taşa kazıdığını ve eğer uzaklara giderse taşa bakıp kendisini hatırlamasını söylüyor. Gidiyor da; okumak için şehre gidiyor, yıllarca orada kalıyor, başarılı bir öğrenci ve yazar oluyor, Victoria'nın hayali hiç terk etmiyor onu. Tatil için geri döndüğünde malikanenin kızını uzaktan görebiliyor. Ağaçların arasında yürüyor sürekli, çocukluğunda bulduğu sığınağına gidiyor. Dönüşüyle birlikte her şey tazeleniyor; umutları, üzüntüleri, Victoria'ya duyduğu aşkı...

Bir gemi kazasına şahit oluyor sandalıyla gezintiye çıktığı bir zaman. Küçük bir kız suya düşüyor, Johannes kızı kurtarıyor ve anında kızın kahramanı oluveriyor. Bu kız, Victoria'nın Otto'su gibi olacak kendisi için. Victoria'yla yıllar boyunca konuşacaklar, gezintilere çıkacaklar ama hiçbir zaman bir araya gelemeyecekler. Victoria Otto ile nişanlanacak, sonra Otto uçarılıkları yüzünden ölünce dul kalacak, karalara bürünüp Sur'a gidecek. Dsfd şaka. Neyse, Johannes de iyi bir şair olacak ve şehirde yıllarını geçirecek. Aralarda, birkaç günlüğüne görüşülecek. Victoria, Johannes'i hep sevdiğini söyleyecek ama Johannes'in istediği türden bir sevgi olmayacak bu, çünkü Johannes onu görmek için elinden geleni yaparken Victoria hayatın kurgusunda sürüklenmeyi tercih ediyor. Johannes'in aşkı şöyle: "Aşk bir insanı yere yıkabilir, onu tekrar ayağa kaldırabilir, onu yeniden rezil edebilirdi. Bugün bakarsın beni sevmiş, yarın seni, öbür gün onu! Böyle kararsızdı aşk. Koparması imkansız bir mühür mumu gibi dayanıklı da olurdu; ölüm saatine kadar tıpkı sönmez bir mum gibi parlardı da; ölümsüzdü, bu kadar. Peki neydi aşk?" (s. 28)

Johannes'in kazada kurtardığı ve sonradan nişanlandığı Camilla, Richmond adlı bir gence aşık oluyor, bunu olabildiğince nazik bir şekilde Johannes'e söylüyor ve aldığı cevaptan mutlu, Johannes'in hayatından çıkıyor. Otto da öldü, aralarında hiç kimse kalmıyor, hiçbir şey kalmıyor. Koca bir "ama" var işte. Johannes'in malikanede katıldığı bir yemekte tanıştığı yaşlı bir adamın sözleri çok şey anlatıyor. Adam ilk aşkının acısından bahsettikten sonra evlenmiş, durumu Johannes'e açıklıyor: "Durun, başka tek söz yok! Neler söyleyeceğinizi biliyorum. Onu, diyeceksiniz, birincisini, gençlik aşkınızı unuttunuz mu? Aynen böyle söyleyeceksiniz. Beri yandan, sayın bayım, ben size o ilk, biricik ve ebedi aşkımı nerede kaldığını sorabilir miyim? O sevgili, bir topçu yüzbaşısıyla evlenmedi mi? Siz hiç ömrünüzde, bir erkeğin evlenmek istediği asıl kadınla evlendiğini gördünüz mü? Ben görmedim. Bir efsane vardır: Tanrı bir erkeğin dileğini kabul eder, erkek ilk ve biricik sevgilisiyle evlenir. Ama bu netice, erkeği yeni saadetlere götürmez, asla. Niçin diye soracaksınız. Bakın, size cevap vereyim: Ufacık bir sebep yüzünden, kadının hemen ölüvermesi yüzünden." (s. 111)

"Siz hiç ömrünüzde, bir erkeğin evlenmek istediği asıl kadınla evlendiğini gördünüz mü?" Ne güzel ya, direkt ayırdım burayı.

Sonuç olarak ayrılık var, hiçbir roman kavuşmalı bir finalle böylesi bir dram yaratamaz. Upuzun bir mektup geliyor Johannes'e, veremden falan ölmeden önce yazmış Victoria. Her şey yarım kaldı ve hayat devam ediyor. Her şey anılarda ve gelecek günlerin heyecanı bu anıları karıştırıyor, bozuyor. Her şeyi olduğu gibi hatırlayabilseydik lanet gibi bir şey olurdu herhalde.
Yanıtla
3
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Resimli Adam
"Vücudunun öteki bölümlerine gelince; nasıl oturup da seyrettiğimi anlatamam. Çünkü bu vücut insanların, dağların, roketlerin bir başkaldırısıydı. Öylesine karmaşık ayrıntılar ve renklerle oluşmuştu ki bu vücutta yer alan kalabalıkların küçük, sessiz mırıltılarını duyabilirdiniz. Derisini şöyle bir oynattığı zaman minik ağızlar kıpırdıyor, küçük, yeşil ve altın renkli gözler kırpışıyor, mini mini eller çırpınıyordu. Sarı çayırlar, mavi ırmaklar, dağlar, yıldızlar, güneşler, gezegenler, adamın göğsünde uzanan samanyolunu bile dolduruyordu. Midesinin üzerinde olduğu gibi bileklerinde, böğürlerinde, sırtında, omuzlarında, kollarında yirmiden çok garip insan kümeleri vardı. Onları kıl ormanları içinde, çillerden oluşmuş birtakım yıldızın arasında bulabilir ya da koltukaltı mağaralarında elmas gözlerin parıldadığını görebilidiniz. Her biri eylemini gerçekleştirmeye niyetli, her biri ayrı bir portreler galerisi..." (s. 9)

Binbir Gece Masalları gibi bir başlangıç; hikâyeleri anlatacak olan karakteri tanıyoruz ve ardından onca hikâyenin arasında kayboluyoruz. Resimli Adam'ın anlatacağı çok şey var, dövmeleri hayat buluyor ve her biri değişik biçimler alıyor, devingen bir vücut. Sonsuz hikâye çıkar buradan.
Usanana kadar hikâyeleri ayrı ayrı anlatmak istiyorum, her biri ayrı bir insanlık eleştirisi. Lem, Bradbury, PKD gibi yazarları tür içindeki diğer yazarlara oranla daha çok seviyorum; gezegenler, uzay gemileri, asırlar sonrasının dünyaları, hikâye ne şekilde işlenirse işlensin metnin altında bize dair her zaman eleştiri okları gizli.
Çayır: Çocukları için her şeyin en iyisini alan ebeveynler bir noktada kontrolü kaybediyor, çocuklarıyla pek ilgilenemiyorlar ve veletler de kendi dünyalarında yaşamaya başlıyorlar. Çocukların çok acımasız olabilecekleri malum, ahlak ve sevgi kavramları beyin gelişimine paralel olarak o yaşlarda tamamlanmadığı için her şeyi yapabilirler. Bu çocuklar da yapıyor.
Çocukların böyle bir aletleri var, hayal güçlerine göre böyle ortamlara geçirebiliyor. Anneyle baba, bu aleti yasaklamaya çalışıyor, çok vakit geçiriyorlar çünkü bununla. Çocuklar sinirleniyor, sonra kabul ediyorlar. Bir gün ailelerini odaya kilitleyip safariye çıkarıyorlar. Gezinti güzel, aslanlar gelene kadar. Aslında aletin tam olarak bir gerçeklik yaratma özelliği yok ama çocukların düşünce şekilleri mi artık, nefretleri mi, her neyse, anneyle baba bir anda Afrika'nın orta yerinde buluyorlar kendilerini. Teknolojinin hayatları ele geçirmesini eleştiren, kitaptaki ilk hikâye bu, bunu seven kitabı elinden bırakamaz zaten.
"Tanrı bunu başarmamızı sağladı. Artık başımıza ne gelecekse, herkesin başına da aynı şey gelecek. Aptallık dönemi sona erdi. Aptallık etmemek zorundayız. Adam konuşurken anlamıştım bunu. Beyaz adamın, şimdi, bizim her zaman yaşadığımız yalnızlığı yaşamaya başladığını anladım. Yıllarca bizim yersiz yurtsuz kaldığımız gibi, şimdi o da yersiz yurtsuz. Şimdi her şey eşit. Yeniden başlayabiliriz, hepimiz aynı düzeyde..." (s. 59) Bundan güzel bir ırkçılık eleştirisi okumadım ben, işte gerçek bilimkurgu bu be. Aşırı keyif alıyorum böyle metinlerden.

Ya daha var böyle şahane hikâyelerden. Eşini ve çocuklarını seven bir adamın uzay mekiği hurdası alıp yaptığı güzel sürpriz, Venüs'ün durmadan yağan çıldırtıcı yağmurundan kurtulmaya çalışan adamların mücadeleleri, bir dünya mevzu. Bu Venüs olayı işleniş açısından çok farklı olsa da yaşam mücadelesi açısından Lovecraft'ın Eryx'in Duvarları İçinde adlı hikâyesini anımsattı, belki Bradbury kendi üslubuyla Lovecraft'ı anmıştır.

Nefis nefis, kaçırmayın.
Yanıtla
6
6
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Üzümün Kardeşliği
"Üzümün kardeşliği! Her kasabada görürsünüz onları;
kıraathanelerin önünde aylak aylak oturup önlerinden geçen
her eteğin arkasından iç geçiren yaşlı hergeleler." (s. 5)

Aile, karakterler aynı. Fante'nin bu seferki mevzusu baba-oğul ilişkileri. Bir yandan Dostoyevski'yle konuşmalar, mesela "Kim babasını öldürmek istemez ki?" sözünün tam olarak karşılığı olmasa da bir benzeri bu hikâyede mevcut.
Kardeş Mario'dan gelen telefonla babasının annesini aldattığını öğrenen adamımız Henry, Mario'nun hemen gelmesini istemesiyle birlikte babasıyla olan ilişkisini düşünür. Eşi Joyce'tan babasının Joyce'a sarktığını öğrenir. Baba yeri geldiğinde bütün mahalleyi ayağa kaldıran, bazen barış ilan edilmiş gibi tek bir ses bile çıkarmayan bir adam, sızdığı zamanlarda. Kendisi gibi yaşlı arkadaşlarıyla takılan bir duvar ustası. Yaşlandıkça huysuzlaşmış, diğerleri de öyle olduğu için birbirlerinden ayrılmaz olmuşlar. Eve döneceğini biliyor Henry, bütün o çocukluk sıkıntılarının onca yıldan sonra tekrar ortaya çıkacağını biliyor. Gitmek istemese de mecbur. 50 yaşında bir adam, babasının yaptıklarından dolayı hiçbir zaman mutlu olmamış ama babasına dönmek zorunda.

Baba, çocuklarını da duvarcı ustası olarak yetiştirmek istemiş ama Henry kasabadan kaçmış, Virgil bankacı olmuş ama kariyerine babasının sekte vurduğunu söyleyerek sürekli şikayet ediyor, kasabada anneyle babanın kavgaları dillere destan çünkü. Mario duvarcılığı deniyor bir tek, işi sevmeyip futbolcu olmaya karar veriyor. Üniversite bursu kazanıyor bununla ama gidemiyor, babası istemiyor çünkü. Bütün aile seferber oluyor, bari aileden büyük bir adam çıksın. Yok. Babanın değişmez fikirleri yönetiyor aileyi yıllar boyunca. Yetmişlerinde bir adam artık, hâlâ yaramazlık yapıyor ama İtalyan aile yapısı; saygı duyuluyor adama, ne yaparsa yapsın.

"Ben iyiydim. Bir şey yakalamıştım. San Elmo ve televizyon dışındaki hayata dair yeni bir his; heyecan verici, şaşırtıcı, adrenalin pompalayıcı. Neredeydim ben bunca yıldır? El arabası, harç? Kim engellemişti beynimin gelişmesini? Kitapları benden uzak tutan, onlardan nefret eden kimdi? Babam. Onun cehaleti, onunla aynı çatı altında yaşamanın çılgınlığı: tehditleri, tutkuları, zorbalığı, kumarı. Beş parasız Noel'ler. Mezuniyet için bir takım elbise. Borç, borç, borç. Birbirimizle konuşmuyorduk. Bir gün demiryolunu geçerken karşılaştık. Beni birkaç adım geçtikten sonra durdu ve gülmeye başladı. Döndüm. Beni işaret edip kahkahayla güldü. Kitap okuyormuş gibi yaptı ve güldü. Dalga geçmiyordu. Öfkesini, hayalkırıklığını, tiksintisini ifade ediyordu." (s. 59)

Adamın hayatı zor; 1900'lerin başlarında ailesini beslemek için delicesine çalışmış, para kazanabilmek için gecesini gündüzünü ayırmamış ama herkesin hayatının kendisi gibi olacağını, kendi bildiği işi çocuklarının da yapması gerektiğini, yoksa aç kalacaklarını düşünmüş her zaman. Kuşaktan kuşağa geçen bir kölelik. Başka tür bir hayatı düşünemiyor, hayalini bile kuramıyor. Henry yazar olup hayatını kazanmaya başladığı zaman bile aşağılamış onu, belki de duvar inşaatı için 50 yaşındaki oğlunu zorla götürmesi de bu yüzden. Bir zanaat öğrensin diye.

Henry isyan etse de babasının sözlerinden çıkamıyor, çünkü baktığı zaman onca mücadeleden kurtulmuş, kendisini büyütmüş adam var karşısında. Ayyaş, eyyamcı, sadıklıktan zerre nasibini almamış... ve baba. Belki öldürmek isteriz, belki bir daha hiç görmemek isteriz ama o orada işte. Peşinden gidiyor Henry, Dostoyevski nefretini hafiflettiği için minnettar.

Bir motel için bir şey yapacaklardı ama unuttum, fırın benzeri bir yapı. Babanın arkadaşları da orada, Henry'ye yükleniyorlar bir yandan. Yaşlı bir adama nasıl davranılması gerektiğini bilmiyormuş. Babası da arada sırada işi bilmediğini falan söylüyor. Tam cinnetlik bir ortam, Fante'nin üslubuyla okuyunca oldukça komik.

Yapı bitiyor ama parayı ödemiyor motel sahipleri, zaten şiddetli bir yağmur yağdığı sırada, herkesin önünde tuğlalar büyük bir gürültüyle yıkılıyor. Babanın ölmesi demek bu, bir dönemin sonu. Molise ailesinin esas adamının vedası, onca yıldan sonra yaptığı bir şeyin ilk kez yıkılmasıyla gerçekleşiyor. Baba bir süre sonra ölüyor ama Dostoyevski bırakmıyor Henry'yi, hep yanında olacak.

Aile draması ama değil, komik bir yanı da var. Fante'den on numara bir yarı otobiyografik metin.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Roma'nın Batısı
Bir uzun hikâye, bir de hikâye var burada.

Dangalak Köpeğim: Üç oğlan, bir kız, bir eş ve şapşal, dev bir köpek. Roma'ya gitme hayalleri kuran Henry, bu hayalini gerçekleştirme isteği ortaya çıkmadan önce çocuklarını evden göndermeyi bekliyor, hayatlarını kazanmalarını. Çocuklar evde, her biri ayrı bir sıkıntı ve yaşlı yazar, karısına yenildiği, çocuklarıyla uğraşamadığı zamanlarda Roma'ya gitme hayalleri kuruyor; atalarının geldiği yere. Gidilebilir bir yer, orada olduğu düşüncesi her zaman rahatlatıcı. Orada da bir şey yok oysa. Biliyor.
Dangalak çıkageliyor bir gün. Dev bir köpek. Uyuşuk. Kimse evde istemiyor bu köpeği. Köpek de onları istemiyor gibi, çıkmıyor bir türlü. Henry her ne kadar bütün toplar kendisine dönmüş olsa da kovmak istemiyor köpeği, kendiyle bütünleştiriyor hayvanı bir şekil: "(...) Ben biliyordum o köpeği neden istediğimi. Utanç verici derecede açıktı, ama oğlana söyleyemezdim. Mahcup olurdum. Kendime itiraf edebilirdim ama, bununla ilgili bir sorunum yoktu. Yenilgiye ve başarısızlığa uğramaktan usanmıştım. Zafer açlığı çekiyordum. Elli beş yaşındaydım ve tek bir zafer yoktu görünürde, bir çarpışma bile. Düşmanlarım bile çarpışma isteği duymuyorlardı artık. Dangalak zafer demekti. Yazmadığım kitaplar, görmediğim yerler, hiçbir zaman sahip olamadığım Maserati, arzuladığım kadınlar, Danielle Darrieux, Gina Lollobrigida ve Nadia Grey. Senaryolarımı kan damlayıncaya kadar doğrayan eski konfeksiyoncu patronlarıma karşı zafer demekti. Ünlü üniversitelerde okuyan, dünyaya çok şey vaat eden çocuklara sahip olma düşümdü." (s. 38) Hayat muhasebesi. Henry senaryolarını, kitaplarını düşünüyor, çocuklarını düşünüyor ve sahip olduklarının kendinden pek az şey taşıdığını düşünüyor, belki de çok şey taşıdığını. Başarı açlığı çekiyor, başarının ne olduğu onun için bir muamma aslında. Senaryoları, kitapları satıyor, eleştirmenlerle çekişiyor ve bir süre sonra her şey kayboluyor onun için. Dangalak yeni bir başlangıç, her şeye. Mahallenin en büyük köpeğini döven bir köpek, hayata karşı alınmış büyük yenilgilerin avuntusu gibi geliyor. "Karanlık rahimde pusuya yatmış dört tohum" ve birlikte geçirilmiş yılların ardından yemek şapırtılarının arasında yabancılaşan bir eş, elde edilenler artık hiçbir keyif vermezken yük haline geliyorlar.
Henry'nin babası duvar ustası, arkadaşlarıyla birlikte çalışıyor ve Henry de bu dünyaya girmek istiyor ama pek küçük. İşçi dünyasının adamları var bir sürü; Fante'nin çocukluğunun kahramanları belki de.
Fante'nin mizahının bir savunma mekanizması olduğunu düşünmeye başladım, yazdığı olayların onda birini yaşamış olsa bile büyük bir yardım olmadan üstesinden gelinecek şeyler değil bunlar. Evden ayrılması, yazarlık serüveni, yenilgi olarak gördüğü her şey bir şekilde kendisini var eden olgular haline gelmiş. Bu yüzden öylesi komik ve gerçek.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir