Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok ilginç bir kitap olduğu şüphesiz...
"Kimse başkasının çaresizliğiyle uğraşmak istemez."

Anksiyetenin roman versiyonu gibi bir kitap - açıkçası ne diyeceğimi bilmiyorum kendisiyle ilgili. Sevmedim diyemem ama sevdim demek de zor - tuhaf ve özgün olduğu şüphesiz.

Şilili yazar Lina Meruane imzalı Bir Sinir Sistemi Romanı, 200 sayfalık hacminin gösterdiğinin çok ötesinde bir emek istiyor okurundan. Zira acıdan müteşekkil bir roman bu - fiziksel acı, duygusal acı, toplumsal acı, acının binbir çeşidi.

Ana karakterimiz Ella, doktora tezini yazmaya çalışan bir astrofizikçi. Partneri El, özellikle cunta döneminde devletin gadrine uğramış insanlara dair çalışan bir adli tıp uzmanı - hayatı toplu mezarları tespit edip kemik örnekleri bulmakla geçiyor. Tezini yazamayan Ella, hasta olmayı arzu ediyor; böylece tezinde ilerleyemeyişine bir bahane bulmak istiyor - ve sonrasında bir türlü tam teşhis edilemeyen tuhaf semptomlar yaşamaya, sinir sistemini etkileyen ağrılar çekmeye başlıyor.

Bu noktadan sonra zamanda ileri geri gitmeye başlıyoruz. Ella’nın hastalığıyla beraber tüm ailenin hastalık öykülerini bir bir öğrenmeye başlıyoruz. Kendisini doğururken ölen annesinden doktor olan babasına, üvey annesinden öz abisi ve üvey ikiz kardeşlerine uzanıyoruz. Hepsinin kendi hastalık hikâyeleri var, aslında bir grup hasta insanın öyküsü bu. Kiminin bedeni, kiminin ruhu hasta. Ve tabii aslında içinde bulundukları toplum da hasta. Hastalanmış, sakat bırakılmış.

Geçmiş kesik kesik önümüze dökülürken bir yandan da bir sürü sır fâş oluyor, her bir karakterin travmalarıyla yüzleşiyoruz. “Anksiyetenin roman versiyonu” deme sebebim de bu - bir noktadan sonra ortaya çıkanlarla beraber anlatı iyice kasvetli ve kaygılı bir hale bürünüyor.

Çok ilginç bir kitap olduğu şüphesiz. Dilbilim, sosyoloji, siyaset bilimi ve psikolojiden güç alırken, bir yandan genetik, astrofizik ve tıbba da başvurarak kurguluyor öyküsünü Meruane. Ama yazarın fazla örtülü dili beni epeyce zorladı. Üslubu bazen fazla zorlama, kelimeleri fazla özenli seçilmiş geldi. Anlatmaya çalıştığı şeyi (birbirimize nasıl görünmez bağlarla bağlı olduğumuz meselesi) kıymetli bulmakla beraber, biçimindeki deneyselliği biraz aşırı bulduğumu belirtmem lazım. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
hem sade hem ihtişamlı olabilen dili ve bu güçlü hikâyeye ayrı bir kalıcılık katıyor...
"Kimisi korkudan sıçar altına, ötekisi saklandığı yerden çıkamadığı için ve bazısı da öfkeden, diye düşünüyor, bütün hepsini toplarsan adına savaş diyorlar."

Yeri geldikçe söylüyorum, yine söyleyeyim: Almanların klasik edebiyat geleneklerinin üzerine koymakta oldukları şeyi müthiş buluyorum, çağdaş Alman edebiyatı acayip güçlü ve kendi geleneklerini dönüştürme ve dehşetle dolu hafızalarından bir yüzleşme devşirme becerileri bence çok etkileyici. Jenny
Erpenbeck de çağdaş Alman yazarlar arasında en sevdiklerimden biri. Daha önce okuduğum "Bütün Günlerin Akşamı" ve "Gidiyor, Gitti, Gitmiş"in ardından "Gölün Sırrı"nı da çok sevdim, yazarın ilk romanı olduğu için diğerleri kadar iyi olmayabileceğine dair bir endişem vardı ama anladım ki yersizmiş.

Erpenbeck, göl kıyısında bir evin değişen sakinleri üzerinden 20. yüzyılı katman katman soyuyor bu kitapta. Yazarın diğer eserlerinde de yaptığı işi yine çok somut şekilde görebiliyoruz burada: sıradan insanların hikâyelerini anlatırken arkaya kocaman bir toplumsal ve tarihsel çerçeve çizmek. Toplumdaki dönüşümlerin açtığı yarıkları, göl kıyısındaki evin giden, gitmek zorunda kalan, yok olan, geri gelen, deneyen, var olmaya çalışan türlü sahipleri ve misafirleri üzerinden cam gibi izliyoruz.

Bu kitapta çok karakter var ama iki tane ana karakter var bence: biri bizzat evin kendisi, diğeri ise zaman. Zaman tarihe dönüşüyor, evin çehresini değil belki ama ruhunu ve dinamiklerini değiştiriyor, insanlar yaşamanın yollarını bulmaya çalışıyor. Erpenbeck'in biraz mesafeli bakışı ve nasıl tarif etmeli, biraz oksimoron bir tanımlama olacak ama aynı zamanda hem sade hem ihtişamlı olabilen dili ve bu güçlü hikâyeye ayrı bir kalıcılık katıyor. Okuyacaklar için bir uyarı: ilk birkaç bölümde içine girmekte zorlanabilirsiniz, korkmayın, hızla alışacaksınız yazarın anlatımına.

Kendisinin son eseri Kairos'u da çeviriyor sanırım Can Yayınları. Merakla bekliyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
kalabalık bir evde geçirdiği çocukluğundan fragmanları içeriyor...
"Kim ne söyledi, ya da okuduğum hangi kitap etkiledi hatırlamıyorum, birkaç gün boyunca çok ciddi, çok önemli bir şey düşünüyormuşum gibi davrandım. Kardeşlerim oynamak için beni çağırdıklarında dikkatimi dağıtıyorlarmış gibi cevap veriyordum: 'Gelemem. Düşünmem gereken çok şey var.' (...) Bu davranışımın hiç kimseyi etkilemediğini görünce üçüncü gün sıkıldım."

Fakat bu resmen ben? Çocukken çok yapardım bunu, annem de cin gibi birisi olduğundan ne yapmaya çalıştığımı hemen anlayıp kesinlikle ciddiye almazdı, ben de bırakırdım. Çocukluk ne komik bir şey.

Bu sefer oldu Norah Lange, hem de çok güzel oldu. Arjantinli yazar Lange ile ilk tanışmamız pek iyi geçmemişti, yazarın okuduğum ilk kitabı olan 45 Gün ve 30 Denizci'yi pek sevmemiştim ama Çocukluk Defterleri'ne bayıldım. Kitap, yazarın kalabalık bir evde geçirdiği çocukluğundan fragmanları içeriyor. Kız kardeşleriyle, annesiyle hatıraları, çocukken aklına takılan acayiplikler, çocukça gözlemleri, korkuları, kararları.

Her biri 1-2'şer sayfalık minik öyküler gibi de düşünülebilecek metinler öyle güzel, öyle sade yazılmış ki. Yazarın ne kadar mutlu bir çocukluk geçirdiği her kelimesinden anlaşılıyor, geriye dönüp kendisine adeta bir şefkatle bakıp hatırlamasını okumak çok ama çok güzeldi. Yukarıda bir örneğini verdiğim türde, kendi çocukluğuma dair unuttuğum ama Lange'ın anımsatmasıyla hatırladığım çokça da paralellik buldum kitapta. Çocukluğa has o korkular, takıntılar, hayaller, naif fikirler. Hepsini o zaman deneyimlediği biçimiyle, bir çocuk saflığıyla yazmayı başarmış Lange, ki bu da pek kolay bir iş değil açıkçası.

Bir de annesini anımsama biçimine bayıldım. Pek bir iz bırakmamış olan mesafeli babasının aksine anne örtülü bilgeliği, dirayeti, özeni ve kudretiyle hep orada. İnsanın annesini böyle anımsayabilmesi ne hoş.

Şu cümleyle bitireyim: "Giden bir tren, gelen bir tren. Çocukluğumuz bir kasaba istasyonunda öylece kaldı."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok iyi yazılmış, çok katmanlı, duygusu çok kuvvetli bir metin...
"Kim bilir belki bir gün tam tersi doğarız. Yani, ben senin annen olurum sen de benim çocuğum olursun.. Ama ben o zaman sana, sen de benim kadar olana dek bekleyeceğimi söylerim."

Margit Schreiner'ın epeydir okumak istediğim Ayrılık Üçlemesi'ne sonunda Çıplak Babalar ile başladım. Ne diyeyim, mahvetti beni. Şayet benim gibi babasına çok düşkün ve onun yaşlandığını gördükçe içten içe korkudan korkuya sürüklenen bir kız çocuğuysanız muhtemelen sizi de mahvedecektir. Ona göre karar verin.

Çok süssüz ve sahici bir metin bu. İçinde öyle büyük cümleler, ihtişamlı tespitler, unutulmaz bir hikâye filan yok, tam da o yüzden bu kadar çarpıcı. Alzheimer olan ve son aylarını bir bakım evinde geçirdikten sonra ölen babasının ardından yazıyor anlatıcımız. O son ayları anlatıyor, anlatırken bir yandan da zihni onu çocukluğuna götürüyor, babasını anıyor. Yasın en temel dinamiklerinden biri olan bir şeye sabitlenme, takılıp kalma, sürekli geri dönme halini öyle güzel vermiş ki - durmadan babasının takma dişlerine dair bir şeyler söylemesi, aklının sürekli orada olması bence çok vurucuydu.

Her ne kadar son derece kişisel bir öykü de olsa anlattığı, bir yandan da yaşadıkları yerin değişimini de anlatıyor. Kapanmış fabrika, kirli sosyal konutlar, bakımsız ağaçlar, kurumuş çimenler... Babasının gidişi bir devrin de kapanışı: bir kuşak giderken içinde yaşadığı dünyayı da beraberinde götürüyor. Aralara sıkıştırdığı detaylar, sadece babanın değil kentin de yaşlanışını anlatması da çok etkileyiciydi.

Ezcümle, çok sevdim. Çok iyi yazılmış, çok katmanlı, duygusu çok kuvvetli bir metin.

Şununla bitsin: "Hadi babacığım, sana sarılayım. Sen de ben boynunda asılıyken daireler çizerek dönersin. Mavi gökyüzü etrafımızda uçuşur, o beyaz bulut her defasında daha hızlı geri gelir. Eğer başın dönecek olursa öteki yönde dönebilirsin, ben de dönen gökyüzünün altında öteki yöne uçarım."

Bir not: üçleme nedense dilimize ters sırayla çevrildi, son çıkan bu ama aslında Almancada ilk yayınlanan kitap. Gerçi hikâyeler birbirinden bağımsız, sadece ayrılık teması etrafında birleşiyorlar, dolayısıyla sıralamanın çok bir önemi yok ama yine de belirtmek istedim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
farklı şehirlerde deneyimlemekten farklı bir haz aldığımı söylemem lazım...
"Kendisiyle çağdaş olan tek şey gerçeklerdir: Yaşadığımız anda tamamen içinde olmayız ama olmak için yanıp tutuşuruz - şiir bunun içindir."

Avignon Beşlisi böylece bitti. "Quinx ya da Kusursuz Adamın Öyküsü", ilk kitap Monsieur kadar iyi olmamakla beraber fena bir kapanış olmadı - İstanbul'da başlayıp, Paris ve Atina'da okumaya devam ettiğim seriyi yine İstanbul'da tamamladım. Durrell'in atmosferik metinlerini farklı şehirlerde deneyimlemekten farklı bir haz aldığımı söylemem lazım.

Bana sorarsanız bu seriyi İskenderiye Dörtlüsü ile kıyaslamamak lazım - insan ister istemez yapıyor ama açıkçası İskenderiye'ye haksızlık bu. Durrell orada yapacağını yapmış, bu beşleme biraz ona öykünen ama maalesef ona varamayan bir başka deneyim. Her ne kadar son kitapta tüm karakterler bir araya gelse ve konular bir biçimde birbirine bağlansa da, bu beşliyi belirli bir bütünlük içinde değerlendirmek zor. Evet, ana hikâyeyi takip edebiliyoruz ama yazar sık sık öyküden kopup türlü felsefik, psikanalitik ve hatta ezoterik pasajlar yazmış, bunlar sıklaştıkça garip fragmanlardan birleştirilmiş bir not defteri okuyor gibi oluyor insan. (Yine de kimileri çok güzel tabii, Quinx'ten bir tanesini ekleyeyim şuraya: "'Evet, sende annemi tamamen tükettim!' dedi - En katışıksızından bir aşk ilanıydı ve iyi bir Freud'cu olan Constance da bunu anladı.")

Her ne kadar İskenderiye ile kıyaslamayalım demiş olsam da, ondan bağımsız da düşünülemez beşli, çünkü zannediyorum ki İskenderiye'yi okumamış, Durrell'le hemhal olmamış olsam bu kitaplar bana hiçbir şey söylemezdi. Öyle olmadı. Durrell'in edebi dehasının izlerini yakaladıkça çok sevdiğim eski bir dostuma kavuşmuş gibi mutlu oldum, sırf bunun için bile okumaya değerdi. Durrell, daha önce yaptığı gibi beni yakamdan tutup duvardan duvara savurmadı ama muhakkak ki izi kalacak bir büyük eser okuduğumun da farkındayım. Yine de - herkesin seveceği bir seri değil bu, söylemem şart.

Sanırım 1500 sayfalık serüvenin son cümlesi aslında tüm bu tuhaf deneyin özeti gibi. Onunla bitireyim madem: "Tam da o anda asıl gerçeklik kurgunun imdadına yetişti ve asla kestirilemeyecek bir şey gerçekleşmeye başladı!"

Öyle oldu gerçekten.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Shakespeare'in muazzam dili...
"Kendini boşuna harcamış olur insan / Dilediğine erer de sevinç duymazsa / Yıktığın hayat kendininki olsun daha iyi / Yıkmakla kazandığın şey kuşkulu bir mutluluksa."

Shakespeare külliyatının tamamını zamanında okuduklarım ve daha evvel okumadıklarımla baştan okuma serüvenim Macbeth ile sürüyor. Klasiklerle başladım, Hamlet'in üstüne Macbeth okuyayım dedim; üzerimde seneler önce bıraktığı etkinin azalmadığı gibi arttığını gördüm - ne büyük bir başyapıt bu ya. Hala nasıl genç, nasıl diri, nasıl zamansız bir metin. Nasıl güzel yıllanıyor, nasıl güzel yaş alıyor. Bir de her okuyuşta insana nasıl yeni gelebiliyor? Shakespeare'in büyük sırlarından biri bu.

Macbeth'e dair bugüne dek edilmiş sözlerin ötesinde ne söyleyebilirim bilmiyorum, dolayısıyla çok uzatmayacağım bu incelemeyi. Kötülükle ilişkimize, hırsın bir yol gösterici olmasına izin verdiğimizde içimizde açabileceği karanlık dehlizlere, vicdanın karmaşık dinamiklerine dair ne çok şey söylediği malum. "Vurup, kırıp, parçalayarak" elde edilen zaferlerin bizde parçaladıklarını ne yapmalı? Zafer ne zaman zafer olmaktan çıkar? Muzaffer ne zaman aslında yenildiğini anlar? Peki sonrası ne?

Bunlar, kitabın her okuyuşta yeni bir cevapla beliren büyük soruları. Bu büyük soruların ötesinde tabii Shakespeare'in muazzam diline değinmeden edemeyeceğim. Yutmak, içmek istiyorum kelimelerini. Örneğin şu uyku tarifi: "Kimseler uyumasın artık, Macbeth uykuyu öldürdü / Evet, masum uykuyu, kaygılar yumağını çözen uykuyu / Her günkü hayatın ölümünü / Yorgunlukları yıkayan suyu / Yaralı canların merhemini / Yüce tabiatın baş yemeği / Hayat sofrasının cana can katan ziyafeti." Yani, ah. Nasıl güzel, nasıl şiirli.

Neyse, bir kez daha çok sevdim sonuçta. Lady Macbeth üzerine ayrıca uzun uzun yazmak lazım ama çok yazıldı çizildi zaten. Şu kadarı kâfi olur herhalde: bu kadının yüzlerce yıldır şiirlerin, öykülerin, başka oyunların, teşhislerin, şarkıların konusu olmasına şaşmamak lazım. Ne kadın, ne karakter.

Çok iyi oldu bu Shakespeare yolculuğuna başlamam. Mesudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
aslında bence çok iyi bir fikir bu...
"Kayıp Zamanın İzinde'yi okumaya başlayınca, artık onu bitirebileceğimizi düşünmeyiz, ta ki son sayfalara gelip de onu gerçekten bitiriyor olduğumuz zamana kadar. Nasıl olur da her geniş, yavaş, aheste dönemeçte romancısına meydan okuyan bir romanın, hızın karşısında kıkırdayan, kronolojiye gülen, en iyi okurun en sabırlı dikkatini sınayan bir romanın, nasıl olur da bir sonu olabilir? 'Bugün Proust'u bitirdim' ne anlama gelir? Proust'u kim bitirebilir?..."

Hakikaten, ne kadar güzel bir soru; Proust'u kim bitirebilir? Okuduktan sonra sizi tamamen başka biri yapan ve bir gölge gibi hayatınız boyunca sizi kovalayacak olan o roman bitmiş midir? Kayıp Zamanın İzinde biter mi?

André Aciman'ın Proust Projesi’ni geçtiğimiz yıl Proust videosu için hazırlanırken kurcalamıştım, bu defa baştan sona ve dikkatle okudum. Kayıp Zamanın İzinde'den seçilen türlü pasajlar var kitapta, ardından o pasaja dair bir yazarın analizi ve/veya değerlendirmesini okuyoruz. Aslında bence çok iyi bir fikir bu, ancak uygulamayı fikrin kendisi kadar iyi bulmadım. Kimi yazarların bölümleri çok iyi yazılmışken kimilerininkiler epeyce zayıf kalmıştı. Yine de Kayıp Zamanın İzinde'ye bir nevi geri döndürdü beni ve iyi geldi, çünkü özlemişim.

Bence bu kitap benim yaptığım gibi Kayıp Zamanın İzinde'yi okuyup üzerinden biraz zaman geçtikten sonra okunabilir. Bana ne bıraktı / bu yazarlar ne görmüş kıyaslaması yapmak keyif vericiydi. Ama hep dediğimi yineleyeceğim: Proust'u okumak gibi bir seçeneğimiz varken Proust üzerine konuşmak çok saçma. O seçeneğin yanında söyleyeceğimiz her şey çok yavan, çok sıradan, çok vasat.

Çünkü yani... Proust bir sihir.

Yine de analizlerden sevdiğim son bir alıntıyla bitireyim: "Öyle görünüyor ki, gerçeklik çoğunlukla onu bulmayı umduğumuz yerde olmuyor. Sonuçta asıl önemli olan, ihtimaller dünyası değil, süreklilik dünyası. Sanat eserleri, değişmeyen bir şekilde ve ustaca, etrafımızı saran o geçici olaylara da şekil veriyorlar ve ancak bu ikisi arasındaki tesadüfü ayırt ettiğimizde (ya da hayal ettiğimizde) âşık olabiliyoruz, bir düşünceye, bir kadına ya da bir görüntüye."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
ırk ve sınıf kavramlarını her zaman olduğu gibi didik didik eden bir Morrison romanı...
“Karanlığın tek renk olduğunu düşünürsünüz ama değildir. Beş altı çeşit karanlık vardır. Bazıları ipek gibidir, bazıları yünlü.”

Toni Morrison külliyatını artık bu sene tamamlamaya niyet ettiğim ve Sevilen üçlemesini sona bıraktığım için elimde kalan az sayıda kitaptan biri olan Süleyman’ın Şarkısı’na vardı yolum. Yazarın En Mavi Göz ve Sula’dan sonra yayımlanan üçüncü romanı bu. Babasının ölümünün ardından kaleme almış ve yazdığı şahane önsözde bu kitapta bilinçli olarak dişil bir odaktan eril bir odağa kaydığını ve babasının anısına yazdığı için erkek bir ana karakteri anlatmayı seçtiğini söylüyor.

Mevzubahis karakter, kitap boyunca Sütçlü lakabıyla anılan Macon Ölü isimli bir siyah adam. Kitaptaki tüm isimler böyle tuhaf, neden böyle garip isimlere sahip olduklarını anlatı ilerledikçe öğreniyoruz. Bolca İncil göndermesi (kitabın ismi başta olmak üzere - Ezgiler Ezgisi diye de bilinen Song of Solomon’dan geliyor isim) ve çok sayıda mitolojik gönderme de var; kimileri daha görünür (mesela Kirke karakteri), kimileriyse daha örtülü. Örneğin metnin bir uçma hikâyesiyle başlaması elbette Uçan Afrikalılar efsanesine referans ama aynı zamanda İkarus’u, Sütçü’nün geçmişini ve kökenini keşfetmek için atalarının peşinde yaptığı yolculuk da Orpheus’un ölüler diyarını ziyaret edişini düşündürüyor.

Dolayısıyla epey alegorik bir metin, ne kadarını anlayabildiğimden emin değilim ama anladığım kadarını da çok sevdiğimi söyleyebilirim. Morrison her ne kadar eril odağa kaydıysa da bence kitabın en akılda kalıcı karakterleri yine kadınlar: Pilatus, Ruth, Kirke ve Hagar çok iyi yazılmış, çok iyi anlatılmış ve hikâyeleri insanın yüreğine işleyen kadınlar.

Aidiyetlerimizi ne belirler sorusu etrafında ustalıkla gezinen, ırk ve sınıf kavramlarını her zaman olduğu gibi didik didik eden bir Morrison romanı. Elbette yine büyülü gerçekçiliğe göz kırpan pasajlar, metnin doğal birer parçasına dönüşüp anlatıyı zenginleştiren mistik kısımlar da var. Dili yine ve yine çok çok lezzetli, kitabın çevirisi de ayrıca müthiş. Hem epik, hem lirik, anlatması güç ve çok da sürükleyici bir metin; ancak okuyup deneyimleyerek tadına varılabilecek kitaplardan.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
iki savaş arasının Avrupa’sını muazzam bir gözlem ve analizle aktarıyor...
“Kalem oynatabileceğim son ana kadar, içgüdüler karşısında aklın zaferine, ölüm arzusunu durdurabilen düşüncenin özgür gücüne inanan bir dönemin ve birkaç kuşağın yaşadığına tanıklık etmek istiyorum. Bir yaşam programı olarak bakınca çok bir şey değil bu belki ama fazlası da gelmiyor elimden. Bildiğim tek şey, kendi acımasız, sadakatsiz yöntemimle bu tanıklığa sadık kalmak istediğimdir. Doğru, Avrupa’yı gördüm ve dinledim, bir kültürü özümsedim. Yaşamdan bundan çok daha fazlasını alabilir miydim? Şimdi burada noktayı koyuyorum ve kaybedilmiş bir savaşı yaşamış biri olarak söylemek istediklerimi tek bir nefeste söylüyorum: Anımsamak ve susmak istiyorum.”

Sandor Marai, kısmen otobiyografik unsurlar da taşıyan eseri “Bir Burjuvanın İtirafları”nda, iki savaş arasının Avrupa’sını muazzam bir gözlem ve analizle aktarıyor okura. Yüzyıl başında doğan ve mevzubahis dönemde Avrupa’nın pek çok yerinde bulunan anlatıcımız, kıtanın tarihindeki bu belirleyici dönemi toplumsal ve kişisel bir perspektiften aktarıyor. Budapeşte, Berlin, Frankfurt, Weimar, Paris, Floransa, Londra... Sınıflar çatırdar ve yeniden inşa olur, toplumlar baştan aşağı değişirken kıtada gezinen, kendini bir türlü ne bir sınıfa, ne bir kültüre, ne bir ülkeye ait hissedemeyen anlatıcımız gözlüyor; anlamaya, anlamlandırmaya, anlatmaya çalışıyor.

Marai’nin özellikle İşin Aslı, Judit ve Sonrası’nda hayranlıkla okuduğumuz derinlikli tahlillerini nerelerden devşirdiğini ve tüm eserlerinde temel unsur olarak ortaya koyduğu sınıf perspektifini daha iyi kavramak için çok faydalı oldu bu kitap. Küçük burjuva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelip sonra kendini tanımlamakta güçlük çeken, kendini en çok Macaristan’a ait hissetse de ülkesinin onda bıraktığı “taşralılık” psikolojisinden asla çıkamayan, bir türlü yerini, yurdunu, evini bulamayan nevrozlu anlatıcımızın peşinde bir tür zaman yolculuğu yapıyoruz. Faşizmin yeşermesine el veren toplumsal koşulları, bunların bireylerin küçük hayatlarına etkilerini muazzam gözlemliyor Marai. Avrupa’nın bir yandan en ürkütücü, bir yandan sanatsal anlamda en üretken dönemlerinden birine çok berrak bir bakış sunuyor.

Çok sevdim. Keşke yeniden basılsa da okunsa.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok daha uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar...
"Kahvemi içiyorum ve annem 'amma sessizsin, bir şey mi oldu yoksa?' diyor. Keskin bir şekilde söylüyor bunu çünkü ancak ruhum tümüyle onun ruhunda barındığında ve içimde gizli bir köşeyi ondan saklamadığım zaman seviyor beni."

Sırf şu cümledeki muazzam içgörü için bile okunur bence bu üçleme, ki zaten bundan çok daha fazlasını da sunuyor. Danimarkalı yazar Tove Ditlevsen'in epeydir okumak istediğim, anılarından müteşekkil Kopenhag Üçlemesi sahiden çok acayip. İnsanın içine işliyor çünkü çok ama çok -genelde Annie Ernaux'ya sakladığım bir sözcüğü kullanıyorum- dürüst ve sahici yazılmış. Ditlevsen kendi yaşamına aynı anda hem içeriden, hem dışarıdan bakmayı öyle iyi beceriyor ki. Hem çok acımasız, hem çok şefkatli kendine karşı - ki zaten, hangimiz öyle değiliz? Ama bunu bu açıklık ve durulukla kağıda dökebilmek sahiden bambaşka bir iş.

Üçlemenin en sevdiğim kitabı Bağımlılık oldu ama Çocukluk ve Gençlik de çok lezzetli. Tıpkı yaşlandıkça zamanın daha hızlı akması, elimizden kayıp gidivermesi gibi, yıllar ilerledikçe her kitapta bir öncekine nazaran çok daha uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar.

Gerek dürüstlüğü ve çıplaklığı; gerek siyasete, özellikle sınıf meselesine bakışı ve içindeki sınıf atlama arzusunu bu sahicilikle ortaya koyuşu itibariyle birçok açıdan Annie Ernaux'yu anımsattı bana. (Bence Ernaux kadar kuvvetli değil ama onu seven bunu da sever diye düşünüyorum.) Kadınlar neler yaşıyorlar ve sonra nasıl bir cesaretle bunlarla önce kendileri yüzleşip sonra dünyaya kelimelerini dirayetle savuruyorlar... Çok etkileyici.

Her ne kadar intihar edeceğini, hüznünden sıyrılamayacağını, anlattığı şeylerin gün gelip içinde nasıl bir düğüme dönüşeceğini bildiğim bir yazarın anılarını okumak zorlayıcı olsa da, iyi ki okudum bu üçlemeyi. Çok tavsiye ediyorum.

Çocukluk'tan şu çok sevdiğim cümlelerle bitireyim: "Çocukluk tabut gibi uzun ve dar, kendi kendine içinden çıkman mümkün değil; üstüne koku gibi siner. Her çocukluğun kendine has bir kokusu vardır. (...) Güneş yanığı gibi, çocukluğumun son parçacıkları şimdi üstümden pul pul dökülüyor ve altından ters, imkansız bir yetişkin beliriyor."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir