Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Flissingen Haritada Yok
Yazarın başka kitabı çevrilmemiş, Yıldız Ecevit'in ön sözünden yola çıkarak söyleyebilirim ki büyük kayıp. Sözcüklerin bazı anlamlara gelmemesi, iletişimsizlik gibi meselelerden Pirandello hassasiyetine yakın bir anlatı dünyası kurulduğunu düşünüyorum.

Yine aynı ön sözde yazarın 1968'den sonra ortaya çıkan nispeten özgürlükçü ortamda feminist yazarların da kendilerini gösterdikleri söyleniyor, bunlardan biri Beutler. "Beutler'in yapıtlarında egemen anlatım tutumunu, insanın kendisine ve çevresine karşı geliştirdiği eleştirel bilinç belirliyor." (s. 8) Meselesi bariz bir yazar Beutler; birey-toplum ilişkisinin çıkmaza girdiği noktaları, bireyin toplumsal yapılar karşısında önceden belirlenmiş koşullar altında verdiği tepkileri inceliyor. Kurmacasında iç içe geçmiş anlatılar, bireysel ilişkilerin sözcük yığınları karşısında iletişimin sekteye uğramasının güzel bir yansıması. Pirandello'dan bir bölümle karşılaştırma yapacağım, ilk alıntı Beutler'dan: "'Artık sağlığına kavuştun' diyorsun sürekli; ben de sana, 'Evet, artık sağlığıma kavuştum' diyorum. Ama tümceler bizi taşımıyor, başaramıyoruz. Birbirimizin yanısıra uzanıp susuyoruz. Gerçeği yansıtmayan tümcelerin arkasına sığınıyoruz." (s. 9)

Bu da Pirandello'nun Biri, Hiçbiri, Binlercesi nam kitabından: "Siz o sözcükleri bana söylerken kendi anlamınızla dolduruyorsunuz; ben de kavrayamıyorum onları, kaçınılmaz olarak kendi anlamımla dolduruyorum. Birbirimizi anladığımızı sandık; oysa gerçekte birbirimizi anlamadık." (s. 48)

Beutler iyi bir öykücü, text-context uyumu hoş.

Mahkeme: Kafkaesk. Mahkeme sürerken gençlerin karşısında yerini alan yaşlılar, özel iletişimin varlığını sürdürmesi gerektiğini söyler. Gençler tam tersini iddia eder. Mektupların içerikleri ve kanundaki maddeler araya serpiştirilmiştir, bireyselliği bitiren toplumsal temayül sergilenir. Her şeyin apaçık olduğu bir toplumun daha huzurlu olacağı düşünülür, yaşlıların zamanı geçmiştir. Öykünün sonunda yaşlılar ayağa kalkar, gençlerin karşısında son bir duruş sergilerler. "Hayır" diyebilmenin erdemi varlığını sürdürür.

Resim Yapmasına İzin Veriyorum: İzin ironik bir hadise tabii, memur adamımız Max, Elsa'yı memnun edemediği gibi kişiliğinden de tamamen def edilmiştir. Hikâye anlatamaz, odanın havalandırılması gerektiği konusundaki düşünceleri külfet haline gelir. Bağ öyle onmaz bir şekilde kopmuştur ki Max, Elsa'nın yaşamında neyin önemli olduğunu bilemeyecek hale gelmiştir. Özneliği değersizlikle birlikte yitmiş, nesneliği de beş paralık olmuştur. Muştur da muştur, hayalete dönüşen bir adamın öyküsü.

Sözcük Müzesi: Anlamsız bir sözcüğünü müzeye kaptıran adamla ilgilidir. Sözcüğün bir anlam ifade edip etmemesi önemli değildir, mühim olan sahibin haklarından sonsuza kadar feragat etmesinin acısıdır. İnsanlar sahibe güler, müze görevlisi adamı pışpışlar, kişiliğin bir parçasının herkese sergilenmesinin ve kimse için bir anlam ifade etmemesinin acısı daimdir.

Blues: Ölümün umut olarak algılandığı bir dünyanın biçimlendirilmesiyle ilgilidir. Trafik kazaları haricinde ölüm meleğine pek iş düşmeyecektir, herkes mutlulukla yaşamına devam edecektir, tabii ölümün yaşamın bir parçası olduğuna inanılmayan bir dünyada.
Bekleyiş: Kocası ölümü bekleyen bir kadının kitapçıyla girdiği diyalogla derinden bağlantılıdır. Bilge Karasu bunu üçlü olarak kurgulamıştı, burada ikili. Kadının aklından kocasının pek zamanının kalmadığı geçerken satıcı kitapları sayar, birinin düşünceleriyle diğerinin sözcükleri iç içe geçer ve iki insanın gerçekten birbirini anlayamamasına yol açacak duruma şahit oluruz. Siz ne konuşuyorsunuz ya, öyle bir acım var ki dünya batsın, herkes ölsün sendromu. Hani aşık olduğunuz kişi sizi terk ettiğinde falan olur. Hah, o. Bir de zamanı kitaplarla ölçme meselesini düşündürür ki o da mühim. Acaba okunacak kaç kitaplık ömrümüz kaldı?

Şimdi Adım Irma Kramer: Evet, son derece feminist bir öykü. Yaratılan personalarla ilgilidir. Kendinizi kaç kişiliğe bölmek isterseniz o kadar kişisiniz, Hawthorne'a göre mühim olan asıl kişiliğinizi unutmamanız. Unutmayın. Bu öyküdeki kadın unutmuyor. Bir kişiliği sanatçı, diğeri tutkularından vazgeçmek zorunda kalmış mutsuz bir eş. Hangisi gerçek kişiliği, onu sezmek güç. Arada bir form oluşmuş, anlatıcı o. Üçüncü bir kişi.

İşin bu boyutu zannediyorum çok önemli, azıcık Güzin Abla'lık yapacağım. Lütfen birlikte olduğunuz kişinin tutkularını, zevklerini öldürmeyiniz. O kişiyi lüzumsuz can sıkıntılarıyla darlamayınız. İnsan sosyal bir varlıktır, sosyalleşmenin gereği insan ilerleyecektir, gelişecektir ve dönüşecektir. Lütfen bunlar olurken o insandan geri kalmayınız, yaşamınızı o insanın üzerine kurmayınız. Kimseyi boğmayınız, kendinizi de boğdurmayınız. İlişkinizi kişisel problemleriniz yüzünden öldürmeyiniz. Gölgenin Kadınları'nı ve Şükrü Erbaş'ın Yaşıyoruz Sessizce'sinde yer alan şu dizeleri okuyunuz: "Babanız içerde şiir yazıyor diye/Çocuklarımı sessiz ağlattım ben."

Öykülerin yarısı böyle, diğer yarısı ellerinizden öper. Öyle güzel.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eski Defter'den Yeni Defter'e
Selimoğlu'na bir mektup gelir, Hamburg Merkez Kitaplığında "Çağdaş Alman Edebiyatının Türkçe Çevirileri" konusunda etkinlik düzenlenecektir ve Selimoğlu da Siegfried Lenz'in çevirmeni olarak etkinliğe davet edilmektedir, Lenz ile tanışacak ve kitaptan bölümler okuyacaktır. Önce bir yanlışlık olduğunu düşünür, sonra Hamburg rüyalarına kapılır ve o arada çevirinin üç çeşidinden bahseder: Yayıncının talebiyle yapılan çeviri, yayıncıya götürülen çeviri ve basılıp basılmayacağı umursanmayan, tamamen tutku ürünü ortaya çıkan çeviri. Üçüncü türdür Selimoğlu'nun çevirisi; kitaba duyduğu heyecanı ona Almanya yolunu açar, bir de Eski Defter'den Yeni Defter'e ikinci bir bilet sağlar.

1936-1944 arasında Alman Lisesi'nde okuyan Selimoğlu, öğrencilik yıllarını anlatırken II. Dünya Savaşı'nın Alman Lisesi çerçevesinde bir izdüşümünü sunmakla birlikte öğrencilik hayatının ve entelektüel gelişiminin de izini sürer. Yeni Defter boyutu Almanya yolculuğunu ve edebi birikimi ortaya koyar, ikisi arasındaki geçişler bir şiirin dizeleriyle veya Taksim'in değişen yapısının şahitliğiyle sağlanır ki çok ince iştir; 55 yıllık bir zaman aralığında gidip gelmenin yolu birikimdir, Selimoğlu'nun yıllar boyunca biriktirdiği anılar hiç umulmadık yerlerden ortaya çıkar, çağlayan gibi dökülür. Güzel anılar bunlar, Selimoğlu yazarken pek duygulanmıştır diye düşünüyorum. Öykülerini henüz okumadım ve eksikliğini duyuyorum, bütün kitaplarını da edindim oysa. Bu kitabı başlangıç olsun.

O zamanlar özel okullar deli paralar istemiyor öğrencilerden, Selimoğlu'nun babası çocukları yabancı dil öğrensin diye her birini farklı özel okullara veriyor. Zeyyat'ın istikamet Alman Lisesi. Disiplinli, katı bir okul. Almanya'nın dünyayı ele geçirme planlarının eyleme dökülmeye başladığı zamanlar olduğu için karışık yıllar, zaten okul da Selimoğlu'nun mezun olmasıyla on yıla yakın bir süreliğine kapanıyor, sonra açılıyor falan, bir sürü olay.

O zamanların Taksim'i çok hoş; Sait Faik'i hızlı hızlı yürürken görmek, Markiz ve Lebon'da frigo yemek, çeşit çeşit heyecan. Hepsi eskiye gömülmüş durumda, tramvayın dokuyu bozduğunu söylüyor Selimoğlu. Caddenin şimdiki halini görseydi neler söylerdi acaba? Bir de Tünel kazası var, çok fena. Arkadaşıyla birlikte biniyorlar, sonra halat(?) kopuyor, yokuş aşağı tam gaz. Ölümlü bir kaza, ciddi mevzu. Yaralı olarak kurtuluyorlar ama korkudan ödü kopuyor çocukların. Önlem yerine "artlam" kelimesini kullanıyor Selimoğlu, kazadan sonra halat yenisiyle değiştirildiği için. İronik mizahını çok sevdim.

Eski Defter'e odaklanacağım, diğerini bilmek isteyen kitabı edinebilir.
O zamanlar tören salonunda iki resim var; Atatürk'le Hitler'in resmi. Karşılıklı. Nazi propagandası yasaklanmış ama alttan alta yapılıyor yine, hatta öğrencilerin Ari ırktan olup olmadıklarını anlamak için kafatası ölçen öğretmenler bile var! Goethe ve Schiller haricinde bir yazar okutulmuyor ama Nazi rüzgarına kendini kaptırmayan sağduyulu öğretmenler de var, bir tanesi çekinerek Stefan Zweig'ı okumalarını öneriyor, okulda okutulamıyorsa da dışarıdan edinilebilir.

Çeşit çeşit öğretmen var ve Selimoğlu aklında yer edenleri tatlı bir üslupla anıyor. İğneledikleri kadar takdir ettikleri de var; okulun müdürü son derece eşitlikçi ve mantıklı bir adam, yamuğu yok. Yahudi düşmanı olanları iğneliyor Selimoğlu, hatta yetiştiriliş tarzlarını da kurgulayarak içine düştükleri kara çukuru betimliyor. Onlar yüzünden okuldan ayrılan Yahudi arkadaşlarını özlediğini söylüyor. Bir süre sonra, savaşın kaybedilmesine yakın bir zamanda Alman gençlerin ve öğretmenlerin çoğu orduya katılmak üzere Almanya'ya gidiyor, içlerinde sevilenler de var. Kimilerinin ölüm haberi geliyor, kiminden bir daha haber alınamıyor. Sadece acı sonlar yok, aralarından New York'ta ünlü olan klasik müzik piyanistleri de çıkıyor.

Bir dönemi aydınlatıyor Selimoğlu; filmlerden veya kitaplardan o dönemin savaşa karşı toplumsal duruşu hakkında bilgi edinilebilir ama başka bir ülkedeki Alman mikrokozmosunda yaşananlar çok ilgi çekici. Çok naif bir anlatıcı aynı zamanda, şeker gibi anlatıyor yaşadıklarını.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Leyla ya da Açgözlü Kızlar
İlginç bir konusu var. 1932'nin İstanbul'u, cumhuriyetin çocukluk yılları ve dönemin burjuva yaşantısı 25 yaşındaki Vailland'un araştırmasının çerçevesini oluşturuyor. O sıralarda pek de sevmediği gazetecilikle uğraşan yazar için yeni bir dünya bu; Batı'nın yerleşik bürokrasisine, yenilikten uzak yaşamına bir alternatif. Batılılaşma çabasındaki bir ülkenin fotoğrafları birkaç bölümde inceleniyor; mimarisinden insanına, hemen her açıdan. Çevirmen Feridun Aksın, ön sözde metnin röportajdan daha farklı bir şey, kurmacanın da işin içine girmesiyle ortaya çıkanın bir nevi novella olduğunu söylüyor. Anlatıcının kendini merkeze oturttuğu bir kısa roman bu, modernleşme çabalarının tam göbeğinde bir Türkiye manzarası. Leyla'yı ve neslini de unutmamak lazım tabii.

Peyami Safa, Sözde Kızlar'ı 1922'de tefrika ettiriyor, aradaki 10 yıllık zaman zarfında manzara pek değişmiyor. Safa'nın köksüzlüğe getirdiği eleştiriler Vailland'da da ortaya çıkıyor ve hanımların uçarılığı alaycı bir gözle değerlendiriliyor. Burjuvazinin tüketim toplumuna evrildiği noktada erdem de tüketiliyor, eleştirilen nokta bu. Aksın, Vailland'ın "özgür kadınlarını" ele aldığı bölümde Leyla'nın önemli bir yeri olduğunu, yazarın romanlarında bu portrenin taslaklıktan çıkıp karakter olarak yer aldığını söylüyor, pek bir malumatım yok.
Constantinople'a giden bir uçak, anlatıcıyla Leyla karşılaşırlar. Vailland, Parisli bir kız için Paris'i bırakmanın çok zor olacağını söyler, kızı Parisli sanır. Leyla Türk olduğunu söyler, babası Kemalist hükümetin hizmetinde bir mimardır, annesi Pera'nın en tanınmış modistidir. Kendisini anlatmaya başlar bu noktadan sonra, Sorbonne'da okuması için Fransa'ya gönderilir ama o avarelik eder. Gerçi sadece avarelik değil olayı, Arapça dahil olmak üzere bir dünya dil öğrenir. Çocukluğu da eğlenceli geçmiştir, Kandilli'de "Jean Cocteau'nun Müthiş Çocuklar'ına benzeyen arkadaşlarıyla" aylaklık eder. Aile işleri biraz karışık; Ichtar Bey nam biri babasıdır, devletin önemli bir kademesinde çalışmaktadır. Annesinin başka bir adamla ilişkisinden olan Leyla, Ichtar Bey'le annesinin boşanmalarından sonra adamın yanında yaşar ve üvey annesinin baskılarıyla evden uzaklaştırılır, Paris macerası böyle başlıyor. İlk cinsel deneyimi Ichtar Bey'in ressam bir arkadaşıyla, on üç yaşındayken. Sonra sevgilileri oluyor falan, onların maddi yardımlarıyla kitap almaya devam ediyor. "Klâsiklerden başka şeyler de okuyordum. Kısa zamanda sembolistlerin ve bizde bütün orospuların ezbere bildiği Baudelaire'in ötesine geçmiştim." (s. 24) Hegel, Marx, Nietzsche, Bergson, Lenin, ardı arkası kesilmiyor. Kendini iyi yetiştirmiş bir kız Leyla, yaşamının tam olarak farkında olduğunu söyleyebiliriz. Bir ara Vailland'a peçe takmamasıyla ilgili bir merakının olup olmadığını soruyor, alaylı bir biçimde. Eh, bugün bile deveye binip binmediğimiz soruluyor.

İstanbul'un sokakları... Galata ve Pera'da kadınlar çarşaf giymiyor, dolgun ve semizler. Haliç'te kara çarşaflı kadınlar, yangınların kül ettiği sokaklarda oturuyorlar. "Yıkıntı görmüş bir kente benziyor İstanbul, yıkılıp harap olmuş, sonra yıkıntılar kaldırılmadan, ellerine geçen en yakın malzemeler kullanılarak yarı yarıya yeniden kurulmuş bir kente." (s. 29) Oryantalist kafa kendini belli belirsiz sezdiriyor. Neyse, bir de gece vakti çıkarılan rezaletler var. Mühendisi, avukatı falan mekanlarda eğlenip arıza çıkartıyorlar, silahlar patlıyor ve iktidarda tanıdıklar olduğu için yırtıyorlar, ballandıra ballandıra anlatıyorlar bu durumu.

Gece kulüplerindeki Macar ve Viyanalı kızlardan bahsediliyor, yanlış hatırlamıyorsam Ahmet Adnan Saygun'un eşi piyanist Nilüfer Saygun da bir turne kapsamında ülkemize geliyor ve ünlü besteciyle tanışıp evleniyor. Sonrası bir gölge kadın hikâyesi, Gölgenin Kadınları'nda okunabilir.

Başka bir bölümde Boğaz kıyısında bir yalıda verilen davet var. Rengârenk bir ortam; Müslüman bir öğrenci sürgün bir Rus sarışınıyla resim üstüne konuşuyor, kimileri hükümetin müzik politikalarını eleştiriyor, Maurois'nın son romanı üzerine konuşuluyor falan. "Bu insanlar kuşkusuz pek zengin değillerdi, ama yaşamını sürdürme diye bir sorunları da yoktu herhalde. Kendilerini dostlar arasında hissediyorlardı. Buradaki hava bana, geçen yüzyıl sonlarında Fransa'nın taşralarındaki şatolarda geçen yaşamı anımsattı." (s. 37) Aynı ortamda Leyla çalan müziğin etkisiyle kalçalarını kıvırmaya, oryantal yapmaya başlıyor. Vailland'un görüşü: "Oyunları son derece yalın ve özentisiz olan Türkler için böyle yalnızca göbeğin ve memelerin titreştiği ve yalnızca duyuları uyarmak için yapılan bu Suriye dansından daha utanç verici bir şey olamazdı. Öte yandan fokstrot ve tangodan başka dans yapmayan Türkler içinse daha büyük bir skandaldı bu." (s. 38) İlginç. Leyla dansını bitirdikten sonra kalabalığa bakıp hepsinden iğrendiğini, Mustafa Kemal'in bunların hepsini asmadığı için hata yaptığını söylüyor. Bu daha da ilginç.
Semiha Ahmed de önemli bir figür. Kendisini yetiştirmesine yetiştirmiş ama kanını emeceği bir sülük arıyor, bütün enerjisini buna ayırmış. Vailland, Semiha'yla Leyla'yı ayrı kefelere koyuyor. Leyla daha zeki ve bilgili. Latife Hanım'a benzetiyor. Latife Hanım hakkında: "İki yıl boyunca Latife Hanım önemli bir rol oynuyor. Modern reformların, özellikle de kadın haklarına ilişkin olanların yaşama geçirilmesinde büyük katkıları bulunuyor. Ama Leyla gibi o da doymayan bir genç kadındır. Galip Kumandan üzerindeki otoritesine ortak kabul etmiyor. Metreslerini kovuyor, içki mahzenini kilitliyor. Yeni yasaların oluşturulmasında aşırı bir tutkuyla müdahalede bulunuyor. Hoşuna gitmeyen çalışma arkadaşlarını uzaklaştırıyor. Tehlikeli düşmanlar ediniyor." (s. 72) Vailland'a anlatılanlar bunlar.

Türk kahveleri, Yahya Kemal'in dizeleriyle şaşırtıcı bir şekilde benzerlik taşıyan Üsküdar izlenimi, Galata Köprüsü'nden sadece ayak takımının geçmesi, kaymak tabakanın kayıklara binmesi... Müthiş bir panorama!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Olağanüstü Masallar
Kabus. Borges'in kabusları, uykusuzluk durumlarının uzantısıdır. Olması gerekenin bir türlü olamaması, başka türlü olması, olma türlerine açıklığı anlamımıza bürüttüğümüz dünyayı teşkil eder. Zaman bükülür, kendine veya bir diğerine eklenir ve döngüler oluşur, minik veya devasa. O kadar devasa olur ki sonu yoktur, sonunun olmasının bir önemi de yoktur. Sonsuzlukta geleceğin anısı ve geçmişteki umut birdir. "Bu antoloji bir ana metaforlar, retrospektif kehanetler (Borges'in 'kehanet bellek'i'), olumlu ve olumsuz anıştırmalar antolojisidir de. Çevrimsel bir şekilde birbirlerini kopyalarlar, daha önce aynı şekilde kopyalanmışlardır ve Borges ile Bioy okumalarında onlarla coşkunluk içinde karşılaşıp -burada ve eserlerinde- onları bizim için yinelerler." (s. 6) Yinelemeler farklı masalların içine yerleşir, olan olana dönüşür ve ölümden kurtulunur, tekrarlanan bir şey nasıl ölebilir ki? Ön sözü yazan Anthony Kerrigan, bize bırakılan zaman olduğumuzu söyler, geçmiş ve gelecekle birlikte. Augustinusçu bir şimdilik hali. Şimdinin çeşitlemeleri bir şekilde kayboluş veya ölümle noktalanıyor, şu anın geçip gitmesinin ağıtını mı simgeler, metafor mudur?
Borges ve Casares'in son derece naif ve ser verip sır vermeyen temennisi: "Ey okuyucu, biz, bu sayfaların bizi eğlendirdiği gibi seni de eğlendireceğine inanıyoruz." (s. 13) Düşünmekten eğlenmeye vakit kalırsa...

Dünyanın her köşesinden masalları derlemişler, belli izlekler oluşturmuşlar ve ortaya müthiş bir antoloji çıkartmışlar. Hikâyeler birbiriyle gerçek bağlar kurabilecek kadar bakışımsızdır ama kolektif bilinç(altı) iyi iş görüyor ve rüyaları birbirine iliştirebiliyor.

Ölüm Hükmü: Aynalar için düşlerden daha iyi bir ikamet yok.

İmparator, düşünde kendisine niyaz edenin bir ejderha olduğunu ve Bakan Wei Cheng tarafından başının kesileceğini söyler. Ertesi gün imparator, bakanını satranç oynayarak oyalar ve ejderhanın canını kurtardığını düşünür. Oyun o kadar uzun sürer ki bakan uyuyakalır, iki yüzbaşı ortaya çıkarak imparatorun ayaklarının dibine bir ejderha başı fırlatırlar, gökten düştüğünü söylerler. Bakan da o sırada uyanır, düşünde böyle bir ejderha öldürdüğünü gördüğünü söyler.

Ogrelerin Yok Edilmesi: Bengal masalı. Prensese sırrı açan ogre, kahramanın ortaya çıkıp ölümlerine yol açmasına kadar sözün tek bir sahibi olduğunu düşünüyordu ama prenses mutlaka bir kahramanı da yanında taşımalıdır, dünyasının bir bölümünü onunla paylaşmalıdır ve kendine ait hiçbir şey kalmamalıdır. Tahakkümün sihri yok edişi.

Karşılaşma: Sevgi. Evlenmek isteyen çift kavuşamaz, adam sevdiğinin başkasıyla evlendiğini görmemek için yollara düşer ve kısa bir süre sonra, sevdiği karşısına çıkar. O da kalamamıştır, adamın peşinden gelmiştir. Çocukları olur, yıllar boyunca mutlu mesut yaşarlar ama kadın hükümdar babasının yanına dönmek ister, dönerler. Görülür ki kadın yıllardır komadadır, düşlerinde düşmüştür yola. Hayalle gerçek sarılır, tekilliğe döner. Güçtür bu; ruh öyle bir ıstırabın içine düşer ki paralellerden, aynalardan birini çekip kendine uydurabilir.
Chuang Tzu: Chuang Tzu düşünde bir kelebek olduğunu gördü ama düş gören bir kelebek olmadığından emin değildir, ne de insan olup bir kelebeği düşlediğinden. Dünyalar arasındaki geçiş sert; varlık sadece bilincini kavrıyor da ötesi karanlıkta kalıyor. Kralın Vaadi da böyle bir karanlığın içinde geçer; iki kardeş yıllar sonra düşman olarak karşılaşır ve kimliklerini açık etmeden isteklerini söylerler, uzlaşamazlar ve savaşta birinin canı alınana kadar birini diğerinden ayıracak farklılıklar ortadan kalkmıştır, dünyevi farklar tinselliği hiçbir şekilde desteklemez.

Yapıt ve Şair: Hindu şair Tulsi Das, Hanuman ve maymunlar ordusu hakkında bir şiir yazdı, yıllar sonra hükümdar tarafından hapsedildiğinde onu kurtarmaya gelen bu ordu oldu. Mitlerin gerçeklik payı gerçekliğe yer bırakmayacak kadar az olabileceği gibi uzak, unutulmuş zamanların yaşanmış gerçekliğinden ibaret olabilir.
Tanrıların varlıkları, duvarları olmayan labirent olarak çöl, kilimlerdeki modellerin kitaplara tek bir izlek olarak yansımaları, masaldan doğan masallar... Sonsuz bir yansıma. Okuyun.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yoksullar Geliyor
Duru'nun denemelerini seviyorum, yazarın kendine has mizahı ve nostaljisi her deneyişinde görülebilir. Öyküleri de iyi ama üç beş hususta sıkıntı var, anlatacağım.

İlk mesele öykülerin bilimkurgu olup olmadığı. Eh, bilimkurgusal öğeler olsa da tam olarak bilimkurgu değil, bence. Şimdi adını hatırlamadığım -evet, bilinçli bir tercih- ululardan bir ulu -Clarke olabilir, Heinlein olabilir, Le Guin olabilir- bilimkurguda bilimin insanoğlunu olduğundan başka bir şeye dönüştürmesi, aynı şekilde insanoğlunun bilimi kullanışında cüretkarlığının sınırlarını zorlaması gibi birçok öğenin yer alması gerektiğini, türün bu temeller üzerinde yükseldiğini söylüyordu. Henüz ortaya çıkmamış ahlaki, sosyal vs. problemler için henüz bilinmeyen çözümler üretmek veya üretememek... Bu açıdan bakınca Marslı'yı bilimkurgu olarak göremiyorum, bir survivor hikâyesi olmaktan öteye gidemiyor hatta artırıyorum; bir Cuma eksik teknolojik Robinson Crusoe olmak için. Fantazya diyebilirim sanırım, Duru'nun öyküleri fantazyaya daha yakın.
İki, yeterince yabancılaşamamanın getirdiği özdeşim yoksunluğu. Duru'nun öyküleri yazıldıkları döneme göre iyi, evet ama günümüzden bakınca, bilemiyorum, katharsis için gerekli olan mesafeyi yıkan bir şeyler var. Öykünün içinde versem daha iyi olacaktı ama dayanamadım, şu: "En sonunda bir çıkmaza erişti Öğrenci K. Karşısındaki kapının üzerinde 'ÖĞRETMEN A. yazılıydı. Derin bir nefes aldı. Önünü ilikledi, kapıya vurdu ve içeri girdi." (s. 81) Parodik bir hadise desem değil, Duru'nun mizahından bir tutam desem, anlatım buna müsaade etmiyor bu sefer. Dışarıda kıyamet kopuyor, öğrenciler katlediliyor, tanklarla savaşılıyor falan, bizim eleman bir çözüm bulabilmek için öğretmen adlı yetkili abinin odasının önüne geliyor ve içeri girmeden önce önünü mü ilikliyor? Kapıya da vuruyor, herhalde izin kağıdı falan alacak. Yani iliklerimize kadar işlenmiş bir koşullanma bu, evet ama bunu görmek böyle bir kurguda komik oluyor, ne bileyim. Bundan başka bir de öldürülen adama yapılan açıklama var, aslında okura yapılmış ama Duru bunu iyi yedirememiş açıkçası. Bir parola söyleniyor, karşıdaki parolayı kabul ediyor ve iki dakika sonra öldürülüyor. Kahramanımız adamın kafasını kırdıktan sonra "Parola kuş değildi, mandaydı!" gibi bir açıklama yapıp yoluna devam ediyor. Ölünün, "Eyvallah abi, pardon ya karıştırdım!" deyip tekrar ölmesini beklemiyorsak bu mevzu bizi yanılsamadan çıkartıyor, seyirci konumuna sokuyor. Kurgusal bir zayıflık. Epik tiyatro değil bu sonuçta.

Sürekli, sürekli yinelenen makineli tüfeklerin çatırtısı da bir diğer rahatsız edici etken. Son olarak da dünyamıza gelmeyi başarabilmiş, canavar gibi teknolojisi olan uzaylıların mesajlaşmaları sırasında cümleleri "stop" ile ayırmalarını yazayım. Telgrafla haberleşir uzaylılar, bilirsiniz, en büyük zevkleridir bu. Sarkazm etmeyeyim, eylemeyeyim diyorum ama kendimi kontrol edemiyorum, bütün cinler tepemde, şaka yapmayın dostlarım, bugün biraz var bende.

Dört öykümüz var.

Yoksullar Geliyor: Anlatıcının açıklamaları hakkında bir iki malumatım oldu, aktardım. Araya girip açıklama yapılması hoş değil.

Dünya ayvayı yemiş, şirketler birleşmiş, Şirket adı altında tek bir yönetim ortaya çıkmış. Tolon ve Almo nam iki elemanımız paralı asker gibi dolanıyorlar, İskender Herkül nam bir tiranı alaşağı edecekler. Güç dengeleri, entrikalar, kafa kırmalar, baş kesmeler gırla. Post apokaliptik bir ortamda Conan'ın silahlısı geziyor, seçilmiş kişi oluyor, işin dini yönü de kuvvetli. Eh, orta karar bir kahramanın yolculuğu. Sonuçta yoksullar isyan ediyor, hadi bakalım.

Kamuoyu Oluşturma: Dünyayı işgal edecek olan bazı uzaylılar önden bir hazırlayıcı yolluyorlar. Bu hazırlayıcı, uzaylılar ve dünyalılar hakkında akıl alıcı bir kitap yazıyor ve dünyalıları işgal edilmeye hazır hale getiriyor. Tanrıların Arabaları yazılıyor, milyonlarca kişi okuyor, iş tamam. Hoş bir öykü ama üç bin ışık yılı uzaktan gelmişsin, "stop" nedir ya.

Harita: İki haritacı. Biri uzaylı, evrenin haritasını çiziyor. Diğeri kaptan, Dünya'nın haritasını çıkarmaya çalışıyor. İlginç bir hikâye.

Osmanlı zamanında Reis bir gavur gemisini ele geçirir ve kürek mahkumu bir ecnebiyi kurtarır. Bu adama veremli muamelesi yapılır, çok garip bir görünüşü vardır. Haritacı olduğunu, tepedeki sabit bir yıldızın aslında yıldız olmadığını, gemi olduğunu ve o gemiye dönmesi gerektiğini söyler. İkisi bir anlaşma yapar; uzaylı Reis'e Dünya'nın haritasını gösterir, Reis de elemanı serbest bırakır. Söylememe gerek yok sanırım, Pirî Reis meşhur haritasını böyle çizer. Günümüzde bile konuşuluyor, Kolombo denen gavurun Amerika'yı henüz keşfettiği zamanlarda tam bir dünya haritasının nasıl çizildiği muamma. Belki çözülmüştür, araştırmak lazım. Öykü iyi yani.

Öğrenciler: Duru, öyküyü eşi Sezer Duru'ya ithaf etmiş. Çalkantılı zamanlarda birlikte barikat kurmuş olabilirler, polisle münakaşaya girmiş olabilirler, bilemiyorum.

Darbe zamanlarının alegorisidir aslında. Öğrenci olaylarının dünyayı kasıp kavurduğu zamanlardan bir mevzu. Düşmanına dönüşmek, kontrol altındayken bile kurtulmaya çabalamak gibi pek çok hadise hakkındadır.

Güzel, okunsun tabii.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zikzak Sokak
Kurmacanın büyüsünden bahsedemeyeceğim de daha farklı bir şeyi, sezdiğim bir şeyi anlatamayacağım sanırım. Zamanda geriye gittikçe her şeydeki sihrin artması, anlatamayacağım şey bu. Koca dünyanın tek bir sokağa indirgenmesi, iki. Algılanan yaşamın bir tık ötesine uzanmanın her şeyi çarpık ve çekici bir gerçekliğe taşıması, üç. Mesela bir evin duvarlarından okunan fal, hep aynıdan yılarcasına doğasının dışına çıkmaya çalışan insan, geçtiği belirsiz zaman... Nicolas Bouvier güzel bir önsöz yazmış, Heredot'la başlamasını manidar buluyorum. Plinius'la beraber bu ikisi kendi dünyalarının kabuğunu söylencelerle kırmış, olmayan coğrafyalarla olmayan canavarlar yaratmışlardır, sonrası kıyamet. İş bir noktada kendinden ne kadar öteye gidebileceğine çıkıyor sanırım, başka türlü nasıl düşlenir? Kendinden uzağa düşme çabası, düşülebildiğince. Gaulis'e bakıyorum; kendi kültürünün çok uzağında, kendi insanlığına çok yakın. Kızılhaç'a katılınca Bangladeş, Kıbrıs ve bir zaman sonra acılarını sağaltmaya çalışırken öleceği Lübnan evi oluyor, bir süreliğine. Başa dönüyorum, buralar birbirinden nasıl ayrılacak? Büyük bir dış etken olmadığınca ayrılamayacak, Zikzak Sokak gibi. Savaş çıkınca, ancak o zaman.
Limasol'un küçücük bir sokağı, dil savaşı çıkmasın diye iki dilde de aynı anlama gelen sözcüklerle adlandırılan bir dünya. "Dünyayı bir incirin içinde ya da ayın gölgesinde aramasını bilmeyen, onu hiçbir zaman bulamaz." (s. 8) Kaplumbağa adımlarıyla göreceğiz önce, yoldan geçen ve geçerken bir kamyonun kaza yapmasına yol açıp iki kişinin ölümünden sorumlu, Erdoğan'ın yerden alıp üzerine "Z" yazdığı. Bu tospik ara ara ortaya çıkacak, her şey hızlanırken o aynı hızla yürüyecek, köşelerden çıkacak. O da şaşırıyordur belki hep aynı yere çıkan sokaklara.

Andreas'ın ağzından dinleyeceğiz, babayla adaş bir çocuk. Baba bir Türk kadınla evlenir ki 1950'lerde cesaret isteyen bir iştir, aileyi karşıya almak bile gerekebilir. Çocuk doğar, anne yedi yıl sonra ölür, baba kadınlara aşıktır ve maceralara sürüklenir. Zikzak Sokak'a çıkan yol bir kaderdir, iki mahallenin birleştiği noktadır ve bir yanında Yunanlar, diğer yanında Türkler oturur. Pension Hellas buradadır, kadınların aşklarını makul bir ücret karşılığı sundukları rüya otel. Eskidir ama büyülüdür, yeterli. Kadınları Andreas'ın hayatını biçimlendirirler, cinsel olarak değil de sosyal anlamda. Bir de oraların kadınlarıdır bunlar; sıcak, içten ve bırakılmış. Sonsuz bir sevgiyle dolular. Andreas bu sevgilerin ortasında, geçen zamanı işitiyor.

Adlandırılmamış bölümlerde sokağın, mahallenin, denizin, tepelerin, köylerin ve insanların hikâyeleri var. Berber Kyrios Kostas'ın kafasına göre çizdirdiği şekillerden baktığı fallar tarihi belirler. Resimlerden okunanlar günceli de biçimler; fırtına yorumlandığı zaman fırtına doğar, gökten yağan balıklardan ziyafet çekilir ve hortumlar adayı vurur, şekiller yorumlandıkları ölçüde gerçektir, gerçeği arar.

Andreas okumaz, para kazanmayı öğrenir. Dilsiz'le takılırken eski eşyaları gömüp daha eski bir halde çıkararak sattıklarında zengin olmanın pek de zor olmadığını anlar. Bitkiler toplarlar, Fransız parfümlerini okuturlar, çeşitli işlerden para kazanırlar. Andreas mevzuyu sever, güzel geçen günlerin sonunda sinemaya gider ve zamanın meşhur artistlerini izler. Gaulis eğlenceli adamdır, komik detaylarla anlatıyı zenginleştirir. Bir gün film makinesi devrilir, artistin ağzı karşı evin penceresine yansır ve camdan bağıra çağıra makineyi düzeltmelerini, civarda uyumaya çalışan insanlar olduğunu haykıran kadına bağırırlar: "Çabuk aşağı atla, seni yutacak!" Ansızın sihir. Başka nasıl anlatılır?

Halk Ozanı'nı da birazcık anlatıp bitireceğim. Bu ozan Türk tarafında çalıp söylemez. Yunanlar zamanı öldürürse Türkler eskitir, böyle düşünür ve öldürülecek zamanın dışındaki hiçbir şeyle ilgilenmez. Türklerin dilini bilmediği, yüreği sömürgeleşmediği için o taraflara gidişinin tek sebebi piyango bileti satmaktır. Andreas'ın babası bir mevzudan hapse girdiğinde tellere vurur, hapishaneyi bayram yerine çevirir ve ziyaretçilerin dışarı atılmasına sebep olur. Bir sürü olay, Halk Ozanı gibi pek çok karakter var ve her birinin birbiriyle etkileşimi başka bir olağanüstülüğü doğuruyor, her karakterin farklı farklı yüzlerini görüyoruz. Rengarenk ama birbiriyle uyumlu ipliklerin örülmesi duygusu.

Savaş günleri ışığın söndüğü günler, sokağın dağıldığı. Kırığına dokunmayacağım, yakından tanınan arkadaşların kavga etmesinin uyandırdığı duyguya benziyor. Bizim sesimiz ama düşük, karşı kıyıdaki kardeşlerin sesleriyle karışık. Okuyun.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tortu
Ablam, Arif Hikmet Bey, Konak, Zekiye, Tortu adlı beş öyküden oluşuyor, beşi de Halim'in anlatıcılığıyla kuruluyor. YKY'nin bastığı toplu öykülerden çekip anlatıyorum, alıntıda sayfa sayısı o yüzden uçuk.

Anadolu'nun kasabalarından biri, geniş aile, Halim evin küçüğü, on altı yaşında. Ablası yirmi. Diğer ağabeyleri, halayı bilmiyorum. Anne öleli çok olmuş, babadan haber yok. Babadan niye haber yok, bilmiyorum. Utanılacak bir şey yaptığı için olabilir belki. Ablanın evden kurtulmak için çocuklu bir adama kaçmasına benzer bir şeydir. Halim, büyüdüğü için ablasıyla birlikte saatler boyunca aynı odada kalmamalıymış, hala böyle diyor. Anlatılmayan pek çok kısıt vardır, abla çeyizini hazırlarken bütün bunları düşünmüştür, Halim'le kedilerin doğurduğundan arkadaşların maceralarına kadar her şeyi konuşabiliyordu ama evlilik çağına geldiği için, ailesi en olmayacak kişileri karşısına koca adayı diye çıkardığı için kaçmayı düşünmüştür. Zengin ve yaşlı adamlar onu ürkütmüştür, istediği gibi yaşayamayacağını düşünmüştür ve haberi gelene kadar ortadan kaybolmuştur. Anlaşılır bir şey, anlaşılmaktan öte, yaşanması doğal, şahit olunabilir. Baran bir Anadolu dramı çiziyor; sosyoekonomik tablo. Baskıcı ve ataerkil aile, kaçış, Arif Hikmet Bey'in kurduğu kapitalist sistem, sistemi yıkmaya çalışan insanlar ve yaşadıkları facialar, Baran'ın incelikli anlatısında daha acı bir hale geliyor.
Ablam: Büyümüşler, büyüdükleri zaman çocukluğun sihirli dünyası kaybolmuş. "Birden hüzünlü insanlar oluvermiştik; ailemizin ve kasabamızın öteki insanlarına benzemiştik kısacası." (s. 358) Boyacı Rıfkı istemiş, abla varmamış. İnce, uzun, güzel bir kız. Hayattan başka beklentileri var, beklemeye müsaade etmeyeceklerini anladığı zaman, evdeki gerginlik ayyuka çıktığında, ablayla kardeşin arasına giren sessizlikler uzayınca ve yağmurlar altında yok oluncaya dek ıslanmak istediğinde Nuri'ye kaçıyor. Nuri çok has, nazik ve düşünceli bir insandır, zamanında ağaçlara dadanan bir mahlukun kökünü kurutması için eve çağrıldığı zaman ablayı beğenmiş, tam zamanında da ona mektup yazarak zaten bir çıkış kapısı arayan kıza ışığı göstermiştir. Tabii kıyamet kopar, yer yerinden oynar ama nihayetinde kızı rahat bırakırlar, bir tek Halim'e ablasını görmesi gerektiğini söylerler, merak da ederler kızı azıcık. Halim gider, ablasını ve Nuri'nin çocuklarıyla cebelleşmesini görür. Her şeye rağmen mutludur kız, Nuri'nin sunduğu/sunabileceği yaşamı istediği ortadadır. Tertemiz bir ev, düzen, yeni alınacak eşyalar, badanalı duvarlar, mis gibi bir bahçe ve sevgi, şefkat de.

Nuri'nin yamaları vardır, mesela uzun süredir ortada olmayan karısını boşamaya yanaşmaz. Naif bir insan olduğu için çocuklarına sert çıkmaz, bu yüzden şımarık çocukları için abladan özür diler. Geriye kalanı iyi. Birlikte bir yaşam kurmak için elinden geleni yapar. Sanırım önemli olan bu, yani benim gördüğüme göre öyle olmuyor ama olması gereken budur; elinden geleni yapmak. Nuri, Halim'den de özür diler, sonuçta ailede en yakın olduğu insanı pek de hoş olmayan bir şekilde kaçmaya özendirmiştir ama sevdadandır, başka bir yolun aklına gelmediğini söyler.

Diğer dört öykü, Halim'in büyümesi ve çarklardan birine dönüşmek üzereyken kurtulması etrafında döner. Bu öykünün gruptan biraz ayrık olsa da Anadolu'nun bir yansıması olarak sonradan yaşanacaklara arka plan vazifesi gördüğü söylenebilir. Bir de Halim'in ablası ve eniştesiyle birlikte yaşama isteği üzerinden onun da aileyle bağları koparmaya niyetli olduğunu düşünebiliriz, Arif Hikmet Bey ve imparatorluğuna gidişini bu temele oturtabiliriz.

Arif Hikmet Bey: Kasabanın unutulmuşluğuyla başlar. Filmlerde trenler geçmese bilinmeyecek olanlardan, Maşukiye mesela. Bu kasaba ünsüz. Yaşamın olağan bir biçimde, yıllardır yerinden kıpırdamamış bir taş gibi sürdüğü.

Arif Hikmet Bey olmasa daha da bir şey olmazdı buradan, olmuş. Bey, zamanında kasabayı terk edip işini tutmuş, siyasi bağlantılarını kurmuş, fabrikalarında memleketlilerini çalıştırıyor.

Kasaba zenginleşti, tüketim ürünlerinin çeşidi arttı ama halı tezgahları sustu, boyahaneler kapandı. Kapitalizm eleştirilerinden biri. Bey'in çağırdığı adamlar iyi bir gelecek uğruna evlerini barklarını bırakıp göç ediyorlar, işçi olarak çalışıyorlar ve bir süre sonra ailelerini de yanlarına getirtiyorlar. Kasaba kalkınıyor gibi gözüküyor ama bu göç yüzünden yaşam enerjisini kaybediyor, Bey parasına para katarken yaşam kaynağını kurutuyor. Umrunda değil. Eşiyle paylaştığı derin bir dünyası yok, oğulları, damatları, gelinleri ve kızlarıyla büyük bir ailenin yalnız adamı. Ahlaklı; Halim'i ablasına yazdığı mektuplardan ötürü uyarıyor. Ahlakına bir, kendisine iki, neyse, gurbet duygusu yok çünkü herkes memleketli, bir daha geri dönen de olmuyor. Böyle bir posa çıkarma tesisi Ali Hikmet Bey'in dünyası.

Konak: Halim gidiyor, tanıdığı memleketlileriyle konuşmaya çalışıyor ama insanlar robotlaşmış, sıcak ilişkiler kurulamıyor. Yakındaki kentin boğuculuğu da bir diğer can sıkıntısı. Halim'in kentte duyduğu sıkıntı, Bey'in yanında kaldığı sürenin pek uzun olmayacağını sezdiriyor. İlişkiler derinlikli değil ama Bey, işçilerinin konuşmasını istiyor. Kuru çalışma ruhları köreltir, oysa Bey'in uzun ömürlü kölelere ihtiyacı var. Zorla konuşuyorlar, tatsız, derinliksiz. Zorunluluk. Ceza gibi bir şey. Konuşma, dedikodu yapma cezası. Korkunç. İnsanlar kasabadaki gibi bezgin, iki dünya arasında hiçbir fark yok. Burada para kazanıyorlar ama yeterli değil, bu koşullarda bitiveriyor para. Bey, memlekete yollanacak paralarını da maaşlardan kesinti yaparak yolluyor, bir de Halim'i borçlandırarak ona radyo vs. veriyor. Her şey saat gibi çalışıyor, görünürde. Direnenler var.

Zekiye: Hüseyin Abi'nin kızı. Abi, Halim'i pek seviyor ve onu evine davet ediyor sık sık, kaynaşıyorlar. Halim Zekiye'yi seviyor ama fikirlerine pek anlam veremiyor. Zekiye, Bey'in kurduğu düzenin dehşetiyle çarpılmış, sistemin yıkılmasını isteyen bir kız, kafası parlak. İşçilerin Bey'i tapınırcasına sevmesi, bilinçsizce tutması delirtiyor onu, Zekiye de kentli asilerden yardım alarak eylemlere girişmek istiyor, doğru zamanı bekliyor. Ailesi de tapıcılardan, kızın fikirlerine değer veren yok. Belki Halim verebilir, Zekiye biraz anlatıyor mevzuyu ama Halim'in düşünmeye ihtiyacı var, büyük şehre gelen Feyzo gibi aydınlanması gerek. Düşündüğünü görüyoruz, aydınlandığını değil. Bey'in ablası hakkında söylediklerine hak veriyor ama ablasına da hak veriyor, işin içinden çıkamıyor. Birazcık Kant lazım kendisine, her şey çözülebilirdi kendisi için.

Bey'in etrafında dönen dedikodular ilginç. "İmam-Hatip Okullarının" çoğalmasından memnun değil, iktidar partisini desteklese de partililerin ne kadar aptal olduklarını bilir, ekonomi ve ahlakın çok önemli olduğunu söyler, seçimlerde hangi partiyi tutuyorsa kasabaya haber salar, herkes o partiye oy verir, her şeyin en iyisini o bilir, neler neler. Rol model olarak herkesin olmak istediği kişidir, özümsenmiştir, bir parçası olmak insanları mutlu eder. Tam bir tirandır aslında. Zekiye'nin karşı çıktığı bu tiranlıktır, tüm tiranlardır aslında.

Halim'e derdini anlatır, Halim anlamaz ama Zekiye'yi sevdiğinden çaktırmaz da. Kırılma noktası Zekiye'nin kentli bir dava arkadaşından hamile kalmasıyla ortaya çıkar. Kız dışlanır, Bey'in emriyle imparatorluktan uzaklaştırılacaktır. Halim sevdiği kıza reva görülene karşı çıkar, Zekiye'yi kendisinin hamile bıraktığını söyler. Öyleydi böyleydi derken ikisi de şutlanır. Halim'in gönlü yüceliği Zekiye'yi de etkiler, bir daha iş bulamayacak olmalarına rağmen -Bey'in eli uzundur- başarabileceklerini düşünürler, birlikte her zorluğun üstesinden gelebileceklerine inanırlar. Bu da bir direniştir; her şeye rağmen birlikte olup güçlükleri aşabilmek.

Tortu: Yıllar sonrası. Bunu anlatmayayım, güzelliği eksilmesin.

Anadolu kasabaları, patronlar, işçiler, kabulleniş, isyan... Baran'ın diğer öykülerindeki anlatım yine var; dünyaya hafif gözlerle bakış. Hafif, anlık, derinlikli. Bir o kadar da farklı; bir konsept etrafında dizilen öyküler Baran'da görülen meseleleri derlemiş. İyi bir metin çıkmış ortaya.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kış Yolculuğu
1984 mahsulü bu öykülerden üç adet mevcuttur, üçü de -biri ölüme olmak üzere- çıkılan yolculukları anlatır. Bir anlamda kaçışlar anlatılır. Dönmemecesine kaçışlar, sadece biri böyle bir özellik taşısa da dönüş ihtimali de kaçışın içindedir, uzaklarda olmasına ve görünmemesine rağmen. En temelinde insanın olduğu kişiye dönmesidir konu, şehirler ve insanlar hiçbir şey değiştirmez. Kişi, olduğu kişidir, bu kaçışsız bir şeydir.

Türkân Hanımın Ölümü: Baran'ın nadiren kullandığı değişik bir anlatım tekniğine sahiptir, Türkân Hanım (bundan sonra Hanım diye geçecek) pek çok kişi tarafından farklı bakış açılarıyla incelenir, parçalanır, birleştirilir. Her bir anlatıcı için -haliyle anlatıcı da durmadan değişir- farklı bir başlık kullanılmıştır, bölümler bir kadını yaratma çabasındaki insanların anlatısından ibarettir. İntihar eden bir kadını, kadını değilse de intiharını yaratanlar. Kendilerini de yaratırlar, Hanım'ın onlarla münasebeti belirir, bir de kendilerinden yola çıkarak yaratırlar Hanım'ı.

Epigrafında Michelangelo'nun bir sözü var, ruhunda biçimlenen her düşüncede bir parça ölüm olduğuna dair. Hanım'da da aynı durum var, epigraf metni çırılçıplak bırakıyor, sevmediğim bir durum. Daha imleyici, çağrıştırıcı, itle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmalıcı olmalı epigraflar. Bence.

Okuru öyküye hazırlayan bir ses/anlatıcı konuşur başta, öykünün adından içeriğine kadar pek çok konuda bilgi verir. Hanım'ı oluşturmanın imkansızlığından bahseder ama yine de öykünün dokusunu oluşturan parçalar vardır, o halde öykü de vardır, öykü varsa okur da vardır, o zaman sıkıntı yok.

Anlatıcı, kişileri tanıtır ve sözü onlara bırakır, bir nevi televizyon programı izler gibi okuruz. Diş Hekimi Oğuz Karan ilk sıradadır. Otuzunu geçmiş olmasına karşın -buraya bir anlam veremedim, otuzdan sonra okunmayacağını mı söyler anlatıcı, bilemiyorum- her gece iki saat kitap okur, Proust ve Rilke sever, bir de hastalarına karşı sonsuz bir saygı duyduğu için Hanım'ın çekiciliğine, kadınlığına kayıtsız kalabilen tek insan olduğu söylenir. Belki de bu yüzden olabildiğince objektif bir anlatı kurar; Hanım'ın dairesini, eşyalarını ve yaşamını tarafsız bir şekilde anlatır. Ölüm getirilmediği müddetçe Hanım'ın evine girilemeyeceğini de kendisinden öğreniriz. Hanım, misafirlerinden ölüm haberi almak ister. Birilerinin ölmesi gerekir, sosyallik bu şekilde sürer. Mesela Safiye Günel, komşu. Kocası ölür, Hanım ölü evine süslü püslü gelir, parmaklarında pırlantalar vardır. Ölünün son anlarına şahit olmamasına rağmen allayıp pullayıp anlatır, sanki oradaymış gibi.

Eski kocalar, çocuklar, sevgililer, öğretmenler, konuşulan herkes geçmişin bir köşesini aydınlatır. Hanım hırslı bir çocuk, hırslı bir kadın. İyileşmeyen bir kalp yarası, uçarı bir yaşam ve intiharına yol açan son bir ilişki. Hanım'ın ölümünden sonra iki arkadaşı bir araya gelir, kadının gizemli bir yaşamı sürdürme çabasını övmesine karşılık emekli general bunun hiçbir anlam ifade etmediğini söyler. Hanım'ın yaşamı karanlıklar içindedir ve karanlığı sevmeyenler için oldukça belirsiz, anlaşılmaz ve yerine göre acıtıcıdır. Birini tanımak için onu yaşamak lazımsa, Hanım daha baştan ölüdür. Baştan.

Temmuz, Ağustos, Eylül: Çayağzı'na gelen bir Volkswagen, içinde otuzlu yaşlarını yarılamış bir adam. Kandıra civarı bir köy. Adam eşyalarını indirir, bir oda bakar, oranın yerlilerinden biri kendi evini kiralar. İyi insanlardır, büyük şehri bilirler ve İstanbul'dan gelen bu adama yakınlık gösterirler, mesafe her şeye rağmen korunur. Kaçtığı bir şeyler olan insanlara karşı korunacağı gibi.

Yeni mekan, adam İstanbul'da olsa rengarenk bir evi yadırgayacağını düşünür ama denizle ormanın arasına sıkışmış bu köyde her şey güzeldir. Orada dünya yepyenidir, zevkler bile değişebilir. Adamımız tiyatroyla uğraşmaktadır ve istediklerini yapamadığı için tiyatroya küsmüştür, Çayağzı'na bu sebeple gelir, her şeyi arkasında bırakıp yepyeni bir hayata başlayabilmek için. Başladığını düşünür. Ev sahibinin dul yengesine aşık olur, ev sahibinden icazet alır ve evlilik hazırlıklarına başlar ama ev sahibi hala temkinlidir, adamın bir gün gidebileceğini düşünür, adama da söyler bunu. Nihayetinde adam hazırlık yaparken gazetede bir haber görür, Shakespeare oynanacaktır. Fırsat, nihayet.

Keskin bir dönüş. Adamımızın dünyasını adım adım keşfederken burada herhangi bir çatışmayla karşılaşmayız, karar çok çabuk verilir ve adam İstanbul'a doğru yola çıkmışken eşyalarının bir an önce postaya verilmesini umar. Daha da keskin bir son, öykü böyle biter. Bu son bölüm daha ayrıntılı olabilirmiş, sadece ev sahibinin belli belirsiz öfkesini görürüz, o kadar. Kadınla adamın hallerini pek bilmeyiz, okura sunulmaz.

Kış Yolculuğu: Baran'ın kurmayı pek sevdiği benzer karakterlerinden biri. Adam doğup büyüdüğü kasabaya yıllar sonra dönme ihtiyacı duyar çünkü eşi ve çocukları memlekete gitmiştir, sevgilisi yanında değildir, siyasi meselelerden ötürü bitiremediği okulu ve parmaklıklar ardında geçen yılları ağrımaktadır. Gider. Bulamaz.

Baran'ın ilk dönem öyküleri daha sınırlı mekanlarda geçer; ev, oda, sokak ve benzeri mikro dünyalar. Buradaysa ikinci ve daha uzun süren döneminin tam bir örneği bulunmakta. Kentten kaçış, daha küçük bir mekanda aranan mutluluk ve karşılaşılan umutsuzluk. Baran'ı okumak için ideal bir başlangıç.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Arjantin Tangoları
Baran'ın son dönem öyküleri düş ve ölüm ağırlıklı. Düş, bir imgeciğe tutunarak kabuktan çıkabilmek. Ölüm, yaşamaya dair bütün imgelerin yitirilişi. Yenilgiler çok açık, her şeyin uyku/düş etrafında toplanması yolculuğu çağrıştırıyor, sanki bir yaşamın her bir boyutu veda için tek bir düzleme indirgenmiş gibi. Baran'ın vedası mı bu öyküler, bilmem. Veda değilse de vedaya yakın bir burukluk var.
Krizantemler: Yabancı bir ülke, sığınılan otel odası. Bilinmeyen dilin verdiği korku, otelin bulunduğu arka sokaktan ana caddeye çıkılınca geçer, mekan bir sahneye dönüşür ve onca varlık bir oyunun parçaları haline gelir. Baran'ın ilk sahne izleği değil, önceki öykülerinde de var. Gerçeklik burada kırılır, yabancı bir dilin anlaşılmazlığında da kırılmıştı, iki oldu. Üçüncü kırılma adsız karakter dükkanları gezerken, odağı renklendiren detayları incelerken karşısına çıkar, fraklı bir adam. Karakterin cinsiyetini öğreniriz, sonradan eklenen bir taş. Otele gelirler, adamın elinde kızın çok sevdiği krizantemler vardır, adam çiçekleri vazoya koyar ve kapıyı kilitler. Dışarı nasıl çıkacağını soran kıza odanın köşesindeki karanlığı gösterir. Kız soyunup yatağa girmiştir, her şeyi anlar ve ölmek istemediğini haykırır.
Nedir, cinselliğin ölüme ilişmesi? Yabancı bir ülkedeki yabancının metafor ölümü? Fantastik bir son, Azrail'le karşılaşma? Baran'ın anlatısı açık kapılar bırakıyor artık, kesinlikten uzaklar. Belli durumlarda belli insanların yaşamları söz konusu değil artık, belirsizlik ağır bastığından.
Mor Hikâye: Hastane odasından kaçan kadın, hastaneden de kaçan kadın, otobüs, şoför. Konuşurlar. Matruşkalardan bahseder kadın, hangisinin kendisi olduğunu bilmediğini söyler. Her birini farklı bir mora boyar. Hepsi kendisi, bilir ve söyler. Morların hepsi kendisidir. Son bebeği açmaz, içinden başka bir bebek çıkmayacağını bildiği için yok olmaktan korkar. Şoför duraklarda durmaz, hiçbir yerde durmaz, son bebeğin kendisi olduğunu söyler. Bir erkek. Kadının ve erkeğin tozlu özlemi; birbirleri gibi hissedebilmek.
Geçmişe dönüş. Mor bir giysi isteyen, şarabına mor üzümler isteyen kadın, kocasının yetersizliğini derinden yaşar. Yetersizlik, sırf mor bir elbise alınamadığı için. Arzularımız gerçekleşmediği için ötekini suçlamayı makul bulamıyorum, gerçekten çaba gösterilmiyorsa, belki. Belki o da. Beklentiler, beklentilerin karşılanma ihtimalleri, yorucu bir çatışma. Kıyıya gitmek isteyen kadına şoför de yardımcı olamıyor ve kadın çatışmadan kurtulmak için kendi kıyısını buluyor, balkon parmaklıklarından önce bir ayağını, sonra diğerini sallandırıyor. Terlikleri çıkarıyor, bu çok derin bir ayrıntı. Kaldırımın altında kumsal var, intihar edenler için de.
"Bir an önce unutun beni. Tek istediğim, bir zamanlar yaşamış olduğumu unutmak. Eğer dostumsanız, yardım edin, bir zamanlar yaşamış olduğumu unutturun bana." (s. 573)
Mektup Yazmak: Bir diğer kırık. Aşık olunan, sevilen erkekle bir yaşamı kurma çabası. Lokantada bahşiş verirken gösterilen kabalık, yemeklerin yarım bırakılması, hayatın önünde el ele verilen bir mücadelenin içindeki burukluklar.
Kadının inceliğini ve incelikten doğan yanlış görüşü anlıyorum, her şey nasıl görmek istenirse öyle. Diyaloglar yanıltmıyor, adamın kabalığı kolaylıkla seçilebilir ama aşık bir kadın bunları görmez, sadece biriktirir, yığar ve kapıyı kapatır. Aşkın bitmesine yakınken kapı aralanır, sonra tamamen açılır. Son. Baran'ın bir öyküsünde aşık olunan adamla evlenilmemesi gerektiği yazıyordu. Acının muazzam boyutu baskın çıkmaya başladığında aşkı parçalar, yok eder. Aşk dayanıksızdır, sürmez. Böyle bir ilişkide hiç sürmez. Yoksunluk kalır. Sevgi de yiter, yoksunluğa bir ek.
Ağ: Taşrada genç bir İngilizce öğretmeni. Evlerine taşındığı yaşlı çiftin dayatmak istedikleri yaşamı üzerinden çıkarma çabası, virane meskenler, kendi ölülüğünde bir taşra kasabası. Kendi evinden kaçan genç kadın, başka bir hapishaneye girdiğini düşünüp aslında kaçışın mümkün olmadığını anlar. Gerçeküstü bir kaçıştır onun aradığı, kasabaya gelirken rastladığı Motorcu Refik'in yardımıyla oradan kurtulur. Semerkant'ın orta yerinde, denizin en olmayacağı yerde, düşlerden gelen bir kurtuluş. Yağmur başlar, öykü biter, yağmurun çağrışımlarıyla denizin her zaman orada olduğunu anlarız. Deniz, kadının olduğu yerde. Motorcu Refik gibi, diğer her şeyle birlikte.
On öykü daha var, sanırım Arjantin Tangoları Baran'ın en otobiyografik öyküsü. Sanırım. Ailesi, sevgisi, çocukları, her şeyi sözcüklerin arasındaki boşluklara gömülmüş.
Baran'ın en kendi öyküleri. Ve bence en iyi öyküleri.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yıldızlar ve Sen
Mario Benedetti'nin şiirlerinden bir derlemeyi ve bir romanını basmış Ayrıntı, yakın zamanda basılan başka bir şey yok. 1988'de Alan Yayıncılık'ın bastığı öyküler var elimde, Zerrin Günyol çevirisi. Alan'ın Belge'yle doğrudan bağı var, fişinin çekilmesinde dönemin siyasi atmosferinin etkisi tartışılmaz. Edebiyat ve Devrim de Benedetti'nindi, evin bir yerlerine gömülü durumda. Bulup onu da okumam gerek. Neyse, Benedetti Uruguaylı, devrimci hareketlerin destekçisi olduğu için Latin Amerikalı çoğu aydının kaderi olan sürgünlüğü yaşamış, 1973'teki askeri darbeden sonra paramparça olan orta sınıf kökenli aydınlardan. Tanıtım yazısında ülkesine geri döndüğünden bahsediliyor, 2009'daki ölümüne kadar yirmi küsur yıl ülkesinde yaşayabilmiş demek. İngilizceye pek çevrilmemiş, bu yüzden pek tanınmıyor ama İspanyol dünyasında Latin Amerikanın çıkardığı en büyük yazarlardan biri olarak görülüyor. Şiirlerinin, senaryo çalışmalarının, romanlarının, öykülerinin ve incelemelerinin toplamı seksen kitap ediyor. Çalışkan ve devrimci bir yazar; militanlaşan ve üstün ahlakı empoze eden edebiyatı beğenmediğini söylüyor, aydınların insandan uzak edebi çalışmalarını da beğenmediğini söylüyor, beğendiği şey "militanca yaşamak", varoluşun acısını ve sihrini olabildiğince yansıtmak, bunu baskıcı bir rejim ortamında sunmak. Benedetti'nin kendi sesini yaratmış olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim; öyküleri Saki'nin ironik dünyasından Hemingway'in apaçıklığına, açıklığın altında yatan derin gizeme kadar pek çok unsuru barındırıyor, anlatım tekniği olarak çeşitlilik içermese de yenilikçi bir ses var öykülerde.
Birkaç öyküyü biraz anlatacağım.

Yıldızlar ve Sen, bir kentin ve insanlarının darbeyle birlikte değişimini olabildiğince gerçekçi bir şekilde yansıtıp büyülü bir şekilde biten bir öykü. Oliva adlı komiserimiz bir ilkokul öğretmeniyle bir terzinin oğlu. Kendisine pek iş düşmüyor, çünkü kentte suç işlenmiyor pek. En son işlenen suç bir cinayet; kanser yüzünden acı çeken bir kadın, kocası tarafından öldürülüyor. Bunun dışında vukuat yok. Komiser arkadaşlarıyla takılıyor, eğleniyor, yüzler gülüyor, her şey son derece uygar, insancıl. Komiserin arkadaşlarından Arroyo'nun gazetede yazdığı yıldız falları mutluluk dolu bir geleceği müjdeliyor, ütopik bir atmosfer. Darbeyle birlikte distopyaya dönüşüyor. "Bugün Uruguay'da sadece belli kişiler, siyasi gruplar ve sendikalar değildir yasa dışı olan. Mahalleler, köyler ve kentler bile vardır yasa dışı kabul edilen." (s. 8) Oliva hızla değişir, protestocu öğrencileri hapse attırır, insanlara işkence yapar, yıldız falları hızla karamsarlaşır. İnsanlık dışı onca muameleden sonra sıra Arroyo'ya, eski dosta gelir. Oliva, dostunun mekanına gelir ve fallarda öleceği söylenen kişinin yaşayacağını yazmasını ister. Arroyo'ya göre yıldızlar yalan söylemez, silahını çıkarıp ateşler.

Şakacı, baskı altındaki bir toplumun hızla paranoyaklaşması ve paranoya edinen insanın takip edilmediğini sanması üzerine bir öykü. İki arkadaştan biri, telefon görüşmeleri esnasında duyduğu tıkırtılardan ve öksürükten dinlendiğini anlar ama herhangi bir tehdit unsuru oluşturmadığı için dinleyenlerle dalga geçmek amacıyla gizli toplantılardan, eylem planlarından bahseder. Bir gün kendisini içeri alırlar, fena döverler. Salındığı zaman direkt hastaneye yatırılır, ziyaretine gelen arkadaşlarından birinin telefonda duyduğu öksürüğünü ayrımsar. Aslında şakayla başlayan bir mesele gerçek olur, insanlar en yakınlarına bile güvenememeye başlar. Kutuplaşmış toplum. Korkunç.

Çirkinlerin Gecesi okuduğum en etkileyici, derin öykülerden biri oldu. Sırf bu öykü için kitabı bulmalısınız. Basit bir şey; elmacık kemiği çökük bir kadınla çenesi yanık bir adam birbirlerini bulurlar, diğer insanların garip bakışlarından kurtulup karanlık bir odaya çekilirler ve güzel buldukları insanlar gibi sevişip sadece ikisinin anlayabileceği şekilde birbirlerinin yaralarını severler. Fiziksel yara bir metafor olarak okunabilir, insanlar yaralarından sevilebilirler, yara belli bir inceliği gösterir. Sadece bu; gösterir. Yarayı severiz ama ona dokunamayız, öyküde olduğu gibi. Dokunabileceğimizi, geçireceğimizi sanabiliriz. Böyle bir şey çoğunlukla gerçekleşmez. Başka bir zamana, başka insanlara aittir o. Başka insanların arasına katılırız, geride kalırız ve her şey devam eder. Yaranın eşini taşıyan, en azından yarayı tanıyan, anlayan biriyle denk düşebiliriz. Düşebilirsek.

Bayan Bellek Kaybı da çok iyi. Genç kadın gözlerini açar ve hiçbir şey hatırlamadığını fark eder. Bir meydanda oturmaktadır, saat 4.15'tir, hepsi bu. Geçmişine dair hiçbir şey yoktur, oraya nasıl geldiğini bile bilmez. Felix Roldan nam bir adam ona yardımcı olacağını söyleyerek evine götürür, kadına sarkar. Kadın oradan zar zor kaçar ve yaşadığı şeyin utancından kurtulmak için her şeyi unutmak ister. Unutur, gözlerini açar ve hiçbir şey hatırlamadığını fark eder. Saat 7.25'tir. Felix Roldan nam bir adam ona yardımcı olacağını söyler. Utanç döngüsü. İnsanlıktan utanır kadın, öyküyü okuyan her okurun hissedeceği şekilde.

Hayalet de iki numaram. Ölen bir sevgilisinin hayaletini her gün gören bir kadın, bu durumu sevgilisinin en yakın arkadaşı dahil olmak üzere birkaç kişiye anlatır. Kimi anlayışla karşılar, kimi dalga geçmeye yeltenir, sevgilisinin arkadaşıysa yaşamın doğal akışında bir şeye şahit olunmuş gibi düşünür ve kadınla yakınlığını ilerletir. Duyguları değiştikçe, adamla kadın yakınlaştıkça hayalet yavaş yavaş silinir, en sonunda görülmez olur. Bu da bir metafor olsa, desek ki bir yokluğu, birinin yoksunluğunu bir başkasıyla kaparız. Açık kalan kısımlar olur ama kapanmasına asıl ihtiyaç duyduğumuz bölüm bir daha göremeyeceğimiz biçimde ortadan kaybolur. Böyle; yaşantılarımıza bakalım. Bir acının üzeri bir mutlulukla örtülür, bir insanın yokluğu bir başkasıyla dolar. Dolmaz. Doldurulur, olduğunca. İnsanlar beliriyorlar, yaşamımıza giriyorlar ve kayboluyorlar. Birinin yerini bir başkası alıyor, böylece ölüm haricinde mutlak hiçle karşılaşmamış oluyoruz, bir ölçüde kendimizi de kandırarak. Hayaletleri seviyoruz ama bu dünyaya ait değiller, yok olmalılar. Geçmişin kalıntıları bir bir ortadan kalkmalı, geriye hiçbir şey kalmayana kadar.

Diğer öyküler de şahane, denk gelindiği yerde alınmalı bu kitap. Şimdiden elinize sağlık, çünkü ıskalamadınız.

Hiçbir şey kalmayana kadar, gökyüzü hariç.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir