Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok daha uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar...
"Kahvemi içiyorum ve annem 'amma sessizsin, bir şey mi oldu yoksa?' diyor. Keskin bir şekilde söylüyor bunu çünkü ancak ruhum tümüyle onun ruhunda barındığında ve içimde gizli bir köşeyi ondan saklamadığım zaman seviyor beni."

Sırf şu cümledeki muazzam içgörü için bile okunur bence bu üçleme, ki zaten bundan çok daha fazlasını da sunuyor. Danimarkalı yazar Tove Ditlevsen'in epeydir okumak istediğim, anılarından müteşekkil Kopenhag Üçlemesi sahiden çok acayip. İnsanın içine işliyor çünkü çok ama çok -genelde Annie Ernaux'ya sakladığım bir sözcüğü kullanıyorum- dürüst ve sahici yazılmış. Ditlevsen kendi yaşamına aynı anda hem içeriden, hem dışarıdan bakmayı öyle iyi beceriyor ki. Hem çok acımasız, hem çok şefkatli kendine karşı - ki zaten, hangimiz öyle değiliz? Ama bunu bu açıklık ve durulukla kağıda dökebilmek sahiden bambaşka bir iş.

Üçlemenin en sevdiğim kitabı Bağımlılık oldu ama Çocukluk ve Gençlik de çok lezzetli. Tıpkı yaşlandıkça zamanın daha hızlı akması, elimizden kayıp gidivermesi gibi, yıllar ilerledikçe her kitapta bir öncekine nazaran çok daha uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar.

Gerek dürüstlüğü ve çıplaklığı; gerek siyasete, özellikle sınıf meselesine bakışı ve içindeki sınıf atlama arzusunu bu sahicilikle ortaya koyuşu itibariyle birçok açıdan Annie Ernaux'yu anımsattı bana. (Bence Ernaux kadar kuvvetli değil ama onu seven bunu da sever diye düşünüyorum.) Kadınlar neler yaşıyorlar ve sonra nasıl bir cesaretle bunlarla önce kendileri yüzleşip sonra dünyaya kelimelerini dirayetle savuruyorlar... Çok etkileyici.

Her ne kadar intihar edeceğini, hüznünden sıyrılamayacağını, anlattığı şeylerin gün gelip içinde nasıl bir düğüme dönüşeceğini bildiğim bir yazarın anılarını okumak zorlayıcı olsa da, iyi ki okudum bu üçlemeyi. Çok tavsiye ediyorum.

Çocukluk'tan şu çok sevdiğim cümlelerle bitireyim: "Çocukluk tabut gibi uzun ve dar, kendi kendine içinden çıkman mümkün değil; üstüne koku gibi siner. Her çocukluğun kendine has bir kokusu vardır. (...) Güneş yanığı gibi, çocukluğumun son parçacıkları şimdi üstümden pul pul dökülüyor ve altından ters, imkansız bir yetişkin beliriyor."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar...
"Kahvemi içiyorum ve annem 'amma sessizsin, bir şey mi oldu yoksa?' diyor. Keskin bir şekilde söylüyor bunu çünkü ancak ruhum tümüyle onun ruhunda barındığında ve içimde gizli bir köşeyi ondan saklamadığım zaman seviyor beni."

Sırf şu cümledeki muazzam içgörü için bile okunur bence bu üçleme, ki zaten bundan çok daha fazlasını da sunuyor. Danimarkalı yazar Tove Ditlevsen'in epeydir okumak istediğim, anılarından müteşekkil Kopenhag Üçlemesi sahiden çok acayip. İnsanın içine işliyor çünkü çok ama çok -genelde Annie Ernaux'ya sakladığım bir sözcüğü kullanıyorum- dürüst ve sahici yazılmış. Ditlevsen kendi yaşamına aynı anda hem içeriden, hem dışarıdan bakmayı öyle iyi beceriyor ki. Hem çok acımasız, hem çok şefkatli kendine karşı - ki zaten, hangimiz öyle değiliz? Ama bunu bu açıklık ve durulukla kağıda dökebilmek sahiden bambaşka bir iş.

Üçlemenin en sevdiğim kitabı Bağımlılık oldu ama Çocukluk ve Gençlik de çok lezzetli. Tıpkı yaşlandıkça zamanın daha hızlı akması, elimizden kayıp gidivermesi gibi, yıllar ilerledikçe her kitapta bir öncekine nazaran çok daha uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar.

Gerek dürüstlüğü ve çıplaklığı; gerek siyasete, özellikle sınıf meselesine bakışı ve içindeki sınıf atlama arzusunu bu sahicilikle ortaya koyuşu itibariyle birçok açıdan Annie Ernaux'yu anımsattı bana. (Bence Ernaux kadar kuvvetli değil ama onu seven bunu da sever diye düşünüyorum.) Kadınlar neler yaşıyorlar ve sonra nasıl bir cesaretle bunlarla önce kendileri yüzleşip sonra dünyaya kelimelerini dirayetle savuruyorlar... Çok etkileyici.

Her ne kadar intihar edeceğini, hüznünden sıyrılamayacağını, anlattığı şeylerin gün gelip içinde nasıl bir düğüme dönüşeceğini bildiğim bir yazarın anılarını okumak zorlayıcı olsa da, iyi ki okudum bu üçlemeyi. Çok tavsiye ediyorum.

Çocukluk'tan şu çok sevdiğim cümlelerle bitireyim: "Çocukluk tabut gibi uzun ve dar, kendi kendine içinden çıkman mümkün değil; üstüne koku gibi siner. Her çocukluğun kendine has bir kokusu vardır. (...) Güneş yanığı gibi, çocukluğumun son parçacıkları şimdi üstümden pul pul dökülüyor ve altından ters, imkansız bir yetişkin beliriyor."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
karakterler öyle iyi çizilmiş, hepsi öyle derinleştirilmiş ki, her birini tanımış gibi oluyorsunuz...
"Kadınlarını mutfakta tutamayan bir hükümet mahvolmuş demektir."

Julian Barnes'dan pek leziz bir post-Sovyet hikâyesi okudum. Barnes iyi bildiğimiz ve çok sevdiği işi yine yapıyor; tarihi didiklemek, onun tek ve bir olmadığını, nasıl anlatıldığına göre pekala değişebileceğini ortaya koymak işi. Fakat bu defa bunu yıllarca sosyalizmle yönetildikten sonra liberal ekonomiye geçen adını vermediği bir devlette (Bulgaristan olduğunu anlıyoruz) gerçekleşen eski Başkan'ın yargılaması üzerinden yapıyor, haliyle okuduğum Barnes eserleri arasında en politik olanı buydu.

Büyük yazarlığın en önemli ölçütlerinden biri karakter geliştirme becerisi bence. Bu küçücük romandaki karakterler öyle iyi çizilmiş, hepsi öyle derinleştirilmiş ki, her birini tanımış gibi oluyorsunuz, bu da bence acayip bir saygı uyandırıyor. Hiçbiri siyah ya da beyaz değil, ne yargılanan eski başkan, ne de eski rejimin bir neferiyken şimdi demokratik ve liberal değerlerin savunucusu oluvermiş olan başsavcı.

Konu politik de olsa, Barnes'ın malzemesi her zamanki gibi insan, haliyle insana ve insanın türlü hallerine dair çok fazla şey bulmak mümkün bu kitapta. Ben çok sevdim.

Söz konusu yargılamada başsavcının ettiği şu müthiş cümleyle bitireyim. Tanıdık, değil mi? "Pekala, bay Başkan. Bu ceza davasının sürdüğü birkaç hafta boyunca sizin savunmanızla bir hayli içlidışlı olduk. Bütün suçlamalara ve ithamlara karşı savunmanızla. Anladık ki şayet yasadışı bir şey yapılmışsa, siz bunu bilmiyordunuz. Ve bunu biliyor idiyseniz, o zaman bu otomatik olarak yasal demekti."

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
pandemide kaybettiğimiz Şilili yazar Luis Sepulveda’dan...
“Kabil Habil’i öldürdüğü anda siyaset başladı ve işte o andan beri hiçbir şey daha az önemli değil.”

Pandemide kaybettiğimiz Şilili yazar Luis Sepulveda’dan bugüne dek ne okuduysam çok sevmiştim, Juan Belmonte adlı eski bir gerilla ve ajanın baş kahramanı olduğu bu iki romanını da çıkar çıkmaz aldım. İlk roman olan Boğa Güreşçisinin Adı (evet, Hemingway’in meşhur Belmonte’si) maalesef beklentimin epey altında kaldı, devam kitabı olan Hikâyenin Sonu’na ise özellikle bayılmadıysam da ilk kitaba göre çok daha iyi buldum.

Şiddetin kıtaları, paralelleri, meridyenleri, devlet sınırlarını aşan yıkıcılığı aslında her iki kitabın da konusu. Latin Amerika diktatörlüklerinin iş tutuş biçimleri ve eski Nazilere kucak açışları bir yanda; Sovyetlerde eğitilip ülkelerine dönen devrimciler diğer yanda. İki kitap da Belmonte’yi odağına alan ve kıtaları aşan suç hikâyeleri anlatıyor, işin içinde KGB de var, Doğu Alman gizli servisi ve elbette Latin Amerika’nın faşist diktalarının gizli örgütleri de.

Açıkçası her iki kitapta da çok fazla karakter var ve Sepulveda hikâyeleri tuhaf bir aceleyle anlatıyor, karakterleri derinleştirmiyor, üstümüze olayları boca ediyor ve insanın kitabın içinde kaybolmasına izin vermiyor. İkinci kitap olan Hikâyenin Sonu’nun daha iyi olmasının sebeplerinden biri de bu metnin daha sakin ilerliyor olması ve ilk kitapta tanıdığımız, Şili polisi tarafında uzun süre işkence görüp öldüğü sanılarak bir çöplüğe atılan Veronica karakterini daha iyi tanımamıza imkan veriyor olması. Bir de bu ikinci kitapta başta korkunç bir işkence evi olan Villa Grimaldi olmak üzere (ki zaten kitap oranın kurbanlarına ithaf edilmiş) gerçek mekânlara ve gerçek insanlara (ünlü işkenceci komutan Miguel Krasnoff gibi) yer verdiği için hikâye daha merak uyandırıcıydı bence.

Ezcümle, umduğumu bulamadım bu defa. Yine de Veronica ve Juan’ın aşkını okuyabildiğim için mutluyum. Polisiye kısmından çok daha ilginç ve güzeldi kanımca o hikâye.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Veronica ve Juan’ın aşkını okuyabildiğim için mutluyum...
“Kabil Habil’i öldürdüğü anda siyaset başladı ve işte o andan beri hiçbir şey daha az önemli değil.”

Pandemide kaybettiğimiz Şilili yazar Luis Sepulveda’dan bugüne dek ne okuduysam çok sevmiştim, Juan Belmonte adlı eski bir gerilla ve ajanın baş kahramanı olduğu bu iki romanını da çıkar çıkmaz aldım. İlk roman olan Boğa Güreşçisinin Adı (evet, Hemingway’in meşhur Belmonte’si) maalesef beklentimin epey altında kaldı, devam kitabı olan Hikâyenin Sonu’na ise özellikle bayılmadıysam da ilk kitaba göre çok daha iyi buldum.

Şiddetin kıtaları, paralelleri, meridyenleri, devlet sınırlarını aşan yıkıcılığı aslında her iki kitabın da konusu. Latin Amerika diktatörlüklerinin iş tutuş biçimleri ve eski Nazilere kucak açışları bir yanda; Sovyetlerde eğitilip ülkelerine dönen devrimciler diğer yanda. İki kitap da Belmonte’yi odağına alan ve kıtaları aşan suç hikâyeleri anlatıyor, işin içinde KGB de var, Doğu Alman gizli servisi ve elbette Latin Amerika’nın faşist diktalarının gizli örgütleri de.

Açıkçası her iki kitapta da çok fazla karakter var ve Sepulveda hikâyeleri tuhaf bir aceleyle anlatıyor, karakterleri derinleştirmiyor, üstümüze olayları boca ediyor ve insanın kitabın içinde kaybolmasına izin vermiyor. İkinci kitap olan Hikâyenin Sonu’nun daha iyi olmasının sebeplerinden biri de bu metnin daha sakin ilerliyor olması ve ilk kitapta tanıdığımız, Şili polisi tarafında uzun süre işkence görüp öldüğü sanılarak bir çöplüğe atılan Veronica karakterini daha iyi tanımamıza imkan veriyor olması. Bir de bu ikinci kitapta başta korkunç bir işkence evi olan Villa Grimaldi olmak üzere (ki zaten kitap oranın kurbanlarına ithaf edilmiş) gerçek mekânlara ve gerçek insanlara (ünlü işkenceci komutan Miguel Krasnoff gibi) yer verdiği için hikâye daha merak uyandırıcıydı bence.

Ezcümle, umduğumu bulamadım bu defa. Yine de Veronica ve Juan’ın aşkını okuyabildiğim için mutluyum. Polisiye kısmından çok daha ilginç ve güzeldi kanımca o hikâye.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir büyüme hikâyesi anlatıyor Atwood...
“Jon, ‘Delirdi, çünkü bir kadın o’ diyor. Bu yıllardır, lise yıllarından bu yana duymadığım bir şey. Bir zamanlar ayıp sayıldığı için ağza alınmazdı; hele bir erkek sizin hakkınızda böyle derse, yerin dibine batardınız. Acayipliği, yozluğu, cinsel bozukluğu ima ederdi. Oturma odasının kapısına gidiyorum. ‘Kadın olduğum için delirmedim’ diyorum. ‘Delirdim, çünkü sen eşeğin birisin.’”

Epeyce gecikmeli de olsa sonunda Margaret Atwood ile tanışabildim, öncelikle hayırlı olsun. En popüler eserlerinden biriyle başlamak yerine arkadaşım Yaprak Ataman'ın önerisine uyarak Kedi Gözü ile başladım, bence çok da iyi oldu.

Bir büyüme hikâyesi anlatıyor Atwood. Kendi retrospektif sergisinin açılışına katılmak üzere büyüdüğü kent olan Toronto’ya dönen ressam Elaine anlatıcımız. Anlatı çift zamanlı ilerliyor, hem günümüzde, Toronto’ta geçirdiği birkaç günde yaşadıklarına bakıyoruz, hem de Elaine’in bu yolculukta hatırladıklarıyla beraber tüm hayatına.

Kendisinde özellikle iz bırakmış olan çocukluk ve ergenlik yılları kitabın kahir ekseriyetini oluşturuyor. Enteresan bir iş yapıyor Atwood, Elaine’in kız arkadaşları tarafından maruz bırakıldığı akran zorbalığını odağına alıyor, annesinin bunun karşısında ne kadar çaresiz kaldığını, Elaine’in bunlar yüzünden nasıl bir depresyona sürüklendiğini anlatıyor - bir anlamda feminist “kızkardeşlik” düsturunu tepetaklak ediyor ancak bunu da asla anti-feminist bir yerden yapmıyor. Güzellemiyor, olduğu haliyle ortaya döküyor ve aslında kadınların, başkalarına zorbalık edenleri de dahil olmak üzere nasıl zor sınavlar vermek zorunda kaldıklarını çok çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Evde hor görülen genç kadınlar o zorbalara dönüşüveriyorlar. Aslında birbirlerinde kendi güçsüzlüklerini gördükleri için daha öfkeli, daha acımasız, daha gaddar oluyorlar... İnce ince örüyor öyküsünü ve insan ancak kitabı bitirmeye yakın meseleyi kavrıyor.

Bir kadının kendini onca ezbere karşı durarak dirayetle var etmesinin, kimi zaman başkalarını yaralayarak, kimi zamansa kendi yaralarını yalaya yalaya büyütmesinin öyküsü Kedi Gözü. Çok sevdim ve tanıştığımıza çok memnun oldum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bence Gary okumaya başlamak için en doğru adres...
"İyi olan, annelerin çocukları dışında da birilerini sevebilmesi. Annemin bir aşığı olsaydı eğer, oluk oluk akan her çeşmenin başında susuzluktan ölmezdim hayat boyu."

Annemin eşi Alev Er'in Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı'yı ilk kez çevirmesinin üzerinden 40, benim bu kitabı okuyup vurulmamın üzerinden 20 sene geçti ve yeniden buluştuk. Gary'nin annesiyle ilişkisinin derinlerine daldığı, en otobiyografik eseri olan ve aslında bir bildungsroman diyebileceğimiz bu kitabı kendi "bildung" sürecimin farklı aşamalarında okumak çok iyi hissettirdi - 15 yaşımdayken başka türlü sevmiştim, şimdi başka türlü sevdim.

Alev Abi, Gary'nin hakları Sel'e geçip kitap yeniden basılacak olunca eski çeviriye bir göz atmak için oturduğunda yazarın 1980'de yapılan son baskıya bir bölüm eklediğini fark etti: İlk baskıda olmayan Zaremba adlı bir karakteri (bence harika bir karakter) içeren kocaman bir bölüm. Gary, 1980 sonundaki "Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşçakalın." cümleleriyle biten o unutulmaz mektubu ardında bırakarak intihar edişinden evvel son bir kez dokunmak istemiş kitabına anlaşılan. Bu baskı, Avrupa edebiyatının bence son büyük klasiklerinden birinin nihaî versiyonu.

Avrupa demişken - tam bir Avrupa romanı bu. Kundera, Gary, Marias gibi bazı yazarları Avrupa fikrinden bağımsız okumanın ve anlamanın imkansız olduğunu düşünüyorum. Avrupa kıtası değil ama: fikri. Bir fikir, bir idea ve ideal, kimi zaman bir ütopya ve kimi zaman bir hayal kırıklığı olarak Avrupa. Bir Rus Yahudisi annenin Litvanya doğumlu oğlunun Goncourt Ödüllü bir Fransız yazar ve Liberation Haçı sahibi bir asker & başkonsolos olmasının öyküsü: tam bir Avrupa, Avrupalılık hikâyesi bu.

Gary'nin dilimize çevrilmiş neredeyse tüm kitaplarını okudum ve kendime hep şunu soruyorum: bu kadar idealist, umutlu, muzip bir adam nasıl kendini öldürür? Ben hayatımda umudu onun kadar güzel anlatan kimseyi okumadım çünkü. Sorunun cevabını hâlâ bilmiyorum.

Benim için bir geri dönüş kitabı olan bu eser, bence Gary okumaya başlamak için en doğru adres. Bu sonsuz sevdiğim, cümleleriyle hayatımın son 20 senesinde büyük izler bırakmış adamın daha çok okunmasını çok isterim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zor ama çok büyük bir roman bence...
“İster ilk olsunlar isterse sonuncu, ister en eski isterse en yeni siyah aileleri temsil etsinler, geleneklerin en iyisini ya da en acıklısını simgelesinler, sonuçta hepsine ihanet etmişlerdi. Beyaz adamı alt ettiklerini sanıyorlardı, oysa yaptıkları tek şey, onu taklit etmekti. Karılarını ve çocuklarını koruduklarına inanıyorlardı, oysa gerçekte onları sakatlıyorlardı. Sakatlanan çocukları yardım istediği zaman da nedenini bulmak için çevreyi araştırıyorlardı. Siyah adamın bir türünün bir başka türü küçümsemesiyle ve bu ikinci türün bu nefreti bir başka düzeye taşımasıyla başlayan, kökleşmiş bir nefretten doğan bencillikleri; acılarla, zaferlerle dolu iki yüzyılı silip süpürmüş, sonuçta öylesine bir kibir, yanlışlık ve duygusuzluk noktasına varmıştı ki, insanın aklı almıyordu.”

Toni Morrison’un Sevilen üçlemesi bitti böylece, son durağım Cennet oldu. Cennet sahiden bir son durak duygusu veren bir roman, iki yüzyıla yayılmış bir üçlemenin maalesef umutsuz sonu. Bu kez 1950ler ve 70ler arasını anlatıyor Morrison; olaylar beyaz yasalarına tâbi olmayan Ruby adlı bir kasabada ve kasabanın hemen dışında yer alan, bir tür kadın sığınma evi gibi de çalışan manastır benzeri bir binada geçiyor. Üçlemenin bundan önceki iki kitabına göre toplumsal cinsiyet meselesi bu kitapta çok daha ön planda ve bence Morrison’un yazdığı en unutulmaz kadın karakterleri de yine bu kitapta okuyoruz.

Karakterler demişken, karakter sayısının bolluğu nedeniyle kitabı takip etmenin biraz güç olduğunu söylemem lazım. Her bir bölüm bir karakterin adını taşıyor, özellikle başlangıçta insan hikâyeyi takip ederken zorlanıyor ancak bu karakterlerin hikâyeleri iç içe geçip her birinin öyküsü manastıra bağlanınca insan metnin içine dalabiliyor. Dolayısıyla başta zorlanırsanız pes etmeyiniz, ben etmedim ve ödülümü aldım, unutulmaz güzellikte bir son 100 sayfa hediye etti bana Morrison.

Zulme uğrayanın neredeyse kaçınılmaz olarak zalime dönüşmesini şahane anlatan bir metin Cennet - ve kimi erkeklerin nasıl öfke ve nefretle beslenirken, kadınların birbirini nasıl bir şefkatle birbirlerini sarmaladıklarını da... Zor ama çok büyük bir roman bence, arz ederim.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
kudretli bir metin bence bu...
“İnsanlarla münasebetimiz olduğunda akıllı insanlarla münasebetimiz olmuş olmuyor, insanlar akıllı olduklarını iddia ediyorlar ama akıllı değiller, insanlar bir şeyler bildiklerini iddia ediyorlar ama hiçbir şey bilmiyorlar, insanlar her şeyi yalnızca iddia ediyorlar.”

Bu cümleyi önüme koysalar, kim yazmış sence bunu deseler, soru çoktan seçmeli olmasa bile hemen Thomas Bernhard diye yapıştırırdım. Edebiyatın en güzel huysuzu, en iyi homurdanan yazarı, takıntıları en sevilesi olanı.

Saplantı. Bu kitabı herhalde tek kelimeyle tarif etmem gerekse bunu seçerdim - gerçi Thomas Bernhard külliyatının tamamını bu kelimeyle özetlemek mümkün olabilir. Saplantılı karakterleri büyük bir saplantıyla yazıyor Thomas Bernhard ve ben kendisinin boğucu metinlerini çok seviyorum.

Sonunu başından öğrendiğimiz bir hikâye öğreniyoruz. Bir kireç ocağını mesken tutmuş, orada yaşamakta olan Konrad, karısını vuruyor. Kaç kurşunla vurmuş, planlayıp mı vurmuş aniden mi vurmuş, pişman mı olmuş tatmin mi, bunları bilmiyoruz. Zira Bernhard’ın sürekli “diyor Wieser, diye anlatıyor Fro” diye aktardığı türlü anlatıcılarımızın beyanları birbiriyle epeyce çelişkili.

Emin olduğumuz tek şey şu; Konrad saplantılı bir şekilde bir işe tutulmuş: “işitme” üzerine bir inceleme yazmak. Ve fakat asla yazamıyor. Henüz kafasında olduğu için “bilim” kategorisinde olan, kağıda dökebilse bir “sanat eserine” dönüşeceğini iddia ettiği işitmeye dair bu inceleme için her şeyden vazgeçmiş, engelli eşi üzerinde türlü deneyler yaparak güya incelemesi için veri toplayan Konrad, kendini işitemez ve göremez bir halde buluyor nihayetinde.

Bernhard’ın erken dönem eserlerinden biri bu kitap ve zor bir metin, zira bazen 1 sayfa süren cümleler var, paragraf yok, sayfalar dolusu sayıklama okuyoruz. Ama işte sayıklamanın da edebi olanı var hayatta. Konrad’ın sayıklamalarının içinde hayata, kusursuzluğa, sanata, gözleme, takıntıya, bireyselliğe, mülkiyete ve yalnızlığa dair çok şey saklı.

Çok boğucu ama tam da bu boğuculuğundan ötürü kudretli bir metin bence bu. Herkese önermem ama Bernhardın manyaklıklarına dair görece fikri olan okurlar sevecektir bence. Mesela ben. :)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok sevdim kendisini, beklemediğim kadar çok...
“İnsanın ölümü ile doğumu birbirine değdiği vakit, yaratılış gerçekleşiyor.”

Macar yazar Peter Nadas ile öykü derlemesi Ölümle Baş Başa ile tanıştım - ve çok sevdim kendisini, beklemediğim kadar çok. Kitap, yazarın yirmili yaşlarında yazdığı üç öykü ile, ilerleyen yaşlarında bir kalp krizi atlattıktan sonra kaleme aldığı ve kitaba da ismini veren bir dördüncü öyküden oluşuyor. Tuhaftır ki erken dönemde yazdığı üç öyküyü çok daha fazla sevdim bu sonuncuya göre.

İlk üç öykü ağırlıklı olarak çocukluğa ve çocukların bakış açısına odaklanıyor. Çocuk olmayı, dünyada olup biteni yarım yamalak anlar halde olmayı, o kaygıyı ve çocukluğa içkin kötülüğü öyle güzel aktarmış ki Nadas. Yer yer hemşehrisi Agota Kristof’u anımsattı bazı cümleleri. (Yani bence onu seven bunu da sever, evet.)

Mevzubahis öyküler, Macar toplumunu sarsan savaştan ve komünizm tecrübesinden de muaf değil; tüm öykülerde bir toplumsal arka plan görmek mümkün. Siyasetin sebep olduğu yarılmalar, ırkçılık, sosyal adaletsizlik, şiddet, ataerki... Hiçbirini insanın gözüne sokmadan ince ince işliyor yazar.

Özellikle üçüncü öykü olan Kuzu’yu müthiş etkileyici bulduğumu söylemem lazım, bir öyküde bu kadar çok yeri işaretlediğim epeydir olmamıştı. Kuzu’da anlatılan Roth Amca ile tanışmanızı çok isterim.

Bu öyküden bir alıntıyla bitireyim: “Çok kez duymuşumdur yetişkinlerin çocukların ne kadar acımasız olduğuna hayret ettiklerini. Ben öyle sanıyorum ki biz, ana babalarımızdan daha acımasız değildik, sadece çevremizin Róth Amca hakkında oluşturduğu ve yıllar boyunca olgunlaştırdığı düşünce, bizim eylemlerimizde somutlaşıyordu, çünkü biz, toplumun diğer yetişkin bireylerinin aksine, eylemlerimizin değerini tartamıyorduk. Ve çocuğun acımasızlığını, yetişkinin örtülü onun için de sinsi acımasızlığından ayıran bu açıklık kuşkusuz olayları hızlandırdı. Hızlandırdı, çünkü yetişkinler, bizim hareketlerimizde kendi düşüncelerinin doğrulandığını gördüler; biz onların düşüncelerinin maskesini indirdik, onlar bunu görünce geri adim atacaklarına, yaptıklarından vazgeçeceklerine daha beter gözleri döndü.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir