Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsan Postuna Bürünmüş Köpek
İlse'nin peşinde -ki İlse'yle Godot'nun akrabalığının bir yerlerde, bilim adamlarınca ispatlanmış olması lazım- sürüklenişler, alkol, belki tanrıların, cinlerin, meleklerin yaşında, aydınlanma anları, bad trip, yaşlı kadınları tartaklama sporu, İlse yok, İlse nerede, cehennemlik bir gidişat, arkada bırakılan her şey kaos, kurtlarca kemirilmiş kanepeler, parkeler, kırık camlar, pis bir yer yatağı, camların düşeceği bir yerin olmaması, belki duvardan duvara yürümenin ya da eller kucakta öylece oturmanın yaşamaya bir faydası olabilir, yanılsamalar acıları dindirmeye yarar bazen, ruha saplanan bir kıymık, Sir Henry'nin evinde alkoller geçidi ve kadınla -Wilma ki cılkı çıkmıştır artık; beyni falan yanmış olabilir çünkü fazla kimyasal demek fazla yangın demektir ki bunun çaresini aramak için Sir Henry çok yanlış bir yerdir- geçirilen bir gece, Sir Henry sürgün eder, Wilma onundur, basit bir şeyin başa açtığı dertler için başlı başına bir saga yazılabilir, kendilerinde İlse'nin bulunduğu insanlar Hollanda'da da bulunabilir, belki bir kadındır biri ve içindeki gerçekliği söküp çıkarmak, kanatmak, haykırtmak gerekiyordur, kalacak yer sıkıntısı için sarhoş edip peşkeş çekmek de gerekiyordur ama her şey tamamlanmamıştır, kadın tam olarak ne olduğunun farkında değildir ve bu durum gerçeği aramak için gereklidir, yargılamak ve yetersizliğe karar vermek için gereklidir, köpekliğin ilk adımı, ilk adıdır bu ve her şey yeni başlıyordur, aslında kadının sahip olduğu güzellik, farkında olmadığı güç ve genç bir adamın içindeki karanlık ilginç bir karışım ortaya koyabilir, daha nasıl demek lazım, insanlara kendilerini tanıtmak lazım, belki acı verici bir biçimde olur bu, belki uyuşturucuya bağımlı kılarak, aydınlık bir zihne ihtiyaç vardır çünkü, spot ışıklarından daha kuvvetli bir şeyler gerekmiştir, kadın yangının ortasında kaldığını anlayıp kaçtıktan sonra uzun dişler peşine düşer, Norveç'e dönüşte küçük bir yer, uyuşturucu satıcılığı yapılamaz, çok tehlikeli, kadının arkadaşının adı neydi, onun evine gidildiğinde belki o arkadaşın asılı vücudunu görmek vardır, kim bilir kaç gündür oradadır, boynu garip bir açıyla bükük, ayaklar yere dik, omuzlar çökük, zayıf bir çocuktur orada sallanan, nasıl yenik, nerelerden darbeler almış, en çok neresine çalışılmış, İlse yokken Mita işte o kadının adı, onun peşinde dişler, Moztak diye bir Türk pub işletiyor, o nasıl bir isimse artık, Mita'yı yeni bir yıkım beklerken hamile, akıl hastanesine düştüğü zaman bir tekme daha yer, bir diş daha geçirilir omzuna ve son, köpekler insana daha ne kadar benzeyebilir, ilahi eza, kişisel ceza ve kürkün altında düşünen bir şey, ne olduğu belli değildir, X Kuşağı belki, belki korku, öfke, çok derin, mutlak kötülük değil, başka bir şey, can sıkıntısı, yaşam sıkıntısı, bir bunaltı her şeyi halleder, Getsemani'de bir öğle vakti, sular kanlara dönüşür, kötülük kim bilir daha kimlere, nelere dönüşür, çürümenin izleri en derinde gizleniyor, sis basmış, kimse kimseyi tanıyamaz. Hesse der bunu. Herkes yalnız.
Yanıtla
1
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
X Kuşağı
Son büyük savaştan sonra doğanları büyük bir sürpriz bekliyordu: Hayatlarında pek bir şey olmayacaktı. Belki de her şey çok hızlı gelişip sona erdiği içindir. Yeni bir dünyaya uyanmak, savaşın izlerinin silindiği hızla büyümek, medyanın bombardımanı altında olaylara yetişememek, buna rağmen büyük bir şeyin, belki toplumsal bir hareketin bir parçasıymış gibi hissedememek, en büyük yaratıcılığın video kaset kiralamadaki seçimler olması, küçük odalara tıkılmak, tüketmek... Bu kirlilikte çöl birçok hayatı kurtarabilir. Oldukça minimal bir ortam. Hayırlısı.
Claire, Andy, Dag, birkaç insan daha, birkaç hikâye, geçici veya kalıcı işler, belki bitmeyecek bir moratoryum ve yine çöl. Çöl arı, dingin. Birbirini bulmuş kaçaklar için sıcak bir ev. Küçük klikte yapılacak belli başlı şeyler var, bir tanesi hikâye anlatmak.

"'Ya hayatlarımız hikayelere dönüşecek ya da onlardan kurtulmanın bir yolunu asla bulamayacağız.'" (s. 13)

En başta hepsinin bir kaçış hikâyesi var. Ofisin küçük kutucuklarından, aileden, ilişkilerden, rahatsız hissettiren her şeyden kurtulma çabası onları bir araya getirmiş. Claire'ın aileden direkt kaçışının yanında Andy de olan bitenden pek memnun değil: "(...) Onlara kendi yetiştiriliş tarzlarının ne kadar temiz, gelecek kaygılarından ne kadar uzak olduğunu kabul ettiğimi söylemek istiyorum. Ve dünyayı içine edip bize öyle bıraktıkları için de acımadan boğmak." (s. 93)

Yeni dünya düzeninde tutunmaya çalışan arkadaşlar da mevcut. Bunları daha sonra Fight Club, American Psycho gibi örneklerde görebiliriz. Bence bu kitaptaki karakterler, onların abileri falan. Kafayı kıracak kadar parçalara ayrılmamışlar, tek parça kalmaya çalışıyorlar. Hastalıklı bir toplumda münzevi olmakla meczup olmak arasında pek ince bir çizgi var. Her neyse, bu arkadaşlardan biri Andy'nin kardeşi. Son derece gösterişçi vs. bir adamken Andy'yle konuşurken yaşadığı hayatın sahte olduğundan yakınıyor ama kurtulması imkansızmış. Alışkanlıkları kırmak zor. Bir diğeri Claire'ın sevgilisi, ayrılık anında fena bozuşuyorlar ve Claire, düzene ayak uydurmadığı için bir dünya laf yiyor. Böyle şeyler.

Olaysızlık. Yıllar sonra Andy otobanda giderken büyük bir mantar dumanı görüyor. Çok büyük. Şaşkınlık içinde arabadan iniyor, belki düşünceler eskimiş, atom bombasının patlamasına şahit olmak eskiden büyük bir olaydı. Özlemle bekleniyordu, büyük bir arınmaydı, büyük bir yenilikti. Olmadı, anız yakılınca ufku duman kaplamış, o kadar. Bunun yanında zihinsel özürlü kızların Andy'yi sarıp sarmalaması, sevgi göstermesi biraz... Eh işte, karşılıksız sevgi. Kaos beklentisinden sonra bununla yetiniyor.

Bu kuşakla birlikte ortaya çıkmış olan bazı sinir bozucu olaylara dipnotlar şeklinde değinilmiş. Bir örnek mesela, şunu okuduğumda şaşırmıştım, yakın arkadaşlar arasında yapıyoruz şu geyiği çünkü:

"TELE-KISSADAN HİSSE: Günlük yaşama dair, televizyonlardaki komedi dizilerinin senaryolarından çıkarılan ahlaki değerler. 'Bu tıpkı Jan'ın gözlüklerini kaybettiği bölümdeki gibi bir durum.'" (s. 128) Sıfır bir duygu yok, yaşayacaklarımız zaten yaşanmış, hatta televizyon dizilerinde yer alıyor? Bireyselliğin ölümüne hoş geldiniz; duygularımız bile paylaşılmış, kolektif bilinçaltının yeni prototipi iletişim aygıtlarınca üretiliyor.

Bir de Sayılar bölümü var sonda. İstatistiklerle Amerikan toplumunun geçirdiği değişimler var, boşanma oranları, gelecek kaygısı gibi mevzular.

Böyle. Bir şey de diyemiyorum, daha gelişmiş bir teknolojinin haricinde farklı bir şey yok gibi bizim için.

"Biliyor musunuz, orta sınıftan biri olduğunuzu fark edince, tarihin sizi görmezden geleceği gerçeğiyle yaşamak zorunda olduğunuzu da kabulleniyorsunuz. Tarihin izi hiçbir zaman bir şampiyon ilan etmeyeceğini ve sizin için asla üzülmeyeceğini fark ediyorsunuz. Bu, günübirlik mutluluklar ve sessizlikler yaşamanız yüzünden ödemek zorunda olduğunuz bedel. Bu bedel yüzünden bütün mutluluklar steril, bütün üzüntüler tesellisiz." (s. 156)
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Nihal değildi, şehirler değildi, mevzu yalnızlığın uç bir noktada sürüp gitmesiydi. Göbekti, kellikti, aşık olmaktı ama en büyük problem zamanın birikmesi, bir noktadan sonra akmamasıydı. Sabit bir çığ gibi bu roman. Bireysel tarihin tortularına selam.

"Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi?" (s. 5)

Çocukluk, erinlik, ergenlik, iş, her şey bir anın içinde. Çetin ve Ender, pek eski arkadaşlar, birlikte pek çok şey yaşadıktan sonra ayrı düşerler, İstanbul-Ankara arasında gidip gelirler ve Ankara'da buluşurlar nihayet, otuzlu yaşların ortalarında yetimlik, başarısız ilişkiler, çocukluğa özlem arasında kalırlar. Yaşanmış şeyler, yaşanacak olaylar şimdiye, tek bir zamana hapsolmuştur.

Anlatıcı Ender, onun bilincine bağlı olarak bazen geçmişe dönsek de genellikle şimdideyiz, adamın geçmişi de şimdi gibi olduğu için. Belki de etrafta çok şey olduğu, kendisinde pek bir şey olmadığı içindi o büyük çaresizlik.
Ne diyeyim ki. Uzun zamandır süren bir dostluğun yanında farklı sevgiler var. Genelde dostluklar kayıp bir parçayı aramak gibidir, öyle değil mi? Bizde olmayanı ararız.

"Sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. Tekrar eden şeyler bizi tekrar tekrar sevindirecek." (s. 167)

Bıçakçı'nın minik ayrıntılarına dair satırlar var, edebiyatın nasıl olması gerektiğine dair. Güzel. Filmi de güzel.
Yanıtla
9
4
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kan Kitapları 1
Belli bir ölçüde korku içeren, çoğu zaman fanteziye kaysa da insanı korkutma potansiyeline sahip hikâyeler Barker'ın hikâyeleri. Hayal gücü etkileyici, yer yer mizah, bir güzel karışım.
Sunuş bölümünde Barker bir Cadılar Bayramı izlenimini anlatıyor. Korku okuyan kaldı mı diye düşünürken insanlara bakıyor ki eğlence, delilik ve korku tüm hızıyla varlığını sürdürüyor. Barker da tamam o zaman diyor, yazdıklarımdan ekmek çıkartırım. Bir de tabii öykülerin fotoğraflar gibi, anı parçaları gibi olduğunu söylüyor; kişisel tarihin anıları yazılan öykülerde gizlidir. Kısacası Barker mutlu bir adam, yazmayı seviyor, okunmayı seviyor.

Ramsey Campbell'ın tanıtıcı yazısı da güzel. Kendisi gerim gerim geren bir amcamız. Karanlıkta 33 Yazar gibi, Cthulhu Mitosu Öyküleri gibi derlemelerde hikâyelerine rastlayabilirsiniz. Barker için gurur verici bir şey olsa gerek; korkutmayı iyi bilen yaşlı bir adamın övgüsü.

Kan Kitabı: Barker, Bradbury'nin yaptığını yapıp tek bir tema üstünden bir çok öyküye açılıyor. Resimli Adam mantığı. Ölülerin otobanlarından biri olan eski bir evde hayaletlere dair araştırmalar yapılıyor, bu esnada araştırmacıları kandıran bir eşşek herif hayaletlerin saldırısına uğruyor ve bedenine onlarca hikâye kazınıyor. Her yerine. Bu hikâyeleri okuyacağız sonra. Binbir Gece Masalları'nın modern bir versiyonu.

Geceyarısı Et Treni: Bunun filmi de çekildi. En gore hikâyelerden biri. Şehirler kurup uygarlığın sürmesini sağlayan "babalar" için -kült bir tayfa- metroda insanlara koyun muamelesi yapan bir katille kendini mevzunun orta yerinde bulan bir adam var. Katilimiz sağlıklı insanları öldürüp baş aşağı asıyor ve iç organlarını çıkartıyor, geri kalanı tayfaya sunuyor. Bizim masum yolcu da uyuyakalıp kendi hayatını kaydırıyor. Uyandıktan sonra yaşadıkları, katili fark etme süreci falan deli geriyor insanı. Süper.

Yattering'le Jack: Ruhu cehenneme satılan Jack'le alt düzey bir iblis olan Yattering'in mücadelesi. Yattering, Jack'in evine yerleşiyor ve aklını kaçırtmaya çalışıyor ama Jack saf bir herif, karısı tarafından terk edilmiş, tek başına yaşayan ve etrafında gerçekleşen doğaüstü olaylar için en saçma sebepleri uydurabilen bir herif. Barker'ın başta gösterdiği bu. İblis adamı etkilemeyi başaramadıkça kendisi için yasaklanmış eylemleri yapmaya sürükleniyor. Aslında Jack'in istediği tam olarak bu, ruhunu kurtarmak için aptal rolü yapıyor ve aralarındaki gerginliği tavan noktasına çıkarıyor. Bu da güzel.

Domuz Kanı Türküsü: Bu da gerçekten korkutabilen bir hikâye. Eski bir polis, bir ıslahevinde çalışmaya başlıyor. Sonra garip olaylar, korkutucu söylentiler derken. İşte. Gizemin giderek çözüldüğü bir mutsuz son. Ha, bir de korkuların pagan inanışlarındaki gibi huşu dolu bir kabullenmeye doğru gitmesini işliyor, o da hoş.

Seks, Ölüm ve Yıldız Işığı: Barker'ın tiyatro dünyasına hortlaklı bir selamı. Yönetmen, leş oyuncusuyla yatar ve muhtemelen rezil bir oyun sahnelemek için çalışır. Eski bir sahnedir orası, büyük oyuncuları taşımıştır ve anılarına ihanet edileceğini düşünen bu oyuncular, uzun bir zamandan sonra ortaya çıkarak hem sahnenin şerefini kurtarırlar, hem de geldikleri yerdeki arkadaşlarına güzel bir oyun izletirler. Tabii yönetmen ve diğer oyuncular için hoş sonuçlar doğmaz.

Tepelerdeki Şehirler: İki gezgin Yugoslavya'da dolanırken iki şehrin savaşına tanık olurlar. Her on yılda bir gerçekleşen bir ritüeldir bu; binlerce insan bir araya gelip insan formunda dev bir platform oluşturur ve savaşır. Şehirler insanları yutmuştur, kaybeden şehir kan seli oluşturur, her yer mezbahaya döner falan.

Güzel.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kan Kitapları 2
Korku: Karanlıkta 33 Yazar'da da vardı. Barker'ın insan doğasını en kapsamlı şekilde işlediği öyküsü bu herhalde. En rahatsız edicisi de bu.

Steve, üniversitede "guru" olarak Quaid'i bulur. Garip bir adamdır Quaid, insanın korkularının kaynağını araştırır, bu korkuları ortadan kaldırmak ve geride kalanı incelemek ister. Bu durum ve Quaid'in garipliği, Steven'ı Quaid'ten uzaklaştırır. Yeni dönemin başında Quaid Steven'ı bulur ve onu evine davet eder. Ev, yıkık binaların molozlarıyla dolu bir sokaktadır. Steve mekana gider, görür ki Quaid, Cheryl nam bir kızı hapsedip et yedirmeye çalışmış, fotoğraflarla bu deneyi belgelendirmiş. Adım adım. Kızın kafayı yemesinin on beşer dakikalık fotoğraf sergisi Steve'i korkutur açıkçası, kız vejetaryendir ve çürümüş, sinekli eti iştahla yer son fotoğrafta. Deney bittikten sonra kız gider, Quaid de kobayını bayıltıp karanlık odaya koyar.

Steve, zamanında en büyük korkusunu Quaid'e açmaktan pişman olur tabii. Küçüklüğünde geçici bir süre sağır olmuştur ve gece uyurken algı yetersizliği yüzünden kafayı yemesine ramak kalır. Quaid bu ortamı yaratır; Steve'in kulaklarını kapatır ve hiçbir şey duymamasını sağlar, her yer karanlıktır falan. Ya arattım da bulamadım şimdi, bir oda varmış ya, ne ses, ne ışık, hiçbir şey yok odada. Algı yetersizliğinden ötürü beyin kendi işini kendi görüp sesler, görüntüler yaratırmış falan. Öyle bir mevzu.

Steve kafayı yer, oradan bir şekilde kurtulur ve şans eseri Quaid'in en büyük korkusunu keşfeder: Baltalı bir palyaço. Yatırıldığı kimsesizler yurdundan kaçıp intikam almak için Quaid'in evine döner falan. Böyle bir şey.

Savunma mekanizmaları var, bunların hepsi ortadan kalkıp saf korkuyla yüzleştiğimizde kafayı yemeyeceğimizin garantisi yok. Fena.

Cehennem Yarışması: Çoğu Barker öyküsü gibi ilginç buluşlar, yavan bir son.

Bir maraton koşulacak, Cehennem koşucusunu seçmiş ve yarışmaya katılmış. Kazanırsa dünya Cehennem'in olacak. Dante'nin Inferno'sunun son katı dünyaya çıkmış falan. Böyle bir şey.

Jacqueline Ess'in Vasiyetnamesi: İntihar teşebbüsünden ucu ucuna kurtarılan Jack, yeni keşfettiği gücüyle insanları akordeondan matruşkaya kadar pek çok cisme dönüştürebilmektedir, tabii bunu yaparken ortaya çıkan onca etten, kemikten, kastan ve kandan kurtulamaz ama mevzudan rahatsız değildir. Gücünü keşfetmesiyle birlikte kontrol altına alma ihtiyacı da hisseder, bunun için kendine yardımcı olacak insanları arar. Bu arada birileriyle ilişkiye girer falan. Eh.

Babaların Derileri: Hah, Lovecraft hayranları bu öyküyü birazcık sevebilir.

Çölde, yer altında yaşayan atalar vardır, bu atalar insanlara benzemez, orijinal formlarında kalırlar. Evrimden nasiplerini almamışlardır pek, çağlar boyunca oğullarının görüntüsünden gitgide uzaklaşmışlardır. Efsane gibi bir şeyler yani. Bir gün arabası çölde kalmış bir herif, uzaklarda çölü geçen bir kervan görür, onlara yaklaştıkça farkına varır ki neydir lan bunlar. Bir şeye benzetemez. Sonra kervandan biri hızla buna doğru koşar. Bir acayip yaratıktır, bizimkinin ödü patlar ve arabasına girip kendini kapatır. Hayvanımız arabanın benziniyle bir şekilde kendini yakar ve kasabaya doğru koşar. Sonrası atalarla oğulların ilginç savaşı. Pek orijinal bir öykü.

Yeni Morgue Sokağı Cinayetleri: Poe'ya bir saygı duruşu.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kan Kitapları 3
En sağlam hikâyelerin olduğu kitap buydu bence. Eski çağlardan kalma kötülükleri pek seviyorum, bu kitapta da bundan birkaç tane vardı. İnsanlığın egosunu bir anda çökertiyorlar ya, pek hoş. Gerçi sonunda hep kaybediyorlar, yine insan kazanıyor. Olsun, kendilerinden daha güçlü, kadim varlıkların hâlâ yaşadığını bilmeleri yeterlidir. Çok kısa bir süredir buradayız ve sonsuz değiliz, eşsiz değiliz -muhtemelen- ve yıkımın kökenlerine sahip olan tek varlık değiliz. Bu güzel. Kafamızın eski tanrılardan biri tarafından çatır çutur yenmesi gerekiyor bazen.
Selüloit Oğlu: The Show Must Go On benzeri bir hikâye ama oradaki bilinmezliğin korkusu yerine adım adım örülmüş bir kurgu var bunda.

Barberio hapisten kaçar, polislerden saklanmak için eski bir binaya girer. Kaçarken burada vurulduğu için kan kaybından ölür. Öldüğü yer iki binanın arasında yer alan bir koridordur, diğer binadaki bir şeyin enerjisi için yeterli bir uzaklık. O şey, Barberio'nun ruhunu alıp çok ilginç bir şeye dönüştürür. Gerisinde sinemaya gelen bir çiftin cortlaması var, bir de Birdy. Orada çalışıyor, sinema yıldızı şeklinde görünen o şeyden kurtulmanın yolunu buluyor, sonra kanserin bulaştığı bir başkasını bulup öldürüyor. Filmleri kullanıp insanın aklını karıştıran ve geberten bir yaratık hakkında işte. Mesela karşınıza bir anda Stoya çıktı tamam mı, gel mel bir şeyler diyor. Allah esirgeye. Ölürsünüz, gitmeyin. Stoya değil o.

Çiğkafa Rex: Zamanında bunun filmi de çekilmiş ama Barker pek sevmemiş filmi, ben izlemedim, bilmiyorum.

Zeal nam köyde her şey eskidir, Roma lejyonlarından ve Keltlerden falan izler vardır. Bakir kalan bir yer yani, şehirli züppeler orayı keşfedip kirletmeye başlayana kadar. Ev alırlar, arazilerini çitlerle çevirirler, böyle şeyler.
Thomas Garrow, Zeal'ın yerlisi, çiftçi. Toprağıyla uğraşırken büyük bir taş bulur, taşı kaldırmaya çalışırken oldukça zorlanır. Etrafa pis bir koku yayılırken adamımız iyice bir kazar civarı, taşı kürekle oynatmaya çalışır. Leş koku iyice yayıldığı sırada taş yerinden oynar. Thomas'ın küreği ortaya çıkan çukura girer, orada sıkışır. Herif küreğe asılır, en sonunda çıkarır ve küreğin ucunu tutan bir el görür, koca bir el. O sırada babasının anlattığı pagan hikâyeler gelir aklına. Gömülü bir dehşet. Rex, yüzyıllar sonra özgürdür, etrafta yıkacağı pek çok krallık vardır. Öncelikle üstündeki solucanları ve kırmızı örümcekleri silkeler, 1.80'lik Thomas'tan bir metre daha uzun olmasının sayesinde adamın kafasını koca ağzına sokar. Ha, öncesinde herifi saçlarından tutup kaldırırken kafa derisini yırtar tabii. Bir pagan tanrısı insanoğluna karşı. Eğlenceli anlar bu andan sonra başlar.

Civar kilisedeki çömez bir rahip, Rex'le karşılaştığında ona tapmaya başlar. Kilisenin duvarındaki çok eski bir çizimde Rex'in hapsedilişi vardır, oradan hatırlar tanrıyı. Kafayı çizer yani. Bu sırada Rex beslenir; ailesinin gözlerinin önünde bir çocuğu yer falan, durdurulamaz bir türlü. Sonu ilginç; Rex'in kilisedeki kürsüden korktuğu görülür, bunun sebebi kürsüye gizlenmiş bir Kibele heykelciğidir. Anaerkillik, bereket falan Rex'i ölümüne korkutur ve yenilmesine yol açar.

Bir (Pornocu) Kefenin(in) İtirafları: Eh, yumuşak huylu insanların öfkesinden korkmak lazım işte. Kendi halinde yaşayan bir muhasebeci, yanında çalıştığı adamların yasadışı porno materyal satışı yaptığını öğrenir. Herifler bizimkini bir temiz döver, bir de boku üstüne atarlar. Ronnie ailesini kaybeder, bir de adı pornocuya çıkar, yüksek tirajlı bir dergide rezilliği anlatılır falan. Bunun sonucunda silah alır bir tane, kendisini batıran adamlardan ikisini gebertir, üçüncüsü bunu yakalayıp işkencelerle öldürür.

Ronnie kendini morgda bulur, üstünde kefen vardır. Beynindeki kurşun deliğinden bilincini -veya her neyse- kefene aktarır. Yaşayan bir çarşaf, kefen. Gerisi eğlenceli bir intikam hikâyesi.

Günah Keçileri: Issız bir adaya düşen iki çift var. Bunlar bir çıkış yolu bulmak için adada gezinirlerken taşların sebepsizce kaydığını falan fark ederler, sonra taşları kaydıran, adayı canlı tutan diğer boğulmuşların yanında yer alırlar. Tabii öldükten sonra.

İnsan Kalıntıları: Gavin için güzelliği her şeydir; güzelliğini satar, güzelliğiyle yaşar. Hayatından memnundur, insanları tatmin ederek yaşamayı sürdürür. Yeni bir müşterisinin evine gittiğinde küvette ilginç bir varlıkla karşılaşır, bir heykeldir bu. Adam heykeli bir müzeden çorlamıştır. Eh, heykel aslında heykel değildir, bir varlıktır ve Gavin'in güzelliğinin peşine düşer. Kendisi de ne olduğunu bilmez, tek bildiği insanların yerine geçip yaşadığı ve yüzyıllardır bunu yaptığıdır. Güzel fikir aslında, her olağanüstü varlık ne olduğunu, nereden geldiğini bilmek zorunda değil. Gavin bir süre sonra yaratığın yerine geçmenin pek de kötü bir fikir olmadığını düşünmeye başlar. Onca sıkıntı, hayatın yükü falan, bayar. Yer değiştirirler. Bu kadar. Hoştu.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Palomar
Şeylerin düzeni üzerine düşünen, görüngüleri kendi mantığıyla çözümlemeye çalışıp sadece görüngülerle bir yere ulaşamayacağını anlayan, sonra kendi mantığından da sıkılan bir dayı Palomar. Kahvede pişpirik oynayan emekli Hilmi Dayı gibi düşünün kendisini, tabii çok daha sofistike bir versiyonu.
"Dünyanın karmaşıklığı ve anlaşılmazlığı karşısında bütünlüğünü yeniden kurmaya, kendi varlığına anlam vermeye çalışır." (s. 32) Işıl Saatçıoğlu, Görünmez Kentler için kaleme aldığı sunuş yazısında Palomar için böyle diyor. Dayı, saf bilince ulaşmaya çalışır ve bunun için nesneleri kendi bilinci, düşüncesi yoluyla kavramaya, var etmeye çalışır. Fenomenoloji. Nesnelerin özü hiçbir zaman olduğu gibi anlaşılamayacaktır, öyleyse neden bunu bilincimiz yoluyla anlamaya çalışmıyoruz. Gibi bir şey. Şunların kaynaklarını tez vakit okumam lazım.

Palomar kumsalda, bahçede. Gökyüzüne bakıyor, taraçaya gidiyor, alışverişteyken düşünüyor, toplum içinde yerini anlamlandırıyor. Palomar çok şey yapıyor aslında, pek bir şey yapmadığı düşünülürken bile.

Dalgaları izlerken tek bir dalgaya odaklanıyor, o dalganın diğer dalgalardan bağımsız olmadığını, hatta her devinimde o devinimi engellemeye çalışan kuvvetlerin de dahil olduğu bir toplamı ifade ettiğini kavrıyor. Kaos bu. Kaosla otoyolda, sigara dumanında, kuşların uçuşunda -ki bunlara benzer olayları Palomar da gözlüyor- karşılaşabilirsiniz. James Gleick'in Kaos'u, mevzu hakkında bilgilenmek için güzel bir kaynak. Neyse, kaosun henüz anlaşılamamış bir düzen olduğu, bir durumun değil de bir sürecin bilimi olduğu, bir varoluşun değil de bir oluşumun bilimi olduğu söylenir. Kaos bir anlam arayışının başladığı noktadır, aslında kaos üzerinden kendini arar insan; düzende, süreçte kendini bir yere oturtmaya çalışır. Bunun için enfarktüsü ve ülseri göze alıyor Palomar, tüm rahatsızlığına rağmen büyük bir problemi çözmeye çalışıyor, dalgalara bakıp dinlenebilse, keyiflenebilse her şey daha farklı olurdu. Sonunda elde etmeyi başardığı bilgi, evreni anlamlandırmaya yetmiyor ve sıkılıyor beyefendi.

Güneşin denizdeki yansımasını görünce diğer yansıyan şeylerle birlikte kendini de düşünüyor. Bir dönüşümün farkına varıyor; benmerkezci düşünen adamının yanında ruhsal çöküntülü bir ben daha var. Bir yansıma, güneş gibi. "Bütün bunlar, ne denizde, ne güneşte oluyor -diye düşünüyor Palomar yüzerken- kafamın içinde, gözlerle beyin arasındaki devrelerde oluyor. Zihnimin içinde yüzmekteyim; bu ışık kılıcı yalnızca burada var; beni çeken de işte bu. Şu ya da bu biçimde tanıyabileceğim tek öğem benim." (s. 16)

"There is no spoon."

Şeylerin biçimlenmesini, denizden çıkarken orada olmayacağı zaman bile yansımaların hep aynı kalacağını düşünüyor Palomar.

Mesela kaplumbağaların çiftleşmesi sırasında hayvanların "billurlaşmış bir içsel bilgiye" sahip olabileceklerini düşünüyor, çünkü insan ilişkileriyle, hormonlarla vs. zibilyon yerden etkilenecek bir sistemleri yok. Biz bozulmuşuz biraz aslında. Karatavukların ıslıklarını dinlerken de bunu düşünüyor, bir sonuca varıyor sonra: Farklı bilişsel süreçlerden geçtikçe sınıflandırmalarla kısıtlı edinimlerin tutsağı oluyoruz. Çocukluğun o saf, işlenmemiş bilinci uzaklarda kalmış oluyor. Palomar, karatavukların ıslıklarını özgün bir ayrıştırma sürecine dahil edemeyince... İşte öyle şeyler.

Bağlar Gazoz reklamı var çok eski, orada bir dayı, "Bağlar! İçiniiiz!" diye haykırıyor, insan korkudan içiyor. Ben de Calvino okuyunuz derim.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şeytan Geçti
Aslında insan geçti, başka bir şey değil.
Tohumcu, kitaptaki hikâyelerin hepsini lanetlediğini söylemesinin ardından okura sıkıntıdan başka bir şey vermemelerini diliyor. Biz de Allah'ın kendisini bildiği gibi yapmasını dileyip okumaya başlıyoruz.

Geyik bir yana, toplum baskısını ve insanı ailesine karşı bile yabancılaştıran olayları okurken sahiden de sıkıntıyla doluyoruz. Kuşak çatışması, metropolde hızla farklılaşan hayatların nafile uyum çabaları derken bildiğimiz, duyduğumuz hikâyelerin yansımaları bu karşılaştıklarımız.

Şeytan Tırnağı: Aklına yengesinin taciz edici sözlerinin dalga gibi gidip geldiği, kuaförde çalışan bir bacımız, dedikoducu müşterisine takıverir törpüyü. Her şeyin çözümleneceği nokta orasıdır; onca psikolojik baskıdan kurtuluş yolu küçüle küçüle bir törpüye sığmıştır. Kadın için bir çıkış yolu, özgürlük elde olmadığı için kaybedilen bir şey de yok. "Bunu bir güzel dezenfekte etmem gerek," deyişinde Kabil Canlandı'nın yurt odasından tüfeğiyle kafa uçuran Garrish'inin yansıması var: "Hadi tanrım, yemek yiyelim." Yiyin efendiler, toplum sizi hasta ediyorsa, toplumla aranızdaki mesafe giderek açılıyorsa aksırana, tıksırana kadar yiyin. O cinnete doğru sürükleniyoruz ve bu güzel bir şey. Sartre'ın, Camus'nün, Zweig'ın silahlı adamlarının özgürlüğü lazımdır belki bize.

İki Kişinin Bildiği: Sevgilisi tarafından kandırılıp tecavüze uğrayan kız, dünyasının yıkılması bir yana, bir de ailesinin tecavüzcüsüyle evlenmesini istediğini öğrenmesiyle... Söyleyecek bir şey yok.

Ecel Beşiği: İki sayfalık bir bunaltı. Ablamız yanağındaki morluklara, baba evinin vefasızlığına dayanamaz ve camdan atar kendini, o sırada uyanır. Bunların üzerinden çok zaman geçmiştir, geride kalmıştır her şey. Gençlik, heyecanlar, istekler de geçen o günlerde kalmıştır. Ablanın yapabileceği tek şey, elini sağ memesine götürmektir. Kaybolan bir şeylere ağıt ama çok sessiz, milyonlarca insanın arasında milyonlarca ağıt var ama kim duyuyor?

Fit: Acılar geçidi. Kadıköy Çarşısı'nda, yol ortasında bağıran bir kadın, okuldan alınıp evlendirilmek istenen bir kız, annesi daha fazla dayanamayıp intihar eden bir kadın daha, biraz daha kişi, karşılaşırlar yolda. Şöyle bir bakıp geçerler birbirlerine, en yakın oldukları noktada en uzaktırlar. Topluma olan bağlılıklarını hatırlayıp birbirlerini garipserler, uzaktan geçiverirler. Kurtuluş yoktur artık, toplum iliklerine kadar işlemiştir. En sonunda kafede çalışan kadın, yol ortasında haykıran kadını davet eder, bu olur bari.

Kurt Gözler: Döne ve Fatma'nın buluştuğu cenazede hikâyelerine şöyle bir dokunup kadının bir kez olsun hakkını aldığını görürüz. Fatma, anasının cenazesi kılınırken erkeklerin arkasında olmayı yediremez, karısına kızına eziyet eden adamların duasına ihtiyaç olmadığını, erkeklerin önünde namaz kılmak istediğini haykırır. Hocadan izin çıkar -ki bu noktada bile din görevlisi olması bir yana, bir erkekten izin çıkması da boğucudur açıkçası- ve kadınlar sessizce öne gelirler, erkekler arkada kalır.

Üç dört hikâye daha var, Karadeniz'in havası zaten kasvetli, içim daraldığı için bırakıyorum. O acıları duymak yetmediyse, okumak da istiyorsanız kaçırmayın. Böyle bir şeyi kim, neden isterse. Tohumcu'nun penceresinden lanetlenme hikâyeleri.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kötü Bir Şaka
İki dostu olan bir adam, yıllardır aynı işi yapıyor, abisi hasta, karşı cinsle ilişkisi geçmişinde oyuna getirilme dışında yok, kırk yıl önce bastırılan bir kitabın ses getirmemesinin ardından sadece fabl yazarak tatmin ediyor kendini. Mario Dede'yle tanışın, hayallerinin peşinde bir adam, uzaktan pek öyle durmasa da.
Mütevazı bir insandır, derin edebiyat bilgisini ulu orta göstermez. Geceleri abisine kitaplar okur, çalıştığı şirketin yazı işlerine bakar, edebi bilgisini sadece burada konuşturur. Dostlarından biri iş arkadaşıdır, birbirlerini tamamlarlar. Karşılıklı saygıları vardır. Diğer dost yeni düşmandır. Gaia. Eskiden şiir yazarmış, şimdi pazarlamacılık yapıyor, geceleri gezmelere çıkıyor ve Mario'nun iyimserliğinden, yaşamından nefret ediyor. Mevzu buradan çıkıyor zaten.

I. Dünya Savaşı sırasında Avusturya'da yaşayan Mario, kırk yıl önce yazdığı kitap soruşturma konusu olursa diye korkmasına rağmen mutlu da oluyor bir yandan, çünkü kitabı incelenecek, değerlendirilecek demektir bu. Heyecan da var bir yandan, potansiyelini kullanmamış olsa da müthiş metinler çıkartabileceğini biliyor ve polisin baskıcı ortamında fabl yazmaya itiyor bu durum onu. Latife Tekin geliyor akla, benzer kaygılarla masaya oturmuştu o da. Neyse, Bu fabllar kuşlarla, daha çok güvercinlerle ilgili. Mario, insanlarla ilişkilerini bu fabllara dökerek kendini ifade ediyor bir anlamda. Bir süre sonra bu iki mevzu karışıyor, neyin fabl, neyin gerçek olduğunu bilemez bir hale geliyor okur. Sıkı, kendiyle bütünleşmiş bir izlenimciliği var Mario'nun. Şimdi gördüm, yazarlığıyla ilgili -hayatıyla da ilgili elbet- bir yorumu şu: "'Durumuma diyecek yok. Başarısızlık söz konusu olamaz benim için, nasıl olsa hiçbir eyleme kalkıştığım yok." (s. 15) Savaş ortamında yalıtılmış bir konformizm içindedir Mario, küçük dünyasında rahat, huzurlu bir şekilde yaşamaktadır, bir gün abisi kendi kitabını okumasını isteyene kadar. Aslında fabl yazmak da yetmez ona ki kandırılmaya son derece müsait bir psikolojiye sahiptir Mario, romanını her ne kadar derinlere itmeye çalışmışsa da bu istekle birlikte sıkı bir metin yazma özlemini tekrar hatırlar. Bu noktadan sonra Gaia işin içine giriyor.

Gaia, Mario'yu sevmemesine neden olarak hiçbir şey yapmamasına rağmen hâlâ bir hayali yaşatmasını görür. Mağrurdur Mario, yazdığı tek roman her ne kadar ses getirmemişse de bir edebiyat olayıdır, kullandığı sözcükleri, kurduğu cümleleri çok beğenir ve zamanında kendini aşan bir çaba gösterdiği için geçmişten gelen bir mutlulukla yaşar. İşinde mutludur, abisiyle olan ilişkilerinde -bir iki sürtüşme dışında- mutludur. Gaia bu durumu çekemez, o çok önceden vazgeçmiştir. Mario'yla arasındaki ilişkinin bozulması, sanatı tamamen bıraktığı zaman başlar. Mario için Gaia, idealini terk etmiş bir adamdır. Bu yüzden saygıdan başka pek bir şey kalmamıştır geriye.

Gaia biraz fesat bir kardeşimiz olduğu için bir gün Mario'ya Westermann adlı bir yayıncının ilk kitabının haklarını almak istediğini söyler. Mario heyecanlanır, pek saf bir adam olmamasına rağmen oltaya gelir, sözde yayıncının asistanıyla birlikte bir mekana otururlar, Gaia'yla adam durmadan gülerler, kıkırdarlar falan. Bunu saygısızlığa, şuna buna verir Mario, yine de inanır işte, tutku var adamda. Para işini pek anlamıyorum, bu ikisi Mario'ya telif hakkı için bir makbuz verirler, bankadan alacak işte Mario. Sonradan olayı çakozlar, sokağın ortasında Gaia'yı döver falan. Yumruğu sallar, haykırır. Kolunu acıtmıştır aslında dsfd, ama hayatında belki de ilk defa sonsuz dinginliğinden kurtulmuştur, adam marizlemektedir. Gaia mevzuyu anlatır, af diler falan. Neyse, sonra o makbuz yoluyla gerçekten bir miktar para alır Mario, hayatın geri kalanında abisiyle birlikte huzurla yaşamaya yetecek kadar bir para. Pek bir şey de çözümlenmez aslında, elde para dışında bir şey yoktur. Durgunluk belli bir süre için kaybolmuştur, bu bile yeterlidir Mario için. Bana öyle geliyor, ne bileyim. "'Serçelerin hayatını anlamak bizim hayatımızı anlamaktan kolay. Kim bilir, belki bizim hayatımız da serçelere bir fablda anlatılacak kadar basit görünüyordur.'" (s. 90)

Joyce'un pek sevdiği bir kitapmış bu, Mario karakteri gerçekten ilginç. Tabii Svevo'nun bir yansıması olması da ilginç. Svevo, yazdığı iki kitabın ses getirmemesi üzerine 25 yıl boyunca hiçbir şey yazmamış, sonra üçüncü romanıyla tanınınca yazdığı ilk iki metin de hatırlanmış yıllar sonra. Kötü Bir Şaka, bu iki metinden biri. Belki de gerçekten ilk kitabının ses getirmemesi üzerine yazmıştır, kim bilir. Bir de unutmadan, Tezerimiz Özlümüz vasıtasıyla seneler önce duymuştum Svevo'yu, şimdiye kısmetmiş.

Bir ayrıntı daha; Mario kitabı kendi imkanlarıyla bastırdığını, yayın haklarının elinde olduğunu söylüyor Gaia'yla konuşurken. Kendi yayınlatmış. Kitabın arka kapağındaysa Mario'nun kitabı hiç yayınlatamadığını söylüyor. Ey?

Böyle. Hava deli yağmurlu, kasvetli, karanlık. Bu ne lan. Arivederçi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uzaya Haçlı Seferi
Fransa'ya doğru yola çıkmak üzere olan Sir Roger de Tourneville ve şürekası, Kudüs'e ulaşmak, kafirleri kılıçtan geçirmek ve daha da önemlisi zengin olmak dururken tepelerinde biten bir uzay gemisini ele geçirirler ve sefer başlar. Tek sıkıntı, Fransa'daki savaşı bitirip Kudüs'ü ele geçireceklerken uzayın derinliklerine doğru yol almaya başlamaları.
Kaptan ve toplum teknisyeninin diyaloğuyla açılıyor metin. Toplum teknisyeni, eski bir kitabı tercüme ettirmiştir ve okuması için kaptana verir. Metnin içindeki metne gireriz bu andan sonra, beyin yakan bir seferi kaleme alan Birader Parvus'un anlatıcı olduğu serüven başlar.

Uzay gemisi indiğinde ciğerleri kebap eyleyen silahlarına rağmen Wersgorlar mağlup edilir, Branithar nam uzaylı ele geçirilir. Sir Roger, gemiyi büyük seferi için kullanmayı düşünür, Parvus'u Branithar'la iletişim kurması için görevlendirir. Uzaylıları iblis sanırlar önce, Latince bilmediği için iblis olup olmadıkları bile tartışma konusu olur. Orta Çağ insanının hayatı anlamlandırma çabası mizahi bir durum çıkarıyor ortaya; her şeye din penceresinden bakan insanlar ve uzaylılar. Süper. İletişim kurulur, taraflar birbirini anlamaya başlar ve Sir Roger'ın emri altındaki bütün insanlar -yaşlılar, kadınlar, çocuklar dahil- gemiye bindirilir, sığırları bile alırlar. İstikamet bellidir ama Branithar bir katakulliyle gemiyi geri döndürülemeyecek bir şekilde uzaya yönlendirir.

Wersgorlar yayılmacı bir ırk, teknolojide çok ilerideler, kalabalığı sevmedikleri için gezegenlere koloniler kuruyorlar ve sürekli yayılıyorlar. Gittikleri yer, geminin geldiği bir gezegen. Bir sınır gezegeni, merkezden pek uzak. Gezegene indikleri andan itibaren Sir Roger'ın liderliğiyle birlikte yayılmaya başlarlar, kaleler ele geçirilir. Bu nasıl gerçekleşebiliyor, yani teknolojide çağ atlamışlar falan ya. Wersgorlar uzay savaşlarında son derece yetenekliler. Işın silahlarıyla adamı pof diye moleküllerine ayırabiliyorlar ama yer savaşında, yakın temasta son derece kötüler. İnanılmaz zeki olmalarına rağmen böyle bir mücadeleye daha önce hiç girmedikleri için sürekli kaybediyorlar. Bizimkiler hendek kazıyor, tuzak kuruyor, hacamat ediyor uzaylıları. Bir de Sir Roger'ın bitmek bilmez enerjisi var, adam William Wallace gibi bir şey.

İnsanlarla uzaylılar arasındaki ilişkiye taktım ben. Ruh kavramını anlatamayan Parvus'a Branithar'ın cevabı güzeldi, kişiliğin model olarak görülmesiyle birlikte bu formun başka bir canlı fiziksel matrise aktarılabileceği fikriyle Parvus'un beynini yakıyordu. Ayrıca kendi bilim adamları da kişilik, ruh gibi meseleleri çözememişler. Yeterince veri elde edilememiş falan. Çözeriz oğlum bunları, zamanı gelince bilinmeyen hiçbir şey kalmaz. Bence. Bunun yanında Parvus'un Tevrat'taki gök kavramını Branithar'ın anlattıklarıyla birlikte mantığı elverdiğince bir yere koyması ve Dünya'nın içindeki yanan alanı cehennem konseptiyle bağdaştırması da ilginçti. Bir de Sir Roger'la Wersgorların kumandanı Huruga arasındaki bir diyalog çok güldürdü. Garibim Huruga zaten bizimkileri anlayamıyor, Sir'ü ciddiyete davet ettiğinde gayet ciddi bir şekilde düello teklifi alıyor, kan dökülmesin diye. Cevap şu: "Siz bir çeşit akıl hastanesinden falan mı kaçtınız?" (s. 96) Sir Roger'ın kafir teknolojisini alıp yayılmacı amaçları için değerlendirmeye çabalaması da dinde pragmatizme ayna tutuyor. Kafirlerin her şeyi kafirdir, lakin iyi amaçlar uğruna, din uğruna kullanılabilir. Son olarak şu var, başka ırklarla iletişime geçildiğinde yıldızlar arası yolculukta ne kadar tecrübeli oldukları soruluyor. Parvus otuz beş yüzyıl kadar bir tecrübeleri olduğunu, ilk uçuşun Babil adlı bir yerde yapıldığını söylüyor. Bu da ilginçti, tanrıların arabaları konsepti yayılmış demek ki. Anderson makara yapıyor ya da.

Güzeldi, tavsiye ederim. BilimKurgu işte.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir