Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Ölünün Anıları
Bulgakov, devrim sonrasında ülke politikasına uygun eserler vermeyince aforoz edilen, kitapları yasaklanan bir yazar. Stalin'e yazdığı mektubun ardından tiyatronun kapıları kendisine biraz olsun aralansa da başarısını görecek kadar uzun yaşayamıyor. Kara mizahla yerdiği Sovyet rejiminin yıllar süren sansürü sona erince kendiliğinden bir hareket çekme durumu oluşmuş olmalı.

Otobiyografik özellikler taşıyan bu romanda Sergey Leontiyeviç Maksudov'un günlüklerini okuyacağız. Maksudov intihar etmeden önce defteri anlatıcıya gönderiyor, anlatıcı bölüm başlıklarını belirlemek dışında metne dokunmadığını söylüyor. Ulan sen yazdın ya zaten metni Bulgakov. Oynama okurla.

Maksudov, Nakliyat gazetesinde redaktör olarak çalışırken tek göz evinde, onca dağınıklığın içinde bir roman yazıyor ve edebiyattan anlayan arkadaşlarına romanı okutuyor. Yazarların da olduğu bir partiye davet ediliyor, orada romanı inceleniyor. Kitabının kuruldan asla geçemeyeceği, dilinin zayıf olduğu, aşırı iğneleyici şeyler yazdığı falan söyleniyor, beğenmiyorlar romanı ama aslında pek beğeniyorlar. Kıskançlık. Adam yıkılıyor, arkadaşının silahını çalıp intihar etmek üzere eve geliyor. "'Her şey kesinlikle aynı ve her şey kesinlikle doğru,' dedim sert bir biçimde." (s. 23) Bazen aynılığın beyninizi oymaya başladığını hissetmez misiniz? Metaforlara son, Maksudov beynini gerçekten oyacaktı. Silahın soğukluğunu da hissetmişti, hatta alt kattaki gramofondan Faust'un çığlıklarını bile duyuyordu. Yaratmıştı ve geriye yıkım kalıyordu. Dramatik bir son olurdu, kapı çalmasaydı.

Yetkili bir abi gelir, Maksudov için kötü ruhtur o. Belki de her şeyin sona ermesi daha iyi olacaktı ama öyle olmadı. Abi romanın nefis olduğunu, basılacağını söyler. Karşılığında çok az bir miktar ödeme yapılacaktır, Maksudov bütün koşulları kabul eder ve parayı alır. Ruhunu satmıştır, geriye dönemeyeceği bir yola girer.

Devamı tam bir kara mizah. Sanata bürokrasi karışınca olan şeyler. Maksudov parasını zamanında alamaz, işine geri döner, sonra bir oyun yazması istenir ve işini gücünü bırakıp oyunu yazar. Tiyatrodaki yöneticilerle, oyuncularla tanışır. Cins insanlar. Çoğu yaşlıdır, kendilerine uygun bir rol yazmadığı için Maksudov'a kıl olurlar, her türlü zorluğu çıkarırlar. Oyunu teslim ederken imzaladığı sözleşmeye göre Maksudov, oyun üstündeki çoğu hakkından vazgeçer. Oyunun sahnelenmeyeceğini öğrenince sözleşme yüzüne dayanır, başka bir yerde oynatması mümkün değildir. Tiyatroya küser, işine geri döner ve uzunca bir süre hiçbir şeyle uğraşmaz. Bir gün oyunun sahneleneceği haberi gelir falan. Zort diye de biter kitap.

Kıl bir tiyatro müdürü var, Stanislavski olduğu söyleniyor. Katı bir adam, biraz da aksi. Diğer karakterlerin bazıları da dönemin gerçek kişileri. Bulgakov iyi bir dökmüş zehrini bunlara. Bir şeyler karalayan, karalamak isteyen herkes okumalı aslında bunu. Umudunuz kırılınca, yenilince devam edin. Mephisto'ya rağmen.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Talihsiz Kadın
Richard Brautigan, uzun yolculuğu boyunca yanında taşıdığı defterine evinde bir süre ikamet edip kendini asan bir kadının hikâyesini yazmaya kalkar. Geride bitmek bilmeyen bir yolculuk -ki biter-, ayakkabı teki -diğerinin neredeliği kafaya kazınır kalır-, trenler, uçaklar, oteller, arkadaşlar -iyidir, bazıları daha iyidir-, diğer kadınlar -...-, daha diğer kadınlar ve deneme çabası kalır. O kadın bütün bunların içinde yer alır, Brautigan hikâyeyi anlatamasa da en azından denediğini söyler. Başarmıştır bana göre, intihar eden bir kadının hikâyesi nasıl anlatılır? Kadını anlatarak değil, hayatın bu olaya rağmen nasıl sürüp gittiğini anlatarak. Şehirlerle birlikte çoğu şey geride kalır, hikâye anlatma çabası dışında. Yani rüzgar her şeyi alıp götürmeyecek.
Epigrafta Iphigenia babasından her şeyi yoluna koyduğu o yerlerden dönmesini söyler. Agamemnon döner ve kızını kurban eder, söylenenlere göre karısı tarafından öldürülür. Olayların sırası böyleydi sanırım. Hiç dönmeseymiş daha iyiymiş. Biri Brautigan'a dönmemesi gerektiğini söylemeliydi. Montana Çetesi. Kısa bir süre sonra av tüfeğiyle intihar etmesinin önüne geçilmiş olurdu. Son kitabıdır bu. Yolculukta yazılmıştır. Yazıldığı defter 2,50 dolara alınmıştır, 160 sayfadır. İçinde yukarıda bahsettiğim şeyler vardır. Bolca alkolü, son günlerin kasvetini ve can yakıcı kara güldürüyü ekleyeyim. Kara güldürü olmadı, soylu bir ironi, iğneleme vardır. Yalnız olmak her zaman işe yaramıyor. Bazen de şeylerin önüne geçiyorsunuz, içe doğru yeterince baktığınızda da içiniz size bakıyor ve gördüğü şey pek hoşuna gitmiyor. Tüfekle vurun onu.

47 yaşına basan Brautigan, yolculuğa çıktığında sıklıkla yazacağını düşünür, başlarda yazar da. Sonradan gecikmeler olur ve tarihinde yazılmamış olanlar, bilincin olayları yorumlamasının etkisiyle anılara dönüşür. Günceyle anının karışımında günler akar, bir daha yaşanamayacak olan 46. yaşın üzüntüsüyle yolculuğun keyfi iç içedir. Honolulu, Montana, San Fransisco karışır da karışır. Ara ara kendini asan kadına döner gibi oluruz, dönmeyiz. "Kadının kendini astığı evden ayrılmama yol açan şeyi anlatabilmem için, ayrılışımdan önceki son birkaç günün detaylarını vermem gerekir ya da bunu anlatma fikrinden tamamen vazgeçebilirim. Herhalde böyle yapsam daha iyi olur çünkü bunun dolaylı olarak kadının kendini asışıyla da ilgisi var.

Ama bunun, bir adamın birkaç aylık süre zarfındaki varoluşunu takip eden haritalı bir takvimin rotası olduğunu da aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor ve burada mükemmeliyet aramak hiç de doğru olmaz, eğer böyle bir şey varsa tabii. Muhtemelen mükemmeliyete en yakın şeyler astronomların son günlerde uzayda keşfettikleri şu koskocaman ve bomboş deliklerdir.

Eğer orada hiçbir şey yoksa ters giden bir şey nasıl olsun ki?" (s. 30)

"Hayatlarını boşa harcayan, terk edilmiş insanlar gibi" sinemaya gider, eski sevgilisini arayıp bir yangını beraber izleyip izleyemeyeceklerini sorar ve bu telefon görüşmesi ona çok iyi gelir. Bir de şey, Alaska'ya gitmesi. Farkındalık o kadar katı ki insan hemen kendi çektiği kareleri düşünmeye başlıyor. Bir müzikle, düşünceyle falan özdeşleşen ve her zaman hatırlanacak anlarımız vardır ya, onlar. Ölürken gözlerimizin önünden de bunlar geçiyordur herhalde.

"'İşte bu yüzden Alaska'dayım,' dedim kendime. 'Gagasında bir sosislinin minyatür kayık gibi sallandığı bir kargayı seyretmek için.'" (s. 67)

Tetik çekilirken o karganın Brautigan'ı izlemek için pencereye konup konmadığını bilemezsiniz.

Kitaba belki de "aldanma" sözcüğüyle başlaması gerektiğini söylüyor Brautigan, gezintisine devam ettikçe hayatın öngörülemeyeceğinden emin olduğunu belirtiyor. Yolda karşılaştığı kadınlar... Bir ilişkiye en başından başlamak çok zor onun için, karşısına çıkan kadınlar, günlere benziyor. Bir kadının maliyetini kaldıramayacak durumda. Ruhsal maliyet dahil. Yorgunluk arttıkça gitmek kolaylaşıyor. Gidiyor işte.

"Akşam haberlerine bakabilir ve dünyanın cehennemin dibine yol alışını seyrederken kendimi dışlanmamış hissedebilirdim." (s. 122)

Böyle. Brautigan'a veda edin, bir daha uzun yolculuklara çıkmayacak. Şu anki yolculuğu dışında.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Parkta
Bir ana ait hikâyelerdendir. Before Sunrise'ı örnek verebilirim. Kitabın bir yerinde trenlerin rastlantı dolu yaşamında bile beklenen şeyle karşılaşılabileceğini söylenir, farkına varılmasa bile. Senarist, Duras'tan ne ölçüde etkilenmiştir acaba? Tabii daha önceye gidersek Beyaz Geceler falan var. Çıkamadım işin içinden.

Diyalogların arasına sıkıştırılmış mekansal mevzular olmasa Bu Sayfaları Okuyana Sonsuz Lanet olacakmış, başka bir şey olmuş. Sona doğru güneşin batmasıyla yollar ayrılır, yaşam kaldığı yerden devam eder. İki arkadaşımız birbirleri için ayna vazifesi görmüşlerdir, bastırdıkları düşünceler tekrar ortaya çıkmıştır. Uykusuz bir gece onları bekler.
Otuzlarının sonuna gelen bir satıcıyla yirmi yaşındaki bir çocuk bakıcısının karşılaştığı park, yolculuklarla hayallerin irdelendiği uzun bir konuşmaya sahne olacaktır. Bu parkın iki girişi vardır, biri kadının her gün kullandığı alışkanlık kapısıdır. Diğerinden adamımız girecektir ve parkın kapanış saatine kadar orada oturacaktır, kadının kapanış saatini beklememesini rica etmesine rağmen. Gece yavaştan çökmeye başladığında kadın baktığı çocukla birlikte eve döner, adam parkta bir başına kalır. Yolculuğun duraklarından birinde küçük bir mola.

Dertleri neydi? Kadın işinden kurtulmak istiyordu, yirmi yaşına gelmişti ve onunla dans eden erkeklerden hiçbiri evlenmek istemiyordu. Hayatından kurtulmanın tek yolu evlenmekti, şöyle zengininden bir eş her şeyi halledebilirdi. Bunun için bekliyordu, gerisini düşünmüyordu pek. Meslek değildi yaptığı, donuk bir anda yaşıyordu sadece. "(...) Bir çeşit durum, evet bir durum bu, anlıyorsunuz ya, çocukluk ya da hastalık gibi bir şey. Onun için de, günün birinde bitmek zorunda." (s. 12) Adam için mesleği bir yaşam biçimine dönüşmüştü çoktan, şehirden şehre geziyordu. Sanki her şey o andaki ruh haline bağlı gibidir, şehirleri hem tanır, hem tanımaz. İnsanları da öyle. Çekici olmayan yerler bir anda çekici oluverir. İnsanlar da öyle. Bin küçük şey bir araya gelir ve göze çarpmayan şehir bir anda ilgi odağı olur. Bunlar konuşulurken durumlarını da göz önüne alırlar, ikisi de hayatlarıyla ne yapacaklarını pek düşünmemişlerdir. O an orada konuşmaları bile korkutucudur, varlıklarının farkına vardıkları zaman tedirgin olurlar. Biri evde, biri yolda ruhunu kapamıştır, belki de uzun süredir ilk kez öylesi çıplaktırlar. "'Evet, hem bütün insanlar gibi, bütün ötekiler gibi olmak, hem de kendisi olmak. Evet, bu galiba, öyle sanıyorum ki, başka türlü değil de, işte şimdiki gibi olmak, tam böyle olmak...'" (s. 20)

Özet geçeyim mi, bir tanesi yaşamını değiştirmeyi öylesine istemektedir ki yolculuğa çıkmayı hiç düşünmemektedir. Hayır demek gibi bir lüksü yoktur, her şeyi kabul edecek haldedir, bu yüzden de hiçbir şeyi, hiç kimseyi seçmez. Seçilen olmak ister. Sorumluluk duygusundan kurtulmak ister. Güzelliğe götürülmesini ister. Esirgeyen Gökyüzü'ndeki Kit'in kendini bilen ve gizlemeyen, bir yandan da sürüklenmeyen halidir. O ana kadar yaşadığı şeylerin sadece bu bekleyişe hizmet ettiğini düşünür, geçen zamanın hayatı olduğunu düşünmez. Özgür yaşamaya başlamadıkça kimseyi sevemeyeceğini düşünür ve bu özgürlüğü ona sadece bir erkek verebilir. Onu isteyen bir erkek. Erkeği sevmesine, aşık olmasına gerek yok.

Kabus!

Toplum baskısı, korkular vs. bastırır ve kadın bir adamla evlenir. Adam kadını sever, her şeyini verir. Zamanını ve ruhunu verse yeter ya. Kadın özgürleşir ve sever, aşık olur, ne bok yerse. Başka bir adam çıkar ortaya. Kadının zincirleri yoktur artık, özgürlüğüyle her şeyi yapabilir. İlk adama ne olur, b*ku yer. Oğlum kendinize mukayyet olun.

Neyse, kızımız nerede olursa olsun vaktini yitiriyormuş, zamanını geçiriyormuş gibi bir duyguya kapılır. Hayatın çok ucuza gitmesidir bu, oysa adamın dediği gibidir, yani yaşanan her bir anın bir değeri vardır. Kişi, değeri kendisi belirler. Kızda olmayan bir özellik.

Adamın olayı, rüya gibi bir şehirde, rüya gibi bir anı bir daha yaşayamayacak olmasıdır. Hep orada kalması gerektiğini söyler kadın, oysa an geçmiştir ve adam o anı bir daha yakalayamayacağını bilir, bu yüzden yolculuklarının bir önemi kalmamış gibidir. Her şehir birbirine benzer, o şehirden başka her şeye benzer aslında. Geriye düşünmemek için yolculuk etmek, çok çalışmak kalır, düşündüğü zaman insanın hali haraptır.

Süper özet geçtim. Güzel, edinin.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kıyamet Gösterisi
Kıyamet kopacak, iyilikle kötülük savaşmaya hazır. Hiçbir şey bunu durduramaz. Durduramaz mı? Şeytanın oğlu -Deccal- ve mahalleden arkadaşları, atadan bir cadı, atadan bir cadı avcısı, bir melek ve bir iblis, 32 kısım tekmili birden, kıyameti durdurmak veya başlatmak için ne yapabilir? Çok eğlenceli şeyler!
Neil Gaiman zaten kafası acayip çalışan bir adam, geçenlerde vefat eden yine bir acayip kafalı adam Terry Pratchett'la birlikte kitap yazmaya girişiyorlar. Tanışmaları şöyle; Gaiman serbest gazeteci olarak çalışırken ismi yeni yeni duyulmaya başlanan Pratchett'la röportaj yapıyor. Tanışmaları böyle. Sonrasında Gaiman altı sayfalık bir öykü çalışmasını Pratchett'a gönderip öyküyü nasıl bitirmesi gerektiğini bilmediğini söylüyor, bir süre sonra Pratchett bambaşka bir fikirle dönüyor. Neden birlikte bir şeyler yazmıyorlar ki? Konu süper, genişletilebilir. Yardırıyorlar. Gaiman gece kuşu, Pratchett telesekretere mesajlar bırakıyor. "Uyansana piç! Yeni bir şeyler yazdım, hemen oku!" Gaiman uyanıp yazılanları okuyor, kendisi bir şeyler yazıp yolluyor. Bu şekilde metnin taslağı ortaya çıkıyor, sonrasında bir araya gelip tamamlıyorlar olayı.

İlk bölümler Gaiman'ın, son bölümler Pratchett'ın eseriymiş. Aralardakiler, tarzları çok yakın olduğu için anonim gibi görünüyormuş onlar için. Bir cümle var mesela, ikisi de o cümleyi yazdığını inkar ediyor. Metin kendi cümlelerini doğuruyormuş gibi.

Ne oldu? Önce Adem elmayı yedi ve cennetten şutlandı. Crowley ve Aziraphale nam iblis ve meleğin arkadaşlığı gözlerimizi yaşatıyor. Ya aslında inceden inceye din eleştirisi her yerinde romanın, baştan itibaren. Crowley yasak elmayı yedirtmenin, daha doğrusu göze sokar bir şekilde ortaya çıkarmanın mantığını sorgularken Azir -diyeceğim bundan sonra- Esrarengiz Plan'ın sorgulanmaması gerektiğini söyler. İkisi de hizmetçidir, yukarıda veya aşağıda nelerin döndüğünden haberleri yoktur, emirleri yerine getirirler ve olabildiğince özgür iradeleriyle pek sorgulamaya girişmeden işlerini yaparlar. Arada kalmış varlıklardır, bu yüzden yakındırlar. Binlerce yıldır süren bir arkadaşlık. Düalizm dostlukların temeli olabilir. Düşmanlığın da. Crowley elmayı yedirdi, Azir alevli malevli kılıcını Adem'e verdi. Bir an düşündüler, yapılanlar sonucunda acaba iyi olan kötüye, kötü olan iyiye hizmet etmişse ironik olmaz mıydı? Cennetle cehennem arasında pek bir fark olmasaydı? İkisinde de içki satılmasaydı mesela veya cennetteki can sıkıntısıyla cehennemdeki heyecan aynı ölçüde itici olsaydı? Cehennem bir adım önde yine de, bütün iyi müzisyenler orada.

Deccal'in doğuşuyla kıyamete pek bir şey kalmamış olacak, tabii satanist hemşirelerden birinin iki bebeği karıştırması büyük sorunlara yol açabilir. İki taraf için de. Savaşmak için birinin kiliselere, birinin kötülüklere ihtiyacı var. İtilip kakılacak insanlara ihtiyaç var yani. Bir şeylerin ters veya yolunda gitmesi içinse insan faktörü yeterli. Bebekler karışıyor ve Deccal, normal bir aileye veriliyor. Hellhound, cehennem tazısı yollanıyor bir tane, o da normalleşiyor. Çocuk son derece normal, arkadaşlarıyla oyunlar oynuyor, dünyayı ele geçirme planları falan yapıyor ama çocukça. İçindeki kötülük tohumu bir şekilde kendini gösterse de her şey kıyamet günü ortaya çıkacak.

Absürt, komik o kadar çok olay var ki yazmakla bitmez. Azir aynı zamanda nadir kitap koleksiyoncusu. Baskı hatalı, cins kutsal kitapları topluyor. Onlardan birindeki ayetlerde Azir'le Tanrı arasındaki bir diyalog çok hoş. Tanrı, Azir'e kılıcı ne yaptığını soruyor. Azir, şuraya bir yere koyduğunu ama nereye koyduğunu unuttuğunu, bir gün kendisini de unutacağını söylüyor falan. Böyle şeyler. Dur ya, bir iki tane daha yazayım.

En iyi şarkıların Şeytan'da olması, en iyi koreografların Cennet'te olması.

Deccal'in çetesindeki tek kız olan Pepper'ın söylediği: Cadılar erkek egemen sosyal hiyerarşinin ezici adaletsizliklerine karşı mümkün olan -o zamanlar- tek yolla isyan eden zeki kadınlardır. Annesi öyle demiş.

Crowley'nin bilgisayar sektörünün sunduğu garantileri aşağıda Ölümsüz Ruh anlaşmaları hazırlayan bölüme yollayıp feyz almalarına istemesi.

Shadwell isimli karakterin neden tavana ayna konduğunu anlayamaması. Constantine geliyor akla.

Bu Deccal ve saz arkadaşlarının bir düşman tayfası var. Aslında düşman da değil Yağlı Johnson, çok iri bir arkadaşımız ve zorbalıklara dayanamayarak zorba olan bir kardeşimiz. Çocuklardan biri Yağlı John olmasa eğlencenin biteceğini söylüyor. Şeytan ve Tanrı arasında da bu çeşit bir eğlence var. Çok eğleniyorlar zannediyorum.

İbraniler, Elvis, Mahşerin Dört Atlısı, Agnes Çatlak'ın kehanet defteri, dini ve mitolojik şeyler, ne ararsanız var. Sonuçta insanları orta yerde bırakmamak lazım. Tanrı ve Şeytan! Bizimle oynamayın. Kafamız karışıyor.
Yanıtla
9
10
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Adımlar
"Kimyasal yönden saf bir biçimde, günümüz insanlarını gerçekten tatmin eden tek çözüm yolunun hükmetme ve kulluk olduğunu göstermeye çalışıyorum." (s. 205)

II. Dünya Savaşı'nı atlattık, köylerdeki çılgınlıklardan şehirlerdekilere geldi sıra. Kosinski ikinci kitabının biçemiyle okuru seyirciliğe mahkum ederken deliliğin, kötülüğün, yalnızlığın ve her türlü cinnetin penceresini aralıyor. Şöyle bir. Yeter, fazlası kaldırılamayabilirdi.

Bu parçalı metnin gölgeleri -karakterleri diyemiyorum, hikâyelerin parçalılığı ve kısalığı karakter olgunlaşmasını engelliyor- her şeyi yapabilecekleri bir dünyanın içinde yaşıyorlar. İnsanı aralarına dahil etmiyorlar, seyirciliğimiz bu yüzdendir. İstenmediğimiz bir yerde durup insanlık manzaralarını izliyoruz. İyice görebilmemiz için ön sıralara zincirleniyor da olabiliriz. Bayağılığın görkemli parçaları bir tıkla evinizde.

"Kendine hakim olamayan bilgelikten yoksundur, kendine hakim olamayan dikkatini toplayacak gücü bulamaz; insan dikkatini toplayamadıkça da huzura eremez. Huzura erememiş kişi mutluluğa nasıl varabilir? - Bagavad Gita"

Epigraf. Belki de aklımız gerçekten çok karışıktır. Kısa ve sert. Gardınızı alın.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mesire Yerleri
"Güneşle karışıvermiş
Kirin içinde ne varsa
Öyle gürültüsüz ferah
Sıcak sıcağına dünya."

Belli bir ölçüde Adımlar'a benzettiğim için hemen yazmak istedim. Adımlar'da cehennemin katlarındaki deliklerden şöyle bir görünenleri izliyorduk. Kısa parçalar büyük acılar sunuyordu; en başta sevgisizlik, anlayışsızlık vardı bunlarda. Belli belirsiz sezilen ırkçılık da usul usul tedirgin ediyordu. "Gore" mevzuları çıkarırsak Mesire Yerleri de benzer bir problemi anlatıyor, daha büyük bir ölçek kullanarak. Adımlar'da büyük travmaların -savaşlar, açlık, anlamlandırma çabası vs.- iz bıraktığı insanların tahakküm karşısında kırılışlarını veya tahakküm kurma çabalarını görüyorduk. Mesire Yerleri yine bir acıyı zorla birilerinin üzerine yıkma hikâyesidir, gündelik yaşamdan kısa anlardır. Duyarsızlık anları. Gerçeklikleri kıyaslamak ne derece doğru olur bilemiyorum ama bu kitap daha yakın bir coğrafyada, bizim de tanık olduğumuz fragmanları sunduğu için... Kir güneşle karışmış, pis bir ışık altında sakin bir dünya. Bir şeylerin ters gittiği, kitabı okurken büyüyen huzursuzluktan belli.
Fragmanlar adlandırılmış. Ne var, mesela en başta işgal var, okur bunu aklından çıkarmamalı. Akıl hastanesine dönüştürülmüş bir köy okulunun pek yakınında ailesiyle piknik yapan bir tarih profesörü var, tarihin dışında o yerin keyfini çıkarmak istiyor, kulağına kadar gelen mırıltıları duymazdan gelerek. Hanzala adlı bir çizgi karaktere ilham veren çocuğun ölümü var. Diğer çocuklara bu ölüm hangi çizgilerle anlatılsa, sırtı dönük bir çocuğun gözlerine çarpılar çizilirse olur mu? Kudüs'ten çıkış yolu, Araplar bulaşık yıkarken ve civara müthiş yollar yapılmışken bulunamayabilir. Mahkemenin yanlış hükmü sonucu masum bir insan savaş suçlusu diye öldürülebilir, sorumlular terfi ettirilebilir. Yakın bir zamanda ülkemizde de gördük benzerlerini, görüyoruz da. Ölüm mangasında görev yaptıktan sonra sosyal yaşama uyum sağlayamayan bir arkadaşa Savunma Bakanlığı'na dava açması söylenebilir. Bir profesöre verilen evin etrafına duvarlar örülebilir. Duvarlar yıldırıcı ve baskıcıdır, hükümranlık ve aidiyet belirtir. Bir zamanlar sizin olan evlerde, sokaklarda, topraklarda duvarlar belirebilir. Yaşayan bir varlık olan dilde savaşa dair çok kelime olmayabilir, en acı olanı bu kelimeleri üretip dili bir anlamda zehirlemektir. Bahar bayramlarında coğrafyanın kasıtlı bir biçimde değiştirilmesine karşı çıkan bir çocuktan fındıklar, fıstıklar esirgenebilir. Bahar başlı başına bir bayramdır, çocuklar kimden öğrenmiş ki başka bir çocuğu dışlamayı, hem de bayramda? Bir de aktif görevden uzaklaşmak için ruh sağlığıyla ilgili olan Madde 21'den kaçınarak İslamiyet kozunu oynayan asker var. Din değişiminde aktif görevden çekerler askeri, bu gerçektir. Yine de Madde 21'e takılır asker. Silah sesleri ve koşuşturmacalar arasında sarhoş hikâyeleri çıkabilir, bu hikâyeler kahkahayla anlatılabilir.

Unutuşun, acıların üzerini çam iğneleriyle örtüşün parçaları. Upuzun metinlerin yanında kısa parçalar da yükseliyor. Daha çok pencere demektir.

Alın bence.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Solgun Adam
"Değişiklik... Bir bilebilsem, kesinlikle sınırlarını çizebilsem, nelerin değiştiğini teker teker anlatabilsem... Ama daha çok bir izlenim, bir sezgi konusu, yüreğimdeki korkunç tedirginliğin nedeni sandığım bir durum bu." (s. 11)

"Bir solgun kadın" da derler, Selçuk Baran yazmasa çıldıracaklardandır. Hayatın karmaşıklığından yazmaya sığınır, ta ki başarısız bir yazar olduğunu düşünüp kalemi bırakana kadar. Basit bir yaşam sürer, kendince. Yalnızlığı, aşk acısı ve umutsuzluğu, eserlerinde adım adım takip edilebilir. Yazdıklarını bastıracak bir yayınevi bulamadığı zaman yazma eyleminin makinesiyle kendi arasında olduğunu düşünerek teselli bulmaya çalışır, bulabildiğince. Edebiyat çevrelerinde pek tanınmamıştır, okur da pek tanımaz kendisini. Sessiz sedasız yazmıştır, aldığı ödüllere rağmen eserlerini okurla buluşturmakta sıkıntı çekmiştir. Ötesinde okurunu asıl Selçuk Baran aramıştır bence, hiç kimsenin aramadığı kadar.
Psikanalitik, anlatımcı metotla incelenebilir bu eser, mutlaka o biçimde de incelenmelidir. Bir şeylerin olmasını beklemek, günlüğü vasıtasıyla yaşamına gireceğimiz Mehmet Taşçı'nın da, Selçuk Baran'ın da sık sık hissettikleri yalnızlık duygusunun temelidir. Daha pek çok koşutluklar bulunabilir, ben sadece metni ele alacağım.

Mehmet Taşçı halasından kalan mirasın yardımıyla eşinden boşanmış, müdürlüğe kadar yükselebileceği bankacılık kariyerini emeklilikle, kendi isteğiyle bitirmiş bir modern zaman münzevisidir. Kızlarını pek merak etmez, evli olanıyla yolda karşılaştığı zaman ayaküstü bir sohbet eder, o kadar. Altmış yaşındadır, hayatın sunacaklarını beklemektedir. Çatı katındaki küçük dairesinde durmadan kitap okur, ev sahibesi yetmişlik Dürnev Hanım'ın yalnızlığına katlanır. Bu hanım her türlü yeniliğe açıktır, bu yüzden abimiz kadına çok sinirlenir falan. Taşçı hayatında yeni bir şeyler olsun ister ama değişime son derece kapalıdır. Başlarda. Her gün gittiği birahanenin bir gün pastane olmak üzere kapatılması, mekan sahibinin ölmesiyle yerine oğlunun geçmesi ve Taşçı'yı dükkanında istememesi travmatik bir olaydır adam için, yıllarca süren bir düzenin bozulmasıdır. Bir de arkadaş tayfası var adamın, yaşlı tipler. Biri ressam, biri bilmem ne falan. Onlardan da kopmaya başlar, gündelik sohbetlere katlanamadığını fark eder ve arkadaşlarının suçlamalarına göğüs gererek o tayfayı bırakır. Ha, bu arada her şey bir gün Taşçı'nın düzenli olarak aldığı gazetenin artık çıkmayacak olmasıyla başlar, onu da ekleyeyim. Küçük değişimler bir çığa sebep olur. Şeylerin değişmeyip insanın değiştiğini söyleyen kimdi?

Taşçı dindar bir adam değildir, arkadaşlarından birinin ısrarlı soruları sonucunda Tanrı'nın olup olmamasının kendiyle ilgisiz bir şey olduğunu belirtir. Laplace'ın dediği gibi yani, öyle bir hipoteze ihtiyacı hiç olmamıştır. Günler boyunca takip ettiği yoğurtçunun ve karşı komşunun ilahiyatla herhangi bir bağlantısı yoktur. Bir de bankadan tanıdığı Nevin var, eylemsizliği yüzünden kalbini kırdığı Nevin. Romanın politik boyutunu kapanan birahanedeki sivil polisin dışında Nevin'in tanıdığı gençlerden oluşur. Oğlunun veya kızının arkadaşlarıydı galiba. Her neyse, Nevin'le karşılaşırlar, geçmişin muhasebesi yapılır ve bir ara Taşçı, Nevin'in evinde kalır. Kurgusal zamanı karman çorman ediyorum, olayların sırasını hatırlamadığım için. Nevin, gençler arasındaki kavgalardan bıkar ve bir türlü anlaşamamalarının kaos ortamı yarattığından ve beraberlik ruhunu yok ettiğinden bahseder. Sol fraksiyonların bitmez kavgası.

Taşçı'nın Svevo damarı kabarır bir yerde, genç bir kadın ister. Çok genç de değil gerçi, kırklarında olsa yeter. Konuşsa, yol gösterse, yalnızlığı hafiflese. Oysa ele geçmez biridir Mehmet Taşçı. Arkadaşları için öyledir en azından. Özgecilikten pek uzaktır. Altmışından sonra öyle olmuştur olduysa ki ağır bir suçlama aslında. Yine de dünyasına kimseleri almaması sabittir, bir süre sonra Dürnev Hanım'ı da bırakıp Kadıköy'e geçer. Bu sırada günlükten kurtuluruz, işin içine anlatıcı girer. Durağanlığı yıkmaya, bir anlamda "temizlenmeye" karar verir Mehmet Taşçı. Yeni insanları, yaşam deneyimlerini hayata sokmamayı kirlenmek olarak görürken bir otelde bulur kendisini, karşı odadaki köylü kızına yardımcı olmaya çalışırken insanları tanıyamamasının etkisiyle -yaşamdan uzak kaldığı on yılın sonucudur bu- kandırılır, tekrar eve döner.

Bir süre sonra Anadolu'ya gider, orada bir dost edinir ve bu yeni ortamda yaşamdan keyif almaya çalışır. Orada da tutunamaz gerçi, pek uzun olmayan bir sürenin sonunda oradan da ayrılmaya karar verir. Bu kararın arifesinde bırakırız Mehmet Taşçı'yı. Bir on yıllık durgunluk daha vardır belki önünde, ona göre hiçbir şeyin yapılmadığı on yıl çok çabuk geçer.

Kent yaşamında içe kapanıklığın incelenmesinde pek çok malzeme çıkarılabilir ortaya, ben burada kesiyorum. Selim İleri'nin romanla ilgili bir eleştirisi varmış, pek incelikli bir roman olduğunu belirtiyor İleri. "Pek afralı-tafralı bir roman" olduğunu belirtiyor, günlüklerdeki bazı kelimelerin yersiz olduğundan bahsediyor. Bir günlük yazarını yazan yazar, iç içe geçmiş kelimelerin hem kaynağı, hem de en uzak gözlemcisi olabilir. Taşçı, romanın çoğu yerinde kim olduğu hakkında pek bir şey düşünmediğini söyler. Bu durumda Selçuk Baran'ın Mehmet Taşçı üzerindeki tasarrufu ne kadardır, nereye kadardır? Başa dönüyoruz yine, farklı yöntemlerle incelenebilir roman. Selim İleri'ye pek katılamıyorum bu konuda.

Selçuk Baran'ın hakkını verin, kitaplarını okuyun. Okunmayı pek istedi, istediklerine pek ulaşamadı.
Yanıtla
7
4
Destekliyorum  6
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şeyler
Bu çok ciddi bir kitap.

Birazcık Thoreau bilselerdi Kit ve Port ne yapardı, Jérôme ve Sylvie ne ederdi, merak ediyor insan. İnsanın çölü kurumaya mahkum. Nesnelere bağımlı insan kendini bulamamaya mahkum. Birazcık basitlik mi lazım, neydir bunlar? Bunları alacaksın, doğaya salacaksın. Yaşam mücadelesinde bütün kirlerinden paslarından arınacaklar. Mis gibi insan olacaklar. Yoksa daha çok roman olur böyle. İnsan arıyor da neyi arıyor, kalabalıklar içinde -nesneler dahil- yaşamayı mı, huzuru mu, neyi?

"Sonuç kadar araç da gerçeğin bir parçasını oluşturur. Gerçek arayışının kendisinin de gerçek olması gerekir; gerçek araştırma, açık kolları sonuçta birleşen, ortaya serilmiş gerçektir." (s. 105)

Marx'ın sözleri. Burada ortaya serilmiş bir gerçek yoktur, varsa da görülmez. Aracın çekiciliğinden bir an olsun kurtulamazlar. Aynı şeyi deneyip farklı sonuç bekleyenlere aptal derler, ki bence bunlara yenilmek isteyen veya zamanın işleyişine güvenen adamlar dense yeri, burada farklı yollarla aynı yere çıkan gençler var. Bunlara yanlış yere bakan insanlar deriz, geçeriz. Asıl bakılması gereken yerde ilgi çekici bir şey yoksa demek... Olur mu lan, insana kendinden daha büyük bir gizem var mı? Neyse.
Öğrenci çiftimiz çok güzel bir ev hayal eder, hayatlarına bu evle giriş yaparız. İşte altından keçi götü. Estetik değer taşıyacak olanından. Sonra Arap işi gümüş semaver, ne bileyim, duvarda asılı bir enstrüman. Etnik. Bir iki müzik yapma teşebbüsü dışında ele alınmayacak olanından. Sonra kitaplarla dolu odalar. Rahat zamanlar. Bol yiyecek. Keyfi çıkarılacak kocaman bir ev. Bombastik eşyalarla dolu. İki harika insanı da barındıracak, onlar ki parasızlıktan ölesiye korkarlar ve geçici işlerde çalışıp bellerini bir türlü doğrultamazlar. Kavga etmezler hiç, olanakları ve arzuları öylesine yeterlidir ki birbirlerinden başka hiçbir şey beklemezler. Zaten bazı bazı tek bir karakterden bahsedildiğini düşünür okur. Kişilikleri birbirinin içinde eriyip gitmiştir.

Hayallerinin evinde olmasa bile başlarda mutlu oldukları bir odada yaşıyorlardı. Küçük bir oda, kendi gibi küçük bir bahçeye bakıyor. Bu olmasa insanlar o bahçeye bakamaz. Şeylerin durumu önemli, unutmayın istiyorum. Şeyler yaşar. Bu ikisini yaşatan da şeylerdir, nasıl yaşayacaklarını söyleyen.

Ne olmuş, kazandıkları para pek az olunca birkaç aydan sonra oda onlara zindan gibi gelmeye başlamış, sağda solda çöpler, bulaşıklar birikmiş. İsteklerinin çokluğu zihinsel bir felce yol açmış, hiçbir şey yapamaz hale gelmişler. Bozuk bir priz üç yıl öyle kalmış falan. Para bekliyorlardı, böylece istediklerini alıp yaşamaya başlayacaklardı. Tutkularının ertelenmesi onları korkutsa da bir gün elbet onlar da yaşayacaktı. Konuyla ilgili bir şey yapmamaları hususunda üç satır üste bakınız. Duyguları ölmüştür aslında, öyle bir meta yağmuruna tutulurlar ki mutluluk gibi bize çok lazım bir duygu satın alınabilecek hale gelir. Bir ürün, sadece 9.90'a. Paranız yoksa mutlu olamazsınız.

İş. Anketörlük yaparlar. Sorulacak bir sürü soru, bir sürü eşya, bir sürü restoran... İşleri de şey çöplüğüdür. İnsana dair hiçbir şey onlara yabancı gelmez bir süre sonra, nasıl mutlu olacaklarından iyice emin olurlar ve bit pazarını keşfederler. Eyvah. Ivır zıvır elde etmenin en kolay yolu. Arkadaş çevresi de onlara uygundur. Tencereler, kapaklar.

"'Yeni insanlar'dı onlar; henüz her yana diş geçirmemiş genç kadrolar, başarı yolunun yarısına gelmiş teknokratlardı. Hemen hemen hepsi burjuva kökenliydi ve değerleri -diye düşünüyorlardı- yetmiyordu artık onlara; büyük burjuvaların açıkça görülen konforuna, lüksüne, kusursuzluğuna, kıskançlıkla, umutsuzlukla dikmişlerdi gözlerini. Oysa onların ne geçmişi vardı ne de geleneği. (...) Öyleyse çağlarının insanlarıydılar. Hallerinden memnundular. Tümüyle de kandırılmış sayılmayacaklarını söylüyorlardı. Mesafelerini korumasını biliyorlardı. Rahattılar ya da en azından öyle olmaya çalışıyorlardı. Mizah duyguları vardı. Aptal olmaktan çok uzaktılar." (s. 38)

Eh: "Yeryüzünün en adi, en berbat durumundaydılar. Gelgelelim, durumun adi ve berbat olduğunu bilmelerinin bir faydası yoktu, öyleydiler işte: Epeydir, 'çalışmayla özgürlük arasındaki zıtlık artık güçlü bir kavram oluşturmuyor,' diyorlardı; ama yine de onları en başta belirleyen buydu." (s. 49)

Tunus'a giderler sonra, yeni bir başlangıç. Öğretmen olarak çalışırlar, erkek olanı okullar arasındaki mesafeden dolayı işi bırakır. Tam bir yalnızlık içindedirler, konuşacak kimse yoktur, satın alınacak hiçbir şey yoktur, vardır da zenginlik belirtisi olmadığı için hiçbir şey almazlar, yaşadıkları kent çok küçüktür falan. "Kendi çoraklıklarının dünyası" der Perec. Bu mevzuyu Bauman'ın sürüye uy(a)mayan insanları postalama fikri üzerinden de düşünüyorum. Her ne kadar tüketim toplumuna ayak uydurmaya çalışıyor olsalar da kıyısından köşesinden bir şeyleri tutturamamış olmaları, başka bir dünyanın problemi haline getiriliyor. Hem yarı-sömürgelerde kültürel bir araç haline gelmeleri, hem de toplumdan ayrıştırılmaları devletin işine gelirken bireyleri onulmaz dertlere salıyor. Tunus beni.

Böyle de pis bir şey, parasızlık çekenlerin okumasını tavsiye etmem. Ederim. Edinin.
Yanıtla
4
8
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eyyub
Job, Eyub, Eyüp, hepsi olur.

İlahi bir hikâye geçtiğimiz yüzyılın başlarında can bulsa, modern yaşamda sebat ve hoşgörü hangi biçimlerde ortaya çıkardı? Tanrı ve toplum hangi noktalarda birleşir, mütevazı yaşamları saran felaketler ve ödüller Tanrı fikriyle nasıl yorumlanır, Mendel Singer'ın göğüs gerdiği felaketlerle şahidi oluruz bunların. Biraz tevekkül, daha da az isyan, çokça sükunet faciaların geçip gitmesini sağlayabilir.
Mendel Singer, Rusya'da kutsal mevzularda çocuklara ders vererek geçimini sağlayan bir keşiştir. Keşiş gibi bir şey daha doğrusu. Eşi Deborah, Mendel'in basit düşünce yapısına zaman zaman karşı çıkan, çok daha derinlikli düşünebilen bir ablamızdır. Mendel'in Tanrı'yla olan derin ilişkisi, her işin Tanrı'ya bağlanmasından ibaret olan yaşamı Deborah için zaman zaman katlanılmaz bir hale gelse de kocasını ve çocuklarını bırakmayı düşünmez. Ailenin sorun çözücü, girişken üyesidir.

Şemaryah, Yonas, Miryam. İlk ikisi zıt karakterli iki erkek kardeştir. Biri ince yapılı, girişken, kafası çalışan bir kardeşimizdir. Diğeri iri, kaslı ve bön denebilecek biri. Miryam'sa ailenin gözü dışarıda olan üyesidir. Askerlerle takılmak için evden kaçar, dedikoduları eve kadar gelir. Hatta bir gün babasına bile yakalanır bu kız. Deborah, çocuklarına iyi bir gelecek sağlayabilmek için çalışırken Mendel çocuklara ders vermeyi sürdürür ve her zamanki gibi işini Tanrı'ya bırakır. Menahim'de olduğu gibi.

Menahim kilit karakter. Ailenin en küçük üyesi. Zeka geriliğiyle doğar, Mendel'in tevekkülüne karşı Deborah çocuğu bir hahama gösterir. İlahi bir mevzu olur orada; haham Deborah'tan çocuğu bırakmamasını ister. Çocuk bir gün çok önemli biri olacaktır. Deborah mutlulukla evine döner, çocuğuna sahip çıkar, öyle ki tek çocuğunun Menahim olduğunu düşünür ve hayatını bu eksende kurar.

Menahim, zavallı yavrucak. Köyün çocukları onu pislik dolu bir fıçıda boğmak isterler, beceremezler. Orasını burasını çekiştirirler, ağlatırlar sürekli. Bu çocukcağızın başına gelen felaketler bir türlü bitmez; askere giden Şemaryah ve Yonas'tan biri -tembel bir insanım- kirişi kırıp ABD'ye göçer, fırsatlar ülkesine. Diğer kardeş cepheden cepheye gider, bir süre sonra izi kaybolur, kendisinden haber alınamaz. Miryam da iyice azıtınca ABD'ye giden oğlanın davetine icabet ederler, Menahim'i aile dostlarına bırakıp ABD'ye giderler.

Miryam'a iyi bir genç talip olur, kız iyice cozutup genci de eker ve hastanelik olur, aklını kaybeder. Başına bir şey geliyordu ama neydi, neyse işte. Bu ABD'deki oğlanın işleri iyi giderken oğlan orduya yazılır, savaşta ölür. Haberi alan Deborah da kalpten gider. Askerdeki diğer oğlandan zaten haber yoktu, Menahim de memlekette kaldı. Mendel Singer, başına gelen onca felakete rağmen soğukkanlılığını yitirmez, aklını yitirir gibi olur onun yerine. Kimliğini kaybetme korkusuyla yaşarken etrafında ailesinden kimse kalmayınca ister istemez memleketlileriyle takılmaya başlar ama sosyal yaşamdan da giderek kopmaktadır; üstü başı kırık dökük, pis, ne dediği anlaşılamayan bir insan olur. Başlarda büyük saygı görürken bıyık altından gülünen bir adam haline gelir. Menahim ortaya çıkana kadar.

Menahim, aile dağılmadan önce sürekli akıllardadır. ABD'ye getirmeyi düşünürler ama yolun uzunluğu yüzünden böyle bir şeye cesaret edemezler. Özellikle Deborah'ın vicdan azabı büyüktür; hahamın söylediklerini unutamaz ve ailenin başına gelen faciaların Menahim'i bıraktıkları için geldiğini düşünür. Ölür sonra, Mendel Singer'in de ölümü pek uzak değilken bir orkestra şefi çıkar ortaya. Mendel'le görüşür ve Menahim'den haber getirdiğini belirtir. Sonradan ortaya çıkar ki adam Menahim'miş. Zengin olmuş falan. Tabii ağlaşmalar, sarılmalar... Menahim, Miryam'ı kurtaracağını söyler, Mendel Singer sabrının meyvesini almış olur, onlar erir muradına.

İman sürdüğü sürece çözüm gelir. Sabretmeliyiz. 1900'lerin Rusya'sında yaşam inanılmaz zor. Zaferler ve yenilgiler hiç beklenmedik yerlerden gelebilir. Basit bir adam, kaderin zorlayıcı oyunlarına karşı koyabilir. Fikirler böyle. Çaresizlik, mutluluk, hiçbiri tarafından kuşatılmıyorsunuz, Roth bir hikâye anlatıyor sadece, duygulanımınızdan siz sorumlusunuz.

Etkileyiciliğini basitliğinden alan bir şey.

Çok Blackfield bir sabah.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Johnny ve Ölüler
Johnny Maxwell ve arkadaşlarının başı değişik olaylardan bir türlü kurtulmuyor, bu sefer ölüler çıkıyor ortaya. Mezarlığı AVM veya ona benzer bir şey yapmak için satın alan canavar bir şirketle savaşan birkaç çocuk, ölülerin özgürlüğü keşfedip satışı koymalarına rağmen ellerinden geleni yapıp mezarlığı kurtarmaya çalışıyor. Deli kız yok, onun dışında kadro aynı.
Johnny'nin sürekli kavga eden ebeveynlerinden kurtuluşunu öğreniyoruz önce, annesi ve dedesiyle birlikte yaşıyor artık. Ebeveynleri mantıklı insanlardı; kavga etseler bile Johnny'nin duymamasına çalışıyorlardı ve çoğunlukla başarısız oluyorlardı. Sonra babanın oğluyla iletişim kurma çabaları vardı, o da oldukça başarısızdı. "Artık herkes sağduyulu davranmayı bıraktığından, her şeyin yoluna girebileceği gibi muğlak bir his vardı ortamda." (s. 9) Pratchett'ın bu olayı bağladı beni, mevzu akarken bir anda böyle cümlelerle karşılaşıyorsunuz. Sağlıklı bir aileniz varsa bu kadar etkileyici olmayabilir tabii. Neyse, oyuna dede dahil oluyor. Johnny'nin dedesi televizyonun başından kalkmayan, torunuyla pek az konuşan bir adam. Bu kitapta kendisini pek göremesek de üçlemenin son kitabında ön planda olacak.

Mezarlık diyorduk. Johnny ve arkadaşları mezarlığa gider, Jon -diyeyim artık, bizim zavallı Snow gibi- barakaya benzeyen mezarlardan birinin kapısını çalar, sonra bir daha çalar ve kapı açılır. Jon'dan başka kimse bunu görmez, ölüleri kimse görmeyecektir. Jon'ın görmesinin sebebi de kendi ifadesiyle "kafasının çok karışık olması". Hiçbir şeyi bildiğini düşünmez, bildiklerinin gerçekliğini sorgular, böyle bir velettir bu. Neyse, ölüler yavaş yavaş ortaya çıkar ve mezarlarının -evlerinin- yerine bir AVM falan kurulacağını öğrenirler. Jon'ın görevi bu mevzuyu engellemektir ama dört küçük çocuğun yapabileceği pek bir şey de yoktur aslında, büyüklerle çalışmaları gerekir. Onları gazlarlar, küçük şehirlerinin devasa şirketlerce değiştirilmesine karşı çıkan büyükler mevzuyu engeller, hatta bir gece vakti mezarlığa girmek isteyen buldozere bile engel olurlar. Gerçi bizim çocuklar engel olur önce, Bigmac dayak yer bu uğurda. Kabaca böyle.

Ayrıntılar, Pratchett'ın büyüsü burada. Ölülerden biri Einstein'la akrabadır, biri Marx ortaya çıkmasa onun yerine manifestoyu kaleme alabilecek bir adamdır falan. Bir de Bay Grimm vardı, o kötüydü. Ölülerin ölü olarak kalması gerektiğini, Jon'ın tam bir baş belası olduğunu ve başlarını derde sokacağını söyler. Bu ölüler ipin ucunu koparır gerçekten; yazısız kurallara uymaları gerekir. İlahi kurallardır bunlar, mesela o büyük gün geldiği zaman mezarlarında olmaları gerekir ama yıllardır orada beklemekten canları sıkılmıştır, Jon'ın getirdiği gazeteler, radyolar ve TV'ler ölüleri kesmez, daha cüretkar olurlar ve canlıların dünyasına girerler. Şey çok komik bir de; kıyametin sabaha karşı kopacağını bildikleri için dünyanın etrafında dolaşırlar, saat hep gece yarısını göstermektedir. Bu dünya turuna mucit ölülerden birinin elektrik hatlarını kullanmayı bulmasıyla çıkarlar.

Başka, şey muhabbeti. Özürlü yerine zihinsel engelli demek makbuldür ya, ölüler de kendilerine hayalet denmesinden hoşlanmadıkları için çocuklar başka isimler bulurlar. Yaşlı-ötesi vatandaşlar. Nefessel açıdan engelliler. Dikey açıdan dezavantajlılar. Buna güldüm dsfd.

Bir yerlerden karşınıza enerjinin korunumu kanunu çıkabiliyor, idealist felsefeyle de
karşılaşabiliyorsunuz. Eşyanın da bir ruhu olduğunu söylüyor Einstein, radyonun halesine getirdiği açıklama bu. Bir de o mutlak denge. "'Yaşayanların hatırlaması, ölülerin unutması gerekiyor.'" (s. 188) Mezarlık yerinde kalır ama ölüler orada durmayacaktır artık, hepsi kendi yolculuğuna çıkmaya başlar. Birini Kharon alır, biri ışıklar içinde göğe yükselir, bilmem ne. Yaşayanlar için, Spinoza'nın dediği gibi -öhm- ölüm değildir mevzu, aklın o parıltılı anına ulaşmaya çalışmak, yaşamaktır. Ölümün üstesinden gelinebilir, öleceğimize inanmasak bile mezarlıkların varlığını sürdürmesi, yaşamımız hakkında neler yapabileceğimiz üzerine düşündürecektir bizi. Yeter, o da ekmek.

Bay Grimm bunların arasında bambaşka bir yerde durmaktadır, yazarın farklı bir yorumlaması. Bu zat gamlı baykuş gibi milletin kafasını ütülemekteydi. Yapmayın, etmeyin, gitmeyin, yasak, ayvayı yersiniz falan. Meğer bu zat intihar etmiş, oradan ayrılamadığı için kimsenin gitmesini istemiyormuş. İntihar ettiyseniz unutamazsınız, hep aynı yerde kalırsınız, hep aynı düşünceye hapsolursunuz. Gibi.

Gayet güzel, yine aralardan bir yerden çıkan bir cümleyle bitiriyorum: "Demokrasi ancak, insanlara nasıl yapacakları söylendiği zaman iyi işler." (s. 136)
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir