Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ethica
Evet, biraz sonra çok ilginç şeyler olacak. Efsane unutkanlığımla felsefeye el attım. Şimdi gerçekten anlamayan adamlığı oynayabilirim.

Spinoza'nın aforoz edilmişliği vardır, basılı bir eseri yokken. Tanrı'yı panteist denebilecek bir çizgide değerlendirdiğinden olabilir. Yaşadığı dönem daha pek aydınlanmadığından Tanrı eli sopalı bir adam olarak görülüyor ve O'na ulaşılması yerine O'nun gazabından kaçılması tavsiye ediliyordu. Bu o dönemde ne kadar tavsiye oluyorsa işte, anlayın. Spinoza Tanrı'yı başka bir düzleme oturtur. Descartes'ın tümevarımıyla, ruh ve beden düalizmiyle ulaştığı Tanrı'yı her şeyin ve kendi kendisinin nedeni olarak değerlendirir. Varolan her şey ya töz olarak kendi başına vardır ya da başka bir şeye bağlı olarak. Töz biriciktir, kendinde olandır ve başka bir şeyle ifade edilemez. Tözün doğru olmaması gibi bir fikir saçmadır, Spinoza için bu, "doğru bir fikrin yanlış olup olmadığını merak etmek" gibidir. Tanrı'nın sınırsız, sonsuz özünü ve sıfatlarını ifade eden töz, zorunlu olarak vardır. Doğası gereği. Her neyse, bu ve diğer ispatlar yapılmadan çok önce dönemin uluları celallenmiştir ve Spinoza ocak dışında bırakılmıştır. Kendi halinde bir emekçi olan, cam üretip satan bir adam herkese karşı. Hak bildiği yolda yalnız yürümüş, özgürlüğünün kısıtlanacağından korkup teklif edilen profesörlüğü bile reddetmiştir.
Geometrik yöntemle kanıtlanmış beş bölümlük ahlak. Spinoza, okura garip görüneceğini tahmin ettiği bu yöntemi epistemoloji, fizik, ahlak vs. hakkındaki düşüncelerini sistemli hale getirip kesin kanıtlara ulaşabilmek için kullandı. Tümdengelimle açımlamalar yapıldığında bu yöntem cuk oturur, her şeyin ilk nedeninden yola çıkılarak insanın tekamülüne uzanan bir yola dönüşür. İnsan, varlığın en üst bilgisine ulaşırsa sonsuz mutluluğun kapılarını da aralamış olur. Spinoza, insanoğluna bir anlamda kurtuluşu da göstermektedir. Tanrı'nın izinde duygular, zihin, akıl ve yaşam bir bir çözümlenir. Tabii Tanrı'yı aşkın bir varlık olarak görmemek lazım. Tanrı doğadır, Spinoza'nın terimiyle Natura Naturans. Tanrı'nın nitelikleriyle özdeş bir doğa. Natura Naturata ise edilgin doğadır, tözün sıfatlarının bir yansımasıdır. Biri etken, diğeri edilgendir. Bu ikisi bir araya gelince bildiğimiz evren oluyor işte. Kafam karıştı lan dur.

Beş bölümden ilki Tanrı. Yukarıda birkaç şey söyledim, kaldığım yerden devam. Her şey Tanrı'dadır ve O'nun özünden zorunlu olarak çıkar. Bölümlenebilen doğa, her parçasında Tanrı'nın bir parçasını taşımaktadır. Tanrı, bunların nedeni olsa da bunlar Tanrı'nın özünün bir parçasını taşımalarından başka bir varoluş içermezler, bunun nedeni varoluşun Tanrı'ya özgü olmasıdır. Oldu mu? Yani buradan yola çıkarsak Tanrı iyi veya kötü değildir, tarafsızdır. Doğa amaçsızdır. Bunun üstünden Spinoza, metinde birçok yerde yaptığı gibi, bizdeki "7.4 yetmedimi?" mantığının eşine sahip olan dönemin din adamlarına bir temiz geçirir. Nedensellik, Spinoza için birbirini etkileyen sonsuz nedenler denizidir, etkin bir mantığın ürünü değildir.

İkinci bölüm Zihnin Doğası ve Kökeni. Düşünce, Tanrı'nın bir sıfatıdır, haliyle sınırsızdır. Yer kaplamak da öyledir. Buradan da zihin-beden birliğine varıyoruz, Descartes'tan ayrılan bölüm. İnsan zihnini kuran fikrin nesnesi bedendir, bedenimizin durumlarına ait fikirler zihnimizdedir, öbür türlü bu da Tanrı'ya ait olacaktı ki bölümlerin Tanrı'nın varoluşunu taşıyamayacağını söylemiştim. Söylemişti. Spinoza. Bu kanıttan yola çıkarak cisimlere, doğanın bir parçası olan bireye ulaşırız. Bütün cisimler hareketli veya hareketsizdir, hareketli olanlar diğerlerine göre daha hızlı veya daha yavaştır. İnsan bedeni cisimlerden meydana gelmiştir -o zamanların bilimiyle böyle adlandırmaları normal bence, bilim ne kadar ilerlemişti de, terimler ne kadar ortaya çıkmıştı da, falan- ve bu cisimlerin bazıları sıvı, bazıları katı, bazıları da gazdır. En önemlisi, her bir cisim bir diğerini etkiler. Nedenselliği hatırlayın. Etkileşimdir olayın özü, zihin ve beden etken olduğu kadar edilgendir de. Dış cisimler bedeni etkiler, zihinde değişme yaşanır ve bu ne kadar artarsa o kadar iyidir. Tabii bu ikisinin birbiriyle olan ilişkisi de önemli. Zihin, bedeni bilmez. Tanrı'nın iki fikri olmaları dolayısıyla bağlantılıdırlar. Şu da var: "Zihin bir şeyi doğanın genel düzenine göre algılarsa, ne kendisi hakkında, ne kendi bedeni hakkında, ne de dışındaki cisimler hakkında tam bir bilgi sahibi olabilir, bu şeylerle ilgili ancak bulanık ve bölük pörçük bir bilgisi olabilir." (s. 118) Yani arkadaşlar, bir şeyi yaşamadan, deneyimlemeden bilemeyiz. Bize beden lazım. Evet. Tanrısal töze bağlı bir zihin ve beden birlikteliği, insandır işte. Bayağı, bildiğimiz.

Üçüncü bölüm Duyguların Kökeni ve Doğası. Zihnin bire bir fikirleri önemli. Spinoza'ya göre bütün duygular keder ve sevinçten doğar. Keder edilgen bir duygudur, sevinç etkin.

Bundan sonra çok genel gidiyorum.

Zihin ve beden birbirini dışlamaz, bedenin etkenliği azalınca zihninki de azalır. Bu yüzden zihin, etkinliğini üst seviyede tutmaya çalışır, bir anlamda mutluluğu sağlamak için çalışır, bir anlamda varlığın sürmesi için çalışır, bir anlamda iyiyi bulmak için çalışır. Bu iyi nedir peki? Valla çeşit çeşit insan var, zihin var, iyi ve kötü görecelidir, değişir. Arzulanan şey iyidir, zihin için. Zihin etkendir çünkü. Şehvet, hırs, kıskançlık gibi duygular edilgendir, üretilir. Bunlar adamı katil eder. Lütfen biraz dikkat edelim. Ha, bir de conatus mevzusu var. öz, zihin-beden, her neyse işte, varlığın doğası gereği devamlılığı içerir, intihar insanın dış etkilere karşı yenilmesi sonucu ortaya çıkar. Evet.

İnsanın Esareti ya da Duyguların Kuvveti. Zihinde direkt bir bilgi yoktur, zihin yansıları anlamlandırmaya çalışır. İyi-kötü bu şekilde ortaya çıkıyordu, bunlar da duygularla ilişkiliydi. Heh, Spinoza'ya göre duygularını denetleyemeyen insan esaret altındadır, kaderin boyunduruğundadır. İnsan için erdemle donanmak, kendisi için en iyiyi arama çabasıyla birlikte başlar. Aklın kılavuzluğunda elbette. Bu noktada üç tür bilgi olduğunu belirtir Spinoza, birinci tür bilgi duyusal bilgidir, halk arasında cognitio primi generis olarak da bilinir. İyiliğe yönelmede yetersizdir. Asıl önemli olan ikinci ve üçüncü tür bilgidir. Bunlardan ikincisi çıkarımlar sonucunda oluşan bilgidir, bilimsel bilgi dersem saçma bir şey demiş olur muyum? Doğayı açıklamada en yetkin bilgiyse üçüncü tür bilgidir; sezgisel bilgi. Bu bilgi, bizi Tanrı'ya yaklaştıran bilgidir. Erdemle donatan, mutlu eden, iyiliğe yönelten, algı ötesi bir bilgi. Bundan bir tane satın alıp yatmadan yedire yedire yüzünüze sürün, dört haftada farkı hissedeceksiniz.

Aklını kullanan insan ne yapar, kendi kamiliyetini -böyle bir kelime varsa- başkalarında da görmek ister, mal mülk derdine düşmez, herkesin iyiliği için çalışır. Marksizm'in temellerini görebilmek mümkün. İnsan çeşit çeşit esaret altına girmektense özgür olmaya çalışır, tabii özgürlük adı altında nedenselliğin nedenini anlamazlıktan gelerek olmaz bu. Hobbes'un tüm gücü devlete verme fikriyle de olmaz. İnsan ne ederse yine kendi eder kardeşim.

Son bölüm de nasıl süper bir insan oluruz, onun üzerine. Yine iyi özet geçmişim, her sayfaya iki üç işaret koymuştum normalde. Okuyalım arkadaşlar, pek çok muhterem şahsı derinden etkilemiş bir filozof emmimizdir Spinoza, hayatlarımız hakkında çok mühim şeyler söylemiştir.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tepedeki Ev
The Haunting of Hill House. Stephen King'in dediği: "Tepedeki Ev'e adım atmak, bir delinin zihnine adım atmak gibi... Ürkmeye başlıyorsunuz."

Shirley Jackson, 48 yaşında uykusunda geçirdiği bir kalp kriziyle hayata veda edince ardından pek çok şey söylenmiş. Cadı, okültist, falan. Oysa nevrozlu, sigara bağımlısı, şişman bir kadın. Psikosomatik etkiyle ölmüş olabileceği söyleniyor, neyse. Yarattığı ev pek çok yazara esin kaynağı olmuştur sanıyorum, gerçekten ürkütücü. Hayaletlerle makul ölçüde bir ilişki var ama evin mimarisi, çalışanları falan derken kafayı yememek elde değil. Evin doğasıyla ilgili büyük sıkıntılar var. Güç çizgilerinin üzerine yapılmış olabilir, yapımında facialar yaşanmış olabilir, bilinmiyor bunlar. Bilinmeyenin korkusuyla psikolojik cortlamayı birleştirin. Of.

Filmi vardı bunun, çocukken izlemiştim. Kadro güzel, film de güzel ama o yaşlarda izlenen her korku filmi güzel zaten. IMDb puanı çok düşük. Kitaptan biraz daha farklı bir de, olayın psikolojik boyutu üzerinde pek durulmadan hayaletlerle çekişmelere ağırlık verilmiş.

Dr. John Montague, felsefe doktoru ve antropolog, ömrünü paranormal hadiseleri araştırmaya adamıştır ancak pek bir şey de bulamamıştır açıkçası. Bilim çevrelerinde adı küçümsemeyle anılmaktadır falan. Sonra bu evi bulur, üç aylığına kiralar. Ev sahibinin yeğeni olan Luke, kadroya ek kontenjandan yerleşir. Diğer iki denek başından doğaüstü olaylar geçen kişiler arasından çıkar. Eleanor Vance, 11 yıl boyunca baktığı annesi ölünce sudan çıkmış balık gibi kalakalır. Ablası ve eniştesiyle leş bir ilişkisi vardır, bu fırsat çıkınca onlardan kaçarcasına ayrılır -ortaklaşa aldıkları arabayı da yürütür- ve mekana doğru yola çıkar. Diğer kız Theo, böyle son derece neşeli bir kardeşimiz.
Nell diyeyim bundan sonra, Eleanor'un eve gelmek üzere yaptığı yolculuk pek ilginç. Önce zakkumlarla dolu bir tarla görür. Onca griliğin arasında parlayan bir krallık gibi. Zakkumların arasında gezinirken önüne bir saray çıkacağını düşler, hayal aleminde dolanır bir süre. Sonra gülümseyip her şeyin griye dönüşeceğini düşünür ve bir gün zakkumların sırrını çözmek için kendine söz vererek oradan ayrılır. Mola verir, molada küçük bir kızla ailesinin çekişmesini görür. Kız ailesine yıldızlı fincanı olmadan bir şey içmeyeceğini söyler, ailesi diretir. Nell kızı takdir eder, farklılıkların ortadan kaybolmaması gerektiğini, yoksa ailesinin güdümüne gireceğini düşünür. Kız mevzuyu anlamış gibi Nell'e dönüp gülümser. Valla bu Nell bir yuva arıyor açıkçası, annesiyle geçen 11 yıldan sonra kendine ait bir şey arıyor, farklı bir şey. Kimsenin kendisine ne yapıp ne yapmayacağını söyleyemeyeceği bir yer. Bulacak böyle bir yer, eve varıyor en sonunda.

Evde çalışan uşaklar cins, bir öleceklerini söylemedikleri kalıyor. Hep aynı şeyleri tekrarlıyorlar. "Akşam oldu mu burada durmayız. Kahvaltı onda. Sofrayı şu vakitte toplarız. Hizmetçiniz değiliz, evin bakıcısıyız sadece."

Dördü kaynaşır, sonra mevzular başlar. Duvarlardan gelen sesler, evin etrafındaki patikalarda yürürken hortlaklı alanlara girmeler gırla. Tipik bir hayalet öyküsüne benziyor ama öyle değil, Jackson'ın en büyük başarısı olayın psikolojik boyutunun hayaletlerden daha çok germesi. Mesela Nell bir gece, "Tamam anne, geliyorum!" diyerek uyanıyor. Duvardan gelen ritmik sesi annesinin çağrısı sanıyor, sonra bir bakıyor ki evde. Bir de el tutma mevzusu var, paranormal hadiseler gerçekleşirken Theo'nun elini tuttuğunu sanıyor ama Theo başka bir yerden çıkıyor sonra. Öf, acayip gerilmiştim.

Nell'in perspektifinden görürken bir süre sonra ev ağırlığını koyuyor, sonda tekrar Nell'e dönüyoruz ama baştaki Nell değil artık o, başka biri. Herkes bir ölçüde değişiyor aslında ama en büyük darbeyi Nell alıyor. Sürekli kendisine ihtiyaç duyulduğu hissinden kurtulamıyor, evden gelen, "Nell, yardım et!" mesajları da kafayı cortlatmasını hızlandırıyor. Hayatını yaşamak isterken tekrar aynı konumda buluyor kendini, sanki sürekli birine bakmak zorundaymış gibi. Bu durum arkadaşlarıyla olan ilişkisini de bozuyor, hezeyanlara kapıldıkça onları korkutuyor ve tehlikeye atıyor. En sonunda şutluyorlar Nell'i evden, o da arabasını ağaca vuruyor. Vurmadan önce neden kendisini durdurmadıklarını düşünüyor falan. "Bunu neden yapıyorum?" diye soruyor sürekli, üstelik ilk kez kendi başına bir şey yapmasıyla ilgili onca heyecanlanmışken, ucunda ölüm olsa bile. Tepedeki Ev - Nell'in Yolu.

Ev hakkında bir iki şey. Mimari ilginç demiştim, ev eğik. Birkaç derecelik eğimler var, farklı doğrultularda. İç kulak dengeyi bir türlü kuramıyor, beyin için ne büyük bir işkence! Odalar dairesel bir sistemin içine ve etrafına kurulu, her oda bir diğerine açılıyor ve kapılar açık bırakılsa bile kapanıyor bir süre sonra. Eşyalar kayboluyor, bir şeyler oluyor falan. Usher Evi gibi, ev canlı. Tarihi de var. Zamanında Hugh Crain diye biri yaptırmış evi, iki kızı ve eşiyle buraya taşınırken bahçeye girer girmez eşin atı hoyhoylanmış ve genç kadın düşüp ölmüş. Sonra adamın iki yakası bir araya gelmemiş. Kızlar büyümüş, cici anneleri birer birer ölmüş. Bu Crane nam şahıs da az psikopat değilmiş, ethica yazmış bir tane ama küçük kızları için pek uygun değilmiş açıkçası. Kendi kanıyla damgalamış, cehennem alevleriyle ilgili bir şey söylemiş. Kızlar iyi delirmemiş. Gerisi bir dünya entrika ama ta o zamanlardan evin içinde birinin yürüdüğü, gece vakti eşyaların kaybolduğu oluyormuş. Şununla bitireceğim: "Akıl sağlığı yerinde olmayan Tepedeki Ev, tepelerin karşısında tek başına yükseliyor ve karanlığı içinde tutuyordu. Seksen senedir böyleydi bu, bir seksen sene daha durabilirdi. Duvarları dimdik yükseliyordu, tuğlaları düzgünce yan yana dizilmişti, döşemeleri sağlamdı ve kapıları sağduyulu bir şekilde kapatılmıştı. Sessizlik, Tepedeki Ev'in tahtalarıyla taşlarının üstünde muntazaman uzanıyordu ve orada gezinen her ne ise, tek başınaydı." (s. 9)
Yanıtla
15
11
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yolun Sonundaki Okyanus
Gaiman'ı pek severim ama merkeze fantastik diyarları, yaratıkları aldığı hikâyelerinden sıkıldım sanırım. Duvarın arkası, kapının ötesi başka bir dünyadır, elbette süper ama bana karakter ver, sıkı kurgu ver Gaiman. Sandman, American Gods ve hatta The Graveyard Book sevenler için eh işte bir kitap bu. Gaiman hayranları her türlü sever gerçi, aradıkları her şey var. Benim için de güzel bir yol kitabı oldu.
Yaşını başını almış diyebileceğimiz anlatıcımız, bir cenaze töreni için doğduğu şehir olan Sussex'e döner. Yıllar geçmiştir, ne yapacağını bilemez. Arabasıyla dolanırken istemsizce bir yere yönlendiğini fark eder. Eski evine gitmektedir, artık olmayan bir eve. Yedi yaşının uzak hatıralarını takip eder ve eski bir evin önünde durur. Bayan Hempstock karşılar anlatıcıyı, yıllar sonra birbirlerini hatırlarlar ve anılar birer birer dökülmeye başlar, anlatıcı olayları hatırlamaya başlar. Geçmişini arayan bir adamın izinden giderken bir anda yedi yaşında bir çocuğun dünyasına gireriz. Ayrıntılı hatıralar karşılar bizi, insanın mutluluğa en çok yaklaştığı, en çok anlam verebildiği zamanlardan güzel hatıralar. Bir noktaya kadar. Bu çocuğumuz pek mutlu olmasa da idare ediyor, hayatı kitaplar arasında geçiyor genelde. Pek arkadaşı yok, hatta doğum gününe kimse gelmiyor. Öyle bir çocuk işte.

Anne baba iyi, ablayla çekişmeler tamam, doğum gününde hediye edilen kedi güzel. Her şey yolunda, ta ki ailenin maddi gücünün azalmasıyla birlikte sıkıntılı günlerin gelişine kadar. Aile çocuğun odasını bir oduncuya kiralar, arabasıyla çocuğun kedisini ezen kaba adama. Bu adam bir müddet sonra ölü olarak bulunacaktır, bir sürü eski para ve aileden çaldığı araçla. Garip bir olaydır aslında; adam arka koltukta patlıcan gibi morarmış bir haldedir. Ölüm nedeni bulunamaz, ya da kalp krizi falan diyorlardı galiba. Neyse, önemsiz zaten. Önemli olan Lettie'yle bizim çocuğun tanışması.

Lettie, annesi ve ninesiyle birlikte civar bir çiftlikte yaşıyor, uzunca bir süredir oradalar. Bayağı uzunca bir süredir. Metnin başlangıcında Lettie Atlantis'ten geldiklerini ima eder, nineyse Büyük Patlama'ya kadar geriye gider. Evrenin kaynağı bilinmeyen kadim güçlerindendir bu aile, Dünya'ya yerleşmişlerdir zamanın birinde. Gök o zamanlar mavi-yeşil değil de kırmızı ve griymiş falan. Satır aralarında ne kadar eski olduklarına dair bir şeyler çıtlatıyorlar, bizim çocuk da çok normal şeyler konuşuyorlarmış gibi dinliyor onları. Ne kadar çok şey öğrendiyse unutması da o kadar çabuk oluyor, büyüdüğünde hiçbir şey hatırlamamasının sebebi de bu.

Lettie, olaydaki garipliğin farkına varıyor ve sebebi araştırmak üzere çocuğu -Jim diyelim- yanına alıyor, çiftliğin sınırları içindeki bir gölün öbür ucundan başka bir dünyaya geçiyorlar. Tipik. Gök turuncu, acayip canlılar falan var. Algının ötesindeki bir dünya, perdelerden birinin arkası. Lettie için okyanus kadar büyük olan gölün bir gizem taşıdığı söylenemez böylece, o türden varlıklara göre fiziğin farklı yorumları oluyor tabii.

Bu para olayı vardı ya, insanları kullanmak için yaşlı bir varlığın oyunu olduğu ortaya çıkıyor. Öte dünyada kötü varlıklar çok, onları geri göndermek çiftliktekilerin işi. Lettie, Jim'e elini bırakmamasını söyleyerek varlıkla konuşuyor ve yaptığından vazgeçmesini söylüyor. Bir ara Jim, kızın elini bırakıyor ve o an ayağında keskin bir acı hissediyor. Bir solucan giriyor ayağına, yaşlı varlık kovulduğu sırada. Sonrası tahmin edilebilir, yaşlı varlık çocukla birlikte bilinen dünyaya dönüyor, çocuk bakıcısı kılığında eve gelip Jim'e musallat oluyor, Jim'in babasını ayartıyor falan. Dehşet dolu bir dünya, neyse ki Lettie mevzudan haberdar olup çocuğu kurtarıyor. Buraya kadar tamam, bir sonraki olay Leş Yiyiciler miydi, öyle bir şey. Tam o pis kadından kurtulduk derken bu sefer bunlar çıkıyor ortaya, bakışlarınızı kaçırdığınız anda imgelerinin zihninizden silindiği, karga benzeri yiyiciler. Her şeyi yiyebilirler. Kadim varlıklar, evrenin dokusu, beyin, dalak, kelle, paça. Jim'i de yemek isterler çünkü öbür taraftan bir iz kalmıştır bedeninde ama Lettie kendini feda ederek çocuğu kurtarır. Göle bırakırlar kızı, iyileşip bir gün tekrar ortaya çıkacağını umarlar.

Çocuk büyür, oradan uzaklaşır, büyüdüğü ev yıkılır falan. Sonra ara ara çiftliğe döner ama döndüğü zamanları unutur, her seferinde. Oradan bir türlü uzaklaşamaz, o da Lettie'yi beklemektedir aslında.

Böyle bir şey, şimdi fantastik mevzulara gelelim. Hempstock'lar kadim bir aile, orası belli. The Graveyard Book'ta ailenin bir üyesine rastlamak mümkün. Bir ölçüde gerçeklik içeren fantastik öğeleri pek severim, Gaiman okumayı bırakamamamın sebebi bu galiba. Neyse, şunu diyecektim, çiftliğin kayıtlarına Fatih William'ın zamanındaki toprak reformu belgelerinde rastlamak mümkünmüş. 1000 sene evvelki mevzu bu. Başka, şarkı olayı var. Ad olayı var. Adın bağlayıcılığına yer verilmesi hoşuma gitti. Gerçekten bir varlığın adının gücüne inanırım, kadim bir inanıştır. Bir New Age boku gibi dursa da gerçeklik payı vardır bence. Şarkı da şey, "Daha dün annemizin" melodisiyle söylenen. Bağlama büyülerinde, yaratımda ve pek çok şeyde kullanılır. Dili kadimdir, İlk Dil'dir, varoluşun dilidir.

Çocukluğun soğuk geceleriyle, umutsuz günleriyle saf iyiliğin kesişmesidir bu hikâye. Güzel. Bir iki alıntıyla bitiriyorum.

"Efsaneleri severim. Ne yetişkinler için ne çocuklar için yazılmışlardır. Bu tür ayrımların ötesindedirler. Neyseler odurlar." (s. 53)

"'Sana çok önemli bir sır vereceğim: İçlerine baktığında yetişkinler de yetişkin değildir. Dışarıdan, büyük, düşüncesiz veya ne yaptıklarını bilen kişilermiş gibi görünebilirler. Ama içleri çocukken nasılsa öyledir.'" (s. 112)
Yanıtla
3
12
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Elin Sesi Var
Bol televizyonlu, konserve yiyecekli, orta sınıflı bir mevzu. İngiliz aile nasıl balatayı sıyırdı? Amerikan Rüyası İngiliz'e gelir mi, gelmez. Mütevazılıktan aşırı tüketime geçiş insanları nasıl manyak yapar, hepsi burada.
Anlatıcı Janet Shirley. Markette rafları düzenliyor, az malzemeyle nefis yemekler yapıyor ki benim bile yiyesim gelmişti o konserve bezelyeleri falan, kocasıyla mutlu mesut yaşıyor. Böyle bir genç kadın, erken yaşta evlendiği kocası Howard'ı çok seviyor. Ablasının evliliği rezalet, o açıdan çok şanslı olduğunu hissediyor. Okulda pek bir şey öğretmedikleri için güzelliğiyle kıvırabildiğini düşünüyor. Kadın işte bir tane.

Howard dayımız fotografik hafıza dediğimiz naneye sahip. Bir araba satış mağazasında çalışıyor, eşini seviyor. Dünyayı sevmiyor.

İlk bölümde çifti tanırız, yaşamları hakkında bilgi ediniriz ve ikinci bölümde anlatıcının iddiasının aksine, romanın özünü burada buluruz. Aralarındaki günlük bir konuşmada Howard her şeyi yaşadıktan sonra Janet'la birlikte ölmek istediğini söyler. Gelecek diye bir şey yoktur belki, dünya boka sarmakla meşgulken günler de birbirinin aynı şekilde geçmektedir. Dünya kötü bir yerdir kısaca. Janet mevzuyu tek cümlede bitirir; dünyanın değil, insanların kötü olduğunu söyler. Metnin sonuna gidiyorum, spoiler yiyeceksiniz devam ederseniz. Direkt diğer paragrafa geçebilirsiniz. Neyse, sonda bu düşünceleri Howard'ın sonunu getirir. Paranın dibine vurduktan sonra Janet'la birlikte ölmek ister, Janet kocasını öldürerek kurtulur. Howard'ın düşüncelerini paylaşmıştır aslında, en azından bir kısmını. "Aslında kimseyi incitmek değil niyetim, tek istediğim doğru düzgün yaşamak, hayattan olabildiğince zevk almak. Eninde sonunda dünyaya bunun için geldik." (s. 157)

İşler buraya nasıl geldi, tüketmeye başladıkları an yoldan çıktılar. Daha doğrusu lüks tüketimin olanaklarına kavuştukları an. Tamam, en doğrusu televizyon izlemeye başladıkları an. Yarışma programları Howard'ın şirazesini kaydırdı, zaten pek normal bir adama da benzemiyordu. Yani dışarıdan nasıl görülüyorlarsa öyleydiler, orta sınıf bir aile nasıl görünür? Küçük şeylerden mutlu olarak sanırım, çoğumuz böyle mutlu olmaya çalışıyoruz. Bir iki milyarımız bir araya gelip düzeni değiştirme gibi bir uğraş edinene kadar böyle olacak en azından. Bu ikisinin zevkleri de küçüktü, Howard'ın hafızası onca bilgiyle birlikte sonsuz tüketimi hayattan keyif almanın tek kaynağı olarak saklayana kadar. Bir ikilem de var aslında; Howard her ne kadar televizyonda gördüğü dünyayla uyumsuz olsa da onun bir parçası olarak kurtulmayı düşünüyor. Nihilizm-hedonizm kokulu abimizin ilk ve son kez uyum kurma çabası, şu kanatları yanan mitolojik canlının sonuyla aynı yere çıkacak. İkarus'un kafatası çekiç darbeleriyle toza dönüşmedi tabii, o başka.

Şöyle oluyor ki Howard bir yarışma programına katılıyor, büyük ödülü kazanıyor ve bu ödülle at yarışı oynuyor, kendi yarattığı algoritmayla deli para kazanıyor ve bu parayı dünyayı dolaşarak, istediği her şeyi alarak harcıyor. Janet'in durumu ilginç asıl. Janet hiçbir zaman böyle bir yaşantıyı istemese de Howard'ın sözünden çıkmıyor. Eşinin kararlı duruşu, kendinden eminliği baba figürüne benzer bir şey ortaya çıkartıyor olabilir. Durağan bir sevgi var, yılların sade yaşamının getirdiği bir dinginlik. Ani değişim bu eskimiş sevgiyi çatlatır, dönüştürür daha doğrusu. Janet zengin olmalarından sonra karşılarına çıkan bir şairle yatar, tamamen heyecan kaynaklı bir olay. Sorumluluklarından kurtulduğu hissiyle hareket ediyor. Howard'ı yine seviyor ama, öyle bir şey. Ben üzülüyorum böyle mevzulara ama yeri burası değil, geçiyorum.
Böyle işte. Tükete tükete kendini tüketiyor insan. Kitabın mottosunu da buldum: Bir lokma bir hırka. O kadar.
Yanıtla
8
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Duygusal Eğitim
Hemingway'in yazar olmak isteyenlere önerisi, birçok kitapla birlikte bu kitabı okuyup neyle karşı karşıya olduklarını bir görmeleri. Ben bir okur olarak kafa attım, bir şey olmadı. Yazmaya çalışan bir adam olarak, evet, kafa atılacak bir duvara benziyor. Kafanızı iyi kurgularsanız pekmezi akıtmadan bir gedik açıp sıyrılabilirsiniz ama zor, Flaubert 1848'in en civcivli günlerinin ortasına oturttuğu karakteriyle toplumun ve bireyin değişimini eş zamanlı olarak ele alıyor, genelde tek bir anlatı perspektifi kullansa da onca olay ve insan kalabalığının uğultularını duyurmadan. "Her şeyi gördüğüm gibi, bana doğru gelen biçimiyle anlatmak istedim. Ne aşk, ne nefret, ne acıma, ne öfke duymak istiyorum. Yurtseverler de, gericiler de beni bu kitaptan ötürü bağışlamayacaklar... Ama, Bovary gibi, bu romanımın da neyi anlatmak istediği sonunda belli olacak, hatta herkese basit gelecek." Zor iş, mükemmel roman. Flaubert bu kitabı üç kez yazmış; ilkini 21, ikincisini 22 yaşındayken. Flaubert 43-48 yaşları arasında kitabı son kez yazmış ve 16 Mayıs 1869'da sabah saat beşi dört geçe dostu Jules Duplan'a yazmayı bitirdiğini bildirmiş. Ne güzel.
Toplumsal mevzu şu ki 1848'de sosyalist düşüncenin güçlenmesiyle monarşiye karşı çıkıldı, sokaklar yangın yerine döndü derken kral kaçtı, işçi sınıfı ilk etapta güçlendi, liberalizm de öyle. Cumhuriyet kuruldu, Charles Louis Napoleon cumhurbaşkanı seçildi ve iki yıl sonra gizli diktatörlüğünü ilan etti. Onca ateşin bir tek külleri kaldı, 1968'deki hareket gibi uzun vadede özgürlük ve devrim adı altında liberalizm soslu demokrasiye geçilmiş oldu. Devrimcilerin rüyası, gericilerin ateşli çığlıkları arasında kitabın karakterleri de değişim geçirdi tabii, zaten her bir görüşe sahip eser miktarda karakter bulunmaktadır. Kapitalisti, devrimcisi, liberali, orta yolcusu, Frédéric Moreau'nun etrafında belirip kaybolurlar. Bu kardeşimizin eğitimini takip edeceğiz. Kendisi başlarda hukuk öğrencisi, Flaubert gibi. Otobiyografik öğelere sıkça rastlanıyor, Flaubert romanın ilk taslağını bir çocukluk aşkının esiniyle kaleme almış ama o zamanlar 1848'in epey öncesi, yüzyılın ilk çeyreğinden beri süren ekonomik ve politik gerginlik 1848'e zemin hazırlarken Flaubert de büyük ölçüde etkilenmiş olabilir içinde yaşadığı toplumun değişiminden. Belki de kitabı devrimin ardından yaşanacak olayları da görmek istediği için tekrar yazmak istemiştir, o arada Madame Bovary'yi ve Salammbô'yu yazdığını biliyoruz. Sonuçta dönemin panoraması olduğu gibi çizilmiş, kitabın arka kapağında yazdığı gibi toplumbilimciler ve tarihçiler için iyi bir alternatif kaynak.

Frédéric kardeşimiz, zamanla dayımız etrafında dolanacağız metin boyunca. Kendisi her türlü deneyime açıktır, çok duygulu bir insandır. Coşkundur yani, her türlü duygunun kendisini olgunlaştıracağını düşünür, örneğin şöyle dolu dolu bir aşkın. Gecikmez de, vapurda gördüğü Madam Arnoux'ya abayı yakar. Aşık olduğu kadının romantik öykülerdeki kadınlara benzediğini düşünür; evli, çocuklu ve yeni bir maceraya aç. Aşkı o kadar coşkundur ki Werther'le özdeşleştirir kendini. "Charlotte'un tereyağlı ekmek dilimlerinden Werther'in niçin bıkmadığını çok iyi anlıyorum." (s. 564)

Deslauriers, Frédéric'in çocukluk arkadaşıdır, mantık insanı olduğu söylenebilir. Dostunu bu sevdadan kurtarmaya çalışır ve ilgili olduğu dönemin politik olaylarına karşı Frédéric'te bir bilinç uyandırmaya çalışır. Frédéric o sırada bir yandan hukuk okumaya çalışır ama derslere ilgi duymaz, aşkı yüzünden hiçbir şeye odaklanamaz. Sanat tarihi kitabı yazmak gibi pek çok tasarısı varsa da bunların hiçbirini hayata geçiremez. Mösyö Arnoux'nun sanat eserleri sattığı dükkana takılmaya başlar, bir yandan madamı nasıl görebileceğini düşünür. Bu sırada mekanda birçok kişiyle tanışır ki bu kişilere tembelliğimden girmiyorum, siyasi ortam değiştikçe kiminin oynaklığı ortaya çıkar, kimi hızla yükselirken kimi de çöküşe geçer. Banker, ressam, gazeteci, bir sürü insan.

Sonrası bir savruluş. Frédéric büyük bir servete konar ve taşrada yaşayan annesini ve sözleneceği Louise'i bırakıp Paris'e taşınır, dolu dolu yaşar. Birkaç metresi olur, yine de Madam Arnoux'yu unutamaz. Bir araya gelemezler; Madam Arnoux onu sevdiğini söyler ve işleri kötüleşen Mösyö Arnoux'dan gizli buluşmaya başlarlar. Adam çakozlar gibi olur ama çaktırmaz, sonra Frédéric Madam Arnoux'yu evine çağırır, kadın önemli bir sebepten gelemeyince de başka bir kızı çağırır, onunla sevişir ve acısını unutmaya çalışır.

Çok karakter var, Frédéric'in bir şehirde durmadan yürüdüğünü, birileriyle tanıştığını, tanıştığı kişilerden bazılarının zaman içinde tekrar karşısına çıktığını düşünün. Biri de kamerayı tutsun, hepsi kaydedilsin bunların. Kamera az da olsa başkalarını da gösteriyor ama karakterler durağanlık içinde.

Eskiden zaman bolken yazmaya daha çok enerjim vardı, şimdi katlettik güzelim kitabı. En sonunda Frédéric ve dostu Deslauriers hayatlarının muhasebesini çıkarırlar ve görürler ki biri coşkunluğundan yalnızdır ve parasızdır, diğeri de aşırı mantığı yüzünden.

19. yüzyılın en önemli metinlerinden biri, usta işi bir roman. Süper.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Usta ile Margarita
Can'dan çıkanında Bulgakov'u yakından tanıyan Sergey Yermolinski'nin güzel bir yazısı var.
Bulgakov'u nasıl bilirdiniz? Çekingen bir adammış, ömrünün sonuna kadar gideremediği bu kusuru belli etmemeye çalışırmış. Bağımsızlığını korumaya gelince iş değişiyormuş tabii, üstleriyle hayatı boyunca anlaşamamış ama tek isteği herkese örnek olmakmış çocukken. Hayatında da şen ve alaycı olmasının onu tanıyanlarda bir güvensizlik yarattığına şaşmamak lazım aslında; eserlerindeki iğnelemeler yazar kimliğiyle gerçek hayattaki kimliğinin karışmasına yol açıyordu muhtemelen. Oysa onun alaycılığı sadece ikiyüzlülüğe, uşaklık eğilimine ve yaşadığı toplumda çarpık olan ne varsa ona yönlenmişti.

Doktorluğu bırakıp yazarlığa soyunduktan sonra tiyatro için metinler kaleme aldı ve Bir Ölünün Anıları'ndaki mevzuları yaşadı. Stanislavski'ye kinlendi, oyunlarını değiştirmeye çalışmalarından bıkmıştı. Hep daha iyi bildiğini düşünen insanlar vardı, onlarla mücadele etmekten yılmadı. Yazarlık tutkusuyla otoriteye boyun eğmek arasında çokça kalmıştır, çoğunlukla da bir orta yol bulmaya çalışmıştır ama inceldiği yerden kopmuş elbet. Kopuştan sonra unutturulmaya çalışıldı. Eserlerinden hiçbir yerde söz edilmiyordu, zamanla edindiği yazar dostlarının garip sessizliği yalnızlığını daha da derinleştirdi. Stalin'e yazdığı bir mektuptan sonra memur olarak tiyatroya döndü, memuriyetin yaratıcılığını kısıtlamasından yakındı. Bağımsızlığını tam olarak elde edememişti yine. 12 yıl boyunca bu kitabı yazdı, sevdiği kadın yazım aşamasında daima yanındaydı. Usta ile Margarita, metinde yer alan bu karakterler bir ölçüde Bulgakov'la sevgilisidir. Neyse, Bulgakov yakalandığı hastalıkla uzunca bir süre mücadele ettikten sonra ölür. Stalin'in ofisinden gelen bir telefon gelir, birkaç yazar evi ziyaret eder. Hepsi bu. Tabutu yaşamında çok önemli bir yeri olan Sanat Tiyatrosu'nun önünden geçerken tiyatro çalışanları kendisini son bir kez selamlar. Büyük bir kalabalık uğurlar en son, unutturulmak istenen bu büyük yazar, Oğuz Atay'dan yaklaşık kırk yıl önce okurunun peşine düşen ve bütün engellemelere rağmen okurunu arayan Bulgakov ölümünden sonra okuruyla tanışır. Benzer kaderler.

Usta ile Margarita'ya gelince, saçmadır. Bir kere çerçevenin dışına çıkmak isteyen bir yazar Bulgakov, düzyazının kaldırılması gerektiğinden bahsetmişliği vardır. Belli bir forma bağlı kalmak istememektedir. Yine bağımsızlık. Gogol'ün zavallı hayaleti gibi Bulgakov'un Şeytan'ı da günlük yaşamın saçmalığındandır, beklenmeyenlerinden değil. Moskova'nın orta yerinde Şeytan nereden çıkar, romanın içinde formu parçalayan başka bir romandan. Bundan daha mantıklı bir şey olabilir mi? Olabilir, mesela şu an görme aracı olarak kullandığınız -başka zamanlarda yumurta kaynatmakta kullanıyorsunuz- gözleriniz bir anda eriyebilir. Bunun ihtimali vardır, mantıklı bir mevzudur bu. İnanmayan nedenselliği araştırsın. İsa'nın ve koca bir toplumun çarmıha gerilişi bana kalırsa aynı zamanlara rastlar. İmkansız değil.
İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde Usta'nın hikâyesini öğreniriz, Şeytan ve tayfası üstünden şöyle sıkı bir sistem giydirmesi görürüz ve ikinci bölümde asıl mevzu başlar: bağışlanma, daha doğrusu Usta'nın kurtuluşu. Usta ve Margarita, yukarıdan gelen bir istekle, Şeytan'ın da yardımıyla birlikte huzura erecekleri bir yere giderler. Moskova'da zamanla her şey normale döner ve Şeytan'ın yol açtığı karışıklık zaman içinde unutulur.
Özet geç diyenler için: Devlet güdümünde bir edebiyat olmaz. 1930'ların Moskova'sı. Tanrı öldüyse bu ne? Entelijansiyanın kokuşmuş kısmı kesilmelidir. Matta Levi'nin Yeşu'ya karşı hissettiğini Margarita Usta'ya karşı hissetmektedir. Özgürlük, akıl ve adalet!

Yanıtla
2
15
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Değişme
Yeni Roman'ın en önemli metinlerinden biri derler. Nesnelerle öznenin kesin bir ayrışması vardır. Olabildiğince dolaysız, benzetimsiz bir anlatımla öznenin saf bilinci ortaya çıkarılır, şeylerin dünyasından bağımsız bir anlatı. Tam böyle de değil, şeyleri olduğu gibi anlatmanın romanı, onlara verilen anlamlarla anlatmanın değil. Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman'da betimlemelerin, nesnelerin doğurduğu insandan bahsederken metinden bütün betimlemeleri vs. çıkardığımızda geriye pek bir şey kalmayacağını ifade eder. İnsan ortadan kalkacaktır bu durumda, öyleyse tam bir öznellik ve sadece insan önemlidir. Çok kabaca Yeni Roman böyle bir şey.

Bende bu versiyon var, 1973 tarihli ilk baskı. Nereden bulmuştum da almıştım, genelde her kitabımın hikâyesini bilirim ama bunu hatırlamıyorum. Neyse. Gördüğünüz gibi şömineden lokomotif çıkmaktadır. Saatin yansısı yerli yerindedir. Zaman akıştadır ve yol insanı değiştirir. Zamanla yolu pek ayıramam ben, o ilkokulda öğretilen zamanlı, yollu ve hızlı formülde bir yanlışlık olduğuna inanıyorum. Astrofizikçiler göreve.

Trenli bir hikâyemiz var. Calvino'nun Zor Sevdalar'ında Değişme'yi öykü olarak bulabilirsiniz, kitabı İstanbul'a götürmemiş olsaydım karşılaştırmalı bir şeyler yazacaktım ama kısmet değilmiş. Orada da sevgilisine doğru yola çıkan bir kardeşimiz vardı. Trenle. Bir de Trenin Tam Saatiydi var, o bambaşka bir şey. Sanıyorum içinde(n) tren geçen bir şey kötü olamaz.

Leon Delmont, Paris'te yaşayan, çalıştığı şirketin merkezi Roma'da olduğu için haftanın belli bir günü 22 saatlik Roma yolculuğuna çıkan biridir. Eşi Henriette ve dört çocuğuyla birlikte pek mutlu olmadığı bir yaşamı sürüklemektedir.

Tren yolculuğu başlar başlamaz kompartımanın ve diğer insanların betimlemelerini görürüz ama bir mekan yaratma çabası değildir bu, Delmont'un bir yaratımı da değildir. Adam ne görüyorsa biz de bütün çıplaklığıyla onu görürüz, herhangi bir anlam arayışına çıkmadan. Hatta ikinci çoğul şahıs kullanılarak anlatılan bir metinde Delmont olmaya zorlanırız, okurluğumuzdan emin olamamaya başlarız. Metnin sonlarında Delmont'un düşünceleri belirmeye başladığı zaman bağımsızlığımızı kazanırız, düşünceler okurun olamayacak kadar öznel bir hale gelir. Öncesinde -geri dönüşler haricinde- tam bir algı paylaşımı vardır.
İki farklı şehir imgesinin çatıştığı bölümler geri dönüşlerdedir. Bu geri dönüşleri biraz anlatayım. Kompartımandaki insanlara isim vermeyle başlayan ve uydurmasyon yeni bir yaşam kazandırmaya kadar giden gözlemler sık sık gelecek planlarıyla ve hatıralarla kesilir. Üç ana bölüm, ara kesitler ve boşluklarla bu akışlar, bağlantılar kurulur. Gündüşü görürsünüz ya, daldıktan sonra bilincinizi kazanıp tekrar daldığınızı düşünün. Anlatım tekniği bunun gibi bir şey işte. Zamanın akışını adamımızın gözlediklerinden anlarsınız. Bazen bir motosikletli, bazen bir araç, yemek araları ve kitabını koltuğa koyup kompartımandan çıkma mevzuları. Günlük yaşamımızın farkına varamadığımız anlarıdır bunlar, genelde pek üstünde durmadığımız ve hayatımızın büyük bir bölümünden ibaret olan anlar. Dizilerde izleriz hani, Friends'te mesela, karakterlerin hayatı pek hareketlidir, hep bir şeyler olur falan. Öyle değil, sadece izleyiciyi sürükleyen olayları görürüz, günlük yaşamları hemen hiç gösterilmez. Alışveriş yapmalarını, kitap okumalarını izlemeyiz dakikalarca. Bu kitapta bu anları göreceksiniz işte. Yazı bir yolculuk, farklı yollardan gitmek isterseniz bir deneyin bunu.

Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü
Freud'un savunma mekanizmalarından biriydi; yapmak isteyip de yapamadığınız ve sizi yarım bırakan işleri başka türlü yapmaya çalışırsınız. Mesela hukuk okumak isteyip de öğretmen olan bir arkadaşım var, disiplin kurulunda yer alıyor her sene. Buna benzer bir şeyler. Bu şoförümüzün de hikâyesi bu ama sırf kendisi yok işin içinde, Keret yine beyin formatlayıcı öyküleriyle okurun façasını çiziyor. Cırt!
Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü: Birinci tercihine puanı yetmediğinden ikinciye yerleşip otobüs şoförü olan bir adam hakkındadır. Bu kardeşimiz geç gelen yolculara kapıyı asla açmaz, Tanrı'nın prensiplerine sahiptir. Geç gelen cezasını çeker. Bir de Eddie var, o her yere geç kalır. Bir kızla buluşmaya giderken bile. Şoförümüz ilk kez geç kalan birine kapıyı açar, Eddie'nin otobüsü yakalayamayınca emmi çömmesiyle, dolu gözlerle üzülmesi dokunur biraz. Eddie'nin buluşacağı kız randevuya gelmez, bizimki dönüş yolunda aynı otobüse rastlar ve şoför ikinci kez Eddie'yi bekler. Eh, Tanrı'nın da gözdeleri vardır, en azından merhametlidir, öyle değil mi?

Goodman: Kim Goodman? Bir zamanlar en yakın arkadaşının karısıyla yatan mı, en yakın arkadaşının idamından önce arkadaşını son bir kez görmeye giden mi? İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'in tek bir öyküye indirgenmişi.

Duvardaki Delik: Udi kardeşimiz her gün görebileceğimiz bir deliğe haykırıyor. ATM deliği bu. Binalarda olur ya. Kasabalarda, köylerde falan da rastlarsınız; iki bina arasında sürtüne sürtüne yürüyebileceğiniz boşluklar olur. Küçücük bir bahçeciğe çıkarsınız belki. Periler, cinler, umacılar ve pek çok şey orada beklemektedir. Udi'nin haykırışına bir melek cevap verir. Uçamaz, dilekleri yerine getiremez ama melektir basbayağı. Udi'nin yanında olsa yeter. Bir gün yetmezse, Udi meleği şöyle bir itip beş kat aşağıdaki betona sümük gibi yapıştırırsa meleğin melekliğinden şüphe eder misiniz? İnsanların yanında her şey kirlenir, o yüzden ben etmezdim.

Cehennemden Bir Hatıra: Özbekistan'da Cehennem'in arka kapılarından birine yakın kasabalarda neler olduğuyla ilgili. Bu kapıların varlığı unutulmuş olsa da acılı ruhların ortalıkta dolanmaları... Yine de hiçbir şey kanıtlamıyor, ne pis dünya. Kanuni'nin Mesih şehre giremesin diye Kudüs'te ördürdüğü duvar bir işe yaramayacak, Mesih Cehennem'den geçip bir kadeh şarap içebilir. Acılı ruhları da kurtarır o arada, fena mı?

Domuzu Kırmak: Bart Simpson bebeği isteyen çocuğa babasının aldığı domuz kumbarası Margoris'in başına gelenler... Çocuk kumbarayı çok sever ve kırmak istemez, babasının verdiği çekiçle öylece durur, bir güne daha ihtiyacı olduğunu söyler. O gece domuzu çayırın orta yerine bırakır.

Ne istediğimizi gerçekten biliyor muyuz?

Emniyet Mandalı Açık: Hay... Düşmanınızdan ne farkınız var? Birbirinize benzediğiniz ölçüde düşmansınız, farklılıklarınız arttıkça çatışacak bir şeyiniz de kalmaz. İsrailli bir askersiniz, nöbet yerinizde sizi taciz eden bir Filistinli var. Bir gün dayanamayıp silahınızı doğrultuyorsunuz ve üstlerinizden şamarı yiyorsunuz. O Filistinli ile aranızda bir tüfek var, bütün farklılığın sebebi bu. Tüfeği adama veriyorsunuz, tetiği çekiyor. Hiçbir şey olmuyor, silah boş. O zaman aranızda hiçbir fark kalmıyor ve adamın ağzını yüzünü kırıyorsunuz. "Justified violence" dedikleri dalga. Savaştıklarımızdan farklı şeyler değiliz.

Uçan Santiniler, Korbi'nin Sevgilisi, Ayakkabılar ve pek çok güzel öykü var, bir de meşhur filmin öyküsü burada: Kneller'in Mutlu Kampı. Okusanız ne güzel!
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Roman Kurgusu ve Yapısal Çözümleme
Göstergebilim deyince akla -tamam şimdi buldum- her an onun adı gelen amcamızdan bir Yeni Roman incelemesi. Metinleri kaos olarak değerlendirirsek kuramlar bu kaosun içindeki düzenin ortaya çıkmasını sağlıyor, Mehmet Rifat'ın aynı zamanda doktora tezi de olan bu çözümlemede Değişim'in dizgeli yapısı ortaya çıkarılıyor. Biz de Butor'nun aklını seviyoruz.
Öncelikle yöntemsel yaklaşımını açıklayan Rifat, üretimsellikten yazınsallığa doğru çizdiği yolda anlatım-içerik ilişkisinden bahseder. Kavramların içeriği müstakil olarak belirliyken bir araya geldiklerinde çok boyutlu bir yapı oluşturarak farklı bir "anlam evreni" oluştururlar. Metni oluşturan parçaların eklemleniş özelliklerini belirlemek, her bir paragrafın, tümcenin yazınsal göstergebilim açısından işlevini/anlamını ortaya koymak metne farklı yaklaşımlar kazandırır. Bu açıdan Değişim'deki anlatım yöntemi, paragraflar, boşluklar, metni oluşturan her şey yani, birbiriyle olan ilişkileri bakımından incelenir.

Yapısal düzen, kurgu üç ayrı düzlemde inceleni: Anlatı evreninin düzeni, baskı düzeni ve bölümlenme düzeni.

Anlatı evreninin düzeninin incelenmesi "Siz"li anlatım ile başlar. Bu anlatım yöntemi anlatıcı-kahraman-okur düzenini ortaya çıkarır. Metnin bazı bölümlerinde anlatıcı ve kahraman aynı düzlemde birleşir. "Anlık bilinç parıltıları" şeklinde not almıştım ben, bu parıltılar genellikle kompartımanın gözlemlenmesinden hemen önce veya sonra ortaya çıkar.

Şehirler ve kadınlar... Yakınlık/uzaklık ilişkisi, Delmont kardeşimizin iki kadınla ilişkileriyle özdeşleşir. Roma'daki kadın iyidir, Paris'teki kötüdür ve şehirlerin duyguları kadınlarla ilgilidir. Değişimlerini izlemek ilginç.

Baskı düzeni bölümünde metnin iki beyazlık arasında yer aldığı söylenir. Metnin beyazlıkla açılıp beyazlıkla kapanması, sonun başlangıç ve başlangıcın son olduğunu belirtir. Önemli olan yoldur diyeyim; kişi başladığı noktaya döner ama ne yolculuğun başındaki kişidir artık, ne de başladığı nokta aynı kalmıştır. Altbölümler-anabölümler ve her türlü beyazlık benzer bir şekilde incelenir, sayısal verileri ortaya çıkarılır. Zamanla ilişkili şeyler. Zamanın kullanımı bütün beyazlıkları, yazılı bölümleri içerir ve onların içinde yer alır. Mekanlar da öyle.

Değişim'in ardından okunursa pek faydalı. On numara bir çözümleme.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Odamda Yolculuk
Yürümek Thoreau'dan Woolf'a pek çok yazarın zihnini üzüm kurusu ve pekmez kadar açmıştır. Yolculuk daha doğrusu; bir yerden başlayan ve nerede biteceği belli olmayan, alnın çatına takır takır yağan bir im boranı. Dolmayı bekleyen çoğu boşluğu doldurur, geri kalanlardan siz sorumlusunuz. Yeterince gitmediniz demektir. Ben şahsen yaşadığım yerin kalesine -ki var olsun, bir senede verdiğim otuz kilonun çoğundan mesuldür- koşarken hayatımı tekrar tekrar kurarım. İnsanları kurarım, evreni kurarım. Canlanan görüntüler gün düşlerine dönüşür de ölümü dahi severim, anın keyfine varmamı sağladığı için. Birkaç adım yeter, Şirinler'i görürüm yahu.

Bu dayımız, bir düello sonucunda ceza olarak hapsedildiği odasını adımlarken dört duvarı zamanın içinde eritir, eşyaların ruhlarını kendisininkiyle birleştirir ve sonsuz bir mekanın tuhaf, şen havasıyla oradan oraya yürür de yürür. Kendine ait bir odası vardır ve yazması için de kağıdıyla kalemi.
"Gerçekten de herkesten gizlenerek çekilebileceği küçücük bir odası bile olamayacak kadar bahtsız, terk edilmiş olabilir mi insan? İşte, yolculuğun bütün hazırlığı bundan ibaret." (s. 9)

Maistre odasını okur için kurar. Dikdörtgen, çevresi otuz altı adım, tablolar ve kitaplarla dolu. Hayallere dalınacak bir koltuk. Tablolar haricinde duvarlarla ilgili bir şey bilmeyiz, duvarlar kurulmamıştır. Her bir adım başka bir düşü simgeler. Her bir eşya okura hissettirilmeyen duvarlardan, bilincin sonsuz çizgisinden kurtulan ruh için bir çatlaktır. Maistre için ruh ve beden düalist bir yapı oluşturur, Descartes'ın beden-akıl kurulumundan biraz farklıdır bu yapı; "hayvan" ve "ruh" heterojen bir birlikteliğin yapı taşlarıdır, birbirlerinin denetimine ihtiyaç yoktur. Maistre, bedenini geride bırakıp ruhuyla yapmaktadır yolculuklarını.

Eski arkadaşlar, felsefeciler, Maistre'nin ziyaretçileridir. Dayımız onlarla konuşur, tartışır, gevezelik eder. Tabloların renklerinden, kitapların sayfalarından kırk iki günlük düşsel yolculuk malzemesi çıkarır. Denemeye benzer bir anlatı. Müziğin diğer sanatlara göre daha daha boş bir kafayla yapılabileceğini söyler mesela, motor beceri denen zımbırtı. Hipokrat, tıptaki gelişmeler karşısında şaşkınlığa düşer. Perdeler çekilir, anlatıcı karanlıkta kalır ve dekor kurulmuş olur. Düşler tiyatrosu!

Yol her an gidiliyor, hissediyorsanız bu kitabı seversiniz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir