Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kıskançlık
İnsan 100 sayfalık bir kitabı okurken ne kadar zorlanabilirse o kadar zorlandım Alain Robbe-Grillet'nin kült kitabı Kıskançlık'ı okurken. Niye kült? Çünkü "yeni roman"ın (anti roman, karşı roman gibi başka isimleri de var, Nereden Başlamalı'da uzun uzun konuşmuştuk) kurucu metinlerinden kabul ediliyor. 1957 tarihli bu metin yıkan ve yapan bir metin - bildiğimiz roman gibi akmıyor, zaman doğrusal ilerlemiyor, konu ve konum belirsiz, anlatıcı adeta döngüsel diyebileceğimiz bir şekilde aktarıyor gözlemlerini.

Bir muz plantasyonundaki bir evin içine kapanmış durumdayız. Sanki stop motion bir film izler gibi, çeşitli karelerin tasvirlerini dinleyip onları hikâyenin içine oturtmaya çalışıyoruz. Saplantılı şekilde detaylı biçimde betimlenen bir mekân var. Gölgelerin açısından eşyaların konumlarına her şeyi tekrar ve tekrar çok ayrıntılı biçimde okuyoruz. Tüm bunların yarattığı çok atmosferik bir hal var elbette, kitap sizi içine ve o eve hapsediyor gibi. Anlatıcı, muhtemelen karısı olduğunu anladığımız A'nın, komşuları Franck ile sohbetini izliyor ve aktarıyor. Metinde anlatıcının A'yı kıskandığına dair tek bir cümle bile yok ama yaşadığı şüphe ve kıskançlık içinize işliyor.

Ben edebiyatta deneyselliğe hiç karşı değilim malumunuz, en sevdiğim romanların pek çoğu epey tuhaf, çizgidışı akan, eksperimental metinlerdir (mesela göz bebeğim Terra Nostra) ama bu kitabı okurken içtenlikle sıkıldım. Yazarın yaptığı şey teknik olarak beni çok heyecanlandırmış olsa da uygulamayla ilgili ciddi sıkıntılarım oldu. Ben edebiyatın nasıl evrelerden geçtiğini, sınırlarının nereye uzanabileceğini keşfetmeyi seven biri olduğum için okumuş olmaktan mutluyum, hiçbir yere varmayan ve aslında maksadı tam olarak varmamak olan bir metnin edebiyatın tarihinde bir yeni yol açmış olmasındaki ironi beni heyecanlandırdı ama keyif almak için okuyorsanız tavsiye etmeyeceğimi belirteyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Salapurya Mahallesi
Kitap, 1960’ların başında Londra’da Thames Nehri üzerindeki teknelerde yaşayan bir grup insanın başından geçenleri aktarıyor. Fitzgerald'ın kendisi de bir dönem bu tür bir gemi evde yaşadığı için otobiyografik bir tarafı da var eserin. Çeşitli sebeplerle toplumsal hayata bildiğimiz anlamda tutunamamış türlü karakterlerin birbirleriyle kurdukları ilişkiyi, inşa ettikleri dayanışmayı görüyoruz kitapta.

Muhtemelen Penelope Fitzgerald’ın kendisinden devşirdiği başkahraman olan Nenna, kocası kendisiyle teknede kalmayı reddettiği için 6 ve 11 yaşındaki kızlarıyla Grace adlı bir teknede yaşıyor, öykü büyük ölçüde bu aile etrafında şekilleniyor. Açıkçası kitaptaki en ilginç karakter Nenna'nın 6 yaşındaki küçük kızı Tilda idi, diğer karakterlerin öykülerine girmeyi bir türlü başaramadım.

Eserdeki çoğu karakterin içinde bulunduğu umutsuzluk ve tutunamama halinden mütevellit kitaba sinmiş bir hüzün var. İnsanı boğan türde bir hüzün değil bu ama yine de beni mesafelendirdi bir şekilde.

Gayet iyi yazılmış bir hikâye, sonunun muğlaklığı dışında tertemiz bir kurgu, ilginç bir konu - ama işte, bana beklediğimi yapmadı. Ne bekliyorum bir romandan? Ama az, ama çok; bende bir duygu yaratmasını. İşte bu eksik oldu gibi burada - bağ kuramadım kendisiyle. O yüzden "kötü" filan diyemiyorum, hiçbir sorunu yok bence bu kitabın ama hiçbir akılda kalıcı yanı da yok sanki?

Ne yapalım bazen de böyle olur.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yağmurdan Sonra Avrupa
İngiliz yazar Alan Burns’ün, Max Ernst’ün aynı isimli tablosundan ilhamla yazdığı romanı Yağmurdan Sonra Avrupa’yla pek anlaşamadık maalesef - bir tabloda mükemmel çalışan “şey”, romanda çalışmayabiliyor pekala. Ernst’ün tablosuna bayılırım, zaten o gazla okumaya başladım kitabı ama postmodernlik ve deneysellik düzeyi benim kabul edebildiğim eşiğin üstünde çıktı maalesef.

İsimsiz anlatıcımız, tam anlayamadığımız bir gizli görevle Avrupa topraklarında dolaşıyor. İlk bakışta İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sı gibi gözüküyor gezdiğimiz yerler ama hikâye ilerledikçe öyle olmadığını anlıyoruz. Arka kapaktan alıntılayayım: “aslında bitmek bilmeyen bir işgalin, sona ermemiş bir savaşın, bir türlü tam anlamıyla başlamayan bir yeniden inşa sürecinin karmaşası hüküm sürüyor.”

Zaman ve mekân belirsiz, tarafları ayırt etmek güç. Sadece korkunç bir şiddet var her yerde. Çocuklara, kadınlara, hayvanlara karşı. Büyük bir belirsizliğin içinde dolaşırken okuduğumuz en belirgin şeyler işkence ve tecavüz sahneleri, onlar maalesef olanca detayıyla aktarılıyor. 1967’de ilk yayımlandığında 20. yüzyılın “kolektif bilinçaltı”nı ortaya koyduğu söylenmiş kitabın aktardıklarına edecek bir lafım yok; savaş sonrasının büyük karamsarlığı içerisinde Avrupa’da yaşanmakta olan dehşet ve yıkımın bundan çok da farklı olmadığı muhakkak. Ancak dediğim gibi bu kadar deneysellik bana fazla geliyor, metinden sık sık koptuğumu fark ettim ve bu da okumamı epey güçleştirdi.

Meraklısına, diyeyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Abigail
İnanılmaz ama gerçek: epey vasat bir Magda Szabo romanı okudum, hayırlara vesile olsun. Bayıldığım Macar yazarın dilimize çevrilen son eseri Abigail, nasıl desem... Pek sıradan. Şu şerhi düşmek lazım tabii: diğer kitaplarının aksine yetişkinler için değil, ilk gençlik dönemi için yazdığı bir kitap bu, muhtemelen 20 sene önce okusam bayılırdım ama şu yaşımda pek olmadı açıkçası. Magda Szabo olmaya çalışan 22 yaşında biri yazmış gibi bir kitap kendisi, ham epey.

İkinci Dünya Savaşı sırasında General olan babası tarafından bir yatılı kız okuluna gönderilen Gina'nın öyküsünü okuyoruz. Babası tarafından terk ediliğini düşünen ve çok katı kuralları olan okuldan kaçmaya çalışan Gina, yavaş yavaş babasının onu neden okula bıraktığını anlamaya başlıyor. Bu esnada da okuldaki öğrenciler tarafından sihirli güçleri olduğuna ve çocuklara yardım ettiğine inanılan Abigail adlı heykelin de gizemini çözmeye uğraşıyor. Ginacığımız çözmeye çalışıyor da biz baya kitabın yarısına gelmeden çözüyoruz aslında, Magda Szabo gayet net işaret ediyor bize Abigail efsanesinin arkasında kim olduğunu. Hal böyle olunca da bildiğimiz şeyin çözülmesini okuyoruz 300 sayfa boyunca. İnsan biraz sıkılıyor haliyle.

Szabo'nun bildiğimiz sevdiğimiz ustalıklarının kırıntılarını görmek mümkün kitapta fakat pek tatmin edici düzeyde değil bunlar da. Evet yine türlü insan davranışlarının altındaki kırılganlıkları görüyor, gösteriyor ama diğer kitaplarındaki derinlikte değil maalesef.

Ezcümle, yazarın okuduklarım arasında en zayıf eseriydi Abigail. Ama 15-20 yaş arası için Szabo ile pek hoş bir tanışma kitabı olabilir kanımca. Yine de Kapı, Iza'nın Şarkısı, Yavru Ceylan ve Katalin Sokağı dururken, Abigail'i okumak pek de şart değil sanki.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karanlık Dükkanlar Sokağı
İlk Modiano’mdu, sevdim. Bu kitaba şöyle 3‑4 saatiniz varken başlayın derim zira insan bırakamıyor kendisini. Ne biçim bir sürükleyicilik tarif edemem, kurgu nefis. Hafızasını kaybeden Guy Roland kim olduğunu bulmaya çalışırken siz de heyecanla yolculuğunu takip ediyorsunuz. Sezdirmeden, ince ince kimlik, hafıza, geçmiş ve benlik konularında bir dolu şey söylüyor yazar. Kayıp birini bulmak bir büyük iştir, kayıp olan kendinizse iş daha da çetrefilleşir. Dünyada bıraktığımız izler tamamen yok olur mu? Kendi hikâyemizi yeniden yazabilir miyiz, bu ne kadar mümkündür? Bir sürü soru. Tek eleştirim dil olarak biraz fazla yalın olması olabilir (zira ezberlediniz, ben biraz lezzet arıyorum), ama genel olarak çok keyif verici bir okumaydı. “Binaların eski sakinlerinin ayak seslerinin hala yankılandığına inanırım. Arkalarından bir şey titreşmeye devam eder: bu dalgalar giderek azalsa da, dikkatli bir kulak onları duyabilir.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Kol Hikayesi
İlk defa Mario Vargas Llosa dışında bir Perulu yazar okudum, yaşasın. Ricardo Sumalavia'nın kısacık kitabı Bir Kol Hikâyesi oldukça tatlı. Yer yer Cortazar, yer yer Cesar Aira tadı aldım, mis.
Vücudunda 3. bir kolu olan bir adamın ölümünün ardından oğlu kendisinin anlattığı hikâyeleri hatırlayarak babasının hayatındaki gizemli bir öyküyü çözmeye çalışıyor. Hem merak uyandırıcı bir okuma, hem de nazik yazılmış bir metin bu. Babaya, hayatına, onların baba-oğul ilişkisine dair epeyce duygu bırakıyor insanda, ben böyle az kelimeyle kuvvetli bir tat bırakabilen kitapları çok seviyorum. Özellikle babasının son dönemine dair hatıralarını okumak, yaşlılıkla beraber çocuklaşmasını izlemek hem hüzünlü hem de çok tatlıydı.
Doğal, naif, sakin, okuma keyfi yüksek bir novella. Sumalavia'nın başka eserleri de dilimize çevrilirse okumak isteği yarattı bende. Umarım mümkün olur.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Metroland
İkinci Julian Barnes’ım, ilkinden (Bir Son Duygusu) daha da çok sevdim. Bir kere komik. Komik yazarlara bayılıyorum. Kendilerini ve yarattıkları karakterleri aşırı ciddiye almamaları beni de gevşetiyor. Bu kitap bir tür “bildungsroman” mıdır? Bence öyledir; çağdaş ve iyi bir “oluşum” romanı örneğidir; baş karakter Christopher’ın ergenlikten orta yaşa uzanan yolculuğunu izlemekteyiz zira. Endişelerini, keşiflerini, sorularını yakın hissetiğimden midir, yoksa üzerine epeyce kafa yorduğum sadakat / aşk / tek eşlilik / çok eşlilik vb konulara nefis biçimde değindiğinden midir bilmiyorum, baya beğendim kendisini. Barnes’a devam edeceğimin kesinleştiğini söyleyebiliriz. “Şu ana değin, karımla sevişmekten hâlâ zevk aldığım için mi (niye bu hâlâ?) ona sadık kalmıştım? Sadakat yalnızca cinsel hazzın bir işlevi miydi? Eğer arzu azalırsa ya da timor mortis baş gösterirse, o zaman ne olacaktı?”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sevgili
İkinci Duras kitabım itibariyle iyice emin oldum ki şayet insan terapi almıyorsa kendisini okumamalı. Allahım bu nasıl sert bir metin; bir insanın nasıl her kelimesine hüzün siner? Bu kadın durmaksızın içimi dağlıyor. Yine kısa, kesik cümleler, anlatmanın anlamsızlığına ikna olmuş ama yine de anlatan, içinden atmak isteyen ve ne kadar anlatsa içindeki umutsuzluğa çare bulamayacağını bilen bir yazarın metni bu. Marguerite Duras’ın dürüstlüğü ve gerçekliği bana zaman zaman Annie Ernaux’yı hatırlatıyor, bu kitapta (belki kişisel hikâyesi olduğu için) daha da çok hissettim bunu. Duras’nın 15 yaşındayken Hindiçin’de 27 yaşında bir adamla yaşadığı garip, saplantılı, sarsıcı, tutkulu ve acıklı aşk hikâyesini okuyoruz, bir yandan da yazarın sorunlu ailesine, annesiyle bir türlü kuramadığı ilişkiye ve içinde bulunduğu topluma ne yapsa ait olamayışına bakıyoruz. Söylenecek çok şey var ve söylenecek pek de bir şey yok belki. 90 sayfada içime öküz oturttuğunuz için teşekkürler sayın Duras, ne diyeyim. “Yazdığımı sandım, ama hiç yazmadım, sevdiğimi sandım ama hiç sevmedim, kapalı bir kapı önünde beklemekten başka bir şey yapmadım hiçbir zaman.”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Seyyah Ressamın Yaşamından Bir Kesit
İkinci Cesar Aira kitabımdı bu, ilki olan "Nasıl Rahibe Oldum"dan epey farklıydı. Bunu da sevdim diyebiliriz, sayesinde ressam Rugandas'la tanıştım. Gerçek nedir üzerine kafa yorarken kurguyla gerçeği de bir güzel harmanlamış Aira. Minicik, sürükleyici bir novella bu, tam bir oturuşta okumalık ve içinde şu tür düşündürücü cümleler de barındıran: "Tekrar, tekrarın beklentisinden ibaretti, tekrarın kendisinden değil." Bitirmeden bir de ön okuma önerisi yapacağım: dönemin meselesini ve sıkça yapılan Humboldt göndermelerini daha iyi anlamak için önden Daniel Kehlmann'ın "Dünyanın Ölçümü" romanını okumak faydalı olabilir. Bana faydalı oldu en azından. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayalperestler Tiyatrosu
Hydra değil ama Midilli oldu - bu kitabı bir Yunan adasında okumak istiyordum, mümkün oldu, çok mesudum. Öncelikle yazar Polly Samson, David Gilmour'un eşiymiş, ben de bu ismi nereden biliyorum diye düşünüyorum başından beri! Dahası, birkaç sene evvel izlerken zevkten delirdiğim David Gilmour'un Leonard Cohen'in Who By Fire'ını yorumlaması hadisesi de meğerse bu kitabın tanıtımı çerçevesinde gerçekleşmiş! Resmen tüm parçalar yerine oturdu ya.

Neyse, kitaba geleyim: kitabımız; Leonard Cohen ve Marianne Ihlen'in Hydra adasında tanıştıkları 1960 yazında geçiyor. Kitapta o dönem orada olan kimi gerçek kişilerin yanısıra bazı kurgu karakterler de var, anlatıcımız Erica da onlardan biri. Gerçek insanların hikâyelerine eklediği kurgu öykülerle bir roman devşirmiş Polly Samson. Ben böyle şeyleri seviyorum, bence gayet de güzel harmanlamış yazar kurgu ile gerçeği. Anlatıcımız Erica'nın hem Cohen'in hem Marianne'in ölümlerinin ardından o yazı ve yaşadıklarını hatırlamasını ve aktarmasını dinliyoruz.

Cohen, Marianne ve Marianne'in eşi Axel başta olmak üzere adada o dönem bulunan sanatçılar topluluğunun dinamikleri üzerinden kadın-erkek arasındaki çatışmalar, toplumsal cinsiyet, monogami, sanatçının ilhamla ve ilham perisiyle çıkmazları gibi meselelere dair şeyler söylüyor Polly Samson. Fonda olanca sihriyle canım Hydra adası olduğu için elbette anlattığı şeyler çok büyülü oluveriyor.

Açıkçası bence bu nefis fikir daha iyi uygulamaya geçebilir ve ortaya daha edebi bir eser çıkarılabilirdi ama konusu ve karakterleri itibariyle beni vurup geçtiği için yine de sevdim.

Fakat: epeydir okuduğum en kötü çeviriydi maalesef, belki de ondan yeterince lezzetli bulamadım. Keşke İngilizce orijinalinden okusaydım dedim, eminim ki çok daha fazla keyif alırdım. Cümlenin ortasında değişen zaman kipleri, öznesi farklı yüklemler, garip kelime seçimleri... Çevirmen emeğini çok değerli buluyorum ve mümkün olduğunca eleştirmemeye gayret ediyorum ama bu artık susabileceğim gibi bir durum değil. Çeviri kötü, editör yok gibi, son okuma ise hiç yapılmamış besbelli. Umarım yayınevi kitabı yeniden elden geçirir, bu şekliyle gerçek bir keyif vermekten çok uzak, maalesef.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir