Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
1933 Berbat Bir Yıldı
1933 gerçekten berbat bir yıldı çünkü ekonomik bunalım yıllarının en civcivlisiydi. Gangsterler içki kaçakçılığından parayı kırarken banka soygunları tam gaz sürüyordu. John Dillinger henüz öldürülmemişti, diğer gangsterler istedikleri gibi at koşturuyorlardı. Bir de ergenliğinin altın çağlarında bir genç, meşhur bir beyzbol oyuncusu olmak istiyordu. Ailesinin maddi durumu çok kötüydü, duvar ustası olan babası uzun süredir işsizdi, dindar annenin yapabileceği pek bir şey yoktu. Çocuk büyümenin sancılarıyla parasızlığın muhteşem karışımında bunalıyordu. Fante'nin diğer kitaplarındaki ortam. Uç uca ekleyebilirsiniz.

Bandini yok, Dominic Molise var bu kez. 1.60 boyunda, Kol olarak adlandırdığı koluyla paraya para demeyecek. İyi atıcı, kaç kişiyi oyun dışı bırakmış bir aslan parçası. Bunun dışında sosyal zekası umut vaat etse de pek gelişmemiş. Acayip işler yaparken buluyor kendini. Biyolojik duvarın farkında, babası ölene kadar bir şeyler yapabilir. Bu da ne garip ölçüdür, neyse.

Amerikan Rüyası'nı yerin dibine sokan babaanne pek eğlenceli. Oldschool İtalyan, ABD'ye uyum sağlayamamış bir göçmen. Oğluna, gelinine ve torununa sokuşturuveren bir ninemiz.

"'Nedir okuduğun benim bilge ve zeki torunum? Açlığa ve sokaklarda dolanan işsiz adamlara dair bir kitap mı? Babanın yedi aydır işsiz olduğuna dair bir kitap mı, yoksa altın Amerika'nın zengin vaatleri mi? Amerika, eşitlik ve kardeşlik ülkesi, veba gibi kokan harikulade Amerika.'" (s. 13)

Dsfd.

Ken ve Dorothy var, bizimkinin şapa oturmasına yol açan zengin çocuklar. Ken ve Dominic iyi arkadaşlar. Ken'in babası Dominic'e pek iyi bakmasa da sallamıyor pek, Dominic beyzbolcu olmak için kaçmaya karar verdiğinde babasının harç makinesini çalmaya karar verene dek. Ken kendi payına düşen parayı bulur ama Dominic babasının makinesini çalmakta bulur çözümü, üstelik taşıma için Ken'in babasının şirketine ait olan bir kamyoneti ödünç alana kadar. Babanın haberi yok tabii, öğrendiğinde Dominic'i iyi bir silkeler ve oğluyla görüşmesini yasaklar. Bu bir, ikincisi Dominic eve döndüğünde babasıyla yüzleşir. Adam beyzboldan para kazanılamayacağını söylese de oğlunun tutkusuna daha fazla direnemez, makinesini kendi satar. Kitap burada bitiyor, çocuk gitmekten vazgeçmişti ama babasının fedakarlığına şahit olunca gitmekten başka çaresinin olmadığını düşünür.

Dorothy olayı. Dominic kız için kafayı yer. Ali Desidero olayı, ne eksik ne fazla. Bizimki kızın kalçalarına sarılır, diz çöker bir yerde. Utançtan yerin dibine geçer ama yapacak başka bir şeyi yoktur. Çok duygusal bir genç. Ersin Karabulut'un köşesinde yazdığı aptallıkları hatırlıyorum, özdeşleştiriyorum biraz ikisini.

Fante işte, saf yaşam. Mis.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Infernaliana
"ya da Hortlaklar, Hayaletler, İblisler ve Vampirler Üzerine Anekdotlar, Küçük Romanlar, Öyküler, Masallar" şeklinde alt başlık şey edilen bir öcü derlemesi. Gerçeküstücülüğün dayılarından olan Nodier, fantastik canavarlarını ortalığa dökerken okuru uyarmaktan geri kalmıyor.

"Sağduyulu insanların, uzun süre, ölülerin geceleyin yaşayanların kanını emmek için mezarlarından çıktıklarına ve aynı ölülerin daha sonra tabutlarına geri döndüklerine inanabilmesi çok şaşırtıcıdır. Bununla birlikte insanların onlara inandığını ve otoritenin kendisinin de benzer gariplikleri yaymaya yaradığını doğrulayabiliriz. Okurlarımıza, bu öykülere olduğu kadar, sözde hortlak, büyücü, şeytan vb. öykülerine de inanmamalarını öğütlüyoruz. Bu konu üzerine söylenebilecek ve yazılabilecek her şeyin hiçbir gerçekliği yoktur ve inanmaya değmez." (s. 9)

Freud, Totem ve Tabu'da anlatıyordu galiba, insanlar anlamadıkları şeyleri rasyonalize ederken koca bir çöp yığını da elekten geçip insanların zihninde yer ediyor. Cinler, umacılar, bizdeki Çarşamba Karısı falan, alayı memorattır. Aklın anlamlandırma çabasının ürünü. Ben mesela kendi kendine hareket eden bir tişört gördüm, odamda yaşlı bir kadının bana bakıp bir anda kaybolduğunu gördüm, ortalıkta olmayan kağıtlardan hışırtı geldiğini duydum. Bu nedir? Bu beynin verisizlikten ötürü Occam'ın Usturası'nı sallamaması demektir. Gerçekten tişörtün kaydığını gördüm mü? Evet, gözümün önünde gerçekleşti. Bu gerçek bir şey mi? Bilemiyorum. Bilip bilmemek önemli mi, değil. Düşünmeyi bıraktım. Algılarımızla yaşıyoruz, yanılabiliriz. Umacı diye bir şey yoktur, yine de dolabın kapağını kapatmadan rahat edemeyiz. İnsanın güvenlik ihtiyacının bir ürünü. Sonuçta şu an adını hatırlamadığım bir kuruluş, bir tek paranormal olay gösteren kişiye milyon dolarlık ödül vermeyi vaat ediyor. Ödülü alabilen kimse yok şimdiye kadar, yine de tırnaklarımızı camdan aşağı atmayız, gece vakti tırnak kesmeyiz. Büyü yapılabilir, dinde büyünün yeri vardır. Ulan çok karmaşık iş ya. Mesela ilkokulda aşık olduğumuz kızın aşık olduğu çocuk için büyü yapmıştık birkaç arkadaşla. Anneannemden kalan bir kitapta Arapça, Türkçe büyüler var. Birini yaptık, çocuk taşındı mesela bir ay sonra. Hadi bakalım.
Canavarlara inanmak bir ihtiyaç olabilir, belki bundan inanıyoruz. Yaşadığımızdan çok daha fazlasının olması gerektiğini düşünüyorsak bunlar da aradan sızıp gelir. Nasip. Gerçi bana kafayı kırdırtan biraz da Casper oldu. Bir gazete veriyordu dergisini, 20 sene evvel. Orada "Gerçek Değil ama Garip" diye bir bölüm vardı. Gerçekle karıştırılmış kurmaca -umarım- olaylar anlatılırdı, mesela Glamis Şatosu'nu hâlâ hatırlarım. Hortlaklar gezermiş o şatoda. Böyle şeyler. Yedi yaşındaydım. Her hikâyeye inandım, şimdi de inanmaya meyilliyim.

Infernaliana'da intikamcı ruhlar var, hortlayıp dehşet saçıyorlar ve dini sembollerle çıktıkları yere geri gönderiliyorlar. Vampirler kazıklarla öldürülüyor, hayvanların içine giren kötü ruhlar insanların ödlerini patlatıyor. Kara masallar var, sonu pek iyi bitmeyen. Hacca giden hayaletlerin öbür taraftan verdikleri haberler hayal gücünü iyi bir çorbaya çeviriyor. Doğanın ruhu avcılara musallat oluyor sık sık. Bu kitaptaki olaylar Avrupa halk inanışlarından derlendiği için doğadan bağımsız olması düşünülemez elbette, hele ormanlardan. Cermen diyarları, Nordik mekanları orman yönünden oldukça zengindir. Vampirlere tahta sokulmasını buna bağlıyorum. Eh, ormanların ruhundan korkmak için yeterli hikâye var kitapta. Hem öcüler için, hem bizim için.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Boğa Güreşi
Man Booker ödülü sahibi İrlandalı yazarın bizdeki ilk kitabı. Orta sınıfın maişet temini, yalnızlık problemleri, ailevi sıkıntıları falan. Yitirilmiş geçmişin muhasebesi, şimdiyi işgal ediyor. Küçük evlerden büyük dramlar. Başarısızlık duygusu. Ölümle yüzleşme. Basit insanın kaosu derin oluyor. Diyaloglar basit, ruhlar ağır.
Şifa Bulmak: Bay Hanahoe her gün yürüyor, doktor tavsiyesi. Mekanlar tanıdık, her gün yüzleşilmesi gereken bir geçmiş var. İnsan kendini insanda tanır, Hanahoe kendinde tanımaya çalışıyor ama derin duygusal ilişkilerin yoksunluğu buna pek fırsat vermiyor. Küçük bir kızla az gevezelik yapınca mutlu olup evine dönüyor. Bu kadar.

Fotoğraf: Martin fotoğrafına bakıyor. Saçları dökülmüş biraz. Birkaç çizgi. Geleceğin o uçsuz bucaksız günlerine ayrılmış onca planın çöküşünü fotoğrafta görüyor ama hiçbir şey ölen yakın arkadaşın tabutuna konan fotoğraftaki kadar kötü değil. İki fotoğraf, birinde Martin. Hâlâ yaşıyor. En kötüsünü yaşamıyor herhalde, hayatta olduğuna göre.

Öğretmen: Fatih Hoca, Zonguldak'tan öğretmen arkadaşım. Iğdır'dan gelmişti. İzmirli. Memleketine yaklaşıyor ama birkaç senesi daha var oraya gidebilmek için. Her neyse, bir anısını anlatmıştı. Fatih Hoca yetenekli, araştırmayı seven bir adamdı. Freelance işler yapardı fizikle alakalı. Zannediyorum biraz da zorunluluktan öğretmen olmuş. Neyse, Iğdır'da çalışırken bir gün müdürüyle konuşuyorlar falan, adam Fatih Hoca'nın ışığını fark etmiş. Biraz öne eğiliyor.

"Oğlum, öğretmenlik boş adamın mesleğidir. Kaçmaya bak."

Boş adam mesleği... Bu öyküdeki öğretmen boş adam olup olmadığını düşünüyor. Yirmi küsur yıldır bir şeyler vermeye çalışıyor, kendinden vazgeçtiğini düşününce çıkamıyor işin içinden. Başlamadan biten bir ilişkinin ve orta sınıfın alt sınıfla korkutulması sonucu Fatih Hoca'nın, öyküdeki hocanın, orta sınıfın çıkmazının umutsuzluğunu yaşıyor. Ders başlayana kadar. Her şey baştan, soldan mutluluğu say.

Köle: "Mutfakta bir sıçan bulduğunuzda, dünya bir süre için dolambaçsız, anlaşılır bir yer olmaktan çıkar. Onu yeniden kazanmak istersiniz. Benimki de o hesap. Dünyamı yeniden kazanmaya çalışıyorum." (s. 66)

Adamımız 42 yaşında, eli yüzü düzgün falan, mutlu bir evliliği ve birkaç çocuğu olan, kaçamak yapmak istese de dürtüsünü bastıran bir kişioğlu. Mutfağında gördüğü fareyle mücadelesi dengeleri sarsıyor, rasyonelliğe dönüş için geçmişiyle şöyle bir itişmesi lazım. Fare ölüyor, tık sesiyle her şey rayına oturuyor.

Fıkra: "Tabii, eşim gelip alır sizi."

Adam almak istemiyor. Adam eşini görmek istemiyor, o evde yaşamak istemiyor. Suçu eşinde arıyor, kısmen buluyor. Çocuklarında bulamıyor. Eşi. Belki eski günlerdeki gibi bir espri yapıp kadını güldürse her şey çok daha iyi olacak. Yıllar geçmiş, kadın anlar mı? Ayak sesleri. Acaba espriyi... Kadın kapıda belirdi.

Kan: Abi...Yani diğer öyküler de aşağı yukarı şu özetlediklerim gibi ama bu öykü... Hayatımda okuduğum en gerim gerim geren öykülerden biri, kayıp yaşamların ağırlaştırdığı öykülerin arasından pırtlıyor. Bir pik, diğerlerinden apayrı bir noktada. Müthiş.

Demir tadının bağımlısı bir adam var, Dracula'yı izlerken uyuyakalan bir adam. Kendi hikâyesini bildiği için izlemekten sıkıldı herhalde. Kan bulmaya çalışıyor ve eşine yakalanmadan yapacak ne yapacaksa. Buzdolabındaki tavuğun kanlı suyunu içerek başlıyor, susuzluğu giderek artıyor. Ulan ellerim terledi bak hatırladım da.

Bir bu kadar öykü daha. Ben şahsen pek sevdim, doğal trajedilere rahatlıkla rastlayamadığım için sanıyorum. Edininiz.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Galilee
Evet, Sandman ve ailesini düşünün. Death, Destruction, herkes. Bir de Rockefeller benzeri, tek üfürüşte dünyayı ekonomik krize sokabilecek güçte bir aile düşünün, Geary Dynasty. Bu ikisi arasında Amerikan İç Savaşı'ndan itibaren kurulan ilişki günümüze kadar geliyor ancak karanlık bir işin üzerine kuruluyor bu dostluk, aileler arasında dile getirilmeyen bir kin var. Bağlar o kadar derin ki koparılamaz da. Bu 700 sayfalık küçük dev, Galilee'nin çocukluğunda -yüzlerce yıl öncesi- gördüğü Londra'ya bir ağıt olarak başlıyor. Sonra ailelerle tanışıyoruz, ardından asıl mevzu başlıyor.

Galilee'nin tanrısal mevzusunu anlamak zor, adamlar ölümsüz bedenlerde ölümlüler gibi düşünerek yaşıyor. Ben hep merak etmişimdir, adamların bizden farklı algıları, düşünme biçimleri yok mudur falan diye. Ne kadar fantastik kuntastik şey okuduysam hep aynı şeyle karşılaştım; ya insanınkinden farksız bir beyin yapısı, ya da efsanelerin, mitlerin kalın örtüsü altına gizlenmiş alegorik anlatılar. Dünyayla kısıtlı kalıyor her şey, edimlediğimizi yansıtıyoruz. Galilee biraz daha farklı, belki iki yüz sayfa kendi yaşamını, aile yapısını anlatıyor çünkü.
Bu Yaos falan filan Afrikalı. Dünya'nın yaratıldığı zamanlardan beri yaşıyor. Anaerkil zamanların tanrıçaları onun bir yansıması. Eşi bilmem kim gayet az ölümlü bir dayımız. Çocukları ayrı ayrı tanrısal falan. Bu Galilee kardeşimizin bir yatı var, zaman zaman atlayıp geziyor. Böyle bir ortam.

Gearyler zaten dünyayı yöneten aileler ne yapıyorsa onu yapıyor. Üyelerinin bazıları aşırı paradan fıttırmış, mesela esas kızın eşi. Kızı dövüyor, cinsel sapkınlıklar falan gırla. Şimdi tam hatırlamıyorum ama Galilee kardeşimizin Geary kadınlarıyla bir ilişkisi var, iç savaş zamanından kalma bir ritüel. Galilee esas kıza aşık oluyor, pis adam bunların peşine düşüyor, bir çekişmeler, dövüşler... Altı bölümlük epik bir hikâye anlatıyor Barker, içinde tanrılar, büyüler, bolca para, aşk, aile, nostalji, tutku, her şey var. Hele Galilee'nin geçmişi tam bir destandır; asırların aşkları ve acıları gizlidir adamımızda. Tarihi olayların bazılarında rol oynamıştır, onların sorumluluğunu taşır falan. Derin bir karakter. Hatta fantastik yazında bu ölçüde derinlik taşıyan bir başka karakter olmayabilir.

Böyle. Pek hoş. Ne güzel.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç
1910'da Dünya'nın pek yakınından geçen Halley, uydurukçuluğu fevkalade başarılı olan toplumumuzda infial yaratır. Kuyruklu yıldız ecnebi memleketlere düşecek, Osmanlı mevzudan çok etkilenmeyecek, herkes havaya uçacak falan, çeşit çeşit hurafe üretilir. Bir merak, bir heyecan... Devletin nalları dikmesine birkaç yıl kala onca yenilgiyle bunalmış toplum için can simidi olur Halley, dillerden düşmez. Bir de izdivaç sıkıştırıverin. Dünyanın sonuna doğru gönül işleri durmak bilmiyor, dönemin toplum yapısının insanlara dayattığı -başka türlüsü olamaz çünkü kadın kılığına giren, intihar eden erkekler ve veremden ölen kadınlar olmasa edebiyatımız ağır sıkletten tüy sıklete iner, bir de tebdilihava için Pendik tarafları pek gözdedir, zaman makinesine binerseniz aklınızda bulunsun- aşk simülasyonundan kafayı yiyenlerin mutluluğuna şahit oluyoruz bu kez.
Protagonistimiz -veüv- İrfan Galip, çok okuyup yazan bir kardeşimizdir. Hendese, riyaziye bilir. Kafasını kitaptan kaldırmaz ama bakar ki halk Halley hakkında hiçbir şey bilmiyor, mahallesinde bir toplantı düzenler. Kadınlara uzayın işleyişini kabaca anlatmaya çalışır ama Gürpınar'ın meşhur mevzusu devreye girer; kadınlar dedikoduya başlar ve yarım yamalak anladıklarını iyice çarpıtıp ortaya komik sohbetler çıkartırlar. Kurguyu bozan bir şey bu aslında, bir yanda kuyruklu yıldız ve kadın-erkek ilişkisi, diğer yanda komiklikler. Homojen bir yapı oluşturmaz bu ikisi, ayrı bölümler bir araya getirilmiş gibidir.

İşte ne olur, İrfan Galip'e bir mektup gelir. Böyle uzaydır, ilimdir falan pek ilgilenen bir kız, İrfan Galip'e içini döker. Onu bir abi gibi gördüğünden, kendisinin de bilimle ilgilendiğinden ama ailesinin çok katı olduğundan vs. bahseder. Tabii bizim şapşik alim kıza anında tav olur, aşktan falan dem vurur. Yuh, iki mektup bekle bari. Neyse, öylesi bir duygusal açlıkla boğuşuluyor o zamanlar. Kız adama çıkışır, adam ısrar eder, kız adama bir oyun oynar ve adamın kararlılığından emin olmak ister. Sonunda evlenirler, Halley tam tepelerinden geçerken. Adam hurafelere uyup kızın iffetinden şüphe etmez, o hurafeleri bizzat kız üretiyor bir de. Halley Dünya'ya çarpmaz. Gürpınar, giriş bölümünde hurafelere gerçeklerden çok daha kolay inanıldığından yakınır. Her şey ortadayken bile daha sansasyonel olan daha gerçek gibidir, hesaplamalara rağmen yıldızın Dünya'ya düşeceğine inanılır. Her şey ortadayken dedikodulara inanılır ve ilişki patlar mesela. Falan.

Evet, bir klasik. İyi bir şey.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bay Mercedes
Mevzunun başında birkaç kişinin üzerinden geçen Mercedes marka güzel bir araba var. İnsanlar iş bulmak için sabahın köründe sıraya girmişler, o sırada dünya aydınlanıyor. Arabanın farları. Sonra birinin suratını eziyor, birinin kolunu bilmem ne yapıyor. Bu Death Proof'u izleyenler oradaki çarpışma sahnesini hatırlasın. Bir de Ballard'ı hatırlayalım; otoerotizm konusunda çığır açmış bir abimiz kendisi. King'i de etkilemiş. Bu Bay Mercedes kafayı kırmış ama arabayı parçalayıp insanların üzerinden geçmenin verdiği hazdan çok daha fazlasını istiyor, bu yüzden arabayı yürüttüğü kadını yavaş yavaş delirtip intihara sürüklüyor. Sıradaki kurbanı yakın zamanda emekli olan bir polis memuru. Olay bu ikisinin arasında dönecek.

E-postalar, sorgulamalar, açıklar derken emekli polisimiz izlerin peşine düşüyor ve oyunu akıllıca oynayarak çocuğu buluyor, bir katliamı engelliyor falan. Kedi-fare oyunu ama roller değişiyor zaman zaman, heyecan hiç bitmiyor. Yine de psikopat çocuğumuzun dolduruşlara gelmesi, eh, hikâyenin zayıf tarafını oluşturuyor. Memur, çocuğun cinayetlerden sorumlu olmadığını söyleyerek yem atıyor, bizim salak da açık veriyor böyle böyle. Kör noktasından vuruluyor sözde. O kadar da zeki değilmiş meğer, King'in karakteri kurma biçimiyle tersini düşünüyor insan. Neyse artık.

Sarar ama, eh işte.
Yanıtla
2
18
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aylaklar
Konaklardaki yaşamlar temalı bir Anday romanı. Ben şiirlerini pek severim, kafayla birlikte sayısız imge açar.
Saraylı bir ailenin artık yok olmuş bir yaşantıyı sürdürme çabası iyi bitmiyor. Liyakat, soy sop, yıkılan bir imparatorluğun ardından yenilenen dünyaya ayak uyduramıyor, yine de ailemiz yılmak bilmeden sona doğru yardırıyor.
Leman Hanım, paşa babasının gölgesinde yetişmiş bir saraylı hanım, evdeki aylakları besleyebilmek için aileden kalan evleri vs. satıyor ve ailenin tarihçesini hastalıklı bir şekilde, en ince ayrıntısına kadar aklında tutup şak diye anlatabilecek kadar deli. Eşi Davut Bey, kurduğu çılgın planları hayata geçirmek için evinde bir dolu ayyaş besleyebilecek kadar alternatif bir kafada yaşıyor. Oğul Galip Bey, şimdinin sonsuzluğuna sıkışıp bütün duygulardan muaf kılınmış -aşk hariç- bir adam. Torun Muammer, varoluşçuluğu son derece dipten ve tırt bir şekilde yaşayan kardeşimiz. Ne hissettiğini, ne yaşarsa ne hissedeceğini bilemeyen bir genç. Bir tane erkek budalası kız, bir tane İttihatçı yaşlı adam, iki üç beleşçi daha, kadro tamam. Her birinin ayrı bir kafası var ve hepsini bir arada tutan Leman Hanım. Ya da karakterlerin bazılarının düşündüğü üzere Leman Hanım'ın akıl sağlığı bozulmasın diye aylaklık ediyorlar. Saray eşrafını birkaç uçarı tip oluşturuyor yani.

Roman iki bölüm, ilk bölümde bu tayfayı tanıyoruz. İkinci bölüm Muammer'in anılarından oluşuyor. İlk bölümün pek başarılı olduğunu söyleyemem, hızlı geçişlerden baş dönmesi yaşayabiliyor okur. İkinci bölümse evet, pek hoş. Muammer her şeyi yavaş yavaş çözümlerken konağın haciz sonucu uf olmasını, karakterlerin dağılışını falan görüyoruz. Böyle bodoslamadan değil tabii her şey, her bir karakter için sayfalar dolusu yazılır ama askerliğin gözü kör olsun. Belki dönüşte yazarım diyeceğim, yazamayacağım. Neyse.Böyle yani.
Yanıtla
6
6
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
On buçuk Bölümde Dünya Tarihi
Kitapların kitabı olarak üç beş tane örnek verebiliriz. Kutsal kitaplardır. Anlatının eğilip bükülmesi cıstır lakin yine dönüp dolaşıp bu kitaplarla oynarız, onların uyarlamalarını okuruz, izleriz, dinleriz. İnsanoğlunun kolektif tarihçesidir, birilerinin inandırıcı bir şekilde kurguladığı metinlerdir, Yaratıcı'nın sesidir, ne olursa olsun kopyalanırlar, değiştirilirler, yorumlanırlar. Borges bunlardan çorlamıştır labirentini, meşhur kitabını. 1001 Gece Masalları bir türevdir, Jesus Christ Superstar kutsal kitabı tersten okumadır. Sonsuz hikâyeye bir kapı. Hayal gücü katalizörü.

Julian Barnes ne yapıyor, Nuh'un gemisinden giriyor olaya ve koçun boynuzuna saklanan tahtakurularının anlattıklarıyla giriyor işe ve gerçekten dediği sayıda bölüm kadar anlatıyor dünyayı. Kalan yarım bölüm? Aşk aşk, dünya tarihinde daha çok yer alan başka bir şey var mı?
Tahtakuruları Nuh'un ayyaşlığından, kötü bir kaptan olmasından dem vururken adamın eldeki en iyi adam olduğunu belirtiyorlar. Yani daha iyi bir kaptan, daha iyi bir insan yok. "Siz Nuh'un hep aklı başında, haksever ve içinde Allah korkusu taşıyan biri olduğuna inandırılmışsınızdır, oysa ben size onu, sinirlerine hâkim olamayan ayyaş serserinin teki olarak tanıtmıştım. Bu iki görüş tümüyle bağdaşmaz değil. Meseleye şöyle bakın: Nuh hiç de sağlam pabuç sayılmazdı, ama siz bir de ötekileri görecektiniz. Tanrı'nın her şeyin üzerine bir sünger çekmeye karar vermiş olması bizi hiç şaşırtmadı; tek bilmecemsi şey, bu türler arasından, yer yüzündeki varoluşları, yaratıcısı için özellikle övünç kaynağı olmayan birini korumayı istemiş olmasıydı." (s. 15) Bir de gemideki hayvanların besin olarak götürülmesi var, o da garip. Zümrüdüanka mesela, tadı güzel diye yeniyor ve bir efsane olarak kalıyor. Aynı şekilde Unicorn da öyle. Nuh'un ailesi tarafından ipi çekiliyor. Sonra tek bir gemi yok elbet, birkaç gemilik bir kalyonla gidiliyor falan, böyle bir sürü kirli çamaşır dökülüyor ortaya ve Tanrı'nın baskıcılığından ötürü Nuh'un da biraz cortladığından bahsediliyor.

Diğer bir bölümde insanoğlunun bir güneş gibi parıldamaya başladığı zamanların, Antik Yunanistan'ın kaybolmuş hazinesinin peşine düşen bir araştırmacı var, dünya çapında ünlü bir adam. Televizyon programı yapıyor falan. Bir gün gezideyken gemiyi Arap teröristler basıyor ve Arapların katledilmesi konusunda araştırmacının dünyaya bir açıklamada bulunmasını istiyor. İsrail, Naziler, Araplar hakkında bir konuşma. Konuşmazsa araştırmacı ölecek. Dünyanın gerçek bir parçası da ölecek, çünkü doğrular çarpıtıldıkça dünya tarihi yanlış temellerin üzerine konur ve temellerin doğruluğu bir süre sonra umursanmaz. Kayıplar büyür, dünya döner ve ne kadar büyük fırsatları kaçırdığını fark etmez bile insanoğlu. Kitap aslında bu mevzu üzerine kurulmuş bölümlerden oluşuyor. Bir ters okumalar kitabı.
Deniz Kazası isimli öyküyü ele alalım. Bir kaza anlatılıyor ve kazanın resmi üzerinden dünya okunuyor, Adorno'nun felaketler ve sanatla ilgili meşhur vecizesi üzerinden bir tartışma dönüyor. Gerçek nedir, sanat dünyayı nasıl algılar falan. Diğer hikâyelerde bu algı üstünden dünya tarihi, Nuh'un gemisi ve daha pek çok üfürükten mevzuyla ilgili şey var.

Bir şey diyeyim, o yarım bölüm var ya... Sezinciğim'e de söyledim, aşkla ilgili sezip dile getiremediğimiz, düşünce haline sokamadığımız şeyler vardır. Barnes'ı gözlerinden öperim, cuk yazmış adam. Diyor ki aşk mutlu etmez, hatta muhtemelen mutsuzluk çekeceksiniz ama insan olduğunuzu, potansiyelinizi aşık olduğunuzda anlayacaksınız. "Sizin âşık olup olmadığınızı bilemem. Sormak gereğini duyuyorsanız, o zaman herhalde değilsiniz, size verebileceğim tek tavsiye bu (hatta bu bile yanlış olabilir). Size kimi seveceğinizi, nasıl seveceğinizi söyleyemem:Bu tıpkı neler yapmak gerektiği kadar neler de yapmamak gerektiğinin öğretildiği şu kurslara benziyor (yaratıcı yazı gibi - insanlara nasıl ve ne yazacaklarını öğretemezsiniz, sadece yanlış yaptıkları yerlerde onlara yardımcı olup zaman kazandırabilirsiniz). Ama size niçin sevmeniz gerektiğini söyleyebilirim. Çünkü buldozer gibi yıkıp harabeye çevirmek için sadece aşkın yarım evlerinde duran dünya tarihi, aşk olmazsa gülünçtür." (s. 241)

Of be. Daha neler neler.

Müthiş bir kitap, Barnes'ın nesi varsa okuyası geliyor insanın.
Yanıtla
5
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yedi Güzel Yıl
Etgar Keret, yedi yılının özetini çıkarırken hikâyelerinin kaynağını da sergiliyor. Savaşın durmak bilmediği topraklarda trajedinin en derinden hissedildiği anlar, yabancılaşan insanları ve olayları sayfalarda ortaya çıkartmış. Keret, karısı ve oğluyla birlikte yolculuk ederken sirenlerin havayı yırtmasıyla birlikte arabayı durduruyor, yere yatıyor. Oğlunu kucağına alıyor, karısıyla birlikte tost yapıyorlar çocuğu. Bombalar havada vızıldıyor. Yapacak daha güzel, sevgi dolu ne var başka? 19 yaşında bir genç, askerliğinin bitmesine iki yıl varken ilk öyküsünü yazıyor. O bunaltıyı alt edecek bir silah var elinde artık. Abisine öyküyü okutuyor ve tamam, artık işi gücü saçmayı kaydetmek oluyor. Böyle yaşantı parçaları Keret'ın anlattığı.
İşin aile boyutunda bir adet abi, bir adet abla, anneyle baba var. Keret, annesiyle babasını anlatırken soykırımdan kurtulup yaşamlarına güdük bir ruhla devam etmek zorunda kalmış bir neslin acısını da anlatıyor. Özellikle annenin Varşova'ya bir daha hiç dönmemiş olmasının acısı, Keret'ın Polonya'dan aldığı davetlere daha sık katılmasına ve annesinin yürüdüğü sokaklarda yürüyerek aynı acıyı kendi kuşağına taşımasına yol açıyor. Annenin söylediği şu söz zannediyorum mevzuyu iyice çözer: "Sen İsrailli bir yazar değilsin. Sürgünde olan Polonyalı bir yazarsın." (s. 141) Keret'ın öykülerindeki sürgün, dışlanmışlık hissini buradan alın.

Baba... Baba yenilmez bir savaşçı, iflah olmaz bir iyimser. Çocuklarına karşı daima sevecen, hayata karşı güçlü. Ölümden ucu ucuna kurtulması ve faşolara karşı savaşması cabası. Bir gün daha yaşamak için çok ağır bir ameliyata girmekten çekinmeyen bir adam. Keret'ın iyimserliğini buradan alın.

Eş ve çocuk, sonsuz bir mücadele. Deneyip yanılmama çabası. Acemilerin geçmeyen tedirginliği. En iyiye ulaşabilmek için gereken güç. Bir ilişkiyi sürdürmek, çocukla birlikte iki diyelim, öykülemek ve yaşamaya hep aynı kaleydoskoptan bakabilmek, Keret'ın başardığı şey bu aslında. Karısının dediğine gelin: "(...) 'Hayatımızı alıp daha ilginç bir şeymiş gibi devamlı yeniden şekillendiriyorsun. Yazarların yaptığı da bu değil mi zaten?'"

On numara bir Keret kitabı, bir bakın.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yıldızlardan Dönüş
Hal Bregg, Prometheus nam bir uzay projesinden geri döner ama yolculuk esnasında ömründen kaybettiği 10 yıla karşılık dünya bir 120 yıl falan ilerlemiştir. Dolayısıyla bıraktığı dünyayla bulduğu dünya birbirinden oldukça farklıdır. Bayağı bir farklı aslında; bilimin uçarcasına ilerlemesiyle dünya da bayağı bir değişmiştir. Mesela şöyle; bir yerden bir yere gideceksiniz.

"2Glion'u kullanarak 54. Dorzi'ye çıkış. Pstofi'ye yolculuk 23,7 pors."

Tamam o zaman.

Kahramanımız uçaktan indikten sonra sayfalar dolusu kaybolur, çıkışı bulamaz. Kendisi gibi sıkıntı çeken astronotlarla ilgilenen bir departman var, onun elemanıyla iletişime geçmez ve kendi başına yeni dünyaya uyum sağlamaya çalışır. Solaris'te akıl alan bir okyanus tasviri vardır, okuyanlar bilir. Lem'in imge aktarma olayı zaten muhteşem, bir de buradaki ulaşımı, iletişimsizliği de diyebiliriz, öyle bir aktarır ki bir daha asla çıkışı bulamayacak gibi hisseder okuyucu. Sonra yeni dünyayı keşfe çıkarız Bregg'le birlikte.
Bir dünya yeniliğin içinde "betrize" işlemi sosyal yaşamın değişimindeki temel icat olarak gözüküyor. Bu işlemle birlikte insanların şiddet olayı sona eriyor, tatlı çocuklar olarak dolanıyorlar. Bununla birlikte tutku, ihtiras ve ucundan kıyısından şiddetle alakalı ne kadar duygu varsa güdükleşiyor. Evliliklerin dönemlik sözleşmelerle başlaması ve ortalama yedi yıl sürmesi de buna bağlı. İnsanoğlu savaşlardan bıkıp savaşların sebebini ortadan kaldırıyor ama kendi varlığını da ortadan kaldırıyor, bir denge işidir çünkü insan. Kendini dengelediği ölçüde yaşar ve yaşamaktan keyif alır. Bu işlemle birlikte sadece belli duyguları taşıyarak yaşıyor ve bu durum Bregg'e ters. Kadınlarla olan ilişkileri bu yüzden bir türlü istediği gibi şekillenmiyor. Aslında toplumun kendisini tamamen dışlamasının sebebi de bu; betrize edilmemiş bir birey ve etrafına tehlike saçabilir. Yolculuğun biyolojik etkileri sonucu boyu oldukça uzun ve kaslı bir vücut yapısı var, bir de eski kıyafetler giyiyor. Yeni yüzyılda bir hortlak, uygar insanların arasında!

Uzaya yaptığı yolculuk sırasında Einstein ayarında bir adam çıkıyor ve dünyayı değiştirecek yeni bir formülle yeni bir enerji şekli ortaya çıkarıyor, bu sayede uzay yolculukları oldukça kısalıyor, dünyanın enerji ihtiyacı büyük ölçüde çözülüyor ve uzay şövalyeleri gözden düşüyor. Unutuyorlar Bregg ve ekipteki arkadaşlarını. Birkaçı yolculukta ölmüş, birkaçı geri dönmüş ve Bregg gibi uyum sağlamaya çalışıyor. Bir araya geldiklerinde yolculuk sırasında gerçekleşen kazalar konuşuluyor ve Bregg'in toplumla uyum sağlayamamasının sebebi, bu kazalarda takındığı tavırlarla da alakalı. Hastalık derecesinde duyarlı bir insan ve topluma uyum sağlama çabaları başarısızlığa uğrayınca yeni bir uzay seyahati fırsatını kaçırmıyor, Dünya'dan uzaklaşıyor Bregg kardeşimiz.

Yani savaştan dönersiniz, askerden dönersiniz, mahrumiyet bölgesinden dönersiniz, uzaydan dönersiniz ve hiçbir şey bildiğiniz gibi değildir, siz değişmemiş olsanız bile. Uyum sağlayamazsanız basın geri. Oraya da uyum sağlayamamışsanız havaya uçun falan.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir