Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
B, Bira
Uçuk kaçıklardan bir ulu, Tom Robbins'in büyükler için çocuk kitabı, çocuklar için büyük kitabı, bira severlere çapça küçük ama çakırca büyük bir hediyesi.

Bira bir içecektir. Patatesin ve muhabbetin üzerine iyi gider. Kalp kırıklığına iyi gitmez, ona şarap gerekir ama geri kalan her şeyde biranın egemenliği tartışılmazdır. Mesela vapurdayken, cesaret gerektiren anlarda, susamışken. İnsanlar bu içecekten yılda milyarlarca litre tüketiyor ve hayatları daha iyiye gitmiyor, suçu diğer pek çok şeye -çivi, kötü bir kitap, kevgir, silikon tabancası- atamadığımız gibi biraya da atamıyoruz. Bağımlılıkla ve yol açtığı zararla ilgilenmiyoruz, o başka bir boyut. Biz aklı başında, psikolojisi cortlamamış insanlarla ilgileniyoruz, bir de bol köpüklü biralarla. Bomonti filtresiz. O yoksa Carlsberg. O da yoksa en başta yapmam gereken şeyi yapıyorum, şaraba geçiyorum. Olay biraydı gerçi.
Gracie, altı yaşlarında bir kız ve bir gün biranın ne olduğunu merak ettikten sonra önünde bambaşka bir dünya buluyor, merak sonucu başka dünyalara yolculuğa çıkanlar gibi. Bu kızın dünyayı algılayış biçimi metnin mizah boyutunun bir bölümünü oluşturuyor. Salinger'ın, Ajar'ın çocuğu gibi düşünebilirsiniz. İşin Robbins boyutu zaten aşırı komik. Ekşi Sözlük'te adamın benzetmeleriyle ilgili müstakil bir başlık var, oradan bakabilirsiniz. Ben bir tanecik vereceğim. Mekan Seattle, melankolinin başkenti.

"Çisenti dediniz mi, Seattle dünyanın merkez üssüdür. Güz mevsiminde nemli, gri bir isilik gibi her şeyin üzerine öyle bir yapışır ki kent adeta ıslak bezi uzun zamandır değiştirilmeden bırakılmış ve sonra gazete kağıdına sarılıp yuvarlanmış bir bebeği andırır." (s. 12)

Mevzu bira. Amca filozof, Moe. Biranın ne olduğunu anlatırken o arada anneyi ve babayı es geçmeyeyim; baba ilgisiz. Anne fedakar. Birayı Mısırlılar buluyor, fermente işlemini falan da onlar buluyor. Moe kıza anlatıyor, hafiften değişik bir insan olduğu için kızı bira fabrikasına götüreceğini söylüyor ama bunu söylemeden önceki bir şeyi yazmalıyım, amca biranın, çakırlığın, sarhoşluğun bombastik dünyası için söylüyor: "Orada, Baudelaire'in deyişiyle, tüm insan dürtüleri havada uçuşup birbirine karışır." (s. 14) Böyle pır pır, gözlerin önünde, tutabilirsiniz bile. Neyse, amcanın fabrikaya götürme planı patlar ve Bira Perisi ortaya çıkana kadar kızcağız üzgün üzgün dolanır. Periyle birlikte hikâye hızlanır, bu uçan küçük varlığın anlattıkları başlı başına bir kitaba dönüşebilir, bu hali de iyidir. Örneğin sarhoş olup etrafa zarar vermeye başlayan adamları Gracie'nin yardımıyla hacamat eder ve sarhoşluğun aşırılığının iyi bir şey olmadığını söyler. Sonra biranın oluşumundaki bakterilerin uzaydan gelmiş olabileceğini söyler, böylece biranın sadece toprakla değil, yıldızlarla da alakalı olduğunu düşünürüz. Bir de cesaret elbette, bir pub ortamında biranın verdiği cesaretle cepheye gitmeyen ve böylece ölmeyen bir adamın kaçışını, korkaklığı yüzünden sevdiği kızla konuşamayan bir adamın nihayet konuşabildiğini ve bir süre sonra evlendiğini görürüz. Faydalı bir uğraştır bira içmek, bu açılardan çok işe yarar.

Aşk ve yaşam, bu konuda Peri'nin de yapabileceği pek bir şey yok. Gracie 26 yaşına da, 36 yaşına da gelse aşkı anlatamayacağını, aşkın yaşanabilir bir şey olduğunu ve bunu yaşamadan ölen insanlara çok üzüldüğünü söyler. Mantıksızdır, belki de bu yüzden insanlara çekici geliyordur falan. Bira dışında yaşam şöyle ilerliyor ki amca aşık oluyor ve tropik bir adaya gidiyor aşık olduğu kadınla, hah, hatırladım, kızı bu yüzden fabrikaya götüremiyordu! Sonrasında anneyle baba ayrılır, Gracie maddi açıdan zor günler geçirirken amcasından adaya gelmeleri teklifi alırlar. Üçüncü teklifte uçak biletleri de gelir, giderler. Amca, kadından ayrılmıştır ve Gracie'nin annesine aşık olur, evlenirler falan. Çok garip bir hikâye bu, -istediğim yere virgül koyarım, isteyen TDK'ye şikayet edebilir- ama -bomba söz geliyor, siper alın- hayatın kendisi de garip değil midir zaten? Vurmayın lan, tamam.

Çok güzel çok, kafam kadar büyük olan diğer kitaplarını da okuyabilsem keşke. İki tanesini okudum da yazamadım, tekrar okumam lazım. Siz de okuyun bence.
Yanıtla
0
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uygarlık
John Keegan, Savaş Sanatı Tarihi adlı böyle bayağı kafam kadar hacimli süper eserinde meşhur general Clausewitz'in savaşı sırf politik bağlamda ele almasını yerer ve aslında mevzunun tamamen kültürel olduğunu anlatır, dünyanın hemen her yerinde gerçekleşmiş savaşları, savaşan tarafları ele alarak bu değerlendirmeyi yapar. Kültürlerin çarpışması topyekün bir katliama yol açmıyor, genelde. Ekonomik hadiselerin ötesinde mevzular varsa Cengiz Han gibi adamlar çıkıp ortalığı toz duman edebiliyor ne yazık ki. Uygarlıkla alakalı bunlar, Avrupa uygarlığını meydana getiren arkadaşlar kendi aralarında ne kadar savaştılarsa da birbirlerini yok etmeye yönelik hareketlerde bulunmadılar, Hitler gibi yine başka işler peşinde koşan adamlar istisna oluyor. Karşılıklı baskı kurma çabaları yüzünden milyonlarca insan öldü ve bu savaşlar, akıl çağının zirvesinde olduğunu düşünen insanı dehşete düşürdü. Madem süper bir medeni haldeyiz, öyleyse bombalar niye? Bell, biraz da bu ikiliğin izini sürüyor ve Nietzsche'ye karşı başlatılan savaşla giriyor metne. Dinsel bir altyapı kurulamayınca kültürel zıtlıklar devreye sokuluyor ve savaş sebebi olarak sunuluyor. Nietzsche, özünde terso uygarlığı göme göme bitiremediğinden koca koca ülkelere kafa tutar hale getiriliyor ve gelsin bombalar, gitsin mermiler. Bravo, çok iyi düşünmüşsünüz.
Bell, uygarlığı tam olarak tanımlamak için göstereceği çabanın boşa olduğunu belirttikten sonra uygarlıkla iyiyi denkler ve iyiye giden yolları incelemeye başlar. Metnin bu kısmı oldukça ironik, gülümseyerek okursunuz. Uygarlığın, özellikle bombalar patlatarak ulaşılmaya çalışılan uygarlığın "herhalde" iyi bir şey olduğunu ama bu iyi şeye ulaşmanın tek bir yolunun olmadığını belirtir Bell, özellikle devletlerin tek bir iyilik yolunu benimsemelerini eleştirir. "Halkın çıkarı için, İngiltere'nin hayrına" gibi ifadeleri son derece muğlak bulur ama bombaları atan ellerin amacı da tam olarak budur; tek bir ses, tek bir amaç. Kaçarı yok. Uygar toplum, uygar insan gibi bulanık ifadelerden kaçınarak önce neyin uygarlık olduğundan ziyade neyin uygarlık olmadığını ele alır. Giriş bölümü bitti.

Uygarlık Ne Değildir: Batı'nın değerler sistemi ve bu sistemin korunması için üfürükten bir üstünlük duygusuyla daha "alt" toplumlara savaş açan gebeşçe fikirler, adamlar bir temiz darmaduman edilir. Lévi-Strauss'un öncülüdür bu açıdan, tabii Bell bir denemeci ve sanat eleştirmenidir, olayın sağlam temellere oturması için bir elli yıl daha geçmesi gerekecektir. Neyse, mal mülk hakkı, kadınlara karşı tutum, milliyetçilik gibi birçok olayın uygarlıkla alakalı olmadığını söyler ve ekler: "Uygarlığın daha çok bilinçlenme ve eleştiri kafası gibi insanlığın kazandığı son erdemlere bağlı olduğunu kabul etmeliyiz. Uygarlığı eğitimin bir sonucu sayabiliriz. Uygarlık insan yapısı bir şeydir." (s. 24)

Sonraki bölümlerde üç eşsiz örnekten, uygarlığın zirvede olduğu zamanlar ele alınır: Büyük Devrim'e kadarki Fransa, Rönesans İtalya'sı ve Atina'nın en bomba zamanları. İran, Çin ve diğer toprakların medeniyeti hakkında çekimserdir, yeterli ve doğru bilgi olmadığı için bunları ele almaz. Aklın egemenliği, Bell'in izini sürdüğü olay bu. Atina'nın tiyatrolarını ve felsefesini, İtalya'nın sanatta zirveye ulaştığı yılları ve Fransa'nın edebi yükselişini, içinde bulundukları tarihsel konum bağlamında inceler.

Sonrasında uygar insan nasıl ortaya çıkar, onu inceliyor Bell ve zannımca kayışı koparıyor. Kafası çalışan, geçim sıkıntısı çekmeyen insanlardan oluşan bir sınıf oluşturulacak, bu sınıf insanlığı bir tık ileri taşıyacak. Günümüzde bu sınıf var ama zamanı boşa harcıyormuş Bell'e göre. Bir proje sınıfı bizi kurtarabilecekse eyvallah, pek sanmıyorum ya.

Uygarlık ve uygar insan nedir, ne değildir, onun düşüncesi. Hoş.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
1 Erkek Hakkında
Romanda birden çok erkek olsa da genel olarak erkek, erillik hakkında. Dünyasından ayrılamayan erkek, kabuğundan çıkamayan erkek, kabuğundan çok uzaklaşan erkek. Çeşitli eril problemler; bağlanma, kaygı, kaçış, arayış, unutuş. Orta sınıf İngiliz ailelerde ilişkiler nasıl yürür, daha da önemlisi günümüzün çocukları deli bir dünyada nasıl hayatta kalır, onun hikâyesi biraz. Çocukların yaşam becerilerini geliştirmesi oldukça zor, aile gibi korkunç bir engel var. Ergen acımasızlığı var, büyüklerin anlaşılmaz dünyası var derken o çocuk murdar oldu. Bir de memur falan olması için okuturlar bunu. Böyle bir israfa galaksinin bir şey yapması lazım artık, karadeliğe falan çekilirsek belki bu telaş biter, yaşamaya dair daha ciddi işler yapılır derken kitabı da murdar ettik. Döneyim.
Hornby'nin hafif dağınık anlatımında okuru elinden tutup hikâyeye sürükleyen bir berraklık var, mevzuya nerede dahil olup nerede durmanız gerektiğini bilemeyebilirsiniz. Kan emici bir aileniz, kısaca kötü bir sevgiliniz falan varsa yine bilemezsiniz. Hepimizi ilgilendiren olaylar var, yarın karşınıza kimin çıkacağını bilemezsiniz sonuçta. Yapmayacağım dediğiniz ne varsa yapabilirsiniz, değişirsiniz. İnsansa mevzu, her şey mümkün. Her şey olur. Mesela burada ne olmuş, bakalım.

Will, 36 yaşında bekar bir adam. Babasının yazdığı bir Noel şarkısının telif geliriyle geçiniyor. Çalışmasına gerek yok, canı çok sıkıldığı zaman Roma'ya gidip gelebilecek rahatlıkta. İlişkileri uçucu, yarın her şey bitmiş ve bir başkasının peşine düşmüş olabilir. Çocuk biraz, her erkekten biraz daha fazla çocuk. Sevgilisi onu terk ettiği zaman bu çocukluktan çıkar gibi oluyor ve nedeni sorgulamaya başlıyor. Ters bir şey yapmadı, duyarlı bir sevgili oldu, olabildiğince. Farkına varıyor ki çocuklu kadınların evlenmek, çocuk yapmak gibi bir derdi yok, o yüzden boşanmış kader mahkumlarının destek gruplarından birine katılıyor. Bekar, çocuklu anneler. Cennet. Hemen kendine boşandığı bir eş ve bu eşin gazabından ötürü sıklıkla göremediği bir çocuk yaratır, bu yarattıklarını da sık sık unutur ve garip diyaloglara girer. "Çocuk? Hangi çocuk? Haa, benimki." Biraz da şapşallık var ama çocukluğuna verilebilir.

Mark, şu kapaktaki çocuk devreye giriyor ve hikâye bambaşka bir boyutta ilerlemeye başlıyor. Mark'ın annesi hippi, babası da. Baba başka bir kadınla birlikte, kadının annesi de onlarla yaşıyor ve bu iki aile bir araya geliyor sık sık. Anne ve babayı görmekle ilgili bir sıkıntı yok ama bunların bireysel olarak büyük, devasa problemleri var. Baba sorumsuz, anne depresyonda. Tam bu noktada Will ve Mark, grubun piknik etkinliğinde tanışıyor ve Mark, şanssız çocuk, attığı bir francalayla göldeki kuşlardan birini öldürüyor. Burada sapanla pat pat indirebilirsiniz belki ama oralarda büyük bir suç bu, ucunda hapis var. Will yalan söyleyerek çocuğu kurtarıyor ama araları hâlâ iyi değil, birbirlerini sevmiyorlar. Ne zaman sevmeye başlıyorlar, Mark'ın annesi intihar teşebbüsünde bulunana dek.

Kadın hastaneye kaldırılıyor ve o sırada Mark'la Will ilgileniyor. Will kardeşimiz, o zamanların -1993 civarı- ve bana göre her zamanın kral grubu Nirvana hayranı bir adam, tırıvırı şeyler dinleyen ve bu dinlediği şeyleri sınıfta söylediği için ergen tayfadan eziyet gören Mark'a Nirvana'yı öğretiyor. Artı puan. Mark, okulun belalı kızlarından birinin dikkatini çekiyor ve onunla arkadaşlık etmeye başlıyor, böylece eziyetçi tayfadan da yakayı sıyırmış oluyor ama öncesinde bir ayakkabı mevzusu var, Mark'ın ayakkabıları rezalet ve Will çocuğa bir çift ayakkabı alıyor, gıcır gıcır. Ertesi günün akşamında çocuk çıplak ayaklarla dayanıyor Will'in kapısına. Çalmışlar ayakkabıları. Sonra Mark'ın annesi ayakkabı olayını öğreniyor, Will'le Mark'ın ilişkisini öğreniyor ve aralarındaki mevzuyu bitirmeye çalışıyor.

Temelde olay şu ki Mark'a bir baba lazım, çocukluğundan bir türlü kurtulamayan bir çocuk Mark. Büyüyor ama büyümüyor bir yandan, çocukken neyi öğrendiyse orada kalıyor. Travma geçirdiği zamana hapis. Will bir baba figürü, Mark'ın annesinden pek hoşlanmasa da çocuğa nasıl büyüneceğini öğretmek istiyor, bu aşamaya gelmesi kendisi için de kolay olmayan bir yolculuk. İkisinin de çocukluktan kalan yanları var, kartlaşmış yanları var. Değiş tokuşla sıkıntılarından sıyrılacaklar zamanla, bazı facialar yaşanmadan bunlardan kurtulamayacaklar. Beraber yaşıyorlar ve hayatlarındaki eksiklikler bir bir kapanıyor. Will aşık oluyor ve aşık olduğu kadını kaybetmemesinde Mark'ta yaşadığı duygular çok önemli bir hale geliyor. Mark'sa büyüyor; kıyafetler, müzik, okul... Sevilesi bir çocuk, sadece ergenlik bunalımları yerine daha ağır şeyler yaşıyordu. Will sayesinde bunlardan kurtuldu ve aylaklık eden, yaşının bunalımlarını yaşayan bir genç oldu. İki taraf da sağaltıldı. Son. Mutlu olup olmaması önemli değil.

Nick Hornby'nin deşmediği yara yok. Tüketim toplumuna bir tekme, çocuklu çocuklara da bir tekme, aylaklığa övgüyle birlikte kafa ve okullara sıkı bir giydirme. Keyifle okursunuz sanıyorum, elinize geçerse bir bakın.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Butleryan Cihadı
Dune çok gezegenli, çok ırklı dev bir saga. Klasik seride gördüğümüz yapay zekanın yasaklanması, tüm bu sistemi bir arada tutan İmparator Şaddam'ın düşüşü gibi olayların 10000 yıl öncesine gidiyoruz, her şeyin başladığı zamanlara. Lonca'nın, Bene Gesserit dalgasının, mentatların temellerini göreceğiz.

Birbirinden farklı hikâyeler var, birbiriyle bağlantılı hikâyeler var, Game of Thrones'un bölümleme sistemiyle yazılmış. Karakterlerin üzerinde tek tek duracağım, öbür türlü anlatmak çok zor.

Terra uygarlığı evrenin ulaşılabilen kısımlarına yayıldı ve durağanlaştı, enerji yitirilmişti. Uzak yıldız sistemlerinin birinden gelen Tlalok, İmparatorluk'un miadını doldurduğunu anlattı. İnsanların çoğu anlamadı, birkaçı dışında. Agamemnon, sevgilisi Juno, Barbarossa, Kserkses ve diğer on altı öncü, Titanlar, büyük bir mücadele başlattı ve İmparatorluk'u devirdi. Tlalok'un ölümünden sonra Agamemnon, çok riskli işlemler sonucu beyinlerini makinelere yerleştirdiler, böylece ölümden olabildiğince uzak duracaklardı. Simekler -Titanlar- böyle ortaya çıktı, elektronik mevzulardan anlayan Barbarossa'nın yarattığı ölüm makinelerini yönetebilen bu arkadaşlar, direniş gruplarına uzunca bir süre kök söktürdüler. Sonrasında Soylular Birliği denen oluşum bu arkadaşların yayılımını zor da olsa durdurmayı başarsa da adamlar pek duracağa benzemiyor, bir de Kserkses sığırının hatasıyla ortaya çıkan Omnius nam lanet bir yapay zeka var. Bu Kserkses kardeşimiz üstüne düşen vazifeyi yapması için yapay zekaya çok fazla erişim izni verdi ve Ebedizihin Omnius, gezegenden gezegene konrolü ele geçirip Titanlar'ı kontrol altına aldı. Savaşın üç boyutu: Titanlar, Omnius ve Soylular Birliği. Orijinal seride yer alan Harkonnen ve Atreides ailelerini en başta farklı cephelerde görüyoruz, sonrasında aynı saflarda savaşacaklar ve çok üfürükten bir sebep yüzünden iki aile arasına kan davası girecek.

Üç cephe dedik, çatışmaları yazmak lazım. Omnius, psikoloji hakkında hiçbir bilgisi olmayan, insanların öngörülebilir davranışlar sergileyeceğini düşünen bir yapay zeka. Sibernetik harikası Agamemnon, Omnius'un bu zayıflığını kullanmak istese de eline henüz bir fırsat geçmemiş, açık arıyor ve insanlarla savaşmaya devam ediyor, asıl amaç unutulmamış. İnsanlar simeklerden kurtulmak istiyor, daha büyük bir dert olan Omnius'tan da. Sanıyorum Omnius'u yarattıkları için simeklerden daha çok nefret ediyorlar. Bunun altında onların kendilerini yarı-makinelere dönüştürmelerinin de payı var bence. Bilinen formların dışına çıkıldığı zaman ötekilik devreye giriyor, kan davasına dönüşebilmesi çok kolay ki Orange Katolik İncili bu konuda noktayı koymuştur: "İnsan aklına benzer makine yapmayacaksın." Yaratıldığın şekli kopyalamak yok, kendini başka bir forma dönüştürmek yok, orijinal yapını koruyacaksın. Öyle, yoksa savaş çıkar. Simekler de bu ötekiliğe müthiş bir şekilde uyum sağlayıp insanlara hrethgir diyor, insan böcek. Haspam sanki makine doğdu. Özünü unutmayacaksın dostum, yeni form yeni öz getirmez ve olduğun şeyden kurtulamazsın, yapını ne kadar değiştirirsen değiştir. Heidegger esintili bir fikir; teknoloji insanı tektipleştirir, deterministik bir yapı ortaya çıkartır. Makinelerin, kısmen de makineleşmiş insanların dezavantajı buradadır. Omnius'un önceliği de önemli; başarısız bir saldırının hesabını sorarken insanların yok olması uğruna simeklerin kendilerini feda etmesini bekliyor. Bilinçli bir yaratı olmasa da Omnius'u simekler yaratıyor, oysa Omnius için feda edilebilir bir seviyedeler. Oğul, yaşamını sürdürmek uğruna babasını feda ediyor. Kronos'tan intikam alınabilir.
Dune efsanesi tam bu alengirli olayların ortasında başlıyor. Simekler, Soylular Birliği'nin ana gezegeni Salusa Secundus'a saldırıyor, başlarında Agamemnon var. Soylular Birliği'nin sürpriziyse Xavier Harkonnen, pilot -tersero- yüzbaşı. Rütbeyi salladım, rütbe sistemi İspanyolca kökenli. Tersero, primero, bilmem ne. Neyse, Omnius saldırıdan önce onlarca savaş simülasyonu yaptırır ve hepsinde galip gelir ama Agamemnon bilir ki insan her türlü sürprizi yapabilir. Yapar da, Xavier bir katakulliyle düşmanı püskürtür, büyük kayıplar vermek uğruna. Savaş sırasında meclis toplanmıştır, Vali Manion Butler'ın kızı, seri için çok önemli bir karakter olan Serena Butler, gezegenlerdeki kölelik sisteminin kaldırılması için uğraş vermektedir. Kendisi aynı zamanda Xavier Harkonnen'ın yavuklusudur.

Dune'un temel, çok temel kaygısının insanı anlamak olduğunu düşünüyorum, hatta tahakküm kurma noktasında yoğunlaşan bir sorgulama var. İbn Haldun'a göre tahakküm etme tutkusu insanların ruhlarında doğuştan mevcut, böyle bir tutkunun milyonlarca, Dune'da milyarlarca insanın ölümüne yol açması anlaşılabilir. Doğa-insan ilişkisi, öteki nefreti alt kümelerin çoğunu oluşturuyor. Bu yok edici hırsın karşısında bir avuç insan var, Serena Butler da bu insanlardan biri. Soylular Birliği'nin görmezden gelinen sağduyusu, öz eleştirisi gibi ele alınabilir. Vazifesini yerine getirdiğinde ortadan kaldırılması doğal, ruhunu sağaltmadığı sürece insan hazımsızdır.

Erasmus'u da incelemek gerekiyor, Corrin'de varlığını sürdüren önemli bir karakter. Omnius'un insani parçası denebilir Erasmus için. Olabildiğince insani. Makine olsa da insanları anlamak için onları her yönden taklit ediyor.

"Bilinçli biyolojikleri insan yapan şeyin ne olduğunu çok merak ediyordu. Erasmus da zeki ve kendinin farkında olan biriydi, ama aynı zamanda duyguları, insani duyarlılıkları ve harekete geçirici güdüleri de anlamak istiyordu - bunlar, makinelerin taklit etmeyi hiçbir zaman çok iyi beceremediği temel ayrıntılardı." (s. 38)

Yaratıcıya/babaya karşı geliştirilen öfkeden bayağı bir ekmek yenmiştir herhalde. Karamazov Kardeşler tek başına yeterli bir örnek. Yaratıcıyı aşmak için yapılanlar kötü bir taklitten ibaret olunca öfke büyüyor, yaratı olmayınca yok etmek giriyor devreye, bir de bu açıdan yaklaşmak lazım. Daha da ilginç bir nokta olarak Omnius'un sistemli bir katliama girişmemesi söylenebilir. Agamemnon bu böceklerin ortadan tamamen kaldırılmasını istiyor ama Omnius'un böyle bir amacı yok, sadece boyun eğdirmek istiyor. İşin ehli olanlar için dağ gibi malzeme var koca seride.

Xavier Harkonnen, Serena'ya bir an önce kavuşmak için Giedi Prime'daki kontrolleri savsaklıyor ve Agamemnon, güvenlik açığını keşfedip gezegeni ele geçiriyor, Serena bu işgali bir şekilde engellemek için yola çıkıyor ve yolda saldırıya uğrayıp Erasmus'un yanına yollanıyor. Xavier'dan olma çocuğu, meraklı Erasmus'un ellerinde doğduktan sonra anne-oğul ilişkisi Erasmus'un dikkatini çekse de bir süre sonra ikisinden de sıkılıyor ve çocuğu köle insan topluluğunun gözleri önünde boşluğa bırakıyor. Butleryan Cihadı'nın temeli bu olay. Köle topluluğunun liderlerinden biri olan İblis Ginjo ve Vorian Atreides'in yardımlarıyla isyan başlıyor ve Serena'yı da aralarına alan iki isyancı, Serena'nın memleketi Salusa Secundus'a kaçıyor. Köle isyanı kanlı bir şekilde bastırılsa da Soylular Birliği'nin çok büyük bir intikam planı var; atomikler. Atomik silahların kullanımı yasak, ortaya çıkardıkları büyük yıkımın enkazını kaldırmak çok uzun bir zaman gerektiriyor, yine de makinelerin ana gezegeni olan Yerküre'ye bomba üzerine bomba yağdırılıyor, Xavier Harkonnen'ın askeri dehasıyla uydurduğu bir katakulli sonucu. Gaia'nın, Doğa Ana'nın katli. İnsanların ilk gezegeni böylece ortadan kaldırıldı. Xavier ve Vorian Serena'ya aşık ama Serena oğlunu kaybettikten sonra gönül işlerine ara verip kendini tamamen makineleri yok etmeye adıyor. Serena kayıp olduğu sıralarda Xavier'ın Serena'nın kardeşiyle evlenmesi de başka bir çıkmaza yol açıyor. Butleryan Cihadı'nın sonunda kazanan yok, savaş yeni başlıyor.

Saganın muhteşemliğini anlatmaya gerek yok, kült zaten. Oğul Herbert babasını yiyemese de kulağı geçmesine ramak kalmış denebilir.
Yanıtla
6
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kurtlarla Koşan Kadınlar
Anaerkil dönemin tanrıçalarından erkek egemen panteonlara geçişin oldukça acılı bir süreç olduğunu sanıyorum. Zamanında adına tapınaklar kurulmuş Kibele'nin Demeter'e dönüşme evresinde çok kalın bir mitsel perde var, sonrasında dinsel olguların pagan inanışların yerini almasıyla mevzu iyice çorbaya dönüyor. Safsataların arasından gerçeğin ne olduğunu tam olarak göremesek de söylencelerden, masallardan bu yitirilmiş dünyanın izlerini bulmak mümkün. Jung'un psikanaliz yöntemiyle masallardaki arketiplerin peşine düşen Estés'in kurtları, kadınları, vahşiliği çekip çıkardığı bu kitabın içeriği tam olarak insanın -daha çok kadınların- bu kayıp zamanı. Yazar, yetiştiği kültüre bağlı olarak nesilden nesile süren bir hikâye anlatıcılığı geleneğinden geliyor. Andersen ve Grimm Biraderler gibi ünlü masalcıların eserlerinin yanında yerel kültürlerin söylencelerini de çok iyi biliyor, kutupların masallarıyla çöllerin masalları arasındaki bağlantılar coğrafya değişse de görünür bir şekilde ortaya çıkıyor. Estés cantadora/mesemondo, şair ve sanatçı olmasının yanında akademik çalışmalar yapan bir psikanalist. Yaşam deneyimlerini psikanaliz uyguladığı kişilerin verileriyle, şiirin sezgi yoluyla ortaya çıkardığı unutulmuş vahşi yaşamla birleştirerek kadınların bastırılmış doğasını vahşi kadın arketipiyle ve doğaları gereği bu arketipe yakınlığıyla bilinen kurtlarla ortaya koyuyor.
"Sağlıklı kurtlar ve sağlıklı kadınlar belirli ruhsal karakteristikleri paylaşırlar: Keskin bir duyarlık, oyuncu bir ruh ve yoğun bir kendini adama kapasitesi. Kurtlar ve kadınlar, doğaları, araştırıcılıkları, büyük bir dayanıklılık ve güce sahip olmaları bakımından yakın akrabadırlar. Sezgileri çok güçlüdür; yavruları, eşleri ve sürüleriyle yoğun bir biçimde ilgilenirler. Sürekli değişen koşullara uyum sağlamakta deneyimlidirler; tuttuklarını koparmalarının yanında çok da cesurdurlar.
Günümüzde oldukça katı bir erkek egemen dünyada yaşamaya çalışıyoruz. Vahşi doğayı parçalara ayırıp yöneten, yönetemediği zaman yok eden bu dünyada vahşi kadın derinlere, çok derinlere itilmiş bir halde bekliyor, ara sıra var olduğunu hatırlatsa da çoğu insan için sesi oldukça cılız. Kadınlara uygulanan toplumsal baskı yüzünden unutulma noktasına geldiği zaman kadın da asıl doğasını unutuyor ve içindeki sesle bağı kopuyor. Psişe. Kadının iç gözü, sezgisi, içsel ritmi, duygusal yüreği. Farklı kültürlerde, farklı disiplinlerde birçok adı var, birçok farklı biçimde sezilebilmiş ve adlandırılmış, sonra aynı biçimlerde hapsedilmiş, susturulmuş. Oysa doğa kadar eski, insanın en temel parçası belki de. Kadınların bu tinsel varlığa kulak veremeyecek kadar bezdirilmesi, ataerkil düzenin varlığını sürdürmek için yaptığı bir katliam. "Vahşi Kadın kadınları nasıl etkiler? Vahşi Kadın, müttefikimiz, önderimiz, modelimiz, öğretmenimiz olursa, iki gözümüzle değil, birçok gözü olan sezginin gözleri aracılığıyla görürüz. Sezgiye sahip çıktığımızda, yıldızla göğe benzeriz: Dünyaya binlerce göz aracılığıyla bakarız." (s. 25) Vahşi Kadın, nesiller boyu sesini koruyan bir varlıktır ve ne kadar susturulmaya çalışılırsa çalışılsın ölmez, varlığını milyarlarca kadının ruhunda sürdürür. Estés'in gördüğü bir rüya: Öyküler anlatan Estés'in ayağına yaşlı bir kadın cesaretlendirici bir şekilde vurur. Estés'i omuzlarında taşımaktadır, kendisinin altında da daha yaşlı kadınlar vardır. Anlatıcı, kadının yaşlı olduğunu ve asıl onun yukarıda olması gerektiğini söyler. Yaşlı kadın bu öneriyi kabul etmez, bu şekilde olması gerektiğini söyler. Çağlar boyu süren bir aktarım. Her kadın bir diğerinin omuzlarında yükselecek, hikâyeler anlatılmaya devam edecektir. La Loba, Kurt Kadın, Kemik Kadın imgesi bir Hayat/Ölüm/Hayat döngüsünü işaret eder.
Bu kitap bir araştırma olduğu kadar bir hikâye derlemesi olarak okunabilir, hatta bir noktada kişisel gelişim kitabı özelliği de taşır. Masallardan ve hikâyelerden öğrenilecek çok şey, sezilecek çok duygu var. Bunlardan hareketle kitapta yer almayan diğer masallardan ve hatta hayatın kendisinden birçok çıkarım yapılabilir, yeter ki kapılar sezgisel dünyaya kapanmasın. Kadınlar için olduğu kadar erkekler için de anlamlıdır öyküler; animus olarak erkeklerin anlamını ortaya koyar. Tek bir pencereden bakılmaması gereken bir kitap bu. Ben iki öyküyü inceleyeceğim, kitapta yaklaşık yirmi öykü var ve her biri farklı bir yoldan sesinizi duymanızı sağlayabilir.
Estés güzel özetlemiş, aynen alıyorum: "Kurtlarla Koşan Kadınlar içsel hayat üzerine yüz masalı kapsayan beş-bölümlük bir dizinin ilk kısmıdır. Çalışmanın tam iki bin iki yüz sayfasının yazılması neredeyse yirmi yıldan uzun sürmüştür. Çalışma özünde bütünsel içgüdüsel doğayı hastalıklı halinden kurtarmaya ve onun doğal dünyayla ruh-dolu ve temel psişik bağlarını göstermeye çalışmaktadır. Bütün çalışmalarım boyunca kendini gösteren temel önerme tüm insanların yetenekli olarak doğduklarını iddia eder." (s. 514) Hem derdi hem dermanı barındırır. Psikanaliz sonucu ortaya çıkan rahatsızlıkların tedavisinde kullanılan yöntemleri hep merak ederdim, kitabı okuyunca merakımın bir parçası dindi.
Mutlaka okunması gereken bir kitap. Kadınların kendi ruhlarına kulak vermeleri için, erkeklerin kadınları olduğu kadar kendilerini de daha iyi anlayabilmeleri için.

Yanıtla
119
29
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çelik Bilye
Dört bölüm.
İlk bölümde Patrick Domostroy. Çok parlak bir müzik adamıyken dibe vurmayı tercih etmiş bir klasik müzik bestecisi. Eserleri okullarda kaynak olarak kullanılıyor ama kendisi basında yer alan skandalların ardından, biraz da kendi mendeburluğu yüzünden kabuğuna çekiliyor ve izbe mekanlarda çalıp para kazanmaya çalışıyor. Bu tür karakterler Kosinski'nin romanlarında sıkça yer alır; en iyiler ve çekildikleri inziva. Romanlar bu karakterlerin üzerinden açılır, derinleşir. Geçmişe mutlaka bir göz atılır, çoğunlukla güncel zamandaki olaylarla geçmişte yaşananlar arka arkaya verilir ve kurulan bağlantılar adım adım sona yaklaştırır.
Domostroy, Kreutzer'de bir iki tıngırdattıktan sonra Andrea'yla tanışır. Kalburüstü bir okulda tiyatro ve müzik eğitimi alan Andrea, Domostroy'la oldukça yakınlaşır, meteliğe kurşun atan ve düzenli seks hayatının nimetlerinden her an faydalanmak isteyen adama bir teklif sunar. Amacı Goddard'ı -God-Art?- bulmaktır. Bu Goddard adlı şahıs tam bir fenomendir, müzik olayıdır. Albümleri trilyonlarca satar ama kendisi hakkında ne bir röportaj, ne bir fotoğraf, hiçbir şey yoktur. Bağlı olduğu plak şirketi Nokturn da sanatçı hakkında hiçbir bilgiyi ifşa etmez ki onların da pek bir şey bilmediğini öğreniriz ilerleyen bölümlerde. Domostroy teklifi kabul eder, yüklüce bir miktar para alır ve Andrea'yla seksten sekse koşar. Andrea için cinsellik bir sanattır, her türlü deneye açıktır ve hayal gücünün ucu bucağı yoktur. Domostroy, müzik dünyasının önemli şahsiyetleriyle 10 yıldan sonra iletişim kurar ve Goddard'ı araştırır, kimsenin hiçbir bilgisi yoktur. En sonunda Nokturn'e mektup yazmaya karar verir. Goddard'ın müziğini sevmemesine rağmen çok iyi analiz eder ve adamın yaşamı hakkında sezgisel bilgiye sahip olur, mektuplarında bu bilgileri kullanarak adamın ilgisi çekmeyi umar. Çeker de. Mektuptan başka, adamın şarkılarında iki ana tema olduğunu belirtir, iki müzisyenden etkilendiğini ortaya çıkarır. Bu müzisyenler ve diğer ayrıntılar, aslında son derece küçük olan -belki de en iyiler için son derece küçük- müzik dünyasında birbirlerine ulaşmalarını sağlayacaktır, zira mektuplarda Andrea'nın fotoğrafları yollandığı zaman Goddard da fotoğrafları kimin çektiğini anlar falan, çünkü Andrea'yı çeken fotoğrafçının kullandığı açı, Goddard'ın üvey annesinin çekildiği fotoğraflarda da aynen kullanılmıştır falan, adam bunu çözer. Birbirine geçmiş örümcek ağları zamanla görünür hale geliyor, gizem çözülüyor sonunda.

Domostroy hakkında bilgi. Kendisini Quintain'e benzetir, şövalyelerin turnuvalara hazırlanma amacıyla kullandıkları bir zerzevat. Bu aletin üstünde tahta bir kuş vardır, şövalyeler bu tahta kuşa vurmaya çalışır. Domostroy'a da vurmaya çalışır ama adam 10 yıl boyunca kendine vurdurmaz, Andrea karşısına çıkana kadar.

Ölümden korkar, yaşamının bir anda sona erebileceği fikri delirticidir. Daha çok yaşamak ister, daha çok insanla tanışmak, daha farklı deneyimler edinmek ister. Kosinski'nin personalarından biri daha.

Bölüm iki. James Osten, Etude Classics adlı klasik müzik plakları basan bir şirketin müdürü olan babasının burun kıvırmalarıyla büyür. Edebiyat eğitimi görmektedir, bir yandan Nokturn'u Etude Classics'in dağıtımcılığını yapması için ihya eder, şirkete deli gibi para akıtır ama Goddard adıyla yaptığı albümler katrilyonlarca satmaktadır zaten, bir sıkıntı olmaz sanırım.
Örümcek ağı: Domostroy'un plakları Etude Classics'ten çıkmaktadır, bu bağlantıdan ötürü ikisi birbirini tanır ama biri ellilerine gelmiş, diğeri yirmilerinde iki insan olarak birbirlerini pek sevmezler. Kuşak çatışması.

Örümcek ağı: Goddard iki İspanyolca -veya Portekizce, hatırlayamadım şimdi- şarkı yapar. Hikâye şu ki tanıştığı Lübnanlı bir kadına aşık olan Osten, kadının ailesiyle birlikte kaldığı Tijuana'da -bunu hiç hatırlayamadım, sallamış olabilirim- konser verir, sırf kadını görebilmek için. Tabii Goddard adıyla değil, başka bir adla. Kadın Osten'a ilgi duysa da İslami gelenekten ötürü çok yakınlaşamazlar, Goddard için büyük bir yaradır bu. Kadının çok sevdiği iki Meksika şarkısını yorumlar ve bu şarkıları albümlerinden birine koyar. Domostroy mevzuyu çakar, konseri ve kadını tahmin edip mektubunda yazar.

Böyle minik minik bağlantılardan birbirlerine ulaşıyorlar, burada heyecan tavan falan yapmıyor çünkü son derece tırt bir sonla bitiriyor romanı Kosinski, hiç yakışmadı gerçekten. Daha da ayrıntı vermemeliyim, insanlar ve olaylar arasında kurulan bağlantılar hem çok sayıda, hem de metni yabancılatmayacak kadar başarılı.

Bütün bu mevzuların dışında müziğe doyacaksınız. Chopin'den felsefeye, müzikle alakalı bir ton olayın dışında müzik endüstrisinin leşliğine de bir göz atacaksınız ister istemez. Müzik çoktan ele geçirildi, bağımsız plak şirketi diye bir şey yoktur. Seks İsyanları bu dalgayı başka bir açıdan inceliyor, Türkiye'nin Pop Müziği bizden bir pencere, Popüler Kültür de istikamet hakkında oldukça doyurucu bilgiler içeriyor. Müzik Bittiği Zaman adlı kitabı da incelemek istersiniz. Bunların kurmacaya yedirilmişi bu kitap işte.

Üç yılda mı ne yazılmış, bağlantıların kurulması oldukça zaman almıştır sanıyorum, üzerinde düşünülmüş bir metin olduğu çok belli. Deli maceranın yanında müziğe doyuyor insan. Kosinski bitirsin: "Yazmak benim hayatımın özü. Ne yaparsam yapayım hep aynı düşünceyle hareket ederim: Bunu romanımda kullanabilir miyim, kullansam nasıl olur, kullanmalı mıyım? Hakkında konuşacağım çocuğum, ailem, akrabalarım, işim ya da malım mülküm olmadığı için kitaplarım benim tek manevi tatminim." (s. 268)
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eşekarısı Fabrikası
Normal insanın normunun seksen bin parçaya ayrıldığı zamanlarda sıkıntısız bir yaşam formundan bahsedebilmek zor. Bütün dertler tanımlandı, yeni çıkanlar tanımlanıyor. I. Dünya Savaşı'ndan önce Shell Shock denen lanet rahatsızlık hakkında pek bir şey yoktu sanıyorum. Bu konuda Japonlar bayrağı devralmış durumda bence; Tsundoku, Karoşi, Hikikomori gibi rahatsızlıklar nokta atışı tanımlarla daha büyük dallardan kopup gelmiş vaziyette. Halimiz duman, Dave Matthews'a bağlıyorum: "It's a typical situation/In this typical times/Too many choices"

Yaşadıklarımız üst üste bindikçe beynimizin bir yanına çöpleri yığıyoruz ve sıkıştırdıkça patlama olasılığı artıyor. Kafamız havaya uçacak, şimdi değilse bile birkaç nesil sonrasını düşünmek bile istemiyorum. Savunma mekanizmaları gayet iyi iş gördü ama bir yere kadar üstünü kapatacağız, yansıtacağız, ödünleyeceğiz, çocukluğa dönüp kurtulmaya çalışacağız. Sonrasında dizginlenemeyen bir öfkeyle özgür kalacağız, ironik bir şekilde sonu iyi olmayacak. Mukadderat.

Kapadık, örttük ve sözde normalleştik. Kriz anlarına kadar kimliğimizi ortadan kaldırınca bu kez hangi yüzümüzün gerçek, hangisinin poker face olduğunu unutup insanları zaman zaman hayretler içinde bıraktık, bu da pek güzel. Sosyalleştikçe daha kalın perdeler kullanmaya başladık, özellikle ergenlikten itibaren. Bu noktadan öncesi insanın doğal olabildiği son zamanlar olabilir. Ergenler ahlaki olarak tam bir erginliğe ulaşmadıkları için marazlarını doğal habitatlarında çekinmeden ortaya koyabiliyorlar. Bu açıklığı sürdürenler, "normal" insanlardan farklı olarak yaralarını sergileme cesaretine sahip oluyorlar, saklamak istedikleri bir şey olmadığı için tanıyabileceğiniz kadar iyi tanıyorsunuz onları. Bu güzel bir şey, olumsuz yanı da insanın şiddetle olan meylinin son derece doğal bir şekilde ortaya çıkabilmesi. İnsan, bir fikir olarak üzerinde uzun süre düşünülmedikçe ya da düşünüldüğünde çarpıtılmadıkça çöp kutularından, matkaplardan, mukavvalardan ve daha pek çok nesneden farksızdır. Marina Abramović'in Rhythm 0 performansını düşünün. Kitabın sonundaki açıklamalarda Banks de aynı şeyi söylüyor.

"(...) Bununla birlikte çocuklara özgü masumiyetin, çoğu insanın hayal ettiği gibi olmadığı -ne şimdi ne de öncesinde- konusuna da dikkat çekmeye çalıştım. Çocuklar da muhtemelen yetişkinler kadar şiddet düşüncesine yatkınlar; sadece bunları koyabilecekleri sofistike bir ahlaki çerçeveleri yok o kadar. Aslında düşünüyorum da, bence yetişkinlerin de yok." (s. 254)

Eğitim bilimlerinde ahlaki duyarlığın yaşa göre arttığı söylenir ama bu kapasite her zaman tam randımanlı kullanılmaz. Bu durum çocuklarda da geçerlidir; sahip oldukları kapasite kadar düşünebilirler, ötesi onları aşar. Çocukların şiddete başvurur hale gelmeleri, şiddete dair bir şeyler yaşamalarıyla ortaya çıkar. Aile faktörü, çevre faktörü her çocuğun geleceğini aşağı yukarı belirler, bizim geleceğimizin belirlenmiş olması gibi. Ergen terörünün ortaya çıkması bu şartlar altında çok kolay. Mevzu birçok filme, kitaba konu olmuştur. Mesela Mekılay Kalkin'in Elijah Wood'la oynadığı şu film, hani köprüden vitrin mankeni atıp da zincirleme kazaya sebep olduğu. Onun dışında Benny's Video, Over the Edge derken The Ring'i bile dahil edebiliriz. Stephen King'in de öğretmenlik zamanlarından ergenlerle bolca anısı vardır, öykülerinden çıkarabilirsiniz. Acı kolayca dışa vurulabilir, kaynağı ne olursa olsun. Böylesi bir dışa vurumda kapıları kilitlemeniz hayrınıza olur.

İskoçya'da bir ada, köprüyle kasabaya bağlı. Küçük bir kasaba, kapalı bir çevre. Kimliği geliştirecek, farklılaştıracak bir sosyal yaşam olmadığı gibi adada yaşamak kapalılığı daha da artırıyor. Yalıtılmış bir dünya.

Hikâye iki zaman diliminde ilerliyor, birinde Frank'in çocukluğunu izliyoruz. Küçük psikopatlıklardan cinayete kadar geniş bir alanda özgün çalışmaları var, yaratıcılığı üst düzeyde, ne var ki yanlış bir alana yönlendirilmiş. Ne yaptığının son derece farkında, oldukça soğukkanlı ve kusursuz bir mantığı var. Cinsel organı bir köpek tarafından parçalandıktan sonra kariyeri başlıyor. İkincisini siz okuyunca göreceksiniz.

Banks'in yazdığı BK romanlarının yayınevleri tarafından defalarca reddedildiğini söylemeliyim, sonrasında farklı tür bir hikâye anlatması gerektiğini düşünüp BK dinamiklerini kullanarak normal bir roman yazmış.
Yanıtla
1
15
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Solomon Kane
Seri halinde öyküler var, öykü fragmanları var, müstakil öyküler var, hepsinin meselesi doğaüstü ve doğal düşmanlara karşı verilen amansız mücadele. Klasik anlatı biçiminde başlayan öyküler, ortamdaki sorun ve karakterler belirtildikten sonra Kane'in mekana gelip mevzuyu çözmesiyle son buluyor. Bazı öyküler savaşın orta yerinde başlayabiliyor, bazen de hikâyeye Kane tehlikeyle yüz yüz gelmeden hemen önce müdahil oluyoruz. Bu açıdan kuru bir tekrar yok, Howard'ın farklı perspektiflere sahip olması farklı anlatım biçimlerine yol açmasa da anlatımı çeşitlendiriyor.
Öyküleri birkaç sınıfa ayırabiliriz, ben ikiye ayırıp yırtayım. Birinci bölümde İngiltere'de geçen öyküler var. İngiltere ve başka uygar memleketler. Buralarda daha çok kılıç savaşlarını izliyoruz, en az Kane kadar güçlü ve hızlı, kötü adamlarla savaşlar var. Umacılar falan da var tabii. Hristiyan mitinden çok ayrı mevzular yok, kadim zamanların büyüleri, yaratıkları ikinci bölümdeki Afrika maceralarında. Aklıma geldi de, cadı avıyla ilgili herhangi bir hikâye de yok. Kane'in yaşadığı 16. yüzyılda kaç bin kadın yakıldı, bir tanecik bahis geçmiyor. Howard'ın kadınları ya çok güçlü ve ortamı dağıtan ya da haksızlığa uğramış ve yardım edilmesi gereken kişiler. Yazarın feminist damarından bahsediliyor, av kolektif bir delilikten ibaret olduğu için bu olaylara değinmemiş olabilir. İkinci bölümdeki öyküler birbirinin devamı niteliği taşıyor. Afrika'nın uygarlaştırılmamış bölgelerinde geçen maceralarda gezegen kadar, hatta gezegenden daha eski ritüeller, inançlar ve büyülü güçlerle girişilen mücadeleler var.

Yıldızlardaki Kafatasları: İki yol var, biri bataklıktan ve yarı deli bir adamla kuzeninin evi civarından geçiyor. Diğeri düz, sorunsuz bir yol ama köylüler Kane'e bu yoldan gitmemesini tavsiye ediyor. Kane, maceraya susamışlığıyla düz yola giriyor ve biçimsiz bir varlığın saldırısına uğruyor, ağır yaralanıyor ama mahluğun da pekmezini akıtıyor, inancından doğan cesaretin gücüyle. "Zira insanın tek silahı, Cehennem'in kapısına dahi gelse irkilmeyen türden bir cesarettir ve hatta Cehennem orduları dahi karşı duramaz böylesi bir silaha." (s. 10) Sonradan anlaşılıyor ki deli adam kuzenine büyü yapmış, adamın hayaleti de huzur bulmak için adamı arıyor ve o sandığı herkesi öldürüyor. Kane durumu anlıyor ve adamı bir ağaca bağlıyor, hayalet gelip haklıyor adamı. Burada Kane'in ahlaki yargısı incelemeye değer. Adam öleceği için bir müddet pişmanlık duyuyor Kane ama sonuçta diğer yolcuların ölmemesi için iyi bir şey yaptığına karar veriyor. Ölüm, diğer ölümleri engelliyor. Üstesinden gelinebilir bir vicdan azabı.
Kıyametin Sağ Eli: Bir Kane macerasından çok korku öyküsü olarak değerlendirilebilir. Yabancı el sendromu, oldukça garibinden.
Kızıl Gölgeler: 1928'de Weird Tales'ta yayınlanan ilk Kane öyküsü. Bu öyküdeki kimi karakterlere ve objelere başka öykülerde de rastlarız. Zincirin ilk halkası.
Bu öykü medeni dünyalarda başlayıp Afrika'da son bulur. Le Loup -Kurt- denen bir eşkıya, çetesiyle birlikte terör estirir ve bir kıza zarar verir. Kane ortamda biter, ne ki Kurt'u elinden kaçırır ve adamı uzun süre takip edip Afrika'da bulur. Kurt bir kabilenin esas adamlarından biri haline dönmüştür, Kane tek başına üstesinden gelemeyeceği bir mücadeleye girişir ve N'Longa'nın yardımıyla galip gelir.
Kane, N'Longa'nın ödünç verdiği asayı alır, ne zaman sıkıntıya düşse asayı göğsüne koyup uyur, böylece N'Longa'nın ruhani yardımına kavuşacaktır. Bu asadan biraz bahsetmek isterim, kadim bir objedir. Tanrılar kadar eskidir, bir ucu kedi kafası şeklinde yontulmuştur. Kedi hakkında Lovecraft'in Ulthar'ın Kedileri adlı öyküsünden bir alıntı: "Denir ki Skai ırmağının ötesinde uzanan Ulthar'da hiç kimse bir kediyi öldüremezmiş ve ateşin başına oturmuş mırıldayan kediye baktığımda buna gerçekten inanabilirim; çünkü kedi gizemlidir, insanların anlayamadığı tuhaf şeylere yakındır. O, Eski Mısır'ın ruhudur ve Meroe ve Ophir'deki unutulmuş kentlerin masallarının taşıyıcısıdır. Balta girmemiş ormanların efendilerinin akrabası, eski ve uğursuz Afrika sırlarının mirasçısıdır. Sfenks onun kuzenidir ve kedi onun dilini konuşur; ama Sfenks'ten daha kadimdir, onun unuttuklarını hatırlar." Çok mühim bir gereç yani; Süleyman'ın cinleri ve kırk bin çeşit mahlukatı yönetirken kullandığı, Hz. Musa'nın denizi fşırt diye yararken elinde tuttuğu asa. Rivayete göre bu asa, dünyaya dönen Mesih'in ellerinde tekrar yükselecek.
Son bir öykü, Gecenin Karanlığındaki Kanat Sesleri. Bu da güzeldi, Gaiman'ın tanrılarla ilgili mevzularında mitle gerçeği kaynaştırmasının temelidir belki. Zamanında memleketlerinden kovulan harpiler, Afrika'nın sık ağaçlıklı yerlerinde yüzyıllar boyunca terör estiriyor. Kane gelip mevzuyu çözüyor ama onlarca insan öldükten sonra.

Bir tane daha, hatta iki tane; Asur'un Çocukları ve İçerideki Ayak Sesleri. İkincisinde Araplarla Türkler var, Kane bunların eline düşüyor ve yolda rastladıkları eski bir mezarı açgözlülükle açtıkları zaman dışarı fırlayan kadim iblisi asasıyla alt ediyor. Kane'in gerçekten korktuğu tek yaratık bu öyküde. Bir de insanlığı, aydınlıkla karanlığın savaşını özetleyen pasaj.

"Solomon Kane'in içini bir ürperti kapladı; aşina olmadığı türden bir Hayat'ı görmüş, karşılaşmadığı türden bir Ölüm'le karşılaşmıştı. Aynı Atlantisli Neagiler'in tozlu koridorlarında, korkunç Ölüler Tepesi'nde ve Akaana Diyarı'nda fark etmiş olduğu şey geldi aklına: insan hayatı sayısız varoluşları, dünya içinde dünyaları barındırıyordu ve tek bir varoluş boyutu yoktu. İnsanların dünya diye tanımladıkları gezegen hesaplanamayacak kadar uzunca bir süredir dönüyor, döndükçe de Hayat'ı meydana getiriyordu. Bu hayatta, kurtçuklar gibi kıvranıp duran canlı şeyler de nihayette çürüyüp gidiyorlardı. Hükmü geçen kurtçuk artık insandı... Neden insanoğlu kendisini ve onu tamamlayan diğer canlıların ilk kurtçuklar ya da bir anda tahmin bile edilemeyecek şeyleri hayata geçiren bir gezegendeki son varlıklar olacağını düşünsün ki?" (s. 342)

İlkinde Asurlular tamamen yok edilmemiş, bir grup Afrika'da medeniyeti devam ettiriyor. Kane onlara esir düşüyor bu kez. Bu da ilginç bir konu.

Birkaç öykü daha var, benden bu kadar. Aralarda manzum hikâye türü kısımlar var, keyifli.

Diğer şeyler: Kitabın iki çevirmeni var ve ikisi arasındaki fark çok bariz. İlk birkaç öyküde adeta Dede Korkut okur gibisiniz, masalsı bir dil var. Sonrasında tipik anlatıya dönüyor olay. Bütünlük bozulmuş.
Kitapta başka ne var, canım Lovecraft'in Howard'la ilgili bir yazısı var. Howard'ın İrlandalı-İskoç ataları, Piktlere ve Keltlere olan ilgisi, Weird Tales macerası ve yarattığı karakterlerin kökeni, pek çok mevzuyu anlatıyor Lovecraft. Muazzam bir yazı.

Biyografi, fedakarlık ve inancın gücüne bir zeyl. Howard, sağlık durumu her an bozulmaya meyilli bir anneyle doktor bir babanın oğlu. Teksas'ın yedi farklı kasabasında yaşıyor, köksüz. Bu köksüzlüğü annesinin ölümcül hastalığıyla birlikte sonunu getiren nedenlerden biri olacak olsa da öykülerindeki serüvenciliğin kaynağı da olabilir, anlatıcılığını ateşleyen temel sebep. Ataları eski kıtadan gelen ve yolculukları -kendi yaşamında bile hissettiğine göre- hiç bitmeyecek insanlar. Howard çocukluğunda bile hikâyeler uydurup arkadaşlarını hayretler içinde bırakırmış, sanki nesiller boyu süren bir macerayı dile getirir gibi.

"Her zaman, hatta kendimi hatırlayabildiğim yaşlardan itibaren, ekmeğimi yazarlıktan kazanmak gibi bir arzum oldu; bu alanda müthiş bir başarı kazanmamış olsam da en azından son birkaç senedir kısıtlayıcı çalışma saatleri olan bir işte çalışmak zorunda kalmadım. Yazarlık sizi özgür kılar; zaten bu mesleği seçmemin asıl sebebi de bu." (s. 399)

Yaşam ağrısı diyeyim, Howard'ı parlatıp söndüren şey. Çocukluğundan beri içten içe bir uyumsuzdu. Yaşadığı kasaba hakkında söylediği: "Petrol patlamasıyla -altına hücum gibi bir şey- ilgili olarak hemen şunu söyleyebilirim: bu, bir çocuğa Hayat'ın ne denli berbat bir şey olduğunu öğretir." (s. 397)

Okulla ilgili: "Okul yıllarımı hatırladıkça, okuldan daha da nefret ediyorum. Beni bu şekilde hissettiren şey çalışmak zorunda olmam değildi; derslerde aritmetik dışında öğretilen şeyleri anlamakta hiçbir zorluk çekmiyordum. Zaten aritmetiğe yeteri kadar çalışma zahmetine girseydim, bu derste de başarılı olabilirdim. Tarih dersi dışında hiçbir derste sınıf birincisi değildim ama sınıfın sonuncusu da değildim. Genellikle derslerimi geçecek kadar çalışırdım; bu denli tembellik ettiğim için de hiç pişmanlık duymuyorum açıkçası. Ancak asıl nefret ettiğim şey, okulun beni birçok açıdan sınırlamasıydı... her şeyin saati saatine yapılması şartı, sürekli olarak sözlerime ve davranışlarıma dikkat etmek zorunda kalmamdı; belki de en çok birilerinin bana sözünü geçirebileceğini düşünmesi, davranışlarımı sorgulaması ve düşüncelerime karışma hakkını kendinde bulmasıydı." (s. 400)

Howard bir konuya ilgi duyduğunda durup dinlenmeden araştırma yaparmış, bunu öğreniyoruz. Bir de "iç içe geçen dönemleri bir arada kullanma fikri" çok ilginç. İnsanlık tarihini tek bir planda görebilmek, çağları birbirine bağlayıp farklı kültürleri öykülere yerleştirebilmeyi sağlıyor. Kazaklar, Keltler, hepsi bir arada.

İntihar... Yaşam, hassas insanlar için işkenceden başka bir şey değil. Howard annesi ölmek üzere olduğunda intihar etse de bunu çocukluğundan beri kurduğunu söylüyor. Sasta annesini üzmeyecek olsa çok daha önce intihar ederdi muhtemelen, Caraco gibi.

"'Yaşlanmak istemiyorum. Vakti geldiğinde ölmek istiyorum; ölümümün hızlı ve ani olmasını istiyorum, hem de gücüm ve sağlığım yerindeyken.'" (s. 408)

Howard, görünüş itibariyle Conan'ı oldukça andıran bir irilikteydi, sporu çok sevdiği için yıllar boyunca boks yaptı, vücudunu sağlamlaştırdı. Beynini dağıttığında sekiz saat daha yaşadı böylece, ardından 11 Haziran 1936'da öldü. 30 yaşındaydı. Atalarıyla birlikte yeşil tarlalarda at sürüyordur şimdi.

Kılıç ve büyü türü anlatıların ilk örneklerinden olduğu için çok değerlidir, biraz olsun fantazya seven herkesin kitaplığında bulunmalı.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bay Mozart Uyanıyor
Ölüm soğuk bir kardeştir. (s. 9)

Yarım kalacak işler varsa ölümün zamansız geldiği söylenir. 35 ve civarı yaşlarda yapılacak çok iş var, mesela çocukları büyütmek isteriz ki Didem Madak'ın ölümüne çok, çok üzülürüm. Bestelediğimiz bir Requiem'i bitirmek bunlardan biri değildir, zira klasik müzik bestelemek cahil aklımla sanıyorum ki aşırı zor bir şeydir. Onca yaylı, üflemeli, bilmem ne. Nasıl olacak bu iş? Para kazanmak gerekiyor bir yandan. Düşüncesi bile sıkıntı bastırdı. Mozart bunu nasıl yapacak, kitabın olayı budur.

Mozart ünlü eserini yazarken ölüm döşeğinde. Tamamlamaya ömrünün yetip yetmeyeceği belli değil. Wikipedia'ya göre şöyle demiş: "Korkarım ki bu Requiem'i kendim için yazıyorum." Zehirlendiği söyleniyor, başka rivayetler var. Amadeus'ta Salieri'nin çakallıklarıyla boğuşan bir çocuk-adam vardı, oysa aralarının iyi olduğu söyleniyor. Baba faktörü de mühim; kitabın Mozart'ı için baba sadece kuşak çatışmasıyla iştigal eden bir dayımız. Olaylar yoruma açık, Mozart biçimden biçime sokulabilir. Kitaptakini ben sevdim, aklımdaki adama oldukça yakın. Coşkun, doğanın müziğini kavramış, sevgilisinin sol bemolle esnemesine sevinen, yabancı bir dünyada yaşamaya yeteneksiz, her zaman desteğe ihtiyaç duyan bir adam. Aşk olmadan yaşaması pek mümkün değil. Dünya onun için oldukça lirik, duyguları onu nereye götürürse oraya ilerleyecek. T. S. Eliot'ın şairi tanımı Mozart'a pıt diye vurulan sigaranın oldukça ötedeki mazgaldan deliksiz geçmesi gibi oturuyor: "Duygu ve yaşantı, ikisinin sonucunda bambaşka bir form." Günümüzde bu zor, insanlar küçük çatlaklarda saklanıyor. Belki sıkıcı bulunma korkusundan, haliyle kendilerini sevmediklerinden. Pek sevdiğim Sezgin Kaymaz'ın bir röportajında dediği: "İnsanı kınayan bakışlardan koruyabilecek bir zırh icat edilmedi henüz. Ya da belki vardır, ben bilmiyorumdur. Bana kalırsa kendin çalar kendin oynarsın, bir boya küpünden çıkar bir başkasına girersin, onu kandırırsın, bunu kandırırsın, bazen kendini bile kandırır, aynanın karşısına geçip “Ayna ayna…” falan dersin, “Aa, beni ne de çok beğeniyorlar” filan da dersin. Kendin gibi olmanın, olduğun gibi olmanın o kadar eğlenceli sayılmadığını tembihlemişlerdir sana çünkü, sen de inanmışsındır; eğlenir oyalanır gidersin şu hayatta. Oysa tam tersine, bir kerecik kendin ol da gör; öyle bir eğlenceli ki." Mozart, çoklu kişiliğin bu kadar normalleşmediği bir zamandan geliyor, kendisi de buna yeteneksiz zaten. Son derece doğal bir 18 yy. beyefendisi, günümüzde tutunmaya çalışıyor. Birey-toplum ilişkisi bağlamında incelenebilecek bir değerlendirmeye açık.
Hep geyiği döner hani, şu kült yazarın şu kitabı yayınevine yollanmış da editörler beğenmemiş, basmamışlar falan. Müzik endüstrisinin seyri de mümkün; Mozart durmadan besteliyor, Requiem dışındaki işlerini bir yayınevine bile götürüyor. Yetkili dayının "çok fazla Mozart, iş yapmaz" demesine cevap da veremiyor. Yine de seçkin çevrenin takdirini kazanıyor, dehası zamanların çok ötesinde çünkü. Her çağın müziğini yakalayabilecek dahilerin önde gelenlerinden, helal be.

Mozart, cananı Constanze'nın yanı başında bilincini yitiriyor ve 200 yıl sonra Viyana'da açıyor gözlerini. Dünya oldukça, oldukça yabancı. Arabalar, telefonlar, elektrik, günlük yaşama dair akla gelebilecek her türlü şeyi keşfetmek gerekiyor ve Mozart için pek zor bir iş bu. Uyandığı evde Sophie, Anju ve birkaç şahıs daha var, sokakta yatan berduşu evlerine getirmişler. Mozart bilmediği bir dünyaya gözlerini açıyor, sonradan aşık olacağı Anju'nun bardağına tuvaletini yapıyor ve eserinin birkaç bölümünü oracıkta yazıyor, kovulmadan önce. Daha sonra önemsiz bulup tekrar yazmak isteyeceği bu bölümler, Requiem'in tamamlanmasını sağlayacak ve Mozart'ın yolculuğunu sona erdirecek.

Kimliksiz, beş parasız bir şekilde sokaklarda gezinirken Polonyalı sokak kemancısı Piotr'a rastlıyor. Adamın müziği oldukça hoşuna gidiyor ve dehasını gösterme şansını bulduğu zaman Piotr dünya dışı bir güzellikle karşı karşıya olduğunu anlayıp Mozart'ı evine alıyor, birlikte müzik yapmaya başlıyorlar. Çeşitlemelere açık, hoş bir müzik. Mozart'ın doğadan aldığı notalar oldukça değişiyor, Gaia'nın sesi 200 yılda bambaşka bir boyuta geçmiş ve büyük bestecinin güncel müziğe ayak uydurması gerekiyor. Başarıyla yapıyor bunu, Blue Notes adlı bir jazz-barda herkesi kendine hayran bırakıyor. Mekanın müdavimi olduğu zaman hoşuna giden bir kadınla birlikte oluyor ve bu bir gecelik ilişkinin etkisinde kalıp dağıtıyor biraz, modern ilişkilerden pek haberi olmadığı için nasıl hissetmesi gerektiğini bilemiyor, belki terk edilmişlik duygusunun böylesi kolay karşılaşılabilecek bir şey olması dehşete düşürmüştür. Sosyal yaşam bir diğer uğraş, Mozart gibi ince ruhlu bir adamı duman ediyor. Komik durumlar ortaya çıkıyor, pek başarılı olmasa da kararında. Düz bir çizgide ilerleyen anlatı, bir yere çıkmayan dallara ayrılınca geri dönmek her seferinde daha çok yadırgatıcı.

Aşk olayı da biraz zorlama, bardağına işeyen evsiz bir adamdan nefret eden Anju, yeterince derin işlenememiş bir karakter. Sonradan Mozart'a aşık olup ondan hamile olduğunu anlıyor, nihayet akıl hastanesine düşen aşkının yanında olmaya çalışıyor ama kararsızlığı o kadar yavan kalıyor ki lüzumsuz denecek bir karakter konumuna yaklaşıyor. Kız hakkında bildiğimiz tek şey yakında işsiz kalacak bir biyolog olması. Bu kadar. Belki Mozart'ın dengesiz ilişkileriyle, Constanze'la bir bağ vardır, bilmiyorum.

Son, müzik profesörünün akıl hastanesine gelip Mozart'la konuşmasıyla geliyor. Bestecimiz 200 yıl sonraya uyanmasını bir iki bölümde sorguluyor ve Tanrı'nın Requiem'i bitirmesi için kendisine ikinci bir şans verdiği fikrine ulaşıyor. Yaşadığı bazı olayları bunun bir kehaneti olarak görüp eseri üzerinde ara ara çalışıyor. Tımarhaneye girdiğinde görevini yerine getirdiğini düşünüyor, profesörün soyadı Michaelis olunca Baş Melek Michael'ın kendisi için geldiğine emin oluyor. Gerçekçi olmayan çıkarımlardan gerçek bir son: Mozart bilincini kaybettiği odasına geri dönüyor.

Aralarda birkaç yorum vardı, hoşuma gitti. AC/DC tişörtünden kutsal bir mana çıkarıyor ve la, do, re, do notalarıyla küçük bir tema oluşturuyor eseri için. Tabii ki kendinden sonra gelen besteciler için söyledikleri önemli, Eva Baronsky'nin Mozart'ı epey incelediğini düşünüyorum, umarım müzikal dünyası da oldukça geniştir ve bu konuda Mozart'la bir paralellik kurabilmiştir. Ben amatör dinleyiciyim, öylesi bir bilgim olmadığı için ne dense yiyoruz ister istemez. Mesela Schubert'i beğeniyor Mozart, Chopin için "o kadar yorucu olmasa belki kendisine yaklaşabileceğini" belirtiyor ve orkestra için yaptığı bestenin felaket olduğunu söylüyor. Beethoven için: "Van Beethoven isimli bir beyin bestesini de yavan ve sert buldu. Bu ismi daha önce duymuş muydu acaba? Müziğine bakılırsa bu da benmerkezci bir adamdı, gerçeklere gözünü kapatmış, dinleyicisine değer vermemişti." (s. 77) Öğrencisi Süssmayr, Mozart ölünce Requiem'i tamamlıyor ama Mozart hiç beğenmiyor tamamlanmış eserini.
Eksikleri var, yine de çok hoş bir kitap.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Metruk Zamana Seyahat
Tetiğe çöken protagonist, -bilinç gnostiği- tetiğe asıldığında parçalara ayırdığı hatrına sezginin, rüyaların ve seksen parçalı anlatının dışında başka bir vasıtayla varamayacak ölçüde dağılır. Toparlaması zor; işkencelerin, yıkıcı bir aşkın ve muhtemelen birilerini öldürmenin bilançosu birkaç gül, birkaç kurşun, biraz kül, biraz duman. Külli tamam, hepsi ayrı ayrı yerlerde, camları kırık odaya dağılmış, uyumaya çalışan bir adamın ıstırabında parlıyor. Nasıl toplamalı, daha doğrusu bu şekilde nasıl yaşamalı? Her bir parçayı kaldığı yerden sürdürüp kaldığı yerde bitirerek, birbirine bir türlü teyelleyemeyerek, korkunç bir akışla. Bilinç akar, yatağını bulur. Yatağın en kirlisi, terden en ıslağı. Uyku gelmiyorsa bir adamın su uykusu kısacık bir metne dönüşecektir, dönüşmüştür. Budur. "Kırık hayatlar da uyur, yum gözlerini." (s. 16)
Taner Ay 1957 doğumlu. Söylediğine göre "kayda değer başka bir husus yok." Fotoğrafında yakışıklı, arkasında bir Leonard Cohen fotoğrafı. Avukat, eleştirmen, sinema tutkunu. Metinleri türsüz. Şiir, biraz. Anlatı denebilir.

Uyumaya çalışan bir adam, başlangıçta Perec'in adamıyla aynı mesele. Nazım Hikmet giriyor araya; aksi ve lanet bir adamla ilgili son günlerin değerlendirmesi başlıyor ve metin açıldıkça her bir sözcüğe, yeri geldikçe her bir harfe tutunmaya çalışmak gerekiyor, yoksa metnin merkezkaç kuvveti okuru savuracak kadar hızlı. Eksiltili harfleri takip edeceksiniz, atlamamanız gerekiyor. "gözlerini/gözlerin/gözleri/gözler/gözle/gözl/göz/gö/g" (s. 16) Anlatıcıyı ne koşulda olursa olsun takip etmeyecekseniz bir hikâyeyi dinlemenin ne anlamı var?

Akış hızlı, durulacak gibi değil. Adamın adı Fırat, şizofren. Kadının adı Çiğdem. Fırat bir militan, sanıyorum siyasi çatışmaların en şiddetli olduğu dönemden. Çiğdem bir kadın adı, sözleri ve adı dışında kadınla ilgili bildiğimiz pek bir şey yok. Fırat evlenmek istemiyor, Çiğdem'i çok sevmesine rağmen gönlünü davaya vermiş. Çiğdem, silah yerine el tutması gereken eli bırakmak istemese de bunu yapmak zorunda. Öncelikler, doğru sıralama. Önceliklerini doğru belirlemeyen bir insan için kaybedilenler, yaraların kabuklarını iyileşmeye az kalmışken kaldıracak iğnelere dönüşür. Fırat, görkemli kaybedenlerdendir. Çiğdem'i, davayı, kendini kaybederken her şey fırtınaya tutulmuş gibi etrafında uçuşur. Yakalayıp kağıda koyabildiği harfler her an tekrar uçacak gibidir, uçmaya meyilli bir metin. İnce poşetlerden yapılmış bir uçurtma. Seyahat, kapatılmış anılara bir yolculuktur. Metruk/terk edilmiş zaman uzunca bir süre kilitlidir, özgür kaldığı zaman... Sağanak yağmur, kaçışsız.

Menekşeli adam, adamın kendisi adam tarafından öldürüldü. Adamın bunu kabul etmesi bir yüzleşme, en ağırından. Tetiğe çöktü, tek el ateş. Fırat yok artık, menekşeler yerlerde. Çiğdem kayıp, zaman onu değiştirecek ve anlatıcıyı da değiştirecek, birbirlerini bir daha asla bulamayacaklar, tekrar tanışmak zorundalar. Güçleri varsa. "Söyle bana Çiğdem! Neden böyle aksarım L esaretinde hüzne dolanıp duran atlarmışçasına?" (s. 54) Bir bataklık olarak görülüyor Çiğdem; sağlıklı çocuklar verebilir ama davadan saptırır. Dişiliğiyle baş döndürür ama dönen baş yerine gelmez.

Anılara devam, dönen başın baktığı istikamette dereler arasından, ağaçlar arasından kaçan bir grup militan, asker peşte. Mahirlerin kaçışına pek benzer bir durum. Sıkılan her bir mermiyle insanlığın bir kısmı yok oluyor, boşluğu korku dolduruyor. Aklı kaçırmamak gerçekten zor. Kaçıyor zaten. Çiğdem hep o kaçan bölümü istiyor, uyku bir türlü gelmiyor, seçilmiş anılar yerine denetimsiz görüntülerin baskısı son darbe oluyor.

Zor metin, yenilgiye şık bir vücut çalımı. Yirmi yerinden deli.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir