Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çöküş
Yanlış hatırlamıyorsam şöyle şeyler oldu: Afrika'da, nispeten kapalı bir coğrafi ortamda bizim kadar akıllı olmayan akrabalarımız yaşıyordu, Cro-Magnon nam akıllı atalarımız birkaç yüzyıl boyunca bu arkadaşlara eşlik etti ve bu ne lan, her yer dağ diyerek Avrupa'ya, Asya'ya ilerlediler. Neandertal kardeşlerin soyu kurudu, bizimkiler devam etti, gelişti. Medeniyetler, teknoloji derken aldık başımızı gittik ve Richard Sennett'ın mahremiyet dediği alan arızalandı, toplumsallıkla bireysel psikoloji bir yerde kimlikleri değişti ve ucube bir şey çıktı ortaya. Kitap bu ucubeye kısaca ego patlaması diyor ve insan ömrünün uzaması gibi süper olayların yanında yıkıcı eylemlerin artışıyla uçurumdan nasıl atladığımızı anlatıyor. Taylor'a göre paraşütü açacağız, uzak bir tarihte değil üstelik ama çok iyimser bir son bu, bilmeyen adamın gevşekliğiyle diyeceğim ki mutlu sonla bitecek bir filme benzemiyor bu çağ. İnsan ömrünün uzaması bile üretim aracı olarak işlerliğimizin iyileştirilmesinden öte bir anlam taşımıyor sanki, çalışma şartları korkunç ve her şey kanıksanmış. İyi o zaman, 12 taksitle çıkılan bir haftalık tatiller için bütün bir yılı çalışarak geçirmeye devam.

Erich Fromm, İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri ile işin psikolojik boyutunu incelemiş, Hitler analiziyle de işin pratiğe dökülmesini göz önüne sermişti. Taylor daha toplumsal bir boyuttan yaklaşıyor olaya, en başından. Hormon kaynaklı bir saldırganlıktan söz edilemeyeceğini söylüyor ve bunu iki noktadan kanıtlamaya çalışıyor ki biri bence sallantılı biraz; hayvanların savaş, soykırım, katliam gibi kavramlara sahip olmaması. Erich Fromm demiş; şempanzelerinki kadar içkin saldırganlığımız olsaymış barış dolu bir dünyada yaşıyor olurmuşuz. Biz oranın kenarından bile geçmiyoruz artık. Hayvanlar da doğanın bir parçası, kendilerini doğadan soyutlayıp kendi bildiklerini okumuyorlar. İkinci ve kitabın nirengi noktası bu görüş üzerine temellenmiş: Savaş, soykırım vs. yakın tarihe -6000 yıl öncesinden alın- özgü bir olay.

İnsanoğlunun defolarını üç bölümde inceliyor Taylor: savaşlar, ataerkillik ve toplumsal eşitsizlik. Bu üçünün de olmadığı topluluklar mevcut, günümüzde varlıklarını devam ettirenler de var. Bunlar coğrafya sayesinde dünyanın karmaşasından kurtulmuş, küçük dünyalarında barış içinde yaşayan insanlardan ibaret. Üç defonun oluşturduğu mülkiyet, iktidar hırsı gibi kavramlar bu adamlar için geçersiz. Ahlak sistemlerinin oluşmasında çiçeklerin, denizin etkisi bu iki tırtlıktan daha çok rol oynamış. Poligami mevcut, çocukların anne ve babası bütün bir toplum. Hayal ederken dahi zorlanacağımız bir olay. Bizim sistemde ne oluyor, Brahman erkekleri öldüğü zaman eşleri hayattan soyutlanıyor, bir daha evlenemiyor, canlı canlı yakılıyorlar hatta. Daenerys'i hatırlayalım, o mevzu. Gerçekten çok güzel bir buluş, kim düşündüyse tebrik ediyoruz ve üç tokatla uğurluyoruz. Cadı Avı'nı da hatırlayalım, kadınlar suda boğulursa cadı olmadıkları ortaya çıkar ve cennete giderler, boğulmazlarsa canlı canlı yakılırlar. Geçen bir haber vardı, Ortadoğu ülkelerinden birinde hakimin ölüm cezası verdiği bir kadının suçsuz olduğu anlaşılmış, hakim kadının cennete gittiğini söylemiş. Dünyanın neresinde olursa olsun davarlık davarlıktır, coğrafyası, kültürü hiç fark etmiyor. Şu fark var ki Batı bunları 500 yıl önce atlattı, biz yeni yaşıyoruz. Bu sürede onlar farklı gaddarlıkları keşfetti, zulümde bizden daha ilerideler.

Toplumsal eşitsizlik boyutunda William Wallace abimizin sözde isyan etmesine yol açan olay -toprak sahibinin serfin geliniyle düğün gecesi cinsel ilişkiye girmesi- büyük bir haksızlık. Kölelik başlı başına bir çarpıklık, ABD İç Savaş sonrası büyük ölçüde meseleyi halletti, bizde Osmanlı zamanında kölelik sürdü, günümüzde gerek katıksız hali, gerek ekonomik yolla dolaylı hali sürüyor.
Bunların yanında sahip olma hırsına geniş yer verilmiş, gerek filmlerde gerek kitaplarda çokça yer verildiği için geçiyorum ve çöküş öncesi döneme geliyorum. Avcı-toplayıcılara "tarihteki ilk refah toplumu" diyor Marshall Sahlins. Haftada 12-20 saat arası bir çalışma, bütün bir haftayı konvanse edebilirken günümüze bakalım. Bakmayalım veya, içim karardı. Bir de beslenme alışkanlıklarının değişmesiyle teşne olan envai çeşit virüsün, bakterinin doğurduğu sonuçlar korkunç: "Bugün yakalandığımız hastalıkların çoğu, hayvanları evcilleştirdiğimizde ve dolayısıyla onlarla daha yakın temasa geçtiğimizde ortaya çıktı. Hayvanlardan bize birçok hastalık geçti: domuz ve ördekten grip, attan soğuk algınlığı, inekten çiçek hastalığı ve köpekten kızamık. Süt ürünleri tüketmeye başladığımızda ise en azından otuz yeni hastalıkla daha tanıştık." (s. 34) En önemli olay, avcı-toplayıcılarda mülkiyet kavramının olmaması. Kendilerini bir toprak parçasına ait hissetmeyenler için savaş kadar manasız bir şey olamaz. Ne zaman yerleşik tarıma geçildi, o noktada üretim fazlası doğdu ve farklı refah düzeyleri ortaya çıktı, toplumsal eşitlik bozuldu. Tüfek, Mikrop ve Çelik'in yazarı Jared Diamond, "insanoğlunun en büyük hatası" diyor bunun için.

Anasoyluluk da toplumsal eşitliğin temellerinden biriydi. Anaerkilliğin hiçbir dönemde görülmediği, anasoyluluğun ise M.Ö. 6000 civarında Avrupa'da son derece yaygın olduğu belirtiliyor. Hiçbir cinsiyet birbirinin üzerinde tahakküm kurmak istemiyordu, görevler eşit derecede bölüşülmüştü. Ütopik bir olay günümüz için, geçmişinse doğal gerçeği.

Bozulmanın Sümer zamanında zirveye ulaştığını söylüyor Taylor, ardından Akadlar ortalığı silip süpürünce kaos ortamı kendi düzenini doğurdu. Asurlular dehşeti sürdürürken tanrıların cinsiyetleri değişti, güç sahiplerinin borusu ötmeye başladı. Cennet'ten bence bu dönemde kovulmuşuz, öncesinde değil. Samilerin Yahudi ve Arap diye ikiye ayrılmasının izlerini binlerce yıl sonrasında, bugün bile olanca şiddetiyle yaşıyoruz, nasıl bir tekme yediysek artık. Sonrası günümüze kadar gelen insanlık faciaları: cadı avları, makineleşme devrimi, savaşlar, bilmem ne.

Cozutmayan toplumları ayrı bir başlık altında inceliyor Taylor; Aborjinler çok tatlı insanlar, kavgasız dövüşsüz yaşıyorlar. Bazı Amerikan yerlileri de öyle. Adamların sözlü anayasaları var ve Engels-Marx kooperatifi tarafından övülmüşler.

Ego patlamasının uzunca bir açıklaması geliyor sonrasında, Antik Yunanların sokağa silahsız çıkmamasından savaş taktiklerine, çok geniş bir alanda yapılmış gözlemler/araştırmalar inceleniyor. İşin evrimsel boyutundan toplumsal boyutuna uzanan bir irdeleme. Sonuç şu: Düzelme alametleri mevcut. Çiçek çocuklar iyi bir gösterge, yardım dernekleri vs. de öyle. Kurtulacağımızı söylüyor Taylor, elbet bir zaman geçiş çağların basitliğine, erdemine kavuştuğumuz zaman. İyimser bir yorum, çok iyimser. Dünya kendi seyrinde ilerlemeye devam ediyor, belli bir doğrultuda yol aldığını söylemek güç. Kısa-orta vadeli çıkarımlar yapmak mümkün ama böyle iddialı sonuçlara varmak, orada iki kez düşünürdüm.

İnsanoğlunun şimdilik sonsuz yolculuğu hakkında nefis bir kitap bu; olabildiğince bilimsel ve safsatadan uzak. İyiymiş.
Yanıtla
2
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sinek Isırıklarının Müellifi
"Korunmalar bizi hiçbir zaman yeryüzü hastalığından kurtaramaz. Çünkü dünyayı içimizde taşırız."
Henry Miller'ın yaşam açlığı onu çeşitli işlere, çeşitli kadınlara ve dibine kadar yaşamaya sürüklerken içindeki dürtü sürekli büyüyor, etrafında olanları büyük bir yapıta dönüştürmeye çalışıyor ama bir yandan zamanın henüz gelmediğini düşünüyor; yaşanacak daha çok şey, okunacak daha çok metin, sevişilecek daha çok kadın var. Okumaktan yazamayanların hikâyelerini bir yerlerden duymuşsunuzdur. Stephen Grosz'un müstesna eseri İncelenen Hayatlar'da bir adam beni çok etkilemişti. Bu dayımızın aklında müthiş öyküler, romanlar dolanıyor. Biraz ayrıntılı bir şekilde dinlediğiniz zaman başlı başına bir edebiyat olayı olacağını düşünürsünüz. Orada kalmanız gerekir, adam düşüncelerini hiçbir zaman kağıda dökemez. Aklında kristal berraklığında bir kitap vardır ve bu kitap hiçbir zaman yazılamayacaktır. Sinek Isırıklarının Müellifi'ndeki esas oğlan Cemil'in laneti bir tık değişik; bir kitap yazar ve editör hanımın kitabı değerlendirmesini bekler, aylar boyunca. Geriye kalanlar kitaba sığmayan fragmanlardır, onlar da ayrı bir kitaba dönüşür. Müellifi izleyen her kimse iyi bir iş çıkarıyor. Yazamayanın hikâyesini yazan bir yazamayan? Bana ateş edin.
Editör hanımla hayali konuşmalar yapar Cemil, metnin bu kadına yazıldığını düşünebiliriz. Anlatı içinde anlatı içinde anlatı. Pek sevdiğim Jake Gyllenhaal'ın Demolition diye bir filmi çıktı şimdi, anlatımını bu kitaba çok benzettim. Adam trafik kazasında eşini kaybeder, çektiği acıyla nasıl baş edeceğini bilemez ve hastanede parasını kapan abur cubur makinesini üreten şirkete bir şikayet mektubu gönderir. Mektupta şikayet çok küçük bir yer kaplar, geri kalanı yaşadıklarıdır. Mektupları okuyan kadın dayanamaz ve adamımıza telefon eder falan, mevzu uzar gider. Okur, bu telefon eden kadının görevini üstlenir. Kitabı okurken sürekli farklı hikâyelerle, yaşam parçalarıyla karşılaşırız ve cevap olarak okumaya devam ederiz. Cemil'in söyledikleri, kitapları, filmleri, Ankara'nın havası ve suyu bizi etkisi altına alır. Binlerce sinek ısırığı, her birinin izi bir diğerine bağlı ve hepsinin peşinde bir adam. 166 sayfalık avında başarılar dileyeceğim, dilemiyorum, zaten başarılı.
Barış Bıçakçı'yı Anathema'dan ayrı düşünemiyorum. Pek sık okumam kendisini, arada bir el atıyorum ve devamını getirmiyorum. Bir kalemde bütün kitaplarını okusam -bir kalemde okurum, iyi bir okuma hızım vardır, rekor şimdilik 1044 sayfa/gün (Monte Cristo Kontu) - Sezon finalinden sonra yeni sezonu beklemek gibi olur, can sıkar. O yüzden pek bunaldığım zamanlarda kaçar gibi Barış Bıçakçı okurum, arkada mutlaka Anathema çalar. Anlattıkları hikâyeleri çok benzetirim, kayıp giden zamanın çetelesini pek güzel tutarlar, incelikleri pek hoş yakalarlar, detayları gereğinden küçük bir ölçekle dile getirmezler. Bir misal veriyorum: Cemil, babası ölüm döşeğindeyken şöyle: "Artık hiçbir şeye gücü yok, oysa onun kaba gücünü evin iyice sıkılmış musluklarında hissetmeye alışmıştı Cemil." (s. 6) Anathema'nın has adamı Vincent Cavanagh da annesine yaktığı ağıtta şöyle diyor: "I know you didn’t want to leave/Your heart yearned to stay/But the strength I always loved in you finally gave away" Ben benzettim yani, aradan cımbızla çektim ama yakınlar birader işte. Mevzu benim için tartışmaya kapalıdır. İlk albümlerle değil de A Fine Day to Exit'ı dinlerken okumanızı tavsiye ederim.
Kitabın bir yerinde Vüs'at O. Bener de geçiyor, eklemeden edemem.
Yanıtla
6
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eli Torbalı Adam
Peker'in bu adamı, çevresindekilerin de el atmasıyla varlığı gereksizleştirilmiş insanlardan biri. Çocuklar için babalık vazifesinden muafiyet alan sıfır bir eş. İmgenin çatkısıyla kurulu dünyasında toplumsal kimliklerinden tasfiye edilen, bunu da Süreya'nın dünyayı şiir gibi gören gözlerinin ödüncüyle anlatan emekli Naci Sevgen, torbasında Yıldırım Keskin'in Yoldan Geçen Adam'ının tekilliğini taşıyor. İki karakter de bir parça gizem taşır, yoldan geçeninin ağzından tek bir kelime bile alamayız ama eğer konuşsaydı Naci Bey'e olan benzerliğini görebilirdik sanıyorum.

Tezli bir roman; önsözde yazarın kadınlar, erkekler ve çöküşten başka incelenecek bir şey kalmadığını ve Eli Torbalı Adam'ın çöküşü ele aldığını söylemesi okura bir okuma rehberi sunuyor. Bu güzel bir şey, eğer rehbere ihtiyacınız varsa. Bir diğer mevzu, Peker çoğu romanı ve yazarı gözden geçirdiğini, büyük olaylardan ve sürprizlerden başka bir şeye pek rastlamadığını, büyük duranın, doğal akanın ta kendisi olduğunu söylüyor. Katılıp katılmamak okurun elinde, benim için o büyük olaylar kadar büyük sözler bunlar. "Sanat yapıtının o yapmacık, hep olağan üstü olma edasından sıyrıldım bir türlü." (s. 8) Yapıtı nasıl ele aldığınızla alakalı bir olay bu; büyük bir sanat olayıyla karşılaşmayı umuyorsanız veya öyle bir iddiası varsa yapıtın/sanatçının, aşırı yorumlama ve ön kabullere açık hale gelirsiniz. Oysa sanata bir ağaca, denize, insana yaklaşırmış gibi yaklaşmak lazım, sanatın nefes almaktan farklı bir şey olduğunu söylerseniz size inanmam. Peker'e de inanmamayı seçiyorum ve burayı dağıtıyorum. Son olarak, Peker bunları Fante ve muadillerini okuduktan sonra yazdıysa büyük ayıp etmiş demektir.
Naci Bey, gerek kışkışlanmasının, gerek bir işe yaramayı özlemesinin etkisiyle eline torbasını alır, sokaklarda teneke kutuların peşine düşer. Çocuklar bu yaşlı adamdan kaçar, otobüs durağındakiler etraftaki hedefleri belirler ve adamı oradan oraya sürüklemenin mutluluğuyla güne başlarlar. Beyefendinin çocukları git demez, demeye getirir. Etrafındakiler bir iş tutmasının iyi olacağını söylemez, düşündürür. İpi herkesin elinde bir adam, herkes de kendi elinde oysa. Anne hastalandığında babalarının şefkatini anımsamaya çalışan çocuklar, hayatları yolunda gitmeyince bildikleri insanlara sığınmaya çalışırlar. Naci Bey bunlardan biri, ne ki tasfiye edildiğini söylemiştim. Çok uzaklardan, o iyi tanıdığı adamı geri çağıramaz. Anılarındaki, kişiliğindeki her bir boşluk sıkıntıyla dolmuştur. "Her gün üzülürüz biz insanlar. Üzülmeyi severiz. Günün yarısını üzülmeye ayırırız. En ünlü komedyenler bile sıkılıp durmadan edemezler. Sıkıntı günün hasatıdır." (s. 22) Birkaç gediğini sokakta tanıştığı insanlarla doldurmaya çalışır, torbasının dolmasıyla benzer bir ferahlığın peşindedir. Herkesten öte bir yerleri taramak, kendi başına çalışmak, bilinmeyenin doğurduğu merakı gidermek...

Evdeki soğukluk, bir zamanlar tanıdığı yabancıların sıkıntısı ve alışkanlıkların tozu duman boğuntusu yetirir, İstanbul'a gittiğini bildiren bir mektup bırakır ve tamamen sokaklara ait olmak ister. Huzursuz bir ruhun çıkmazlarını yaşayıp geri döner, işe girer ve yazdıklarını yayımlatabileceği bağlantılar kurar. Bir şeyler yaratmanın yeniliğini arar kısaca; yeni bağlantılar renk çeşitliliği yaratabilir. Dener, ötesine ben karışmıyorum. Okuyun.

Sonda romandan koparılmış iki öykü var, beyefendinin sıkıntılarına iki güzel örnektir.

Peker'in romanı Vüs'at O. Bener'inkilerle benzer karalıktadır. İlkinin siyah tonlarının çeşitliliği fark yaratır, bu romanın okunmasında fayda vardır. Sıkılan bir siz değilsiniz, onu görmüş olursunuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Haziran
Selçuk Baran'ın bırakılmış, hassas biri olması, kuşku dolu ilişkiler yaşamasıyla bir açıdan ilgili. Hayatını ne ölçüde öykülerine akıtmıştır bilemiyorum, yine de öykülerindeki ötekilik duygusu, öyküde kurulan dünyanın renkleri, çiçekleri gibi doğayla bütünleştiren detaylar karakterler için bir çıkış kapısı olmasa son derece boğucu olabilirdi. Öyle değil, karakterler her ne kadar bir şeylerin dışında kalsalar da, bir şeyleri kaçırdıklarını hissetseler de geçici kurtuluşlarına sığınabiliyorlar. İki kurtuluş arası öyküler... Sancıyı on ikiden vuruyor Baran.
Haziran 1973 TDK Öykü Ödülü'nü kazanan bir ilk kitap. Kısa öykülerde bir durumun ince sözcüklerle çepeçevre kuşatılması, insanların tekrarlanan duygularının günden güne hayatları haline gelmesi olanca doğallığıyla işlenir. Öykülerden gidelim:

Odadaki: Yatalak adam, kızı Naciye'nin ölümünü kabullenemediği gibi karısının ekşi suratını her gün görmek zorunda ama olay karısı değil, kızının sesini bazı bazı duyuyor ve gözyaşlarıyla karışık günler durmadan geçiyor, geçiyor. Kadının şefkati uyandığı zaman hiçbir şey değişmiyor, adam ellerini yitiriyor çünkü. Duyduğu yoksunluk vücuduna sirayet ediyor. Eşinin elini okşamak istiyor ama beceremiyor. Naciye'ye sesleniyorlar sokakta, bakamıyor. Kadına göre herkes ölüyor, zamanı gelince onlar da ölecek. O zaman Naciye'yi kim hatırlayacak, Naciye nasıl yaşayacak?

İhtiyar Adam ve Küçük Kız: Çocukluktan yalıtılmak derin bir travmadır, insan hissettiğiyle yaşadığının farklı olduğunu anladığı zaman nasıl bir sıkıntı çeker? Farkına varmak için çok erken, yaşlanınca her şey için çok geç. İnsan çocukluğunu hissediyorsa çocuklarla yaşar, yoksa yetişkinlerin dünyasında kaybolacaktır. Hiçe dönüşür kişi. Gelini, yaşlı adamın odasının kapısını sıkı sıkı kapatır. Varlığı dışarıda bırakmanın beş kadim yolundan biridir bu.

"İşte, onu hayatının en önemli anında, kapalı bir kapının ardında unutuvermişlerdi. Hiç kimsenin düşüncesinde değildi. Bütün bilinçlerin ötesinde, odanın boşluğunda bir hiçti şimdi." (s. 18)

Dışarısı, gençlik, özgürlük tek bir ışığın içinde ve kapı kapalı.

Konuk Odaları: İki kanatlı bir öyküdür. Bir yanda çocuklu kadınların hep aynı günü yaşamaları ve bunu gürültülü bir biçimde yapmaları rezilliktir, iki kadın bu diğerlerine bakıp küçümser. Parklarda hep bu çocuklu kadınların izleri vardır ve sesler tepedeki bulutları darmaduman eder. Bu bir. İkinci kanatta geçmişe duyulan özlem mevcuttur, kuş gibi zarif bir yengenin mutlulukla dolu yaşamı hatırlanır, bir de kanserden öldüğü zamanki zayıflığı. Konuk odalarında hayaletler barınır, gürültüsüz olanlar.

Kavak Dölü: Misal bu kavağın varlığı neden hiç kalkmayacak bir ağırlığın sebebidir? Sadece bir ağaç. Metaforlar olmasaydı yaşamak çok daha basit olurdu.

Terzi abla yaşayan çocuklara, yaşayan ağaca, yaşayan kanaryaya öfke doludur. Neden? Yaşanamamış bir hayat, yaşayanlara karşı hınç doğurur da ondan. Eve gelen kuzen Rahmi bile belli bir alışkanlığın parçası olduğu için öfke uyandırır ama kadının hayatındaki en büyük değişim olduğu için minnetle kabul edilir. İhtiyar kız uykusu, terzinin başka bir dünyaya yolculuk biletidir belki, o yüzden geceler iple çekilir.

Anne: İnce bu öykü, çok ince.

Hawking'in filmi vardı ya, aynı durum. Anne, yatalak eşe ve çocuklara bakar ama kaçışın rahatlatıcılığına çoktan kapılmıştır. Anlam ifade ettiği ortamdan silinir, zaman zaman eve geç gelir ve eşyalarını görünce hayrete kapılır. Yerleri değişmiştir sanki, oysa kendi değişmiştir. Çocuklarına para dağıtır, eli boldur yaşamın onca zorluğuna rağmen. Sonradan komşu kadının cami hikâyesini dinler. Hoca zina eden kadınları anlatmıştır, komşu kadın anneye zinanın kötülüğünden bahseder.

Çocuğun anlatıcılığıyla görürüz her şeyi, o yüzden annenin nasıl bir tepki verdiğini yetişkin gözler görmez. İki durum da oldukça dertli. Suçlamalar bir yana, gerçeğin olası ağırlığı bir yana, yalnız bir kadının toplumda var olma çabası oldukça yorucudur. Kadın göz hapsindedir, kadının sorumlulukları vardır ve kadın ne ister, o bile bilinmez, anlatılmaz.

Yirmiden fazla öykü daha var, hepsinde farklı bir kaçışsızlık sezersiniz ya da kaçma teşebbüsü. Yalnız komşuya sabahın köründe çay ve kurabiye götürmek için uğraşan kadın, ölümlerin ardı sıra kör topal yürümeye çalışan insanlar, küçük sıkıntılar ve mutluluk çabaları. Baran'ın dünyası geniş bir dünya, her duyguya yer var.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlk Köşe
Babası Ahmet Ağaoğlu, Türkçülük akımının sağ hafıdır ve zamanında memleketin önemli şahsiyetlerinden biridir. Samet Ağaoğlu Ankara'da hukuk okumuş, yüksek tahsil için Strazburg'a gitmiş ama babasının işleri bozulunca eğitimini tamamlayamadan dönmek zorunda kalmış. DP'den politikaya atılmış, 60 İhtilali'nin ardından kendi deyişiyle zindanda yatmış, çıktıktan sonra politikadan uzak durmuş ve anılarını yazarak bir dönemin sanatçı tayfasını anlatmıştır. Öyküleri hakkında hiçbir fikrim yok, iyi bir öykücü olduğu söyleniyor. Anıları gerçekten okumaya değer, iyi bir anlatıcı Ağaoğlu.
İlk bölümde Ağaoğlu'yla yapılmış bir röportaj var. İlk öyküleri Varlık gibi dönemin kafa dergilerinde çıkmış, sonradan kitaplaşmış. Sait Faik, Sabahattin Ali ve Yaşar Kemal, sevdiği yazarlar arasında. Siyasete girmeyip yazı çalışmalarına daha çok zaman ayırsa daha iyi olup olmayacağını sorguluyor, siyasetin de bir nevi topluma hizmet yolunda bir sanat olduğunu söylüyor. Dostoyevski'yi pek beğendiğini belirtiyor, öykülerinde etkisi büyük. Dönemin toplumcu yazarlarını sanata belli bir perspektif dışından bakmadıkları için eleştiriyor. Yaşar Kemal'in bu konuda iyi bir dengeleyici olduğunu düşünüyor, bunun yanında gönül bağının başka sebepleri de var. 27 Mayıs'tan sonra temizlik operasyonunda Edebiyatçılar Birliği'nden çıkarılmasına karşı koyanlar arasında sesi en yüksek çıkan Yaşar Kemal'miş, hapishanede kendisini ziyaret eden sayılı insanlardanmış ayrıca.

Behçet Kemal Çağlar ve Ahmet Muhip Dıranas'la birlikte çıkardıkları Hep Gençlik dergisiyle ilgili anılardan ikisini seçip buraya koyuyorum. Dergi, Genç Türk Edebiyat Birliği'nin yayın organı gibi işliyor ve Nazım Hikmet'in putları yıkıyoruz hareketine karşı koyan isimleri bir araya getiriyor. Bir de Sodom ve Gomore olayı var. Ağaoğlu, isimsiz bir yazısında romanın anlattığı İstanbul'u ve bezgin karakterleri iğneliyor. Karaosmanoğlu cevap hakkını kullanıyor, haklı olarak nazikçe giydiriyor. O İstanbul'un gerçekten var olduğunu ve eleştirilecek pek çok özelliğinin bulunduğunu söylüyor, yaşından ötürü Ağaoğlu'nun o zamanları pek bilmemesinin doğal olduğunu belirtiyor. Zaten imzasız yazı yazmak nedir, iddia edilenler de az buz şeyler değil. İlginç.

Yaşar Nabi olayı da ilginç. Edebiyatçılar Birliği kurulurken Ağaoğlu ve Yaşar Nabi aktif olarak görev alan insanlar, eskiden beri tanışlar. Darbeden sonra Ağaoğlunun birlikten ihracında Yaşar Nabi'nin imzası en üstte. Ağaoğlu sanayi bakanıyken Varlık için kağıt sağlanmasında pek çok iyiliğinin dokunduğunu, böyle bir muameleye maruz kalmanın oldukça kırıcı olduğunu belirtiyor. Yaşar Kemal'in itirazları durumu değiştirmiyor. Nahid Sırrı'nın dergiden neden ayrıldığını bilmiyor ama Yaşar Nabi'nin bu huylarını gösteriyor fark ettirmeden. Aralarındaki mizaç farkı çok büyükmüş, Nahid Sırrı zorluklarla dolu bir yaşam sürerken Yaşar Nabi dergi işlerinden yürümeye devam etmiş. Bu olayı çok merak ediyorum aslında, belki başka anılarda daha detaylı bir bilgi edinebilirim.

Tanpınar'a gelince... Tanpınar hakkında söylenen, söylenecek çok şey var. Günlüklerini hazırlayan ikinci kuşak öğrencilerinin diyeyim, metinleri sansürlediklerini kendi ağızlarından duyduk. Neden sansürlediler? Ağaoğlu'nun güvenilmez anlatıcı kisvesine büründüğü malum, yine de gerçekleri ayıklayabiliriz gibi geliyor bana, ayıklananların arasından bu sansürün sebebi görülebilir. Tanpınar halleri bol bir sanatçıdır, duygu yoğunluğundan/yoksunluğundan kafayı kırdığı zamanlar olmuştur, parasızlıktan da. Hal böyleyken üniversitelerin edebiyat bölümlerinde kelimenin tam anlamıyla tapılan bu adamın zayıflık olarak görülen halleri bir bir ayıklanmıştır, bu tür adamları sanatçı yapan en önemli olaylar okurların gözünden uzaklaştırılmıştır. Bizdeki bilim anlayışı böyle, kafa buyken farklı bir uygulama beklememek lazım.

Neyse, yıl 1927. Yer Ankara Erkek Lisesi.

"Ahmet Hamdi Tanpınar bana bir şey öğretmedi. Bunun bellibaşlı sebebi ötekilerle aramda öğretmen-öğrenci ilişkilerinin hakim olması idi. Tanpınar'a gelince onunla hemen sadece sohbet sahneleri yaşadık. Zaman zaman hazin, zaman zaman heyecanlı, bazen de çocukça şakalarla sahneler! Üstüne başına, tıraşına önem vermez gözüküyordu. Bir omzunu biraz geri tutarak sık sık öksürüklerle kesilen kısık sesi ile daldan dala atlıyor, Fuzuli'den Yahya Kemal'e kadar şairlerin daha çok ölüm üzerindeki şiirlerini söylüyor, böylece ölüm korkusu ile bunaldığını istemeden meydana vuruyordu." (s. 37)

Tanpınar için oldukça bezgin bir adamın resmi çizilmiş. Ağaoğlu'na göre Tanpınar kendini çirkin, pek çirkin sanıyormuş. Üniversitede sevdiği kız kendisine dost olarak yaklaşmış ve en yakın arkadaşına sevdalanmış, bilmem ne. Kadın düşmanı kesilmiş Tanpınar, derste kadınları yerin dibine sokarmış. Ağaoğlu bir gün dayanamamış, ana bacı muhabbetine girmiş, abla Tezer Ağaoğlu ile olan arkadaşlıklarını hatırlatmış. Tanpınar çok utanmış da sınıftan koşarak çıkıp gitmiş. Olaylar...

Tanpınar'ın CHP'den milletvekili olmasını Esendal'ın "sanatkâr ve mistik milliyetçi" arayışına bağlıyor ve fasıl kapanıyor. Esendal'ın adı bir iki kez daha anılıyor, o kadar. Zannediyorum siyasi çekişmelerin etkisiyle şahıslara objektif yaklaşamıyor Ağaoğlu, alttan alta bir haset seziliyor. Behçet Kemal Çağlar hakkında da böyle bir şey var. Ağaoğlu devlet kademelerinde bakanlık dahil pek çok görev üstlenmiş kuvvetli bir adam olduğu için yurt dışına çıkışlar dahil pek çok sanatçının istekleriyle ilgileniyor, anlattığına göre hemen hepsine yardımcı olmuş ama anlatmadıkları ne boyuttadır, onu bilemiyorum. Sonuçta Çağlar'ın parti fanatikliği sonucu ettiği hakaretleri anlattıktan sonra diğer pek çok sanatçının mektuplarından bahsettiği gibi Çağlar'ın bir rica mektubundan da bahsediyor. "İşleriyle ilgileniyorum, lafı yine ben yiyorum" havası. Bir de Çağlar'ın Çamlıbel'i çok, pek çok kıskandığını yazıyor, doğru mudur değil midir bilemiyorum.

Başlıklar halinde alıyorum sonrasını, çemberin çapı büyüyor ve Ağaoğlu'nun kişiler hakkındaki izlenimleri derinliğini kaybediyor.

Sabahattin Ali'nin son derece güvenilmez, dengesiz bir adam olduğunu bir iki yerde daha okumuştum, doğruluk payı vardır diye düşünüyorum.

Dedikoduyu pek severmiş Ali, bu bir. İkincisi de Ağaoğlu, davayı milliyetçilerin kazanacağını söyler söylemez son tahlilde kazananların işçiler olacağını söylemiş Ali, üstelik karşı cephedeki herkesin karıları ve çocuklarının dahi öldürüleceğini söyleyerek. Gülüyormuş bunu söylerken. Sabahattin Ali'den bu kadar.

Sait Faik'i çok güzel anlatmış Ağaoğlu, sırf bu bölüm bile Ağaoğlu'nu sevmek için yeterli.

"'Âvâre' kelimesinin karşılığı yok yeni dilimizde. Serserilik değil, başıboşluk, emelsizlik değil. Belki varlığını ancak sezdiği güzellikleri arayan, bulamadığı için hüzünlü, yine bulamadığı, ya da sadece bulmak ümidiyle yaşadığı için bahtiyar bir adamın ruh hali." (s. 70)

"Serâzâttı! Hiçbir kural tanımadan dilediği gibi yazıyor, dilini bazen anlatmak istediklerini belirtmeyecek derecede bozuyordu. Roman yazmağa hevesleniyordu ara sıra. Bir yaprağında öldürdüğü kahramanını ondan sonra gelen yaprağında yaşatarak. Bu dalgınlığı sadece güldürüyordu onu." (s. 72)

Yaşadığı adanın balıkçılarının Sait Faik'in cenazesinde öğrenmeleri, kendileriyle günler ve geceler boyunca yoldaşlık eden adamın aslında çok büyük bir adam olduğunu... Ah Sait Faik!

Tayfaya farklı cepheden bir bakış bu kitap, Tarancı'dan Ahmet Haşim'e bir dönemin mühim insanları Ağaoğlu'nun kaleminde tekrar yaşıyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yol Bilenler
Aklımda birkaç fragman var, kaynağını hatırlamıyorum. Bir film, ne zaman ve nerede izlediğime dair hiçbir fikrim yok. Gece vakti Aborijinler ateş yakmış, kıvılcımlar savrulurken ateşin başındaki adamlar atalarının yüzlerce yıl önce söylediği şarkıları söylüyorlar. Kıvılcımlar yükseliyor, uzay istasyonunda pencereden engin boşluğu izleyen astronotun önünde beliriyor. Işık oyunları en olmayacak yerde. Binlerce yıllık ritüelin, doğaya yabancılaşmamızın zirve yaptığı bir çağda varlığını sürdürmesi umutlandırıcı bir şey. Yazarın etnosfer kavramını daha iyi bir şekilde sembolize edemiyorum. İlkel olarak görülen toplumların bilgeliği, uygar olanların yakasını bırakmayacak gibi görünüyor.
Teknoloji insanoğlunun en önemli organı olmuş durumda; normalde onsuz yaşamımızı sürdüremeyeceğimiz yerlerde nefes almamızı sağlıyor. Sonsuz bir delilik, nerede duracağını kimse bilmiyor, hayatları aydınlattığı gibi karartabiliyor da. Buna rağmen karanlıkta birkaç kıvılcım hala mevcut; sezginin egemenliği varlığını sürdürüyor. Biraz daha geri plana çekilmiş olabilir ama teknolojinin, doğanın, insanın köklerinde sezgiyle edinilen bilgi varlığını sürdürüyor ve her şeyin temelinde bu bilgi var. Kadim bilgelik, günümüzde zorba kanonlara karşı çok zor durumda kalmış olsa da kendini yenileyecek. Otuz bin yılda binlerce dil, binlerce kültür nesnesi oluşturmayı başardık. Bundan sonrası için yapılacak çok şey var, tabii bu yaratıcı, bütünsel bakış açısını kaybetmezsek. Yerlilerin yaşadığı ormanları kesen şirketlerin, iskan politikasıyla insanları koyun gibi güden devletlerin varlığı işi oldukça zorlaştırıyor.
Davis, Light at the Edge of the World gibi birçok belgeseli hayata geçiren, ömrünü kaybolmaya yüz tutmuş kültürlerin kaydını tutmaya vermiş bir antropolog. Kolektif Kitap'ın nefis amme hizmetiyle okuyabiliyoruz kendisini, yayınevine de sonsuz teşekkür. Neyse, modern denen son üç yüz yıllık devirde yok edilen dünya miraslarının izinde araştırmalar yapan Davis için mutluluk verici olan tek şey, farklı düşünme şekillerinin ve dünyayla farklı şekillerde iletişim kurma yollarının varlığı. Aralarında binlerce kilometre mesafe olan iki topluluğun kültürleri oldukça farklı, yine de sezgisel olarak çıktıkları yerler birbirinden pek uzak değil. Dinginlik, doğayla bir olma, kısaca Buda'nın öğretisine yakın bir aydınlanma hali. Doğrunun tek bir yolu yok, erginliğe ulaşmaksa bir.
Beş bölüm boyunca kutupların sessiz soğuğundan yağmur ormanlarının çürüyüp tekrar hayat bulan varlığına, pek çok yolculuğa çıkıyoruz ama öncesinde yok edici insanın marifetleri var; nesli tükenen canlılar, kaybolan diller ve pek çokları.
Batı, en sonunda Yahudilerin katledilmesine kadar giden yolu açmış oluyor. Marksizm de aynı eleştiriden nasibini alıyor; insan doğasının dışındaki herhangi bir müdahalenin yol açacağı yıkımın faturası oldukça ağır. Mao'nun öldürdüğü milyonlarca insan, kitaptaki onlarca örnekten sadece biri.
Kısaca şunu diyor: İnsanın doğası ideolojilere sığmayacak kadar muazzamdır.
Bütün toplumlar aynı gelişim evrelerinden geçmek zorunda değil. Bir insanın evinde teknolojik aletlerin, söz gelimi televizyonun olmayışı onu çağ dışı biri yapmaz. Kimin çağı, televizyon izleyenlerin mi? Çoğunluğun azınlığa tahakkümü bu şekilde ortaya çıkıyor zaten. Her neyse, Lévi-Strauss dayımız Batı düşüncesini yerin dibine sokarken tam olarak bunu söylüyordu; modernlik anlayışı teknolojik gelişmelerle, hukukla vs. eş tutuluyor. Oysa bunlar yeterince gelişmemiş toplumlarda, bu toplumların ölçütlerine göre Batı'dan çok daha ileri bir seviyede olabilir.
Bu, sömürücü hegemonya için korkutucu bir düşüncedir ve örtbas edilir. Said, bu örtbasın aydınlığa kavuşması için entelektüelin görevlerini saptamıştı, Wade Davis'in kitabı, krizi evrenselleştirme açısından son derece mühim, zira topyekun bir kültürel yıkıma sürüklenen dünyayı alternatiflerin varlığından haberdar ediyor, tabii kesilen ağaçların gürültüsünden duyulursa...
Muhteşem bir kitap. İnsanın özünü unutmaması, kapitalist iktidardan daha çok korkması için okunması gerekir.
Yanıtla
7
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Baştankara
Kısa öykülerde çıkışsız insanlar için çatlaklar yaratılmasını çok severim, Keret hayranlığımda bunun etkisi büyük. Bir de öykünün kendi çatlakları vardır, onlar sadece okur içindir. Normalde göremeyeceğiniz, yaşamın içinde küçüle küçüle fark edilemeyecek hale gelmiş, yine de zaman zaman sıkıntısını belli belirsiz hissettiğiniz bunaltıyı, çıkmazı gösterir. Karakterleri değil, onların da arkasındaki incelik dolu tedirginliği, olumsuz bir merakı. Sine Ergün bu iki tür çatlağa da yer veren öyküleriyle evleri daha tekinsiz, yaşamı daha bilinmez kılıyor. Bilincin aşırı yorumları -kitaba adını veren öykü böyle bir mevzuyu içeriyor- ve bilinçaltının sessizce yaşama karışması bir eslik kaos sunuyor; anlaşılmış bir kaos her zaman düzen anlamına gelmez.

Birkaç öyküyü alıyorum, almadıklarım sizden sorumludur.

Baştankara: Pek sevgilimle bu öykü yüzünden kavga ettik. Evet, biz edebi kavgalar eden bir çiftiz ve bu kavgalar yediğim tekmenin etkisiyle yataktan düşmemle sona erer. Neyse, ona göre baştankaralar kandırıkçıydı, bizim küçük kuşu aralarına aldılar ve daha sonra kendilerini giderek yalıttılar. Kuş yalnız kaldı, onlara daha çok benzerse belki eskisi gibi aralarına girebileceğini düşündü ve kanatlarını kesti. Sezin için ötekilik önemliydi, benim için bireyin verdiği kararların sorumluluğu.

Andrej Blatnik'in Anlıyorsun Değil Mi? adlı nefis bir kitabı vardır, Ergün'ün kısa öyküleriyle aynı biçimdeki öykülerden birinde gezginin teki uzunca bir yol yürüdükten sonra yokluğun ortasındaki bir köye gelir. Köylüler adamı adeta şenlikle karşılar, ikramın haddi hududu yoktur ve adam kısa bir süre sonra şunu sorar: "Bir sonraki köy uzakta mı?"
Bu adamı varlığın ta kalbinde bilinmeyeni düşündüren nedir? Doymak bilmez bir merak mı, yeterince alışılmış bir yerin huzursuzluğu mu, ne? Daima geleceğe bakması benim için, şimdiyi kaçırmak pahasına. Kaçırılanların sorumluluğu her daim omuzlarında olacak ama bunu hissetmemek için yürüyecek, durmadan yürüyecek ve dünyayı kendi içinde biriktirecek. Belki her yerde olabildiği zaman huzur bulur, kim bilir?

Ergün'ün öyküsünde kuşumuz evinde mutsuzdur, bir şeyleri kaçırdığı hissi yakasını bırakmamaya başlayınca göç zamanını beklemeden evinden ayrılır, durmadan uçar. Denizin üzerinde yorgunluktan bitmek üzereyken karayı görür, can havliyle toprağa iner ve baştankaralarla karşılaşır. Baştankaralar şarkılarını, sohbetlerini kuşla paylaştıktan bir müddet sonra geri çekilir, bir şeyleri gizler gibi. Kuş çok üzülür, eskisi gibi sohbet edebilmek ister ama görmezden gelinir. Bir an için baştankaralardan biri kuşa döner ve "yılanın kendi kuyruğunu yediğini" söyler.

Haydi bakalım, atalet bir yılandır. Herhalde. Kuş geleceği göremez, yaşayacağı yeni deneyimleri çoktan unutmuştur. Çareyi kanatlarını kesmekte bulur. Yeniye doğru yolculuğa çıkmaktansa eskinin kılığına bürünmeye çalışır. Bir daha uçamayacaktır, tek umudunun tekrar aralarına girmek olduğunu söyler ve öykü biter. Bizden de bir "Ah!" biter.

Evden Çıkmayan Adam: Hayatı betondan bir heykel halinde karşınıza aldınız, bakmaya başladınız. Çalan telefonlar bir gün çalmayı kesti. Zaten gariptiniz. Şaşırılacak bir şey yoktu. Sonra ölü geldi, onun için yontmuştunuz o heykeli. Onun için her şey olduğuncaydı, aynıydı. Kanepeye oturdu ve suskunluk devam etti.

Kemerlerin İstilası: Kemer yağmuru bütün hayatı felç etti, devlet buna bir şey yapması lazımdı ve yaptı, birimler kuruldu, hiçbir şey eskiye dönmedi. Dışarı çıkanlardan bir daha haber alınamadı. Bütün mevzu kemerdi. Çok sayıda kemer.

Küçük Tuvalet: Birbirinden gudubet üç insanın yaşadığı eve sevgilisini görmeye gelen dostumuz yemek yer, sevişir ve gider. Rutin. Küçük tuvaleti keşfedene kadar. Sırrı söyleyecek sesler yalnız o tuvalette duyulur, başka bir yerde değil. Dostumuz son seferinde kendini tuvalete kilitler, ev ahalisi kendisini merak eder ve kapıya dayanır. Sesler o sırada kaybolur. Sır söylenemez. Adam evden çıkar gider ve ne kadar tuhaf biri olduğu konuşulur ardından. Erenlerden bir eren, tuhaflardan bir tuhaf.

Levye: Taksi yolculuğu, Bostancı'ya. Hemen şurası, evimden binaları görülür. Yolda taksici şehir sıkıntısından, yitirilmiş masumiyetten bahseder ve başına gelen bir olayı anlatır. Para ödemeden taksiden inip giden adamın peşinden levyeyle koşar, adamı bir temiz benzetir. Masumiyet levyenin emrindedir, şehir kötüdür.

Uğursuz Adam: Ailemize bir şekilde duhul etmiş uğursuz adamlarla ilgilidir. Hala, teyze, kuzen, bir şekilde bu uğursuz adamlarla karşılaşır ve hikâyeleri unutulmaz, yaralıdırlar artık. Anlatıcı da yaralanır ve annesinin gözünde hep yaralı kalacağının farkına vardığında acısını nasıl anlatır, bence bir öyküyle. Buna benzer.

Kapanmasın: Ev boyamak gibi çocuk kaybetmenin öyküsüdür. Arkadaşlar ev boyar, arkadaşlar çocuk düşürür, arkadaşların annesi ölür ve elde hala boyanacak bir ev vardır. Biralar soğuk, yemekler güzel. Sanki bir şeyler olacakmış da olamamış gibi bir duygu, ya da olanların ardından her şeyin öylece devam etmesinin derdi.

Benden bu kadar, Sine Ergün'le tanışmanızı isterim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Anlatının Gücü
Geçen sene bu aralar askerliğin ilk günleriydi. Çile dolu üç haftanın sonunda dağıtım izni kullandım ve büyük konuştum; bir daha Ankara'ya adım atmamacasına eve dönüyordum. Hayatımın en güzel otobüs yolculuğuyla -yanımda pek sevdiğim kız vardı ve yolculukta tanıdığım halini de pek sevdim- İstanbul'a döndüm. Kıbrıs'a gitmeden önce beş günüm vardı, beş gün ne yapabilirdim ki? Hiçbir şey yapmadım, bir bu kitabı okudum ve okuduğum her kelime askerde yaşadığım bitmez tükenmez saatler tarafından çarpıtıldı, anlamını yitirdi. Geçende tekrar okudum, tamam bu iş.

Bu bir hikâyeydi, çoğumuzun ihtiyaç duyduğu kişisel hikâyelerden biri. Hikâyelerimizi anlatmak zorundayız, onlarla başka bir şey yapamayacağımız için bir noktada bünyeden atılmaları gerekiyor. Kendi tarihimizi kurduğumuzda bunu paylaşmak isteriz, tarihimiz kimliğimiz haline gelir, insan sosyal bir varlıktır -diye öğrettiler, zaman zaman tam tersi de geçerlidir- ve doğru veya yanlış, anlatırız.

Robert Fulford çekirdekten yetişme bir gazeteci, bunun yanında hikâye anlatımının gerek gerçek hayatta gerek edebiyatta nasıl bir yol izlediğini, anlatıcılığın değişen sosyal şartlarla birlikte nasıl farklı niteliklere bürünerek sürdüğünü toplamda beş saatlik radyo programlarına tıkıştırıp anlatabilecek kadar iyi bir araştırmacı. Onlarca hikâyecinin nesiller boyunca aktardıklarının toplamına "medeniyet tarihi" diyor, tarihin oluşumundan günümüze insanın yegane ihtiyaçlarından birinin, hikâyenin izini süreceğiz.

Dedikodu, Edebiyat ve Benlik Kurguları: İlk bölümde genel olarak yaşamın acısını hafifletmek ve sonsuza kadar yaşamak için anlatılan hikâyeler var. Hepimiz farkında olmadan bunu yapıyoruz ama bu bölümde irdelenen, bunların nasıl edebi yapıtlara dönüştükleri.
Fulford, toplumu yönlendiren büyük anlatıların -İncil vs.- tehdit altında olduğunu, yine de hikâyenin ve hikâyeden doğan edebiyatın varlığını sürdürdüğünü söylüyor. Saul Bellow'un kendisini aldatan eşinin yansımasına yer vererek yazdığı Herzog, D. H. Lawrence'ın kitapları ve daha pek çok örnek bunun canlı bir kanıtı. Hikâyeler olduğu gibi hatırlanıyor, oysa edebiyat bir arındırma işi aslında. Fazlalıklar, gereksiz ayrıntılar atılır ve geride kalan şeyler edebi yapıtı oluşturur. Milan Kundera'nın Ölümsüzlük'te incelediği fikirle bağlantılı; tarihin bir parçası olmak için yapılanların mantığında öyküye dönüşmek var. Bu, kronolojik hikâyelerin uç uca dizilmesiyle gerçekleşebildiği gibi kaotik bir yapıya bürünmüş, zamanların, insanların ve mekanların iç içe geçtiği bir karmaşa şeklinde de belirebilir. Paul Auster'ın pek güzel üçlemesinde. R. E. Howard'ın bütün zamanları sıkıştırdığı sagalarda olduğu gibi. Fulford, hikâye anlatmanın temeli hakkında şunu söylüyor: "Hikâye anlatmak, yaşamın korkutucu rastlantısallığının üstesinden gelebilme, en azından onu kısmen kontrol altına alma çabasıdır." (s. 25) Parçalı veya bütün, hikâyemiz bizimle birlikte yaşar ve hikâyemize başkalarının metinlerinde rastlama olasılığı oldukça yüksektir.

Hikâyeler yetersizse ne olur? Yalancılar ve Sahtekârlar Ansiklopedisi'nde en güzel örneklerinin yer aldığı uydurmasyon hikâyeler ortaya çıkar. İnsan hem edebi olarak, hem yaşamsal olarak uydurmaya son derece müsaittir, zira soyut düşünce yeteneğimiz gelişerek bize büyük bir lanet getirmiştir ya da hediye. DuPre gibi dünya savaşı gazisi olduğunu uydurup alternatif tarih yaratanların yanında zaten ünlü, zengin vs. olup hayatları hakkında uydurukçuluğa devam edenler de var. Bu bir ihtiyaç, statü ne olursa olsun.

Büyük Anlatılar ve Tarihin Örüntüleri: Hikâyelerin tarih yazımıyla ilişkileri üzerine. Gibbon, Toynbee, Wells gibi ünlü tarih yazıcılarının kendi zamanlarında ve sonrasında nasıl değerlendirildikleri, iki disiplin arasındaki etkileşimi oldukça açık bir şekilde ortaya koyuyor.

"Bu yazarların kendilerine biçtikleri rol, belli olaylara anlam yükleyen geniş bağlamlar yaratmak ve böylelikle okuyuculara toplumların tarihe nasıl dahil olduğunu göstermekti." (s. 39)

Fulford, bu isimlerin binlerce olguyu anlamlı bir kalıp içine sığdırıp bunlardan insan davranışları hakkında bir tarih çalışması yaptıklarını söylüyor, insanoğlu için geçmişten gelen hikâyelere duyulan ihtiyacı giderdiklerini de söyleyebiliriz, zira sonrasında akademik çevrede eleştiri yağmuruna tutulmaları, tarihi olabildiğince geniş bir perspektiften görmeyip belirli noktalarla sınırlamalarının sonucu. Tarih yazımının büyük kurumların, insanların gözünden görüldüğü biçimde gerçekleşmesinin asıl tablonun çok kaba çizgilerle oluşturulmasına yol açtığı söylenebilir. Bu sebeple daha bütüncül, ayrıntıların özellikle incelendiği bir anlayış ortaya çıktı; genelevler, hastaneler, yemek kültürü gibi bir toplumu oluşturan pek çok küçük detay hakkında kapsamlı araştırmalar ortaya çıktı. Foucault'nun araştırmaları bu konuda öncü kabul ediliyor.

Sonuç olarak kitapçılarda "tarih" bölümünden "kurgu" bölümüne doğru bir yolculuk var, kitapların adresi disiplinler ana çizgilerine kavuştukça değişiyor. Bunun yanında hikâyeye duyduğumuz ihtiyaç malum, o yüzden bu metinlere ihtiyaç var ve her zaman olacak. Büyük anlatılar sansüre uğrar, değiştirilir ve daha pek çok felaketle karşılaşırlar ama varlıklarını sürdürürler, zira yerlerine daha inandırıcı bir şey koyulamamıştır.

Sokak Edebiyatı ve Haberlerin Şekillenişi: Barthes'ın bahsettiği süpermarket reyonları ve mitler arasındaki ilişki, bu bölümün temelini oluşturuyor. Güncel meseleler giderek mitlerin yerini alıyor ve hikâyeler buna göre biçim değiştiriyor.

"Eşini başkasıyla basıp adamın arabasına çimento döken adam" mitinin izini süren Fulford, dünyayı dolaşan ve gerçek bir şehir efsanesi haline gelen bu olayın izini sürerek insanların neden gerçek olmayan şeylere inandıklarını sorguluyor. Bilgi güçtür düsturu yüzünden insanlar böyle hikâyelere inanıyor. "Şehir efsaneleri dünyayı hikâyeler biçiminde açıklama arzumuzun parodisini yapar." (s. 69) Gazeteciliğin devreye girdiği nokta burası; hikâyeleştirilmiş haberlerin geçmişten günümüze şekillenişini inceleyen Fulford, günümüzde İncil'den çok gazetenin okunduğunu belirtiyor.

Modernitenin Çatlak Aynası: Modernizmin oldukça kalın tabanındaki çatlaklardan görünen renkler, güvenilmez anlatıcı denen naneyle ortaya çıkıyor. Nabokov, İşiguro ve daha pek çok yazar, bazı metinlerinde anlatıcının okura doğruyu söylemediğini, belki kendine de doğruyu söylemediğini, doğrunun varlığından ve hatta kendi varlığından hiç haberdar olmadığını, bir başkasının yaratısı bile olabileceğini söyler. Bu postmodernizmin savaş alanıdır; genel geçer fikirlere topla, tüfekle, ağır sanayi hamlesiyle saldırdığı noktadır. "Modernizm otorite kurar: Fikirlerini açıklarken karşı çıktığı gelenekler kadar buyurgandır. Bir grup sanatçı yerine başka bir grubu koyar; postmodernizmse muhteşem bir sanatçının var olup olamayacağını ya da bunun gerekliliğini sorgular, hatta mükemmel sanatın varlığından şüphe eder." (s. 94) Anlatının modernizm-postmodernizm ekseninde değerlendirildiği bir bölüm bu, ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler Postmodern Teori'ye bakabilir. Oraya bir on puan daha yazmanızı rica ediciim.

Nostalji, Şövalyelik ve Düşler Alemi: Benim ilgimi en çok çeken bölüm bu oldu, zira Ivanhoe'nun Amerikan İç Savaşı'yla, Güneylilerle olan ilişkisi oldukça nefes kesici. Edebi bir yapıtta kendini bulan bir toplum düşüncesi, Fulford'a ayrı bir madde oluşturtacak kadar incelenmeye değer.

Mutlaka okunmalı. Bence. Hikâyelerinizle ne yapabilirsiniz, toplumlar ne yapmıştır, hep bunlar.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sanat Nereye Aittir?
Sanatı iyi aydınlatılmış galerilerden, inanılmaz paralar harcanmış reklamlardan çekip çıkardığınızda gerçek yeri az çok belli olur. Kraus'un çabası, dopingsiz sanatın izini sürmek. Mevzu ABD'yle sınırlı kalsa da iktidarla yapılan özgürlük savaşı evrensel. Sanatı sanat çetelerinin elinden kurtaranların hikâyelerini derlemiş Kraus, alternatiflerin varlığı kendi halinde yaratan sanatçılara umut verebilir, vermeyebilir, bilemiyorum. Adamlar ABD'de zar zor iş yapmışlar, burada daha zor. Neyse.
Tiny Creatures hadisesi, kaslı on kişiye tek başına dalan adamın hikâyesine benziyor. 2006'da Janet Kim küçük bir dükkan kiralıyor ve Los Angeles'ın sanat dünyasını çalkalıyor. "Los Angeles'ta sanat oyununun kurallarını koyan görsel sanat veya Ortaçağ zihniyeti hakkındaki içrek söylemden pek az haberdar olan Janet Kim bu durumu değiştirdi." (s. 13) Samimi ve iyi bir küratör olan Kim, birçok sanatçının eserlerini mekanında sergiliyor, sanat olaylarına ev sahipliği yapıyor falan derken maddi durumu giderek kötüleştiği için mekanı kapamak zorunda kalıyor. Sergilediği eserlerin satışı konusunda da ihtilaf var; Kim olaya ticari bakmadığı için kaçınılmaz sonla karşılaşıyor. Mekanda sergi düzenleyen Jason Yates'in dediği: "Hepimiz birlikte ülkedeki en havalı şeydik. Janet Kim (...) parayı önemsemiyordu. Hepimiz meteliksizdik ve insanlar eserlerimi isterken küplere biniyordu. Janet ortaya çıkıp herkese çok para kazandırabilirdi. Anlatabiliyor muyum? Çocuk sahibi olacaktım, işler finansal açıdan umutuzdu ve Janet bu konuda taviz vermiyordu, telefonlara çıkmıyordu. Ona diyordum ki, Janet, hepimiz senin bu işi bir sonraki aşamaya götüreceğine inanıyoruz. Ancak strese girdiğinde içine kapanıyordu, bu becerilere sahip değildi. Ayrıca, kimseyi de dinlemiyordu!" (s. 24) Janet'in bir sonraki aşama hakkında hiçbir şey bilmemesi doğurmuştu mekanı, dolayısıyla olayın ticari boyutu sağlam olmayınca kapanmasına da bu sebep oldu. Zaten en başta amaç para kazanmak değildi. Kim'in dükkanı kapandı, sanatçılarla arası bozulur gibi oldu ama sanat kodamanlarına da sağlam bir şamar indirmiş oldu. Bizde ilk aklıma gelen Peyote var, kıymetini bilmek lazım böyle girişimlerin. Sisteme bir şekilde entegre olmadan yürümüyorlar ama küçücük bir fark bile yaratabiliyorlarsa başarılı olmuşlar demektir.
Benzeri birçok hikâye var, ben son başlıkla bitirmek istiyorum.
Başarısız Kolektif hadisesi. Siz dostlarım, fanzin çıkardınız, dergi çıkardınız, yaptığınız şarkıları Soundcloud'a koydunuz ve bir şey olmadı. Sizce. "Büyük bir başarısızlık hissi her başarıyı örter. EVET ve NE OLMUŞ YANİ?" (s. 117) Yaptınız, dönüştünüz, başka bir şey oldunuz ve yaptıklarınızı inceleyen bir avuç insan da başka bir şey oldu. Açlıktan ölecek bir durumunuz yoksa yapın bunu, kitlelerce bilinmek şart değil. Kitleler başka kitleleri takip eder, güdümlüdürler. Mesela günümüzde süpermarketten ürün seçer gibi seçilmiş isimlerin yer aldığı dergiler var, hani şu kapakları sanatçılar mezarlığından seçilmiş resimlerden ibaret olanlar, bunları sallayın. Süpermarket dergiler diyorum ben bunlara. Çikolata, süt, pastırma, çekiç, plastik çiçek, her şey bir arada. Rezillik. Bunların dışında yıllanmış beton kafaların çıkardığı büyük dergiler vardır, bunları da sallayın. Enseye şaplak usulü çalışırlar, şaplağı yediniz mi yazdıklarınız basılabilir. Onun dışında şansınız yok.

Ne yapacaksınız? Mütevazı dergileri kovalayacaksınız. Malum yerlerde birçoğu kenarda köşede durur, arkalarında büyük bir güç olmadığı için utanıyorlarmış gibi. Bunları alacaksınız, küçük kolektiflere yardımcı olacaksınız, hatta onlara yazdıklarınızla da katkı sağlayacaksınız. Fanzinleri alacaksınız ve vapurda, otobüste vs. bırakacaksınız. Bu hep bu şekilde ilerleyecek, ticari pencere açılır açılmaz uzaklaşıp başka oluşumlara şans tanıyacaksınız. Yoksa hep aynı dinozorları okursunuz, çeşitliliğin dibine kibrit suyu dökülür. Sanat her yere aittir, paraya değil, iktidara değil.

"Kolektivite kendisini bir şeye duyulan arzunun, bir şey üretmenin, bireysel üyelerinin ötesinde bir şeye (ve bunun ne olduğu kimin umurunda?) dönüşmenin etrafına konuşlar." (s. 117)

Ufuk açan kitaplar listesinde tepelere koyuyorum ve tavsiye ediyorum, iyi kitap.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Veranda Öyküleri
Bu öykülerde Thoreau'nun doğaya dair sezgisini bulmak mümkün. Biraz macera da var işin içinde; Melville yolculuklarını öyküleştirirken yaşamı olabildiğince bozmadan işler, tayfaların haykırışları, rüzgarlar falan olabildiğince gerçektir. Mevzuyla alakalı olarak In the Heart of the Sea'yi izlemenizi tavsiye ederim, kısmen Melville hakkında bir filmdir. Hikâye peşinde bir yazar olarak görürüz kendisini ama hayatının önemli bir bölümünü yolculuklara ayırmıştır, sonrasında Jack London'ın da yapacağı gibi. Esin verici bir adamdır Melville, öykülerinden yazım dersi çıkarılabilir.

Veranda: Anlatıcımız Thoreau'nun yolundan gider, kendine bir kulübe ayarlar ve bütün zamanını gözleme ayırır. Verandasını inşa ettikten sonra müthiş bir manzaraya kapı açar, periler vadisini izler. "Gerçek bir yolculuk; ama kabul etmek gerekir ki uydurulmuş kadar ilginç..." (s. 11) Yürümeye başlar ve bireysel özgürlüğünün sınırlarında gezinir, her adımıyla birlikte periler ülkesine bir adım daha yaklaşır ve uzaklarda zorlukla seçebildiği eve yaklaşır, Marianna'yla tanışır. Marianna da anlatıcı gibidir, sihrin içinde yaşarken uzaklardaki evde oturan kişinin ne kadar şanslı olduğundan bahseder. Perileri en iyi gören yer o evin bulunduğu alandır, yaşamın en keyifli olduğu yerdir orası. Anlatıcı o evde yaşadığını söyleyerek sürpriz yapar ve uzun zamandır birbirlerinin cennette yaşadıklarını düşündükleri ortaya çıkar. Doğanın içinde, insanın kendiyle kalabildiği ve kendinden daha yüce bir şeyin varlığını hissettiği zamanlar... "Zaten büyülenmiş olanlar yemekten içmekten kesilirmiş. En azından, bilgelerin bilgesi Don Kişot böyle demiş." (s. 15)
Bartleby: Bu ayrı bir başlıkta incelenmeli. Burada şunu söyleyeyim; Everyday Rebellion'ı izledikten sonra katibin hareketlerinin kasıtlı olduğunu düşünüp büyük keyif aldım.

Benito Cereno: Hah, bu müthiş bir öykü işte. Güvenilmez anlatıcı denen nane, üçüncü tekil anlatıcı kılığındadır, hatta denebilir ki anlatıcı öylesine tarafsız bir anlatıcıdır ki olayların arka yüzünü sezdirse de gerçeği bildiği halde hiçbir ipucu vermemektedir.

Kaptan Delano, San Dominick'e rastladığında bir şeylerin ters gittiğini anlar ama olayı tam olarak çözemez. Geminin yan tarafında "liderini takip et" yazmaktadır, olayın ironisini artıran bir mevzu. Ancak öykünün sonunda çözülebilen bir bulmaca. Delano, Kaptan Benito Cereno'yla tanışır, gemisine çıkmak için izin ister ama Cereno bu konuda isteksizdir, bir an önce yoluna gitmek ister gibidir. İlginç bir şekilde oldukça yorgun ve pespaye bir haldedir, Delano neler döndüğünü anlamaya çalışır ama kaptanın konuşmaktaki isteksizliği, tayfaların suskunluğu içinden çıkılmaz bir hale gelir. Anlatıcı daha çok Delano'nun huzursuzluğuna, çıkarımlarına ve bu çıkarımların yıkılmasına dayalı bir yol izler, gerilimi adım adım yükseltir. Bir bölümde tayfalardan birinin elindeki pala, Delano'yu neredeyse sinir hastası yapar. Deli gerildim burada, pala inecek miydi? İnmedi.

Çok başarılı bir öykü, şahsen Melville'e saygılarımı sunuyorum.

Paratoner Satıcısı: Fırtınalı havalarda insanların korkularını kullanarak onlara paratoner satan adamı hacamat eden akıllı anlatıcının kısa öyküsü. Anlatıcı, satıcı tarafından kafir ilan edilir ve sonuçta paratoner almaz. Oysa satıcı hala oralardadır, insanların korkuları onları mükemmel bir alıcıya çevirir. Korkulara karşı kendini paratonere çeviren bir satıcı fikri de pazarlama açısından son derece başarılı.

Efsunlu Adalar: 10 kısa öyküden oluşan bir derleme. Çok kabaca; deniz ve insanlık halleri. Sevdiklerini kendi eliyle gömmek zorunda kalanlar, fırtınadan sağ kurtulan gemiler, bir sürü olay. Dünyayı kavramlara sığdırmaya çalışan beyaz adamın gerçekle dolu yolculuğu, ilkel dediği insanların yaşamlarına şaşkınlık dolu bir bakış.

Çan Kulesi: İddia edildiğine göre edebiyat tarihinin ilk robotu bu öyküdeymiş. Aşırı bir yorum olduğunu düşünüyorum, Robottan kasıt yapay zekaya sahip makineyse hayır, böyle bir şey yok. Yorumlama sonucu kısmen bilinçli olduğundan bahsedilebilecek bir otomatın belli belirsiz gölgesinden bahsediliyorsa, evet; böyle bir durum var. Metafizikle pek ilgisi olmayan mimar Bannadonna, inşa ettiği kulenin çanını çalması için kendi tabiriyle bir bey üretiyor, adı Hamas. Kendisini robot konseptinden -haliyle- haberi olmayan anlatıcının güvenilmez bilgisine dayanarak yorumlamak zorundayız, kimyasal bilgi ve mekaniğin yardımıyla ortaya çıkarılan bir varlık var ama ne olduğu hakkında tam olarak bir şey söylemek mümkün değil. Yoruma son derece açık bir mevzu. Makine, Talus gibi olarak geçiyor öyküde, bu makine Frankenstein'ın canavarına konsept olarak daha yakın diye düşünüyorum.

Özü şudur ki tanrıyı oynamaya çalışan insanların başına bir musibet gelir. Evet.

Moby Dick'i yazmaya nefesim yetmiyor, en azından bu güzel öyküleri yazmış olayım. Alın bence, pişman olmazsınız.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir