Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tungsten Dayı
Bu müstesna kitap, kişisel bir Cosmos: A Spacetime Odyssey olmasının yanında güzel bir anı kitabıdır. Sacks, bilimle ilgilenen geniş bir ailenin ferdirir, seksen dayısı ve yetmiş amcasının -kuzenlerin sayısı yüzü buluyormuş, oha- her biri farklı dallarda icatlar çıkaran kişilerdir ve bu da çocuğumuzu son derece şanslı biri yapar. Anne ve baba doktor, ailenin geri kalanı bilim adamı veya amatör bilimci. Muhteşem, her ziyarette ayrı bir macera demektir bu.

Sacks ünlü bir nörolog, bilim adamı. Neden nörolojiyi seçtiği, daha doğrusu neden kimyadan ilerlemediği kitabın bir yerlerinde gizli. Bunun dışında II. Dünya Savaşı'nın küçük bir çocukta yarattığı izlenim, sürekli birbirine dönüşen maddelerin, dumanlar çıkarıp küçük patlamalara yol açan karışımların arasında kendini gösteriyor. Çinko, bakır, tungsten, Dave Dayı, ağabey ve diğerleri; başlı başına bilimsel bir serüven. Küçük Oliver, kendi keşiflerini yaparken bu keşiflerin ortaya çıktığı ilk deneyleri, deneyleri yapan meşhur adamlarla birlikte ele alıyor ve senkronik bir şekilde kendi bilimsel yolculuğuyla bilim tarihini birleştiriyor.

Okul anıları çok önemli, olabildiğince bağımsız bir alana ihtiyaç duyan kaşif çocuklar için bu alanın pek yaratılmadığını -günümüzde de pek bir şey değişmedi- görüyoruz. Abi Michael öğretmenlerden şikayetçi, Oliver da. Poposunda dal kırılınca bir papara daha yiyor, böylesi bir sıkı disiplin. İngiliz katılığı işte. Yıl 1940 civarı, savaşın yeni başladığı zamanlar. Pencerelere kara perdeler çekiliyor, sığınaklar kazılıyor, bir sürü güvenlik önlemi. Bombalar yağmaya başlamadan önce yapılacak her şey yapılıyor. Oliver okulu o kadar sevmiyor ki bombalardan çok okula dönmekten korkuyor. Bir çocuk için büyük facia. İş öyle bir noktaya geliyor ki dayakçı öğretmenlerin atomlardan ibaret olduğunu düşünüp kendini rahatlatıyor Oliver. "'Atomdan başka bir şey değil o,' derdim; giderek 'atomdan başka bir şey olmayan' bir dünyanın özlemini çekiyordum. Zaman zaman başöğretmenden fışkıran şiddet adeta canlı doğanın tamamına bulaşır, şiddeti hayatın özü olarak görürdüm." (s. 27) Eh, çocuğun bilime sarılmasına şaşmamak lazım. Babası ezberden hesap yapmayı ve işlemlerle sayıları öğretmişti. Her koşulda aynı sonuca ulaştıran, güvenilir işlemler... Yıllar sonra 1984'ü okuduğunda Wilson'ın iki kere ikinin dört ettiğini reddetmeye zorlanmasının en dehşet verici şey olduğunu söyler Sacks.
Ailenin üyelerinin maceraları da nefes keser; bir bölümü Güney Afrika'daki Boer Savaşı'na katılmıştır, kimi maceradan maceraya koşmuştur. Onca ayrılığa rağmen bir arada kalabilmeleri, ailenin birbirine sımsıkı bağlı olmasıyla mümkün olmuştur. Tungsten bu açıdan önemli. "Metaller arasında en yüksek erime noktasına sahiptir, çelikten daha serttir ve yüksek ısılarda sağlamlığını korur - ideal bir metal!" (s. 39) Semboldür bu metal, aile bu metalden üretilmiş gibidir. Onca faciaya rağmen bir arada kalabilmelerinin sembolüdür. Dayı da bu metalden yapılmış gibidir, sağlam adamdır. Diğer dayı O. Wolf Sacks de Volfram Dayı olarak adlandırılmıştır. Metal ailesi.

İşin bilimsel boyutu, başta andığım belgesel kalitesinde. Zaten Cosmos'ta çoğunun hikâyesine rastlamak mümkün ama Faraday'in, Curielerin başardıklarını okumak, yenilgiyi tanımadan uğraşlarına devam etmelerini izlemek oldukça keyifli.

Büyüdükçe ilgi alanları da değişiyor, Oliver gençliğinde kimyadan uzaklaşıyor. Ailesinin yönlendirmesi burada önemli; çocukken özgürlüğünü sonuna kadar yaşayan, garip bir umursamazlığın içinde kendi yolunu bulmaya çalışan Oliver, gençliğinde bir parça yönlendirilmeye hayır demiyor ve tıp eğitimi alıyor. Kuantum dünyasının kimyası değil, on dokuzuncu yüzyılın romantik kimyası ilgi çekici olduğu için çağa uyum sağlıyor yazar, başka alanlara geçiyor.

Nefis bir anlatı.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum  8
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaban Diyarlardaki Yabancı
İlla bir şeyler eksik kalacak ama girişiyorum.

ABD'de uzunca bir süre yasaklanmış bu kitap, tanrılığa soyunmuş bir Marslının ele alındığı tek bildungsroman olabilir. Tabii adam bize gelişmiş olarak geliyor ama biz bu gelişkinliğe henüz hazır olmadığımız için insanoğlunun gelişim romanı da olabilir. Sonuçta mevzuya çok uzak olmadığımız kesin; Marstan Gelen Adam Valentine Smith'in insanlara öğretmeye çalıştığı şey, insanların zaten yakın bir zamana kadar sahip olduğu erdemden başka bir şey değil. Sevgiyle, fedakarlıkla kurulmuş toplumsal düzen, "modern" insanların yakın bir zamanda keşfedip kuruttuğu Polinezya'da mevcut. Steve Taylor ve Yuval Noah Harari'nin kitaplarında okuyabilirsiniz; buralardaki topluluklardan bazılarında aile kavramı bütün bir kabileyi kapsar, mülkiyet yoktur ve çocuklar, kadınlar, erkekler, hayvanlar herkese aittir, dolayısıyla bir erkek herkesin kocasıdır, bir kadın herkesin karısıdır, bir çocuk herkesin çocuğudur. Paylaşmayan insanlar ayıplanır ve dışlanır. Bizim için çok garip ama adamlar bu şekilde yüzlerce yıl yaşamış ve umarım yaşamaya devam ediyorlardır. Araştırmalara göre suç oranı medeni toplumlardakine göre yok denecek kadar az. Öz denetimleri sayesinde nüfus problemi yaşamıyorlar, savaş yok, ne güzel memleket.

Smith kardeşimiz, Fremenlere ilham kaynağı olacak şekilde su verme/paylaşma kutsallığıyla, groklama hadisesiyle, kendine özgü gariplikleriyle bir anda ortaya çıkıp Dünyalıların beynini yakıp bahsettiğim bu düzeni kurmak için uğraşıyor ve sonlara doğru başarıyor da; küçük bir topluluğu Polinezyalılar gibi yaşatıyor ve en sonunda Romalılar gelip evini yakıyor, gerisi malum. Çok sayıda dini göndermenin yanında Smith'in İsa'ya benzerliği gözden kaçmaması gereken bir hadise. Luka'da insanların İsa'nın çarmıha gerilmesi için bağırmasıyla ilgili babın benzeri kitapta olduğu gibi mevcuttur. Lakin Smith babasına kendisini neden terk ettiğini sormaz, çünkü inancına göre herkes tanrıdır, herkesin sorumlulukları vardır ve bu sorumluluklardan ilki, insanların kendi varlığıyla ne yapacağına dair sorumluluktur. Smith, kendini kalabalığa bırakır ve onları çok sevdiğini söyler. İnsanların ruhlarını kurtarmak için kendini feda eder, umarım değmiştir.
Mars'a ilk insanlı keşif gezisi için dört çift seçiliyor, hepsinin birden çok uzmanlık alanı var. Elemanlar iniş yapıyor ve kendilerinden bir daha haber alınamıyor. İkinci keşif takımı ilk takımdaki herkesin öldüğünü belirtiyor, sonra mesajı düzelterek ekipten bir kişinin sağ kurtulduğunu söylüyor. Bu sağ kurtulan arkadaşımız Smith. Dünyaya getiriliyor ve bir hastaneye kapatılıyor, yer çekimine alışması ve o andan sonra ne olacağıyla ilgili plan yapılması için zaman geçmesi gerekiyor.

Bundan sonrası için ek bir bilgi vermem lazım, Heinlein gerek mentorlukta bir dünya markası olan Jubal adlı karakteri vasıtasıyla, gerek Smith'le insanoğluna dair pek çok problemi ele alıyor. İletişim, demokrasi, sadakat, batıl inançlar, akla ne gelirse. Kurguyu sekteye uğratma pahasını yapıyor bunu, insanlığın portresini etraflıca çiziyor. Olayların ortasında siyasete dair bir nutukla karşılaşmak okuru o dünyadan çıkarabiliyor, kötü bir şey.
Polinezya ve Afrika'daki bazı kabilelerde bu inanış var, ölenin eti yenir ve onun niteliklerinin yiyene geçtiği söylenir. Sadece yemek gerekmiyor, Atlas'ta üç kuşak öncesine kadar atalarının kafataslarını kolye yapıp takan bir yerli fotoğrafı görmüştüm, aklım gitmişti.

Eski bir inanış bu, Afrika'da Felsefe adlı güzel kitapta, yanlış hatırlamıyorsam, açıklaması mevcuttur. Oğul Herbert, Dune'da Ginaz kılıçustalarında benzer bir hadise yaratır; ölen ulu savaşçıların isimlerini çömezlere verir, böylece ustaların güçleri çömezlere geçer, katlanarak büyür. Adın kutsallığıyla ataların gücü güzel bir şekilde birleştirilmiştir bana göre. Marslılar öldükten sonra ruhları var olmaya devam ediyor demiştim, fiziksel bir karşılığı var olayın. Peki Marslıların Smith vasıtasıyla bizi groklama ihtimali var mı? Anlatının başından itibaren okurun cevabını aradığı bir soru. Yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olabiliriz, olmayabiliriz de. Bunu ben söyleyecek değilim, lütfen kitabı okuyun. Bu ne tembellik.

Ölüm: Onlarda çözülmek olarak geçiyor. Groklanan bir şey varlığa katılıyor, varlık eklektiktir ve ölünce her şey çözülür. Mantığı sevdim.

İnsan gülebilen hayvandır, diyor Jubal. Bütün yıkımına rağmen insan güler, Smith'in en sonunda anladığı mesele bu. Mars'tan geliyor ama bence asıl geldiği yer, kayıtlara geçmemiş kadar uzak bir geçmiş. İkilik kıyaslamasından dev bir roman doğmuş, ele alınmayan konu pek kalmamış. Güzel bir insanlık komedyası, güzel bir irdeleme. Meselesi çok, ben az bir bölümünü inceledim, gerisi sizde.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Boşlukta Sallanan Adam
Kitap, evet.Pascal'ın dediği: "Mutsuzluğun tek nedeni, insanın odasında sessizce nasıl oturacağını bilememesidir."

Bellow'un adamı askere gitmeyi beklerken herhangi bir sorumluluk altında değildir. İşsizlik, adamın tek sıkıntısı işsizlik ve düşünmek. Çiçeklerin açması, yaprakların dökülmesi ve diğer doğa olayları, yaşamın ana dürtüleri olduğu için zevk vermesi gereken şeyler olarak ele alınıyor ama düşen yapraklar yenmez, çiçeklerden ev yapılmaz, çimen verip yemek alınmaz, aynı çayırda iki kez otlanılmaz. Dolayısıyla bu iç sıkıntısını geçirmek için bazı tedbirler, can sıkıcı tedbirler almak lazım gelmektedir. Adamımız eşinin zoruyla abisinden para istemeye gider, kayınpederinin hastalığıyla canını sıkmak zorunda kalır ve insanoğlunun yaşam deneyimi üzerine birtakım atıp tutmalara girişir. İnsanların sahip oldukları eşyaların kılığına bürünmeleri, ön yargılar, ailenin yıkıcılığı, tatminsiz bir eş, umursamayan insanlar, işsizlik ve benzeri pek çok hadise, adamımızın üstünden silindir gibi geçer.

Adam,, boşlukta kendini ağaca asmış gibi sallanır.

Düzensiz, boğucu saatlerin çaresi nedir? Askerlik! Adam bütün o sıkıntıları yaşarken askere gitmeyi bekler ve sevinçten çıldırmış bir şekilde askerliği överken roman biter. Düzenli saatler, amaçlı bir yaşam, boşluğun dolmasıyla belirir ama bu dolgu gerçekten rahatlatır mı? Sanmam, adamımız üstlerinden papara yerken işlerin düşündüğü gibi gitmediğini anlayıp tekrar isyan etmiş olabilir. Her neyse.

Eh, bu yazı da kısa olsun. Tavsiye ediyorum, ama kitap süper.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Son Sultan
Ahmet Ertegün en başta şanslı bir adam. Babasının büyükelçiliği sayesinde İngiltere'ye, oradan ABD'ye geçip farklı memleketlerin havasını suyunu alarak büyümüş. İkincisi; hırslı bir adam. Sanatçı keşfetmek için koca ABD'yi dolanırken, onca maddi zorluğa göğüs gererken itici gücünü her zaman hırsından almış. Üçüncüsü; basit bir adam. Çok basit. Keyfi uğruna elde avuçta bir şey yokken harcadığı paralar, amaçsız bir evlenme-boşanma süreci, sömürdüğü sanatçılar ki işin vardığı hukuki süreçte Atlantic Records'un kaybettiği bir dava var, girdiği katakullili işler derken karşımıza uyanık bir adam çıkıyor. İyi eğitimli, yaşam standartlarını ne olursa olsun korumaya çalışan, cin gibi, baba gibi bir adam. Çok renkli, anlaşılması zor, yorumlaması kolay. Zannediyorum yazarın atladığı noktalar da var, pek girmediği gri bölgeler. Nasıl değerlendirileceği okura kalmış.

Kronolojik olarak anlatayım, aralara sıkıştırılmış ilginç şeyleri ben de aralara sıkıştırayım.
* Ahmet, yüksek sosyeteye aitmiş gibi görünse de aslında insanların böyle olmadığını sezdikleri söyleniyor. "Türklük yapma," derlermiş mesela, uygunsuz bir şey yapacağı düşünüldüğünde. Bir de şu ilginç; sahne arkasına geleceği duyulduğu zaman tur menajerleri Rolling Stones elemanlarına, "Çocuklar, Atatürk geliyor," dermiş. Güldüm.

* Çeviri hatası mı bilmiyorum, 1095 yılında papanın Kudüs'ü kurtarmak amacıyla Osmanlı İmparatorluğu'na savaş açtığı söyleniyor. Osmanlı o zamanlar yoktu. Çeviri faciasına sonda değineceğim, yazarın hatası da olabilir gerçi.

Baba Mehmet Münir'in macerasıyla başlıyoruz. Kendisi hukuk okuyor ve Osmanlı'nın TBMM'yle görüşmek üzere Bilecik'e gönderdiği grupta baş hukuk danışmanı olarak yer alıyor. Mustafa Kemal'in alıkoyduğu üç kişiden biri kendisi. Ankara'ya götürülüyor ve Milli Mücadele'ye katılıyor. Cumhuriyet kurulduktan sonra büyükelçilik günleri başlıyor; İsveç'ten sonra İngiltere'ye, oradan da ABD'ye geçiyor. Ahmet ve abisi Nesuhi İstanbul'da doğuyorlar. Yazar, rezil bir Türkiye portresi çiziyor ki doğrudur; çöken bir imparatorluğun yol açtığı sosyoekonomik yıkımın izleri derin. Enkaz devralıyor TBMM, bu da doğru.

İsveç'te sanat dolu günler, iyi bir öğrencilik, İngiltere'de kral ve kraliçeyle yenen yemekler, izlenen ilk konser: Duke Ellington! Ahmet kişiliğini oluştururken müzikle alakalı ilk dopingini alıyor ve zenci müziğine orada aşık oluyor.

ABD günleri, baba Münir ölene kadar rüya gibi geçiyor. Büyük paralara yaptırılmış bir ev, kaymak tabakadan onlarca tanıdık, evin salonunda zenci müzisyenlerin performansları, bolluk, bereket... Woody Guthrie ile, Steinbeck ile arkadaşlık...

* ABD gizli servisi Münir'e zencilerle çok içli dışlı olmamasını söylüyor. Münir beyaz-zenci ayrımının saçmalığını düşünerek böyle bir şeyi asla yapmayacağını belirtiyor. Ahmet'i zorunlu din derslerinin verildiği okuldan alıp başka bir okula veriyor falan, dobra bir adam.

* Yıl 1939 oluyor, abi Nesuhi Paris'te okurken can güvenliğinden endişe ettiği için ABD'ye dönüyor. Eh, herkes dünya tarihini sular seller gibi bildiği için bir açıklama yapılmamış. Ben yapayım; Naziler. Neyse, Nesuhi'nin kendisi de iyi bir müzik dinleyicisi ve plak koleksiyoncusu, ABD'y dönünce bir de bakıyor ki zenci kültürü ve müziğiyle bütünleşmek uğruna evden kaçmaya ve bir zenci gibi yaşamaya başlayan Ahmet'in binlerce plağı var.

* Ahmet, D. H. Lawrence, Wilde, Whitman, Conrad vs. gibi pek çok adam hakkında oldukça bilgi sahibi, kendini durmadan geliştiriyor. Nesuhi de öyle; caz konusunda o kadar bilgiliymiş ki UCLA'da ilk resmi caz dersini o vermiş. Vay be.

Bu iki kardeş, 1940'ta izledikleri müzisyenleri ertesi gün sefarete çağırıp konser düzenliyorlarmış. Bir yandan evlerine kadar giren Alman casuslarla uğraşıyorlar, savaş yılları hareketli geçiyor. Savaşın sonuna yakın, Mehmet Münir ölüyor ve ABD donanmasından bir iki gemiyle Türkiye'ye getiriliyor, böylece SSCB'ye gözdağı da veriliyor.

Babasının ölümünden sonra Ahmet zor günler geçiriyor. Kız kardeşi gibi Türkiye'ye dönmek istemiyor ve ABD'de kalmanın yollarını arıyor. Eski tanıdıklar, çevresi bir müddet kendisine yardım ediyor ve ilginç bir şekilde Ahmet sürekli borçlanıyor, lüks yaşamına devam ediyor. Plak işi tutmasaymış şapa fena oturacakmış, onu anladım ben.

Sağdan soldan borç alıyor, bir de Herb Abramson'ı buluyor; ilk ortak. Herb aslında diş hekimi ama müziği çok sevdiğinden bu işe giriyor. Ahmet'le zencilerin ağırlıkta olduğu eyaletleri turlayıp yetenekleri keşfediyorlar, plak yapıyorlar falan. Bir on yıl falan bu şekilde geçiyor, Ray Charles geliyor sonra. Büyük efsane, filminde Ahmet'le olan ilişkilerini izlemişsinizdir. Gerçi Ahmet filmde kendisinin hiç de iyi yansıtılmadığını, bir takım elbiseden çok daha fazlası olduğunu söylüyor. Sonuçta Ahmet Ray'e bağlanıyor ve Ray, Atlantic Records'ı büyük miktarda para için bıraktığında Ahmet'in kalbi kırılıyor. Yavaş yavaş pişiyor Ahmet, haksızlıklarının arkasında bunlar olsa gerek.

Ortaklar değişiyor, tek kişilik projeler profesyonelleşip ekip işi haline geliyor, her şey şirketleşiyor ve Ahmet her şeye rağmen varlığını sürdürüyor. Şirketinin satılmasından sonra hala başta, her şeyi yönlendiren adam. Kid Rock, Rolling Stones, Stills, Crosby, Nash & Young, The Byrds, Led Zep, birçok grubun plaklarını çıkartan adam olarak efsaneler arasına katılıyor. Futbol düşkünlüğü sayesinde ABD futbol ligi Pele gibi bir yıldızı canlı canlı izliyor falan. David Geffen gibi efsane bir yapımcıya rol modellik yapan, dünyanın ana akım müzik anlayışına yön veren efsane, şaşaalı bir adam. İlginizi çekecek çok hikâyesi var, mutlaka okunmalı.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Fatih Conan
Güneyde Schamak'ın kulelerinin kadim sessizliği, batıda derin bataklıkların uzandığı yolun sonundaki kara Tl'asuol falan, çeşitli fantastik mekanlarda koşuşturmacalar, kovalamacalar, Conan yine bir işler peşinde, buz mavisi gözlerinin parıltısıyla turuncu bandanası korku saçıyor, zorlu rakiplerini o dehşet veren çevikliği ve kaslarıyla bir bir hacamat ediyor derken yine bir Howard koşuşturmacasıyla karşı karşıyayız. Zamanları karıştırma hadisesinden dibine kadar yararlanan Howard, Roma İmparatorluğu'nun dağılışıyla ortaya çıkan kaos ortamının bir benzerini yaratıyor ve Conan'ı bu karmaşanın tam ortasına bırakıyor.

Bileğine kuvvet yiğit, baltana zeval gelmeye!
Her şeyi iktidar hırsı taşıyan dört adam başlatıyor, çağlar öncesinin unutulmuş büyüleriyle Xaltotun'u diriltiyorlar. Orastes, Valerius, Tarascus ve Amalric, üç bin yıldır uyuyan efsanevi büyücü Acheronlu Xaltotun'u diriltip bu kara büyü üstadını yere çalacak yegane silahı, Ahriman'ın Kalbi'ni büyücüye teslim ediyorlar. Adam bunu açılması çok zor bir kutuya koyup ortadan kaldırıyor ama yeterince iyi saklayamıyor, sonradan bu gruptan biri taht oyunlarından tırsıp Xaltotun'un döneklik yaparak hepsini öldürmesinden korkarak kutuyu çalıyor, Güç Yüzüğü'nün çıktığına benzer bir yolculuğa çıkıyor. Bir kutu ve peşinde yirmi adam, Conan dahil. Neyse, burası daha sonra.

Xaltotun çok çaça bir büyücü, o sırada Aquilonia tahtında oturan Conan'a diş biliyor ve siyasi oyunlarla adamlarını birer birer tahta çıkartıp düşmanlara savaş açıyor. Conan'ın macerayla dolu günleri, korsanlık ve yağma zamanları geride kalmış, herif soylu kanı taşımamasına rağmen tahtı baltayla ele geçirmiş ve bırakacak gibi değil ama Xaltotun o güne dek görülen en kuvvetli büyücü denebilir, savaş öncesi bir büyü yapar ve Renly Baratheon hadisesine benzer bir şey gerçekleşir; Conan'ın çadırında bir gölge belirdikten sonra savaşçımızı felç eder. Conan kıpırdayamaz, yerine kendisine benzeyen bir adamı geçirirler.

Savaş başlar ve anlatım tekniklerini kullanması açısından çok başarılı bulduğum Howard'ın sürprizi belirir: Savaşı Conan'a bir yardımcısı anlatır ve bütün savaşı onun ağzından dinleriz. Şöyle canlandırabilirsiniz; bir çadırın içinde Conan yatıyor, çadırın girişinde yardımcısı heyecanla savaşı anlatıyor. Kamera sabit, yardımcının orduların manevraları hakkında söylediklerini duymanın yanında yüz ifadesini de görüyorsunuz. Sonra Xaltotun'un hayvani büyüsü yüzünden tepeler Conan'ın ordularının üzerine çöküyor, büyük bir yenilgi. Yardımcı şoktan donmuş bir haldeyken kendine geliyor ve komutanını kaçırmaya çalışırken öncü kuvvetler çoktan çadırın civarına gelip herkesi kılıçtan geçiriyor. Conan yakalanıyor, yancılar devrik kralı öldürmek istese de Xaltotun bizimkini sağ bırakıyor ve diğerlerinin nefretini kazanıyor.

Xaltotun, Conan'ı zindanına kapatıyor ve köle olması için baskı yapıyor ama adamımız yine bir yolunu bulup cehennemle yüzleşiyor, bir canavarı öldürüp kirişi kırıyor. Zenobia, Conan'ın kaçmasını sağlayan kadın, daha sonra Conan'ın eşi olacak. Kadınlar Howard'ın hikâyelerinde yan karakterler olarak karşımıza çıkıyor ve söylendiği gibi bir kadın düşmanı değil Howard. Kadınları ikinci plana yerleştirdiği söylenebilir ama roller kesinlikle önemsiz değil, bu yüzden Howard'ın eserleri kadın-erkek odaklı arketipçi bir okumaya son derece açık. Kahramana yardım eden kadınlar, ihanet eden kadınlar, kahramanı dönüştüren, yeni bir yolculuğa çıkaran, yolculuğunu biçimlendiren kadınlar... Çok zengin bir mevzu.

Sonrası Conan'ın bitmeyen maceraları işte. Kalbin peşinde eski günlerine dönüş yapıyor Conan; gemiyle denizlere açılıp köleleri kurtarıyor, aradığını buluyor ve adamımızı alt ediyor. Bu gemideki köleleri kurtarma hadisesi de incelemeye değer. Monarşinin demokrasi olarak değerlendirildiği bir dünya bu, dolayısıyla bir efendiden başka bir efendinin -Conan- buyruğuna giren kölelerin sevincini anlamak mümkün ama açıkta kalan noktalar var. Sevinçten hoplayıp zıpladıktan sonra tekrar küreklere dönüyorlar, değişen bir şey yok aslında. Başlarında efsanevi bir komutan var, komutanın sözünden çıkmaları yasak ama daha çok yağma yapacakları için mutlular. Yani bakınca adamların özgürlük problemi yok, herkes mamasına bakıyor. Diş geçirebilen başa geçiyor, mevzu bu.

Conan işte, macerayı seven adam. Uç rastlantılar, bir anda ortaya çıkan yardımcılar falan derken olay iyice mitolojik bir hal alıyor, parodiye dönüşmeye ramak kalıyor ama anlatan ciddi, okuyan ciddi, bize de adamımızın yardığı kafalardan, öldürdüğü kötülerden zevk almak dışında bir şey kalmıyor. Hadi bakalım.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazarın Odası
Orhan Pamuk, ön sözünde kitaptaki röportajların, özellikle Faulkner röportajının kendisi için çok önemli olduğunu belirtiyor. Gözde canlanabilir; 25 yaşında bir adam, ilk kitabını bitirmeye çalışıyor ve umutsuzluğa kapıldığında kendini kanepeye atıp röportajları tekrar tekrar okuyor. Sade, sigara kokusunun sindiği bir odada radikal değişimlerle hayatına yön vermeye çalışan yazar adayı için itici gücü bu röportajlar sağlıyor. Pamuk'un başka kitaplarında Faulkner hakkında söylediklerine denk gelmiştim, 60 yıl önceki röportajı okuyunca kaynağa inmiş oldum.

Evet, bir şeyler karalayan insanların bu röportajları gerçekten okuması gerekiyor. The Paris Review sağ olsun, röportajları bu gazeteye borçluyuz.
Capote'den Hemingway'e, King'ten Borges'e birçok yazar serüvenlerini anlatıyor. Teker teker inceliyorum.
Truman Capote:

* Çoğu yazarın hemfikir olduğu bir konu aslında; Capote de disiplinini ve tekniğini, yazımı en zor tür olarak değerlendirdiği kısa öyküye borçlu olduğunu söylüyor.

* Hikâyeyi kurarken yine çoğu yazarın röportajlarında belirttiği şeyden bahsediyor; yeterlilik diyeyim ben buna. İki anlamda ele alınabilir; birincisi yeterli alıştırma, yeterli yazma denemesi, tecrübe yani. Gerektiği zaman eserlerin çöpü boylayabilmesi gerekiyor. İkinci anlamda yeterlilik de kelime sayısından noktalama işaretine kadar bir metni oluşturan bütün etkenlerin yeterli ölçüde -eksik veya fazla- değil kullanılması. Bu zaten kısmen ilk yeterlilik türüne bağlı, bir sezi olarak ortaya çıkıyor.

* Bir öykünün doğal olup olmadığını anlamak için öyküyü farklı şekilde tasarlamanın mümkün olup olmadığını irdelemek gerektiğinden bahsediyor. Eğer farklı bir şekilde yazılabilirse, cık.

* Toplumun kendisine ayak uyduramadığından bahsediyor, özel bir çocukmuş ve toplumsal kurumların tamamı bu çocukluğu mahvetmek için elinden geleni yapmış. O da Çehov'a, Wolfe'a, Proust'a sığınmış. Röportajın verildiği sıralarda artık roman okumadığını, biyografi ve mektuplara sardığını söylüyor. Dickens ve Poe da uzak geçmişin anılarında kalmış.

* Yazarın mutlaka bir persona etkisi sezdirmesinden bahsediyor, kaçarsız bir şey bu. Varlığını olduğu gibi boca etmeden kişilik çizgisinin çekildiğini söylüyor.

* Yine çoğu yazarın söylediğini söyleyerek eleştirmenleri sallamayın diyor. Cevap dahi vermemek gerektiğini söylüyor.

Ernest Hemingway:

Bıçkın delikanlımız Hemingway, röportajlarında çok haşin. Söylemedikleri, söylediklerinden çok daha önemli ve kitabı okursanız söylemediklerini sezebilirsiniz.

* Adam ayakta yazıyor. Böyle bir şeyi ilk defa duydum. Ne yazdıysa hep ayakta ve kendine özgü bir sistemi var, masayı falan o sisteme göre düzenlemiş. Çok karışık gözüküyor.

* Yazar adaylarına önereceği en iyi zihinsel egzersiz soruluyor ve efsane bir cevap geliyor: "İyi yazmayı güç bulduğu için gitsin kendini tavandan assın derim. Sonra da hiç acımadan ipi kesip kendini yazmaya zorlamalı. Bu durumda yazmaya başlarken elinde en azından ipe çekilme hikâyesi olur." (s. 45)

* Gazetecilik geçmişinin yazma konusunda çok önemli olduğunu söylüyor. Marquez de aynını söyler. Sevdiği yazarlar: Stendhal, Twain, Flaubert, Tolstoy, Dostoyevski... Aslında çoğu yazar aynı isimleri sayıyor.

* Asıl bomba buzdağı tekniği olabilir, başka kaynaklarda rastlamıştım ama adamın ağzından ilk kez duydum: "Bir konuyu bilmenin gerçekten bir önemi varsa, o zaman hep buzdağı prensibi uyarınca yazmaya çalışıyorum. Yani yazdığım kadarı, aslında buzdağının uyun üzerindeki kısmı, geri kalan sekizde yedisi hala bende saklı." (s. 59) Yaşlı Adam ve Deniz'in bin sayfalık bir destana dönüşebileceğinden bahsediyor Hemingway ama bu hali daha iyi, yazarın bilip okurun bilmediğini sezdirmek iyi bir teknik.

"Olmuş şeylerden, varolan şeylerden ve bütün bildiklerinizden ve bilemeyeceklerinizden bir şey ortaya çıkarıyorsunuz ve bu bir temsil değil, tamamen yeni bir şey, bütün gerçek ve yaşayan her şeyden daha doğru. Siz ona can veriyorsunuz ve eğer bunu iyi yaptıysanız ölümsüzleştiriliyorsunuz. İşte bu yüzden yazıyorsunuz ve bildiğiniz başka hiçbir sebep yok." (s. 64)
(…………..)
Büyük keyifle okudum, okumanızı tavsiye ederim.
Yanıtla
3
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Japon Kültürü
Bozkurt Güvenç, mimarlık eğitimi aldıktan sonra aklında dönüp duran soruları daha fazla engelleyememiş olacak ki antropoloji alanında çalışmalar yapmış, çalışmalarıyla profesörlüğe kadar yükselmiş, Hacettepe Üniversitesi'nin kurucu üyelerinden biri olmuş. Biraz gezi yazısı, biraz anı, bir o kadar bilimsel bakış açısı, nefis bir araştırma çıkmış ortaya.
Güvenç, öncelikle çocukluğunun Japon kültürü izlenimlerini aktarıyor. Shogun, Japon pazarları, Kuvai Köprüsü ve diğerleri, anlaşılmaz ve uzak insanlar hakkında bir ilgi uyandırdıysa da yıllar içinde silinip gitmiş. Gençlik yıllarında Yedi Samuray, Kanlı Pirinç gibi filmler ilgiyi geri getirmiş, üzerine 1964 Tokyo Olimpiyatları'nın coşkusu eklenince yazarın dikkati bu çekik gözlü kardeşlerimizin üzerinde toplanmış. Belgeseller falan derken Tokyo'dan Türk-Japon ilişkilerinin ilerletilmesi maksadıyla davet edilen Güvenç, Japonya'da uzunca bir süre bulunmuş ve adamların yaşamlarını inceleme fırsatı bulmuş, mevzuyla ilgili bir kitap yazmaya karar vermiş. Yaptığı alıntı manidar: "'Öyle şaşırtıcı bir ülkedir ki Japonya, birkaç hafta kalan konuk kitap yazar, birkaç ay kalan bilim adamı makale tasarlar, birkaç yıl yaşayan bilge kişi yazma sevdasından kurtulur.'" (s. 27) Yeterince uzun kalmamış yazar, Japon kültürünü yüzlerce sayfaya sıkıştırmak zorunda kalmış ama çok keyif veren bir çalışma çıkmış ortaya. Hocanın ellerinden öperim.

Güvenç, araşırma yöntemleri ve yararlandığı kaynaklardan sonra genel bir Japon imajı çiziyor. II. Dünya Savaşı sırasında yapılmış bir araştırmada Japonlar üç maddeye sıkıştırılmış:

1) Yakın ilişkilerde duyarlı bir yakınlık, yumuşaklık, hoşgörü.
2) Aile ilişkilerinde düzen, kuralcılık, töreye bağlılık.
3) Yarışta ve savaşta fanatizme varan aşırılık, acı çekmekten ve çektirmekten sanki zevk alan bir küstahlık, sertlik ve kabalık.

Nasıl yani? Batı, Japonya'yı inceledikten sonra adamların hikmetinden sual olunmayacağını söyleyerek işin içinden çıkmış ve Japonlar kapalı kutu olarak yaftalanmış. İşin ilginç yanı, Japonlar da bu yargıyı sevmiş ve anlaşılmaz olduklarını doğrulamış.
Çinliler, güneşin doğduğu yönde bulunan adalara "güneşin yeri" anlamına gelen bir ad vermişler: Nippon ya da Nihon. Çince söylenişi Cihpon. Marco Polo bunu Ciappone yapmış, oradan Japan olmuş.

Adalarda tektonik hareketler devam ediyor, %88'lik bir bölüm dağlardan oluşuyor ve ormanlar da %80 civarı bir alanı kaplıyor. Japonya'nın en önemli dezavantajı, tarım için kullanılacak alanın oldukça dar olması. II. Dünya Savaşı'nın kaybedilmesine yol açan zincirleme reaksiyonun tetikleyicisinin bu darlık olduğu söyleniyor; Güneydoğu Asya tamamen ele geçirilseydi besin maddelerinin adalara taşınacağı söyleniyor ama bunun için ABD'nin deniz gücünü ortadan kaldırmaları gerekiyordu. Pearl Harbor'a saldırdılar, uyuyan devi uyandırdılar ve birkaç yıl içinde yenilgi geldi. Bu başka mevzu gerçi de sebebi önemli. Tarımsal nüfus yoğunluğu en yüksek yerlerden biri Japonya, milyonlarca insanın besini çok küçük bir alandan geldiği için olabildiğince yüksek verim alınmalı, bu da teknolojiye bakıyor. Adamlarda teknoloji var, biliyorsunuz. Robotları ve X-Japan'i Japonlara borçluyuz, ikisi de yüksek teknoloji ürünüdür.

Adamların kozmogonisi de süper; İzanagi ve İzanami kardeşler, kutsal tanrılar olarak yüzen bir ülke yaratma görevini yerine getirmek üzere okyanusa bir mızrak daldırmışlar, mızrağın ucundan damlayan tuzlu su küçük bir ada ortaya çıkarmış. Vay be.
Kozmogonilerinin yan ürünü olan Şinto'yla Budizm arasında sıkı bağlar var, bu yüzden Şinto-Budist olanları çok. Aslında bütün dinlerin özünde iyilik, doğruluk gibi kavramlar var ve geri kalanların farklılığı dışında özler aynı. Baba ve oğul Herbert aynı fikirden yola çıkarak Budislam diye bir şey uydurup Dune'un kalbine oturtuvermişler. Japon halkının belli bir dinin değil, geleneksel halk inançlarının etkisi altında olduğunu söylüyor Güvenç. Erdemli bir insan olmak adamların tek inancı diyebiliriz.

Zen'den halk inanışlarına, sanattan devlet yönetimine Japonlar hakkında muhteşem bir kaynak.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bilim İş Başında
Elimde çaydanlık, kahve yanılsaması sağlayan ikisi üç aradaya sıcak su koyuyorum. Merak edip araştırıyorum, neden çözünme sıcak suda daha hızlıdır, kahve nasıl üretilir, termodinamiğin yasaları nelerdir ve olayları nedir? Yaşadığımız dünyayı daha iyi anlamanın yolu merak etmekten geçiyor ve sıklıkla merak ediyorum.
Lenihan, The Glasgow Herald ve Books and Bookmen için yazdığı makaleleri derlemiş. Çeşitli başlıklar altında gündelik hayatla bilim ilişkisi irdelenmiş, meraklı ruhlar için güzel bir kitap ortaya çıkmış. Başlık başlık gidiyorum.

Neden Böyle?

* Kayakla alakalı bir mevzuyla oturumu açıyoruz. Kayaklarla buz arasındaki ilişki inceleniyor, doğru bilinen yanlışlar ortaya konuyor ve ders kitaplarındaki bilgilerin her an değişebileceğinden bahsediliyor. Kısaca şu; karın soğukluğu kaymayı etkiliyor. Basıncın, karın ve kayağın yapıldığı maddenin etkileşimi çok mühim. -60 santigrat derecedeki sürtünme, kuru kum üzerindeki sürtünmeyle birmiş falan. Vay be.

* Ultrasonun kullanım alanları var, kavitasyondan tıbba pek çok alanda kullanılıyor. Yüzey temizliği, yüzeydeki çatlaklar vs. ultrason yardımıyla bulunabiliyor.

* Deniz suyunun damıtılmasıyla içme suyu elde edilmesi de ilginç bir mevzu. Doğa, insanlığın üretemeyeceği bir makine ve bir bölümünün kopyalanması bile deli paraların harcanması anlamına geliyor. Arıtma işleminin küçük bir tarihçesi bu.

* Döşeme konusu. Yere uyguladığımız ağırlık kadar yer bizi itiyor ve bu gerilmeye dayandığı ölçüde ayağımız zemine basıyor. Denize girdiğimizde ayakta duramamamızın sebebi, atomik ölçülerdeki çatlakların ve boşlukların etkiye direncini kırması. Aynı prensibi kesme-biçme işlemlerinde görürüz; metal plakaları kesmede iyi yapılmış bir katana kadar etkili silah yok. Bunun sebebi, atomik ölçülerdeki çatlakların Japon demirciler tarafından olabildiğince yok edilmesi. Çift su veriyorlar demire falan, kendi prensipleri var. Ondan sonra vıjt diye kesiyor herifler. Birim alana maksimum basınçla yüklenmek, olay bu.
* Trafik kuralları. Asur Kralı Sinahheriba, trafiği denetim altında tutabilen son insan olarak geçiyor. Kral yolu üzerine at vs. bırakanların kellelerini uçururmuş. Buna ilk trafik kuralı diyebilir miyiz?

Bir nevi kelebek etkisinin varlığından bahsediyor yazar, görünürde sizi yavaşlatan bir kural, geniş çerçevede varacağınız yere daha kısa bir sürede varmanızı sağlayabiliyor. Deneylerle kanıtlanmış bir olay. Ayrıntılar için kitabı edinin.

* Şiir-bilim ilişkisi. "Günümüzde de şairler ve bilim adamları, konuyla ilgili özel bilgi ve deneyimi olmayan insanlarla iletişim kurmanın zor olduğu soyut bir dünyada çalışıyor." (s. 101) İkisinde de deneyimlerin düzene koyulması ve hayal gücünün önemi var, oysa bilimi içeren şiirlere pek rastlanmıyor, yazarın iddiası bu. Fütürizmi falan kenara koyuyorum, şu örnek çok hoşuma gitti:

"Artık
Gizli mesajlar alıyoruz
Hayal bile edemediğimiz
Uzayın derinliklerinden
Çoktan sönmüş bir yıldız anlatıyor:
Bir zamanlar ne aşk vardı ne de tanrı
Ve yapayalnızdı insanlar." (s. 106)

Patric Dickinson, Jodrell Bank teleskopu için yazmış.

* Disko sağırlığı. Hayır, çok çok yüksek bir şiddette sese maruz kalmadığınız sürece arka arkaya gittiğiniz konserler işitme duyunuzu olumsuz etkilemiyor. Kanıtlanmış.

Devridaim makineleri, uçaklar, yazarın Wittgenstein'a bilimsel bir şeyler öğrettiği anısı derken aydınlığa doğru çekiliyorsunuz. Bilim şart. Bilimi sevelim, sevmeyenlere karadelik fırlatalım.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gerçek Hesap Bu!
Cemile huysuz bir ihtiyar olacağımı söyledi. Doğru dedi, delirdim. Reklamlardan delirdim, kötü şarkılardan delirdim, yüzeysellikten delirdim. Geçen gün her şeyi ölümüne eleştirdiğimi fark ettim, genellikle kötü eleştiri. Aklıma gelen ilk örnek, günümüz müzisyenleri. Hemen huysuzlanmalıyım. Birincisi, Beat kardeşlere benzetilen bir müzisyen var, o dönemin ruhunu taşıdığı söyleniyor. Vallahi ben banka reklamında oynayan bir Beat tanımıyorum, siz tanıyorsanız lütfen beni aydınlatın. Yani eleştirmen arkadaşlara da teessüf ediyorum, dilinizin ayarını lütfen düzgün yapın yahu. İkincisi, içinde gıda maddesi geçen şarkılardan zerre hazzetmiyorum. Çorba, çay, reçel... Eeeyh, bu kadar yeter, kendimden de hiç hazzetmiyorum böyle yapınca. Önce ekmek, sonra ahlak; iş bu noktaya getirildiyse kızacak ne var ki? "Yaşaması zor bir ülkede her gün debeleniyoruz zaten" boyutu devreye girince her şey tamam. Her şey muhteşem. Değil ama. Belki öyledir. Midir?

Neyse, Nejat İşler'i düşünüyorum ve adam hakkında hiçbir olumsuz düşünce barındırmadığımı fark ediyorum. Bilmiyorum, sisteme entegre olduğu noktalarda kazandıklarını başka yerlere yatırıyor olduğunu düşünmemden belki. Gözümde "kral adam" imajı var, çok az kişiye karşı böyle hissediyorum, hatta bir de Cenk Taner vardır belki, o kadar. Diğer herkes ölebilir, ben de dahil.

Bu arada hayatımda ilk defa romantik bir Türk filmine gittim, İkimizin Yerine'de biraz tutuk İşler. Mustafa Hakkında Herşey ile tanımıştım, o zamandan beri yer aldığı filmleri izledim ama bu... Eh diyorum, kameradan uzak kaldığı zamanlara bağlayıp daha iyi işler çıkarmasını diliyorum.

İşler'in anıları/öyküleri bazı dergilerde yer alıyormuş, bilmiyordum. Böyle toplu halde okuması daha keyifli geldi. Olduğu gibi yazıyor adam, dobra. Çatır çutur girişiyor, edebi değeri sorguya açık ama samimiyet dozu oldukça yüksek olduğundan göze batırmayabilirsiniz, öbür türlü kitap elinizde kalabilir.
Çocukluktan alıyor, günümüze kadar getiriyor. Belli başlı anıları şöyle:

* Kitabın telifi Gümüşlükspor'a gidiyor; Gümüşlük aşığı olan İşler, amatör ruha hasta olup takımı desteklemeye başlamış. Satın mı alıyor, başkan mı oluyor, öyle hadiseler de var.

* Sünnet hikâyesi, dedenin ramazanları, adının konması falan, hoş şeyler.

* Cağaloğlu Anadolu Lisesi'nde okuyor, zengin elemanlar falan var ve kendisi işçi çocuğu. Aşık olduğu kız tarafından reddedilmek de bu okul zamanlarına kısmet oluyor. Kızla yıllar sonra karşılaştığında kız İşler'e, "Başarılarını görünce gurur duyuyorum arkadaşım," diyor. Nejat İşler, "Hâlâ mı?" diye soruyor. Reddedilme sırasında arkadaş kalmak istediğini söylüyor kız, ona bir gönderme. Kız anlamıyor veya anlamazdan geliyor. İşin ilginç boyutu şu, İkimizin Yerine'nin bir sahnesinde -şu an repliği tam hatırlamıyorum- çok benzer bir dokundurmayla bir şey söylüyor İşler. Adamın doğal davranışı, yaşamıyla canlandırdığı karakterler arasında büyük benzerlikler bulunduğunu düşünüyorum. Mimikler, replikler, adam kendini oynuyor sanki.

* Baba solcu, dede muhafazakar, ailede çatışma var. Darbe döneminde babayı alıyorlar, ailede büyük bir korku. Adamı bırakıyorlar, tekrar alıyorlar. Meğer 15 sene evvel yaptığı bir polislik başvurusunun sonucunu bildirmek için çağırmışlar ikincide. İlkiyse unutulmak istenen anılardan ibaret. Babayla dede arasında ara ara beliren düşmanlık ve sıklıkla görülen sevgi, İşler'de yer etmiş.

* Tezgah maceraları, üniversitede okurken yavaş yavaş beyaz ekranda belirme dönemleri, arkadaşlarıyla yaşadıkları falan derken kaptırıp gidiyorsunuz. Üç filmi hakkında bir iki şey yazıp gidiyorum.

Barda çekilirken kusanlar olmuş ve iyilerle kötüler ayrı masalara oturmaya başlamış. Eh, şu ehil insanların gardiyancılık oynadığı deneyi hatırlayın. Sonra, İşler rolüne hazırlanmak için Soğukkanlılıkla'yı okumuş, nedensiz kötülüğü kaynağından almış yani.

Behzat Ç.'yi Fikret Kuşkan'la çekme planları varmış ama önce davranan başkaları olmuş. Sonra Ercüment Çözer olarak giriyor olaya, mis gibi oluyor. Dizi ekibinin çalıştığı en uyumlu, en iyi ekip olduğunu söylüyor.

Kaybedenler Kulübü İşler'in zaten dinlediği bir programmış, çok severmiş adamları. Film olayı gelince Mete Avunduk ve Kaan Çaydamlı'yla tanışıyor, onlarla takılıyor bir müddet. Bir de filmdeki miskin herifin Mehmet Ada olduğunu öğreniyoruz, günümüzde ünlü bir yönetmen. O zamanlar bir reklam işi yapıp deli para kazanmış ve sikerler deyip bırakmış işi, Kaan'ın eve başlamış. Böyle bir şeyler.

Devamı gelir bunun, keyifli olmuş.
Yanıtla
1
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar
Rebecca Solnit insan hakları ve feminizm konusunda yardırıyor, kadın hakları savunuculuğuyla bir noktada tüm insanlığı ele alıyor. Hak, eşitlik gibi kavramların benimsenmesiyle sadece kadınların değil, ekonomik, psikolojik vs. olarak ezilen insanların daha iyi bir dünyada yaşayacağını söylüyor. Hepsi birbirine bağlı. Önemli olan insanların bilinçlenmesi. Sömürü yerine paylaşım stratejisinin uzun vadede herkes için daha iyi sonuçlara yol açacağı Zygmunt Bauman'ın da savunduğu bir fikir. İki düşünür birçok noktada buluşuyor fakat Solnit için öncelik kadın haklarında. Aile yaşamının baskıcı ortamını sezinlediği andan itibaren mücadelesi bu doğrultuda ilerliyor.

Her bir bölüm, erkin farklı yönlerden eleştirilerine ayrılmış. Şunu başa alıyorum, zira Solnit'in davasını iyi özetliyor: "Görülebilir olmanın ve konuşabilmenin mümkün olmadığı yerde hayatta kalmak, onurlu ve özgür olmak mümkün değil. Gençliğinde bazen şiddet kullanılarak susturulan biri olarak bugün sesimi çıkarabildiğim için şükrediyorum. Ve yaşadıklarım, beni daima sesini çıkaramayanların tarafında, onların dava arkadaşları olarak ses çıkarmak üzere olgunlaştırdı." (s. 30) Türkçe baskıya özel bir ön söz yazan yazar, Türkiye'de kadın hakları konusunda pek bilgi sahibi olmadığını ama sözlerinin evrensel olduğunu belirtiyor, Özgecan Aslan'ın hikâyesinin dünyanın pek çok ülkesinde yaşandığını, erkeklerin de kadınların mücadelesine destek vererek böyle dehşet verici olayların engellenebileceğini söylüyor. Başımızı çevirmemenin, yanlışa ses çıkarmanın zamanıdır. Geç bile kaldık, birkaç bin yıl kadar. Şimdi Eric Berkowitz'in Seks ve Ceza kitabını okuyorum, Eski Ahit'ten gelen bir adaletsizlik var, kadınlara verilen değer mide bulandırıcı ölçüde. Kısasa kısas hiç böylesi rezilleşmemişti; eşiniz sizi başka bir adamla aldatıyor mesela, eşiniz için idam kararı çıkıyor ve isterseniz diğer adamın eşiyle cinsel münasebet kurma hakkınız oluyor falan. Dönemin şartları bu cezayı -ödülü?- uygun görüyor, o zamanların çektirdiği eziyetin izlerini silmeye çalışıyoruz bugün.

Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar başlıklı bölüm, Solnit'in karşısına çıkan çokbilmiş erkeklerle alakalı. Bay Çok Önemli diye adlandırıyor Solnit, adamın küçük bir kızla konuşuyormuş gibi davranmasının yanında Solnit'in mutlaka okumasını söylediği ses getiren bir kitabı anlatırken kitabın yazarının Solnit olduğunu ısrarla anlamak istememesi tam bir kara mizah. İyi erkekler bir yana, bu tür adamların her yerde olduğunu belirttikten sonra orta noktada, uzlaşı alanında buluşulması gerektiğini söylüyor. Yoksa anlattığı diğer örneklerde olduğu gibi medeniyete giden yolda çıbanlar türeyecek ve kadınlar bu çıbanlar karşısında ya sinecek ya da onları yakıp insanlığı hak ettiği konuma çıkaracak.

Ek bölümü daha dillere destan olmuş. Yazıldıktan sonra Solnit bu bölümü yayımlatıyor ve iki tür tepki alıyor; biri, işin cinsiyetçi olmadığını açıklamaya çalışan erkeklerin öfkesi ve diğeri de feminist erkeklerin onaylayıcı görüşleri. Sonrası daha ilginç; Bana Bilgiçlik Taslayan Akademik Adamlar diye bir site çıkıyor ortaya ve Mansplaining/Açüklama kavramları türetiliyor. Açüklama işte, erkek odaklı, cinsiyetçi dayatmalar.

Vardır efendim, canım kız arkadaşım akademisyen ve bu tür aptal açüklamalarla, ahmak adamlarla uğraşmak zorunda kalıyor her gün, hikâyeleri biliyorum ve akademi böyleyse ülke çoktan bitmiş de okeye dönüyor diyorum. Türkiye'den zerre ümidim yok, zira iki nokta bütün umudumu tüketti: askerlik ve akademi. Askerlikte erkek egemenliğiyle cahilliğin muhteşem bir karışım ortaya çıkarıp uygarlığın/ülkenin başına kolay kolay çıkarılamayacak bir çorap ördüğünü gördüm, hemcinslerimden tiksindim. Akademide de uzmanlığın erdemli bir insana giden yolda toz kadar değerinin olmadığını gördüm. Cehaletin ortadan kaldırılması tek başına yeterli değil, insan gündelik yaşamında kendisini yönlendiren onca çöpten kolay kolay kurtulamayacak.
En Uzun Savaş adlı bölüm, az yukarıda bahsettiğim binlerce yıl öncesinden beri süren bir savaşı anlatıyor. İstatistiklere baktığımızda erkeklerin suç işlemede kadınlara oranla bayağı bir aktif olduğunu görüyoruz ve nedenlerine iniyoruz. Aslında en bilineni iktidar hırsı. Çok özetle şu ki ataerkil toplum kendi kanunlarını koyuyor, kendi mahkemelerini kuruyor ve evrensel insan hakları, hümanizm dalgası altında sözde çiçek gibi bir dünyanın temelini atıyor ama kadın-erkek ilişkisi ilk mitlerden itibaren dengesiz bir terazinin sonuçlarını gösteriyor; erkek her zaman ağır basıyor. Dolayısıyla pedofili gibi pek çok suçta olduğu gibi şiddetin de kaynağı aynı: Süjeleştirme ve tahakküm kurma. İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'deki bir öyküye gidiyorum, hatırladıkça içim daralıyor. Kadın anlatıcı, uğradığı tecavüzü başından sonuna kadar en ince ayrıntısıyla anlatır. Haliyle öldürülmemeyi başarmıştır ama aklını kaçırmasına da ramak kalmıştır, tecavüz sırasında psikolojik savaş vererek canını kurtarır ve failin güç tatminini manipüle edişini adım adım izler. Ne kadar sevgi verirseniz verin yetinemeyecek, ne kadar güç verirseniz verin daha fazlasını isteyecek insanlar vardır, bunlar ellerindeki güçten/tanıdıkları kendilerinden asla emin olamayacakları için hep daha fazlasını isterler, bunun bir sonu yoktur. Bu durum ABD'deki siyasi ortamla, Yeni Delhi'de akıl almaz bir şekilde katledilen Jyoti Singh'in yaşadıklarıyla bağdaştırılıp bir tecavüz panoraması oluşturuyor.

Lüks Bir Otel Odasında Çarpışan Dünyalar'da zamanında IMF'nin kafa adamlarından olan Fransız Strauss-Kahn'ın ABD'deki bir otelde Afrikalı oda hizmetçisini taciz etme vakası var ki nereden tutsanız elinizde kalıyor. IMF'nin Kahn'la özdeşleştirilmesi başarılı; ABD ekonomisinin bütün dünyaya empoze edilmesi amaçlı bir kuruluş IMF ve Afrika da dahil olmak üzere sömürmediği yer yok. Tacizci Fransız, kurbanı Afrikalı, sömürünün başka bir boyutu. Daha da mide bulandırıcısı; Berkowitz'in bahsettiğim kitabında geçen bir olay: Bu mevzu incelenirken Fransız devlet adamlarından biri Kahn'ı savunuyor ve olayın pek de önemli olmadığını, doğal olanın gerçekleştiğini söylüyor.. Küstahlığa bakar mısınız? Ev sahibi zengin adam, evindeki hizmetçi üzerinde her türlü hakka sahiptir. Kafa bu. İçim daraldı ulan.

Sonuçta adam işini kaybediyor ve emsal bir dava ortaya çıkıyor ama kadın -muhtemelen baskılara dayanamayarak- suçlamasından vazgeçiyor ve iyi bir para alıyor bunun karşılığında. Başladığımız yere döndük, diyor Solnit. Tepedeki bir adamın tepetaklak indiğini gördük ama bu, taciz/tecavüz olayından caydırmak için yeterli değil, daha fazlası lazımdı. Adaletsizlik her yerde.Kadının çektiği eziyetin muadili yoktur.

Woolf'la alakalı çok güzel bir bölüm var, konuya vakıf olmadığım için dokunmuyorum. Nedense Woolf okumamaya devam ediyorum, biri kafama Orlando atsın.

Böyle. Mutlaka okuyun ve silkinip kendinize gelin.
Yanıtla
5
1
Destekliyorum  1
Bildir