Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İzmirli
Eli Torbalı Adam'ın prototipi diyebiliyorum. Anlatıcı anı toplar gibi topluyordu boş kutuları, sokağın rengini alıyordu. Bence kahverengi.

Hüseyin Peker bence edebiyatımızın değeri en az bilinen -underrated yazmaya elim gitmedi, derken gitti- sanatçılarından. İnsan Arkadaşınındır diye bir şiir kitabı var, onu da edindim. Anlatılarına eklemlenebilecek dizelerini alıyorum:
"Son günlerde eve dönsem mi?
Diye bir inilti bir uçurum içimde
Eve dönsem mi?
Bu kılıksız fakirliğin bir köşesinden

Son günlerden derin bir gök
Dokunan mavi bir iz gibi içimde
O yaralı sokaklar, sabahla doğan
Akşamla kapanan kendi ateşine
Sokaklar bana da benziyor
Ne bileyim her şey biraz

Sonra koşarak vuruyorum yokuşlara
Ama çok kısa, çıkmaz bu yokuşlar
Gümüş çenekli çiçekler doğuyor bir boşluğa açılınca"

İzmir'in fuarı, semtleri, çatırdayan evliliği, arkadaşlar filan, hepsi bir araya geliyor ve Dost nam anlatıcının anılarına dönüşüyor. Dost bir kitap yazmak için hayatını delik deşik ediyor, bileysiz bıçak elde. Eşi, küflü evliliği, evin tozuyla yalın duvarlarının diyalektinde iz bırakmış. Duvarlar konuşuyor. Dost mu konuşuyor? Farkına varılmıyor.

"Anıları korur dururuz. Anıları kırar doğrarız." (s. 8)

Semin Hanım'ın yazığı romanı Dost daktiloya çekiyor. Semin Hanım, eşinin arkadaşı. Ortada arka çıkılacak başka bir şey kalmadığında bir başlarına kalıyorlar. Cinsellikleri sevgisizliğin koyu tadını taşıyor: Katran. Dost'un erdenliği sorgulayışında bu sevgisizlik var desem yattığı kadınlara nispeten hakaret olur, asıl Dost'un sürüklenişine bakmak lazım. Semin'den tiksiniyor, kadının soyduğu elmaları teri değmiştir diye tekrar soyuyor. İğdiş edilme korkusu daha derinlerde. İstence dönüşmemesi, anlatıcının umudunun tükenmemesindendir diye seviniyorum.

Dost'un babası duygusu kırık bir adam, çocuğu kalfa olarak sağa sola veriyor ve erken yetişkinlik başlıyor, zamansız büyüme. Alınan haftalığın çoğu anneye, geriye kalanıyla bir haftalık keyifler yaşanacak ve bu durum ölene kadar devam edecek. Okullar okundu, ziyade olsun, işlere girildi, evlenildi. Çocuk? İki tane; kız ve erkek. Mutluluk çerçevelenip duvara asılmamış hiç, her yere dağılmış ve Dost'un avcı-toplayıcı kültürüne yolladığı selamda izler var.

Avcı: Mutsuzluk için özel olarak evrim geçirmiş, kokuyu çok uzaklardan alıp avının peşine düşebiliyor. Yakaladığı solmuş bir menekşe, en iyi zamanlarını hiç görmemiş. Görmediği zamanların, mutluluğun omzundaki çukurunu eşeliyor.

Toplayıcı: Kutular dedim, yazmaya çalıştığı roman, yazımına yardım ettiği roman derken metinler altüst, birini diğerine ekleyebilirsiniz ki Peker'in yaptığı da bu.

Borges'e rastlamak da mümkün bu anlatıda; şiirle alakalı bir paragraf: "İnsanlar şiire benzetilmeyi hak etmiyor. Bazı örnek davranışlar şiiri anımsatabiliyor. Ama insanların tümüyle şiir gibi düşünülmesi bence doğru olmuyor. Ayağının tozuyla şiir. Pazarda pazarlık: Şiir. Arkadan birinin gözünü oyması: Neresi şiir bunların!" (s. 26) Sonrasında her insanın gözünde şiirin ışıldadığı da söyleniyor, çoğu zaman kötüye kullanılan bir şiir. Borges'in yanında Süreya da var sanırım; Süreya baktığı her şeyde şiir gördüğünü söylemiş. İş insana gelince -bence- tanrı kelamına en yakın tür olan şiir de yozlaşıyor. Borges de bu bozulmayı söylüyor röportajlarında; şairlerin şiire bürünüp yaşamamaları, yeterince saf olmamalarından kaynaklanıyor.

Enis Batur, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Camus, Sartre ve Kafka bahsi geçiyor, alakayı okur kursun derim. Bende bütün huzursuzluğu dışta doğurabilen anne/adamlar çağrışıyor. Pardon, Peker'in dediği bir şey bu. Kadın doğurur, erkek yazar.

Sözcükler iyi derli bir şiirden koparılıp serpiştirilmiş. Gece, "uykusu uzatılmış, uyanması ufaltılmış bir biçime"sokulmaya çalışılırken fiilin karşıladığı iş, anlamla kuşatılmış bir yalnız imge duygusunu çağırıyor. Şudur yani; çağrışım oldukça uzak, alınması gereken bir mesafe var ve yazar, okurun bu mesafeyi alabileceğine güveniyor. Peker'in anlattığı kendi meselesi ama insan kendini insana anlatırken yine kendini ölçüt alıyor. Dost'ta bunun tam tersi var; kendini başkalarında tartamadığı için hep kendiyle kalıyor. Bulantıları bundan.

Demeden edemeyeceğim, referanslar çok sıkı. Anlatıcı, öykünün bir nefeslik, romanın birden çok ömürlük olduğunu söylerken Barnes'ı, Kosinski'yi, Kundera'yı ve Calvino'yu anıyor. Sadece karakter yaratımı değil, romanın kendi, yazarın birçok karakteriyle oluştuğu için sıkı.

Peker'in dünyasını seviyorum, tavsiye ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şeytan Ağacı
Baby Boomer nam kuşağın önündeki özgürlük alanının haddi hesabı yok. 1950'lerden günümüze, özellikle ABD'de devrim niteliğinde işler yaptılar; Rock'ın diğer türlerden ayrılmasını, en köşeli dönemlerini bu adamlara borçluyuz, keza cinsel özgürlüğü, her şeyin üzerinde yer alan yaşam deneyimlerini, hemen her şeyi. Babaları varoluşu sorgularken bu arkadaşlar ya önlerinde uzanan uçsuz bucaksız dünyayla ne yapacaklarını bilemeyip kayboldular ya da istedikleri gibi yaşayıp zamanlarının tadını çıkardılar.

Kaybolanlara, Jonathan James Whalen'a bakalım. Bu jenerasyonun tipik bir örneği, "Yapabiliyordum ve yaptım" mottosuyla yaşıyor. Babası ABD'nin sayılı sanayicilerinden biri, oğluna büyük bir servet bırakıp ölüyor. Annesinin de anlamını yitirmiş anılardan başka pek bir katkısı yok. Ego bu dönemde geliştiği kadar hiçbir dönemde gelişmemiştir herhalde. Bu durumda ötekine duyulan açlık da tavan yapıyor; içten içe anlaşılma ve sevilme arzusu büyüse de sızacağı çatlakları bulamıyor ve insanı zehirlemeye başlıyor.

"İşte, diye düşündüm, boş bir odaya kapatılmış, birlikte çocuksu oyunlar oynayan bir koca çocuklar topluluğu. Kimse öbürünü anlamıyor. Herkes kendi kandiline yapışmış, hepimiz aydınlanmayı bekleyerek karanlık mağaralarda dolaşıyoruz. Başkaları kadar bulanık ve basite indirgeyici bir kafam olduğu düşüncesini sevmiyorsam, ama gerçekten onlardan daha karmaşık, daha uyanıksam, niçin beni anlamaları için böyle büyük bir istek duyuyorum?" (s. 130)
Herkes bir ada, bir diğerine asla ulaşılamayacak.

İhtiras Oyunu'nda olduğu gibi, bölümleme yok. İnsanın modülerliği metnin yapısını da etkiler durumda. İnsan sayısız parçasıyla mutsuz ve metni bölen her paragrafta bireyin benzer problemleri mevcut. İlk parçada Whalen bir helikopter kiralar, normal ücretin üzerinde bir ücret öder. Milyonlarca insanı yarım saatliğine izlemek ister, her birinin sıkıntısını hissetmek istermiş gibi. Büyük bir servete konduğunu, annesiyle babasının öldüğünü anlatır. Zengin bir adam, onca parayla ne yapacağı hakkında hiçbir fikri yok. Hayatıyla ne yapacağı hakkında da yok aslında. Meraktan dolandırıcıların iş tekliflerini dinler, Karen'la ilişkisini bozup yeniden kurar. Köksüzlük... "Evden ayrılalı beri bir serseri, bir parya oldum; bugünün içinde yaşamak ve kişiliğimi ya da geçmişimi incelemeyi geri çevirmek için bahanemdi bu benim. Ama kendimi tanımak istiyorsam, çelişkilerimle yüz yüze gelmek ve çocukluğumun yükünü kabul etmek zorundayım." (s. 26) Çocukluğun yükünde ülkenin demir sanayisiyle alakalı en ufak bir olumsuz eleştiride insanları işlerinden eden, kendine özgü sevgisiyle psikolojik katliam yapan bir baba var. Whalen'ın Bangkok gezisinde uyuyakalan yolcuların eşeklerini döndürüp onca saat katedilen yolu heba eden bir çocuk var, kendisi. Etrafındaki insanlar da kendi gibi; birçok örnekten biri: İntihal yapması için cesaretlendirilen bir adamı tuzağa düşürüp akademik kariyerini bitiren kadını Whalen'dan ayıramıyorum. Çoğu karakteri birbirinden ayıramıyorum aslında, çıkış yolunu kendilerine bulamadıkları gibi birbirlerinde de bulamıyorlar. Yine de beraberken mutlular, insan benzerinin yanında mutlu oluyor. Bir süreliğine. Karen'la telefonda konuşurlarken Whalen'ın düşündüğü: "Kendi kişiliğimin iki yüzünü her zaman gizlemek istediğimi ona söyledim. Aldatan, yok eden entrikacı ve kötü niyetli yetişkinle umutsuzca sevgiye ve anlayışa susayan çocuk." (s. 37)

Adamımız ortalıklardan kaybolduktan sonra peşine dedektifler takılır, Ankara'da izini bulurlar, sonra Katmandu'da. Anne için oğlunun ortalıklardan kaybolması yıkımdır, aşırı doz ilaç aldığı için ölür. İntihar edip etmediği muammadır, bu da anlatılan pek çok durum gibi belirsizdir. Whalen bir parçasını daha yitirir, arayışı giderek umutsuz bir hal almaktadır. "Şimdi geçmiş eylemlerimin alt yapısını keşfetmeye çalışıp hepsini birbirine bağlayan incecik ipi arayarak anılarımı yokluyorum." (s. 40)

Gökdelenlerin Amerikan Rüyası'nı delip geçmesinden sınırsız cinsellikte yitmeye sonsuz bir yolculuk, sorgulamalarla dolu. Köksüzlük dedim, kökün hiç olmaması gerektiği yere yükselmesi de buna dahil. Baobab, şeytanın ters yüz ettiği lanetli, Whalen'ın elleri dünyayı tanımaya çalışırken ayakları onu hiç bilmediği yerlere götürüyor. Kendinden uzağa, bilincinin ötelerine.

"Bu duygunun hiç geçmemesinden, bunu açıklama yeteneğini hiçbir zaman bulamamaktan ve bunu duyan tek kişi olmaktan korkuyorum." (s. 199)
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gazap Üzümleri
Steinbeck, toprak işçilerinin arasında bulunmuş, onlarla zaman geçirmiş. Bu yüzden yaşadıkları zorlukları biliyor, onların gözünden görüyor her şeyi. Yüce bir anlatıyla baş başaymış duygusu uyanıyor okurda, bunun sebebini uzun süredir doğayla kaynaşık insanların kolay anlaşılmayacak sezgilerinin başarılı aktarımında, doğadan başka bir şey bilmedikleri için her şeyin yoluna gireceğine dair -kentliye göre cahilce, toprağı tanıyanlar için bilgece- sonsuz umudun kavranışında yatıyor.

İncil'i ve Tevrat'ı mutlaka okumak lazım, Edip Cansever de böyle dermiş. İmge zenginliği ve her duygunun arketipi bu metinlerde mevcut, göçler de. Hikâyesini takip edeceğimiz ailenin parça parça dökülüp yine de dağılmaması, yolda olmanın zorunlu birleştiriciliğinden kaynaklanıyor.

Kayıpları büyüktür; aileden kopmalar başlar. Ölümler, ayrılıklar araya girse de çekirdek korunur, hedeflerine varırlar ve kendilerine yabancı olan düzenin burayı da ele geçirdiğini görürler. Sıkıntıları biliyoruz, günümüzde de aynen devam ediyor. Üç otuz paraya çalışmak için ölü gibi yaşarlar, yerlerine kolaylıkla adam bulunabileceği için işi bırakıp gidemezler. Her şey tekelin elindedir; besin maddeleri, diğer ihtiyaçlar... Yaşam pahalı, aile bağları güçlü. Gitsin gidebildiği yere kadar.

Ailenin hikâyesinin yanında sosyoekonomik bir portre de çizilir. Araba satıcıları, araçlar, mekanik gürültü, makineleşen dünya... Traktör şoförleri makineden çıkmış gibi gözüken sandviçlerden yer, çocukların lapaları yağda kızartılır, dünyayı çürüten mazot kokusu her yere siner. İnsanlar hayatta kalabilmek için diğerlerinin enerjisini çalacak hale gelmiştir, büyük buhranın ülkesinde yaşam mücadelesi, diğer insanların omzuna basarak verilir.

Yeryüzünden kovulmuşların serüveni bu, her an bir benzeri yaşanıyor ve anlatılması gerek. Steinbeck, kutsal bir kitap yazarmış gibi yazmış. İlahi bir niteliği var kitabın, hoş.

Yanıtla
76
29
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çekirge Etkisi
Kitabın iki yazarından biri, Ruanda'daki katliamların ardından bölgede inceleme yaparken palalara indirgenmiş insan yığınlarını anlatıyor, sıkı bir yumruk yemiş gibi olursanız devam etmeniz için bir yeşil ışık. Yaşadığınız, bitmez gibi gözüken sonsuz hayatın, her şeyin ardından sonunuz şu: Erkek-pala. Kadın-pala. Çocuk-pala. Boğazınız kesildi, yüzlerce cesetten birisiniz.

Başarılar. Yarın bir manyak tarafından bıçaklanmamak için mücadele ederken, şöyle bir bakıp geçen insanlardan haykırarak yardım etmelerini isterken başarıya ihtiyacınız olacak.

Gary A. Haugen, International Justice Mission (Uluslararası Adalet Kurulu) adlı organizasyonuyla hukuksuzlukların peşine düşüyor ve deneyimlerini anlatıyor. Korkunç hikâyeler var, insanın kanını donduracak cinsten. Hikayelerin ardından tam olarak neler döndüğünü anlıyoruz, Haugen hukuka yatırım yapılmadığı sürece toplumların refah düzeyine ulaşmasının imkansız olduğunu anlatıyor. Sömürge toplumlarının ani özgürleşmelerinin altyapısızlık sonucu daha büyük bir çürümeye yol açmasının yanında gelişen ülkelerdeki çarpık yapılaşmaya -sadece mimari değil- da yer veriliyor.
Kitaptaki üç örnekten ikisini vereyim, ilki Peru'dan. Küçük bir yer, herkes birbirini tanıyor, zenginler ve fakirler süregelen şekilde yaşıyorlar. Bir gün 8 yaşındaki bir kıza tecavüz ediliyor ve kızın cesedi yol ortasına atılıyor. Kızın ailesi fakir, haltı yiyeninki zengin. Sonuçta hukuk sistemini, polisinden mahkemesine satın alıyorlar ve yırtıyorlar. Kızın annesi çok yoksul, avukatlara bir dünya para dökmesine rağmen sonuç alamıyor ve elindekilerden de oluyor.

Hindistan. Öncelikle söylemem gerekir ki günümüzde köle olarak yaşayan insanların sayısı, köleliğin hukuken kaldırıldığı zaman yaşayanlarınkinden çok daha fazla. Nüfus korkunç bir şekilde arttı, kölelik kanunlarca yasaklandı ama kimin kanunları? Kanunların gücü nedir, kanunlar gücünü nereden alır? Erdemli insanlardan alır, alması gerekir. Peki, sen çıkarın için insanları erdemden uzaklaştırırsan, onları ot gibi yaşatır ve alım gücünü sürekli azaltırsan ne olur? Sana bumerang gibi döner, semtinde bombalar patlamaya başlar. Yüzlerce koruman ailelerini geçindirememeye başlar, elindeki maddi güç giderek erir, dış baskılar artar, iç baskılar artar. Despot olursun, diktatör olursun. Hindistan'daki patronlardan farkın kalmaz. Hindistan dedim, aynısı Gazap Üzümleri'nde var, ABD'nin batı kıyılarında 100 yıl önce yaşanan insanlık dramından bahsediyorum. İşçiyi borçlandır, haklarını unuttur, hatırladıkları noktada kaba kuvvetle bastır, gözünün önünde çocuğunu öldür, eşine tecavüz et.

Bugün değil, yarın değil, bir gün tepenize çökülecek.

Sinirlendim yine, neyse. Bir iki örnek daha veriyorum, farklı kalemlerdeki problemleri inceledikten sonra çarpıklığın sebebi nedir, ne yapılabilir ve ne yapılıyor, bunları inceleyelim. Önce Kenya'ya gidiyoruz, polislerden korkulan tipik bir gelişmekte olan ülke. 80 yaşında bir kadının evine komşusu tarafından el konuyor ve kadın sokağa atılıyor. Ülkede mülkiyet yasaları oldukça yetersiz olduğu ve yürütülemediği için kadın evsiz kalıyor. Düşünsenize; gece vakti evinizi basan eli sopalı adamlar, "Dessekterget lan buradan!" diye sokağa atıyorlar sizi ve kanun sizin tarafınızda değil.

Filipinler'de kadınlar kaçırılıyor ve zorla hayat kadını olarak çalıştırılıyor, çocuklar satılıyor, neler neler.

Bu kadar korku filmi yeter.

Büyük bir sistem düşünün, kitapta kanalizasyon sistemi ele alınmış. Her şey çok iyi çalışıyor ama son parça eksik olduğu için sistemin hiçbir değeri yok. Devletlerle, uluslararası organizasyonlarla ve sivil toplum kuruluşlarıyla kanunsuzluk/şiddet arasında böyle bir ilişki var. Maddi yardımlar görünürde fark yaratsa da çarpık düzeni değiştirmek için yapılan hiçbir şey yok, dolayısıyla her geçen gün daha çok mağdur türüyor. Sonuçların umut kırıcı olması doğal, zira değişen bir şey yok.

Bunun iki sebebi var, alıntılarla olabildiğince özetliyorum:

"Görünüşe göre iyi insanların yıllardır yaptığı gibi yoksullara her türlü eşyayı ve hizmeti sağlayabilirsiniz, fakat eğer toplumdaki zorbaların şiddet ve hırsızlıklarını zapt etmiyorsanız (yıllardır yapamadığımız gibi) çabalarımızın sonuçlarının oldukça umut kırıcı olduğunu göreceğiz." (s. 11)

Bu bir. Kanunların üstünlüğünün sağlanabilmesi için yapılması gerekenler, hukukun her bir mekanizması incelenerek son derece açıklayıcı bir şekilde anlatılıyor. Polisliğin oluşumu ve farklı versiyonları karşılaştırılıyor, tarihsel verilerle destekleniyor. Polis oldukça önemli, zira herhangi bir yasa dışı durumla karşılaşan ilk birim. Buna rağmen hukuksuzluğun önde gideni polis sayesinde ortaya çıkıyor. Rüşvet, iktidar maşalığı, pek çok işi var adamların. İş yine dönüp dolaşıp iktidara, devlete geliyor. Devletin hukuk sistemini kamu yararına kurması gerek, öbür türlü aylar boyunca tutuklu kalmalar, yıllar boyunca süren davalar derken korkunç tablolar ortaya çıkıyor. Bir örnek var kitapta, adamın biri dosyası kaybolduğu için yıllar boyunca hapishanede kalıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Oluyor, inanın.

İkinci mesele: "Görünüşe göre sömürgeci güçler gelişmekte olan dünyayı yarım asır önce terk ettiklerinde kanunların çoğunun değişmesine rağmen kanun yürütmesi; yani sıradan insanları şiddetten korumak için değil, rejimi sıradan insanlardan korumak için tasarlanmış olan sistemler değişmemiş. Bu sistemler, anlaşılıyor ki, asla yeniden düzenlenmemiş." (s. 13)

Vurgu bana ait. Bunun için zamanında sömürge olmaya gerek yok, kendi insanını sömürge olarak gören hükümetler için de aynısı söylenebilir. Sonuçta halkına yeterli hukuki eğitimi vermiyorsun, vatandaşın kanuni haklarını bilmiyor ve bu durumdan kendine kazanç çıkartıyorsun. Bu sadece senin için geçerli değil, çanağını yalayan adamlara da gücünün bir parçasını veriyorsun ve kan emici patronlar çıkıyor ortaya. Devlet, mafyaya dönüşüyor. Mücadele edilen yapı bu. "Sonuç itibarıyla, hukukun korumasının dışında yaşayan yüz milyonlarca yoksul insanın suiistimale uğramasının ana nedeni, genellikle iyi yasaların eksikliği değil, o yasaları uygulamak için gereken işleyen bir kamusal adalet sisteminin eksikliği." (s. 211)

Dilini anlayamadığınız bir kanunlar topluluğunuz olsun ister miydiniz? Hemen Afrika'daki bir memleketten vatandaşlık alın. Kanunlarınız anadilinizde olmayacaktır. Bir ara çevirirler. Kendi ülkemizden konuşalım, sizi gözaltına almak isteyen bir polisle münakaşa ediyorsunuz. Haklarınızı söyleyemezsiniz, daha doğrusu adam sizi dinlemez. Zira kendini bağlayan kanunları en iyi ihtimalle görmezden gelecektir, tabii bunları bildiğini varsayıyoruz. Siz Türkçe konuşacaksınız ama adamın dili başka bir şey, geceyi nezarette geçirmeniz yüksek ihtimal. Sebep? Polise mukavemet. Örnekleri var.

Son bölümde yozlaşmış bir sistemin yavaş yavaş nasıl dönüştürülebileceği ve yazarın hukuk organizasyonunun yaptığı işler var, bir model sunabilir.

Toprağı ilaçladınız, sürdünüz, bin bir emek harcadınız ve mahsulü kaldırmak için bekliyorsunuz. Çekirgelerin saldıracağından haberiniz yoktu, her şeyinizi yitirdiniz. Çekirgeler de bu sistemin bir parçası oysa, hatta Dünya'yı yok edecek bir meteor da öyle. Tehlikeyi yok etmek herkesin iyiliğine, devletin de. Dünyada kamu düzeninin sağlanması yine ele alınıyor, bu kez 150 yıl öncesine göre daha bilinçli bir şekilde. Bizse bir 150 yıl daha bekleyeceğiz gibi gözüküyor.
Yanıtla
2
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Benim Hikayem
Kafası karışık bir adamın sezgilerinden başka güvenebileceği bir şey yok. Yapmak istediklerini yapmaya başladıktan sonra şirketlerin devreye girmesiyle yoldan çıkıyor ve sonunu kendi elleriyle getiriyor ama hayattan alacağı bir şey kalmamış, kafasında dönüp duran melodileri tamamen canlandıramamışsa da elinden geleni yapmış. Mutlu bir adam Jimi, yorgunluktan bitkin düştüğü son zamanlarında bile.

Jimi'nin hemen her yere -sigara paketlerinden otel eşyalarına- yazdığı notlarından oluşturulan bu kitapta büyük adamı ilk ağızdan dinliyoruz. Dönemin diğer müzisyenleriyle tanışması, onlar hakkındaki görüşleri gerçekten ilginç.

Özgür ruhun izindeyiz.

Kronolojik bir potpuri yapayım, en kolayı bu ama başta söylemem gereken şey; Voodoo Child, Jimi'nin çocukluğunu en iyi anlatan şarkı. Adamın kökleri kızılderililere uzanıyor. Kurtlarla Koşan Kadınlar'da Jung'ın doğa-insan etkileşiminden çıkardığı derin bağların, ritüellerin ve bu tür olabildiğince doğal yaşam biçimlerinin yansımalarını taşıyan Hendrix için yaşadığı zamanın değerlerinin pek bir önemi yok. Parayı sadece yaşlılığında zor günler geçirmemek için istiyor, onun dışında müzik yapmak dışında hırsı olmayan bir adam Jimi. Müziği kiliseyle -ilahi araçlarla- birleştirerek kutsal bir yol olarak benimsemesinde bahsettiğim doğanın ruhuyla kurduğu ilişkinin etkisi büyük.
Askerden kırık bir bilekle dönüyor, iyileştikten sonra kendini yollara vuruyor ve o dönemde hemen her yetenekli adamın uğradığı Nashville'e geliyor. Herkesin gitar çalmayı bildiği yer, sadece en iyiler kendileri için bir yer bulabilir. "Güney'de funky kulüplerden birinde açlıktan ölmek üzere olan biri hayatında duyduğun en iyi gitarist olabilir ve sen adını bile bilemeyebilirdin." (s. 39) Jimi kelimenin tam anlamıyla gitar çalmayı Nashville'de öğrenir, müzikle ilgili görüşleri de burada şekillenir. Ahmet Ertegün de kariyerinin başında buraya gelip müzisyen avına çıktığına göre cennet gibi bir yer. Herkesin kendine has bir blues'u vardır ve Jimi de kendininkini bulur. Little Richard'ın orkestrasına girer ve tonlarca egonun altında ezildikten sonra New York'a gelir.

Macera bundan sonra başlıyor.

* Bob Dylan'la tanışması: "Ben Village'da iken Bob Dylan da orada açlık çekiyordu. Bir kez görüştüm onunla, fakat ikimizin de kafası bir tondu. (...) İkimizin de kafası iyiydi ve orada takılıp gülmüştük. Evet, gülmüştük sadece.

Dylan'ı ilk dinlediğimde bu kadar detone söyleme cesaretine sahip olduğu için adama hayranlık duymak gerektiğini düşünmüştüm. Fakat sonra sözlere dikkat etmeye başladım. Çarpıldım.

Eskiden herkesten ve her şeyden çok çabuk sıkılırdım. Dylan'a doğru gitmemin nedeni de buydu, bana tamamen yeni bir şey sunuyordu. Etrafında gördüklerini not etmek için yanında sürekli not defteri taşırdı.

(...) Ben asla onun yazdığı sözleri yazamam, fakat bana yazma konusunda yardımı oldu, çünkü hiçbir zaman bitiremeyeceğim binlerce şarkım var." (s. 47)

Ben bunu başın üzerinde dönen yaratma bulutundan çekilip alınacak, biçimlendirilecek toz olarak görüyorum. Jimi'nin başında onlarca nota, yüzlerce kelime dönüyor ve hepsini biçimlendirmeye ömrü yetmeyecek, kendi de biliyor. Dylan'ın All Along The Watchtower'ını yorumluyor Jimi, seviyor adamı. Onda da özel bir şeyler var, keşfetmiş. Zamanın şiirine ne olduğunu soran insanlara gidip birkaç Dylan plağı almaları gerektiğini söylüyor.
* Jimi'nin doğaçlama çalmakla alakalı söyledikleri pek çok yönden açımlanabilir. "Bugünlerde insanların yarısı doğaçlama çalmayı bilmiyorlar. Birlikte çalmıyorlar, diğer çalanları düşünmüyorlar. Oysa doğaçlama çalmanın özü bu, herkesle birlikte çalmak. Müzikle sevişmek ya da birlikte resim yapmak gibi. Bir süre çaldıktan sonra müziğin akışını hissetmeye başlarsın, ton değişikliklerini, zamanlamayı ve esleri. Sonunda üstünde iki hafta aralıksız çalıştığın plak kayıtlarında bütünleşemediğin kadar bütünleşebilirsin. Bunu yakalamak için gerekli zamanın varsa dünyanın en güzel şeylerinden biridir." (s. 161)

Bana göre günümüzde farklı tarzları sentezlemede en yetenekli adamlardan biri olan Guthrie Govan beş sene önce falan Kadıköy'de workshop tarzı bir şey yapmıştı. Orada Govan'a ne tür egzersizler yaptığını sordular. Şöyle cevap verdi: "Yani şu parmak egzersizlerini çok uzun süredir yapmıyorum, onun yerine yanıma bir bas gitarist ve davulcu arkadaşımı alarak stüdyoya giriyorum. Girerken ne olacağını bilmiyorum ama çıktığımda daha farklı, daha yetkin bir gitaristmiş gibi hissediyorum."

Müthiş. Bir aileymiş gibi hissetmemek ama ilerlemek, bireysel olarak. Jimi, olduğu gibi. Edinin.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aramızdaki En Kısa Mesafe
24 öyküye bölünmüş bir uzaklıktan bahsederken Proust, Knausgaard gibi benzer meseleleri ele alan yazarların, hikâye anlatıcılarının dediğini yansıtıyor Bıçakçı; hiçbir şeyin göründüğü ve hatta yaşandığı gibi olmadığını, hatırlandığı gibi olduğunu söylüyor. Bir nehrin uykuya dalması, iskete öyküsündeki detaylar nasıl hatırlanabilir, nasıl gerçekleşebilir? Sayısız nehrin karıştığı dev bir ırmak düşünüyorum ve hafızanın ne olduğunu buluyorum. Benden bağımsız olarak gerçekleşenler içinde yer aldığım, sürüklendiğim bir sel değil. Tamamen kontrolüm altında, dizginlenmiş bir hayvan da değil. Mecazlarla tarif edilecek gibi hiç değil, öyleyse hatırladığım gibi.

Bıçakçı'nın anlatıcısı, hatırladığının peşine düşüyor ve öykülerden birinde dendiği gibi, hafızanın koptuğu yerden bir başka bağlantıyla tekrar kendine ermesini olanca inceliğiyle dile getiriyor.
Mevzuyu kitabın ortasına gelirken çözdüm, hazırlıksız okursanız işler biraz daha zorlaşıyor. Üç kardeş, felsefe profesörü bir baba ve anneden oluşan ailemizin akrabalarla, Ankara'yla ve siyasi karmaşayla çevrili dünyasında yaşananlar hepimizin az buçuk bildiği zamanlara kapı aralıyor. Anlatıcı ortanca kardeş, küçük kardeşinin doğumuyla hafızasının ilk gömüsünü buluyor ve anlatısına başlıyor. Küçük kardeşin hatırlanan ilk sesi, anlatıcının sahip olduğu isketenin ötüşünü andırıyor ve dünya naifleşiyor, incelikler kazanılıyor, hatırlandığı gibi. Baba ortada yok, teyze ve diğer akrabalar çocukların yetişkin dünyasının parçaları olarak beliriyor.

İlk öykülerden birinde anne ve babanın ölüp ölmeyeceğini düşünen anlatıcı, sonlara doğru onların gerçekten ölebileceğini anlıyor ve yaşamının üst üste binip eklemlenen anlarını kolaylıkla hatırlayabileceği şekilde kodlamış oluyor. Sarmal bir yapı; aradan geçen yılların birbirinden uzaklaştırdığı anların ortaya çıkana kadar bilinmeyen çağrıştırıcıları, hatırlamanın ve dolayısıyla hatıraların ne işe yaradığını da ortaya koyuyor. Belki sekizinciye yazıyorum, Bilge Karasu'nun bir öyküsünün sonunda, "Hatıralar ne işe yarar?" gibi bir cümle vardı. Şu an çözdüm, unutmak istemeyeceğim bir an bu, hatıralar hikâyemizin kaynaklarını oluşturur ve hikâyeler anlatılmalıdır, anlatılmadığı müddetçe var oluşumuzu bütünleyemeyiz. Bence. Sanırım. Birlikte top oynadığımız çocukluk arkadaşımızın adını hatırlayabildiğimizde -yaşlandığımız zaman bu olay daha mühimdir- henüz hafızamızdan şüphe etmemiz gerekmemesinin sevinci bir yana, hikâyemizde bir gediğin oluşmamasının mutluluğu da yabana atılacak gibi değildir.

Ortancanın inceliklerinden biraz bahsetmek isterim. Sakız satmak için dolanırken mahallenin bıçkın çocuklarından birine denk gelir. Eve gitmek ister, çocuk sakızları götürmesine gerek olmadığını, kutuyu eski bir arabanın altına koyup daha sonra geri alabileceğini söyler. Bizimki karşı çıkamaz, kutuyu bırakır, ağlaya ağlaya eve gider. Başka bir öyküde babasının verdiği metal parçalara kaynak yaptırmak için ustaya gider ama anlatmayı beceremez, beceremeyecektir. Birden çok zeka türü var ve bunların bazılarında çok, çok kötü olabiliriz. Ortanca kardeşimizin zaten anladığımız üzere sezgileri, duyarlığı oldukça gelişmiş ama mantıksal zeka biraz sıkıntılı veya babanın felsefe profesörü olmasından kelli -ehehe, bayılırım bu kelimeye- analitik zekasının uçmuş seviyeye ulaşmasından ötürü devrelerde bir karışıklık olur. Bu da bir öykü olur işte, ne olur ki başka? Öykünün sonunda baba elini çocuğun omzuna koyar, çocuk babasının tokat atacağını düşünüp irkilir, sonra durumun saçmalığını düşünüp utanır. Baba her şeyin farkındadır, o da utanır. Aralarındaki baba-oğul ilişkisi boyut değiştirir, onlar tam farkına varamamıştır belki ama bir şeyler yerinden oynamıştır. Bu oynamanın hikâyesi babanın ölümünün anlatıldığı öyküde anlatılır. Bir öyküdeki nesne, bir başka öykünün konusunu oluşturabilir, öyküler birbirini anlatabilecek niteliktedir.

Ben bu kitabı Bıçakçı yazınının içinde ayrı bir yere koyuyorum. Yazarın bir meselesinin olduğunu, bu meselenin durmak bilmez bir dürtüye dönüştüğünü düşünüyorum, sonuç olarak da bu güzel hikâyeyi okuyabildik. Herkes okumalı diyorum.

Anneanneli öyküyle bitirmek istiyorum, biraz özel bir şey olacak. Babamın hayatımızdan çıktığı, annemin henüz emekli olmayıp hastanede çalıştığı günlerde abimle bana anneannem baktı. Çok küçüktüm, belki dört yaşındayken anneannem bizi Bostancı'ya, gemilerin kalkışını izlemeye götürürdü. Zaman geçti, 28 yaşına geldim ve anneannemin elinden tutup tuvalete götürüyorum, geri getirip yerine oturtuyorum. 90 yaşında, yürüyemiyor, yaşamsal faaliyetlerini gerçekleştirmede oldukça zorlanıyor. Geçtiğimiz aylarda ambulansla hastaneye kaldırdık, yediği bir şey dokunmuş. Serum bağladılar. Annemle dönüşümlü olarak başında durduk. Gecenin dördünde hastane kalabalığı azaldı, sandalyelerde yatabildim. Beşe doğru kalktım, bahçeye çıktım. Hafif bir rüzgar, ağaçlar bir şey anlatıyor ama dinleyemeyecek kadar üzgünüm. O zaman bu kitabı okumuş olsaydım şu cümle mutlaka aklıma gelirdi: "Anneannem ve ben... Biz... Biz ölüme karşıyız." (s. 63)
Yanıtla
4
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Edgar Allan Poe'nun Ev Yaşamı
Poe hakkında yazılan kitaplardan biraz farklı bu. Weiss, akraba ilişkileri sayesinde Poe'nun yaşamını olabildiğince yakından izleyebilmiş ve yazarı tanıdığı kadarıyla anlatmış. Objektiflikten pek nasibini almamış ne yazık ki. Spekülasyonlar, aşırı yorumlar almış başını gitmiş ama kitabı ilginç kılan da bu; büyük yazarın etrafına örülmüş mitsel perdeyi gördüğümüz gibi perdeyi aralayabildiğimiz anlarda gerçek Poe'yu da sezebiliyoruz.

Arka kapakta yazarın Poe'yu bir komşu sıcaklığıyla anlattığı yazıyor. Poe'nun etkileyiciliği yazarı da etkilemiş diyebiliriz, okura notunda olabildiğince tarafsız bir yaklaşımı benimsediğini söylese de gerçek tam olarak böyle değil, yorumu okura kalsın. Evler üzerinden gidiyor Weiss, Poe'nun yaşadığı evleri, mahalleyi anlatıyor ve taşınma/yerleşme vasıtasıyla kurulan ilişkilerle anlatıyı derinleştiriyor.

Bildiğimiz kısımları hızlı geçeceğim, yazarın annesi ve babası tiyatro oyuncusu. Avrupa'yı da kapsayan turnelere çıkıyorlar, hızlı bir hayatları var. Baba veremden ölüyor, anne de oldukça hasta, bu yüzden çoğu oyuna çıkamıyor. Çocukların kaldıkları yerler son derece sağlıksız, anneyi ölüme götüren bataklık hummasına, sıtmaya bu odalarda yakalanıyor.

Annenin üyesi olduğu tiyatro topluluğu, aileye yardım amacıyla bir oyun düzenliyor ve oyunun reklamını yapıyor. John Allan ve Bay Mackenzie, ikisi de Poe ailesinin geleceğinde mühim işler yapacaktır, oyunlar oynandığı sırada Edgar'a ve kardeşlerine bakma görevini üstleniyor. Kaderin oyunu; Edgar, Allan ailesine düşüyor, kız kardeşi Mackenzie'ye. Mackenzie ailesi bu durumdan ötürü sonradan çok hayıflanıyor, keşke Edgar'ı da alsaydık diyorlar ama artık çok geç, Edgar Allan familyasının bir üyesi haline çoktan gelmiştir.

Kıyısından dönülen bir facia da var; annenin ölümünden altı hafta sonra Richmond Tiyatrosu yüksek sosyeteden seksen kişiyle birlikte yanıyor. Bayan Allan o gün oyunu izlemek için çok ısrar etmiş ama Bay Allan itiraz edip aileyi yılbaşı ziyareti için şehir dışına çıkarmış. Küçük Poe'nun hayatı kurtuluyor, eserlerinin de.

Bay Allan o zamanlar otuzlarının başında, maddi durumu oldukça iyi bir iş adamı, İskoç. Evleri gayet güzel. Yardımsever insanlar. Her şey güzel görünüyor ama aşırı duygusal, sevgi açlığı çeken bir çocuk, ruhundaki boşlukları korkularıyla dolduruyor. O yıllarda edindiği mezarlık, umacı, hayalet korkusu hayatı boyunca peşini bırakmayacak. Sevdiği kadınların -başta annesinin- ölümünün ardından duyduğu özlem, ölüm korkusu, çürüme fikri yazarı zıt kutuplara ayırıyor. Sevdiği ve nefret ettiği şeylerin bir noktada birleşmesinin üstesinden gelmesi ancak yazdığı müddetçe mümkün oluyor. Alkolle tanışmasının da çocukluğuna denk gelmesi etkiyi artırıyor, anne ölmeden önce çocuğa tatlandırılmış cinli suya batırdığı ekmekleri yediriyormuş. Bravo, süper taktik.

Edgar gençliğinde iyi bir eğitim alıyor, yazarın takip edemediği beş yıllık kayıp zamanı Ackroyd'un kitabından izlediğimiz kadarıyla İngiltere ve İskoçya'da Poe çok iyi bir öğrenci, derslerinin çok iyi olmasının yanında sporla ilgileniyor. Çok iyi bir yüzücü, iyi bir atlet. Bunun yanında ABD'ye döndükten sonra özel ders de alıyor. Bay Allan'ın her hatasında çocuğu yalnız bırakmakla tehdit etmesi bütün bu çabayı yerle bir ediyor; Weiss'a göre bu tehditlerden sonra Poe babasından bağımsız bir yaşam düşünemedi ve bu yüzden çok acı çekti. Sonraki dönemlerde eve yolladığı mektuplar son derece kasvetli. Babanın koruyuculuğu olmadan Poe'nun işi çok zor ve babanın yardım etmeye pek niyeti yok. Çocuk kendi ayakları üzerinde dursun istiyor ama gereken özgüven çocuğa kazandırılmamış. Bir örnek: Poe iyi bir tiyatro oyuncusu ve gittiği okulda oynadığı oyunlarda son derece başarılı ama Bay Allan, mevzudan haberdar olunca Poe'ya tiyatroyu yasaklıyor. Neden böyle bir şey yaptığını düşününce çocuğun anne ve babasının makus talihini düşünebiliriz, bir de Bay Allan'ın otoriter karakterini. Edgar'ı yönlendirmeye çalışıyor ama son derece sert bir dille, bu da bir noktada geri tepiyor.

Korkular bitmek bilmiyor. "John Mackenzie Edgar'dan bahsederken okulda oldukça cesur biri olduğuna ama doğaüstü varlıklar yüzünden geceleri evde yalnız kalmaktan korktuğuna şahitlik ettiğini sıkılarak anlattı. Poe'nun çocukken en çok korktuğu şeylerin gece kapkaranlık bir odada yalnızken yüzünde buz gibi bir el hissetmek veya alacakaranlıkta uyandırılıp gözlerini kendisine dikmiş bir canavar görmek olduğunu söylermiş. Kendi hayal gücünün ürünlerinden o kadar çok etkilenmiş ki neredeyse boğulacak gibi olana kadar kafasını yastığın altında tutarmış." (s. 31) Poe'nun inancı son derece zayıf, korkularının üzerine gitmekte ilahi bir yardıma el uzatmıyor. Episkopal olduğunu söylemesine rağmen okul arkadaşlarının dediğine göre ulu bir gücün varlığına inanmasına rağmen İsa'yı ilah kabul eden doktrine olan inancını yitirmiş. Deist olabilir mi?

İlk aşk acısı yine bu dönemlerde. Arkadaşı Robert'ın annesi Bayan Stanard'a tutuluyor ve kadının ölmesiyle birlikte Lenore'ı yazıyor. Biyografi yazarlarının iddiasına göre Helen'a da aynı kişi için yazılmış. Poe için yazmanın büyüsü bu ergenlik dönemlerinde ortaya çıkıyor, acısını dindirmek için yazmaya başlıyor.
West Point'ten ayrılma sebebi, o zamanlar aristokratik okul yapısının Poe için hiç de uygun olmaması. Söylentilere göre komutanların hakaretleri Poe'yu askerlikten soğutmuş ve evlatlık olduğu için bu ayıbın askerlik hayatı boyunca yüzüne vurulmasından korkmuş. Sonuçta kendini okuldan attırması babasıyla arasındaki sallantılı ilişkiyi de bitiriyor. Yine söylentilere göre Bayan Allan'ın ölümünden sonra tekrar evlenen Bay Allan, ikinci eşinin Poe'yu istememesi yüzünden yapıcı davranmamış. Oğlunu bastonla kovalayıp evden attığı söyleniyor, bunun gerçek olup olmadığını bilmiyoruz ama Weiss'a göre tartışılır bir olay, zira Bay Allan baston kullanmazmış.

Evden temelli ayrıldıktan sonra hayatının en sefil döneminden geçiyor Poe; yersiz, yurtsuz, aç ve öyküleri beğenilmeyen bir yazar. Bir müddet böyle yaşadıktan sonra halasının kızıyla evleniyor. Virginia, Poe'dan oldukça küçük ve çocuksu. Aralarındaki ilişki hiçbir zaman anlaşılabilmiş değil, Poe'nun başka kadınlara aşık olmaya devam etmesinden eşiyle aralarında bir tür sevgi ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz, fazlası değil. Hala, kızının 14 yaşında evlenmesiyle karşılaştığı kötü muameleye göğüs geriyor ve yeğeniyle kızının mutlu olmasından başka bir şey istemiyor. Yaptığı fedakarlıklar herkesin yapabileceği türden değil. "Aile her şeydir" anlayışı mühim.

The Raven... 1845'te yazılıyor ve Poe'nun da beklemediği büyük bir başarı kazanıyor. Tekrar tekrar gözden geçirilen bölümler, kelimeler, cümleler, kararsızlıklar ve diğer her şey, şiirin yaratılma aşaması için oldukça kilit bilgiler ve Weiss sağ olsun, bu şiire özel bir önem göstermiş.

Editörlük işleri, alkol, çöküntüler ve yükselişler Poe'nun geri kalan hayatını oluşturuyor. Eşi ölene kadar aşık olduğu kadınlarla ilişkileri daha çok dedikodulara dayalı bilgilerle ortaya çıkıyor. Bir noktaya kadar sadık Poe ama o nokta nerede yok oluyor, bilemiyoruz.

Ölümü şaibeli, bildiğim kadarıyla hala kesinlik kazanmış değil. Seçim zamanı gittiği bir bardan arkadaşlarıyla birlikte toplanıyor. O zamanlar seçim olayları dalavereli, tekrar tekrar oy kullandırılan, hiç oy kullandırılmayan, öldürülen, kaçırılan, hapsedilen seçmenler oluyor ve söylentilere göre Poe da onlardan biri. Weiss, Poe'yu arkadaşları ve akrabaları üzerinden anlatmış, iyi etmiş bana göre. Bu kült yazarın hayatını merak edenler için birebir.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Akbaba
Önsözde Borges'in odaklandığı iki nokta var; Kafka'nın piromanik düşü ve öykülerinin izlekleri.

Vergilius ve Kafka eserlerinin yakılmasını istedi, dostları bu işi yerine getirmediler çünkü eserlerin sorumluluğunu almak istemediler. Turgut Uyar'ın Çocuklarıyız nam kitapta, Uyar'ın şimdi adını hatırlayamadığım çocuklarından biri, Turgut ve Tomris Uyar'ın birbirlerine yazdıkları mektupları Turgut Uyar'ın vasiyeti doğrultusunda, elleri titreye titreye yaktığını anlatıyor. Ölümle kaybolan bir dünyadan parçalar... Özeldir, merak uyandırır ama anıların sahiplerinin tasarrufundadır. Yaşananlar sadece yaşayanın zihninde kalır, anlaşılabilir bir tercih. O çocuğun yüklendiği sorumluluk çok büyük.

Yakma mevzusunda yazarların istediklerinin belki de bu sorumluluktan kurtulmak olduğunu söyler Borges, Kafka için öykülerinin bir inanç eylemi olduğunu ve Kafka'nın, okurların inançlarının kırılmamasını istediğini belirtir. Tanrının kaotik evreniyle insan arasındaki ahlaki ilişki bu öykülerin merkezindedir, buradan iki izleğe ulaşılır: İtaat ve sonsuzluk. Bildiğim kadarıyla Kafka'nın dilimize çevrilmiş iki biyografisi var, ikisinde de çalıştığı kurumların ve baba-oğul ilişkisinin Kafka'nın dünyasının büyük bir kısmını oluşturduğu anlaşılıyor. Bürokrasi, öykülerde sonsuza kadar sürmeye mahkum çabalar, sonu gelmez davalar ve ulaşılamayan şatolar olarak görülür. İtaat ise bu sonsuz çabanın katalizörüdür; yapılacak iş için gereken enerji, yaratılan dayanılmaz durumlardan çıkmaya çalışmak için kullanılır ve itaat, koşulsuz itaat, Prometheus gibi tekrar tekrar deneten, yenilgilere, daha iyi yenilgilere yol açan itaat, yaşamın diğer bütün parçalarını emerek insanı sadece çabalayan bir makineye dönüştürür. Kafka'nın anlattığı insan kabaca budur.

Akbaba: Ayaklarını yiyen akbabaya karşı savunmasız duran adamımız, kendisine yardım etmek için tüfeğini almaya giden adamla konuştuktan sonra akbabanın havalanıp boğazına saldırmasını izler. Akbaba ölümcül bir yara açar ama adamın yarık boğazından çıkamaz. Adam bunu bildiği için mutludur, kendisine saldıran varlığın da öleceğini bilir. İntikam için can vermek, ressentiment türü bir duygunun ürünüdür.

Açlık Sanatçısı: Yer değiştiren izleyici ve yoksunlukların insanlarda yarattığı tahribat/etki üzerinedir. Açlık sanatçısı, aç kalarak sanatını sergiler ve insanların bu performans karşısındaki tutumları inceler. Açlığın ne olduğunu belki hiç bilmeyecek olan insanların karşısında kendisi izleyici olur, kanal iki yönlü çalışır.

Adamımız açlığının, performansının zirvesindeyken izleyicilerin müdahalesiyle sanatını sona erdirmek zorunda kalır. Bu, Kafka'nın çıkmaz sokaklarından biridir; performansın zirve noktası olan ölüm, performansın sunulduğu insanlarca engellenir ve gösteri hiçbir zaman tepe noktasına varamaz.

Açlık sanatına duyulan ilgi azaldığı zaman sanatçı bir sirkte çalışmaya başlar, ölmeden önce müdürle yaptığı konuşmada sanatına hayranlık duyulması gerektiğini söyler, ardından tam tersini. Açlık yaşamının bir parçasıdır ve yaşamın parçaları sanat niteliği taşımaz, iddiası bu yöndedir. Ölür, yerine bir panter konur ve pantere her türlü yiyecek verilir. Açlık sanatının zıddını sergiler panter, daha çok ilgi çeker. Ölüme dair olan sanat yerine yaşamı içeren sanat ilgi çeker. Oysa ikisi de bir noktada çakışır; panter ölümün kendisi demektir, besinlerini sağlamak için onlarca canlı öldürülür ama insanların gözünün önünde yaşanmadığı sürece ölüm göz ardı edilebilir.

İlk Dert: Sonsuz olasılıklardan en kötülerinin gerçekleşmemesine rağmen farkına varılması üzerine bir öyküdür. Trapezci, tek trapez yerine iki trapez kullanmak ister, şimdiye kadar sergilediği performansların aslında ne kadar tehlikeli olduğunu anlar, patronu da bu tehlikenin farkına varır ve trapezcinin gözyaşlarını paylaşır. Sanatçının yüzünde beliren ilk çizgiler, farkına kolaylıkla varılmayan potansiyel faciaların ürünüdür.

Bir Melez: Hamam Böceği Adam'ın sahibi, hayvanını bütün garipliğine rağmen öldürmez, beslemeye devam eder. Bir yaşamı yok etme sorumluluğuna sahip olmak istemediğinden hayvanını yaşamaya mahkum eder. Gündelik yaşamda hangi kimliklere bürünürsek bürünelim, hangi ucubeye dönüşürsek dönüşelim, sonumuz başkalarının elinden gelmeyecek.
Şehrin Amblemi: Babil Kulesi'nin inşaatında çeşitli etnik kökenlere sahip insanlar çalışıyor. İş bir nesilde bitirilecek gibi değil; teknoloji sürekli ilerliyor ve kuleyi daha iyi yapmak için birçok yöntem ortaya çıkıyor. Hep daha iyinin, etnik grupların arasındaki savaşın biteceği günün özlemi, Babil'i bir işçi kentine dönüştürüyor. Kent büyüyor, kule bitirilemiyor ve amblemdeki yumruk, bu saçmalığın son bulacağı zamanı simgeliyor.

Gündelik Bir Kafa Karışıklığı: Tam Kafka'nın kalemi, bir buçuk sayfalık nefis bir öykü. Calvino'nun -yanlış hatırlamıyorsam- Zor Sevdalar kitabında mevzuyu derinleştiren bir öyküsü var. Kısaca Şu: A'nın B'yi bulması gerekiyor. B bir devlet dairesinde memur. A, B'yi görmeye gittiğinde B'nin aynı amaçla A'nın evine gittiğini söylüyorlar. A eve dönmek için acele ediyor, eve geliyor, daireye dönüyor ve birçok kez karşılaşabileceklerken bu hiç gerçekleşmiyor. Öncelikler hakkında bir öykü diyebiliriz, öncelik iyi belirlenmediği müddetçe boş yere çabalanacak.

Bir bu kadar öykü daha var, hepsi şahane ama Çin Seddi Yapılırken özel bir dikkati hak edecek nitelikte. Babil'deki duruma benzer bir hadise; düşmanın sonsuz ordusu, sonsuz bir duvarın yapımıyla sınırlandırılmaya çalışılıyor ama bu çaba sonsuz nesiller, sonsuz uzaklıklar boyunca sürecek. Baudrillard bu meseleyi çok iyi ele alabilirdi, simülasyon evreninde gerçek çabaların değersizliği ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Gerçi kendisi Borges'in döngülerine atıf yaparken iş Kafka'ya da dokunur sanıyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Alıklar Birliği
* Coen Biraderler için biçilmiş kaftan. Fargo izler gibi okunur. Karakterler bu ikilinin filmlerinden fırlamış gibidir, tabii kronolojiye bakarsak tam tersi.
* John Kennedy Toole, güzel bir akademik kariyeri sürdürürken yazdığı iki roman pek sallanmayınca 32 yaşında intihar ediyor. Annesi, Alıklar Birliği'ni edebiyat dersleri veren Walker Percy'ye götürüyor. Adamın niyeti kadını def etmekken kitaba tutuluyor ve basılmasını sağlıyor. Pulitzer falan derken kitap kopup gidiyor. İlk kez ölü bir yazar kazanıyor bu ödülü, büyük olay. Biraz da ironik, zira Ignatius J. Reilly'nin ıstırap annesi aslında Toole'un annesinden aparma. Sonlara doğru Ignatius kirişi kırarken yazdığı kitabı da yanına alıyor ki annesi o kitaptan servet kazanmasın. Kurguda her şey iyi işlese de gerçekte öyle olmuyor. Elde bir adet intihar varken hiçbir şey iyi gitmez.

* Ignatius, Percy'ye göre şişko bir Don Kişot, gaz dolu bir Bakunin, yaşama uyduramayacağı katı mantığıyla devrimci, uyumsuz, lanet, her ideolojiye düşman bir arkadaş. Zamanında üniversitede okumuş, çıkıntılıkları yüzünden orada barınamamış ve annesinin evine dönüş yapmış. Babadan kalan az buçuk maaş Ignatius'ın ıvır zıvırlarına gidiyor, çalışma hayatına son derece uzak olduğu için adamımızın böyle bir problemi yok, ta ki annesiyle birlikte kaza yapana kadar.

* Hikâye kapalı bir sistemdeki birkaç karakterin üzerinden şekilleniyor ama başat olan Ignatius tabii. Bu karakterler üzerinden sıkı giydirmelere denk gelebilirsiniz; kolluk kuvvetleri, sosyal yaşam, Amerikan Rüyası, tüketim toplumu, eşcinseller, eşcinsel olmayanlar, tahakküm kurmak isteyenler, tahakküme karşı koyamayan işçiler, protesto yöntemleri, nasibini almayan pek az şey vardır.

* Ignatius ve annesinin yarattığı kaostan bir polis memuru, yaşlı bir adam, bir bar sahibi ve çalışanlar etkilenir, hikâyenin içine çekilirler. İlk bölümde anneyle oğulun özgün ilişkisine yakında göz atma şansı buluruz. Anne, oğlunun odasından çıkmamasına çözüm bulamadığı gibi bu modern çağ filozofuyla nasıl baş edeceğini de bilmemektedir. Ignatius'ın neyle uğraştığı hakkında hiçbir fikri yoktur, birbirine çok uzak iki yaşam kısaca. Neyse, bardan çıkıp evlerine döneceklerken kaza yaparlar, tazmin etmeleri gereken bir miktar parayı bulmak için annesi oğlunu iyice sıkıştırır ve Ignatius işe girer, işçileri patronu hacamat etmek için örgütler falan. Domino etkisi; birçok olay diğer birçok olayı tetikleyecektir.

* Myrna Minkoff, Ignatius'ın üniversiteden aktivist arkadaşı. Cinselliğin Ignatius'ı özgür kılacağını söyler ama Ignatius için tabudur bu. Mastürbasyon yaptığı kısım üstü oldukça kapalı anlatılır, yine de adamın aklına hayvanları getirdiğini -at mıydı, domuz muydu neydi- öğreniriz. Minkoff'u birçok kez reddetmesinin altında kendine has cinselliği yatmaktadır. Aralarındaki ilişki, Percy'nin dediği gibi son derece orijinal, zira mektuplarında birbirlerinin fikir hayatını etkiledikleri gibi hakaretler, aşağılamalar eksik olmaz. En sonunda Ignatius'ı kurtaran da Minkoff olur gerçi.

* Diyaloglar, karakterler... Tartışmalarda söylenen tehdit cümleleri, hak arayışının günümüzde nasıl tehdit haline girebildiğini gösterir. Tutuklanmak üzere olan bir adamın haykırışı: "'Ben New Orleans Eğlence Müdürü'nün desteklediği Altın Çağ Kulübü'nün üyesiyim.'" (s. 17) Güldüm, iyiydi. Ignatius da en ufak bir olumsuzlukta avukat ordusunu harekete geçirdiğini, muhatabının büyük miktarlarda tazminat ödemeye mahkum olacağını söyler falan. Aşırı tepkilerinde de güldüm bayağı; mesela fabrikada çalışırken yere düşüyor ve şöyle bir şey söylüyor: "Zannediyorum bacaklarımı kırdım, hemen mahkemeye gidip tazminat davası açacağım!" Diyaloglarda Hüseyin Rahmi tadı var, çok hoş.

* Kısa tutuyorum, özü bırakıp gidiyorum: "Piers'i bekleyen şeyler ölüm, yıkım, anarşi, ilerleme ve özgelişmeydi artık. Kötü bir gelişmeydi bu: Şimdi İŞE GİTMEK gibi bir sapkınlıkla karşı karşıyaydı." (s. 42)
Yanıtla
11
10
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kahramanın Doğuş Miti
Hızlandırılmış kitap turuna hoş geldiniz. Kitap için Pinhan'a teşekkürler. Okuduğunuz için size teşekkürler. Yaşadığım için bana teşekkürler.

Alt başlık: Mitolojinin Psikolojik Yorumu. Rank, baba olarak gördüğü Freud'un yanından -ironik olarak- ödipal kompleksle alakalı çalışmasını bitirmeden ayrılıyor. Jung, Campbell gibi heriflerle birlikte arketipsel işlere bulaşan ilk araştırmacılardan biri.

Psikanaliz tabii, her türlü kaypaklığın başı ve bu kitaptaki kahramanları orta noktada birleştiren etken. Rank, giriş bölümünde farklı kültürlerdeki kahramanların söylencelerinde benzer temaların tekrarlanması hakkındaki üç görüşe değiniyor, sonrasında kahramanların yaşamlarını inceliyoruz, en sonda da psikanalitik bir çıkarım var. Evet.
İlk önce üç fikre bir bakalım, neler: Başta temel fikirler teorisi var. Kısacası aklın yolu bir, fikirler dünyanın her yerinde aynıdır ve tekrar ederler. Üstünde durulan bir teori. İkinci teori, Hindistan'da ortaya çıkan masalların temel özelliklerini koruyarak yayıldığını söylüyor. Özellikle yerli Almanlar, söylencelerin yayılmasında oldukça etkili olmuş. Üçüncüsü modern göç ve ödünç alma üzerine; en akla yatkın teori. Kulaktan kulağa diyoruz buna, tamamen dolaylı yollarla yayılan efsaneleri içeriyor. Üç teori de temelde birbirinden pek uzak değilse de iki eğilim ortaya çıkıyor, insanın yaratım sürecinde ortaya çıkan meyillerinde mi olay, yoksa dendiği gibi göçtür, harekettir, bu tür işlerle uzaklara götürülen kelamlar benzer şekillerde mi tınlıyor? Rank için birincisi daha makul, zira psikanaliz. Yaa. Rank'in inandığı bir diğer şey de mitlerin tamamen insan yapısı olarak ortaya çıktığı, sonrasında göklere ve göksel cisimlere yansıtıldığı.

Mitlerin Döngüsü nam bölümdeki şahıslar: Sargon, Musa, Karna, Oedipus, Paris, Telephus, Perseus, Gılgamış, Kiros, Tristan, Romulus, Herkül, İsa, Siegfried, Lohengrin.

Hızlandırılmış tur dedik, özeti geçtik: Suya bırakılan çocuk, çocuğu terk eden yüksek zümreden insanlar, çocuğu bulan alçak zümreden insanlar, çocuğun kim olduğunu keşfetmesi, ki bu keşif süreci ve daha fazlası Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı magnifik (nöy?) kitapta bulunabilir, ilk ailesine dönmesi, dönmemesi, temelde hep aynı, heep aynı olaylar.

Neden kahramanların başına benzer olaylar gelir? Bunların bir anlamı var mıdır? Rüya tabirlerine bakacaksınız, orada bulamazsanız psikanaliz ellerinizden öper.

Son bölüm yukarıda saydığım olaylara psikanaliz çapında açıklık getiriyor. Çocukluk yılları, diyor Rank, sahip olduğu engin hayal gücü ve nevrotiklerin uydurmaçlığına en yakın zamanlar olması sebebiyle mitlerin yorumlanmasında da büyük öneme sahiptir. Su, sudan çıkma, sepet, kuruluk, doğumun ve terk edilişin sembolik ifadesi olarak geçiyor. Tufan mitlerini düşünelim; Tanrı/Baba öfkeli, göklerin çeşmesini kökledi, Nuh veya kahramanlar da teknede/sepette yırtmaya çalıştılar. Ne kadar da bağlantılı bir hadise! İsa Baba'sına terk edişinin sebebini sordu, Baba'nın cevabı ilahi bir sessizlik oldu. Ebeveynlere duyulan nefret, canlı kalabilen kahramanda büyüdü ve sonunda intikam olarak ortaya çıktı. Evden ayrılan evlat bambaşka biri olarak döndü, hatalar yaptı ve babasının hataları bu kez kendi yükü oldu. Yine de devrimci, değiştirici, isyancı olarak üstüne düşeni yaptı, babasına karşı çıkabilmeyi başarabildi ve Prometheus gibi lanetlenmediyse Kronos tarafından yendi.

Güzel, mitlere açıklık getirebilecek hoş bir kitap.
Yanıtla
2
8
Destekliyorum 
Bildir