Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
küçücük detaylar ne çok şey söylüyor...
"Hiçbir zaman anne olmayacaktım, ama bu, asla çocuk doğurmayacağım anlamına gelmiyordu. Doğuracaktım, ama onlara asla annelik yapmayacaktım. Sürüsüyle çocuk doğuracaktım; kafamdan, koltukaltlarımdan, bacaklarımın arasından çıkacaklardı; bir sürü çocuk doğuracaktım, asmadan sarkan üzümler gibi sarkacaklardı benden, ama onları bir Tanrı gibi kayıtsızca yok edecektim. Sabah çocuklar doğuracaktım, öğlen onları içimden gelen suyla yıkayacak, gece ise yiyecektim, bütün halde, tek lokmada yutacaktım onları. Bir var, bir yok olacaklardı."

Ay bu nasıl sert, nasıl güçlü, nasıl lezzetli, nasıl hırpalayıcı bir metin, nasıl müthiş! Annemin Otobiyografisi, Karayiplerde bir ülke olan Dominikalı yazar Jamaica Kincaid'in okuduğum ilk eseri oldu. Öncelikle - ne muhteşem bir kitap ismi o? "Annem ben doğduğum an öldü" diye başlıyor kitap. Anlatıcımız Xuela, doğduğu andan itibaren tüm hayatını anlatıyor bize ve metin gitgide hiç tanımadığı annesinin otobiyografisine dönüşüyor sahiden.

Xuela kaskatı, sevgisiz bir kadın, Kincaid bence bu kadar sert ve buz gibi bir insanı konuşturup onun okurda bir duygu yaratmasını becererek zaten muazzam bir başarıya imza atıyor. Bu son derece keskin, köşeli, bağımsız, sert, soğuk kadının kelimeleri insanın yüreğine saplanıveriyor.

Bir yandan öyküsünü anlatırken bir yandan da sömürgecilik, cinsiyet meselesi, iktidar, ırkçılık, adalet, kilise, ahlak... Hepsini ince ince yerle bir ediyor, hiç büyük laflar etmeden, sadece sakince konuşan o anlatıcının bakışları ve sözleriyle. Çok kişisel bir şey anlatırken müthiş politik bir çerçeve çizmeyi başarıyor. Küçücük detaylar ne çok şey söylüyor - örneğin babasının hep üniformalı gezmesine dair yazdıklarını hiç unutmayacağım.

O kadar çok yerin altını çizdim ki elemek zor ama şu pasajı da ekleyip bitireyim: "Cahil bir adam değildi, adalet duygusu vardı, neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlayabilecek biriydi. Hatta cesur olduğu bile söylenebilirdi, kendini suçlayabiliyordu. Ne var ki kendinizi suçlamanız kendinizi bağışlamanız anlamına gelir ve insanın başkalarına karşı işlediği suçlar nedeniyle kendisini bağışlamak gibi bir hakkı yoktur."

Çok, çok sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
azıcık kelimeyle bir sürü, bir sürü şey anlatıyor...
"Hiç de bir şey söylemek zorunda değilsin. Yapmak zorunda olmadığın bir şey olarak hatırla bunu daima. Çoğu insan sırf bulunmaz bir hiçbir şey söylememe fırsatını kaçırdığı için çok şey kaybetmiştir."

İrlandalı yazar Claire Keegan'ın son kitabı "Böyle Küçük Şeyler" Booker Ödülü'nde kısa listeye kalınca artık kendisiyle tanışmayı daha fazla erteleyemeyeceğime karar verdim ve kitaplığımda beklemekte olan minik novellası Emanet Çocuk'u bavuluma attım.

70 sayfalık bir kitaba ancak bu kadar duygu sığarmış, öyle güzel ki. 1980’lerin başında, İrlanda kırsalında geçiyor hikâye. Küçük bir kız çocuğu, yaz aylarını geçirmesi için ailesi tarafından daha önce hiç tanışmadığı çocuksuz Kinsella çiftine bırakılıyor. Biz de bu küçük kızın ağzından bu yeni evi, insanları, çevreyi anlama çabasını okuyoruz.

Bir çocuğun ağzından yazabilmek bence büyük maharet isteyen bir iş. Claire Keegan da bunu nefis kotarmış. Azıcık kelimeyle bir sürü, bir sürü şey anlatıyor. Minicik detaylar, küçük kızın söylediği ve söylememeyi seçtiği kelimeler, bakma ve anlama biçimleri - hepsi bir araya gelip acayip yoğun bir his bırakıyor insanda.

Küçük kızın Kinsella ile sahile gittiği bölümdeki cümlelerden bana akan buruk, incelikli ve iyileştirici şefkati unutmayacağım.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Borges'i gerçekten anlamak isteyenler için de başucu kitabı gibi...
"Her yazar öncülerini kendi yaratır. Yazdıkları, geleceği değiştireceği gibi geçmişi algılamamızı da etkiler, değiştirir. (...) Edebiyat tüketilir gibi değil, bunun basit ve yeterli kanıtı, tek bir kitabın bile tüketilemez olması. Kitap soyutlanmış, yalıtılmış bir nesne değildir; bir ilişkidir, sayısız ilişkiler eksenidir. Bir edebiyat ötekinden farklıdır, biri ötekinden önce gelir; bu farklılık metinden kaynaklanmıyor, okuma biçiminden kaynaklanıyor."

Borges okumaya nereden başlamalı sorusunun cevabını hala bilmiyorum ama nereden başlamamalı sorusunun cevabını buldum: Öteki Soruşturmalar'dan. Kötü bir kitap olduğundan mı, hiç değil, muazzam bir kitap - zaten sorun da bu, fazla muazzam. Şayet Borges'le bu kitap üzerinden tanışırsanız "bu adam bir dâhi (ya da Tanrı) ve ben de zavallı bir gerizekalı (ya da ölümlüyüm)" demeniz ve kendinizi berbat hissetmemek için koşarak uzaklaşmanız çok olası.

Öteki Soruşturmalar; Borges'in, kendi tabiriyle "edebiyat ve metafizik kargaşaya adanmış ömrü"ne dair en somut fikri edinebileceğiniz eseri. Aralarında yüzlerce yıl olan metinler ve sözlü anlatıları birbirleriyle çarpıştırıyor, fikirlerin nüvelerini kovalıyor, edebiyatın içine gömülmüş olan felsefi unsurları kazıyor, buluyor, çıkartıyor. Borges'in zihninin labirentlerinde (Ah Borges ve labirentler!) müthiş kafa açıcı ve beyin yorucu bir yolculuk bu. Öyle sonsuz bir kütüphane var ki beyninde, tam yolunuzu buluyor gibi hissederken tekrar kayboluyorsunuz.

Borges'in çok sevdiğim kurgusal metinlerinde yineleyen unsurlara neden takıntılı olduğunu, o hikâyelerin nasıl zihinsel süreçler neticesinde doğduğunu aydınlatan bir okuma oldu benim için. (Haritalar, dil, uzayda sonsuzluk ve metinde sonsuzluk, zamanın döngüselliği vd.)

Acayip zor bir kitap ama Borges'i gerçekten anlamak isteyenler için de başucu kitabı gibi bir şey olmalı bu. Talep ettiği beyinsel mesainin karşılığını kesinlikle veriyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsan bir kitaptaki tüm karakterleri nasıl sevebilir bilmiyorum...
"Her şeye boşveren bir hıyar olmak istemişimdir ben hep. Ama eğer hıyarın teki değilsen, işte o zaman hıyarın tekiymişsin gibi bir duyguya kapılırsın, öyle ya, gerçek hıyarlar hiçbir şey duymazlar. Öyleyse kendini bir hıyar olarak görmek istemiyorsan hıyarın teki olacaksın, başka yolu yok bu işin."

Of ya, of. Seni öyle çok seviyorum ki Romain Gary. Bilemezsin ne kadar çok. Romain Gary halini ayrı, Emile Ajar halini ayrı seviyorum. Gary ile ilk tanışmamız bundan 20 sene evvel Emile Ajar mahlasıyla yazdığı Onca Yoksulluk Varken kitabıyla olmuştu. O kitabı okurken aldığım hazzı hiç unutamadım - edebiyatın içimde ve hayatımda edineceği yeri ilk kez o zaman sezinlemiştim, büyülenmiştim çünkü. Sonra çok Gary okudum, hepsini de çok sevdim ama uzun zaman sonra Onca Yoksulluk Varken'de aldığıma benzer bir lezzeti Kral Salomon'un Bunalımı'nda aldım. Gary, Ajar mahlasıyla yazdığında farklı yazıyor hakikaten. Bunu becerebilmek ne büyük yetenek.

85 yaşında, hayatının ve servetinin kalan kısmını iyilik etmeye adamış Salomon ile anlatıcımız taksi şoförü Jean'ın tanışmasıyla başlıyor öykü. Salomon'un savaş sırasında tanıdığı Matmazel Cora'nın da konuya dahil olmasıyla dallanıp budaklanıyor.
İnsan bir kitaptaki tüm karakterleri nasıl sevebilir bilmiyorum ama hepsini çok, çok sevdim. Kral Salomon müthiş birisi zaten; hayatla kurduğu bağ, ölüme karşı koyuşu, umudu, neşesi, alaycılığı. Matmazel Cora apayrı naif ve hoş, anlatıcımız Jean zaten. Jean sanki Onca Yoksulluk Varken'deki çocuğun büyümüş hali gibi ki bu verdiği his kendisine bayılmam için yeterli.

Gary hem her zamanki gibi çok komik (son 50 sayfayı baya sesli kahkahalarla okudum), hem dili muazzam lezzetli, hem de bu neşeli anlatısının içine hayata dair muazzam bilgelikler serpiştirmiş hep yaptığı gibi. Sevmeye, yaşlanmaya, iyiliğe dair öyle besleyici bir anlatı ki bu. Gerçekten hayret ediyorum, bu kadar umut dolu metinler yazabilmiş bir adam nasıl intihar eder, ne zaman Gary okusam aynı soru kafamda dönüp duruyor, çözemiyorum.

Neyse. Bayıldım sonuçta. Hem de nasıl bayılmak.

"İnsanların yüreği budala olmaz da nasıl olur, anlayamıyorum. Budala bir yüreğin yoksa, hiç yüreğin yok demektir."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
TEK bir şey düşünün. O öyle bir şey olsun ki her şeyi içinde barındırsın veya öyle ya da böyle diğer her şeyi bir şekilde etkilesin. O şeyi bilmek her şeyi bilmek, o şeyi kontrol etmek her şeyi kontrol etmek olsun. İşte o Tek şey, sizin sabah yataktan çıkmanız için gerekli olan o şey, uğruna çabalamaya değer gördüğünüz o şeydir. Tabii her şeyden önce gelen tek şey, bu kitabı okumaktır. Çünkü bu kitap, ister inanın ister inanmayın, hayatınızdaki diğer her şeyin kitabı olacak. Aynı anda bir çok şeyi başarmaya çalışmanın nasıl bir kumar olduğu veya istediğimiz şeyleri bir türlü neden yapamadığımıza her şey bu kitapta gizli. Gerçekten, bu kitap için modern bir kutsal eser desem az söylemiş olmam...
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok lezzetli, çok besleyici, epey kafa karıştırıcı ve aynı anda ufuk açıcı bir kitap bu...
"Her şey, dünyada, bir kitaba varmak için vardır" demiş Mallarmé, bu kitaptan öğrendim.

Italo Calvino'nun ölümünden bir sene kadar evvel Harvard Üniversitesi'nde verdiği bir dizi konferansın metinlerini içeren Amerika Dersleri, Calvino'nun bazı kitaplarının sırlarını barındıran, bence yazarın düşünme ve yazma biçimini daha iyi anlamak için muazzam bir anahtar sunan bir küçük kitap. Kısacık olmalarına rağmen oldukça yoğun ve felsefî denemeler bunlar, okurken epey odaklanmayı gerektiriyor.

Konuşmaların metinlerini ölümünden önce düzenleme şansı olmamış Calvino'nun, o nedenle bu kitaba kendisi olsa ne isim seçerdi bilemiyoruz. Ama eşi Esther Calvino'nun seçtiği ismin alt başlığı "Gelecek Binyıl İçin Altı Öneri" olmuş. Yeni milenyuma adım atmamıza 15 sene kala Calvino edebiyata ve kurtarmamız / taşımamız gereken bazı şeylere dair akıl yürütüyor. Listesi şöyle: hafiflik, hızlılık, kesinlik, görünürlük, ve çokluk. Bu kavramlar çerçevesinde hem kendi eserlerini, hem de başka yazarların eserlerini inceliyor. Dante, Cervantes, Proust, Dickens, Conrad, Balzac, Mann, Flaubert, Joyce, Pessoa, Kundera, Dostoyevski, Musil, Perec ve elbette ki Borges gibi tanıdık isimler var kitapta.

Tanıdığım yazarların okuduğum eserlerine dair Calvino'nun düşüncelerini okumanın hazzı bir yanda, kütüphanemde bekleyen ancak henüz girişemediğim eserlere dair beni heyecanlandıran analizler okumak ve yeni yazarlarla tanışmak bir diğer yanda. Çok lezzetli, çok besleyici, epey kafa karıştırıcı ve aynı anda ufuk açıcı bir kitap bu. Özellikle yazmayı deneyen herkesin okuması gerekir diye düşünüyorum.

Ancak tadına varabilmek için en azından Calvino'nun bazı kült kitaplarını okumuş olmak lazım. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, Palomar, Kozmokomik Öyküler ve Görünmez Kentler'e başka türlü bakmanın ipuçları var içinde, Calvino'yu bu çok sevdiğim eserleri yazmaya götüren itkileri onun ağzından dinlemek muhteşem oldu.

Her okurun seveceği bir kitap değil ama yazmanın dinamiklerine, kitaplar arasındaki çıplak gözle görünmeyen örtülü kavramsal bağlara, edebiyat denizinde yüzerken kaçırdığımız izleklere dair kendinizi zorlamak isterseniz - buyrunuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öykülerin hepsi bir matematiksel mantığa ve bütünlüğe oturuyorlar...
"Her şey sihirli bir süt şişesinden cinin çıkıp da bana, Picasso olmayı mı bir Picasso'ya sahip olmayı mı tercih ettiğimi sormasıyla başladı. İkisine de razı gelebilirdim ama 'sadece biri' diyerek uyardı beni."

Sevgili Cesar Aira, canım Aira. Dördünü buluşmamız itibariyle kâni oldum ki sana asla alışamayacağım, yanında asla tam bir konfor hissedemeyeceğim, tam tuhaf zihnini anladığımı sandığım anda çok acayip bir cümle kuracaksın ve hop ben yine kafam karmakarışık halde suratına bön bön bakacağım - ama gel gör ki bunlar olurken bir yandan sürekli güleceğiz (ben, en azından) ve bu yüzden senden asla kopamayacağım. N'apiyim, sen de böylesin işte ve ben seni de, geometrik çalışan tuhaf hayal gücünü de çok seviyorum. Bak, sayende bir hayal gücünü geometrik olarak nitelemek gibi saçma sapan bir iş yaptım. Hadi buyur.

Müzikli Beyin'e gelelim. Gelmeyi deneyelim yani en azından. Aira'nın üzerindeki Borges etkisini en somut biçimde gördüğüm eseri oldu bu. Daha önce üç novellasını okumuştum, bu görece hacimli öykü derlemesiyle kendisine azıcık daha yaklaşabilmiş hissediyorum. Bu kitaptaki metinlerin kimileri öyküler, kimileri hayata dair çeşitli düşünceler. Denemeler diyemeyeceğim, değiller çünkü, bunlar başka bir şey. Aira'nın kimseye benzemeyen zihninden çıkan tuhaf, çokça komik ama bir yandan da müthiş ufuk açıcı birtakım şeyler.

Aira'yı tanımlamak çok zor, çok. Çok avangard, çok oyuncu ve -boşuna seçmedim o sözcüğü- çok... geometrik. Yani nasıl demeli, bu ele avuca sığmayan öykülerin hepsi bir yandan da bir matematiksel mantığa ve bütünlüğe oturuyorlar, ne tuhaf bir iştir bu? Kitap boyunca Mona Lisa'nın çerçevesinden çıkıp dünyaya yayılan boya damlacıklarını (bir tanesi Papa ile evlenmeye kalkıp onu kilisede terk ediyor, mesela...), aynı kitabı sürekli ama daha ucuza satın alarak kâr ettiğini ve zenginleştiğini düşünen bir adamı, bir süpermarket arabası ile dostluk kurduğunu sanıp aldanan bir diğerini filan okuyacaksınız. Beyninizi bugüne dek bildiklerinden arındırmaya razı değilseniz (ki zorlanıyor insan) denemeyin diyeceğim. Başka türlü bu kitabı anlamak da, sevmek de imkansız bence.

Ama ben çok sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
sarsıcı, incelikli, zarif ve derinlikli bir anlatı..
"Her oğulun kaderi babasına dönüşmek midir?"

Kuzey İrlandalı yazar David Park'ın "Bilinmeyen Ülkede Yolculuk"u, Noel öncesindeki kar fırtınası nedeniyle yurtta mahsur kalan üniversite öğrencisi oğlunu eve getirmek üzere yola çıkan bir babanın hikâyesini anlatıyor. Tipi altında tekinsiz bir yolculuğa çıkan anlatıcımız Tom'la beraber yolu katederken, bir yandan zihninin içinde de seyahat ediyor ve oğullarıyla ilişkisine, ailesine, pişmanlıklarına, korkularına dair bir anlatının içinde buluyoruz kendimizi.

Bilinç akışı tekniğiyle yazılmış kitapta anlatıcı sürüyor ve hatırlıyor. Tam bir yol hikâyesi bu; çok atmosferik bir kere. O karlar altındaki yolculuğu nefis anlatıyor Park, ıssızlığın ortasında yapayalnız ilerleme hissini ben de deneyimledim adeta. Yolculuk hem fiziksel, hem zihinsel. Bilinmeyen ülke aslında biraz da anlatıcımızın zihni.

Anlatıcımızın bu yalnız yolculuktaki sorgulamaları da çok güzel yazılmış. Yalın, sade ama kuvvetli bir dili var kitabın. Evlilikle ilgili, ebeveyn olmakla ilgili sordukları ve düşündüklerinin kimileri aklımda epey yer etti. "Sonunda anladım ki biriyle evli olmak, ne kadar yakın olursanız olun, size onun anılarına sahip olma ya da tanışmadan önceki öyküsünün bir parçası olma hakkını vermez."

Anlatıcımız Tom bu yolculukta çokça müzik de dinliyor elbette, Johnny Cash'ten The Smiths'e pek çok sevdiğim müzisyenin de adı geçiyordu kitapta ama sanırım -her ne kadar kitapta bahsi geçmese de- benim kafamda bu kitap Cat Stevens'ın "Father and Son"ı ile beraber kalacak, hep o çaldı aklımda okurken.

Baba-oğul ilişkisinin dinamiklerine dair sarsıcı, incelikli, zarif ve derinlikli bir anlatı Bilinmeyen Ülkede Yolculuk. Ben çok sevdim.

"Asıl düşündüğüm şey, çocukları ihtiyaçları neyse yardımcı olacak fakat asaplarını bozmayacak şekilde sevmenin doğru bir yolu olması gerektiği."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bu absürt, grotesk şölen daha çok okunsun çok isterim...
“Her neyse. Kavgalardan, yaylım ateşlerinden, boşanmalardan, bir cinayetten, uykusuzluktan, tokatlar ve diz çökmelerden kurtulup hayatta kalmayı başardım. Gözlerimin önünde bir askerî geçit töreni gibi ortaya çıkan bu çürümeyi de atlatacağım. Bu arada tüm evlerin ikinci odalarındaki iyiyi bulmaya çalışmalıyım yalnızca.”

Hayatta açık ara en sevdiğim yönetmen olan Paolo Sorrentino’nun romanlarından birinin Türkçeye çevrildiğini öğrenince heyecandan delirdiğimden kitabı edinir edinmez başladım. Muazzam bir bölümle açılıyor kitap: öfkeli bir “katlanamadığım şeyler” tiradı. Zaten o ilk bölümden kalbimi bırakıverdim.

Yaşlı bir rock yıldızı olan Tony Pagoda hayatını anlatıyor, biz eşlik ediyoruz. Mevzubahis Tony Pagoda’yı okurken elimde olmadan durmaksızın gözümün önüne Sorrentino’nun favori aktörü olan, bir sürü filminde oynattığı Toni Servillo geldi durdu, nitekim kitabın sonundaki teşekkür bölümünde Servillo’ya “Tony Pagoda’nın yaratılış sürecini yönettiği için” teşekkürlerini sunuyor yazar, yani aslında bu kitapta da onu oynatmış, nefis!

Çok tuhaf bir tip bu Tony Pagoda, kendisini sevmek de sevmemek de çok zor. Bencil, bağımlı, kaprisli, zor biri ama bir yandan da hüzünlü, komik, dürüst ve sahici. Sorrentino’nun en sevdiğim iki filmi olan La Grande Bellezza ve Youth’un bir karışımı gibi bir hikâye bu; güzelliğe ve yaşlanmaya takık bir adamın başından geçenler aslında okuduklarımız. Dolayısıyla beni ziyadesiyle tavladı, sanki yer yer kendimi filmlerden birinin içinde gibi hissettim. Bir de (tabii ki) o kadar komik ki ya. Spoiler olmasın ama Tony “doğum günü unutulunca çok kızan kuzen”ini anlatmaya başladığı yere gelince lütfen dikkat kesilin, inanılmaz bir hikâye okuyacaksınız.

Bir tek derdim var, çeviri. Yazarın dilinin epey oyuncaklı olduğu ve bunun çevirilmesi zor bir metin olduğu muhakkak ancak sahiden epeyce sorunlu bir çeviri bu. Bazı cümleler hiç anlaşılmıyor, yazarın -sezdiğim kadarıyla- gayet net bir üslubu var ama çeviride tamamen kaybolmuş o dil lezzeti. Eğer ikinci baskı yaparsa baştan aşağı gözden geçirilmesi çok iyi olur, çünkü bu absürt, grotesk şölen daha çok okunsun çok isterim.

Canım Sorrentino’cuğum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
ana ekseni ırkçılık olan bir hikâye bu...
“Hepimiz pisliğimizi ona silerek temizledikten sonra çok erdemli hissettik kendimizi. Onun çirkinliğinin üstüne bindiğimizde hepimiz çok güzeldik. Sadeliği bizi süsledi, suçu günahlarımızdan arındırdı, çektiği acı sağlıkla ışıldamamızı sağladı, acayipliği sayesinde mizah anlayışımız var zannettik. Onun konuşamaması kendimizi dilbaz sanmamızı sağladı. Yoksulluğu bizi bonkör kıldı. Karabasanlarını bile kendi kabuslarımızı bastırmakta kullandık. Egolarımızı onun üzerinde biledik, karakterlerimizin içini onun kırılganlığıyla yumuşacık doldurduk ve güçlü olduğumuz yanılsamasıyla esnemeye koyulduk.”

Toni Morrison ile yolculuğum sürüyor. 1970’te yayınlanan ilk romanı “En Mavi Göz” pek övüldüğü için biraz bekletmiştim, sonunda okudum. Çok dokunaklı bir metin olduğu ve bir ilk roman için çok iyi olduğu muhakkak ama 1993 baskısına yazdığı sonsözde kendisinin de ifade ettiği üzere teknik açıdan problemleri olan bir kitap bu bence. Bundan önce okuduğum, daha sonraki dönemlerde yazdığı kitaplarında kurmacanın dinamiklerini çok daha iyi kullanıyor, karakterlerini çok daha başarılı kuruyor ve derdini çok daha iyi anlatıyor. Bu kitaptaysa en doğruyu yapmaya çalışırken biraz fazla karmaşıklaştırmış yapıyı gibi.

Her zamanki gibi ana ekseni ırkçılık olan bir hikâye bu. Irkçılık ve aslında onunla beraber biçimlenen güzellik algısı. 1941 yılındayız, ABD savaşa giriyor ve o sonbaharda topraktan hiç kadife çiçeği çıkmıyor. Daha kitabın ilk cümlesinde nasıl bir kabus okuyacağımızı öğreniyoruz: “Kadife çiçeklerinin yetişmemesinin sebebinin, Pecola’nın öz babasının çocuğuna hamile kalması olduğunu düşünmüştük o zamanlar.” Hikâyenin bir noktada buraya varacağını bilerek, huzursuzlukla okuyoruz metni. Morrison bizi uzun uzun dolaştırıyor, Pecola’yı anlatıyor. Pecola siyah bir küçük kız. Maruz kaldığı ayrımcılığın “çirkin” olmasından ötürü olduğunu düşünüyor, o nedenle tek bir arzusu var: mavi gözlere sahip olmak. Beyazlar gibi mavi gözlü olursa her şeyin çözüleceğine inanıyor.

Ve fakat işte, başta alıntıladığım kısma geleyim; çözülmüyor, çözülmeyecek çünkü hepimiz kolektif bir suçun ortaklarıyız. Teknik kusurlarına rağmen derdini, bakma biçimini çok sevdim neticede. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir