Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bustos Domecq Vakayinameleri
Honorio Bustos Domecq ile birkaç ay evvel okuduğum Don Isidro Parodi’ye Altı Bilmece kitabıyla tanışmıştım. Gerçi söz konusu "yazar"ın yaratıcılarını iyi tanıdığım için, o kitabı ilk tanışma olarak nitelemek de doğru olmayabilir. Domecq, Arjantinli yazarlar Jorge Luis Borges ile Adolfo Bioy Casares'in yarattıkları bir hayalî yazar; beraber yazdıkları kitapları, dedelerinin isimlerini birleştirerek oluşturdukları uydurma bir isim olan Bustos Domecq adıyla imzalıyorlar. Okuduğum o ilk kitaba pek de bayılmamıştım, tuhaf şekilde ayrı ayrı bu kadar iyi yazan iki kişinin bir araya gelince yazdıkları şeyin daha zayıf olmasına şaşırmıştım hatta ama bu sefer okuduğum şeye bayıldım.

Bu kitabı nasıl tanımlamalı emin değilim ama herhalde en doğru ifadeyle "koca bir şaka" diyebiliriz. Yazarımız Bustos Domecq, bu eserinde sanata ve edebiyata dair denemelerini sunuyor bize. Bu eserde artık Domecq'in dilinin iyice oturduğunu ve ne Borges'e ne Casares'e benzemediğini görmek mümkün. Kitapta tıpkı kendisi gibi tamamen hayal ürünü olan kimi yazarları, sanatçıları, mimarları, şairleri, aşçıları filan tanıtıyor Domecq. Hepsini büyük büyük sözcükler ve anlaşılması güç ifadelerle övüyor, neyi övdüğünü tam anlamasak da övdüğünü anlayabiliyoruz.

Domecq'in ağzından bu ultramodernist sanatçılara bol kepçeden övgüler dağıtan Borges ve Casares aslında mevzubahis dönemde ortaya çıkan sanatsal akımlarla bir güzel dalgalarını geçiyorlar, böylelikle kitap da okuduğum en iyi satirler arasındaki yerini alıyor. Yer yer kahkaha attıracak denli absürt metinler bunlar - ilk bakışta büyük bir ciddiyetle yazılmış gibi gözüken ama aslında ziyadesiyle alaycı; ki bence onları muazzam kılan tam da bu.

Borges de bir söyleşisinde Domecq'in "uydurma sözcükleri, Latince deyişleri, klişeleri, karmaşık metaforları, yersiz ve gösterişli sözleri bolca kullandığını" vurgulamış zaten. Yani bu kitap kocaman bir parodi aslında. Dışı süslü, içi bomboş şeyler üretenlerin ve onları allayıp pullamaya doyamayanların parodisi. Ve şu anda, 60 sene sonra belki yazıldığı dönemden bile daha geçerli olması da ayrıca ironik.

Neyse, sonuçta çok sevdim. Sena Akalın'ın kitaba yazdığı önsöz de çok nefisti, onu da ekleyeyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Güven
Hmmm... Böyle başlayayım, zira duygum tam da bu; “hmmm”.

Hayatta insanın başına ne geliyorsa yüksek beklentilerden geliyor valla; biraz hayal kırıklığına uğramış hissettiğimi itiraf etmem lazım. Beklentimi yükselten hem okur yorumları, hem aldığı Pulitzer, hem de yazarın bizzat kendisi oldu. Roman boyunca bizi bir büyük gizemin varlığına ikna ediyor, gerilimi durmaksızın tırmandırıyor Diaz ancak sonunda öğrendiğimiz şey daha kitabın bitimine 150 sayfa varken tahmin ettiğimizden çok da farklı bir şey çıkmıyor maalesef.

Kısa bir ön bilgi; kitap dört ayrı kitaptan oluşuyor. İlk iki bölümde ne okuduğumuzu tam da anlayamıyoruz, üçüncü bölümde mesele biraz netleşmeye başlıyor. 1929 büyük buhranından kazançla çıkmış bir yatırımcı / spekülatörün öyküsünü okuyoruz. Ancak adamın hayatında bir büyük gizem var ve işte dört ayrı kitapla bunu çözmeye davet ediyor yazar bizi. Kitapların dili, olması gerektiği gibi birbirinden farklı, örneğin 1930larda yazılmış bir roman olarak sunulan ilk kitapta gerçekten o dönemin üslubunu bulmak mümkün, bunu beğendim. Hikâyeyi dört kitap şeklinde anlatmak çok iyi fikir, kabul. Borsaya dair hiçbir bilgim olmamasına rağmen bu kısımları da sıkılmadan okudum, bu da güzel.

Ancak... Bir kere karakterlerin hepsi son derece tek boyutlu; gizemini çözmeye çalıştığımız kadın karakter de dahil olmak üzere üstelik. Hikâyenin çözüldüğü son kısımdaki güncede çok başka bir şey bekledim, 300 sayfa boyunca anlamaya çalıştığımız kadını sonunda anlayacağımızı umdum, maalesef olmadı. Keza uzun üçüncü bölümün anlatıcısı genç kadına dair de çok az fikrimiz var. Dönemin politik meselelerine kitapta yer verilmiş ama o kadar sığ verilmiş ki metni derinleştirmedikleri gibi karakterleri daha da karton kılıyorlar bence, özellikle İtalyan anarşizmine dair kısımlar. Ve son olarak, yazarın dilini ziyadesiyle yavan buldum. İlk kitabı hariç tutuyorum, dediğim gibi o bilerek öyle yazılmış ama gerisinde de şöyle akılda kalıcı tek bir ifade yoktu maalesef.

Kitabın sürükleyiciliğine hiçbir lafım yok, ama sürüklenip vardığımız yer öngördüğümüz yer olunca işin tadı çok kaçıyor bence. Maalesef beklentimin çok altında kaldı, üzgünüm.

Yanıtla
1
1
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Üçleme
Hmmm. Umduğumu bulamadım, acaba umudum fazla mı büyüktü? Adı her sene Nobel Edebiyat Ödülü için anılan Norveçli yazar Jon Fosse ile tanışma kitabım oldu Üçleme. Sevmedim diyemem ama beklentimi karşılamadı maalesef.

Alida ile Asle'in hikâyesini okuyoruz. Kendilerine başlarını sokacak bir yer arayan iki genç aşık onlar, üstelik Alida doğurmak üzere. Çaldıkları kapılar yüzlerine kapanıyor, kiralayacak bir oda bile bulmakta güçlük çekiyorlar, Asle pek çok şeyi göze alıyor sevdiği kadını ve doğacak çocuklarını korumak için, oradan oraya yürüyorlar, hayatta kalmaya çalışıyorlar.

Hikâye kabaca böyle, öyküde yer yer şaşırtıcı dönemeçler olsa da yazarın alamet-i farikası dili. Yer yer Saramago'yu epey andıran bir dili var yazarın, zira neredeyse hiç nokta kullanmadan yazıyor, diyalogları ve düşünceleri zaman zaman Saramagovari "diyor"larla okuyoruz. Ben bu üslubu çok severim, burada da hoşuma gitti, zamanda sık sık yaptığı atlamalara da açıkçası çok itirazım yok ama yine de... Bazı tekrarları beni çok yordu, karakterlerin çaresizliğini hissedelim diye yapılmış bir tercih muhtemelen ama sahiden boğucu bir hâl alabiliyor ilerledikçe. Ayrıca ana 2 kahramanımız dahil olmak üzere, yazarın karakterlerini yeterince derinleştirmediği kanaatindeyim.

Yarı rüyamsı - şiirsi anlatı da bu sefer nedense bana nüfuz edemedi, belki karakterlerin arasındaki aşk hikâyesine ikna olamadığım için. Sanırım hem yukarıda söz ettiğim üslup benzerliğinden, hem de iki kitabın da benzer şekilde yolda geçen birer aşk hikâyesi anlatmalarından ötürü, aklıma sık sık Saramago'nun Baltasar and Blimunda'sı geldi ve nerede o kitabın gücü, nerede bu diye düşünmeden edemedim. Haksız bir kıyaslama muhtemelen, kıyaslama yapmak da yersiz ama okurken çok sık aklıma düştüğü için buraya da not düşmek istedim.

Yazarın dilimize çevrilen diğer kitapları Melankoli ile Sabahtan Akşama'yı da okuyunca kendisine dair daha doğru düzgün bir fikir edineceğim sanıyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Hmm. Yine aynı şey oldu – acaba neden böyle oluyor? Türkiye edebiyatında (yani benim okuduklarımda) bir şey var ve bana iyi gelmiyor. Bir türlü kaçınılamayan bir ciddiyet ve ciddiye alma hâli, en muzip cümlelere bile sinmiş bir hüzün. Bu kitaba edebi anlamda diyecek hiçbir sözüm yok açıkçası, müthiş iyi yazılmış, müthiş iyi yakalanmış. Çok güzel, çok lezzetli – ve fakat işte sıkkın, sıkıntılı, hüzünlü. Acaba başka coğrafyaların kitaplarındaki acılar bana bu kadar dokunmadığından mı bu duyguyu hissetmiyorum? Ya da bir diğer soru: Şiirlerimizde de var aynı hüzün ve büyük dertlerle sarmalanma hâli, onları bunca severken niye roman / öykü olunca bunalıyorum, iyi hissetmiyorum, kaçmak istiyorum? Bu kitap bana böyle cevapsız sorular bıraktı. Belki ayakta kalabilmek için her şeyi hafife almaya, yumuşatmaya, önemsizleştirmeye çalıştığım bir dönemde okumuş olmamın da bu iç sıkıntısında etkisi olmuştur. Neyse siz benim bu aşırı kişisel hezeyanlarıma takılmayın, okuyun, güzel kitap. Akılda kalanlardan iki cümle: “Çünkü aşk eşitler arasında yaşanır. Eşit değilseler bir taraf diğerinin esiri olur, diğeri de ona eserim diye bakar.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kalp Lambası
Hint yazar Banu Mushtaq’ın geçtiğimiz yıl Uluslararası Booker Ödülü’ne layık görülen öykü derlemesi Kalp Lambası, bugüne dek ödüle aday gösterilenler arasında Kannada dilinde yazılmış olan ilk kitap. Öykülerin tamamı Hindistan’da kadın olmak ve hatta Müslüman bir kadın olmak meselesi etrafında geziniyor.

Anlattığı şeyler çok tanıdık, belki bir Batılı göz için şaşırtıcı olabilir ancak bizim toplumumuzdaki kadın deneyimlerine o kadar çok benziyor ki, buruk bir aşinalık duygusuyla okudum hepsini. Ekonomik özgürlüğü olmayan, sesini duyuramayan, hayal kurmaları bile engellenmiş kadınların öyküleri bunlar.

Fakat Musthaq acıklı bir yerden anlatmıyor öykülerini, metinlerde çok dozunda, nazik bir mizah da var, mizahın toplumsal baskıyla aslında ne kadar yeşeren bir şey olduğunu hatırlıyor insan okurken. Bir de tabii kadınların sessiz, ihtişamsız ama çok kudretli dayanışmasına tanık oluyor insan. Kadın hareketi dediğimiz şeyin köklerinin aslında ne kadar derine uzandığını fark ediyorsunuz.

Metin dilimize elbette İngilizceden çevrilmiş, zira Kannada dilini bilen bir çevirmen bulmanın pek mümkün olmaması anlaşılır. Gayet iyi bir çeviri okuyoruz ancak kitabı orijinal dilinde okuyabilmeyi çok arzu ederdim, zira insan haliyle çok başka bir müziği olduğunu seziyor kitabın.

Editörün notundaki şu kısım da bu duygumu güçlendirdi: “Okurken fark edeceğiniz bir diğer husus, yazarın anlatım dilindeki serbest ritmi olabilir. Banu Mushtaq’ın üslubu, steril bir yazı dilinden ziyade, bin yıllık sözlü hikâye geleneğinin dramatik yapısını taşır. Cümlelerin yarıda kesilmesi, ani zaman geçişleri ve araya giren iç sesler birer hata değil; yazarın okuru tam karşısına oturtup hikâyeyi anlattığının, bir nevi ‘meddah’ tavrıyla oynadığının göstergesidir. Biz de Türkçede bu sözlü anlatı geleneğinin canlılığını korumaya gayret ettik.”

Son öykünün çok sevdiğim şu cümlesiyle bitireyim: “Eğer bir gün bu dünyayı yeniden kuracaksan, erkekleri ve kadınları yeniden yaratacaksan, bir çömlekçi çırağı gibi davranma, bu kez yeryüzüne bir kadın olarak gel, Prabhu. Ya Rabbi, bir kerecik de kadın ol!”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Değişen Dünyada Bir Sanatçı
Hiç ummadığım biçimde en sevdiğim Ishiguro kitabı oluverdi “Değişen Dünyada Bir Sanatçı”. Aslında epey klişe bir tartışma olan sanat sanat için midir / toplum için midir sorusuna eğiliyor yazar, bunu da II. Dünya Savaşı sonrasında dönüşen Japon toplumunun içine yerleştirdiği bir ressam üzerinden irdeliyor. Masuji Ono’nun iç hesaplaşması, yeni dünyadaki yurtsuzluğu ve kabul etmekte güçlük çektiği sıradanlığındaki hüznü çok güzel anlatmış Ishiguro. Kendisi şüphesiz çok iyi bir romancı, çok sürükleyici biçimde yazıyor ama ben yine de biraz daha “lezzet” arıyorum edebiyatta ‑ buna rağmen gerçekten beğendiğimi söyleyebilirim. Son olarak: Japonların müthiş nazik biçimde birbirlerine üstü örtülü hakaretler edişleri her seferinde ruhumu darlıyor. Japon kültüründeki bu huzursuzluğu okuduğjm her Japon romanında seziyorum, dolayısıyla hepsinde garip bir gerilim hâli oluyor. Kötü bir şey değil bu, sadece ilginç. Son olarak da şu cümleyi bırakıyorum üzerinde düşünme şeysi olarak: “Meşruiyetinden kuşku duyduğun bir dünyanın güzelliğini takdir etmek zor.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum  4
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kentte Son Yaz
Hiç sevemedim bu kitabı, hiç. Allah aşkına 30 yaşını aşmış ama varoluşsal kaygılarını halledememiş, oradan oraya savrulmaktan gurur duyan ve biraz okuduğu için kendini derinleşmiş sayan erkekleri övmeyi bırakalım artık ya. İçim sıkıldı okurken. Vallahi sinirleniyorum.

Bir de modern İtalyan edebiyatının kült metinlerindenmiş, NEDEN YAHU? 1973'te basılmış, ilk baskısı tükenmiş, sonra 3 kuşak okur bu kitabı aramış filan... Bence ulaşamayan kuşaklar şanslılar valla, edebiyatta da sinemada da bolca karşımıza çıkan melankolik ve manasız adamların bir tanesine daha maruz kalmamışlar, Allah korumuş.

Leo isimli bir karakterimiz var, kendisi neler yaptığını yahut yapmadığını anlatıyor. Arianna isimli bir kadına aşık oluyor, bu kadın da tipik bir sinema / edebiyat klişesi; çok güzel, biraz deli, "aman ha bana aşık olma" diyip duruyor, uçuş uçuş elbiseler giyiyor ve tabii ki Leo bu "uçuk ama hüzünlü" kadına aşık oluveriyor... Yarabbim. Kızın çılgınlığının ardındaki kırılganlığa tutuluyor, kızın dengesizlikleri onu iyice aşık ediyor filan... Gerçek hayatta bu işlerin böyle yürümediğinin farkındayız, di mi? (Nicolas Bedos’un Masquerade filmine de tam buradan sinirlenmiştim, onu hatırladım şimdi.)

Neyse bu ikili Roma'nın altını üstüne getirerek bir yaz geçiriyorlar, sanırım kitaba dair tek güzel şey bu Roma tasvirleriydi. Özellikle kentin kaymak tabakasıyla vakit geçiriyor olmaları ve mekân betimlemeleri itibariyle Sorrentino'nun aşık olduğum filmi La Grande Bellezza'yı anımsattı yer yer, onları okumak güzeldi ve fakat bundan ibaret.

Eren Yücesan Cendey'in çevirisi her zamanki gibi kusursuz ama işte olmadı, olamadı.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
49 Numaralı Parçanın Nidası
Hiç olmadı, yani hiç. Bir kitap ve bir insan ne kadar anlaşamazsa, o kadar anlaşamadık bu kitapla. Aptal gibi gözükmek pahasına dümdüz söyleyeceğim: hiçbir şey anlamadım. Ha bir noktadan sonra anlamaya çalışmayı da bıraktım gerçi ama bırakmasam da bir şey değişir miydi emin değilim. Bu kadar postmoderne yokum ben valla ya. Konvansiyonel olmayacağız diye bu kadar uçlara savrulmaya gerek var mı? Yok bence.

Şimdi sakince anladığım kadarını anlatmaya çalışayım. Thomas Pynchon, Amerikan edebiyatının yaşayan en önemli yazarlarından kabul ediliyor, 49 Numaralı Parçanın Nidası da genelde kallavi metinler yazar Pynchon'un en kısa romanlarından - sadece 170 sayfa ama okuması çok zor bir 170 sayfa, zira yazar aklına geleni yazmakta, olayları belirli bir çerçeveye oturtma çabası göstermemekte, herhangi bir mantıksal akış gütmemekte kendini özgür hissediyor.

Arka kapaktan alıntılıyorum: "Kocası Mucho’yla beraber yaşayan Oedipa Maas, eski erkek arkadaşı Pierce Inverarity’nin öldüğünü ve kendisini vasisi olarak atadığını açıklayan bir mektup alır. Vasiyeti yerine getirmeye karar veren Oedipa, San Narciso’ya yola çıkar ve sıradan bir macera olarak başlayan yolculuk, zaman geçtikçe Amerika tarihinin en büyük komplolarından birine dönüşmeye başlar."

Zaten de ancak bu kadarı anlaşılıyor kitabın. Oedipa'nın yolculuğu başladıktan sonrası tam bir kaos. Yine arka kapak "hayalle gerçekçiliğin iç içe geçtiği, kültürel kaosu ve iletişim sorunlarını merkezine alan" diyor kitap için, iletişim sorunlarını okuruyla iletişim kurmayarak merkeze almak bana çok iyi bir fikir gibi gelmiyor açıkçası, söylemem lazım.

İlk başlarda biraz Kurt Vonnegut tarzında bir şeyler okuyacağımı düşünmüştüm, benzer bir absürtlük var ama Vonnegut'un cümleleri ne kadar netse, Pychnon'unkiler o kadar dolambaçlı, gereksiz süslü, karmaşık. Vonnegut'un hicvettiği şeyler ne kadar açıksa, Pychnon'unkiler o kadar belirsiz. Valla bir insanın bağlamsız sayıklamalarını okuyunca bir okur olarak aklımla alay edilmiş gibi hissediyorum ve sinirleniyorum ben. Sevenlerinden özür dilerim ama groteskin de bir ayarı var ve bu o değil, hiç değil.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geniş Arazide Bir Ben
Hiç aklımda yokken bu kitabı okurken buldum kendimi. Biri “sen çok seversin bu kitabı” diyince tamam dedim, hadi bakalım.

Bilinç akışı ile yazılmış 75 sayfalık bu minik novella, bir kadının iç konuşmalarından oluşuyor. Düşünceler değil, konuşmalar sahiden. Ben kendi kendisiyle sürekli konuşan biri olduğum için bu tür iç diyalogları okumayı seviyorum, bir tür yakınlık hissediyorum.

Anlatıcımız -tahminimce- 30larının sonunda bir kadın. Babasının evine gidiyor ve orada başlıyor hatırlamaya ve anlatmaya. Hatırlamak istemedikleri var, zihni oralara gidince “sar, sar, ileri sar” diyor kendi kendine. Babasıyla çözemediklerini, artık görüşmediği, akıbetini de bilmediği arkadaşı Sevil’le yaşadıklarını hatırlıyor ve anlatıyor.

“Bangır bangır ağlamaya hazırlıyordum kendimi. İyi olacaktı. Olacaktı da, parmaklarımın ucundaki tütün kokusu dikkatimi dağıttı. Neredeyse iki saat önce içmiş, ellerimi de yıkamıştım üstelik. Bangır bangır ağlama fikrine yine de sadık kaldım.”

Böyle başlıyor kitap. Alıntıladığım kısmın son cümlesi beni heyecanlandırdı, kendiyle konuşurken kendi sesiyle de alay eden, müstehzi bir metin okuyacağımı düşündüm ki malum, bayılırım. Ancak maalesef metin ilerledikçe alaycılığını yitiriyor anlatıcımız ve gitgide daha depresif bir ses işitir oluyoruz. Küçük, iddiasız ama insana dokunan cümlelerin sayısı azalıyor, büyük cümlelerin sayısı artıyor. Bir noktadan sonra bana çok boğucu gelmeye başladı kitap ve baştaki heyecanımı yitirdim, ritmini kaybediyor sanki yazar. Bir kurmaca metin için kurma kısmı da zayıf kalmış gibi hissettim maalesef, anlattığı öykü fazla müphem, kadının zihninden geçen olaylara dair daha çok şey bilelim isterdim.

Yine de içinde çok sevdiğim kısımlar oldu; örneğin kendi hayatını anlatmaya çok hevesli olan pansiyoncu, kadının öğretmenlik yaptığı anaokulunda kendisine “bugün biraz küçülmüş gözüküyorsunuz” diyen öğrencisi, kadının “tuhaflıkların” sürekli kendi başına gelmesine dair anlattıkları, bir de tabii takılıp kaldığı birini öldürme meselesi, buralar çok güzel yazılmıştı.

Çok iyi olabilecekken olamamış ama bu haliyle de iyi bir metin bence kendisi. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Başkan'ın Odası
Herkesin kalemi olmayabilir bu kitap lakin ben çok sevdim. Bir çocuğun ağzından, epeyce alegorik bir anlatım tercih etmiş yazar. Ülkenin birinde, her evde Başkan için ayrılmış bir oda bulunması gerekiyor. Çocuğun basit cümleleriyle bunu anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmasını okuyoruz. Belirsiz, tekinsiz, muğlak bir öykü bu. Ve fakat çok sıkı bir otoriterlik eleştirisi – tam olarak o belirsizlikten beslenen rejimlere ve düşünce suçu meselesine dair bir dolu soru bırakıveriyor insana ve bunu çok örtülü bir yerden beceriyor. Kısacık ama çok güçlü bir metin. Çağdaş Arjantin edebiyatı neredeyse hiç ama hiç üzmüyor. “Bir battaniyeye sarınıp kendi kendime evin yan duvarlarını düşünmeyeceğimi söylüyorum, ama söyledikçe daha çok düşünüyorum. Evler birbirine değmemeli. En azından sürekli değmemeli. Böyle yaşamak mümkün mü? (…) Düşündükçe kahroluyorum, bir duvarın hangi eve ait olduğunu bilmeyince kahroluyorum.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir