Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Arabalarım
Ben Erhan Bener'in anılarını romanlarından daha başarılı bulmaya başladım dsfd. Şaka.
Erhan Bener'in sahip olduğu arabalar üzerinden ailesi, görev icabı gittiği Avrupa ülkeleri, görev icabı beraber yolculuk ettiği, yaşadığı insanlar. Bunlar var kitapta. Ben araba meraklısı değilim, araba da pek sevmem. Çünkü para kazanmaya başlayan herkes araba alınca İstanbul trafiği ne oldu? Bildiniz. İnsanlar rahat rahat gitmek istiyor, tamam. Gayet makul. Neden rahat rahat gitmek istiyorlar, çünkü otobüsler falan, o ne lan. Yazın 500T'ye binen var mı? Saat 16:00 gibi? Oğlum binmeyin lan. Constantine'in cehennemini bildiniz mi, onu sıkıştırın bir otobüse. Ortam bu. Yeni yeni toplu taşıma olayları geliyor, sene olmuş 2012. Ne diyordum, ben araba pek sevmem, dolayısıyla o yönden çekici gelmedi ama araba hastaları için de ayrıyetten bir zevk verecek bu kitap.

Her araba için ayrı bir bölüm ve bu bölümler içinde de yaşanmış önemli olaylara göre alt başlıklar var. Plan bu. Giriş gibi bir bölüm var, orada at arabalarından kaptıkaçtılara, ilk araç deneyimlerini anlatıyor Bener. Çocukluğa özlem biraz. Sonra uzun geziler başlıyor. Bener Mülkiyeli bir bürokrat, sık sık yurtdışına görev icabı gidiyor demiştik. Araba lazım tabii. Belçika'da araba kullanmayı öğreniyor Bener ve aldığı ilk arabayla macerayı başlatıyor. Eşi Neşecan ve oğlu Yiğit'le bir sürü ülkeye gidiyor. Hollanda, İspanya, Almanya, İsviçre, Viyana. Türkiye'den Fransa'ya iki üç defa gidip geliyor, Orta Avrupa'nın havası çok sert olduğu için karda kıyamette çekilen eziyetler, neler neler. Her bir gezi ayrı serüven, otomotiv sektörünün de şimdiki kadar gelişmediğini düşününce onca arızaya, onca yolda kalma hikâyesine ve sıkıntıya sanki fantastik olaylarmış gibi yaklaşıyor okuyucu. Kısa bir süre öncesinde Bener'in konuştuğu üç gazetecinin bir fırtınada donarak ölmesi mesela. Bener adamlarla konuşuyor, sonra bakıyor ki ardından fırtına geliyor, basıyor gaza. O gençler kaçamıyorlar ama.

Bener'in bazı ilginç görüşleri var. Almanca pek konuşamadığı için postane gibi bir yerde çalışan Alman bir kıza uçak taklidi yapıyor, kız anlamıyor bir türlü. Amaç uçak postası için özel bir pul almak. En sonunda Lufthansa diyor Bener, kız da havayolu acentesini gösteriyor eliyle. Dsfd. Görüş demiştik.

"Sonradan düşünüyorum, Avrupalıların, özellikle de Almanların zekâ yoksulu oldukları gerçek mi acaba? Biz olsak çabucak anlardık diyorum. Ama, galiba sorun, pratik düşünme ile metodik düşünme farkından kaynaklanıyor.. Bu gibi olaylarla sık sık karşılaştık Avrupa'daki gezilerimiz sırasında. Birisine yol sormayagörün; yakanızı bırakmaz, belki on kez tekrar tekrar tarif eder." (s. 53)

Zekâ yoksulu kısmı koparmıştı okurken dsfd. Bener'i çok okumuş, yabancı dil bilen fakat çabuk sinirlenen bir amca olarak canlandırıyorum böyle paragrafları okuyunca.

Randevuevi gibi bir otelde gecelemek zorunda kalıyorlar ailecek, fena.

Bir ilginç nokta da dönemin sosyal ve siyasi olayları. Darbelere tanıklık ederken bir yandan da görevini en iyi şekilde sürdürmeye çalışan Bener için zor günler; adı solcuya çıktığı için MC döneminde, DP döneminde mesela, hak ettiği mevkiler kendisine verilmiyor. Borç alıp üstüne yatan bürokratlar, katakulli çeviren devlet büyükleri... Neler neler. Olaya gel: Bir darbe sonrasında önemli bir toplantıya katılıyor Bener, çok gizli belgeleri kendisine veriyorlar saklasın diye. Kilidi bozuk bir de kasa veriyorlar. Nasıl kilitleneceği sorusuna da kilidin bozuk olup olmadığını kim nereden bilecek gibi bir cevap veriyorlar. Dfdsf, bu nasıl bir anlayış oğlum. Bener de en sonunda lan başımı yakacağnız, alın şunları diyerek ertesi gün geri veriyor belgeleri. Arabada saklamış bir de. Nasıl yönetiliyoruz arkadaş ya.

Bir de bir türlü gelmeyen yolluklar, maaşlar var. Adamları yolluyorlar Avrupa'ya, sonra ekonomik sıkıntı olunca ödemeleri geciktiriyorlar. SSCB çökünce parasız ve sahipsiz kalan ajanların mafya olması gibi de olmaz, büyükelçilikte uçak parası dilenirler. Ne sıkıntılı işler ya. Tek çekici kılan yan ithalat izni mi ne. O yıllarda Türkiye'ye dışarıdan araba gelmiyor, bir tek bir yıl yurtdışında yaşayan bürokratlar falan araba getirebiliyor. Onu da muazzam paralara satıyorlar zaten.

Bunlar bir yana, bir yazarın eserleri hakkında derin bir araştırma yapmak istiyorsak öncelikle o yazarın anılarını okumalıyız. İnceleme 101. Yazarın Oyuncu adlı romanında esas oğlanın üç beş fakülte arkadaşı vardı, solcu oldukları için sıkıntı çekenler, davayı satanlar, ötenler falan. Zannediyorum Erhan Bener'in Mülkiye'den arkadaşı, Arabalarım'daki Oğuz Ermumcu, oradaki bir karakterle bire bir. Şimdi gidip bakmaya üşendim ama hatırlıyorum o karakteri. Yine Oyuncu'da dergi çıkaran, edebiyatla uğraşan bir avukat vardı. Erhan Bener de zamanında aynı işi yapmış Oran'daki evinde. Zaten Oyuncu'yu orada yazdığını kendi de belirtiyor. Dönüşüm'de Kuşadası'na giden bir esas oğlanımız vardı. Bener de Kuşadası'nda Emekli Sandığı'nın bir kooperatifine girip ev sahibi olmuş mesela. Oyuncu'da ağır solcu gençle babasının çatışması vardı, şimdi ne kadar doğru olur bilmiyorum ama Yiğit Bener'le Erhan Bener arasında zamanında tartışmalar olmuş, o karakter Yiğit Bener olabilir. Bu arada en başta Yiğit dedik de Yiğit Bener o, gayet kral bir çevirmen ve yazar. Yiğit Bener'in çocukluğuna dair çok güzel detaylar var.

Bunlar dışında bir dolu arıza hikâyesi, tamirci hikâyesi, yardımcı olan bir sürü insan, kazıkçı bir sürü insan... Keyifle okunuyor. Erhan Bener güzel.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bulantı
Demir Özlü'nün Bunaltı olarak oldukça etkilendiği varoluşçuluk güzellemesi. Töz>öz>varoluş? Felsefem pek iyi değildi lisede, bilemedim.

Antoine Roquentin, yıllar süren yolculuklarının ardından Bouville adlı bir şehirde tarihten mühim bir zatın, Adhémar de Rollebon'un hayatını yazmaktadır, o arada Anna isimli sevgilisini beklemektedir. Anna'yla dünyayı dolaştıktan sonra yıllar süren bir görüşmeme evresinin ardından ilk defa görüşecektir Roquentin, sekiz günlük bir bekleyiş sürecinde biz de neler yaptığını adım adım izleriz, tam anlamıyla. Şehrin sokaklarını adımlar, insanları, eşyaları inceler, kütüphanede zaman geçirir ve bolca düşünür. Çok düşünür, sonra düşüncelerini kayıt almaya karar verir. Günlük tutmaya bu sırada başlar. Kitap bir günlük.

"En iyisi olayları günü gününe yazmak. Onları daha belirgin kavrayabilmek için günlük tutmak. Pek önemsiz görünseler bile, en ince ayrıntıları, en küçük olayları bile atlamamak ve özellikle iyi bir sınıflandırma yapmak. Bu masayı, yolu, insanları, pipo tütününü nasıl gördüğümü yazmalıyım, çünkü onunla başladı değişiklik." (s. 5)

Şimdi eşyalar mı yabancılaşıyor, Roquentin mi? Eşyalar özleriyle değerlendirilmiyor, varlıklarıyla değerlendiriliyor. Fenomenoloji söz konusu değil. Tamamen dışarıdan bir bakışla çatalın değiştiği, çatalın farklı davrandığı, çatalın varoluşunun özden önce geldiği söylenebilir. Zaten bu büyük değişmenin sonuçlarından biri bu sanıyorum; Roquentin'in değişen doğaya karşı farkındalığının da değişmesi, bu kitabın özü. Derken temeli anlamında özü.

Burada düşünmüştüm; canları olmadığı için mi dokunmamalılar, yoksa keşke canlı olsalar da dokunabilseler anlamında bir şey mi? Sonradan görüyoruz ki canlı hayvanlarmış gibi olunca korkulacak şeyler oluyorlar. Belki de töz etkiliyor Roquentin'i bu kadar; algılamanın yanında onların bir ruha, bir devingenliğe sahip olması. Bu devingenliğin bir özneye dayalı olmadan ortaya çıkmayacak olması da adamcağızın problemi. Kendi yarattığı canavarlardan korkan bir çocuk gibi Roquentin.
Eh, yalnızken ne yaptığımızın bizim için ne önemi var ki? Daha doğrusu başkalarıyla beraber yaptıklarımız kadar önemli miyiz kendimiz için? Yalnızken bilincin bizi nereye sürükleyeceğini bilemeyiz, bilmek için öncelikle bunu düşünmemiz gerekir, ancak bunu düşünmek sıkıcıdır. Bulantı getirir beraberinde. Oldu mu? Kaldı ki Roquentin, çokça düşündüğünü sandığı bir insandan ölümüne korkabiliyorsa, adamın yalnız ve düşünen biri olduğunu, hem de 8 yaşındayken düşünüyorsa bize oha demek ve bu farkındalığın yine kendine kapanarak aşılamayacak, nereye adımlanırsa adımlansın sürekli takip edecek bir yalnızlığa yol açacağını düşünmek kalır. Adam 8 yaşından beri varoluş acısı çekiyor.

Bulantı için varoluş acısı diyebiliriz. Kibar kafede içki içerken bir anda bulantı gelir, Roquentin nerede olduğunu, ne yaptığını unutacaktır neredeyse.

Bir serüven izleği var kitapta. Serüven, planlı bir yolculuk değil. İnsanın başına gelen bir iş serüven. "Bir şeyler başlıyor şimdi dersiniz," der Roquentin serüveni anlatırken. Bir içtepidir bu; insan ne olacağını bilmeden serüveni yaşar sadece. Belki ölümüyle sonuçlanacak bir serüven yaşadığını varsayar Roquentin. Yıllar önce yaptığı yolculuklar da bir serüvendir, bu yüzden zamanları belki biraz da özlemle anımsar ama bir yeniden yaşama özlemi değildir bu. O yolculuklar son bulmuştur artık, 1924, 1925, 1926, yazıldıkları süre kadar çabuk geçmişlerdir. Yaşamak böyle bir şeydir Roquentin için. Biri başından geçen bir olayı anlatacağı zaman olayın sonucuna göre anlatır, bir serüvenmiş gibi anlatmaz, bu da zamanın bir bütün olarak ele alınmayışının sıkıntısını doğurur. Proust'un Borges'nin zaman anlayışı Roquentin'de de mevcuttur. Tek bir "an" yaşanmaktadır. Tanpınar'ın bir şiiri var ya, öyle. Şöyle der dayı: "Hayatımdaki anların birbiri ardınca gelmesini, hatırlanan bir yaşamın anları gibi bir düzen içinde birbirini izlemesini istedim işte ben. Zamanı işte bunun için kuyruğundan yakalamaya çalıştım." (s. 63)

Serüven de değişti artık, her şeyle birlikte. Serüven, özü insana göre değişip algılanışı aynı kalan nesnelere bir yolculuktur. Değişimi flu olarak görelim; her adımımızla farklılaşacak olan sokakların, insanların, kuşların, her şeyin bulanık görünüşü insanda neye yol açar? Bildiniz, on puan on puan on puan.
Yanıtla
21
19
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ceset
İki öyküden oluşuyor, biri kitaba adını veren.King'in çocukların üzerine kurduğu dünyayı başka kimsede bulamadım. Pal Sokağı Çocukları'nda bir amacı paylaşanlar, Sineklerin Tanrısı'nda şiddet. Her birinde çocukların önceden kestirilemeyen dünyasına dair bir şeyler. Öfke, hırs, hayatta kalma arzusu, arkadaşlık, bilmem ne. King'in çocuklarında bunların yanında bir de doğaüstü bir tehlikeye karşı omuz omuza mücadele etme, bir sırrı paylaşma gibi arkadaşlığı perçinleyen fakat sonrasında kolayca unutulmasına yol açan ayrı bir etken var. Bir yandan insanın bencilliğini de yüzlere pat pat vuruyor bu Uzun Stephen Efendi; doğaüstü deyip işin altından kalkan insan için ötesinin önemi yoktur. Oysa ne kadar olağanüstü olursa olsun, mesela bir umacının, orman cininin doğadan, dünyadan bağımsız olduğunu kim söyleyebilir? İnsanoğlu yaşadığı dünyayı ne kadar tanıyor? Kıtalara isimler koymakla, "Bir kıta keşfettim, süper," demekle işin bittiğini söylemek mümkün, bunu bir de uyumak üzereyken dolaptan gelen gıcırtıdan sonra deneyin bakalım. Heh heh.

Ceset bence King'in en edebi diyebileceğim romanlarından biri. Tepeye oynar hatta. Olayın süper bir kurgudan, etkileyici karakter anlatımlarından bir adım öteye taşınmasıyla söylüyorum bunu: King'in çocuklarla ilgili, hatta belki kendi çocukluğundan da pek çok şey katarak kurguya yedirdiği sözleri bir tık, iki tık, artık kaç tıksa o kadar haz veriyor okuyucuya. Doğaüstünün bilinmeyen maceralarıyla işi bitirmiyor King, dört arkadaşın serüvenini, hayatlarını, her şeylerini ortaya koyuyor. O'dan farkı bu. Rüya Avcısı'nda biraz bundan var ama iş bu kitapta tam olmuş.

Castle Rock'ta çocukların gizli bir kulüpleri var, yaz tatili başlamış. Orada toplanıyorlar. İşte tatile gidenler, şunlar bunlar. Dört tane arkadaş kalıyor. Vern, Teddy, Chris, Gordon. Her birinin hikâyesi trajik. Vern psikopat bir kardeşimiz. Arabaların önüne atlayıp son anda çekiyor kendini falan. Böyle ölümcül işler peşinde. Gordon kardeşimiz anlatıcı rolünde. 1960'ları anlatıyor, kendi çocukluğunu. Ben diyeyim 30 yıl, siz deyin 20 yıl sonra. Kendisi grubun gelecek vadeden çocuğu. Öyküler yazıyor, arkadaşları da ağızları açık dinliyorlar. Bir iki öykü olduğu gibi kitapta yer alıyor, süper. Gordon'ın yeteneğini okuyucu da görmüş oluyor. Zaten bu hikâyeyi anlatırken araya çok meşhur bir yazar olduğunu da sıkıştırıyor köftehor. Harbiden milyonlarca satan kitaplar yazmış. Adam olmuş yani, o çocukluğa rağmen. Abisi de yetenekli bir futbolcu, fakat bir kazada ölünce anneyle babanın kafada bir iki şalter kapanıyor, Gordon'a b*k gibi davranıyorlar. Teddy'nin babası psikopat katil gibi bir şey, bir akıl hastanesinde tutuluyor. Başka bir şey söylemeye gerek yok sanıyorum. Chris de kendi halinde bir çocuk, abisi serseri takımıyla dolanıyor, baba alkolik. Grup tam kaybeden grubu.

Her şey, Vern'in serseri olan abisinin bir arkadaşıyla konuşmalarını duymasıyla başlıyor. Ray Brower diye bir çocuk ormanda kaybolmuş, ölmüş, cesedine rastlamışlar. Çeteyle birlikte gidip cesedi alacaklar, yetkililere teslim edecekler, meşhur olacaklarr, bilmem ne. Vern koşup arkadaşlarına söylüyor durumu, kamp yapacağız diyerek izin alıyorlar ve çocuğun görüldüğü yere doğru yolculuk başlıyor.

King'in hayali kasabasının çocuklarla mücadelesi.

"(...) Bruce Springsteen'in bir şarkısında, 'kentin çevresindeki karanlık' dediği şeyden ötürü. Bana kalırsa hepimiz zaman zaman, Tanrı'nın bize verdiği bu döküntü vücutlara rağmen, o karanlığa meydan okuma isteğini hissediyoruz. Yo... döküntü vücutlara rağmen değil, onlar yüzünden." (s. 96)

Çocukların deli cesaretiyle bu birleşince işte seyreyle tantanayı. Cujovari havalardan tren altında kalma tehlikesine bir sürü şey yaşıyor çocuklar, zaten sıkıcı bir yaz tatilini korku dolu bir serüvene çeviren de bu: Bilinmeyen doğru atılan adımlar. Ailelerinden daha kötü şeylerle karşılaşamayacaklarını zannediyorlar sanıyorum. Gerçekten de karşılaşmıyorlar. Hangi umacı, anneyle babadan daha ölümcüldür ki?

Ebeveynlerin gerçekten, gerçekten hayatın içine ettiği anları belki çoğu insan bilmez. Korkak anneler, orada pek olmayan babalar... Çocuğa büyük bir özgürlük ortamı verilmiş olur belki. Hayalet gibi dolanan büyüklerin yanında kendi seçimlerini yapan çocuklar, kendi geleceklerini belirleyen umut dolu genç insanlar... Mutluluğun ardından kararsızlığın yavaş yavaş gelmesi pek uzun sürmüyor ne yazık ki. Mutluluk çok uzun bir yol, yürümek için fazlasıyla uzun. Eh, annelerin ve babaların iteklemesi gerekiyor, ortada olmadıklarında da düşülen yalnızlığı hayal edelim. Etmeyelim, zira içim karardı. Neyse, ebeveynler yoksa arkadaşlar vardır. Chris mesela. Chris her şeyin farkında. Yani Gordon'ın yazar olacağını seziyor, diğer iki arkadaşın beyinsiz olduklarını, bir bok olamayacaklarını da biliyor. Bu sebeple kenara çekiyor Gordon'ı, adam olmasını ve oralardan kurtulmasını söylüyor.

"(...) Ama çocuk kısmı, biri onu kollamadıkça her şeyi kaybeder. Annenle baban bunu yapamayacak kadar berbat durumdalarsa, belki de benim yapmam gerekir." (s. 118)

Şöyle bir arkadaşımız olamadı. Bir de öğretmeni tarafından katakulliye getirilmesi var. Para çalmış Chris, sonra pişman olup öğretmenine vermiş. Öğretmeni kendine yeni etek almış o parayla. Bu kadar. Dünyanın zaten adaletli bir yer olma gibi bir zorunluluğu yok, yine de insan düşünüyor. Hayatta onca çok boşluk var ve öyle saçma şekillerde o boşlukları dolduruyoruz ki en küçük bir gedikte inançlarımızın aptallığını düşünmeyip suçu daha yüce birilerine atma gereksinimi duyuyoruz.

Ölü çocuğa doğru ilerlerlerken bir da Blair Cadısı olayı yaşanıyor. Ormanda çığlıklar, bir şeyler... King germesi diye literatüre ne zaman girecek, merak ediyorum. Altıma dolduruyordum çok affedersiniz o sayfalarda.

Cesedi buluyorlar, o sırada bu belalı abiler de geliyor. Tabii arbede, tehditler derken Chris yanında getirdiği babasının silahını çekiyor falan. Sonuç olarak çete dağıtılıyor ve oraya gelene kadar cesedi görme isteklerini kaybeden gençler de aydınlanmış olarak evlerine dönüyorlar.

Devamı var, ne olduklarını da görüyoruz sonra. Beklediğimiz gibi; adaletsiz. Adalet, insanın zayıflığını, acizliğini en çıplak şekilde ortaya koyan bir kelime. Şöyle bitireyim:

"En önemli şeyler söylemesi en zor olanlardır." (s. 140)

Bu ilk öyküydü, bir de Hiddet var. Bunu anlatmıyorum, bana kalacak. Sadece şu: Çocuklar dipsiz bir kuyudur. Büyüdükçe o kuyuyu dünyayla doldururuz. İnsanoğlu için anlamlı olan şeylerle doldururuz. Bazen de doldurmayız. Bazen o kuyu dolmak istemez. Böyle zamanlarda nereye kadar inildiğini orada güneşler açsa dahi kimse göremez. Böyle bir çocuğu al, diğerlerinin yanına koy. Liseye mesela. Lisede katliam yapmayı düşünen var mıdır aramızda? Eğlencelidir.

Ateş Yolu vardır King'in, pek kimse bilmez. Aynı tadı veren bir kitap. Tamam, fantastik olaylar süper, nefis. Lakin ki bir insanın yavaş yavaş delirmesinden, bir gencin söz gelimi bir tetiği yavaş yavaş çekerken dudaklarını yalamasından daha fantastik ne olabilir?
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Erken Kaybedenler
Emrah Serbes'i ilk okuyuşumdu. Sevdim, sevmedim, bir şey diyemiyorum. Bir kitapla ne diyebilirim. Kitap güzel ama. Kapaktan anlaşılacağı üzere çocuklar var, bir de kız var. Kız gülüyor. Çocuklar çocuk. Öyküler var, sekiz adet. Öykülerde çocuklar var, sıkıntılı çocuklar. Gerçi sıkıntısız çocuk diye bir şey olacağını sanmıyorum. Orta halli bir ailedenseniz özellikle. Biraz da garipseniz. Baba veya anne yoksa, ekonomik haller çocuk aklıyla dev bir canavara dönüştüğünde, diğer çocukların çocuk oldukları için düşüncesizce yaptıkları şeyler de eklendiğinde... Çocukken hayatı yaşanmaz kılacak bir sürü şey vardır, yine de doğası gereği düşünemeyen çocuklar unuturlar. Unuturlar ki kısa bir zaman sonra aynı sıkıntılar ortaya çıktığında aynı acı çekilebilsin. Çocukluk çok acı verici bir şeydir.

Serbes'in bazı öyküleri gerçekten uçuk, bu bahsettiğim şeylerden biraz uzak. Zannettiğin Gibi Değil mesela. Abisinin sevgilisine yazan 14-15 yaşlarında bir çocuğumuz var, barda kızla oturuyor. Barmenle dalaşıyor, kıza şekil yapıyor. Abisiyle çekişiyor, babasının ölümünü bambaşka bir şekilde kurguluyor ve yaşamını da bu bozuk kurgunun bozuk psikolojisiyle sürdürüyor. Belki çocuğun aşırı tepkileri, belki diğerlerinin tepkisizliği, bilemiyorum. Diğer öykülere göre biraz daha az benimsenebilir bir öykü.

Bazı öyküler de var, "Heh," diyorsunuz, "bu işte." Anneannemin Son Ölümü. Mükemmel. Anneannelerin birazcık doğaüstü olduğunu düşünenler için çok güzel. 24 yıldır anneannemle yaşıyorum, Serbes'in her kelimesini beğenerek okudum. Çocuğun konuşmalarından çıkardığım da şu: 30 küsur yaşındaki Serbes, yarı yaşındaki gençleri kendi diliyle konuşturuyor. Röportajlarına bakarsanız kendi çocukluğunda bu tür arkadaşlara sahip olduğunu belirtiyor.

Korhan Ağbi'nin Kardeşi diye bir öykü var, aman Allah'ım. Çocukken kızlarla olan ilişkinizi hatırlıyor musunuz? Ben biraz hatırlıyorum. Bir de güzel bir bölüm alacağım, Serbes'in üslubu hakkında fikir versin:

"(...) Babam bir seferinde, merak ettiğim için beni de götürmüştü. Çok kötü kavga çıkmış, millet gırtlak gırtlağa gelmişti. Babam beni havaya kaldırıp 'Daha bu çocuk dünyada yokken ben taksit ödüyordum taksit,' diye bağırmıştı. Bütün üyeler yaşımı anlamak ister gibi bana dönmüştü o an. Bir anda ilgi odağı olmuş, gururla gülümsemiştim. Eve dönünce annem babama kızmıştı, beni kavgaya gürültüye karıştırdığı için." (s. 46)

Denizin Çağrısı da yine çocuk teröristi anne-babanın ve karşı cinsin öyküsü. Burada da benim açıkçası güldüğüm bir bölüm var, süper. Şöyle diyeyim; Serbes'in araya dereye saçtığı mizahi şeyler çok başarılı. Sırf bu yüzden bu kitap alınır.

Üç öykü daha var, bence en güzelleri. Her birinde ayrı bir çocukluk travması gizli. Hiç anlatmıyorum, okuyacaklar için büyüsü bozulmasın. İlk izlenim güzel ama. Emrah Serbes bence hayırlı olsun.
Yanıtla
5
8
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Atlantis'in Çöküşü
Kapakta patlamalar, bir şeyler görseniz de atlamalı zıplamalı, vurdulu kırdılı bir fantazya beklemeyin. Bradley'ninki yavaş ilerleyen olay örgüsüyle, fakat sağlam kurgusuyla okuyucuyu kendine bağlayan bir epik fantazya. Gerçi sağlam olmasına sağlam ama Bradley'nin okuyucuya pek güvendiğini düşünüyorum. Dinle kökenini dinden alan öğretilerin arasında yer alan karakterlerin doğurduğu bir sıkıntı yok. Bağlı bulundukları sistemin kurallarına göre hareket eden -bazen de etmeyen, zaten kitabın özünde bu çatışmalar mevcut- garipler. Sıkıntı, bu dini sistemin nasılının, nedeninin neredeyse yoruma kapanacak kadar gölgede kalması. Böyle muazzam medeniyetlerin yer aldığı eserlerde insan olayların geçmişini, kısaca fantazyanın tarihini de merak ediyor. Coğrafyanın, olayların ve kişilerin bu tarihe yerleştirilerek sunulması çok daha başarılı bir yol. Bir Silmarillion beklemiyorum elbette, yine de biraz daha ayrıntı süper olurmuş zannediyorum. Mesela ben sadece dini hadiselere baktım, dua etme olayına. Sittin tane isim geçiyor, bir dünya ritüel var. Zannedersin Hitit dönemindeyiz. Bir noktadan sonra bıraktım not almayı. Kim ulan bu tanrılar? Beyaz, gri ve siyah cübbeliler var, bunların geçmişini biraz biz çıkarıyoruz, biraz Bradley veriyor ama eserin genelinde bir tatminsizlik söz konusu.

Micon adlı Atlantisli bir dayımız var, bir prens. Işık Tapınağı'nın bulunduğu şehre, memleketinden uzağa gidiyor kardeşiyle birlikte. Yolda bir katakulliler oluyor, işkence görüyor Micon ve gözlerini kaybediyor. Kardeşini de bulamıyor haliyle. Sonra o tapınakta iki kardeş var, Micon birinden çocuk yapıyor, bu çocuk ışığın çocuğu olacakmış. Micon ölüyor, Riveda diye bir adam var, kardeşlerden küçüğüne aşık oluyor, sonra karanlık tarafa geçiyor, bir şeyler bir şeyler.

Böyle. Atlantis'in yıkılışı nerede kaldı diyenler için: Yozlaşma sonucu Atlantis'in sonu geliyor. Kitabın sonunda bir yerlerde. Üç beş sayfada yani. O kadar.

Bilemedim. Türün sadık okuyucularını memnun eder ama.
Yanıtla
0
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Amat
Emekli olmasına bencilce sevindiğim bir insanın daha çok yazmasını bekliyorum. Daha çok, daha çok! Elbette işler öyle yürümüyor; herkesin popisinin farklı olması gibi yazma süreci de farklı. Ne bileyim işte, çok büyük yazar Anar.
Anar'ın isim sembolizasyonlarına özellikle dikkat etmek lazım. Okuduğum üçüncü kitabıydı ve üslubunu birazcık anladığımı düşünüp isimlere özellikle dikkat ettim. Birçoğundan belli bir çıkarım yapabildim, bunda Anar'ın okuyucuya sağladığı -diğer gizlere göre nispeten- kolaylığın yanında benim okuma şeklim de etkili oldu. Fakat bazı isimlerde kafa patlatmama rağmen başarılı olamadım ve Anar'ın kurgusunda zevkle, kör topal ilerleyen bir okuyucu olarak sona gelince koca bir, "Vaays!" çektim. Sonucu ince bir örtüyle gizliyor Anar; bir şeyler görebiliyoruz fakat arda geçmeden anlayamıyoruz/emin olamıyoruz.

Romanın birbirine geçmiş iki katmandan oluştuğunu söyleyeceğim, Kitab-ül Hiyel'de ve Puslu Kıtalar Atlası'nda da aynı olay vardı ki Anar'ı Anar yapan da bence bu. İlki bildiğimiz, gördüğümüz olay örgüsü. Maceralar, fantastik gibi yerler, zamanlar, insanlar. İkincisiyse, işte olay burada; bir alt kurgu. Çok iyi gizlenmiş, ilk katmanda ipuçları verilen ve ağır ağır ortaya çıkıp okuyucunun keyfini tavan yaptıran felsefi veya mitolojik, ya da bu ayarda bir şey.

Anar'ın kitabın başında girip çıktığı ortamların ve olayların kazandırdığı büyülü atmosferin ardından gemiye geçiyoruz, Anar'ın okuyucuyu hazırlaması yine mükemmel.
Yanıtla
38
6
Destekliyorum  4
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çimen Türküsü
Capote'nin dağ, bayır, çayır takıntısı yine başrolde. Çocukluğunun mutlu ve yeşil günlerinin huzurunu arayan Capote'nin yanında şehirden ve sosyeteden kaçmaya çalışan Capote'nin varlığı da bu romanda son derece somut. Merak ediyorum, adamın bazı öyküleri ve Kabul Edilmiş Dualar'ı bir zevk, keyif içeriyor. O ortamda bulunmuş olmanın keyfi. Acısı da elbette var, öbür türlü sosyetik dostlarını düşmana çevirmezdi çünkü. Beri yandan bir de böyle romanları var adamın. Süper bir şey.
Yıllar sonra çocukluğunu geçirdiği kasabaya dönen Collin Fenwick, çimenlerin söylediği türküyü bir kez daha duyar ve çocukluğuna, 11'inden 16'sına dek geçirdiği günlere döner. Kitap yine bir çimen türküsüyle başlıyor.

"Dolly: 'Duyuyor musun?' demişti. 'İşte bu çimen türküsüdür. Durmadan bir masal söyler. Bu tepecikte yatan tüm insanların yaşamını, şimdiye kadar yaşamış herkesin yaşam öyküsünü bilir. Biz ölünce, bizimkini de söyleyecek.'" (s. 6)

Kitabın kendisi de bir çimen türküsü ama ölü insanlar yok, anılar var sadece. Anılar da bir tür ölüm olduğuna göre buraya kadar bir sıkıntı yok.

Collin'in annesiyle babası ölüyor ve küçük çocuk 11 yaşındayken halaları Dolly ve Verena'nın evine geliyor. İşte tanışıp etmeler, Collin'in annesiyle babasının nasıl öldüğü, kardeşler arasındaki bazı problemler, böyle şeyler var bir bölüme kadar. Uydurukçulukta Capote'nin yarattığı çocuklardan daha gözlemcisini görmedim. Belki de onca insanın, onca garip insanın arasında ve doğanın içinde yapacak daha iyi bir şey olmadığı içindir. Verena biraz eli sıkı, zengin bir ablamız. Dükkanları var. Dolly de kendi halinde, otlardan motlardan ilaç yapıp posta yoluyla satan bir hanım. Bir de Catherine var, kızılderili olduğunu iddia eden afro-amerikan yaşlı bir hizmetçi. Bu üç kadının gevezelikleri, Collin'e öğrettiklerinin yanlış şeyler olması eğlenceli. Mesela diyorlar ki Afrika'nın başkenti Uganda. Falan.

Yılda iki kere mal almaya uzaklara giden Verena, bir gün yanında Dr. Morris Ritz diye bir adam getiriyor. Bir de o civardaki konserve fabrikasını almış. Plan ortaya çıkıyor: Dolly'nin ilaçlarını fabrikada üretip satacaklar. Dolly istemiyor, çünkü kendine ait olan tek şey bu. Diğer her şey Verena'nın ve Verena bu konuda ağzını açabiliyor olmaktan dolayı çok mutlu. Harala gürele derken Dolly, Catherine ve Collin evden ayrılıyorlar, doğası gereği bir ağaca konuşlanmış olan ahşap bir ağaç eve gidiyorlar, orada kalmaya başlıyorlar. Riley Henderson görüyor onları ilk olarak. Riley'in hikâyesine bir göz attırıyor Capote, sonra bizim olaya geri dönüyoruz. Riley'le ağaçta tatlı tatlı gevezelikler, ardından bir arama ekibi geliyor. Verena, kaçakları aratması için şerife gitmişmiş. İşte inin aşağı, yok inmeyiz, şudur budur. Bir de Catherine'in Dolly'ye evle alakalı söyledikleri:

"'Bir adamın karnını doyurur, yıkar, ondan birkaç da çocuk doğurursan, adamla evli isen, o adam senin sayılır. Bir evi silip süpürüp, ocağını yakar, sobasını doldurursan, üstelik bütün bu işleri yıllar yılı severek, için titreyerek yaparsan, bu evle evlisin demektir, ev senindir.'" (s. 41)

Şerifle birlikte gelenlerden Yargıç Cool, bir süre sonra ağaç eve geliyor ve küçük çeteye katılıyor. Yerlerini belli eden Riley de Catherine'den fırça yiyor ama yine de küçük komüne kabul ediliyor, özünde iyi bir kardeşimiz çünkü. Bu noktada ağaç evin oynadığı rol önemli.

"'Belki de hiçbirimizin kendimize ait bir yerimiz yoktur. Ama belki de bir yerde bizim için bir yer olduğunu biliriz. O yeri bulur da bir an için orada yaşayabilirsek, kendimizi dileğimize ermiş sayabiliriz. Belki sizin yeriniz burasıdır.'" (s. 54)

Dolly, Yargıç'a söylüyor. Ağaç ev bir sembol. Hayatta ulaşmak istediğimiz huzurun, daima doldurabildiğimiz, iç sıkıntısı yüzünden yok yere harcamadığımız zamanların sembolü. Orada bizi seven, her zaman yardım elini uzatan ve adımızı bilen insanlar vardır.
Lay laay. Evet. İşte orası bildiğimiz bir yer ve ne zaman ihtiyaç duysak orada. Süper. Sadece ağaç ev olmaktan çıkıyor mevzu sonra. Bu bir sevgi olayıymış Ercan. Yargıç ve Dolly arasında filizlenen aşkı da belirteyim. Yaşlar 60.

"'Sevmekten söz ediyoruz' dedi. 'Bir yaprak, bir avuç tohum... İlk önce bunlarla başlayın. Sevmek nedir biraz öğrenin. Önce bir yaprağı, yağmurun yağışını, sonra o bir tek yaprağın size neler öğrettiğini, yağmurun içinizde neler yarattığını duyup anlayabilecek bir insan sevin. Kolay iş değil, biliyorum. Belki bir ömür boyu sürer. Bana da öyle oldu ya zaten, ama gene de istediğimi erişemedim, sadece istediğimin ne kadar gerçek olduğunu biliyorum: Doğanın bir yaşam dizisi olduğu gibi, sevmenin de bir sevgi dizisi olduğunu anladım.'" (s. 66)

İşte Capote böyle bir adam; bir ağaç evde, bir yargıca bunları söyletebilir ve rüzgarın kulaklarınıza dokunduğunu hissederken çimenlerin kokusunu duyarsınız. Hay yaşa.

Bundan sonrasında bir de çingeneler geliyor şehre, Ide Abla diye bir hanım var. On küsur çocuğu var bir de. Kendini tanrıya adamış bir kadın, deli bağış topluyor. Papaz da kıl oluyor tabii duruma, şutluyorlar kadını kasabadan. Riley bu şerif tayfası tarafından omzundan vuruluyor, doktor Verena'yı dolandırıp toz oluyor, Dolly evine dönüyor, Collin uzuyor kasabadan ve yıllar sonra dönüp duyduğu türküyü anlatıyor.

Kasaba da bir acayip, saat kulesindeki dev saat yarım saat ileri. İnsanlar Capote'nin kırsal insanları. Mis gibi bir roman, yan hikâyecikler de son derece güzel.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kuzey Kulesi 107. Kat
Bir sabah çantaya kitap ve silah atıp okulda katliam yapmak, kaosun daha da ötesindeki bir şehirde dilencileri bıçaklayıp ortadan yok olmak, bir otobüse bomba koyup akşam eve dönünce çocuklara çikolatalarını vermek... Bunlar bilgisayar oyunu oynarmış gibi zevk veriyor. Kimileri için hayattaki küçük değişikliklerin sonucu. Küçük bir tartışmada silah çıkarıp kurşun yağdırmak basit. Gerekenler: Bir adet silah, gözlerin kararmasına yol açan, elleri titreten anlık sinir. Peki uçakları gökdelenlere çakmak için ne gerekir? Başta saydıklarımdan farklı bir durum olduğunu sanmıyorum.
Beigbeder, 08:30'dan 10:30'a dek Carthew Yorsten'ı ve iki çocuğunu; Jerry'yi ve David'i anlatırken kendini de ekliyor sayfalara. Bir dakikada Beigbeder var, ardından diğer üç şanssızın dakikası geliyor ve bu döngüde sona kadar gidiyoruz. Beigbeder, Paris'teki Montparnasse Kulesi'nde ve Manhattan'da yazıyor kendi bölümlerini. Kule, World Trade Center'a çok benziyor ve Manhattan zaten Manhattan. Beigbeder'nin bölümlerinde bildiğimiz Beigbeder var; sinik, iğne dolu ve var olduğu, yaratılmasının da bir parçası olduğu dünyadan bıkmış ve o dünyadan zevk alan bir yazar.

Beigbeder'yle Yorsten'ın kesiştiği bazı bölümler mevcut. Bazı bölümlerse tamamen ayrı. İki hikâyenin de pis, kaotik bir dünyayı temel aldığını düşünürsek en geniş anlamıyla benzerlik bu çatıda kuruluyor. Yoksa otobiyografik, anı dolu kısımlarla Yorsten'lar arasında bir bağlantı kurmak zor. Sonuçta kendini anlatmaktan büyük keyif alan bir yazardan bahsediyoruz. Carthew'ın yerine yazarı da koyabiliriz. Sırıtmaz.

Kitabın epigrafı efsane; "Paratonerler" başlığıyla iki özlü ve hisli söz alınmış, biri diğerinden daha uzun.
Bölümlere adını veren dakikalarla inceleyeceğim:

08:32 (Beigbeder)

"(...) World Trade Center'ın verdiği derslerden biri de bu: binalarımız yer değiştiriyor. Yerinden oynamaz sandığımız şeyler hareketli. Katı sandığımız şeyler sıvı. Kuleler hareket ediyor ve gökdelenler gökten önce yeri deliyor. Bu kadar muazzam bir şey nasıl olur da bu kadar çabuk yıkılabilir? İşte bu kitabın konusu: kredi kartlarından yapılma bir şatonun çöküşü." (s. 18)

Dehşete alıştırıldık, başımıza gelen bu. Verdiğim kayıtlardaki tepkileri izleyin. O may gat. Vaov. Bunlar. Tamam, canlı yayın. Profesyonel olmak zorundasın, anlaşılır bir şey. Ama... Bir şeylerin yanlış olduğu hissine bir ben mi kapıldım? Binlerce insanın çalıştığı binalara uçaklar çakılıyor, insanlar sakin sakin olanları anlatıyorlar. Bir yerlerde evler basılıyor, çocuklar havaya uçuruluyor. Başka bir yerde pis oyunların piyonları birbirlerini öldürmek zorunda kalıyorlar. Askerler. "Savaş" kelimesini duyup da içi titremeyen, korkmayan insan... Kendisine bulaşmayan belalardan sonra paranoyak olur, korunmak için bahçesine sığınak yapar bu sefer. Korkması gereken zamandan çok sonra, her şey bittikten sonra. Bombalar patladı ve biz korkmamız gerektiğini o zaman bile anlamadık. Hızla sürükleniyor insan ve yolda gördüğü her şey birbirine karışıyor. Ağaçlar, evler, arkadaşları, tanıdığı ve tanımadığı onca insan, hepsi bir hayal gibi gözlerinin önünden geçiyor. Hayatlar artık bu halde. Televizyonlar değil, televizyonların karşısında saatlerini geçirenler aptal kutusu artık. Programlar o kutulara göre belirleniyor. Çok şey yazıldı bu konuyla ilgili, yeni bir şey ekleyemeyeceğim. En azından bu yazıda. Devam ediyorum.

08:34 (Beigbeder)

"Ciel de Paris'de saat 08.34. Skyscraper'ların lüksü, insanoğulna kendi üstüne çıkma imkanını vermesi. Her gökdelen bir ütopyadır. İnsanın en eski hayali kendi dağlarını yaratmak olmuştur hep. İnsanoğlu bulutlara kadar yükselen kuleler dikerek kendine doğadan üstün olduğunu kanıtlar. Bu beton, alüminyum, cam ve çelik füzelerin tepesinde hissedilen de bu gerçekten: ufuk bana ait, trafik sıkışmalarına, kanalizasyon borularına, kaldırımlara elveda, ben dünyanın tepesindeki adamım." (s. 23)

Daha sonra Babil Kulesi benzetmesi de geliyor. "Babil Kulesi ilk küreselleşme girişimiydi." (s. 118) New York cezalandırılan bir şehir miydi, insanlar yarattıkları kendi tanrıları tarafından mı cezalandırıldı?

Bir de Amerikan sanatıyla Avrupa sanatının karşılaştırması var, nefis. Amerikalı sanatçıların daha cesur olduğunu, bu yüzden kendi demokrasilerini eleştirebildiklerini söylüyor. Bir de Amerikalı yazarlar Avrupalılar gibi sanatın teorik kısmına değil, pratik kısmına daha çok değer verdikleri için yaratılanlar daha yenilikçi oluyormuş. Böyle bir şey.
Beigbeder, bol batırışlı bir kardeşimiz. Çuvaldızı da kendine batırıyor üstelik.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünyanın En Haksız Yere Dayak Yiyen Adamı Selahattin Bey
1966'da Aziz Nesin'in kazandığı Uluslararası Altın Kirpi Gülmece Öyküsü Yarışması'nı 1976'da kazanan Mehmet Semih'in öyküleri var. Mehmet Semih, babası vefat edince okumaya devam edememiş, çalışmaya başlamış ama edebiyattan da kopmamış. Sonra kopmuş galiba, pek bir bilgi yok kendisi hakkında.

Öyküler var dedik. Bu öyküler gülmece öyküleri. Politik mizah. İşte fakirlik, politika, bunları veriyoruz, abuk durumlar yaratıp güldürüyoruz. Formül bu. Pek başarılı değil, türle yeni tanışacaklar için ideal. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz gibi yazarların yanında değil de, bir tık altında diye düşünelim.

Dünyanın En Haksız Yere Dayak Yiyen Adamı Selâhattin Bey: Çata çuta girişiyorlar adama. Adam neden dayak yediğini bilmiyor, dayak atanlar neden dayak attıklarını bilmiyorlar. Kimi ırz düşmanı diyor, kimi namussuz diyor, kimi o civardaki bir sapığın bizim adam olduğunu sanıp girişiyor. Karakola gidiyorlar, anlaşılıyor ki aynı şekilde giyinmiş bir başkasını arıyorlarmış. Bizimki sanmışlar. Bu.

Müthiş Muhalif: Yeni kurulacak bir parti için muhalif arayışları. Kasabadaki herkes yeni partinin adamı, içlerinden bir muhalif çıkmıyor. Bunun hikâyesi. Sonra çıkıyor.

Hafif Sanayimiz Nasıl Kurulacak?: Jet Fadıl. İki kelimeyle özetlenebilir bir öykü.

Tüm Dertlilerin Dertlerine Çare Bulma Birleştirme ve Dayanışma Kurumu: Yolsuz iki arkadaşın bir ofis açıp milletin dertlerine derman bulma olayı. Böyle böyle parayı kırıp zengin oluyorlar. Bir de şu kısım ilginçti:

"(...) Zaten böyle bir teklif -dediği şey, yüz liraya bir hipinin sevgilisiyle yatmak- hipilerin canına minnetmiş. Kız arkadaşlarını geceliğine veriyorlarmış yüz papel karşılığında, o isteyen kimseye. Devlet kuşu konduğu zaman tam konmalıymış. Sonra da, ellerine geçen paranın son kuruşuna kadar yatırıyorlarmış esrara. Alemler yapıyorlarmış sabahlara değin. Hem, bi değişiklik düşüncesindeymiş çoğu..." (s. 37)

İki üç öykü daha var, böyle. Bir saatte bitirirsiniz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Elfler
Elfler... Yani yakışıklı, uzun saçlı, alnı geniş kardeşler. İstisnasız hepsinin alnına uçak inebilir. İnsanları pek sevmezler, çünkü hırslarımıza yenilip onları rahatlıkla satabiliriz, satmışız da. Kendi dünyalarında yaşayan süper canlılar. Karda, yağmurda vay anam havaya bak diye şikayet etmezler, doğanın parçası olmuşlardır artık. Obez olanları yoktur, vücut güzelliğine dikkat ederler, fön çektirmeyi ihmal etmezler. Güzel kardeşlerimizdir elfler. Drizzt var bir de, ona girmeyelim. Tolkien'ın mitolojiden çok ekmek yediğini biliyoruz, bunların ilk örneği de mesela bu Elfler. Alman sazlı sözlü edebiyatın yazılı edebiyata geçmiş ilk örneklerindenmiş, Tieck de bunu ilk yapan adamlardanmış. Önemi böyle.

Masal işte: Komşu çocuğuyla yarışan bir kız var, bu kız elf diyarını buluyor ve orada güzel günler geçiriyor. Sonra kral elf geliyor, "Git buradan ama yine de seni seviyoruz, sakın bizi kimseye söyleme," diyor. Kız eve dönüyor, meğer yedi yıl geçmişmiş. Sonra komşunun çocuğuyla evleniyor. Tabii komşunun çocuğu adam olmuş artık. Süper bir kızları oluyor, kız çok güzel ve insanlarla takılmıyor pek. Esas kızın elf diyarındayken oynadığı başka bir kız var, o da bu esas kızın kızıyla oyunlar oynuyor. Çok karışık oldu böyle anlatınca. Neyse, baba kızına diyor ki, "Sen değişik misin, git biraz insan içine çık." Bir de bu elfler kendilerini çingene olarak kamufle ediyorlar, çingenelerin kovulması gündeme geliyor. Esas kız da kocasına elfleri anlatıyor en sonunda. Sonuç olarak elfler ortamdan uzuyor, civardaki bütün güzelliklerin sebebi oldukları için de çiçekler soluyor, ağaçlar kuruyor, dünya kararıyor yani. Bu.

Şimdi sadece elfler yok, cüceler de var. Madenci cüceler. Bir de esas kızı oradan kovalayan bir bayan var, o da Galadriel'a benziyor biraz. Kıza yüzük veriyor bir tane giderken. Galadriel kendi yüzüğünü vermemişti tabii Frodo'ya. Ben olsam ben de vermem, çocuk zaten kendi yüzüğünü taşımaktan helak olmuş.

Böyle bir kitap. Gayet güzel.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir