Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Melankoli Kadındır
Çift cinsiyetli ruh dalgasıyla erkeklerin de bir parça bu işten nasiplendiğini düşünüyorum ama Binkert sağlam geliyor: "Melankoli kadına özgü olandır aynı zamanda: Hem yaşam hem ölüm. Depresyon ise erkeğe özgü olandır: Ya yaşam ya ölüm. Erkek gerçi yaşam verir (tohumlayarak), ama kadının doğurarak yaptığı gibi aynı zamanda ölümü vermez. Tohum verir veya öldürür (savaşta olduğu gibi)." (s. 147) Gerçekleşmemiş ihtimallerle yaşananların, zıtlıkların halidir melankoli, yaratıcı olduğu kadar öldürücüdür ama ölüm de bir ihtimal olmanın ötesinde değildir. Melankoli sentezdir, duyarlılığın son noktasıdır. Yeniler, biçimlendirir, bir anlamda yaşamın ta kendisidir çünkü her şeye açıktır. Fanteziyle gerçeği birleştirir ve her şeyi yaşanmış, hiçbir şeyi yaşanmamış kılar, arındırır böylece. Durmadan akan suyu berraklaştırır, parıldatır. Yeni yaşama kapı, yeni istikamete yol.
Binkert, melankolinin sanata yansımasından tıp tarihindeki yerine kadar pek çok açıdan bu eşsiz duyguyu irdelerken bildiği yaşamlardan örnekler vererek konuyu derinleştiriyor ve -bence- okuru ne yaşadığına dair oldukça aydınlatıyor. Melankoli bir dert olduğu kadar derman da, gerçi ataerkil toplumda oldukça ketlenmiş bir durumda ama yaşanmasının önüne hiçbir engel geçemez. Vücut kimyasının değiştirilmesi, belki. Sağaltıcı yönünün bilindiğini sanmıyorum; Platon'dan Galen'e pek çok kişi melankoliyi kalıplara sığdırmaya çalıştı, dört sıvının dengesiyle kurulan sağlıklı bedenin önemli bir parçası olduğunu söyledi ve tanımlandığı gibi tedavisine yönelik adımlar atıldı. Dinler tarihinden, mitolojiden olumsuz örnekleri bulunup çıkarıldı, kederin gezegeni Satürn'le eşleştirildi, toplumsal açıdan kabul edilemez bulundu ve kadınların elinden alındı. Erkeklerin de kaybına oldu bu. "Tuhaf değil mi? Erkek depresiftir. Ama depresyon erkeğe yasaktır. Kadınlar melankoliktir, ama melankoli ve kadına özgü olan arasındaki kavramsal bağlantı silikleştirildiği, şekilsizleştirildiği ve iptal edildiği için melankolisi engellenmiştir." (s. 153) Binkert, kadına ve erkeğe hak ettiğinin geri verilmesini dilerken erkeklere duvar sarmaşığından küçük bir taç armağan etmek istediğini söylüyor. Ben alırım bir tane. İncelikten azıcık nasibini almamış erkekler sığırdır, bu da burada dursun.

Melankolinin mitolojisiyle filolojisi kol kola yürüyor, Binkert kaynağa çok yakın bir noktadan itibaren meseleyi ele aldığı için tanrılarla dilin/kültürün kesişim kümesini oldukça detaylı bir şekilde anlatıyor. Melankolinin sembollerini belirledikten sonra sanata yansımaları belirliyor, Dürer'ın ve Munch'un resimlerini bu bağlamda inceliyor ve günümüze kadarki izlerini sürüyor. Kitabın ortasında pek çok resim mevcut, inceleyip kendi melankolik çıkarımlarınızı yapabilirsiniz, kendi melankolinizle ölçüştürebilirsiniz, belki birincilik madalyasını takabilirsiniz.

Sondan başlamış oldum, epigraf olarak Rilke'nın mektuplarından bir bölüm var. "Tehlikeli ve kötü olan sadece insanın bastırmak için başkalarına taşıdığı kederlerdir; bunlar yüzeysel ve akılsızca tedavi edilmiş hastalıklar gibi geri döner ve kısa bir aradan sonra daha da şiddetle patlarlar; içte biriken bu şeyler yaşamdır, yaşanmamış, savrulmuş, yitirilmiş; insanı öldürebilecek bir yaşam." (s. 7) Melankoliyle ne yapılacağı çok önemli bir şey, başka yaşamları cehenneme çevirebileceğiniz gibi yeni bir başlangıç için güç de bulabilirsiniz melankolinizden. Sanırım yapılması gereken şu; acı zaten çekileceği için bir temiz çekilmeli ve bütün zehri akıtılmalı, o zehrin içinde boğulmalı, ölmeli, dibe inmeli. Ayaklar dibe değdikten sonra yüzeye çıkılmalı ve acı vermeyen acı bir madalyon gibi boyna asılmalı, unutulmamalı. Unutulmayacak olan kederi değil, dönüştürücülüğü, iyi yanı. Sıkışmamak, ilerleyen zamanın gerisinde kalmamak için. Geçmişten bir ölçüde kurtulmak mümkün, duygusundan kurtulmak mümkün değil. O duygu işte, sağaltıcı olan bu. Sanırım.

Kayıplar, yitirilenler, kazanılanlar, melankolinin farklı yüzlerini doğuran yaşantılar Binkert'ın asıl kaynağını oluşturuyor. Melankoliyi bir hastalık olarak değil, acı verici veya depresif olarak nitelendirilebilecek sübjektif bir ruh durumu olarak ele alıyor ve bu tanım üzerinden gidiyor. Ben bir iki örnek vereyim, gerisi ellerinizden öper.

Melankoli dönüştürücüdür dedim, başka ne dedim? Yenileyici; anıları rafa kaldırmadan önce işe yarar bir şeyleri derleyip toparlamada oldukça faydalı. Depresyon gibi değil, depresyonda değişimin mümkün olduğu duygusu yitirilmekte. Sanki bir daha hiç aşık olunmayacağı duygusu mesela, hep ve hiç. "Hep" olumlu bir şey gibi gözükebilir ama "hiç" kadar sağlıksızdır. "Hep aşık olacağım, hep mutlu olacağım, her şey hep süper olacak." Öyle bir şey olmayacak. Neyse, çocukluğun melankolisiyle başlıyor Binkert. Çocukken anılarınız var mıydı? Benim vardı; bir gün öncesi bir yıl öncesi gibi gelirdi ve önceki günün bir güzel düşünüp tekrar yaşardım, sonra duygularını ayırırdım, rafa kaldırırdım. Rengarenk bir dünya, öğrenilecek bir sürü yeni şey vardı ve yapılacak bir sürü hata da. Acımı, korkumu ve mutluluğumu hatırlıyorum, o çocuk duygusu halleri yetişkinliğe taşmadı, bozmamayı başarabildim onları. Hemen fantezilere başvururdum, genelde geçmişten doğan şeylerdi ve hayatımı kolaylaştırırlardı. Babamın yokluğunu duyumsamamam bundan olabilir; yerini hemen başka bir şeyle doldurabildim. Fanteziler çok uçarıydı ve gerçekler çok ağırdı, zıtlıklarından melankoliye yanaştım sanırım. Bazen depresif kısmı ağır basar ama genellikle güzel yanını görürüm. İyidir. Binkert da kendi babasıyla olan hikâyesini, babasının melankolisiyle birlikte kendi melankolisini tanımasını anlatıyor.

Başka, kadına özgü yaşam akışı içinde melankoli. Doğum, annelik, bakirelik, menopoz, doğurganlık. Freud'a meyillilik bariz ama özgün şeyler de var sanırım. "Erkeklerle yaşadıkları cinselliğe çok önem veren, pek çok erkekle ilişkisi olan ama diğer yandan belki de bu nedenle bir erkekle sürekli olarak ya da yakın ilişki içinde birlikte yaşayamayan bazı kadınlar tanıyorum; onlar ruhlarının temelinde kendini tümüyle vermek istemeyen bakirelerdir." (s. 59) Bir de fraulein hadisesi var, hiç sevişmemiş kadınlar. Ortak noktaları, kendi melankolilerini tanımaları, kendi kendilerini asla terk etmemeleri. Toplumsal normları bir kenara bırakalım, hatta elimizden gelse yok edelim, kadın için -bilmiş bilmiş konuşuyorum ama erkek için de- önemli olan bu.Hiç iyi anlatamadım, siz alın kitabı da bir okuyun. Kadınlı erkekli okuyun. Kitap iyi çünkü.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kanayan
12 Mart'ın acısı, yitip giden arkadaşlar, işkenceler, küçük bir parça umudun araladığı kapılar Erdal Öz'ün kanatan kitabında altı öykü halinde belirir. Yansımasını Gülten Akın'ın şiirlerinde buldum; adını hatırlayamadığım bir kitabı, acı çeken annelerle ve kapatılmış çocuklarla dolu. Çocukların sesleriyle daha doğrusu. Seslerinin hayaliyle, doğrusu. Ortada parmaklıklardan başka bir şey yok çünkü. Parmaklıklar altı öyküye yayılı haldedir, içeride değilken bile, insanlar arasında, babayla oğlu arasında, ağaçlarla insanlar arasında, sevgiliyle sevgili arasında, pek çok yerde. Hepsi insan eseridir, doğanın bir parmaklık yarattığı görülmüş şey midir?

Altı öykü, her biri kapatanın çekmediği utancı çektirir, namlu önüne götürür. Eskimeyen acıları anlatır, günümüzde de örneklerini görüyoruz. Bir adım ilerleyebilmiş değiliz.

Erdal Öz'ün duvarlarında, evlerinde, koğuşlarında içerinin sıkıntısıyla dışarının olancalığı çok belirgin, sözcükler durumdan başka bir şeyi içeri almıyor. Olumlu bir şey; tasarruf edilmiş ve ince işçilik belirginleşmiş. Öz'ün dilini çok sevdim.
Taş: Yaka paça götürülüyor biri, gece vakti. Kalkıp inen kollar ışıksız sokakta hayal meyal. Aracın arka koltuğunda yüzü gözü kan içinde gençten biri. Yalvarıyor, hiçbir şey yapmamış. Polislerden kaçtığı için yediği temiz sopayı eli kolu bağlı izleyen anlatıcıya yukarıdan biri aracın plakasını alması için sesleniyor. Bir işçi oradan geçiyor, polisin uyarısına rağmen basıp gitmiyor, varlığıyla bile adamları huzursuz ediyor ve polisler gidiyor, o genç adama ne olur? Sanırım başka bir öykünün içinde gizli. Neyse, burada Altıncı Filo'nun generali hangi gençlerin gerçek Türk genci olup olmadığını söyleyebilecek kudretteyken, götürülen çocuğun akıbeti utançla karışık öfkeyle merak edilirken noel ağaçlı bir vitrine atılan taşın bütün bir kırıklığı, haksızlıkta boğulmuşluğu alıp götürmesi mümkün, en azından bir öyküde, en azından kelimelerde. Silahlar patlar belki, taşı atan ölür ama sen taşın uçuşunu hatırla.

Ernesto: Ernesto'nun kalleşçe öldürülmesi ilk bölüm, ikinci bölümde anlatıcının kendi hikâyesi. Ernesto sayfalarda dirilir, dünyanın öbür ucundaki acılarla dolu bir ülkede. Yazar, Ernesto'yla konuşur, onu içinde olmak istenmediği bir kurguya sokar ve kendi özgürlüğünden bahseder. Ernesto, özgürlük uğruna hayatını ve daha fazlasını veren kahraman susar. İyi veya kötü, kurgular içinde kullanılacaktır ve buna karşı koyamayacaktır. Yüzünün yer aldığı onca hediyelik eşya, tüketim ürününde özgür iradeyi aramak güzel taktik, kapital iyi çalışıyor.

Kurt: Kısa bir görüşme. Dışarıda işler iyi gitmiyor, içeride her şey aynı. İsa'nın bileklerindeki yaralar her çağda aynı acıyı gösteriyor. İnsanlara doğruyu göstermenin sendikal yolu kapatılmış, İsa'nın işçi arkadaşları sinmiştir, sinmeyenler de hapse atılarak sindirilmiştir. Hâlâ sinmeyen varsa selam, mangal gibi yürek herkeste yok. Ateşi söndürecek bir şey var burada; Kurt. İsa'nın her şeye dayanacak gücü var da köpeğinin ölümüne dayanması çok güç. Uluyor, acısı bakır tadında, dudaklarının arasında sönük.

Güvercin: Yolunu şaşırmış güvercinlerin hapishanede ne aradığı. Parmaklıklardan geçerler, mahkumun biri görür, isimsiz, yüzsüz, kimliksiz bir görevli kuşu alır. Yemiştir muhtemelen, koca kıçının oynaklığından oburluğunu çıkarmak gerekir. Sonra bir diğeri, mahkum bu sefer kuşu alır, koğuşu basıldığında kuşu görevlilere vermez ve dışarı atar. Ölür kuş, yaşayamaz. Kötü yer, iyi eylemi kirletir.

Kanayan: Ana ve Baba, iki anlatıcıyla bölümlenmiş. Babanın incelikleri, parasız yatılıya giden oğuldan ayrılmanın acısı ve evi terk ettiği gece oğlun sarılmak istememesi, babasını eliyle itmesi gibi meselelere ilişik. Anne... Onun acısı nasıl tarif edilecek? Mutluluğuyla; oğlunun idam kararı bozulduğu için her şeye razı, oğlunu parmaklıklar ardında yıllar boyunca görmeye dahi.

Ne denir, çiçek dürbünü gibi acı dürbünü Kanayan.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tula Teyze
Lorca, Unamuno için, "ilk İspanyol" der, edebiyatta İspanyol kültürü, dini, ananesi, geleneği, yaşamı, psikolojisi, boğası falan en iyi biçimde Unamuno tarafından işlenmiş gibi bir mana çıkarılabilir bundan. Tula Teyze uç bir örnek değilse korkunç bir şey; Meryem Ana gözlerini üzerime dikmiş, ne yapıp ne yapamayacağımı söylüyor. Hayatı kaotik olmaktan çıkarıp tamamen determinist bir düzleme oturtan teyze, insanların elinden tercihlerini, dolayısıyla sorumluluklarını alıyor ve etrafındaki yaşamları tamamen kendi doğrularına göre oluşturuyor. İşin dini boyutu bir yana, beton sertliğindeki kişilik herkesi duvara çarptırıp ağzı yüzü dağıtıyor. Kendini soyutlama yeteneğinden zerre nasibini almayan, tek bir açıdan gören tek bir göz. Alternatiflere kapalı, doğruya tek bir yoldan -ki yoldan çok tartışılabilir olan doğru- ulaşan kadın, Tula.

Can basmış, o var bende. Onun kapağını bulamadım. Çevirmen aynı. Başka, onun dışında her şey aynı. Klip çekiyoruz, Koza olarak çıkacağız bir iki aya. Kendi şarkılarımı yazıp çalmaya devam. Birkaç öykü kendini yazdırmaya çalışıyor, romana devam.

Ramiro iyi çocuk, kardeşlerden hangisiyle ilgileniyor acaba? Rosa veya Gertrudis -Tula- ama bir adım geriye çekilecek olan Tula tabii, deney tahtasını kurup ikisini bir araya getirmek onun görevi. Erdener Abi'nin kimden etkilendiği çok açık.

"'Peki ne diyeyim ona?'
'Evet de!'
'Ya kolayca elde ettiğini sanırsa...'
'Öyleyse hayır de!'" (s. 7)
Adam yakışıklı, kız güzel, öyleyse geriye ne kalıyor Tula için, evlenip bolca çocuk yapmak! Çünkü doğrusu bu. Çünkü iki kardeş rahip dayının himayesinde, anne ve baba yok. Aile açlığı. Dayı pasif. Tula ipleri eline alıp ne yapılması gerektiğini belirliyor. Kendisine rahibelik yakışırdı, manastıra kapanabilirdi ama emir almayı ve emir vermeyi sevmiyor. Söyledikleri emir değil, kararsız insanları yönlendirmedir olsa olsa. Tula'nın egemenliğinin yanında diğer herkes laf dinleyen çocuğa dönüyor. Ramiro'nun ilk çocuğu doğduğunda adamcağız bir Rosa'ya, bir Tula'ya bakıyor ve hangisinin anne olduğunu ayırt edemiyor. Kadın empat ama karşısındakinin kişiliğini tamamen silecek kadar. Bütün dünya Tula Teyze olabilir, o imkan verilse kadın yapar.

İkinci ve üçüncü çocuklar sırayı bozmuyor, Tula çocuklara kendi çocuğuymuş gibi muamele ediyor, çiftin yanına taşınıyor ve Ramiro'yu oğlu gibi görüyor. Tayin ettiği kimlikleri dayatmasına gerek yok, her şeyi herkesin iyiliği için yaptığı fikrini öyle iyi empoze ediyor ki savaşmasına gerek kalmıyor. Bir süre. Rosa, Tula'nın çocuk sevdası yüzünden güçsüz düşüp ölmeden evvel Tula'dan Ramiro'yla evlenmesini istiyor, böylece çocuklar üvey annenin eline düşmeyecek! Tula ikileme düşüyor; Ramiro'ya biçtiği oğul kimliğini bir kenara atıp koca olarak görmesi gerek ama kolay değil, Ramiro'nun ölen eşinin aşkından kafayı kırıp Tula'yı istemesine rağmen. Bir yıl istiyor Tula, bir yıl Ramiro rahat durursa o zaman düşünülebilir bir mevzu. Rahat durmuyor Ramiro, evdeki hizmetçiye tebelleş oluyor ve Tula ikisini evlendiriveriyor. Bu böyle silsile halinde devam ediyor, yeğenlerin evliliklerine kadar gidiyor iş. Tula Teyze öldükten sonra bile aile içinde teyzelik kurumu sürüyor, yeni Tula Teyze hazır. Musallat bir ruhtur artık Tula, ailenin lanetidir. "Hepimiz kuklayız!" diye geçer aklından, kendi oynattıklarını da düşünerek. Rüyalarında Ramiro'nun en başta kendisini seçtiğini görür ve suçluluk duyar, seçilmenin korkusu iliklerine kadar işlemiştir. Haçın erkeklerin omuzlarında yükselmesi de bunda etkendir; ataerkil din Tula'nın kendi ayakları üzerinde durmasını sağlamıştır ama karşı cins konusundaki fikirlerini de olabildiğince çarpıtmıştır. İsa da bir erkek, ona da güvenilmez o zaman. Bir fikir, bir günah. Tula Teyze'nin çıkmazı bu.

Unamuno'dan ne bulursam okuyacağım, denk gelirseniz ıskalamayın.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
 Sigara İçiyorum, Ne Olmuş Yani?
Maupassant'ın bir öyküsünde ölmek üzere olan bir adama istediği yiyeceklerin verilmemesi bir trajedi konusu; etraftakiler adamın ağlamaya başlamasını çok komik buluyorlar. Üç gün, beş gün, ne kadar yaşayacaksa sevdiği şeyleri yesin bari de sağlığı yerine keyfine özen gösterilsin. Brochier bu bağlamı es geçmiyor, yer yer rakı içen öldü de su içen ölmedi mi sığlığında argümanlara sarılsa da, teknolojik olarak pek mümkün olmayan çözümler önerse de meselesine dört elle sarılıp maruzatını çatır çatır anlatıyor.

Yani ne olabilir? Durakta bir adam sigara yaktı, dumanına maruz kalmak istemezseniz uyarırsınız. Kapalı alanlarda zaten yasak, biz okulda yakaladığımız öğrenciye ceza kesiyoruz. Ne kaldı, yasalar çerçevesinde her türlü içilebilir. Bu tamam, içmeyenlerin sağlığını önemsemek de bir incelik göstergesi. İnsan olmanın gereği hatta. Ne bileyim, içen biri yüzünden kanser olmak istemem. Kanıtlanmış bir şey bu, değil mi? Yani kansere yakalanma olasılığını artıran bir şey sigara. O zaman çevre kaynaklı bir sorumluluk yükleniyor omuzlara. "Bana ne lan," dememek lazım. Bu noktada Brochier, üçüncü sınıf insan muamelesi görmekten ve faşizmin tek tek insanların fikrini almadan onların mutluluğu adına karar vermesinden yıldığı ve eleştirilerini bir bir sıraladığı an haklı, eyvallah ama iş diğer insanların sağlığına gelince tökezliyor.
Le Monde'a konuyla alakalı bir mektup yollayan yazar, gelen cevaplar üzerinden yürüyor. Doktorlar, profesörler, feministler, tiryakiler, her kesimden mektup alıyor ve savları bir bir irdeliyor. Genellikle ad hominem üzerinden saldırılar mevcut, bunları savuşturuyor Brochier. Saldıranların gazetede, televizyonda ismi gözüksün isteyen insanlar olduğunu falan söylüyor. Komik bir adam, hakkını vermek lazım. Onun dışında Fransa'da her yıl yüz bin kişinin sigara kaynaklı hastalıklardan hayatını kaybettiği bilgisini şöyle değerlendiriyor: "Ee, zaten öleceklerdi!" Yasakların artmasındansa insanların serbest bırakılması gerektiğini söylüyor bir de, bu da iyi gibi gözüküyor ama iş benden çıkıp başkalarını ilgilendiriyorsa orada durmak gerek. Yasadan çok felsefenin konusu olabilir aslında; sosyal ilişkilerde bencillik falan. Yasaları da felsefenin yorumu olarak görürsek, evet, bazı yasakların çok mantıklı sebepleri olabilir. Neye göre mantık, başkalarının özgürlüğünü kısıtlamamaya göre. Uçaklarda, trenlerde sigara içmek istiyor Brochier ve şirketlerin havalandırma tesisatını geliştirmesi gerektiğini anlatıyor. Çoğumuzun aklına gelmiştir; tek kişilik kabinler. Tek düğmeyle tepeden iner veya yerden yükselir, içinde istediğiniz gibi takılın. Ne güzel dünya. Böyle bir şey şimdiye kadar mümkün olmadı, gider kalemini iyice bir şişireceği için uygulanmamıştır bence. Bu durumda sigara içmeme yasağı tam bir faşizm örneği, geliştirilememiş teknolojinin suçunu tiryakiler çekmek zorunda değil. Diyor Brochier. Kirlenmek güzeldir mantığını örnek veriyor; kirlenmeyen çocuk öğrenemez. İstediği yerde sigara içemeyen adam mutsuz olur. Pek bağdaşıyor gibi görünmüyor.

Bölüm bölüm. İkinci bölüm Övgü başlığını taşıyor. Kızılderili adetlerinden mitolojiye, tütün ve tütünle alakalı adetlerin kısa bir sayımı yapılıyor. Birlikte tütün içmek barış anlamına gelir, tütün içip rüyalar görmek erginlik ayinidir, şamanlar ot ve tütün yardımıyla başka bir dünyanın kapılarını aralarlar, Bachelard'ın ateş ve tinbilim/psikanaliz temalı mevzusu ateşe, tütüne bağlanır falan, şöyle güzel bir çerçeve çizer Brochier. Burası iyi, güzel bir kaynak olmuş.

Tıp. Doktorların adam döver gibi tedavi etmelerinden bıkmış Brochier. Sigara içiliyorsa içiliyor, doktorlar görevlerini yapsın ve ötesine karışmasın, hayatlara müdahale etmesin. House M.D.'nin bir bölümünde obeziteden ölmek üzere olan bir adam vardı, adam güzel yemeklerden asla vazgeçemeyeceğini, kimsenin de kendisine akıl vermemesi gerektiğini söylüyordu. Yani yaşamak isteyen nasıl isterse öyle yaşasın, ölmek isteyen nasıl isterse öyle ölsün. Sosyal güvenliğe gelince, gözüyle bir problemi olmayan vergi mükellefinin göz sağlığı için harcanan paralardan hesap soramaması akciğer rahatsızlıkları, kalp rahatsızlıkları, diğer rahatsızlıklar için de geçerli. Diyor Brochier. Tabii gözünüzü zorla bozuyorsanız o başka ama bozarken keyif de alıyorsanız... Tartışmaya açık.

Güzel.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gündüz ve Gece Hikayeleri
Maupassant'ı ders kitaplarından başka Öç Öyküleri Antolojisi'nde okudum ilk. Muhteşem bir intikam öyküsü var, bu kitapta görünce sevindim. Kendisi 300 küsur öykü, birkaç da roman yazmış. Flaubert'in yanında takılırken Henry James, Zola gibi adamlarla tanışmış, edebiyat çevrelerine girmiş ve delirip hastanede ölene kadar yazmış, durmadan yazmış. Öykülerinde insanlığın uç ve dip noktalarını bulmak mümkün; bir duygunun esiri olup yapılabilecek en son şeye kadar giden insanlar ve yol açtıkları garip durumlar olayların temelini oluşturuyor. Bunun yanında dönemin olayları ve insanları da ilginç. Prusya'yla yapılan savaşlar, Paris'in kaotik eğlencesi, evlilik kurumu, düellolar, iletişimsizlik, insanın her şeye açık doğası işleri iyice karıştırıyor. Üç beş öykü alayım, gerisi okurun ellerinden öper.

Boniface Baba Cinayeti: Yaşamdan soyutlanan insanın her şeyi aşkın bir şekilde yorumlamasıdır bence. Baba yaşlı bir adam ve yaşamın enginliğini ya hiç görmemiş ya da görmekten vazgeçmiş. Postacılık yapıyor, saat dakikliğiyle uğruyor evlere ve tanıdığı birinden beklediği tepkiyi alamayınca, adam kapıyı açmayınca ve içeriden boğuşma sesine benzer sesler duyunca -ki okuduğu gazetedeki cinayet haberi de adamı telaşlandırıyor- doğruca polislere gidiyor. Adamlar eve geliyorlar ve kahkahalarla uzaklaşıp babayı gömüyorlar. İçeride cinsel işler dönüyormuş aslında, babayı kurduğu dünyanın yıkıntıları arasında bırakıyoruz. Nasıl olmaz, nasıl cinayet işlenmez?
Rose: Eve alınan hizmetçi kadın kılığında bir tecavüzcüyse aslında... Polisler adamı yakalayıp götürürken evin hanımının aşağılanmışlık hissetmesi, adamın aylar boyunca kimliğini belli etmemesi büyük bir kedere yol açabilir. Herkes ilgi görmek ister, yoksunluk zamanlarında kimden olursa.

Babasızlık bir izlek olarak ortaya çıkabiliyor. Bir öyküde terk ettiği çocuğunu yıllar sonra gören bir adamın mutsuzluğu var, diğerinde annesiyle babasını yıllar sonra bulup öldüren bir genç adamın cinneti. İyi bir sonla bitmiyor bu öyküler, hepsi trajik.

Görünüm: Aradığım öykü buydu işte. Güzel bir kadın sıradan bir memurla evlenir ve güzelliğini bir şekilde göstermek ister. Adam sosyetenin katıldığı bir partiye davetiye bulur, zorlukla biriktirdiği parayı elbise alsın diye eşine verir. Bir tek mücevher eksiktir, o da bir arkadaştan halledilir ve partiye gidilir. Dönüşte bakarlar ki ödünç alınan kolye yok. Kolyenin benzerini alırlar ama borcunu 10 yol boyunca köle gibi çalışarak ödemek zorundadırlar. Yıllar sonra kadın, kolyenin sahibi olan arkadaşını görür ve çok çalışmaktan erken yaşlandığını, güzelliğini yitirdiğini söyleyip gerçeği olduğu gibi anlatır. Diğeri şok: Kolye sahtedir zaten.

O kadar mala mülke düşkün olup hayatınızı heba etmeyin gibi bir anlam da çıkar.

Mutluluk: Sevdiği adam uğruna ailesinin servetini ve onurunu terk edip bir kuru ekmeğe talim eden kadın. Mutluluk nedir, onun sorgulaması.

Son bir tane. Elveda. Kişi yaşlandığının farkına kendi başına varamayabilir, değişim o kadar yavaştır ki fark edilmez. Ne zaman fark edilir, ilk aşkı obezitenin sınırına gelmiş haliyle, dört çocuğuyla birlikte görünce. Geçen zamanın ölçüsü aşktır, aşkın görünümleridir. Gibi.

İyi, keyifli. Klasik işte, bence okunmalı.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İpek
Herve Joncour'nun aynı detaylarla verilmiş yolculuklarını yolda olma durumunun, yolun getireceklerinin bilinmemesi mevzusunun heyecanına ve sonucun yarattığı durgunluğa -zıtlar birlikte var olur, yaşamak için çok istediğiniz bir şeyi elde edin- bağlıyorum. Trenle Viyana, Budapeşte, Kiev. At sırtında Baykal Gölü'ne kadar iki bin kilometrelik yolculuk. Her yolculukta orada yaşayanların Baykal'ı farklı isimlerle andığını görürüz, bu da her seferin farklı bir sona ulaştığını imler. Coğrafya aynı, isimlendirmeler farklı, öyleyse sabit olanlar o kadar da sabit değil. Joncour'nun eşi Helene'le yaşadığı ilişki sabit gibi görünebilir, Japonya'da aşık olduğu kızla arasında olanlar bambaşka görünebilir ama aşkın kimliği sabittir, alışkanlıkların da. Tabii ikisi birbirinin yerine geçmediği müddetçe. O halde sabit olan nedir?

Baricco'nun Emmaus'ını okuyup tembellikten yazamamıştım. Genç kuşak diyeceğim ama doğru olmayacak, günümüz İtalyan edebiyatının temsilcilerinden olan Baricco'nun metinleri oyuna açık bir gerçekliğe sahip. Meseleler iyi. Güzel yani, tavsiye ederim.

İpek, 1861'de Fransa'da nadir bulunuyor. Joncour'nun ipek işine girmesiyle birlikte patronunun da onayıyla Japonya yolculukları başlıyor. Bilinmeyen bir dünya, Batılıların katledildiği zamanlar. Silence'ı izlerseniz fikir sahibi olabilirsiniz. Meiji hadisesinin eli kulağında, çok uygar Batılılar demokrasi götürmek üzere. Götürüyorlar da, anlatının tam ortasında her şeyi koparıp atan bir savaş çıkıyor ama öncesinde yolculuklar başlıyor.
Egzotik, bilinmeyen bir dünyaya yaptığı yolculuklarda istediğini buluyor Joncour, varlığıyla yokluğu bir olan kaliteli ipek. Teninde bir his duymuyor insan, ama orada işte. İncecik. Kolaylıkla görmezden gelinebilir. Farkına varıldığında çok geç olabilir. Metafor tabii, olay ipekten ziyade Joncour'nun aşkında. Japonya'da kendisine ipek sağlayan adam Hara Kei'nin kucağında yatan bir kıza/kadına vurulur adamımız, kız çekik gözlü değildir, hiç konuşmaz, hiçbir tepki vermez. İlk yolculukta. İkincisinde adama bir not verir, geri dönüşünü beklediğini söyler. Üçüncü, dördüncü, beşinci yolculuk... Sonuncuda savaş başlamıştır, Hara Kei ve insanları köyü terk edip göç etmektedir, Joncour küçük bir çocuğun yardımıyla onları bulur ve çocuğun asıldığını görür, Japon geleneklerine göre yaptığı büyük bir suçtur. Adamımız geçmemesi gereken sınırı geçer ve başka bir kültürün verdiği cezayı çeker. Aslında yabancılığın getirdiği bir şey de değildir bu; makro ölçekte bir iç çatışmadır. Yolculukların arasında eşiyle yaptığı yolculuklarda Hélène'i ne kadar çok sevdiğini hatırlar ama Japonya'daki kızı özlemekten alamaz kendini. Uzağın getirdiği, kavuşulamayanın yarattığı bir duygu. Gitmek çare değil, kaldığı zaman da bulunduğu yerde değil. Hayatı bir noktaya sabitlenmiş, kendinden çok uzağa. İpek, var olup olmadığı önemli mi artık?

Hara Kei'nin kuşları. Sevdalı olan bir kuşu salar, kafesten kurtarır ve kuş özgürlüğünü haykırırken kendi aşkını da duyurmuş olur. Son yolculukta yanan köye gelen adamımız, kuşların serbest kaldığını görür. Kız bırakmıştır, ya da yangından kurtulmaları için bir başkası. Savaşa önayak olan uygarlığın inceden bir eleştirisi vardır, bazı yerlerde kalınlaşır. Açılmak istemeyen kapalı bir toplumu kerpetenle açmayı düşünen koca koca devletlerin yanında mesafeyle, kültür farkıyla kapatılmış kapıyı, aşkın kapısını zorla açmak isteyen Joncour da felakete yol açanlardandır. "Hepimiz iğrenciz. Hepimiz olağanüstüyüz ve hepimiz iğrenciz." (s. 67) Acısını çok ağır çeker, hiçbir zaman yaşayamayacağı bir şey için özlemden ölür ve memleketine döner, eşinin yanına. Aziz, berduş, mutsuz. Her şeyden el etek çeker, izole bir hayata başlar.

Helene için ayrı bir paragraf lazım. Sezgileri kuvvetli bir kadın Helene, Japonya'da bir şeyler olduğunu anlar ve bir yolculuktan önce eşine dönmesi konusunda söz verdirtir. Sonrasında adamın acı çektiğini görür, meseleyi çözer. Bir gün Joncour'ya Japonca yazılmış bir mektup gelir, adam mektubu okuttuğunda yarım kalanlar tamamlanmış gibi gelir ve sakin, durgun bir yaşam sürmeye başlar. Mektupta hiç yaşanmamış bir sevişmenin tasviri vardır ve adamımızın bu mektupla yetinmesi gerektiği söylenir. Kırık kalp böylece tamir olur, olabildiği kadar. Helene'in ölümüyle anlaşılır ki mektubu Helene yazmıştır, kocasının tamamlanması için. Olabildiği kadar. Adamın aradığı aşk en başından beri yanı başında olabilir, bazen. Bazen insan görmez çünkü başka bir yere bakar. Başka bir yer daha çekici gelir. Başka bir yere gidilir, geride kalanlarla yeninin arasında sıkışılır. Durgunluk belki buradan gelir, kim bilir? Sıkışan.

Kimlikler farklı değil, coğrafyalar farklı değil, insan işte. Şahane bir novella. Iskalamayın.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kireç Ocağı
Persona. Yazlıkta kadın diğer kadına aynı anda iki benliğe, çok benliğe sahip olmanın zorluğunu anlatır ve her şeyin komediden ibaret olduğunu söyler, tutunulan fikirlerle yapılanlar bir olmalı yoksa insan parçalara ayrılır, insan parçalı ve karbon bazlı yaşam formudur, incelendiği kadarıyla budur, bir yaratıdır, başkalarınca yaratılır, kendini birleştirir, bulunduğu yer mühim değildir, coğrafya değişir, yolculuk haricinde de değişir, dünya değişen bir varlıktır, yaratı değişen bir varlıktır, yaratının alacağı biçimlerin sınırı yoktur, öyleyse yaratıyı yaratmanın özünde ne yatar, düşüncenin maddeleştirme dürtüsüne karşı konamayacak kadar çekici ne vardır, düşünceler meta-yaratılar mıdır, yaratılar düşünce halinde daha mı maddeseldir, böylesi bir çıkmazı bir kireç ocağında çözmeye çalışmak Konrad'a, tekerlekli sandalyeye mahkum eşine, civardaki insanlara kalmıştır ki ne anlatıldıysa çevredeki insanlardan ve sigortacı olan anlatıcının öğrendiği kadardır, dolaylıdır, ilk ağızdan duyulmayandır ki Konrad anlatmak yerine İşitme nam incelemesini yazmayı, yazmaya çalışmayı, kireç ocağına kapanıp kağıtları önüne çekerek yazmak için kıvranmayı tercih edecekti, daha önce hakkı verilerek anlatılmamış, hiç anlatılmamış, hep anlatılmış ama hakkı verilmemiş bir konuyu kağıtlara dökmeye çalışacaktı ve başarısız olacaktı, düşündüğü ölçüde de başarılı olacaktı, çok fazla bilgi, çok fazla teori, çok fazla çıkarım fışkırmak için bir kanal arayacak ama bulamayacaktı, bütün şartlar sağlanmış olmasına rağmen kapalı kalacaktı, üç veya dört katlı evin her yanı siyaha boyanmış olmasına rağmen, kapıya gelenler geri çevrilmesine, mektuplara cevap verilmemesine, izole bir yaşam sürülmesine rağmen bir yol bulamayacaktı, yol çoktan aranmıştı, Konrad eşiyle neden evlendiğini bilmemesine rağmen evlendi, muhtemelen hasta olan kadının kendine muhtaç olacağını düşündü ve egosunu dürttü, ailesinden görmediği ilgiyi görecekti, yarım kalan eğitimini kendi imkanlarıyla, kendi öfkesiyle tamamlayıp eşinin kendisine muhtaç olmasını da kendine ekleyerek istediği gibi yaşayacaktı, hayatının en güzel yıllarını kendi istediği gibi biçimlendirecekti, otuzundan ellisine kadar yollara düşmeyip yazacaktı, yazmaya çalışmadığı söylenemez, gittikleri ülkelerden biletler, broşürler birikti, tekerlekli sandalyeye bağlı olan kadın iyi bir gezdirildi ama inceleme bir türlü yazılamadı da ne oldu, bir kentin aşırı sıcağı, bir diğerinin gürültüsü, bir diğerinin insanı, bir diğerinin kokusu bunaltılara yol açtı da ne oldu, Konrad yeğeninin fahiş fiyata sattığı kireç ocağına kapandı, eşinin yeğenine satmaması için baskı kurmasına rağmen satın aldığı kireç ocağına kapandı, yıllar boyunca bankadan aldığı borçlarla ayakta durarak kapandı ki nihayetinde banka, polis, resmi görevliler, adaletin temsilcileri, kokuşmuş ve kurtulunması gereken adaletin temsilcileri kapıya dadanınca, kapıyı yıkarcasına çalınca, kapının açılmayacağını bilmezcesine çalınca Konrad'ın son bir kez masaya oturması gerekti, elde silah, elde mürekkep, eşe birkaç kurşun, yakışıklı bir cinayet, kadının kurtuluşu, Konrad'ın da, belki de yıkımın tamamlanışı beş yıllık bir zaman almadan önce Konrad'ın eşsiz deneyi çıldırışlarının bir yanını oluşturdu ki günlerce, aylarca hep aynı sessiz harfleri, hep aynı sesli harfleri eşinin kulağına bağırdı, fısıldadı Konrad, hep aynı harfler ve hep aynı tepkiler, yıllar boyunca sürdü bu, kadının kaçışı yoktu, kocasının deliliğine bir süre boyun eğdi, uzunca bir süre boyun eğdi ve ortaya kendi deliliklerini sürdü, artık giyemediği elbiselerini giydi, eski fotoğraflara baktı, üstleri başları yırtık pırtık olmasına rağmen Konrad'a eldiven örüp söktü, bin tane eldiven örüp tam sonuna gelmişken hepsini söktü, hep aynı sesleri duymaktan yaşamını söktü ve söylentilere göre ölmek istediği için Konrad onu vurdu, söylentilere göre Konrad çocukluğundan beri kireç ocağında oturmak istiyordu, sosyal yaşamdan tamamen yalıtılmış ki insan insanlarla sadece kirlenir, insan başkalarıylayken hiçbir zaman kendisi değildir, kendi başınayken bile kendi olmayabilir, kendimiz nedir, nasıl biridir, belki bunların bir sabiti olarak incelemesini yazmak istedi Konrad, dış doğadan korktuğu ölçüde iç doğasını yansıtmak istedi, gönüllü çalışma zindanında insanların nasıl duymadığını, nasıl anlamadığını anlatmak istedi, mobilyaları ve objeleri yanlış yere koymak istedi, hiçbir şeyin yeri belli değildi, bir süre sonra yeri belli olmayan şeyler satıldığı zaman, para giderek suyunu çektiği zaman bir dertten kurtulmuş oldu Konrad, eşyalardan kurtulmuş oldu ve boş duvarlara, boş odalara bakarak evin boşluğunu teyit etmek istedi, yüzlerce kez odalara girip çıktı, kireç ocağının boşluğuna emin oldu ve daha da boşaltmak için duvarları siyaha boyadı, eşi Kropotkin'den nefret ederdi ama Konrad'ın okumak istediği başka bir şey yoktu, bazen eşinin istediği kitabı okurdu ama bazen, deneylerden sonra, yemekten sonra, yazamadığı incelemeyi yazmayı yeterince düşündükten sonra, yazmanın, yaratmanın imkansız olduğunu anladıktan sonra, uygun zamanın hiçbir zaman gelmeyeceğini anladıktan sonra eşine kitap okudu, onu giydirdi, besledi, yaşattı ve öldürdü, incelemenin yerine eşini koydu, insanları koydu, ne gördüyse onu koydu çünkü bir insanın yaşamı da sanat eseridir ve sanatını mutluluktan uzak bir zirveye koydu Konrad, çocukluğunun duygusal boşluğunu bu sanatla yaşattı ki çocukken bir şeyler eksikse yaşamın geri kalanında da bir şeyler eksiktir; babanın yokluğunda erkeklere nefret duyulabilir, annenin yokluğunda terk edilme kaygısı doğabilir, insanlar sevilmeyebilir çünkü bütün sıkıntının kaynağı insanlardır, mutluluğun pek bir önemi yoktur, bir ağaç mutludur ve bakıştığı insan da mutlu olabilir, öyleyse bir insandan neden mutluluk beklenir, insan neden sosyal bir varlıktır, sosyal bir varlık olmak zorundadır, iletişim kurabilmenin doğrulardan ve yalanlardan ibaret olması sosyalliğin bir yaratısı mıdır, insanın bir yaratısı mıdır yoksa Avusturya'nın o çokça bahsedilen çürütücü havası mıdır, pencereden bakınca pek fark edilmiyor, Konrad'ın fark edecek bir alımlayış biçimi yok, Konrad yazmak zorunda, annesine, babasına, eşine, Avusturya'ya, doğaya, bankaya rağmen yazmak zorunda, kendine rağmen, deliliğine rağmen, deliliği yaratan doktorlara rağmen, kendisini sürekli rahatsız eden insanlara rağmen, onlara çoğu zaman hayır der, hayır, beni rahatsız etmiyorsunuz, hayır, sizin yarattığınız huzursuzluğun yardımıyla düşünebiliyorum, yazmanın o kadar önemli olduğunu düşünmüyorum, aslında düşünüyorum ama siz olmasanız düşünmeyecektim, o zaman var olunuz sayın insanlar, size sonsuz lanet, bu başyapıtı bitiremememin altına imzanızı atın, yakışıklı olsun, koyduğum noktalardan sonra gelen devam cümleleri, koyamadığım noktaların sebebi, cinnetim sizin eseriniz, ben sizin eserinizim, beni sizler yarattınız, sağ olun, alkışlar benden. "Fakat Konrad'ın söylediğine göre, biri ona eşlik etse bile insan yalnız başına ilerlermiş, yalnız başına ve gittikçe büyüyen bir yalnızlığa doğru ilerlermiş. Ve gittikçe büyüyen bir karanlığa doğru yalnız ilerlermiş, çünkü düşünen insan daima gittikçe büyüyen karanlığa doğru yalnız başına ilerlermiş." (s. 55)
Yanıtla
1
6
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Elmas Çağı ya da Genç Bir Kadının Resimli Okuma Kitabı
Öyküsü kafamda dönüp dururdu; interaktif bir sanal gerçeklik oyunu. Her türlü olabilir; Kudüs'ün zaptı, Merkür'deki formal enerjilerle savaş. Sisteme sızan bir virüs, oyunun dokusunu bozmadan kendi gerçekliğini yaratıyor ve oyunculardan birinin beyin korteksine ulaşarak anılarını tetikliyor falan, bir şekilde adamı aslında orada olmayan bir kapıya, geçide vs. yönlendiriyor ve şfos! Beyin infilak ediyor, gözler pörtlüyor, gerisi gore işler. Neyse, bugün yazarım, yarın yazarım derken çat, Stephenson'ın deli ayrıntılı, inanılmaz detaylı dünyasında minicik bir paragrafta görüyorum. Çok uzak olmayan bir gelecekte görme organlarına entegre edilen bir sisteme virüs sızıyor ve insan sürekli porno reklamı, parçalanan domuzlar falan görüyor ve intihar ediyor sonunda. Küçük detaylar kurgusal dünyayı inanılabilir kılar ve Stephenson olay örgüsünü vermekle yetinmiyor, hemen her bölüme böyle küçük detaylar sıkıştırıyor.
Cyberpunk teknolojinin hükümranlığı, yaşamın replikasyonlarıyla haşır neşir olmaksa eğer, o zaman arka kapakta dendiği gibi bu kitapta bir Post-Cyberpunk durum var demektir. Daha başlar başlamaz tanıştığımız Bud'ın Kaplan! Kaplan!'daki Foyle'dan pek bir farkı yok; aynı beyinsizlik, aynı kaba kuvvet. Her şeyin Bud'ın üzerine kurulduğunu düşünüp ilerleyince görürüz ki kendi ahlaki/hukuki kurallarına sahip, bir ölçüde stabil kantonlar Bud'ın kaotik kuvvetini kolayca emip kellesini alabilir. Bud'ın kaslarında nanoteknolojik meretlerden vardır ve bunlar kasları durmadan geliştirir, adam kendine son teknoloji bir silah alır ve soyguna falan çıkar, eyvallah ama teknolojiye tapılmıyordur artık, teknolojiyle felsefe -Konfüçyusçü adli sistem bile var!- bir noktada birleşmiş, anlamla bağları kopan yaşam tekrar anlam kazanmaya başlamıştır. Bu yüzden güçlünün borusu ötmez. Bud öldürülür, Cyberpunk ruhuna Fatiha okunur. Stephenson'ın Bud ölürken sırıttığını düşünüyorum.
Onca şeyi bağlamak zor, emek isteyen bir okuma gerekli. 10 yıllık bir süreçte gerçekleşen olayların takibi, karakterlerin dönüşümü, olaya dahil olan örgütler ve insanlar, sahneden çekilen örgütler ve insanlar, teknolojik zamazingolar derken kafayı kırmamak elde değil.
Dünyadan bahsetmek gerekirse nanoteknolojinin alıp yürüdüğünü söyleyerek başlayabiliriz. Casusluk için üretilen bakterilerden iç organları ve kasları patlatıp insanı kanlı bir çuvala çeviren silahlara kadar birçok mevzuda küçük enişte var. Mediatron denen dalga da günümüzdeki pad sistemini önceleyen bir gereç. Nesne derleyici nam alet de yemekten bisiklete kadar ihtiyaç duyulan her şeyi sağlıyor, adı üstünde işte. Kamusal alanlarda herkesin kullanabileceği derleyiciler mevcut, gönül etrafta bir sürü Diyojen görmek istedi ama olay başka.
Resimli Okuma Kitabı. Okuruna göre biçimlenen sayfaların bildungsroman olmak dışında bir işlev taşımadığı kitap. Nell'in eline Hackworth'ü soyan kardeşi sayesinde geçiyor. Hackworth yeni teknolojiler yaratabilen bir mühendis, kurguladıklarını yaşama geçirebilmek için her şeyi yapıyor ve patronunun emriyle bu kitabı yaratıyor. Dr. X nam bir diğer güç odağı da kantonlardan oluşan bir dünyada dahil olduğu grubun üstün gelmesi için yüz binlerce kız çocuğu ürettiriyor ve hepsine bir tane Resimli Okuma Kitabı sağlayabilmek için Hackworth'ü katakulliye getiriyor. Adamın asıl patronları durumdan haberdar oluyor ve casusa kontrcasusluk yapması için aba altından sopa gösteriliyor. Sonrasında Feed denen bir ağın -kabaca internete benzetilebilir ama muazzam üretim olanakları sağlıyor, çok önemli bir sistem- alternatifi olarak sunulmak istenen Seed için Tamtamlarla yaşamaya gönderilecek, orada telepatiyle teknolojinin birleştirilmesi konusunda kilit bir rol oynayacak. Falan filan.

Nell dedik, kızımız büyüyecek ve kitapta okuduğu öykülerle dünyasını biçimlendirecek, kitabı da. Yansıma aslında; yaşamla kitap birbirinin boşluklarını doldurabiliyor. Nell'in gelişimiyle güçlerin iktidar savaşı kesişecek, çok heyecanlı şeyler olacak. Gibi.
Kurma Kız'ın esin kaynağı olabilir, benzer dünyalar ama çok daha komplike. Çok. Anthem'e başlayayım diyordum ama ayda bir tane Stephenson yeter.
BK severler pas geçmemeli.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yunanlı Bir Kız Aranıyor
Neden aranıyor, Arnolph Archilochos bir Yunan(lı). Yunanlı? Yunanlı. Takıldığı barın çok orijinal sahipleri -karı koca, biri eski bisikletçi, biri de sanatçı mıydı, öyle bir şeydi- adama evlenmesini salık veriyor. Evlenirse her gün gelip maden suyu içmez diye mi yoksa adamın hayatına bir renk gelir, döngüden çıkar diye mi, orası karışık. Sonuçta Arnolph baş göz edilecek, orası kesin. Gazeteye bir ilan, şak, kız hazır. Dünya güzeli, korkulduğu gibi değil. Korkulan bir şey var ama, Dürrenmatt okurken her an bir terso bekliyor insan. Bol bol, tatmin edecek kadar zengin katakulliler, şahsi gariplikler var.
Dürrenmatt'ta hemen her karakter bir eleştirinin doğuşuna sebep oluyor. Arnolph'un badaklığı ve geri kalan gariplikleri yetersiz sosyalleşmenin izlerini taşıyor, sonlara doğru adamın korkularla yüzleşmesi kendisini bir nevi büyütüyor ve modern bir insana döndürüyor. Modern, iyi değil. Seçim yapabilir hale gelmesi hiçbir şeyi düzeltmiş değil ama bu da başlangıç. Düzeltilecekler arasında adamın "dünya düzeni" geliyor. Küçük, eski evinde asılı olan 10 fotoğraf var. Cumhurbaşkanı, patronu, bir devrim önderi, bir kolluk kuvveti müdürü, bu tür zatlar. Zıtlıklar var, 10 fotoğraflık dünyada çatışanların neleri ifade ettiklerinin bir önemi yok, zira dünyanın bir önemi yok. Arnolph merkezde, etrafındaki her şey var olmaya devam edebilir veya etmeyebilir, sıkıntı yok. Şapşalın para sızdıran abisi, tehditkar yeğenleri, kısacası rezil bir ailesi var ama her şey olacağına varır, para vermekte bir sakınca yok. Gazeteden bulduğu kızla tanışana kadar.

Uyanık olmazsanız sürprize kapılıp heyecan duyarsınız, öbür türlü neler olacağını az çok tahmin ederek okursunuz. İkisi buluştuktan sonra ilginç bir tesadüf eseri sırayla 10 adamla karşılaşırlar. Kimsenin dikkate almadığı hatta görmeye tenezzül etmediği Arnolph'a cumhurbaşkanı, din görevlisi, şunlar bunlar, herkes selam verir ama malum, bir anda görülmeye başlayan adamın pek de çekici bir yanı yok, değişmediği malum. Tek değişiklik kız, bir olayı var yani. Neyse, iş yerinde patron Arnolph'u terfi ettirir, deli bir ikramiye verir ve Arnolph kendine kıyafet alır falan, şekil olur. Kızın yanında çalıştığı aile, malikaneyi kıza devreder. Neler oluyor, değil mi? Düğüne akın olur, başkanlar falan gelir ve Arnolph olayı çakozlayana kadar deli eğlenirler. Sonra adamımız çakar, bir sosyete orospusuyla evlendiğini haykırıp ortadan yok olur, sonra kadın gelir ve yeni başlangıçların insanı değiştirebileceğinden, Arnolph'un saflığını ve geri kalan -pek de bir şey kalmıyor ya- bütün özelliklerini çok sevdiğinden ve değişmek istediğinden falan bahseder. Arnolph düşünür, taşınır ve kıza sarılır. Mutlu son. Gibi.

Nedir, patronun üretim-iktidar ilişkisini irdeleyici sözleri iyi. Hükümetler alınıp satılabilir, kiralanabilir, şirketlerin emrindeki ülkeler birbirine savaş açabilir, bu tür şeyler. Bir de üretilen her yok edici nesneye karşılık bir de yaratıcı nesne üretilir ki dengeli bir vicdan oluşsun, bu var. Hölderlin'in kitabı, patronun kurtuluşu ve çöküşü tuttuğu elinde.

Din. Dernekler, çıkar ilişkileri. Din adına, aslında pek çok şey adına yapılan işlerin sağduyuyu baltalaması.

Kara yazar Dürrenmatt, iyi.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey
Zaten pek bir şey anlamıyorum, anladığımı unutuyorum, unuttuğumu hatırlamıyorum -bilinçli bir şekilde hatırlamamanın patenti bana aittir- falan, ortaya çıkanlar can sıkıntısını ötelemek için faydalı, onun dışında bir kere dönüp bakmış değilim ne yapmışım, ne okumuşum, ne olmuş, neymiş, bilemiyorum ve daha iyisini yapayım, daha eli yüzü düzgün olsun diyemiyorum, hayatta hiçbir şey için hiçbir şey diyemiyorum, her şeye tamam ama bu son iki üç kitabı, bir de bunu gerçekten hacamat ettim, edeceğim. Kusura bakmayayım ama hiçbir şeye zaman ayırasım yok, bir buna on beş dakikamı verebilirim, sonrasında The Wolfpack'i bitiririm, kimsenin ilgilenmeyeceği uğraşlarla şu anı kaybederim, nereye gideceğimi biri söylerse oraya giderim. Biri bir yere gitmemi söylesin istiyorum.
Söğüt'ten bir ortalık hikâyeler romanı daha. Ortalık; dileyen birini seçip giyebilir ve kimliğini değiştirebilir, bir ölünün yerine geçebilir, bir hayatı kaldığı yerden devam ettirebilir. Yazılan, yazılmayan hayatların içinde kayboluş, cinslerin eşliği, belirsizliğin getirdiği tekinsiz dünya, ara sokakların fahişesi, fahişeye aşık bir yazar, Madam Arthur Bey'in madamlığı ve beyliği, zamanın ve dünyanın enginliğinde son bir hava kabarcığı.

Madam Arthur Bey'in yaşadığı Kara Yalı yola ve denize bakıyor, önünden bisikletler, arabalar ve gemiler geçiyor. Sayısız insan eder bu. Maria bir gün çıkıp geliyor ve yalıya sığıntı oluyor. Balkan memleketlerinden kaçan Maria'nın çocuğu ve eşi orada kalmış, siyasi karışıklıklarda öldürüldüler. Eşi mi öldürmüştü çocuğu, isyancılar mı, Maria mı kaçmıştı, eve gelip Madam Bey'in kendisini kabul etmesini mi ummuştu, öyle bir şeydi. Sonuçta o evin vanilyalı kurabiyelerini ve çayını Maria'dan sorar oldular, Madam Bey kadını da bir replikası haline getirdi, acıları hariç. Maria konuşmamış olabilir, kelimelerinin ağzından çıkmalarına engel olmuştur ki acısı da içinde saklı kalabilsin. Her konuşma bir başka kişiyi aralar, öyleyse hiç konuşmamak hiç kişi olmak demek. Bir şey olana kadar. Pozisyon almaya zorlanır insan, yaşamın neler getireceği bilinmez. Mesela Olcayto.

Olcayto roman yazmak istiyor, Neslihan'a aşık ama karşı penceredeki Neslihan hayatın kendisini sürüklediği kadınlığını yaşamak zorunda, Olcayto'ya pek teşne değil. Belki Olcayto'nun ürünüdür. Olcayto bir roman yazmıştır, romanda Neslihan'ı yaratmıştır da başlardaki falcı kadın, şu kanat kesiği ele gelen falcı, Neslihan'ın annesidir, neler nelerdir, Olcayto'nun yazdığı gerçekler ve yalanlar dünyayı genişletir de her türlü ihtimali göz önüne getirir ya, Madam Bey'in "dünya çok büyük, zaman çok geniş" safsatasına çıkarız. Dünya büyük, zaman geniş, öyleyse insanların karşılaşmaları mümkün değil. Aralarda büyük boşluklar varsa kimse birbiriyle anlaşamayacaktır, önce doldurulmak gerekir. Olcayto'nun işi. Olcayto Madam Bey'in evine gidiyor da beyimiz berjer koltuğunda oturuyor, üstelik bu koltuğun lafzı birkaç kez geçiyor, üstelik Söğüt Bernhard'a bir muziplik yapıyor da sarmal yapıyı, anlatıyı ödünç alıp kendi karakterlerini de işin içine katınca kesilen odunların sesi Madam Bey'in bahçesinden duyuluyor sanki. Madam Bey'in kurmak istediği hayaller/hayatlar var ve Olcayto'dan daha iyi bir kalemi yok, tanışmalarının ardından bir dolu fotoğrafı Olcayto'ya vermesinin anlamını farklı yaşamların özlemine bağlarız. Bence. Böylece Olcayto fotoğraflardaki işkence anları yüzünden yavaş yavaş delirirken, annesinin kim olduğunu merak ederken, kendi yaşamını en baştan kurmaya çalışırken yavaş yavaş Madam Bey'in zapt edici hayallerinin etkisinde kaldığını fark eder. Evi taşlamaya gittiğinde içeri girer ve ölmek üzere olan Madam Bey'in yerine geçer. Uydurukçuluk bir makam gibidir, sürmesi gerekir ve Olcayto'dan daha iyi bir uydurukçu yoktur.

Madam Bey'in işkence fotoğrafları. Beyimiz siyasi olayların patlak verdiği zamanlarda işkenceci olabilir, Maria kendi çocuğunu öldürmüş olabilir, diğer karakterler hiç var olmamış olabilir, iş kurguysa oyunun sonu yok. Güzel bir oyun oynuyor Söğüt.
Yanıtla
0
4
Destekliyorum 
Bildir